| Kimler hatta? | Toplam 3 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 3 Misafir :: 2 Arama motorları
Yok
Sitede bugüne kadar en çok 83 kişi Perş. Tem. 01, 2010 10:23 pm tarihinde online oldu.
|
akısı | |
| | |
| Yazar | Mesaj |
|---|
CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:06 pm | |
| [size=12][size=12][size=12]Enrken Gezginler E
Anadolu’nun eski coğrafyası hakkında başlıca bilgileri Strabon, Ptolemaios, Plinius, Bizanslı Stephanos’un yapıtları ve ilgi çekici yol cetvelleri ya da haritaları olan Peutingerius Tablosu, Antoninus ve Kudüs Itenirerum’ları, Hierocles’in Synecdemus’u yanı sıra Ksenephon’un günlüğü ya da Arrianus’un Anadolu’nun İskender tarafından fethinin anlatımı gibi kimi ünlüaskeri sefer notlarından edinmekteyiz ki bu sefer notları gelecek çağlarda da Matrakçı Nasuhi’nin yapıtında olduğu gibi önemli bilgiler sunmuşlardır. Roma’nın Anadolu’daki savaşları Polybius, Livius ve Appianus’un yapıtlarında yer almışlar. Bir başka değerli anlatım da Haçlı Seferlerini ve İmparator Aleksius Komnenus’un İstanbul-Konya seferini anlatan kızı Anna Komnena’nın yapıtıdır.
Bölgemize yönelik en eski gezi notlarını yazan kişidir. Karianda’lı bir kaptan ve coğrafyacı olan Skylax’ın Pers İmparatoru Darius’un (Dareios Hystaspis) emri üzerine hazırladığı Indus nehrinden Kızıldeniz’e sonra da Akdeniz’den Karadeniz’e tüm limanları ve olanaklarını içeren “Periplus” adlı denizci el kitabı İÖ 360–330 yıllarına aittir, ancak kimi bilgiler aşağıda açıklayacağımız üzere daha eskidir. Dolayısı ile Skylax’ın daha önce İÖ 6.-5. yüzyıllardayaşamış olması ve konu kitabın ona atfen daha sonra yayınlanmış olması ya da daha sonraki bir kopyası olması olasıdır.
Bithynia’nın (Kocaeli Yarımadası ve çevresi) bir süre için Misler tarafından iskân edildiği ilk kez, Indus yolculuğundan iki buçuk yıl sonra dönmüş olan Skylax5 tarafından kanıtlanmıştır. Skylaks, Askania (İznik Gölü)’nün etrafında Frigyalılar ve Mysialıların yaşadığını söyler. Astakos (Başiskele) şehrinden hiç söz etmeyen antik çağın meşhur coğrafyacısı KaryandalıSkylax, yalnız Olbia şehriyle Olbianus körfezini (İzmit Körfezi) belirtir.6 Bu ilgilendiren bölüm şu şekildedir: [/size] kitapta bizi
“Maryandinlerin arkasında Trakya Bithynleri, Sangarios Nehri, Artanes adlı başka bir nehir, Thynias adası (Kefken Adası) ki burada Herakleialılar (Kdz. Ereğli) otururlar ve Rebas Nehri bulunur; hemen bundan sonra Boğaz, Pontos’un (Karadeniz) çıkışında daha önce bahsedilen tapınak, bundan sonra Trakya Bosphoros’unun (İstanbul Boğazı) dışında Kalkhedon (Kadıköy) kenti, bundan sonra Olbia Körfezi (İzmit Körfezi). Maryandinlerden Olbia Körfezinin en iç köşesine kadar -işte burası Trak Bithyniası’dır- yapılan bir kıyı seyri üç gün sürer.”
Burada doğudan batıya doğru bir kıyı seyri tarif edilir. Thynias adası, Kefken adası olup,tapınak ise Anadolu yakasındaki ünlü Zeus Urios tapınağıdır. Olbia Körfezi, İzmit Körfezi’dir. Körfeze bu adın verilmesi bize “Gemi Yolculuğu” el kitabının yazarı Skylaks’ın “ yukarıdaki tarifi oldukça daha eski bir kaynaktan aldığını göstermektedir. Çünkü İÖ 5. yy. itibaren İzmit Körfezi genellikle körfezin en iç noktasında ve Nikomedia yakınındaki Astakos kentine atfen “Astakos Körfezi” adını taşımaktadır. Olbia kenti adına tarihi zamanlarda artı [/size]
rastlanmamaktadır. Demek ki, gittikçe gelişen Astakos kenti tarafından gölgede bırakılmış ve sonunda ortadan kalkmıştır. Olbia Körfezi adı çok eskidir ve İÖ 6. yy. veya 5. yy. ilk yarısını ifade etmektedir.7
Skylaks ve Ksenophon’un8 sonraları bir Bithynia kenti olan Kios’u (Gemlik); Bithynalı tarihçi Arrianos’un da Nikaia’yı (İznik) Mysia bölgesinde göstermiş olmaları Bithynia’nın erken tarihlerde daha kuzeyde ve Kocaeli Yarımadası dediğimiz alanla sınırlı kaldığına işaret etmektedir.
İS 18-19, Strabon
Anadolu’nun eski coğrafyasını kaleme alan Amaseia’lı (Amasya) Strabon’un olgunluk döneminde, kimi araştırmacılara göre İÖ 7 yılında, kimilerine göre İS 18–19 yılları arasında yazdığı 17 kitaplık Geographika külliyatı, ilk seyahatname örneklerinden biridir.
Hattuşa’nın İÖ 1200 dolaylarında tahrip edilmesinden sonraki süreçBithynia’nın sınırlarının belirmeye başladığı dönemlerdir. Bu dönemin başında Karadeniz kıyısıyla İstanbul boğazı ve Marmara Denizi arasında bulunan ve daha sonra Bithynia adını alacak büyük ve verimli
BölgeyeBebrigler yerleştiğinden bu topraklaraBebrykia denmekteydi. Bu yüzyıllarda Anadolu’ya geçen Frigler, buralarda Bryg adıyla anılmış ve bölgeyi birkaç yüzyıl ellerinde tutmuşlardır. Topraklarını daha sonra Mariandynlere kaptıran Bebrykler Strabon’a göre Trak’tılar.9
Göç hareketleri son bir güçlü zorlama ile İÖ 7. yy. Trak’ları, özellikle Bithyn’leri Anadolu’ya yönlendirdi. Skyte’lerin (İskitler) çok kuvvetli bir akınları da İÖ 7. yy. denk düşmektedir. Olasıdır ki, bu ileri hareket ve baskı Bithyn’leri göç hareketine zorlamış ve sebep olmuştur.10 Trakya’da Trak ve akraba kavimlerin yer değiştirme hareketleri, özellikle de Bithyn’lerin doğuya göçleri geniş bir ülkeler demetine, Kuzeybatı ve Batı Anadolu’nun bir kısmına sürekli olarak Trak damgasını vurmuştur. Thoukydides,11 Ksenophon12, Strabon13 ve Plinius14 yanı sıra birçok başka yazar15 da zaman zaman Asya Trakları adını verdikleri bu halkın Küçük Asya’ya Avrupa’dan geldikleri konusunda görüş birliği içindedirler.
Strabon, Maryandinler konusunda Theopompos’un görüşüne dayanarak Mariandynus’un Paphlagonialı bir grup lideri olduğunu ve Bebrikleri yenerek aldığı bu yere, kendi adını verdiğini söyler. Kimi kaynaklara göre de Trakyalı kavimler, Bithynia’da Mariandynleri, penestes yani fakir insanlar durumuna düşürmüşlerdi.
Strabon’a göre,16 Bithynia’yı doğuda Paphlagonlar ve Mariandinler ve Epiktetlerin bir kısmı; kuzeyde Pontos’un (Karadeniz) Sakarya’nın ağzından Byzantion (İstanbul Suriçi) ve Kalkhedon (Kadıköy) civarındaki boğaza kadar uzanan parçası; batıda Propontis (Marmara Denizi); güneyde Mysia ve Hellespont Frigyası adını da taşıyan Frigya Epiktetos sınırlamaktadır.[/size] |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:13 pm | |
| [size=12]
Seyahatnamelerde KOCAELİ ve ÇEVRESİ
Strabon, “Bithynia” bölgesinin (Kocaeli Yarımadası ve çevresi) bu adı Traklar’ın akınından sonra, İÖ 7. yy. öncesi bölgeye yerleşen Bithyler ve akrabaları Thynler’in adlarından aldığını kesin olarak ifade ediyor. Bithynia’nın Asya’dan çeşitli devletlerle ilişkide olduğu, ticaret gemileriyle susam yağı ve şarap ihracatı yaptığını yine antik kaynaklardan öğrenmekteyiz.17 Bu bölgenin ilk çağ tarihine ait olan her şey o derece karanlıktadır ki eski tarihçiler, bize aktarılan çok az olay hakkında bile fikir birliği yapmaktan uzaktırlar. Strabon’un18 dediğine göre, bu kavimler o kadar değişim geçirmişler ve Bithynia o kadar farklı uluslar tarafındanistilaya uğramıştır ki coğrafyacılar bu zor problemin çözümünden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.
BuBuunlar, hususta şöyle diyor: “ yerlerin ve bu kavimlerin durumları tarif edildiği gibidir. B
bugün görülenlere hiç benzemiyorlardı. Bu farkları her zaman bir olmayan yöneticilerin isteklerine göre, kavimleri bazen ayırıp bazen birleştiren çeşitli devrimlerde aramak gerekir çünkü Troia’nın ele geçirilmesinden sonra bu saha sırasıyla Frigyalılar, Misyalılar, Lidyalılar, Aolyalılar, İonlar, İranlılar ve Makedonyalılar eline geçti ve en sonunda Romalıların yönetimi altına girdi. Romalıların yönetimi altındaki bu kavimlerin çoğunluğu,dilleri ve adlarına kadar herşeylerini kaybettiler.”19
Strabon’un Anadolu Haritası’nda BITHYNIA
Belki de Thynler tek başına bir ulus değil, Bithynlerin bir koludur. Böyle olduğuna kanıt, Bithynlerle birlikte Anadolu’ya göç etmeleri ve Kocaeli yarımadasına birlikte yerleşmeleridir. Thynler kuzeyde Karadeniz kıyısında, Bithynler ise onların güneyinde otururlardı.
Bundan sonraki yüzyılda Astakos’un kaderinin ne şekil aldığını bilmiyoruz. Ancak Büyük İskender’in İÖ 323’de ölümünden sonra halefleri arasında iktidarı ele geçirme savaşları Boğazlara kadar ulaştığı zamanlarda Astakos isminden tekrar bahsedildiği görülür.20 Bithynler bölgeye yerleşmesinden kısa bir süre sonra Lidya Kralı Krezüs’ün yönetimi altına girdiler. Lidya İmparatorluğunun yıkılmasından sonra İran’ın yönetimi altına girdiler. Daha sonra Yunan göçmenleri gelerek uzun süreden beri savaşlarla tahrip edilmiş memleketi yeniden imar için Marmara denizi kıyılarına yerleşmişlerdi. Fakat bu ilerleme ve gelişme uzun sürmedi: Byzantion (İstanbul – Suriçi) ve Khalkedon (Kadıköy) cumhuriyetleri Bithynia’ya çok sayıda saldırıda bulundular. Bu sahanın çok sayıda şehrini işgal ederek halkının çoğunu kılıçtan geçirdiler. Bithynialılar, Ksenophon’un ordusu “Onbinler”in İran dönüşü kendi bölgelerinden geçmesinden de sıkıntı çektiler. Calpe (Kerpe) önlerinde meydana gelen kanlı bir çarpışma sonucunda yenildiler ve Onbinler Ordusu Khrisopolis’e (Üsküdar) ulaştı. İÖ 200 yıllarında Bithynia’nın Strabon’un gösterdiğinden daha büyük bir alana yayıldığı açıktır. Anadolu’yu en iyi bildiğini kanıtlamış coğrafyacı Strabon acaba burada hata mı işlemişti? Elbette hayır, Strabon burada yalnızca Roma’nın Anadolu’daki devletlerin sınırlarını belirlediği İÖ 188 Apameia barışından21 sonraki olayların aldığı durumu anlatmıştır ki, zamanla Bithynia’nın sınırlarının değiştiğini kabul etmek gerekir. Strabon ve Yaşlı Plinius’un “Kendi adıyla anılan Astakenos Körfezi’nde bulunuyor”22 Polianos’un “Kent, Bithynia’da, körfezde sağlıksız ve bataklık bir noktada bulunuyor[/size] |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:19 pm | |
| notlarına göre bugünkü İzmit’in karşısında Başiskele yöresinde24 kurdukları kentin ismi
Astakos idi.25trabon’a göre de Astakos Megaralılar ve Atinalılar tarafından kurulmuştur.26 S
Yeni doğan bu Grek sömürgelerinin böylesi başarılı olmaları, yerli liderleri gölgede bırakmaya başladığından, saldırıları sonucu kentler onların yönetimleri altına girmek zorunda kalmışlardır. Strabon ise şöyle demektedir: Astekenos Körfezi’nde Megaralılar ve Atinalılar ve daha sonra Perslerin baskısına ve Satrap Pharnabazes’in dışarıdan sürekli karışıklıkçıkarmasına rağmen Dedaldes (Doidalsos) tarafından kurulmuş olan Astakos şehri vardır. Ancak antik dönemde bir kenti ele geçirip, sonrasında ihya eden kişilere kurucu denilmesi çok olağandı. Yine de bu satırlardan Krallık öncesi Bithyn prenslerinden Dedalses’in bir ara kenti ele geçirdiğini çıkarmak olasıdır. Kaldı ki kimi yazarların belirttiği üzere Bithynia hanedan lideri Dedalses, iki Yunan şehrini kendi memleketlerine kattı.27 Daha sonra Astakos kenti, Zipoetes’e savaş açan Lysimakos’un eline düştü. Gerçi Pausanias,28 “Astakos’un
kurucusu, Trak soyundan olduğu adından da belli olan Zipoites idi” der ama az önce
belirttiğimiz üzere sönük bir kenti yeniden canlandıran kişilerin kent kurucusu olarak
adlandırıldığı ilk çağ yazarlarında görülen bir durumdur.29
Krallık döneminde Bithynia’nın sınırı artık iyice belirmiştir. Bunların hâkimiyet alanı, doğuda Sangarius (Sakarya) nehri ve batıda Rhyndacus (Orhaneli çayı) arasındaki yerleri içine almaktaydı. Bithynlerin memleketine daha önce İstanbul boğazından Rhebas nehrine kadar Thynler yerleşmişti. Bithynler ile Thynler aynı sınır üzerindeydiler.30
Pausanias31, Olympos’un surları içinde saklanmış olan sanat eserleri hakkında
I.Nikomedes’in fildişinden yapılma bir heykelinden söz ettiği sırada “Adını bu devletin en
büyük şehrine verdi; çünkü Nikomedia şehrine eskiden Astakos derlerdi” kaydını ekliyor.
Strabon’un görüşü de bu merkezde olsa da bu dönemden çok zaman sonra Astakos adı, Astakenos körfezi kıyısında Nikomedia ile rekabet eden bir şehir olarak birçok yazar tarafından belirtilmiştir. Bu anlaşmazlığı Lysimakos’un vefatından sonra Astakos, kentin harabeleri üzerinde kurulmuştur, diye açıklamak mümkün olsa da32 aşağıda anlatılanNikomedia’nın kuruluş efsanesinde Nikomedia’nın konumunun kuzey yakada olduğu kesinlikle belirlenmektedir. |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:23 pm | |
| 24 Y.U.: Olasılıkla bugünkü askeri bölge içinde. İzmit-Gölcük yolu üzerinde, İzmit’e 3 km uzaklıkta, asfaltın 200 m
güneyinde, körfeze hakim tepelerin eteğinde 1960’lı yıllarda yapılan genişletme çalışmalarında keramikler bulunmuş ve İzmit Müzesi’ne getirilmiştir. Envanter no. 625’e kayıtlı bu keramik buluntular İÖ 5-4. yüzyıllara aittir. Yine 1967 yılında İzmit-Gölcük yolu inşaatinde Başiskele mevkiinde Roma dönemi sütün başığı (İzmit Müzesi, Env. no.692) ve diğer mimari parçalara rastlanmıştır. Ayrıca, Prof. Dr. Sencer Şahin 1967 yılında SEKA’dabulunarak Ankara’ya Prof. Dr. Cevdet Bayburtluoğlu’na iletilen “Kuros başı”nın Astakos’dan gelmiş olabileceğini düşünmektedir. Söz konusu eser İÖ 54o-530 yıllarına tarihlenmekte olup, bu tez doğrulanırsa Astakos için en eski arkeolojik buluntu olacaktır. Bkz. S. Şahin, Neufunde von Antiken Inschriften in Nikomedia und in der Umgebung der Stadt, s.68, Elbistan 1973 ve Cevdet Bayburtluoğlu, İzmit’ten Bulunmuş Olan Arkaik Kros Başı, Belleten, c. XXXI, s. 331-335. SEKA alanı inşaatında bulunan eser, İzmit Subay Evi bahçesinde başka bir heykel başı ile birliktesaklanırken diğer heykel başı kaybolur, bunun üzerine Kros başı 1967 yılında Bayburtluoğlu’na götürülür. Askeri bölge içinde kazı ve fotoğraf yasağı nedeniyle ancak yüzey araştırması izni alabilen İzmit Müzesi uzmanlarınca hazırlanan raporlarda, su kanalı izleri ile Bizans kiremit mezarları görüldüğü belirtilmektedir. Astakos ile soruların cevapları ancak bölgede sistemli bir arkeolojik kazı ile olasıdır. |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:24 pm | |
| [size=12] 
Seyahatnamelerde KOCAELİ ve ÇEVRESİ Narses (Narsetea/Maltepe) 7 mil Pandicia (Pendik) 7 mil Pontamus (Gebze ?) 13 mil Libyssa (Diliskelesi ?) 9 mil Brunga (Yarımca) 12 mil Nikomedia (İzmit) 13 mil Egribolum (Eribolon/Kavaklı) 10 mil Libum / Libo (Sapanca ?) 11 mil Liada (Uzunçayır ?) 12 mil Nikaea (İznik) 9 mil Schine 8 mil Midus 7 mil Chogea 6 mil Thatesus 10 mil Tutadus (Geyve yakınlarında Tottaion) 9 mil Protoniaca 11 mil Artemis 12 mil Dable (Taraklı yakınında Dablis) 6 mil Cerate (Gerede) 6 mil Bithynia-Galatia sınırı 10 mil Yine aynı şekilde, aşağıda göreceğimiz iki çizelge daha yöremiz yerleşimleri arası uzaklıklar hakkında bilgi vermektedirler: Antoninus’un Çizelgesi:38 Kalkhedon/Kadıköy Pantichium/Pendik 15 mil Libyssa/Gebze 24 mil Nicomedia/İzmit 22 mil Peutinger’in Çizelgesieutingeriana):39 (Tabula P Roma dönemi askeri yolları gösteren bu haritada bölgemiz uzaklıkları şu şekilde gösterilmektedir: Kalkhedon (Kadıköy) Libyssa (Gebze) 37 mil Nicomedia (İzmit) 23 mil Bir başka çizelge ise 1884 yılında İtalyan rahip Gian Francesco Gamurruni (1835–1923),Arezzo’da Santa Flora kütüphanesinde bulduğu el yazması “Itınerarium” ile ortaya çıkmıştır. Kitabın geriye kalan orta sayfalarından Eugeria adlı bir bayanın ilk olarak İstanbul’a geldiğini ve buradan yürüyerek Bithynia, Galatia ve Kappadokia’yı geçerek Tarsus’a ulaştığını ve 381 sonbaharında Kudüs’e vardığını görüyoruz[/size] |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:30 pm | |
|  
Seyahatnamelerde KOCAELİ ve ÇEVRESİ
Nikomedia eyaletinin antik kalıntılarına da vurgu yapan ilk anlatımı 845’de Batı İran – Arap Posta Servisi’nin emri ile İstanbul’a kadar akın güzergâhları hazırlayan bir Arap yazar İbn Khordadbeh’den, eyaletin, “üç hisar”ile “şimdi o bir harabe” dediği Nikomedia kentinden oluştuğunu açıklaması ile gelir. Khordadbeh’in anlatımı daha sonraki yazarlarında yinelediği gibi kentin harabe halini abartılı şekilde açıklar. Bu olasılıkla, hasar görmüş olan limana yakın eski mahalleri nedeniyle kentin dokuzuncu yüzyılda akrapolise doğru çekildiğini anlatıyordu. Kentin aynı zamanda İstanbul ana yolu üzerinde bir istasyon olduğunu belirtir.40
10. yy., Tellü Mevzeni Ebû Hüseyin Muhammed bin Abdülvahhab
İslam coğrafyacılarından Ebu’l Kâsım Muhammed bin Havkal, Kitabü’l Mesâlik ve’l Memâlik veya Sûretü’l Arz adlı eserinde, yaşı yüzü geçmiş olmasına rağmen aklı başında olduğunu belirttiği Tellü Mevzeni Ebû Hüseyin Muhammed bin Abdülvahhab’dan dinlediği seyahat notlarını şu şekilde aktarmaktadır: Alis nehri üzerindeki Sağire’yi bir binek hayvanla geçtik.
Gölün geçidinden altı fersah yürüdük ve arka yolundan diğer bir gün daha yürüyerek Nikomedia denilen kente vardık. Buradan denizde iki gün gittik. Halkiz ve Nih denilen kente vardık. Buradan sabahleyin kalkarak Haliç’te gemiye bindik ve İstanbul’a geldik.41
1097, Kont Etien de Blois
26 Nisan 1097 günü Pelakanon (Tavşancıl yakınları) toplanarak İzmit’e yönelen 600,000 kişilik Birinci Haçlı ordusunda yer alan Champagne Kontu Etienne de Blois, Nikomedia’nın kutsal şehit Pantaleon’un Roma döneminde eziyet edildiği kent olduğunu söylemiş ve yerde yatan harabeleri kentteki tahribatı da kısmen “urbem desolatam a Turchis” Türklere bağlamıştı. Türkler, olasılıkla işgal ettikleri yerlerde ağır hasarlara sebebiyet vermişlerdiancak bu bölgeyi daha yeni ele geçirmişlerdi ve hasarların temel nedeni, kesin olarak eski depremler idi.42
1147, Odo de Deuil
İkinci Haçlı orduları ile gelen tarihçi Odo de Deuil, İzmit’i gördüğünde, uzun süre önceki bir
geçmişe ait muhteşem harabelerle kaplı idi. Odo, Nikomedia’yı şu sözlerle anlatılmaktadır:
“Quod nobis Nichomedia prima mostravit, que sentibus et dumis consita, ruinis subliminibus
Antiquam suam gloriam et praesentium dominorum probat inerciam, frustra iuvabat eam
quidam maris profluvius que de Bracchio consurgens post dietam terciam in ea terminatur.”
“Nikomedia bize ilk olarak şu görüntüyü verdi; dikenler ve böğürtlenlerle birlikte yükselmiş
yüce harabeleriyle günün hükümranlarına eski görkemi ve eşsizliğini görüntülemekteydi. Boş bir gururla, güneşin Kol’da43 üç kez doğmasından sonra ulaşılabilen ve kendisine elverişli ulaşım imkânı sağlayan bir haliç44.” ile sonlanırdı
İkinci geçişinde ise özel olarak Nikomedia adını belirtmese de kalıntılarla tamamen örtüşen
bir anlatım sunmaktadır: “Deniz kıyısından başlayarak kentin kurulu olduğu yüksek bir
tepede iyi korunan bir kale”yi anlatmaktadır. Görüldüğü üzere kent bir liman olarak işlevini
devam ettirmişti dolayısıyla denizde gemileri ve olasılıkla buna bağlı ticareti korumak üzere kıyıda bir kale olmalıydı. Daha önceki dönemlerde bir kaleden bahsedilmemiş olsa da bu konumu daha dokuzuncu yüzyılda kazanmaya başlamış ve on ikinci yüzyılda kent tamimiyle görkemli surlara dönüşmüştü;45 |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | |  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:33 pm | |
| |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:35 pm | |
| |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | |  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:50 pm | |
| Kanuni devrinde yaşamış değerli bir hattat, ressam, matematikçi, tarihçi hatta silahşor olan ve kendince kimi oyunlar icat etmesi nedeniyle Matrakçı ya da Matraki lakabı ile ünlü Nasühü’s Silahi’nin “Beyan- Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han” adlı eser Kanuni’nin 1534–1536 yılları arasındaki Safevilere karşı ilk İran seferini konu edinmiştir. Bununla birlikte Nasuh, sefer esnasında konaklanan yerlerin yani menzillerin resimleriniyapmak ve adlarını kaydetmek sureti ile gerçekten birMen zi l- name50 oluşturmuştur.
Bu eserde bulunan menzil resimlerin sembolik olmaktan çok, genellikle ait oldukları yerleşim birimleri ve konak yerlerini oldukça doğru, asıllarına uygun bir şekilde gösterdiklerini belirtmemiz gerekir. Kitabın orijinal adı olup daha sonra verildiği anlaşılan adındaki Irak kelimesinicem yani İran olarak algılamak gerekir. Nasuh adını verdiği kentler hakkında pek bilgi vermez ama ordunun geçişi ile ilgili verdiği günü gününe bilgiler onun sefere katıldığını göstermektedir. Nasuh’un resmettiği menzillerden Birinci Merhale’de bizi ilgilendirenlerin isimlerini şu şekilde sıralamak olası: İstanbul, Üsküdar, 15.06.1534 Kışşahan Köprüsü (Kemer Köprü) ve Tekfur Çayırı, 16/06 Gegibize (Gebze), 17/06 Kal’a-i Hereke, 18/06 Çinarlu ve Sazludere, 19/06 İzniğumid (İzmit) ve Cisr-i Sitare (Sitare Köprüsü), 20/06 Derbend-i Kazıklı (Kavaklı) ve 22/06 Kal’a-i İznik. Dönüş yolundaki uğrakları ise 03.01.1536 Sitare (Kiles) Köprüsü ve Merenlü (Karamürsel?), 04/01 İznikmid, 06/01 Geğbüze (Gebze) üzerinden 08/01’de İstanbul’a varış şeklindedir. Mecmu-ı Menazil Irak-ı A
Nasuhi’nin son yıllarda ortaya çıkmış 1548–49 ikinci İran seferi hakkındaki eseri, sözü geçen konak ve menzillerin tam olarak belirlenmesinde büyük yardımcı olmuştur.51 Bu sefere de katıldığı anlaşılan Nasuhi 14 yıl önce yaptığı üzere yeniden resimlememiş ancak hem menzil isimlerini daha doğru tespit etmiş, hem de adını verdiği konaklar, ordunun durumu, satınalınan arpa, buğday, un gibi ihtiyaç maddelerinin fiyatları hakkında bilgiler vermiş, daha önce yazmak imkânını bulamadığı menziller arasındaki mesafeleri mil olarak belirlemiştir.
Aşağıda Feridun’un ünlü eseri ile Nasuh’un birinci İran seferindeki eserinde resimleri bulunan yerleşim isimlerinin bizi ilgilendirenleri ile ikinci seferinde yer alanları ve bu yerler hakkında, karşılaştırmalı olarak tamamlayıcı bilgiler vereceğiz.
|
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:52 pm | |
| 15 Haziran 1534
Feridun,M ünşe at, I, 584
: Tekur Çayırı
Matrakçı (1533–36), 10a
: Kışşahan Köprüsü
Tam sayfa resim. Dere üzerinde bir köprü.
Matrakçı (1548-49) 15a
: Kışşahan Köprüsü 1 Nisan 1548, mil 16.”rapanın kilesi onara alındı” Leunclavius (1548),419,3: Kisehon Tzupri, 16 mil. Ali,Nusretname: Çay Köprü Mezkûr konak uzak konaktır. A (1578),115b
50 Hüseyin G. Yurdaydın, Nasühü’s-Silahi (Matrakçı), Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn, Ankara 1976
51 Y.U.: Bu sefer esnasında, Kanuni’nin İzmit’ten Şah İsmail’e yazdığı ve daha önce tutsak edilmiş İsmail taraftarı
Kılıç adlı biri ile gönderdiği mektup oldukça önemli olup şu şekilde özetlenebilir: Bil ki ilahi hükümlerden yüz çevirenlerin, dini ve yasaları yıkmaya çalışanların, bu hareketlerine bütün Müslümanların ve bu arada adaletli hükümdarların, gücü oranında engel olmaları gerekir. Bunu söylemekten amacım şudur: Tekke köşesinden hükümdarlığa yükselen sen, bu yolda yürüdün. Müslüman ülkelere saldırdın. Acıma ve utanmayı bir yana bırakıp zulüm kapılarını açtın. Günahsız Müslümanları incittin. Bozgunculuğu ve bölücülüğü kendin için temel kabul ettin. Hükümdarların yapması gereken doğru işleri ve hükümleri, keyfince değiştirip yasaları yıktın. Daha bir çok yanlış işler yaptın. Bunlar senin yaptığın kötülüklerden yalnızca birkaçıdır. Bu nedenle din adamları kesin kayıtlara dayanarak senin dinden çıktığına, senin ve sana bağlı olanların öldürülmesinin, mallarının yağmalanmasının, kadın ve çocuklarının tutsak edilmesinin din bakımından uygun olduğuna oy birliği ile karar verdi. Bu durumkarşısında ben, Tanrı’nın emrini yerine getirmek, baskı altında kalanlara yardım etmek için zırhımı giydim, kılıcımı kuşandım, atıma bindim ve yola çıktım. Amacım Tanrı’nın yardımıyla senin padişahlığını yok etmek ve böylece yaptığın kötülükleri engellemektir. Ancak savaştan önce sana tekrar Müslüman olmanı öneriyorum. Eğer yaptıklarına pişman olup içtenlikle tövbe eder ve aldığın kaleleri geri verirsen, seni dost olarak kabul ederim. Ama yanlış yapmaya devam edersen, kötülüklerinle berbat ettiğin yerleri kurtarmak ve senin elinden almak için
Tanrı’nın izniyle yakında geleceğim. Takdir ne ise öyle olacaktır.(Bu mektubun yanıtı gelmeden, Yavuz ikinci bir
mektup daha gönderecektir. |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:55 pm | |
|  
Seyahatnamelerde KOCAELİ ve ÇEVRESİ
12 Mart’ta Gebze’den Nikomedia’ya doğru yola çıktık. Tam bir günlük yol. 6 mil belki de daha fazla. Buranın adı şimdi Türkçe’de İzminik’dir(İzmit). Yol üzerinde önce küçük bir dere üstündeki tahta köprüden geçtik. Bundan sonra oldukça yüksek, çıplak ve kayalık bir dağ geliyor. Burada sol tarafta alçak tepeler üzerinde sıradan köylü kulübeleri var. Sazlardan yapılmış olabilirler. Sağ taraftaki tepeciklerin üstünden deniz görülebiliyor. Dar bir yol tepeden denize doğru iniyor. Dağın eteğinden aşağıya doğru indiğimizde, yolun sol kenarında büyük, harap bir Rum şatosu ile karşılaştık. Şato bir kaya üzerine oturtulmuş. Aşağıya yola kadar iniyor. Hala birkaç kulesi görülmekte. Buranın adı Hareke (Hereke) imiş. Şato’nun yanında bir yerde sevimli bir derecik dağdan aşağıya doğru şırıl şırıl akıyor. Burası çok güzel bir yer. Karşı tarafında denizde uzunca bir dağın eteğinde bir ada görülüyor. Karamusa(Karamürsel) diyorlar. Şato’nun etrafında küçük, çıplak bir tepe üzerinde üzüm bağları ve bu bağların yanı başında iki tane küçük ev var. Daha ilerde deniz kenarında birbiri ardınca sıralanmış kireç ocakları görülüyor. Buradan İstanbul’a gemiler yükleniyor. Aynızamanda kışlı odun da burada depo edilip gemilerle İstanbul’a gönderiliyor. Odun tartan bir kantar var. Buradan itibaren denizin öbür tarafında, sağda karlı yüksek bir dağ uzanıyor. Denizin bir kolu dağın eteğine sokulmuş gibi. Aynı tarafta daha doğuya doğru gidilirse Brussa’ya(Bursa) varılır. Biraz daha ilerleyince dağ ile deniz kıyısı arasında dört koşu atın yan yana yürüyebileceği genişlikte bir yol uzanıyor. Fakat bu yol taşlı. Sol tarafta yer yer kayalıkla bir dağda küçük boyda kocayemiş fidanları görülüyor. Sol tarafta mermer yalaklı taştan yapılmış bir çeşme gördük. Yanı başında üç tane kulübecik var. Buraya “İnce İskele” deniyor. Buradan sonra küçük bir dere geçtik. Tepede yüksekte, yoldan uzak bir köy var. Tekrar dağdan akıp gelen dere üzerindeki bir tahta köprüden geçtik. Yolda eski, etrafınıçalılıklar bürümüş bir mezarlık gördük. Burada da dağdan denize doğru bir yol iniyor. Herhalde yukarıda, göremediğimiz birçok köy vardır. Biraz ilerleyince mermer yalaklı, taştan yapılmış bir çeşme daha karşılaştık. Sonra bir köprü daha geçiyoruz, bir köprü daha. Gebze’den İzmit’e kadar bir günlük seyahatimiz dağlık bir arazide geçti. Transilvanya’yı andıran bir arazi, küçük tepeleri ine çıka devam etti yolculuğumuz. Hepsi de çıplak dağ ve tepe. Ara sıra tarlalar da var. İşte böyle kısmen deniz kenarından, çoğu defa da dağ ve tepeler üzerinden yol aldık. Geçtiğimiz yollar Arnavut kaldırımı döşeli idi. İki araba genişliğinden fazla olan bu yollar, Padişah iki yıl önce İran’a sefer yaparken açılmış. Düzgün yeni yollar.
İzmit
13 Mart öğleye kadar İzminik’te kaldık. Kısmen harap olmuş vaziyette bulunan şehri dolaştık. Ama binde birini bile göremedik. Burası çok güzel eski bir Bizans kenti. Deniz kenarına yakın uzunca bir yamaç üzerinde kurulmuş. Yamacın sonundaki saray, tepeden aşağıya sahile kadar iniyor. Bu şehir de İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuş ve etrafında bir sur varmış. Harap olmuş, yıkılmış duvar kalıntılarından eskiden burada bir sur olduğu anlaşılıyor. İlk bakışta doğal bir kaya izlenimi veren bu kalıntıların, iyice inceleyince taş ve tuğladan örülmüş duvarlar olduğu anlaşılıyor. Büyük taşları ve sütunları alıp çok önceleri alıp İstanbul’a görülmüşler. Şimdi duvarların temelleri kazıldığında güzel, büyük ve sanatkârane yontulmuş taşlar çıkıyor. Vaktiyle asıl kent merkezinin bulunduğu yerde ev yok. Ancak eski binaların kalıntıları ve boşlukları var. Bir zamanlar mesire yeri olan bahçelerin yerine şimdi buğday ekilmiş. Sarayın bulunduğu yerdeki çevre surları ve kuleler duruyor. Saray, Budin’den daha yüksekçe bir tepe üzerinde.65 Etrafında çepeçevre alçak basit Türk evleri var. Orta yerde bir cami görülüyor. Burada vaktiyle bir kilise varmış. Yer sarsıntılarında yıkılmış, onun yerine Türkler bir cami yapmışlar.66 Kentin genel manzarası, birbiri üzerine yapılmış çok sayıda kırlangıç yuvalarını andırıyor. Bu saraydan denize doğru, birçok büyük köşk mevcutmuş. Sur, aşağıdan başlayarak dağa doğru devam ediyor; yontulmuş iri taşlarla yapılmış. Yukarıda üst kısımda çok büyük mermerlerden yapılmış bir yarım daire görülüyor. Bu mermerler üzerinde çok güzel işlenmiş bazı figürler var. Yarım daireyi oluşturan bu mermerler, 3 veya 4 kulaç uzunluğunda ve bir kulaç genişliğinde. Bunlar, üzerlerinden denizin çok güzel görünebileceği
bir başlık oluşturuyorlar. Burada buna benzer büyük mermer sütunlardan çok varmış. Şimdi şuradan buradan kazıp çıkarıyorlar. Çok büyük oldukları için burada alıp satamıyor, gemilere yükleyip İstanbul’a da yollayamıyorlar. Mimarın tarifi üzerine büyük mermerleri bıçkıhanede kesip padişahın yaptıracağı cami ve binalarda kullanılacak hale getiriyorlar.
Deniz kenarından şoseler bu saraya doğru uzanıyor. Ayrıca büyük, geniş bir meydan( Yu k a r ı
Pazar / Forum?)u var. Her tarafı kare şeklinde taşlarla kaldırım döşenmiş. B kaldırım taşlarını
da söküp götürüyorlar. Bunlar dışında etrafta bahçeler ve tarlalar görülüyor. Neresi kazılsa yerin altından yontulmuş, işlenmiş taşlar çıkıyor. Bunların arasında tabanda bulunan yuvarlak büyük bir sütun gördüm. Aynı yerde dağın eteğinde küçük bir kapı var. Bu kapı surların yıkılmasından sonra ortaya çıkmış. Kapıdan içeriye girdim. İçeride yanlarda küçük hücreler ve sağlam kemerli bölmeler var. Sayıları fazla olduğu için hepsini göremedim. Burası herhalde vaktiyle gizli hapishane olmalı; zira yukarda saray var.
Sarayın bulunduğu tepede şimdi İstanbul’da yapılanlar tarzında, alttan ısıtılan iki hamam(biri
Süleyman Paşa hamamı, diğeri bugün üzerine bina oturtulan 50. Yıl Okulu yanındaki olmalı)
gördük. Güzel mermer taşların hepsi kazılıp çıkartılmış. Bu hamamların birinin erkeklere diğerinin kadınlara mahsus olduğu anlaşılıyor. Zira her iki hamam da birbirine çok yakın. Bu hamamların suyunun nereden geldiği insanı düşündürüyor. Çünkü suyun şehirden ve saraydan geçip gelmesi lazım. Aynı yerde uzunca ve dört köşe bir taş bulduk. Altında ve üstünde oyulmuş gesimisler mevcut. Üzerinde Latince bir yazı var. Önce okuyamadık. Taşın üstündeki tuğla ve kireç kalıntılarını kazıdıktan sonra kısmen okuyabildik.
PERPETVO IMP O
C. AVR. V. DIOCLETIAN
P. AVG. CVIVS. PRO
VIDENTIAE ……TIAM
LAVACRVMR … TE
MARVMNTONI FVNDI TVS .. . . .VERSVM PECVNIA AMPLIFI CATVMOPVLO SVO EXHIBERI. IVSSIT A E P
Buna benzer diğer bir taş yeni sökülmüş. Biz orada iken kesip parçalayıp İstanbul’daki
mabetlerine götürecekler.
Bizim İzmit’te bulunduğumuz tarihe kadar suyolundan gelen su, sarayın içinden ve dağınüstünden aşağıya doğru akıyor ve bir taş yontma ve kesme atölyesine kadar ulaşıyor.Burada iki büyük bıçkı ile saray, şato ve benzeri yerlerden çıkan mermerler kesiliyor.Bıçkıların bilenmiş dişleri yok. 3–4 adım uzunluğunda, bir karış genişliğinde ve yarım parmak kalınlığında. Kesilecek mermerler alta konuluyor, üzerine bıçkılar oturtuluyor ve mermer sağa sola kaymasın diye iki tarafına boylu boyunca bir şeyler sıkıştırılarak emniyet altına alınıyor. Mermer hızarcısı bıçkı iyi işlesin diye hızarın çalıştığı yere azar azar mermer tozu döküyor. Yukarıdan da bu tozun üzerine damla damla su akıyor. Ve böylece sert mermer veya taşlar kolaylıkla kesiliyor. Hızarcı sanki keman çalıyormuş gibi mermer kesiyor. Su, buraya bir buçuk gün uzaklıkta bulunan bir dağdan getiriliyormuş. Vaktiyle bu güzel sarayın ve hisarın bulunduğu dağın her tarafında şimdi köpek ve kırlangıç yuvaları var. Çok büyük taşlardan yapılmış olan bu sarayı çok kudretli kralların yaptırmış olası lazım. Zira bu büyüklükte, bu kadar güzel mermer blokları buraya getirttirmek kolay olmamıştır. Bunlar şimdi bir yere gönderilemiyor. Yüzlerce kişinin kaldıramadığı bu mermerleri biz orada iken kesiyorlardı. 13 Mart öğleden sonra İzmit’ten ayrılarak dağın eteğindeki küçük bir köye geldik. Bir dere kenarında, kervansarayda kaldık. Bu küçük köyün adı Kazıklı(Kavaklı) idi. Derenin adı da Kazıklı Deresi. İzmit’ten çıktığımızda sol tarafta küçük bir köy görmüş ve iki tahta köprüden geçmiştik. Daha sonra da eski, üzeri taş kaldırımlı ve iki kemerli bir köprüden geçtik. Yalnız bu kemerler ortalarından çökmüş, açılan kısma tahta kaplamışlar. Bu köprünün altındaki su
 
Seyahatnamelerde KOCAELİ ve ÇEVRESİ
oldukça çok ve denize dökülüyor. Adı Kiles imiş. Burada Macar bir kadın gördük. Belki de kadın bize katılıp yola devam edecekti. Fakat Türkler onu köprüden geri çevirdiler. Köprüdeki bir kulübede iki veya üç bekçi bulunuyor.
İzmit kentinin sona erdiği yerden hemen sonra Sinus Maris veya bizim günlerdir kenarından geldiğimiz denizin kolu (İzmit Körfezi) sona eriyor. Biz hemen oradan, sanki bir gölün şeddinden geçiyor gibi karşıya geçtik ve karlı dağa doğru ilerledik. Bir süre sonra yukarıda sözünü ettiğim kervansaray ve Kazıklı köyüne geldik. Yolda İstanbul’a götürülen odunlar ve koyunlar gördük. Orada sahilde odun tartılan bir kantar vardı. Daha sonra ilk defa Macarlara rastladık. Bunlar sığır güdüyorlardı. Adamlar başka zaman böyle iş yapmazlar. Çünkü onların davar sürüleri falan yok. Biraz daha gidince yan tarafta bir köy göründü. Yolu kenarında, bizdeki bir ahıra bile benzemeyen bir ev vardı. Bir sipahinin eviymiş. İzmit’ten Kazıklı’ya kadar uzanan yol, Arnavut kaldırımı döşeli, güzel ve geniş. İzmit’ten geceyi geçirdiğimizKazıklı’ya gelene kadar 25 adet taş ve tahta köprüden geçtik. Kazıklı kervansarayı yeni yapılmış. Binanın alt kısmında eski İzmit’ten getirilmiş büyük taşlar kullanılmış. Kervansarayın içine kalın meşe direkler dikilmiş. Direkli kısımlar 93 adım uzunluğunda, 21 adım genişliğinde. Kervansarayda 10 ocak var.
Kısacası, Üsküdar’dan İzmit’e kadar bir süre deniz kenarından, bir süre de dağlar üzerinden geldik ve yolculuğumuz böylece İzmit’in yarım mil altında, denizin son bulduğu yere kadar devam etti. Körfez’in sondaki genişliği Tuna Irmağı’nın Petersburg’daki genişliğinin 4–5 mislidir. Denizde birçok ada ya da tepecikler gördük. Denizin öbür yakasında ise Bursa var. 14 Mart günü Kazıklı’dan İznik’e doğru yola çıktık.
Dernschwam, İznik surlarının çok zarar gördüğünü, hendeklerin dolduğunu, kale temellerinde heykel kaidelerinin bulunduğunu, bazı yıkıntılardaki önemli taşların İstanbul'a nakledilmekte olduğunu anlatır.
1557, Sidi (Seydi) Ali Reis
Kaptan-ı Derya Sidi Ali Reis’in 1557 yılında kaleme aldığı, Mirat-ül Memalik yani “Ülkelerin Aynası” adını taşıyan yapıtı, 1553–1556 yılları arasında Hindistan, Afganistan, Orta Asya ve İran’a doğru Portekizlilere karşı çıktığı seferini ele alır. Malabar sahilinde gemisi karaya oturan ve kara yolundan dönen Kaptan-ı Derya, 14. bölümde yöremiz hakkında bir bilgi vermeksizin, kısaca Nisan 1557’de Taraklı, Yenice, Geyve’nin ardından Sakarya üzerindeki bir köprüden geçerek Ağaç Denizi’ni aştıktan sonra Sapanca ve İzmit üzerinden İstanbul’a ulaştığını yazmaktadır. A. Wambery tarafından İngilizceye de çevrilerek 1889 yılında Londra’da yayınlanmıştır.67
1557, Wolfgang Müntzner
Babenberg’li maceraperest Wolfgang Müntzner, İstanbul’da birlikte hapis yattığı Moritz von Altmanshausen ve Melchior Seydlitz’le beraber İznik üzerinden 1 Ağustos 1557’de İzmit’e gelir. Burada bir kervansaray ve cami’yi ziyaret ederler. Aynı seyahatnameyi diğer ikisi de kaleme almışlardır. Ancak bu ikisinin yapıtları birbirinin aynıdır.68
1558, Kutbiddin-Mekki
On altıncı Asırda Yurdumuzu Dolaşan Arap Seyyahlardan Kutbiddin-Mekki Seyahatnamesi
(1557–1558). Mekke şerifi tarafından bu kentteki yeniçeri ağasının uygulamalarını şikâyet |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 9:57 pm | |
| etmek üzere İstanbul’a gönderilen Kutbiddin Mekki (1511–1582), 1558 yılı Nisan ayında
Hersekzade imareti (Altınova-Hersek) ve Gebze Mustafa Paşa imaretini ziyaret eder.69
1567, Petrus Villinger
1565–1568 yıllarını içeren seyahatnamesinde görüleceği üzere Petrus Villinger, arkadaşları Bockenberch, Helfferich ve Vlaming ile birlikte 07.03.1567’de İzmit’e gelerek Piyale Paşa camini (?) ziyaret ederler.70
1568, Ludwig von Rauter
Ludwig von Rauter, 10.06.1568’de Gebze Mustafa Paşa kervansaray ve camini, Glossy
(Diliskelesi) ve 11/06’da İzmit’i ziyaret eder.71
1582, John Newberie
Hindistan yolculuğu esnasında Gemlik’ten İstanbul’a geçen Londralı tüccar gezgin John
Newberie 08.03.1582’de Dil İskelesi’ne uğrar.72
1588, Reinhold Lubenau
1588 yılında İzmit’e gelen Reinhold Lubenau1628 yılında yayınladığı el yazması seyahat notlarında İzmit’ten ve Pantaleimon Manastırı’ndan bahsetmektedir. Lubenau manastır hakkında şu bilgiyi vermektedir. “Aziz Pantaleimon manastırının bulunduğu yerden az
uzakta, kiliseye benzeyen bu eski bina, muhtemelen manastırın bölümlerinden biri olmalıdır. Kilisede altarın altında Pantaleimon’un mezarı bulunmaktadır. Mezar çok güzel bir beyaz mermere oyulmuştur.” Lubenau mermer lahte mezar adını vermiştir. Yöremizdeki konaklama
yer ve tarihleri ise şu şekildedir: 12 Temmuz 1588’de Eskihisar, Gebze ve Carmesal (Karamürsel), 15–21/07 İznik, 21/07 Nasockli (Nüzhetiye), 23/07 Casilik (Kazıklı-Kavaklı), 24/07 İzmit Kale ve Piyale Paşa cami, (?) 27/07 İzmit’ten gemiye biniş, 28/07 ve Karamürsel ve Kadıköy gezileri.benau İznik’te göl tarafındaki surlar dışındakileri oldukça Lu sağlam gördüğünüe 124 burç saydığınıeurların üzerinden kenti çepeçevre v v s
gezmenin olanaklı olduğunuelirtmiştir. b
1588, J. E. Dauzats
Dauzats’ın “1588'de Anadolu’nun bir köşesi adlı seyahatnamesinin İzmit-Geyve-Torbalı- Mudurnu-Nallıhan-Beypazarı-Sivrihisar-Gemlik” adlı bölümünde her ne kadar İzmit adı geçse de deniz yoluyla gelip sahile iner inmez kenti terk ettiklerinden İzmit kenti hakkında pek bilgisunmamaktadır:73
Şark harbi sonunda tifüsün kaybolması, ordunun eczacı-doktorlarına bilimsel bir gezi fırsatı verdi. Afyon mahsul zamanı yaklaşıyordu. Yerinde bir inceleme gerekiyordu. Eczacı M. Bourlier’nin başkanlığında bir heyet gönderildi. Bana da kendilerine eşlik etme olanağı verildi. Heyetimizde bizden başka, bir Türk hastanesinde eczacı olan Mösyö Galligas ile dörthastane memuru ve iki kavas vardı.
18 Haziran 1588 sabahı Galata limanından ayrıldık. Birkaç saat sonra İzmit’e geldik. Fakat
 
Seyahatnamelerde KOCAELİ ve ÇEVRESİ
1597, John Sanderson
Gezgin John Sanderson, 1597 Eylül ayı sonunda İzmit’i ziyaret etmiştir.75
1608, Polonyalı Simeon
15 Şubat 1608’de Kudüs’e gitmek üzere yola çıkan ve bir Polonyalı Ermeni olan gezgin Simeon ve 10 Eylül 1608 yılında vardığı İstanbul’da karşılaştığı Bithynia bölgesinde incelemeler yapacak Harputlu Mıgırdiç adlı bir vardapet (vaaz veren papaz), birlikte yola çıkarak İstanbul’dan gemi ile hareketle Mudanya iskelesine varırlar. Burada beş gün kalarak İncilci Yahya (Ioannes) ve Prokhoron’un çalıştıkları ve daha sonra camiye çevrilmiş hamamı ziyaret ederler.
Buradan hareketle bir buçuk günde Bursa denilen antik Bithynia’nın Prusa kentine varırlar. Kenti ve o dönemde Keşiş Dağı (Bithynia Olympos’u - Uludağ) olarak adlandırılan Olkos Dağı’nı ve daha sonra Mihaliç Kasabasını (Karacabey) ziyaret ettikten sonra Bandırma üzerinden Edincik’e varırlar. Buradan güneye İzmir’e kadar gittikten sonra kuzeye yönelerek Gelibolu ve Tekirdağ’dan sonra Karamürsel iskelesine gelirler. Burada az sayıda Ermeni ve bir papazla karşılaşırlar. Dört gün kaldıkları Karamürsel’den Nikya’ya (İznik) geçerler. Simeon, bir zamanlar oldukça büyük olan kentin büyük kısmının yıkık olduğunu söyler. Ancak kent dışında şaşırtıcı yapılar, temel kalıntıları ve bir dikili taş olduğunu ekler. Öğretileri daha sonra sapkınlıkla suçlanan Arianos’un (Arius) bu taşın altında can verdiğini ve 318 patriğintoplandığı kilisenin (İznik Konsili) göl kenarında olduğundan bahseder. Belirttiği üzere az ötede de kubbeli büyük bir kilise vardır ve Ariusçuların bir dönem bu kiliseye hâkim olmuşlardır. Simeon’un orada bulunduğu dönemde bu kilise Rumların elinde idi. Kentin çevresinde büyük surlar ve çeşitli burçlar vardı. Bunların içleri, kiliselerde olduğu gibi aziz betimlemeleri ile süslenmişti. Ancak yıkıntı durumundaydılar. Kentin kapısında muazzam iki söke taşı vardı ve birinin üzerinde Nestor’un diğerinde ise Arius’un resimleri bulunmaktaydı.
İznik’ten hareket eden Simeon ve yol arkadaşı, otuz hane Ermeni bulunan Adapazarı adlı bir köye, oradan bir yanında orman diğer tarafında kayalık bir dağ bulunan bir düzlüğe ulaşırlar. Dağın üzerinde, Erzincan’ın Kabos manastırından gelmiş bir piskopos ile iki keşiş olduğu küçük bir kargir manastır (Bahçecik) ile karşılaşırlar.76 Oradan büyük ve bender (bayındır) bir şehir olan İzmit’e gelirler. Kentte iki papaz ve 180 hane Ermeni vardır. İzmit’te bir ay kalır ve daha sonra İstanbul’a geçerler. Simeon, daha sonra 1616 yılında Suriye gezisinden dönüşünde 1618 yılında iskele kenti olarak nitelediği İzmit’e bir kez daha uğrar ancak bir gün kalarak deniz yoluyla İstanbul’a geçer ve kent hakkında başka bir bilgi vermez.77
1615’e kadar kâh çalışan kâh gezilerini gerçekleştiren seyyah, eserini 1619 yılında Ermenice yayınlar. Bir başka baskı 1936’da Viyana’da gerçekleştirilir. Birinci bölüm Lvov’dan İstanbul’a kadar olan güzergâhı, ikinci bölüm İstanbul’u, üçüncü bölüm Ege ve Marmara kıyısındaki kentleri, dördüncü bölüm İstanbul-Venedik güzergâhını, beşinci bölüm Venedik’i, altıncı bölüm Papalık hükümetini, yedinci bölüm Roma’yı, sekizinci bölüm Muş’a kadar Anadolu kent ve kasabalarını, dokuzuncu bölüm doğudaki diğer kentler, onuncu bölüm Kahire’yi, on birinci bölüm Kahire-Kudüs etabını, on ikinci bölüm Kudüs, on üçüncü bölüm Suriye, on dördüncü bölüm ise Suriye’den İstanbul’a kent ve kasabaları anlatır.
1609, William Biddulph
Biddulph William, Afrika ve Asya’da birçok yer gezdikten sonra 1609 yılında Anadolu’ya
gelerek Bithynia ve Trakya’dan sonra Karadeniz’e geçmiştir.7 |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2281 Deneyim seviyesi: 5593 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 57 Nerden: İstanbul
 | Konu: Geri: kocaeli bölgesi Cuma Tem. 16, 2010 10:00 pm | |
|  
Seyahatnamelerde KOCAELİ ve ÇEVRESİ
1631, Evliya Çelebi
1611–1684 yılları arası yaşamış yorulmak bilmez Türk gezginlerinden Evliya Çelebi 1631 yılında İstanbul’dan yola çıkarak Bursa, İzmit, Sakarya üzerinden Karadeniz’e geçer. Evliya Çelebi, İzmit Seyahati sırasında Sakarya ve Sapanca Gölü’ne de uğramış, Trabzon gezisinde ise Kafken ve diğer Karadeniz kasabalarına uğramıştır. 1645’de Erzurum’a giderken izlediği yol ise İzmit, Sapanca, Hendek, Düzce, Uskubi (Konuralp), Bolu şeklinde bir hat oluşturmakta idi. Gezgin’in ilettiği üzere o yıllarda Gebze’deki mahkemeler Üsküdar Kadısı’nın bir naibi tarafından yürütülüyordu.79 Öyküsel anlatımına rağmen dönemin sosyoekonomik yapısı hakkında önemli bilgiler vermektedir. İzmit’i ve çevresini şu sözlerleanlatmaktadır:
Tavşancıl
Her yıl Temmuz’da kiraz mevsiminde İstanbul’dan ve diğer kentlerden binlerce insan birikip çadırlar kurarak bir saz ve düğün, bir iyş-ü nüş olur ki kırk gün kırk gece sürer. Öyle tüfenk, fişenk şenlikleri olur ki dil ile anlatılamaz. Derdi olup fasid ahlat hastalığına tutulanlar burada üç gün üç gece içme suyundan içerler. Allah’ın emri ile kimi kusup sarı sarı, yeşil safra,sevda, ahlat çıkarırlar ki insanın kötü kokusundan ölesi gelir. Bazıları aşağısından safra, sevda, balgam, ahlat, kara balgam, gazbur, okrak, seyrence adlı çeşitli hastalıkları çıkararak güya yeniden hayat bulur. Bazısından, benzetmek gibi olmasın tesbih tanesi gibi dürülmüş çıkınca şeyler çıkıp, kırk ellişer boğum bağırsak gibi çıkıları çalılara sererler. Gelip geçenler seyrederler. Tuhaf hikmettir ki kimileri çıkıları yardıkları zaman içinden binlerce siyah başlı kurtlar, kelebek gibi haşerat çıkar. Bu su yalçın kayadan kaynayıp çıkar. Saydam, güzel bir su olsa da tuzlucadır. İçen kimse öncelikle üç gün kesinlikle tuzlu ve canlı yemeyip perhiz yapmalı, dördüncü gün ise sabah akşam birer fincan su içmeli ancak kendini de sıcak tutmalıdır. Üç gün bu şekilde vücudunu haberdar edip moğla içmiş olduktan sonra üç gün daha günde üçer kez sudan içip tuzsuz piliç maslukası suyu içilmelidir. Tam onbeş kez amel ettikten sonra yukarıdan, aşağıdan faydalar görülür. Limon suyu, ekşi çorba içilerek amel kesilir. Nice faydası vardır. Sonra buradan gemiye binerek karşıdaki Yalova ılıcalarına giderek oradaki hamamlara girilmelidir. Vücuttaki tüm deri düzelerek güzelleşir. İşte böylehacetli bir içme suyudur.80
Buradan gemiye binip kürek çekerek yarım saatte İne Hacı köyüne vardık. Köyün deniz kıyısında bir mescidi bulunan altmış evli bir Müslüman köyüdür. Bir değirmeni vardır. Buradan yine sekiz saat kadar kürek çekip Zeytinburnu köyüne vardık.
İzmit
Yunanlıların Aleksandr dedikleri ve asıl adı Yunanlı İskender olan kral, Peygamberimizin nübüvvetinden 882 sene önce bu İzmit kentinde doğmuştur...81 Bu kentte doğan İskender, şanı büyük bir padişah olup İzmit’i mamur ederek sağlam bir kale yaptırmıştır ki İstanbul’a benzermiş. Hala eserleri, kale duvarları görülür… İskender, doğu taraftaki Sapanca gölünü yararak İzmit Körfezi’ne akıtmıştır. Kocaeli(Yarımadas ı) ile İzmit kenti Sakarya Irmağı, Karadeniz ve İzmit Körfezi arasında bir ada gibi kalmış. Sonra İstanbul tekfuru Konstantin, Evliya Çelebi’nin Gezi Notlarından
Sapanca halicini kapatıp İzmit’i ada olmaktan kurtarmış. Ama yine Osmanlı Devleti ister veSapanca Gölü’nü İzmit Körfezi’ne akıtırsa bir kantar odun beş akçeye, bir tahta iki akçeyedüşer. Ve bütün İzmit gemileri ta Düzce’ye kadar pazara yanaşıp orası bender iskele olur

Seyahatnamelerde KOCAELİ ve ÇEVRESİ
Bu kaleye demir attık. Hava iyi olmadığından gemiler kürek çekerek yirmi mil mesafede Diliskelesi’ne geldi. Burada Konya, Halep, Şam ve Mısır’a giden hacılar, tüccar, ziyaretçiler at kayıklarına binerek bir mil kadar karşı tarafta bulunan Hersek diline geçerler. Çünkü bir boğazdır. Doğu tarafı seksen mil sürer bir körfezdir ki, sonunda İzmit kenti vardır. Bu Gebze dili iskelesinde iki eski han, iki ekmekçi dükkânı, bir bozahane, iki bakkal dükkânı ve bir çeşme vardır ki üzerinde ki tarihten Sultan Murat’ın Bostancıbaşı’sı Mustafa Ağa’nın H.1048’de yaptırdığı anlaşılıyor.
Gebze
Burası eski zamanlarda büyük bir kent imiş. İkiyüzkırkdört tarihinde Bağdat’tan Harun Reşid Cafer Seyid Battal Gazi ile gelip İstanbul’u kuşatarak barışla İstanbul içine Silivri kapısı yakınında Kızıl Manastırı dedikleri yerde ki ona hala Koca Mustafa cami derler. Eski mabeddir. Bir kale bina ederek içine üç bin asker yerleştirdiler. Her sene kâfirlerden bir Mısırhazinesi almak üzere barış yapıp Harun Reşid yine Bağdat’a döndü. Seyid Battal Gazi Üsküdar’da muhafazacı kalarak o sene Gebzeliler, Battal askerinden birkaçını şehit ettikleri için Gebze’yi yağme edip evlerini harab, kâfirlerini esaret şişinde kebap ederler. Oradan Malatya kentine çekip gider. Hala o harabelerden Gebze’de nice eserler açıkta görülür. Fakat sonra Kral Konstantin yine burada büyük bir kale yapıp kenti onarır. Sonra Çelebi Sultan Mehmet bu kaleyi ele geçirip, küffara yatak olmasın diye harab ettirir. Sonraki kalenin eserleri yer yer görülür. Gebze kelimesi “gel bize” kelimesinden galattır. Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul fethinden sonra burayı mamur etmiş. Kocaeli sancağı toprağında yüzeli akçeli kazadır. Sultan Süleyman dönemi köprü sahibi ünlü Koca Mustafa Paşa burada çok büyük bir cami yaptırdığından ona vakıf olarak verilmiştir. Mütellisi hâkimdir. Bir yüksek dağın tepesinde olup denizden bir saat uzak, susuz dağ başı bir yerdir. Hepsi bin kadar mamur bahçeli eski tarz evleri, üç cami şerifi vardır. Ama hepsinden daha güzel Selâtin(Sultan lar) cami gibi kurşun örtülü, mavi kubbeli büyük bir cami vardır ki, İstanbul’da vezir camilerindeböylesi yoktur. Bu cami Edirne yakınında “Geçme namert köprüsünden koparsın su seni” mısraı söylenen köprünün sahibi Mustafa Paşa’nın hayırlarındandır. Merhum Mustafa Paşa Mısır valisi iken bu caminin mermer taşlarını Mısır’da usta mermercilere levha levha yaptırmıştır ki, cihan heykeltraşları o şamdanın bir şişesini yapmaya bile muktedir değildirler.Daha nice bin çeşit Mısır hediyeleri yaptırıp Gebze’nin Darıca iskelesine göndermiştir. Caminin iç kısımdaki duvarları üç adam boyu renkli mermerler kaplıdır ki, İstanbul’da bu çeşit bir şekil hiçbir camide görülmemiştir. Mimberi, mihrabı, müezzinler mahfili sihirli sanatlardır kitarifi mümkün değildir.
Bu cami Süleymaniye şerifini yapan Koca Mimar Sinan’ın baş halifesi “Hüsam Kalfa” büyükbir beceri ve ustalıkla yapıp şirin ve ince işçilik fenlerinde büyük sanatını göstermiştir.Caminin dört tarafındaki pencerelerin üzerinde büyük kuşlar gibi ince nakışlı büyük camdanışıklar vardır ki, üzerinde ateş saçan güneşin ışığı vurunca camiyi nura boğar. Onun içinkubbesinin ortasında “Allahu nur üs semavatu vel ard” ayeti celilesi yazılmıştır. Kubbesinin iç tarafı tabaka tabaka kandillerle ve nice asılı şeylerle süslüdür. İçinde Mısır işi öyle halılar vardır ki, güya İsfehan işidir. Nasihat eden vazi için bir kürsü vardır ki, Hint sedef ustalarının becerikli ellerinden çıkmıştır. Zamanın doğramacıları ona benzer bir kürsü yapmaya muktedir değildir. Caminin üst tarafındaki pencerelerin dışında irem bahçesine benzer bir gülistan vardır ki, oradaki sümbül ve reyhan, gül ve erguvanın kokusu cami içindekilerin ruhunu okşar. Kıbleye açılar sanatla bir kapısı vardır ki, güya büyük bir kapıdır. Üst eşiğinde Karahisari Hüseyin Çelebi Efendi yazısıyla altınlı “hayren Hasanen, sene 930” cümlesi tarih olarak yazılmıştır. Caminin içinde yetmiş adet güzel yazı ile yazılmış Allah kelamları vardır ki, her biri bir Mısır hazinesi değerinde. Ama hepsinden güzeli mihrabın sol tarafındaki “yakut-u Mustaf’sami” yazısıyla olan Allah kelamıdır ki, hiçbir diyarda misli yoktur. Meğer Sultan Ahmet caminde ola. Kıble kapısının iki yanında dış sofralarında altı adet çeşitli sütün üzerine kondurulmuş yedi adet kubbelerle süslüdür. Caminin avlusu selâtin camiler gibi geniştir. Bir şerefeli minaresi vardır. Gayet nisbetli, yüksek bir minaredir. Bu caminin etrafında gelip gidene misafirhane olmak için bir han vardır ki, üç bin adam ve iki bin at alır. Başka devliği de vardır. Bütün misafirler ve gelip geçenler için bir yemekhanesi vardır ki ay ve sene, ihtiyar ve
|
|  | | |
Similar topics |  |
|
| | Bu forumun müsaadesi var: | Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
| |
| |
| |