GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

Similar topics
    En son konular
    » 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
    Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

    » 14-mart-2015
    C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

    » KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
    Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

    » sümbül...
    Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

    » taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
    Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

    » deneme
    C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

    » buldugumuz bir taş
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

    » Eski rum evleri ve definesi
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

    » kaya işaretler
    Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

    » taştan daire ve dörtgen
    C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

    Kimler hatta?
    Toplam 6 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 6 Misafir :: 1 Arama motorları

    Yok

    Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
    RSS akısı

    Yahoo! 
    MSN 
    AOL 
    Netvibes 
    Bloglines 



    Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

    TARIM TARİHİNİN YERİ VE ÖNEMİ

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    1 TARIM TARİHİNİN YERİ VE ÖNEMİ Bir Perş. Tem. 29, 2010 7:46 am

    marduktr






    Uygarlık Tarihi Bir Tarım Uygarlığı mıdır? Uygarlık tarihi insanın ilk insan olarak gelişimi ile başlayan ve geniş bir zaman dilimini kapsayan bir süreci tanımlamaktadır. Bugün en ilkel kabileden en gelişmiş batı toplumlarına kadar her toplumun veya ulusun bir uygarlık tarihi vardır, fakat her birinin kilometre taşarı birbirinden farklıdır. İlk insanın avcılık-toplayıcılık teknolojisinden, hayvancılık (çobanlık) -ta­rımcılık teknolojisine geçiş, insanoğlunun görüp geçirdiği en büyük kültürel devrimlerden biri olarak kabul edilmektedir. İnsanın yaşam yolculuğunda şu ana kadar kat ettiği aşamalar: İnsanın insan olma süreci ile başlayan ve birisinin diğerinden daha fazla pay almasını sağlayan ve bu uğurda binlerce yıllık yaşamda müşterek oranda yaşama savaşının geldiği nokta olarak görüyorum.

    Bir zamanlar yer yüzeyi tamamen doğal yapılardan oluşurken, şimdi %83’ü insan tarafından değiştirilmiş olup insanın uygarlık tarihi yolculuğunda sağladığı kazanımlar şöyle açıklanabilir: Mağara yaşamından 104 katlı gökdelenlere, Mahrem yerlerini bitki yaprağı ile kapatan yaşamdan günde birkaç defa değişen süit takım elbiselere, Avcılık ve toplayıcılıktan lüks restoranlara, Organik gıda tüketiminden transgenik gıda tüketimine ulaşılmış bulunmaktadır.
    Ağaçtan yapılan ilk aletten lazer teknolojisine, Ok fırlatmaktan kıtalar arası balistik füzelere, Karşıdan karşıya bağrışılarak yapılan haberleşmeden uydular üzerinden haberleşmeye, Saldan modern uçak gemilerine, Sopa ile tohum ekiminden uzaktan algılamalı çok fonksiyonlu traktörlere Öküz ile çekilen kağnılardan, saate 581 km hızla giden süper iletken trenlere, At sırtında yolculuktan uzay gemileri ile marsa yolculuğa, Bir zamanlar suda görüntüsünü görebildiği resmini şimdi Video ve TV de görüntülenmeye, Ağaç gövdesi, hayvan derisine ve kil tabletlerine yazılan yazıdan bilgisayarlı bileşim çağına, Uçurtma ile haberleşmeden e-posta ile haberleşmeye, Çıplak gözle doğanın izlenmesinden, elektron mikroskopuna, Yağ kandilleri ile aydınlanmadan elektrik enerjisine geçiş.
    Peki bu süreçlerin nasıl böyle oluştuğunu biliyor muyuz? Bilgi çağına giren dünyanın bazı bölgelerinde örneğin Yeni Zelanda da Mauriler, Avustralya’da Aborjinler, Amazondaki yerliler, Orta Afrika’nın ortalarındaki ormanlarda ve Endonezya ormanlarında yaşayan ilkel kabileler yanında, günümüzde tarım toplumunu yaşayan Asya-Afrika ülkelerinin insanlarının bulunması geçmişten günümüze insan-tarım ilişkisinin anlaşılmasında önemli bir kilometre taşı olarak irdelenmektedir.
    Papua-Yeni Gine, Afrika’daki bazı kabileler ve Berazilya’daki Amazon yerlileri halen hasırdan yapılmış ve etrafı çamurla sıvanmış evlerde oturmakta, ağaçla toprak açılmakta ve beslendikleri bitkilerin tohumları toprağa gömülmekte, toprak kaplarda yemek pişirilmekte ve su taşımaktadırlar. İnsanın bir kısmının bilgi çağında yaşadığı dünyamızda halen bazı insanların neolitik dönemi yaşamaları insanın tarım ile ilgili bilgi birikimini net bir şekilde açıklamaktadır.
    Bugünkü bilgi toplumunun bu süreçten geçtiği dikkate alındığında insan-tarım ilişkisinin evrimi ve yaratıcılığının sonuçları daha net olarak görülmektedir. Tarım, insanla doğa arasındaki ilk ilişkiyi doğuran faktördür. İhtiyaçtan doğan alet kullanma ile başlayan ve bugün en üst düzeyde teknoloji geliştiren insanın ilk yaşama kaygısı ile başlattığı süreç bugün aynı şekilde devam etmektedir. İnsanlık tarihinin çeşitli aşamalarını (Hazır toplayıcı-avcı toplumlar, Tarım toplumu, Sanayii toplumu, Bilgi toplumu (iletişim toplumu) ve bu aşamaların meydana gelmesinde ve tarım süreci ile olan ilişkisi incelenmesi bilim tarihinin ilgisini çekmektedir.
    İşte Bilim tarihi bu anlamda geçmişten günümüze ve yarına uzanacak yolda sapmalara meydan vermemek için doğu tespit yapmamıza yardımcı olmayı sağlayacaktır. Bilindiği gibi insanın diğer insanlarla değişik konularda bilgi alışverişi, kendisini ifade etmesi, bilgisini paylaşması için kullandığı ilk sembol dilleri önce yumuşak ve işlenebilir bitki dokularına işlemiştir.
    Bitkilerin kalıcı olmaması ve kısa sürede ayrışmasını gören insanların bunun yerine hayvan derisi üzerine işlenmesini denemiş, ancak bunun da organik kökenli olması ve kısa sürede ayrışması sonrası yeni arayışlar da kalıcılığı yüksek olan ve istenildiği şekilde şekil alabilen kil tabletlerine işlenmesi izlemiştir. İlkel tarımın tam olarak ne zaman başladığı bilinmiyor ama insan toplulukları, ilkel tarımı, yani tohumunu kendisinin ektiği ürünün büyümesini, gözleyebiliyor ve bunu yiyecek olarak kullanabiliyordu. Ama ektiği ürünün sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesi, sulanması gibi zorunluluklardan daha önemlisi diğer hayvanlara yem olmaması için ürünü koruyabilmesi gerekiyordu.
    Bu ise göçebe bir topluluk için çok zordu. Çünkü topluluklar, belli bir alanda konaklıyor, avcı grupları (erkekler) 1 günde gidilip gelinebilecek mesafedeki bir yarıçap içinde avlanıyor, toplayıcı gruplar (kadınlar, çocuklar ve yaşlılar) daha dar bir yarıçap içinde bitkilerdeki nişasta-karbonhidrat bazlı ürünleri toplayarak, beslenebiliyorlardı. O bölgedeki kaynaklar tükenince yeni bir bölge aranıyordu. Yeterli besin sağlanamadığından nüfus artışı sınırlanıyordu. Bu doğal sınırlamalardan dolayı, düzenli tarıma ilk geçilen yerler, ürün ve beslenme kaynaklarının doğal olarak fazla olduğu, Mezopotamya ve Nil havzası gibi sulak alanlar olmuştur. Nehir kenarlarına, avlanabilecek hayvanlar geliyor, sulama problemi olmadığı için etrafta daha fazla bitki ve ağaç dolayısıyla toplanabilecek daha fazla nişasta-karbonhidrat bazlı ürünler oluyordu.
    Bundan dolayı bu bölgelerde, insan toplulukları daha uzun süreli kalma ve nüfuslarını arttırma olanağına kavuştular. İnsanın insan olması yani, iki ayağı üzerinde yürümeye ve kollarını, ellerini kullanmaya başladığı gün­den bu yana değişik kültürel etkinliklerde bulunmuştur. Bu kültürel etkinliklerle beraber insan belirgin anlamıyla ya­ratıcı ve üretici olma durumuna ise ancak M.Ö. 12.000 – 10.000 sıralarında, toplayıcı, avcı ve göçebelikten yerleşik dü­zene geçtikten ve onun ardından da M.Ö. 4.000-3.000 yılları dolaylarında Mezopotamya ve Nil’de hemen hemen aynı dönemlerde yazıyı icat edip kullanmayı ba­şardıktan sonra ulaşmıştır.
    Bu tarım devriminin yeni bir dönemi olmaya başlamış olup ilk defa kabileden feodaliteye geçişin süreçleri başlamış olmaktadır. Yerleşik olmak, yani bir köyde ya da kentte güven içinde sürekli oturmak, insanoğluna gıda ve her çeşit mal biriktirme olanağını sağlamıştır. Tarımsal artı değeri olan değişik eşyalar ise mal alışverişine, başka deyimle ticarete, ticaret de yazının icadına yol açmıştır. İlk yazının resimli ifadeler olması üretici güçlerin ürettiği malı satmak için komşu kentlerdeki ya da civar ülkelerdeki tüccara hangi malları satmak istediğini ve karşılığında ne gibi ürünler almayı düşündüğünü anlat­mak için resimli yazıyı, yani kutsal yazı adını taşıyan hiyeroglifi ve çok sonra da alfabeyi yok­tan var ettirerek devam etmektedir. Yazının icadı insanoğluna bilgisini ve düşüncelerini saptama olanağını sağladığı gibi düşünme sisteminin yaygınlaşmasına ve insan toplulukları arasında ilişkinin yalgınlaşması ve yeni üretim ilişkileri yanında sosyal yapılanmaları da beraberinde getirmiştir.
    Bu da bilgi ve ardından bilim ile kültür birikimin oluşturmuştur. Bu birikimin bugünkü yansıması insanoğlunun dört bin yıl gibi kısa bir süre içinde aya ayak basma ve hiç göremediği ve 500 milyon kilometre uzaklıktaki Mars Gezegeni’ne araştırma araçları indirme başarısını göstermesidir. Bu faaliyetlerin yansıması özetlenecek olursa: İnsanın insan olma sürecinden günümüze kadarki süreç insanın başta beslenme, barınma ve korunmasını hedeflemektedir. Bütün bu ihtiyaçlar tarımsal kaynaklı olması nedeniyle insanın bütün yaşamsal kavgası sürdürülebilirliğini garanti altına almak için toplayıcılıktan bugünkü modern tarım tekniklerine kadar hepsi aynı amacı hedeflemiştir. Tarımdaki ilerleme bugünkü sosyal yapıların oluşmasında ve sistemlerin gelişmesinde belki de en etkin rolü üstlenmiştir.
    İnsanın ihtiyaçlarının çoğalması veya zenginleşmesinin yarattığı sonucun insan evrimi ve gelişimi üzerindeki etkilerinin bilinmesi insanın insan olma sürecinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacaktır. Bilimsel düşünmenin kökeninde iki temel ihtiyaç yatmaktadır; 1- Güvenilir ve rahat yaşam isteği (teknik geleneği) 2- Yaşadığımız Dünyayı ve içinde bulunduğumuz evreni tanıma isteği (kültür geleneği) O zaman tarım nedir? Tarım, insanlara besin maddeleri ve ham madde sağlamak amacı ile bitkisel ve hayvansal varlıkların biyolojik üretim yeteneklerini planlı ve yönlendirilmiş şekilde kullanmaktır. İnsanın açlık gereksinimlerini gidermek ve korunmak için diğer bir ifade ile daha iyi koşullarda yaşayabilmek için gerek bireysel, gerekse topluca doğaya karşı verdiği savaşımın bir sonucu olarak yarattığı “uy­garlık”, başlangıçta, salt yaşama biçiminin gerekçelerini yansıtan, sade bir uygarlık ortaya çıkarmıştır.
    Bu uygarlığın izleri bugün geçmişe giderek yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkmakta olan ya bir ma­ğara, ya da bir kaya sığınağı. Bazen avını yakalamak için kenarları keskinleştirilmiş çakmak taşın­dan yaptığı aletlerden oluşan ürünlerdir. İşte bu ürünler ve aletler insanın kültür zenginliklerini geliştirmiştir. İnsanlığın 8-10 bin yıllık serüvenin son yüzyılında kazandığı yükselişle sağladığı bu gelişmenin dünden bu güne kendiliğinden olmadığı insanlığın bilgisi dahilindedir. Bir zamanlar hayal bile edilemeyen bazı gelişmelerin bugün rutin hale gelmesinde tamamen insanın sistematik olarak doğayı sezgilere dayalı olarak incelenmesi ve deneme yanılma ile doğanın sırlarının açığa çıkarılması ve bunların anlaşılabilir hale gelmesi ve matematiksel olarak ifade edilmesini sağlamak ve bunun bilgisayara aktarılabilir düzeye getirilmesidir.
    Bilimin gelişmişliğinin de tanımı olan bu yaklaşım sebep-sonuç ilişkisine bağlı olarak olayların diyalektik süreç içerisinde işlenmesi ile bugün en üst noktada bilgi çağını yaşamaktadır. İnsanın ilk yaşam dönemlerinde doğa ile ilişkilerinde dikkat ettikleri faktörlerin başında doğanın kendilerine sunduğu verimli alanların belirlenmesi gelmektedir. Uygun iklim, bol ürün verebilen verimli ve güvenli korumalı alanların seçimi gelmektedir. İnsanın doğa ile karşılaşması ve doğadan yararlanması doğaya olan hayranlığının artırmış ve doğayı tanıma merakını geliştirmiştir. İnsanın doğa ile olan ilişkisi temelde doğa-toprak ilişkisine dayanmaktadır.
    Toprağın önemi belki de ilk kavranan nesnelerden biri olmasındandır. Daha sonraki temel bilimlere kadar süren süreçler ve bunların yaratıları birbirlerini izlemektedir. İnsanın doğa ile olan ilişkisi halen devam etmekte ve artan bilim ve tekniğin yardımı ile doğanın daha iyi tanınması ve doğadan öğrenilen bilgiler ile doğanın yasalarına hükmetme süreci doğa ile insan arasındaki çatışmayı sertleştirmektedir. Bu sertleşme günümüzde gittikçe artmaktadır. Artan dünya nüfusunun yerleşim yerleri ve diğer alanlara yaptığı baskı bunlara örnektir. Doğal bitki ve hayvan türlerinin sayısının hızla azalması, doğanın genel dengesi içindeki fosil enerji rezervlerinin bir alandan bir başka alana kaydırılması, artan enerji tüketimine bağlı olarak artan karbon emisyonu ve ozon tabakasının delinmesi, gibi bir çok doğanın yapısına aykırı olgular olarak günümüzde karşımıza çıkmaktadır.
    Bu sürecin önümüzdeki dönemlerde de daha da şiddetlenerek devam edeceği anlaşılmaktadır. Bütün bir insanlık tarihine bakıldığında beslenme enerjisine dayalı bir uğraşı için verilen mücadelenin bir bütünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda hayatın her alanındaki faaliyetler tarım ve toprak ile bütünleşmek zorundadır. Bu ihtiyaçlar (gelenekler) gelişmelerini uzun süre ayrı yollarda sürdürmüştür: eski Yunan uygarlığının parlak dönemlerinde bile zanaatçılar (el becerilerine sahip basit teknikler kullananlar) ile şair, politikacı, din adamı ve filozoflar (duygu, inanç ve düşünce dünyasını oluşturanlar) farklı sınıflarda bulunmaktadırlar. Bu ayrılık, ancak yeniçağın başlarında ortadan kalkmaya yüz tutmuştur.
    Modern anlamda bilimin ortaya çıkması iki geleneğin karşılıklı etkileşmeleri ve birleşmesi ile sağlanmıştır. İnsan ile tarım arasındaki ilişkinin temeli topraktan yararlanmaya dayanıyor. İnsanın topraktan yararlanma şekilleri: -Toplayıcılık -İlkel Tarım şekilleri Kara-Avcılığı ve Balıkçılık -Yerleşik Hayata geçiş Toplayıcılık döneminde doğanın insana sunduğu yiyecekler bitince insanlar başka yiyeceklerin bulunduğu alanlara geçmekte bu arada bir birleri ile karşılaşan insan toplulukları bir birlerinden geliştirdikleri teknikleri yanında gıda değiş tokuş’u yapabilmekteydiler.
    Tabii doğal olarak yiyecek alanlarının tükenmesi ve insan topluluklarının sık sık besin kavgasına tutuşmaları yeni alanların daralması beraberinde insanların beyninde yeni arayışlara neden olmaktadır. Belki de insanın ilk insan olma sürecine yeni ihtiyaçlar büyük katkıda bulunmuştur. İnsan topluluklarının topladıkları tohumların ve köklerin toprağa dökülmesi ile yeni bitkiciklerin geldiğinin fark edilmesi tohumların ve çekirdeklerin yeniden elle ve çubukla toprağa gömülmesini sağlamıştır. Bu da insan beyninde yeni alet yaratma anlamına gelmiştir. Bu şekilde gereksinim duyulan gıdaların sağlanması ilkel tarım tekniklerinin başlamasını sağlamıştır. Bunun kesin tarihi bilinmektedir ancak MÖ 4-5 bin yıl gerilere kadar gidebilmektedir.
    Bu bağlamda Sümerler döneminde karasabanın olması, Tevrat’ta öküz ve sabandan bahsedilmesi en azından bu sürecin 4000 yıldan daha önceye dayandığını göstermektedir. İlk tarımda ekim şekilleri Elle ekim ve dikim halen Hindistan, Filipinler ve Afrika halklarında görülüyor, Sopa ile ekim ve dikim Güney Amerika, ve Avustralya yerlilerinde halen var Ocak açmak suretiyle ekim dikim Malezya’da yaygın bir uygulama Çapa ile ekim ve dikim. İnsanların toprağa bağlı oldukları yeni dönemde yeni yerleşim yerleri açılıyor ve iklimin müsait olmadığı yerlerde ise ağaçlardan barınak yaparak yaşamlarını sürdürüyorlardı. İlk dikilen bitkiler yumrulu bitkilerdir, daha sonra ise buğdaygiller gelmektedir. Daha sonraları ağaç dikimi gelmektedir.
    Ağaç diken, ağacın meyvesi üzerinde hak sahibi olabilmekteydi. Bugün Gana’da ağaç diken bir çiftçi dünyanın neresinde olursa olsun hasat zamanı gelip bitkisinin meyvesini toplama hakkını kendinde görmekte ve toplum da buna saygı duymaktadır. Avcılık ve Balıkçılık insan yaşamında yeni bir süreç başlatmaktadır. İnsanın avını yakalaması ve öldürmesi için yeni aletlere gereksinimi bulunmaktaydı ve bu süreçte insan topluluklarının yeni arayışları beraberinde getirmiştir. Avcılıkta meydana gelen değişmeler ve yaban hayvanlarının evcilleştirilmesi beraberinde çobanlığı getirmiştir. Büyük ve güçlü hayvanların ehlileştirilmesi ile sabanın gelişimi bir birine denk düşmektedir. İnsan evriminde bir diğer konu da sulama sistemi ve suyun kurak bölgelere taşınmasıdır.
    Eski kayıtların tümünde bu süreç sağlanmaktadır. Mısırda ve Mezopotamya’da MÖ 4000 yıllarına dayanan sulama kanalları (Ganatlar) bulunmakta olup bunların tümü o dönemim mühendislik hizmetlerinin başında gelmektedir. Dünyanın ısınma­sı, buzul çağının sona ermesi, bütün canlıların ve buna bağlı olarak insanlığın büyük devriminin bütün dünyaya yayıl­masını sağlamıştı. Yaklaşık 12000 yıl önce Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü alanlarda yalnızca doğadaki besinleri toplayarak ve avlanarak geçinen insan toplulukları zamanla bazı insan toplulukları arasında başlayan muhtelif yazı tipleri ki bunlar mağaraların içine çizilen resim yazısı, çivi yazısı sanskrit yazısı gibi işlemlerle ve ileriki yıllarda kil tabletleri üzerinde yazarak iletişimi kolaylaştırmışlardır. Bu da MÖ 4000 yıllarına kadar uzanıyor ki bu dönemde Mezopotamya’da Sümerler en görkemli dönemlerini yaşamaktadırlar. Yazı doğal olarak dillerin gelişmesine ve düşünce sistemine etki etti bu da büyümeyi ve beraberinde değişmeyi ve yeni dönemlerin oluşmasına neden olmuştur. Bütün bu süreçlerde insanın enerji gereksinimi tamamen topraktan yararlanma şekli ile şekillenmektedir. Gıda üretiminin artırılması için ekim dikim ve toprak işleme, yerleşik kültürlerin keşfini olmuştur. Bu da tarımın evrimi yerleşik bir hayat biçimini gerek­tirmiştir. İnsanın yaşamını daha iyi sürdürmesi için sorgulayarak öğrenmesi ve öğrendiklerini tekniğe dönüştürmesinin getirdiği yeni teknolojilerin gelişmesiyle ortaya çıkan artı ürün, gıda üretemeyen ve ancak ticaretini yapan kentlerin doğmasına neden olmuştur.
    Çağdaş uygarlıkla ilkelliği ayıran hemen bütün ölçütler: yazı, matematik, hukuk, madencilik, gemicilik, ticaret, para ve pazar ekonomisi, örgün eğitim, işbölümü, doğal çevreden daha fazla yararlanma, yeni enerji kaynaklarının bulunup kullanılması ve kentleşme, Tarım Devrimiyle başlamış ve belli merkezlerden bütün dünyaya hızla yayılmıştır. Artan insan nüfusu ve bunun beraberinde getirdiği sosyal sorunlar insanın yeni yönetme modellerini geliştirmesine yol açmıştır. Bugün içinde yaşadığımız çağda da yaşayan semavi dinler, krallıklar, sultanlıklar, feodalite ve imparatorluklar, halk yönetimleri, Tarım Devrimine dayanan, onun eseri olan ve onu yöneten toplum bi­çimleridir. Geçmişten geleceğe insanın yaşam mücadelesini sistematik bir şekilde inceleyen tarih bilimi bir anlamda tarım bilim tarihidir. Tarım Uygarlık Bilincindeki Önemi: İnsanoğlunun uygarlıkları yayma gücünün başlangıcı, esas itibarı ile ateşin ve gücün kullanılmasıyla birlikte, uygarlık tarihinin en önemli üç icadından biri olan tarım tekniğinin bulunmasını sağlamıştır. Bütün büyük devrimsel dönüşüm süreçleri gibi bu da, tek bir eylem değil, bütünsel olarak esas başarıya, tohum veren otların yetiştirilmesine hizmet eden içice geçmiş buluşların teker teker birikmesinin bir sonucuydu. İnsanın doğayı tanıması onun canlı çevresini sömürmekten çok, onu denetim altına alma aşamasına geçmesi ve bunun soncunda artı değerler elde etmesi ile başlayan ve ilerleyen süreçlerde tam üretici bir ekonomiye doğru atılan ilk adımdı.
    Tarımın Kökeni: Tarımın kökeni bugün hala kesinlikle bilinememektedir. Tarımda kullanılan bitkilerin ve hayvanların örneğin, tohum veren yenilebilir otlarla, boynuzlu sığır ve benzerlerinin birbirine yakın birkaç türle sınırlı olması, tarımın belirli bir dönemde ve sınırlı bir alanda, olasılıkla Orta Doğuda başladığına işaret etmektedir. Ayrıca tahıl bitkilerinin yetiştirilmesi ile hayvanların evcilleştirilmesinin her zaman bir arada mı gittiği yoksa bunların ayrı ayrı kültürler iken sonradan mı birleştikleri belli değildir. Nasıl olursa olsun, tahıl bitkilerinin yetiştirilmesi, hayvanların evcilleştirilmesinden çok daha önemli ve kalıcı sonuçlar doğurmuştur.
    Yerleşik Hayata Geçişte Kentler Evin Evrimi: Kent, uygarlığın bir nedeni değil, onun bir sonucudur. Bir kenti bir köyden ayırt eden özellik, kent sakinlerinin çoğunun, toprakta çalışan besin üreticileri olmayıp, yöneticiler, zanaatkarlar, tüccarlar ve işçiler olmasıdır. Bir kentin kurulabilmesi için tarım tekniğinin, kentte yaşayan ve besin üreticisi olmayan insanları, artı ürünle geçindirebilecek ölçüde yüksek bir düzeye ulaşmış olması gerekir. Bu düzeyde bir tarım tekniği, daha başlangıçta belli bir merkezi yönetimi şart koşar. Bu ise birkaç köyü birden kapsayan bir yönetim ağı demektir. Önde gelen totem tanrının tapınağının bulunduğu köy, doğal olarak kent olacak, diğer köylerden gelen artı ürün orada toplanıp depo edilecektir. Kentin kurulduğu yer, olasılıkla, üzerinde kent tapınağının bir dağ gibi yükseldiği (Babil Kulesi) tahkim edilmiş bir tepecik, sellere karşı doğal bir sığınaktır. Sümer kent kültürünün gelişmesi beraberinde sosyal sorunları ve bunların çözümlerini de getirmiştir.
    O dönemde de hüküm sürdüğü belirlenen din adamları büyük sulama, tarımı yönlendirme işlevini üstleniyor ve bu yolla kazanılan ve ekilen, tapınağa (ya da tanrıya) ait sayılan topraklardan sağlanan ürünler tapınakta toplanmaktadır. Ürünün bir kısmı tapınak işlerinde bir kısmı da çalışanların beslenmesinde ve bir kısmı da rahiplere kalmaktadır. Rahipler tanrı topraklarının ve tapınağın hesabını tutmak ve birbirlerine hesap vermek sorununu yazıyı bularak çözmüşlerdir (Şenel, 1997). Böylece toplumsal artı bir yandan kafa işleri uğraşan din adamları sınıfının doğmasını sağlamış oldu. Bu ekonomik birikimin, artı ürün kanalıyla toplumsal değişmeyi ve kültürel gelişmeye dönüştürülmesi anlamına gelmektedir. Bu süreç beraberinde sınıfsal farklıların belirginleşmesine artı ürünün sınırlarının ötesine geçmeye kadar uzanmıştır.
    Tarımın Gelişmesinde Dinin Kurumsallaşması Tarımın icadı ile, günlük hayatın maddi temellerinde ortaya çıkan dönüşümün, manevi ve zihinsel alanda da çok derin etkiler yaratması kaçınılmazdı. Bu etkiler, yeni törenler ve efsanelerde kendini gösterdi. Neolitik topluluğun en çok ilgilendiği konu, ekinden alınacak üründü. Bu durumda bitkilerin bollaşması ve üremesiyle ilgili totem ayinlerinde, kadının yeri daha çok önem kazanmaya başladı. Bu törenlerin içinde en karakteristik olanları, bitkileri çoğaltmayı teşvik eden bereket ayinleriydi. Tarım kültüründe yağmurun bitki örtüsündeki etkisi ortaya çıkınca, yağmur yağdırmayı öngören taklitçi büyü, başka önemli bir tören konusu oldu. Bu yoğunlaşma, tören ve büyüyü daha düzenli kılıyor, onları yönetim biçimine taşıma ve böylece dine dönüştürme eğilimleri artıyordu.
    Düzenli bahar ve hasat festivalleri yapılmaya başlandı. Ekin kral ve kraliçeleri, yağmur yağdıranlar seçiliyor ve onlara özel bir saygı gösteriliyordu. Yeni ürün elde edebilmek için tohumu gömme zorunluluğundan kurban fikri doğdu. Bazen insanların hatta kralları temsil eden birtakım kişilerin, halkın refahı, uğruna, can vermesi isteniyordu. Nehir Kültürünün Uygarlık Üzerindeki Etkileri: Daha geniş kapsamlı işlemlere yönelik ilk adım, insanların, balta girmemiş ormanlardan uzak, çorak topraklarda akan büyük nehirlerin geniş ve alüvyonlu vadilerinde tarım yapmayı denemeleri ile atıldı. Bu iş ya yukarı Nil kabilelerinin hala yaptıkları gibi, ıslak çamura tohum ekilebilen alçak nehir kenarlarında başlamış, ya da ufak yayla vadilerinde tarımın, nehrin akışı yönünde adım adım ilerleyerek, büyük vadilere inmiş olabilir.
    Her iki halde de insanlar ark açma ve set yapma gibi, sulama işlemlerine başvurmak zorunda kalmışlardır. Böylece yapay sulamaya dayanan yeni bir tür tarım ortaya çıktı. Böyle bir tarım aşamasında köy artık doğal ekonomik birim olmaktan çıkar. Seller ve kuraklıklar, köy sınırlarını yok eder. Setler ve kanallar, birçok köyün elele vermesiyle, yükseltilip açılmak zorundadır. Bu tür bir işbirliği güzellikle sağlanabildiğinde ya da zorla dayatıldığında, her köyün toprakları daha çok ürün veriyordu. Böylelikle Nil köylerinde yaşayan kabileler, federal bir bütün içinde birleştiklerinde ya da silah yolu ile bir araya getirildiklerinde, o kadar çok ürün üretir oldular ki, iki ya da üç yüzyıl içerisinde, ilk Mısır imparatorluğunun muazzam bayındırlık işlerinin mali yükünü taşıyabilir hale geldiler.
    Mısır’da ortaya çıkan bu büyük gelişimin bir benzeri, Güney Amerika Kızılderililerinin, Mısır’dan tamamen bağımsız olarak, binlerce yıl sonra Peru’da kurdukları büyük Inka imparatorluğunda aynen gerçekleşmiştir. Bunun sonunda imparatorluğun ayakta kaldığı yüzyıllar boyunca Peru’da kimse aç kalmamıştır. Aynı sistem, güneşin çocuklarına görkemli bir hayat yaşatacak kadar artı ürün sağladığı gibi, aynı zamanda birkaç yüzyıl içerisinde, oldukça yüksek düzeyde bir entelektüel kültür ve ilginç bir mimari yaratmalarına da olanak sağlamıştır. Tarımın doğası, bununla yaşayan ve geçinen toplumların, tarlalarının yanı başlarında sürekli olarak oturma ve yerleşme gereksinimlerini ortaya çıkardı. Bu da kulübe yapımını gündeme getirdi. Kulübeler genelde ot ve odun materyali kullanılarak yapılmış ve ileri aşamalarında balçıkla sıvandığı görülmektedir. Balçığa sıvama hem evleri yazın sıcağından koruyor hem de kış yağışlarının eve girmesini engellediği için ev yapımında yeni bir mevzinin kazanılmasını sağlamıştır. Uygarlık ancak, doğal su yollarıyla ekin yapılabilecek düzeyde kanallar açmak, kuyu kazmak, yamaçlara setler dikmek ve benzeri çok daha güç mühendislik başarıları sayesinde çevreye yayılacaktır. Fakat, demir devrine kadar alüvyonlu ovalardan daha fazla uzağa gidemezdi. Bu nedenle ilk uygarlıklar, birkaç elverişli bölgenin dışına taşamamıştır.
    Bunların başlıcalar Mezopotamya, Mısır ve Indüs vadileri ile birkaç yüzyıl sonra Çin’de Sarı nehir ve Yangtze kıyılarıdır. İnsanlar tarımsal gereksinimleri ve deniz yolculuğu için gök yüzü varlıklarını incelemek zorundaydılar. Harran’daki gözlem kulesi en eski gözlem evlerinden biri olarak ifade edilir. Yerleşik hattaki toplulukların sürdürülebilirliklerinin temelini oluşturan tarımın gelecekteki teminatı atmosferi iyi gözlemlerine bağlı. Bu bağlamda bitki ekim dikim zamanının iyi bilinmesi için mutlaka yıldız hareketlerinin iyi incelenmesi gerekir. Bunun içindir ki Sümerliler ve Mısırlılar Astronomi biliminde ileri idiler ve bu da takvim kavramını oluşturdu. Toprak Kavramının Modern Bilime katkısı İnsanın doğaya hakim olma sürecinde, bulduğu çanak-çömlek, tekerleğin keşfi, toprak işleme ve diğer buluşlar beraberinde bilginin entegrasyonu ve yazılı duruma geçişini zorunlu hale getirmiştir. Yerleşim yerlerinin oluşması kent yaşamı, mimarinin gelişimi, tarlaların ekilip dikilmesi, oluşan artı ürünün değerlendirilmesi ve yeni üretimin yapılması için bazı ek bilgilerin kullanımı zorunlu hale gelmişti. Bu bilgi başlangıçta şekillerle ifade edilen yazının ta kendisiydi.
    Sümerlerin toprak parçasını üçgen ve dörtgene bölerek ölçümler yaptığı yine kil tabletleri üzerine çizilen yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi insanların dört mevsim tarım yaptığı verimli Nil kenarındaki araziler zaman zaman Nil’in taşması sonucu 80-100 km sağa ve sola taşmakta ve Nil’in getirdiği materyal kil, silt ve kum birikintileri yüzeye düşmektedir. Her ne kadar gelen materyal iyi bir yetiştirme ortamı hazırlıyorsa da çiftçilerin tarlaları ve onların sınırları kaybolmaktadır. Zamanla toprak analaşmazlıkları çıkmaktadır. Yüz yıllar süren bu tür sorunlar Öklitin geometrisini yaratır. Öklit çiftçilerin sınır analaşmazlıklarının ve çözüm yollarını geliştirdiği Öklit bağıntısı yardımı ile çözer. Çanak yapımı gibi tuğla yapımının kullanıcı insana kazandırdığı özgür irade kullanımı insanın ev ve yerleşim yeri sağlamada yeni olanaklar yaratmıştır. İnsanın Kil İle tanışması Bilindiği gibi insanın kili ilk keşfettiği alan Mezopotamya olarak algılanmaktadır.
    Dicle ve Fırat nehirleri kuzey Mezopotamya’da çıkmakta değişik kolları ile aldıklar askılı materyaller ile birlikte dağlardan kopardıkları kaya ve taşları ancak Suriye ve Irak sınırı yakınındaki düzlüklere kadar taşıya biliyor, oradan öteye taşlar sürüklenemiyor çünkü nehrin gücü kırılmaktadır. Ancak nehirlerin askılı materyaller içinde en küçük nitelikli parçacıları olan killer ise nehrin en uç noktasına kadar taşınmakta ve oralarda düzlüklere çökelmektedir. İşte geniş tarım alanlarına yayılan bu materyalin şekil alması dönemin insanlarının dikkatinden kaçmamıştır. Ayrıca bölgede fazla kayalıkların ve taşların olmaması bölge mimarisinin toprak kökenli olmasına yol açmıştır. Belki de tuğla sanayi bu zorunluluğun bir sonucu olarak doğmuştur. Halen Güney Anadolu’da taşın az olduğu bölgelerde iyi killi toprak saman karıştırılarak tuğla yapılmaktadır. Bilindiği gibi eskiden Basra körfezi 350 km içerideydi. Ancak kuzey Mezopotamya’dan gelen materyalin denizi doldurması sonucu bugün deniz geriye kaymıştır. Eskide denizin Tarsus’un da olduğunun en belirgin örneği Tarsus’taki liman ve Cleopatra kapısı ile belgelenmiştir.
    Ancak şimdi deniz 30 km uzaktadır. Bu da Berdan çayının getirdiği alüvyonların ovayı doldurmasının bir sonucudur. Tuğla mimarisi uygulamalı matematik bilimine de büyük bir katkıda bulunmuştur. Eşkenar dörtgen şeklinde yapılan tuğlaların yığındaki tuğla sayısı üç kenardaki tuğlaların sayısının çarpımı ile hesapladıkları bilinmektedir. İnsanlar bu anlamda artı değerlerini korumak için ‘amfora’ geliştirmişlerdir. Anaforların halen günümüzde bazı bölgelerde kullanılıyor olması tarım toplumdaki etkilerinin ne denli güçlü olduğunun bir göstergesidir.
    Mısır’da kent ekonomisinin gelişmesi beraberinde geometrik ilişkiler konusunda da bilgi gerektiriyordu. Ekilecek tohum miktarı için tarlanın alanının saptanması gerekiyordu. Vergi toplayıcının ne kadar vergi alacağını bilmek için tarlanın büyüklüğünü bilmesi gerektiği için kabaca alan hesapları geliştirmişlerdi. M.Ö 3000 yıllarında Sümerlerin tarlaların alanlarını her iki kenarını birlikte hesaplamasıyla bulunurlardı. Kısaca dikdörtgenin alanının doğru bulmak için doğru formülü kullandıkları anlaşılıyor (Gordon Child, 2001. Kendini Yaratan İnsan, Varlık yayınları). Mısır ve Babilde tarlaların üçgen veya dörtgenlere ayrılarak hesaplandığı görülmekte fakat ölçek bilgisinin gelişmediği görülmektedir. Dokuma, açıktır ki sepet yapmanın daha ileri bir uyarlamasıydı. İkisinde de, önce fiilen pratikte, sonra da düşüncede belirli bir düzeni tasarlamak ve uygulamak gerekiyordu. Geometri ve aritmetiğin temelinde işte bu düzen olgusu yatar. Dokumada ortaya çıkan örnekler ve onların uygulanmasında kullanılan ilmik sayısı, aslında geometrik niteliktedir ve biçim ile sayı arasındaki ilişkilerin daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Yün eğirme, rotasyon hareketini kapsayan ilk işlemdir ve pekala bir sonraki aşama olan tekerleği ilham etmiş olabilir. Öte yandan çömlekçilik, ateşin ilk dolaylı uygulamasıdır ve ateş üzerinde, aydınlanma, ısınma ve yemek pişirmeden çok daha büyük bir denetimi şart koşmaktaydı. Böylece metallerin arıtılması ve kimya biliminin doğmasına ilk adım atılmış oluyordu.
    Kazanılan topraklarda meyve ağaçları ve bağlar zamanla tarım tekniklerinin geliştirilmesine ve bunların öğretilmesi gelişmiştir. Fakat nasıl ve hangi süreçlerden geçtiği tam bilinmiyor. İnsanın bugün geliştirildiği teknoloji birikimi bir noktada geçmişte doğadan etkilenen ve sorun çözmeye dayalıdır. Mühendislikte yapı şekilleri tanımlamasında doğa ölçüleri ilkedir. Yer yüzeyi şekilleri, doğal objelerdirler.
    Ayrıca ölçü birimlerine kullanılmasında yine doğa birimleri kullanılmıştır. Batının kullandığı ark, foot gibi ölçü birimleri ta ilk çağlarda kullanılan birimlerdir. Arazi ölçümlerinde ayak mesafesi, parmak ölçümü gibi kavramları ilk tarım toplumunun kullandığı kavramlardır. Çanak-Çömlek ve Kerpicin oluşturulması ve uygarlıkların doğuşu Gordon Child’e göre insan besin üreten ekonominin oluşmasından önce çanak-çömlekçiliğin geliştiğine inanılmaktadır. İnsanın için hayati önemi olan suyun taşınması beraberinde ava giderken ve göçebelikte kullanılması her zaman sorun olmuştur. Çanak ve çömlek yapımına ilk fikrin gelişimi şöyle: Balçıkla sıvanmış su geçirmeyen sepetin tesadüfen yanması sonucu toprağı aldığı şeklin toprak kapların yapılmasına olanak sağlamıştır. Kenya’da Eski Taş çağlarında olduğu sanılan küçük parçaların bu olasılığı düşündürmektedir. Yine belirtildiği gibi geniş anlamda çanak yapımının Neolitik çağda başladığı sanılmaktadır.
    O dönemlerde evlerin oluşmasında Dicle ve Fırat’ın güneyinde, Nil’in kıyılarında gelişen geniş sazlıklardaki kamışların yan yana getirtilmesi ve kil ile sıvanması sonucu oluşan evlerin o dönemde geliştiği tahmin edilmektedir. Çanak ve çömlek endüstrisinin insan düşünü ve bilimin başlangıcı açısından önemi büyüktür. Çömlek yapımında insan kimyasal değişimi belki de bilinçli olarak ilk kez kullanmıştır. Bilimsel olarak kildeki alüminyum silikatlara hidrate olmuş su molekülleri ısıtma ile ortamdan uzaklaştırılarak sert yapılı ve dayanıklılık kazandırılmaktadır. Kil ıslatılınca plastiklik almakta, kuruyunca un gibi dağılmaktadır. Fakat 600 oC’nin üzerinde ısınınca katılaşarak şekil alır. İşte çömlekçiliğin özü yoğrularak şekillendirilen kilinin ısıtılması esasına dayanır.
    İlk insanın düşünde ve gizsel yaşamında çamurun veya tozun taşa dönüşmesi derin izler bırakmış olmalıdır. Yoğrulabilen ve şekil verilen ve ateşe konulduktan sonra rengi değişen ve niteliği ve dokusu başkalaşan nesne insanın gizeminde derin düşünme ortamı yaratmış olabilir. Çamurun daha iyi şekil alması ve mayalanması için küçük hasır, saman, kum ve deniz kabuğu gibi bazı kaba materyalin eklenmesi yeniden değerlendirilmesini beraberinde getirmiştir. Fırınlanan çamurun farklı renk alması renk kaynaklarının sorgulanmasını beraberinde getirmiştir. Tabii kilin açık veya kapalı fırında pişirilmesi veya farklı materyalin sap-saman veya değişik odunların kullanımının yarattığı oksitlenme tuğlanın ve çanağın renginin farklı olmasına yol açmasının görülmesi renk geliştirme konusunda sonsuz güzellik aktarmıştır. Toprakların farklı mineraller içermesi ve bu minerallerin oksitlenmesinin farklı renkler alması kimya bilimine renk üzerine olan etkisin önemli kılmıştır.
    Topraktaki demirli bileşiklerin oksitlenmesi sonucu oluşan kırmız al ferrik oksit ta o zaman fark edilmiş olmalı ki fırınlama teknikleri geliştirilmiştir. Topraktaki organik madde ve metallerin farklı renk özelliği öğrenildiği için çömleklerin güzelleştirilmesi için öğrenilen bilgi kullanılmıştır. Farklı renklerdeki topraklarda farklı renklerde ve kalitede çömlek yapıldığının görülmesi sonucu killerin faklılığı bilinci gelişmiştir.
    Farklı bitkisel yakıtlarda yapılan çömleklerin aldığı farklı renklerden çömlekler üretmişlerdir. Demir içeriği yüksek kırmızı renkli killerin al renkli topraktan yapılmış çömleklerin üzerine sürülerek farklı renklerin oluşturulması o dönemde karmaşık bilgi birikiminin şekillenmesine yol açmıştır. Ayrıca fırınlamada kullanılan bitkilerin N, S, K ve diğer besin elementleri içeriğinin farklı olması pişirilen killerin renklerinde yansımaktadır.
    Bu da dönemin bilginlerine ve sanatçılarına değişik renklerde kil tabletleri oluşturma fikri geliştirmiştir. Sanatın Gelişmesinde Toprağın Önemi İnsanın evrim süresince alet geliştirmesi ve bu aletlerden faydalanarak kendisine barınak yapması, dil bilgisi gelişmediği için bazı önemli mesajları yumuşak malzeme üzerine kazıyarak sağlaması kanımca insanın toprak ile ilk tanışmasının işaretidir. Neolitik toplum döneminde oluşan artı üretimin depolanması, geleceğe hazırlanması ilk defa sıcağa dayanan ve su tutabilen kapların önemini ortaya çıkarmıştır. İlk çanak çömleğin Filistinli Natfiyan’lar tarafından yapıldığı bilinmektedir. Küçük bir çamur parçasının yoğrulup şekil verilmesi ve onun üretimde kullanılması insan düşünüşünde ve yaratıcılığında önemli bir kilometre taşıdır. İnsanın hamura şekil vermesi taşa veya kemiğe şekil vermekten daha kolaydı. Taş ve kemik şekil ve nesnenin biçim ve boyutunun sınırından dolayı yine istenilen şekil verilemiyor olabilirdi. Fakat kil çamuru istenilen şekle getirilerek kişiye sonsuz yaratma özgürlüğü veriyordu. Çünkü çamur taş veya oduna göre işlemesi kolay bir malzeme.
    Ekstra enerji gerektirmiyor, ekipman gerektirmiyor. Bu anlamda ilk insanın çamuru seçmesi biraz da tesadüften öteye bilinçli bir tercih gibi geliyor. Çamurun kullanım özgürlüğü ve yaratıcılığa kazandırdığı yeni boyutu o dönemde kadınlar kullanıyorlardı. Kadınların titiz ve temkinli yaklaşımları ilk sanatın boşluktan çok günlük kullanımındaki benzerleri taklit edilerek yapılmış olması yüksek bir olasılıktır. Örneğin su kabağı şekli, kafa tası veya hasır sepeti şekli dikkate alınarak yapılmış olması olasıdır. Çamura şekil vermek belki de insanın zekasının gelişmesinde önemli yer tutmaktadır. Son yıllarda dahiler üzerinde yapılan araştırma, pratik yaparak en zor matematiksel problem çözmenin mümkün olduğu belirtilmektedir (Anahid Hazaryan, 2001). Ana okullarında ve çocuk geliştirme merkezlerinde çocuklara sentetik hamur verilerek yaratıcılıklarının geliştirilmesi sağlanmaktadır. İlk insanın zamanının büyük çoğunluğunu çamurda geçirdiği düşünüldüğünde çamurun yaratıcılığa ne denli katkıda bulunduğu görülmektedir.
    Yaratılış teorisi hemen-hemen bütün dinlerde toprağa dayanması gelişen yıllarda etkisini farklı bir şekilde göstermektedir. Çamura ruhun verilmiş olması inancı insanların hafızasında hep canlılığını sürdürmüştür. Eskiden önemli insanların ikonaları yapılır, şekilleri yapılarak putlaştırılırdı. Bir çok Firavun ve din bilgini putlaştırılarak ileride ruhun geleceği sanılmıştı. Fakat bu konuda Müslümanlıkta insan resmi ve put yapımına karşı çıkar.
    Örneğin Hazretti Muhammet’in resmi yoktur. Tabii bunun ilerleyen süreçlerinde İslam toplumunda resim ve diğer güzel sanatlar gelişmediği görülmektedir. Kil Tabletleri ve Yazı Çıplak ayakla çamurda gezen ilk insanlar kuruyan çamurda kendi ayak izlerini görmesi veya çamur üzerinde oynarken veya bir sopa veya çöp ile şekil verdiği herhangi bir objenin çamur kuruyunca kendi çizdiği şekli göstermesi ile topraktan yararlanama fikri doğmuş oldu. Daha önce de belirtildiği gibi çamurun yoğrulup şekillenerek çömlek yapılması ve sonra da fırınlanarak kırılmaz şekil bilgisinin kullanılması ile değer verdiği objelerin şekil olarak kil tabletlerine kazılması yazının başlangıcı olmuştur. Yazı ilginçtir yine çanak çömleği M.Ö 3000 yıllarında bulan Sümerler tarafından M.Ö 2500 yıllarında kullanılmaya başlanmıştır.
    Mezopotamya’da Urak’ların ilk defa bazı sembolleri M.Ö 3000 yıllarında kil tabletlerine kazdıkları görülmektedir. Sümerlerin mutlu bir rastlantı ile yazı yazmak için kil kullandıklarından ve belgelerini fırınlayarak dayanıklı duruma getirdiklerinden, yazı tarihi Mezopotamya’da ilk yıllarından başlamak üzere son dönemlerine kadar devam etmektedir. Yazının bu şekilde bulunması ve bilginin aktarımı ve kayda geçmesi yine Sümerlere ve Mezopotamyalılara has olan kent gelişiminin bu sürede hızlandığı ve kent yaşamını geliştirdiği görülmektedir. Kil tabletleri üzerindeki en eski yazılı belgeler hesaplar ve sözcüklerden olması bir rastlantıdan çok gereksinimlerden kaynaklanan bir zorunluluk sonucu olabilir. İnsanın bütün yaşam yolculuğunda daha iyi yaşam için verdiği savaşımda elde ettiği kazanımların temelinde insanın “insan” kendi yaratısı yanında doğal çevrenin verimli olması da önemli katkıda bulunmuştur. Bu bağlamda, insan, varoluşuyla birlikte daha iyi koşullarda yaşayabil­mek, kendisini doğadan gelebilecek tehlikelere karşı koruyabilmek için ve­rimli bir doğal çevre arama ve yaşamını orada sürdürme gereğini duymuştur.
    Bu nedenledir ki sürekli verimli alanları, sulak alanları seçmiş ve buralarda kalmayı yeğlemiştir. Bütün tarihi kaynaklar ve arkeolojik bulgular Anadolu ve Mezopotamya topraklarının Uygarlık Tarihinin başladığı günlerden bu ya­na hep verimli doğal çevre olarak bilinmektedir. Bu nedenledir ki Yukarı Mezopotamya olarak bilinen ‘fertile Cracent” (verimli hilal) kavramı bu topraklar için kullanılmaktadır. O zaman uygarlık veya UYGARLIKLAR, İNSANLA VERİMLİ BİR DOĞANIN ORTAK ÜRÜNÜDÜR denilebilir. Bilimsel Yöntem Olarak Tarım Tarihi Kronolojisi Bilimsel Yöntem Bilgi üretimi; gözlem/deney, veri işleme, yorum ve modelleme aşamalarını içerir. Bilimsel yöntemin en önemli özelliği kuşkuya yer vermesi ve sonuna kadar eleştiriye açık olmasıdır.

    Edinilen bilgi doğru mudur? Hangi koşullar altında doğrudur? gibi sorular bilimdeki yanlışların düzeltilmesinin sağlamaktadır. Her bilimsel çalışmada öncelikle metodun çalışma sonuçlarının sağlıklı oluşması için belirlenmesi zorunlu olmalıdır. Bitki Besleme Tarihi ve kronolojisi İnsanın iki ayağı üzerine geçmesi ve doğadan öğrendiklerinden etkilenmesi ve doğayı taklit etmesi ile başlayan sürecin bir sonucu olarak ekim dikim yapma zorunda olması ve bunun sonucu yerleşik hayata geçmesi yep yeni bir dönem oluşturmuştur. İlk insanın ihtiyaç duyduğu toprak işleme aletleri uzun süre değişmemiş ve yakın geçmişe kadar devam etmiştir. Halen Kızılderililerin Bolivya’da kullandığı karasaban ile Tevrat’a adı geçen Mısırlıların kullandığı saban aynı niteliktedir. Dönemin bilgini Aristo bitkilerin beslenmesini humusa bağlı olduğunu açıklamıştı ve iki bin yıl bu bilgiler doğru kabul edildi. Ancak 1840′lı yıllarda bir kimya profesörü olan Liebig beslenmenin mineral maddelere bağlı olduğunu açıklamasıyla konu yeni bir boyut kazanmıştır. Bu görüş başlangıçta değer görmemiş ancak kimya bilimindeki gelişmeler N, P, K, S, O ve H’in bulunması ile bitkilerin minerallerle beslendiği ortaya çıkmıştır. Kimya biliminin gelişmesi ki yakın çağda Avrupa’da kimya alanında kaydedilen gelişmeler gübrelerin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bu da tarım biliminin diğer bilimlere bağlı olarak geliştiği anlamına gelmektedir. Kimya bilimi yanında biyoloji biliminin gelişmesi bitki yetiştiriciliğinde önemli çığırlar açmıştır.
    Bütün bu gelişmeler son 200 yılda meydana gelmiştir. Temel bilimlerin gelişmesi ve doğa yasalarının matematiksel modellerle ifade edilmesi ve bilgisayara uyarlanması çağımızda yepyeni bir çığır açmıştır. Bitki ıslah çalışmaları uzun süre yapılmamıştır. Her ne kadar insanlar 8000 yıldır buğdayı kültüre almışlarsa da buğday ıslahı ile ilgilenmediler. Bu sürede bitkiler yalnızca kültüre alındı ve ekimi dikimi yapıldı.
    Ta ki Mendel genetik yasalarını açıklayana kadar. Hayvan ıslahı için de benzer durum söz konusudur. Gerçi Sümerler ve eski Mısırlar sulama kanalları e kemerler ile suyu kullanarak verim artışı sağlamışlar ve hayvan gübresi ile desteklendiği zaman verim arışını gözlemişlerdir. Bitkilerin büyümesi göze çarpan bir doğa görünümüdür, bunun nedenleri ve koşulları çok eskiden beri düşünen insanları meşgul etmiştir. Thomas Maltus ünlü eserinde yer yüzeyindeki doğal kaynaklarının geometrik olarak artan nüfusun besin ihtiyacını karşılayamayacağı ileri sürmekteydi. 1840’ da 1 milyar kadar olan nüfus bugün 6 milyar ve yakın gelecekte 10 milyarı bulması beklenmektedir. Dünyada daha fazla açılacak tarlanın olmaması, toprakların üretim kapasitelerinin sınırlı olması, o dönemde temel bilimler alanında gelişmiş ülkelerin bilim insanları tarıma daha fazla önem vermeye başladılar. İnsanın tarım tarihindeki rolü belki birkaç aşamada incelenebilir; 1.İnsanın Yerleşik Hayata geçişi ki bu ilk insan uygarlığı olan Tarım Devrimini yarattı. Yukarıda işlendi 2.Bitkilerin büyümesiyle ilgili spekülasyonlar (İlkçağdan Ortaçağın sonuna kadar) MÖ 3000 yılarında Çin imparatoru Huan hayvan gübresinin önemini fark etmiş ve önermiştir.
    Aristoteles (M.Ö. 350 cıvarında): humus teorisinin kurucusu: Bitkiler kökleri vasıtasıyla topraktan aldıkları humus maddeleriyle beslenirler. Bitkiler fizyolojik ömürlerini tamamladıktan sonra tekrar humusa dönüşürler ve bu döngü ebediyen devam eder diyordu. Aristo M.Ö 3 yy bitkilerin temel öğesinin toprak olduğunu belirterek toprağın önemini vurgulumaktaydı. MÖ 200 de Romalı Cato; 1. toprak işlemeyi, 2. Yeşil gübreleme, 3. Bitki Rotasyonu, 4. Kireç uygulaması, 5. Hayvan gübresi uygulaması, 6. Baklagil yetiştiriciliğinin önemini vurgulamaktadır 3. Büyümenin prensiplerinin aranması (1500-1750) Bitkilerin büyümesi için hangi besin elementinin en belirleyici olduğu sorusuna cevap aramak için yapılan denemeler çoğu zaman yanlış ve eksik hipotezlerle sonuçlanmışlardır; ancak bazen de doğru başlangıçlara da götürmüştür, fakat bunlar da etkisiz kalmışlardır. Çünkü sonuçları doğru yorumlayacak kimyasal bilgi eksikti. Palissy (1563): Belirleyici olan bitkilerin aldığı ve sonra da kendisiyle beraber toprağa dönen tuzdur ifadesini kullanmıştır. Van Helmont (1620): Aristo’nun bitkiyi oluşturan temel öğenin toprak değil su oluğunu belirten görüşleri bilim çevrelerince konuşulmaya başlandı. Van Helmont, bitki su alır ve bununla biyomas üretir tezini isplamak için saksı denmeleri kurmaya başladı.
    Hipotezini saksıda söğüt dalının ağaç haline gelmesiyle sağladığı klasik denemesine dayandırmıştı; toprağa diktiği söğüt dalına sadece su vermiştir. Buna göre de bitki sadece suya ihtiyaç duyuyordu. Güneş enerjisi sayesinde su ve CO2 ile fotosentezin gerçekleştiği bilinmediği için o dönemde gelişme yanlış yorumlanmıştı. Glauber (1656): büyümenin prensibinin nitrat olduğunu açıklamıştır Woodward (1699): Belirleyici olan topraksal maddelerdir, çünkü bulanık suyla sulanan bitkiler daha iyi büyürler. Heles (1727) Bitkilerin temel besin maddelerinin bir kısmının havadan aldıklarını gösteren deney sonuçlarını açıklayarak havanın bitki için önemini belirtti Tull (17319: O zamana kadarki görüşlerin özeti: Bitkiler belirli şekilde bir çok maddelere ihtiyaç gösterirler, bunlardan hangisinin en belirleyici besin maddesi olduğu bilinmemektedir. Bu maddelere örnek: Su toprak, nitrat, hava vs. 4.Temel Kimyasal ve fizyolojik esasların açıklanması (1770-1810) Kimya alanındaki gelişmeler sonucunda 18. yüzyılın sonlarında bitkilerin gaz metabolizmaları keşfedildi Scheele (1770) ve Priestley (1775) Bitkiler CO2 çıkarırlar tezini iler sürer. Ingen-Housz (1779) gaz metabolizmasında ışığın etkisi açıklandı, ancak ışıkta O2 üretilir savı ileri sürülür. Senebier (1782) Işık yarımıyla CO2’nin indirgenmesi ilk defa doğru biçimde açıklandı. De Saussure (1804): Fotosentezin kantitatif açıklanması. Bitkiler CO2’i havadan alırlar, ayrıca su ve bazı toprak maddelerine ihtiyaç duyarlar. Ancak bu yeni bilgiler ne bilim alanlarında ne de tarımda yankı bulmaz, tam aksine Aristo’nun humus teorisi geçerlidir ve yeni taraftar bulabilmektedir. Örnek olarak Thaer (1809): Humus tek başına su dışında bitkiye besin sağlar.
    Tuzlar uyarıcı maddelerdir. Berzelius (1838): Bitkilerin karbonu sadece humustan kaynaklanır ve yalnızca köklerle alırlar. 5. Ziraat kimyasının kuruluşu (1825-1840) Jean Baptist Boussingault (1802-1887): Sorbon’da 1836-1839 yılları arasında teorisini gelişirdi. İlk olarak besin maddeleriyle ilgili denemeler yaptı. Carl Sprengel (1787-1859): Almanya Göttingen ve Braunschweig’da zirai kimya ile ilgili teorisini 1825-1835 yıllarında geliştirdi. İlk olarak mineral madde teorisinin esaslarının yayınladı. Justus von Liebig (1803-1873): Kimya profesörü, Almanya Giessende teorisini 1835-1840 ‘da geliştirdi. 1840’da yayınladığı “Ziraat Kimyası: Kimyanın Ziraat ve fizyolojide uygulanması” adlı kitabıyla mineral madde teorisininin çıkış yapmasını sağladı. Bitkilerde gaz metabolizmasının keşfinden sonra mineral maddelerin (tuzların) rollerinin açıklanması gerekliydi. Üç bilim adamı mineral madde teorisini geliştirerek humus teorisini çürüttüler.
    Liebig, Boussingault ve İngiliz Lawes Gilbert gibi araştırıcılar bu aşamdan sonra bitkilerin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için toprağın neler içermesi gerekli yapı taşlarının neler olabileceği konusunda çalışmalara başladılar. 6. Ziraat Kimyasının Gelişmesi (1840-1900): -Kum kültürü denemeleri -Su kültürü denemeleri -Bitkide mineral madde analizleri -Tarla denemeleri, saksı denemeleri geliştirildi 7. Bitki Beslemenin gelişmesi (1900’den bu yana) Bitki Besin Elementleri Kronolojisine bakıldığında Desaussure, 1804 ilk defa bitkiler analizi eder ve besin kültürü denemeleri yapar Sachs, 1860 yılında bitkilerin C, O, H, S, P, N, K, Mg, Ca’a gereksinim duyduğunu belirler. Gris (1849) Demir eksikliğinin kloroza neden olduğunu belirtmiştir. Ranlin 1869 yılında Çinkonun bitki tarafından gereksinim duyulduğunu açıkladı. Bertrand (1897) Mn’a gereksinim duymasını 1922 yılında bilimsel olarak açıkladı Nakamurai (1903) Ispanağın demire gereksinim duyduğunu belirlemesi Mage (1914) Yüksek bitkilerin Zn’ya gereksinim duyduğunu belirledi. 1923 yılında Bor’un bitkilere gerekli olduğu açıklandı. Somme (1931-1932) Yüksek bitkilerin bakıra gereksinim duyduğunu buldu Arnon ve Stock, (1939) Molibdenin domates için zorunlu element olduğunu buldu Broyer, (1954) Klorun domates için zorunlu olduğunu belirlemiştir.
    Broyer ve ark., (1954) Klorun zorunlu besin elementi olduğu belirlendi. Brown ve ark. 1987’ de Nikelin zorunlu besin elementi olduğunu belirledi. 8.1960’lı yıllarda Meksika’da CIMIT tarafından geliştirilen yeşil devrim 9.1980’li yıllardaki Biyoteknoloji devrimi Bütün bu kavramları insanın yaşam yolculuğu ile bütünleştirdiğimiz zaman Bilim tarihinde “tarım özelde de toprak tarihinin önemi nedir” diye akla bir soru gelmektedir. Tarım tarihinin ne olduğunu anlamak için de tarihi ve uygarlıkları yaratan insanın geçmişine ilişkin bir takım soruların sorulması gerekiyor.

    KAYNAK:PROF. DR. İBRAHİM ORTAŞ






    google_protectAndRun("ads_core.google_render_ad", google_handleError, google_render_ad);

    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    Bu forumun müsaadesi var:
    Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz