GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 4 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 4 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

İLK DÖNEM TİCARİ AMFORALAR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 İLK DÖNEM TİCARİ AMFORALAR Bir C.tesi Tem. 24, 2010 3:09 am

CANTAR




İLK DÖNEM TİCARİ AMFORALAR





Yunan Amforalarındaki form çeşitliliği her
zaman başımı döndürmüştür. Bu biçimsel zenginliğe bir de aynı bölge
amforalarının farklı zamanlardaki değişimlerini katın. Buna uzak
kolonilerdeki ekol farkını ekleyin. Kökeni bilinenlerin yanında, henüz
kimlikleri çözülememişleri ilave edin. Toprak farkı, usta farkı, üslup
farkı derken, görsel bir sarhoşluk yaşarsnız.

Hangi yüzyılda, nerede, kimler tarafından yapılan, içinde ne taşıdığı,
nerede niçin battığı, kaç yıl sualtında kalıp size nasıl ulaştığı belli
olmayan bir amforanın öyküsü; duygu ve heyecan dolu macera filmi
gibidir. Hele M.Ö.'si Yunan amforalarına ilgi duyan koleksiyonerin veya
araştırmacının öncelikle sağlam bir tarih bilgisine sahip olması
gerekir.

Amfora merakının zaptedilemez güdüsü insanı önce araştırmaya, oradan
öğrenmeye, ardından da daha teknik veya ünik bir noktaya sürükleyiverir.
Farkında olmadan şöylece kıyısından girdiğiniz bir konunun derinlerinde
dolaşırken buluverirsiniz kendinizi.








Kulpundan tuttuğunuz bir amfora sizi hızla
antikitenin sürpriz dolu karadeliklerine çeker. Tarihin labirentlerinde
dolaşırken kaybolmaktan ve sürdüğünüz izi kaybetmekten korkarsınız.
Yüksek çarpıntılı heyecanlar sarar içinizi. Bazen göreceli zamanın
dışına çıkar, tekrar başa döner, bulmacayı çözmeye çalışırsınız.

Çünkü dokunduğunuz sadece bir amfora değil, binlerce yıllık bir sır
küpüdür. Dokunduğunuz, onu yoğuran ellerdir. Duyduğunuz, onunla birlikte
batan gemicinin son çığlıklarıdır. Ve o amfora önünüzde canlanır.
Konuşur. Anlatır.

O; ümitle yola çıkışı, demir alışı, yelken açışı anlatır.
O; dalgaları, fırtınayı, batışı, dibe çöküşü anlatır.
O; yüzyılların deniz dibindeki ölüm sessizliğini, yalnızlığını anlatır.
İçinde taşıdıklarını, kendi serüvenlerini anlatır. İnanın bana, dikkatle
bakarsınız görürsünüz. Dinlersiniz duyarsınız. Ve işte o anda duygular
karışır, hayaller karışır, zamanlar karışır. Herşey karışır...

Ama bu ülkede karışmayan şeyler de vardır ve bu ülkede merakın ve
sevginin bedeli ağırdır.
Her zaman tepenizde duran ve sizi daima
vatan haini gören 3M'in (Mali şube - Müze - Mahkeme) keskin kılıcı;
sorgucu dostlarınızın (tarihi eserlere bulaştığınız için) kuşkucu
bakışları vardır.

Sizse heyecanlarınızın damarlarınızda yarattığı basıncı, birileriyle
paylaşıp azaltmak istersiniz. Bulamazsınız. Arkeologlar haddiniz olmadan
onların mayınlı sınırlarından içeri daldınız diye sizi sevmezler. En
sevecenleri nezaketen bile yüzünüze gülmezler.

Onların da bir kısmı zaten meraksız ve heyecansız sadece devlet
memurudur. Uçmaya hazır idealist ve bilgili olanların kanatları ise
devlet tarafından sürekli kırpılır durur.

Dünyanın en zengin tarih hazineleri üzerinde oturduğunun bilincinde,
kendini bu ülkeye ve insanlığa borçlu hisseden arzulu bir Arkeologun
kendini geliştirmesi şarttır. Bu da ancak okumakla, gezmekle, kazmakla,
araştırmakla olur.

Maddi kaygı endişesini ortadan kaldırmakla olur. Bilimsel özerklikle
olur. Devletin kültüre ayırdığı bütçeyi düşünürsek, bu insanların yine
de mucizeler yarattığını görürüz. Değil araştırma ve kazı bütçesi,
müzede kışın ısınacak mazotu bulamayan bu insanlarla ben kendi adıma
gurur duyduğumu belirtmek isterim.




İmkan verilseydi biliyorum ki karada ve
denizde yasaklanan ama denetlenemeyen birçok antik kent, höyük ve batık
bir şeyler yapmak isteyen, bu toplumla ödeşmek isteyen bu idealist
arkeologlarımız tarafından kazılıyor ve sonuçları bugün tüm dünyaya
sunuluyor olacaktı.

Amfora konusunda bizde ilk kitapları (George Bass'ın Yassıada, Gelidonya,
Serçe ve Uluburun kazı sonuçlarının bildiri makale ve yayınlarını
saymazsak) Sn. Oguz Alpözen vermiştir. Buna Sn. Ersin Doğerin 10 yıl
önce yazdığı "Antik Çağda Amforalar" adlı samimi - ciddi ve değerli
minik kitabını da ilave etmek gerekir.

Yine Sn. Alp Özen'in 1995'te Sn. Harun Özdaş ve Sn. Bahadır Berkaya ile
birlikte yayınladığı "Bodrum Sualtı Müzesi Ticari Amforaları" kitabı da
güzel ve önemli bir çalışmadır.

Fakat bu konuda Türk insanının en büyük handikabı ulaşılacak kaynak
yetersizliğidir. Örneğin; Sn. Doğer'in bibliyografyasında 66, Sn.
Alpözen'in bibliyografyasında 72 kaynakçaya karşlık, 3-4 yıl önce Paris
Deniz Müzesinde bulduğum amfora kitabının kaynakçası yaklaşık 360
kadardı.
Yine de bizim teselli bulduğumuz tek şey
kültürel mirasımızın zenginliği ve Türk insanının çağdaş dünya ile
yarışma azmidir. Buna son günlerin internet avantajlarını da eklersek
gelecek için daha da çok ümitlenebiliriz.

Geçenlerde bir dostumun internetinde Amfora Sayfasını karıştırırken
Ukrayna'da Kiev Üniversitesinin 1997'de "yani henüz çok yeni" Karadeniz
Amforalarının Rusya içlerindeki dağılımını araştıran bir Sualtı
Enstitüsü kurduklarını öğrendim. Bizden yardım istiyorlardı. Moralim
bayağı düzeldi.

Konumuz ilk dönem Yunan Ticari Amforaları idi. Düşünce orkozlarımız
bizleri nerelere getirdi. O zaman biz de tekrar başa dönelim. Ve Yunan
Amforalarının zenginliğini anlayabilmek için bu bölgelerdeki tarihsel
sürecin özetini kısaca hatırlayalım. O zaman görülecektir ki; bu
coğrafyanın insanları tarihinin dev kazanlarında nasıl karışa karışa
halk olmuştur? Ve de bu amfora tipleri oluşmuştur.




Bildiğiniz gibi Yunan uygarlığının
gerisinde M.Ö. 2-3 bin yıl öncesinin Akdeniz'e egemen Mısır'ı vardır.
Bunu daha sonra Girit dahil, bütün Yunanistan ve İtalya yarımadalarına
yayılan Fenike klonizasyon çağı izler.

Girit'te, Minos uygarlığından önce bile 3. bine doğru Tunç devrinde
gemiler, amforaların yanısıra Kıbrıs'tan bakır, İtalya ve İspanya'dan
kalay taşımaktaydılar. M.Ö. 2. binde gelişip, 1600 yıllarında adeta bir
imparatorluk kuran Giritliler, yine Hint-Avrupa kökenli bir ulus olan
dorların istilasına maruz kaldılar. Ve onlarla karıştılar.

Bu yüzyıllarda ticaret Fenike ve Mısırlı tüccarların elinde olduğu için
o dönem amforalarının çoğunluğu bu uluslara aittir. Fenike Alfabesi de
Yunanistan'a aynı devirlerde girmiştir.

Linear A'dan sonra, Linear B alfabesine geçen Yunanlılar daha sonra
Fenike Alfabesini kendilerine uyarlayarak kendi alfabelerini
oluşturdular. Yunanistan'da arkaik çağın (M.Ö. 8.yy.) başlangıcına kadar
4 yüzyıl boyunca önemli bir olay görülmez. (Bazı kaynaklar bu çağa
Yunanistan'ın karanlık çağları ismini verir.)
Ne var ki Arkaik çağın başlangıcında
yönetimdeki soylular ekonomik yönden halkı ezmeye başlarlar. Denizci
yunan halkı da geçimini sağlamak ve yeni yerleşim yerleri bulmak için
gemilerle kitleler halinde rüzgarda yelken basar ve Anadolu'dan Mısır'a,
Karadeniz'den Ege adalarına, İtalya'dan Fransa'ya kadar geniş bir
coğrafyaya yayılırlar. (Avrupa halklarının 4 yüzyıl evvelden başlayan
Amerika'ya göçlerinin orada yeni bir devlet yaratması süreci gibi.)

Bu kolonizasyon veya sömürgeler çağında, insanlar, kültürler, yereller
ve göçerler tekrar tekrar yeniden karışır. Mesela; aynı dönemde
Dor'lardan bir boy Rodos ve Güneybatı Anadolu'ya; İyonlardan bir grup
Sisam, Sakız adaları ve Orta Batı Anadolu'ya, Aioller ise Lesbos
(Midilli) adası ile Kuzeybatı Anadolu'ya göçmüştü.

Doğu Akdeniz çıkışlı bu hareketlilik ardından büyük bir ticari
zenginliği doğurur. 6. yy. başında yerleşik düzene geçip iyice
zenginleşen Yunanlılar bu uygun ortamdan altın çağın altın adamlarını
yaratırlar. Klasik çağların filozofları, sanatçıları, tarihçileri,
matematikçileri, ileride hem İslam alimlerinin hem de Rönesansın meraklı
beyinlerinin hocaları olurlar.




Günümüz uygarlığı da bu çağa çok şeyler
borçludur. Bu çağların önemli sanat olaylarından biri de kırmızı ve
siyah boyalı resim ve motiflerle kaplı ss amforalarıdır. M.Ö. 300'den 30
yılına kadar süren Helenistik devirde ise özellikle İskender zamanında
amforaların dağılım alanları Avrupa'dan Afrika'ya, küçük Asya'dan Orta
Asya'ya kadar genişler.

İ.Ö. 15. yy.'da Mısır Kenaan amforaları ile İ.Ö. 7. yy.'daki Fenike
amforalarının ortak paydası, yumurta formları ve minik kısa kulpların
boyna değil gövdeye bir kulak gibi bağlanmasıdır. Buna rağmen İ.Ö. 20.
yy.'da bir tablette resmedilen ilk yunan amforası da kulplar gövdede
ince bir kavisle yükselerek üstte ağzın dış dudaklarıyla birleşir. Dip
incelir ama sivri değildir. Amfora dibi üstünde rahatça durabilir.
M.Ö. 8. - 6. yy. arası
dağılım gösteren arkaik devir korint amforasında da kulplar geniş ve
yuvarlak karnın üstünden, boynun en üstüne, geniş dudakların hemen
altından birleşir. Burada da dip yine amforayı dik tutabilecek kadar
düzdür.

Yine 6.-7. yy. arası Lesbos (Midilli) adası amforalarında yaşanan form
arayışları da ilginçtir. İlk dönem lesboslar kalın kaba ve siyah
renktedir. Altları da sivri - düz arasıdır. Ağız kenarları dışa doğru
keskin köşeli kulplar fare kuyrukludur. 5. yy. lesboslarsa hafif - zarif
kırmzı renkte ve çok güzeldirler. Adalıların form kararsızlığı sürdüğü
için bu tipte daha sonraları yine hayli değişikliklere uğramıştır.

M.Ö. ki 6. yy. Sisam (Samos) amforalarında karındaki yuvarlak omuzdan
aşağı doğru bir üçgen şeklinde iner. Ağız genişler, dışa taşkın bilezik
dudaklar ve kısa boyunlarla kısa kulplar ön plana çıkar. Bir yy. sonra
5. yy. Mende amforalarında gövde geniş yumurta formuna dönüşürken 4.
yy.da Lesbos (Midilli) amforalarında boy ve boyun uzar, konik uzun gövde
aşağıya doğru incelir. Dip iyice sivrilir. Uzun kavisli kulplar üste
doğru boynun üstünden birleşir.

M.Ö. 6. - 5. yy. Milet - İyon ve Greko - Marsilya tipi amforalarda karın
adeta bir küreye yakın şişer dip daha sivrilir ve kısalır ağız dışa
doğru dolgun dudaklarla genişler. Bu da yunanlıların 7. ve 5. yy.
aralarında omuzlara dik oturan ağız hizalarını geçerek iki kişinin
kulpları arasına sopa geçirerek taşıdığı hayli enteresan Doğu Akdeniz
amforalarından etkilenmediğini gösterir.

Chios (sakız) adası amforalarında ise M.Ö. 5. ve 4. yy'lar arası önemli
form değişiklikleri yaşanır. Dışa doğru bombeli kısa ve şişkin boyunlu
ara bir amfora tipine, oradan da M.Ö. 4.yy'da farklı 2 tiple de son
derece özgün - güzel ve kişilikli bir amora tipine ulaşılır. Bu
amforalar sağlam dar ağızlı, ince bilezik dudaklı dar ve uzun
boyunludur. Keskin geniş omuzlar üzerinden dik çıkan uzun kulplar,
boynun üstüne yakın bir yerinde birleşirler. Gövde aşağı doğru dik
uzayan üçgen şeklindedir ve yüksüklü sivri bir diple son bulur. (Bu
amforaya özel bir hayranlığım olduğunu itiraf etmeliyim.)

Bu çağlarda amfora ustalarının kendi aralarındaki en büyük yarışı,
formda kusursuz, en yüksek ısıda fırınlanmış, ağırlıkta en hafif, ince
cidarlı amforayı yapmaktır. Bunda da başarılı olurlar. Amfora da şarap
taşınacaksa içi reçinelenir. Bazı amforaların da içinin sadece reçineyle
dolu olduğu görülür.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz