GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 11 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 11 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

GLOBAL MASONLUK

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 GLOBAL MASONLUK Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:24 am

CANTAR









MATERYALİZMİN PERDE ARKASI

Kitabın ilk
bölümünde Eski Mısır'daki
Firavun rejiminden söz etmiş ve bu rejimin felsefi
dayanakları hakkında
önemli tespitlerde bulunmuştuk. Eski Mısır'ın çok ilginç
bir özelliği,
başta da belirttiğimiz gibi, materyalist olması, yani
maddenin sonsuzdan
beri var olduğuna, yaratılmadığına inanmasıdır. Bu konuda
mason
yazarlar Christopher Knight ve Robert Lomas'ın, The Hiram
Key (Hiram
Anahtarı) adlı kitaplarında verdikleri bilgileri, önemi
nedeniyle
tekrar aktaralım:

<blockquote>

Eski Mısırlılar maddenin
her zaman için var
olduğuna inanıyorlardı; onlar için bir yaratıcının
mutlak olarak
hiçlikten bir şey yapmasını düşünmek mantık dışıydı.
Onların görüşüne
göre, dünya, kaosun içinden düzenin doğmasıyla
oluşmuştu... Bu
kaotik duruma "Nun" adı veriliyordu ve aynı Sümerlerin
tanımı
gibi... karanlık, güneşsiz, sulu bir derinlikti, bu
derinliğin
kendi içinde bir gücü vardı, bu yaratıcı güç kendi
kendine düzenin
başlamasını emretmişti. Kaosun maddesinin içinde yer
alan bu gizli
güç, kendi varlığının bilincinde değildi; o bir
olasılıktı, düzensizliğin
rastgeleliği ile birleşmiş bir potansiyeldi. 54

</blockquote>

Yazarların da belirttiği gibi, eski Mısır'ın
bu akıl ve mantık
dışı inancı ile günümüzdeki materyalist görüşler ve
materyalist
bilim teorileri arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır.
Bunun gizli,
fakat çok önemli bir nedeni ise, tüm bu akıl dışılığına
rağmen,
dünya üzerinde kurmak istedikleri dinsiz toplum modeli
açısından
uygun gördükleri Eski Mısır inançlarını benimseyen ve
yaşatmayı
hedefleyen çağdaş bir örgütün varlığıdır: Masonluk...



MASONLAR VE ESKİ MISIR

Eski Mısır'ın materyalist felsefesi, bu
uygarlık ortadan kalktıktan
sonra yaşamaya devam etti. Bazı Yahudiler bu felsefeyi
devralarak,
Kabala öğretisi içinde yaşattılar. Öte yandan, bazı Yunan
düşünürleri
de aynı felsefeyi devraldılar ve "Hermetizm" olarak
bilinen Eski
Yunan öğretisi içinde yeniden yorumlayıp devam ettirdiler.


Hermetizm kavramı, Eski Mısır inancındaki
hayali tanrılardan biri
olan "Thoth"un Yunanca'daki karşılığı olan "Hermes"
kelimesinden
gelir. Bir başka deyişle Hermetizm, Eski Mısır
felsefesinin Eski
Yunan'daki karşılığıdır.


Bu felsefenin kökenini ve günümüz
masonluğundaki yerini, üstad
mason Selami Işındağ şöyle anlatır:

<blockquote>

Eski
Mısır'da Hérmetisme
düşünü ve inanç sistemini oluşturan bir tarikat vardı.
Masonluğun
buna benzer yanları vardır. Örneğin; belirli
düzeye gelmiş
insanlar, gizli toplantılarda tarikatın törenlerini
yaparlar,
tinsel duygularını ve düşünülerini açıklarlar, daha
küçük dereceli
üyeleri eğitirlerdi. Pithagore, bunların arasında
yetişmiş bir
hermetiktir. Yine eski Mısır'dan
kökünü
alan İskenderiye Okulu ve eski Yunan'dan çıkan
Néoplatonisme gibi
örgüt ve düşünü sistemlerinin kuruluş biçimi ve düşünü
yanları,
mason Ritlerine çok benzer.55

</blockquote>

Işındağ, masonluğun
kökenindeki Eski Mısır etkisini
daha da açık şekilde şöyle ifade eder: "Franmasonluk,
toplumsal ve töresel bir kuruluştur. Başlangıcı eski
Mısır'a kadar
uzanır."56


Eski Mısırlılar, maddenin
sonsuzdan
beri var olduğu ve evrendeki düzenin kendi kendine
ortaya
çıktığı şeklindeki bir hurafeye inanıyorlardı.



Diğer pek çok mason otorite de, masonluğun
kökeninin Eski Mısır
ve Eski Yunan gibi pagan (putperest) kültürlerdeki gizli
derneklere
uzandığını belirtmektedir. Türk masonlarının büyüklerinden
Celil
Layıktez, Mimar Sinan dergisinde yayınlanan "Masonik Sır,
Ketumiyet
Nedir? Ne Değildir?" başlıklı makalesinde şöyle
yazmaktadır:

<blockquote>

Eski Yunan, Mısır ve Roma uygarlıklarında
muayyen bir bilim,
bir "gnose" veya gizli irfan çevresinde toplanan "Giz
Okulları"
(écoles de mystères) bulunurdu. Bu Giz Okulları'nın
mensupları,
ancak uzun tahkikatlardan sonra ve tekris merasimleri
ile kabul
edilirlerdi. Bu okulların arasında, ilkinin "Osiris"
okulu olduğu
sanılan cemiyette çalışmaların esaslarını, Osiris'in
doğuşu, delikanlılık
dönemi, karanlıklara karşı verdiği mücadeleler, nihayet
ölümü
ve tekrar dirilmesi temalarını oluştururdu. Bu temalar
ritüelik
dramalar şeklinde ruhban sınıf tarafından merasimler
esnasında
oynanırdı ve böylece fiilen iştirak edilerek temsil
edilen ritüel
ve sembolizmanın daha etken olması sağlanırdı...


Bu olaylar, yıllar sonra
masonluk ismi altında
sürecek bir inisyatik kardeşlik dizisinin ilk
halkalarını oluşturmuştur.
Bu gibi kardeşlikler, daima aynı idealler çevresinde
kurulmuşlar,
baskılar altında gizlice hayatiyetlerini
sürdürebilmişler, isimlerini,
şekillerini değiştire değiştire, ancak antik sembolizma
ile landmarklarına
sadık kalarak ve fikren birbirlerinin mirasçısı olarak
çağımıza
kadar gelebilmişler; savundukları düşüncelerin yerleşmiş
düzeni
sarsabilme olasılığına karşı, kendi aralarında ketumiyet
kurallarına
uymuşlar, cehlin de gazabından kurtulabilmek için, kendi
ketum
mesleki kurallarını içeren Operatif Masonluğa sığınarak
onu fikren
tohumlamışlar ve böylece bildiğimiz modern Spekülatif
Masonluğun
oluşumunda etken olmuşlardır.57

</blockquote>

Layıktez, üstteki sözlerinde, masonluğun
kökenini oluşturan dernekleri
överek anlatmakta, "cehle karşı" kendilerini
gizlediklerini iddia
etmektedir. Bu taraflı yorumlar bir kenara bırakılırsa,
üstteki
alıntıdan, masonluğun, Eski Mısır, Eski Yunan ve Roma gibi
her üçü
de pagan (putperest) olan medeniyetlerde kurulan
derneklerin günümüze
ulaşan bir temsilcisi olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu üç
medeniyet
içinde en eskisi ve diğerlerine öncülük etmiş olanı Mısır
olduğu
için de, masonluğun ana kaynağının Eski Mısır olduğunu
söylemek
mümkündür. (Bu pagan gelenekle günümüz masonları
arasındaki temel
bağlantının Tapınakçılar olduğunu daha önce incelemiştik.)


Eski Mısır'ın, Allah'ın Kuran'da "inkar
sistemi" olarak en detaylı
şekilde anlattığı örneklerden biri olduğunu bu noktada
tekrar hatırlatmak gerekir. Özellikle de Mısır'ın
hakimleri olan
Firavunlar ve yakın çevreleri, pek çok ayette
zalimlikleri, adaletsizlikleri,
azgınlık ve taşkınlıklarıyla anlatılmaktadır. Mısır halkı
da, bu
sistemi kabullenmiş, Firavun'u ve diğer sahte Mısır
ilahlarını benimsemiş
sapkın bir kavimdir.


Bu gerçeğe karşın masonlar hem kendi
kökenlerinin Eski Mısır'da
olduğunu belirtmekte, hem de Eski Mısır'ı övülesi bir
toplum modeli
olarak görmektedirler. Mimar Sinan dergisindeki bir
makalede, Eski
Mısır'ın pagan tapınaklarının övülmesi ve buraların
"Masonluk mesleğinin
kaynakları" olarak nitelenmesi dikkat çekicidir:

<blockquote>

...
Egypte'liler (Mısırlılar)
Heliopolis (güneş şehri) ve Menfis şehirlerini
kurmuşlardır. Ve
masonik efsaneye göre, bu iki şehir, ilim ve fennin,
yani, masonik
tabirle Nur'u Ziya'nın kaynağı olmuştur.
Heliopolis'i ziyaret
etmiş olan Pisagor oradaki mabetten uzun uzadıya
bahseder. Bunun
yetiştiği tapınak, Menfis Tapınağı, tarihî bir önem
taşır. Teb
şehrinde yüksek dereceli okullar bulunurdu. İşte Pisagor,
Eflatun ve ... Çiçeron Mısır'da masonluk mesleğine bu
şehirlerde
intisab etmişlerdir.58

</blockquote>

Mason kaynaklarında, sırf Eski Mısır'ın
geneline değil, bu sistemin
zalim yöneticileri olan Firavunlara karşı da büyük bir
övgü ve yakınlık
vardır. Mimar Sinan dergisindeki bir diğer makalede şunlar
yazılıdır:

<blockquote>

Firavun'un başlıca
vazifesi, NUR'u aramaktır.
Gizli Nur'u, daha canlı ve daha kuvvetli bir surette
yüceltmektir..
Biz masonlar, nasıl Süleyman
Mabedi'ni inşaya
çalışıyorsak, eski Mısırlılar da Ehramı, yani Nur Evini
inşaya
çalışırlardı.59
Eski Mısır mabetlerinde yapılan
ayinler,
bazı derecelere ayrılmıştı. Bu dereceler iki kısımdı.
Küçük ve
büyük dereceler. Küçük dereceler, bir-iki-üç diye
ayrılmıştı;
bundan sonra Büyük dereceler başlardı.

</blockquote>

Buradan anlaşılmaktadır ki, Eski Mısır'ın
Firavunları ile masonların
aradıkları ve "nur" dedikleri kavram aynıdır. Bir diğer
ifadeyle,
masonluk, Firavun düzenine hakim olan felsefenin çağdaş
temsilcisidir.
Bu felsefenin ne olduğunu ise Allah'ın Kuran'da Firavun ve
kavmi
için verdiği "Gerçekten onlar, fasık
(sapkın)
olan bir kavimdir" (Neml Suresi, 12)
hükmü tarif
eder. Diğer
ayetlerde ise, Mısır'ın inkarcı sistemi şöyle
anlatılmaktadır:

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi
ki: "Ey
kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler
benim
değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?"...


Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar
da ona
boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi.
(Zuhruf
Suresi, 51-54)




MASON LOCALARINDAKİ ESKİ MISIR SEMBOLLERİ

Eski Mısır ile masonlar arasındaki ilişkiyi
ortaya koyan önemli
gerçeklerden biri de, masonluğun sembolleridir.


Semboller masonlukta çok büyük önem taşır.
Masonlar, felsefelerini,
gerçek manalarını sadece kendi üyelerine açıkladıkları
semboller
aracılığıyla ifade ederler. 33 derecelik masonik hiyerarşi
içinde
kademe kademe yükselen mason, her derecede masonik
sembollerin yeni
anlamlarını öğrenir. Böylelikle masonik felsefenin
derinliklerine
aşama aşama ulaşır.


LOCADAKİ
FİRAVUN


<table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="629">
<tr>
<td rowspan="2" width="248">

Günümüz masonluğu,
Eski Mısır
felsefesini yaşatmakta ve bunu sembolleriyle
ifade etmektedir.
Üstteki loca resminde yer alan Firavun tasviri
(masanın
alt kısmında) bu sembolizmin bir örneğidir.


</td>
<td height="177" width="381">

Washington'daki Büyük
Mason
Locasının girişinde iki
Eski Mısır sfenksi yer alır. (üst. sol)


</td>
</tr>
<tr>
<td height="129" width="381">

Temsili Mason
mabetleri (üst.
sol ve sag)


</td>
</tr>
</table>

Sembolizmin bu işlevi, Mimar Sinan
dergisindeki bir makalede şöyle
açıklanmaktadır:

<blockquote>

Hepimiz biliyoruz ki,
Masonluk fikir ve ideallerini
birtakım semboller ve hikayelerle yani birtakım
allegorilerle
ifade etmektedir. Bu hikayeler hep tarihin ilk
çağlarına, hatta
diyebiliriz ki, Prehistorik devre ait efsanelere
dayanmaktadır.
Bu suretledir ki, masonluk hem ideallerinin eskiliğini
belirtmiş
hem de zengin bir sembol kaynağı kazanmış olmaktadır...60

</blockquote>



Eski Mısır'daki efsanevi Memphis şehrine dair bir
tasvir.
Masonlar pagan mabedleriyle dolu bu kenti "nurun
kaynağı"
olarak kabul etmektedirler




Masonluğun "tarihin ilk çağlarına" uzanan
sembol ve efsanelerinin
içinde, Eski Mısır kavramları başta gelir. Mason
localarının dört
bir yanında ve masonik yayınlarda sık sık Eski Mısır
sembollerine,
piramit, sfenks çizimlerine, hiyeroglif yazılarına
rastlamak mümkündür.
Mimar Sinan dergisindeki bir yazıda, "masonluğun en eski
kökeni"
hakkında şöyle söylenmektedir:

<blockquote>

"En eski" olarak Mısır'ı
seçersek sanırım ki
yanılmış olmayız. Ayrıca, masonluğa en yakın ve benzer
merasim,
derece ve felsefenin Eski Mısır'da bulunuşu da,
dikkatlerimizi
öncelikle oraya çekmektedir.61

</blockquote>

Yine Mimar Sinan'daki "Masonluğun Sosyal
Kaynakları ve Amaçları"
başlıklı bir makalede şöyle yazılıdır:


Eski çağlarda Mısır'da
Menphis mabedinde büyük
bir titizlikle ve ihtişam ile yapılan ve çok uzun süren
tekrislerin
oluşunda masonik merasime benzeyen benzerlikler çoktur.62


Eski Mısır-masonluk bağlantısına dair bazı
örnekleri sırasıyla
inceleyelim:


GÖZÜN ALTINDAKİ PİRAMİT

Dünyadaki en ünlü masonik sembol, büyük
olasılıkla, 1 dolarlık
Amerikan banknotunun üzerinde yer alan ABD mührüdür.
Mühürde yarım
bir piramit ve bu piramitin tepesine oturtulmuş bir "üçgen
içinde
göz" sembolü yer alır. "Üçgen içinde göz" mason
localarının değişmez
sembolüdür ve adeta masonluğun bir numaralı işareti
durumundadır.
Masonluk konusunu ele alan kaynakların büyük bölümü, bu
gerçeğe
vurgu yaparlar.


Üçgen içindeki gözün
altındaki piramit nispeten
daha az dikkat çekmiştir. Oysa bu piramit de son derece
anlamlıdır
ve masonluğun felsefesini tanımlamak bakımından oldukça
açıklayıcıdır.
ABD mührü hakkında bir doktora tezi hazırlayan Amerikalı
akademisyen
Robert Hieronimus'un bu konuda verdiği önemli bilgiler
vardır. Hieronimus'un
tezi "Amerikan Büyük Mührü'nün Arka
Yüzünün
Tarihsel Bir Analizi ve Hümanist Psikoloji ile İlişkisi"63


başlığını taşımaktadır. Tezde, mührü benimseyen ABD
kurucularının
mason olduklarına, bu nedenle hümanist felsefeyi
benimsediklerine
vurgu yapılmakta ve mühürde de bunu yansıttıkları
bildirilmektedir.
Bu hümanist mesajların Eski Mısır ile olan bağlantısı ise,
mührün
merkezindeki piramit tarafından simgelenmektedir. Piramit,
Mısır'daki
Firavun mezarlarının en büyüğü olan Keops Piramidi'nin bir
tasvirinden
ibarettir.


<table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="407">
<tr>
<td colspan="2"></td>
</tr>
<tr>
<td height="110" width="347">

</td>
<td height="110" width="150">



GÖZ
ve PİRAMİT


Masonların
en ünlü
sembolleri arasında yer alan üçgen içinde göz
ve piramit,
Eski Mısır'dan alınmadır. ABD Büyük Mührü'nde
(üstte)
yer alan piramit, Firavun Keops adına yapılan
büyük
piramittir. (üstte solda) Göz sembolü ise Eski
Mısır
gravürlerinde sıkça kullanılan bir rumuzdur.
(sol altta)

</td>
</tr>
</table>

ALTI KÖŞELİ YILDIZ'IN MASONİK ANLAMI

Masonluğun en ünlü
sembollerinden
olan altı köşeli yıldız



Masonluğun bir diğer ünlü sembolü, iç içe
geçmiş iki üçgenden oluşan
altı köşeli yıldızdır. Aynı zamanda Yahudilerin geleneksel
sembolü
olan bu figür, İsrail Devleti'nin bayrağında da yer
almaktadır.
Mührün ilk kez Hz. Süleyman tarafından kullanıldığı kabul
edilir.
Dolayısıyla da bir "peygamber mührü" olan altı köşeli
yıldız, Rahmani
bir semboldür.


Ancak bu konuda masonların farklı bir
düşüncesi vardır. Onlar,
altı köşeli yıldızı, bir peygamber olan Hz. Süleyman'ın
sembolü
olarak değil, Eski Mısır'ın putperest kültürünün sembolü
olarak
benimsemişlerdir. Mimar Sinan dergisindeki
"Ritüellerimizdeki Allegori
ve Semboller" başlıklı bir makalede bu ilginç gerçek şöyle
açıklanır:

<blockquote>

Eşkenar üçgen, üç noktayı
eşit uzaklığa dikerek
bu değerlerin eş değer oluşunu işaret eder. Masonluğun
da benimsediği
ve Davut'un yıldızı diye bilinen iç içe geçmiş iki
eşkenar üçgen
yani hegzagram; bugün Yahudiliğin sembolü olarak bilinir
ve İsrail'in
bayrağında yer alır. Ama aslında bu sembolün başlangıcı
eski Mısır'dır.
Bu amblemi ilk olarak Tampliye Şövalyeleri yaptırdıkları
kiliselerde
anlamlı bir duvar süslemesi olarak kullanmaya
başladılar. Çünkü
Kudüs'te Hıristiyanlıkla ilgili önemli gerçekleri ilk
keşfedenler
onlardı. Tampliyeler alaşağı edildikten sonraki
yıllarda, bu amblem
bu sefer sinagoglarda kullanılmaya başlandı. Ama
masonlukta biz
bu amblemi şüphesiz Eski Mısır'daki ilk evrensel
anlamıyla kullanıyoruz.
Bu anlamda da iki önemli gücü birbiriyle kaynaştırıp
birleştirmiş
oluyoruz. Bu iki eşkenar üçgenin alt ve üst tabanlarını
silerseniz
karşınızda çok iyi tanıdığınız bu nadide sembolü
bulursunuz.64

</blockquote>



Bir peygamber mührü olan altı köşeli yıldız, Rahmani
bir semboldür.
Oysa masonlar onu Eski Mısır'daki pagan inanışına
göre yorumlayarak
kullanırlar.




Aslında masonların Hz. Süleyman Tapınağı ile
ilgili tüm sembollerini
bu mantıkta yorumlamak gerekir. Hz. Süleyman, Kuran'da
bildirildiği
üzere, kendisi aleyhinde iftiralar uydurulmuş, sanki
inkara düşmüş
gibi gösterilmek istenmiş bir peygamberdir. Allah bir
ayette, "Ve
onlar, Süleyman'ın mülkü hakkında şeytanların
anlattıklarına uydular.
Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti..."
(Bakara Suresi,
102) şeklinde buyurur.


Masonlar ise, Hz. Süleyman
hakkındaki söz konusu
çarpık bakış açısını benimsemiş, onu Eski Mısır'dan gelen
pagan
öğretilerin temsilcisi saymış ve bu nedenle Hz. Süleyman'a
kendi
öğretileri içinde büyük bir yer ayırmışlardır. Amerikalı
tarihçi
Michael Howard The Occult Conspiracy adlı kitabında,
Ortaçağ'dan
bu yana, Hz. Süleyman'ın (kendisini tenzih ederiz) sanki
bir büyücüymüş
gibi algılandığının görüldüğünü, birtakım pagan fikirlerin
Yahudilik
içindeki temsilcisi olarak kabul edildiğini anlatmaktadır.65
Howard bu bakış açısı nedeniyle
masonların
Hz. Süleyman mabedini bir "pagan tapınağı" olarak
algıladıklarını
ve bu yüzden tapınağa önem verdiklerini belirtmektedir.66


Gerçekte Allah'a karşı son derece bağlı ve
itaatli bir kul ve peygamber
olan Hz. Süleyman hakkında üretilmiş olan bu sahte imaj,
masonluğun
gerçek kökenini göstermesi açısından önemlidir.



Çift sütun, göz,
pergel-gönye gibi
çeşitli masonik semboller birarada



ÇİFT SÜTUN
Mason localarının değişmez
dekorlarından
biri, locanın girişinde yer alan ikiz sütunlardır.
Üzerlerine "Jakin"
ve "Boaz" kelimeleri kazınmış olan bu sütunlar, Hz.
Süleyman Tapınağı'nın
girişinde yer alan iki sütunun taklidi olarak bilinir.
Oysa gerçekte
bu sembolde de masonların kastı, bir peygamber olan Hz.
Süleyman'ı
anmak değil, Hz. Süleyman hakkında üretilen iftira
yoluyla, ilham
aldıkları pagan inançları ifade etmektir. Bu sütunların
kökeni de
yine eski Mısır'dır. Mimar Sinan dergisindeki
"Ritüellerimizdeki
Allegori ve Semboller" başlıklı makalede bu konuda şu
açıklama yapılır:

<blockquote>

Örneğin
Mısır'da Horus ve
Sut göklerin ikiz mimarı ve dayanağı idiler. Hatta
Tebai'deki
Baccus da öyleydi. Localarımızdaki iki sütun da eski
Mısır kaynaklıdır.
Mısır'daki bu sütunların biri güneyde Thebes şehrinde
diğeri kuzeyde
Heliopolis'tedir. Mısır'ın baş tanrısı Ptah'a adanmış
Amenta isimli
tapınağın girişinde Solomon tapınağının girişinde olduğu
gibi
iki sütun vardı. Güneşle ilgili en eski mit'lerde de
sonsuzluğun
giriş kapısı önünde dikili akıl ve kuvvet isimli iki
sütundan
bahsedilir.67


</blockquote>

LOCALARDAKİ MISIR DİLİ

İngiliz mason yazarlar Christopher Knight ve
Robert Lomas da The
Hiram Key (Hiram Anahtarı) adlı kitaplarında masonluğun
Eski Mısır
kökenine dikkat çekerler. Bu konuda verdikleri ilginç
bilgilerden
biri, Üstad Mason seviyesine yükselen masonlar için
yapılan törende
kullanılan sözcüklerdir. Sözcükler şöyledir:

<blockquote>

Ma'at-neb-men-aa,
Ma'at-ba-68

</blockquote>

Knight ve Lomas, bu sözcüklerin çoğu zaman
anlamı düşünülmeden
kullanıldığını, ancak gerçekte Eski Mısır dilinde
olduklarını ve
şu anlama geldiklerini açıklarlar:

<blockquote>

Kurulu olan Duvarcı
Ustalığı uludur, Duvarcı
Ustalığının ruhu uludur.69

</blockquote>

Yazarlar, Eski Mısır dilindeki "Ma'at"
kelimesinin tam
olarak "duvarcılık" anlamına geldiğini ve bunun en uygun
tercümesinin
de "masonluk" olduğunu söylemektedirler. Bunun anlamı,
günümüz mason
localarında, binlerce yıl önce ölmüş olan Mısır dilinin
hala kullanıldığıdır.




Wolfgang Amadeus Mozart



MOZART'IN "SİHİRLİ FLÜT"Ü

Masonların tarihindeki ilginç hikayelerden
biri, ünlü besteci Mozart'ın
"Sihirli Flüt" operasıdır. Mozart bir masondur ve bu
bestesinin
pek çok yerinde masonik mesajlar verdiği kabul
edilmektedir. İşin
ilginç yanı, bu masonik mesajların Eski Mısır'ın pagan
(putperest)
inançları ile yakından ilgili olmasıdır. Mimar Sinan
dergisinde
konu şöye açıklanır:


Bilindiği gibi masonik
ritüellerin Antik Mısır
ritüelleri ile belli bağlantıları vardır. Sihirli Flüt
üzerinde
çalışanlar da her ne kadar "Uzak Doğu ile ilgili bir
masal" olarak
konuyu ele aldılarsa da temelde Mısır ritüelleri vardı.
Mısır mabedlerindeki
Tanrılar ve bunların karşıtları olan Tanrıçalar Sihirli
Flüt'ün
de karakterlerinin oluşmasında etkili oldular.70



OBELİSKLER

Masonların önem verdikleri sembollerden biri
de, Eski Mısır mimarisinin
önemli unsurlarından biri olan "obelisk"tir. Obelisk,
tepesi piramit
şeklinde olan, tek parça, dikine uzun bir kuledir. Çoğu
okurun tanıyacağı
bir obelisk, İstanbul'un Sultanahmet meydanında bulunan ve
turistlerin
büyük ilgisini çeken "dikilitaş"tır. Üzerlerinde Eski
Mısır'ın hiyeroglif
yazıları kazınmış olan obeliskler, asırlar boyu toprak
altında gizli
kaldıktan sonra 19. yüzyılda gün ışığına çıkarılmış ve
daha sonra
da New York, Londra ve Paris gibi Batılı kentlere
taşınmışlardır.
Obelisklerin en büyüğünün gönderildiği ülke ise ABD'dir ve
bu işi
masonlar organize etmişlerdir. Çünkü obeliskler ve
üzerlerinde taşıdıkları
Eski Mısır figürleri, masonlarca kendi sembolleri olarak
kabul edilmektedir.
Mimar Sinan dergisinde, New York'taki 21 metre boyundaki
büyük obelisk
için şu yorum yapılır:


Mimari avadanlığın sembolik
kullanılışında en
canlı misal 1878 yılında Mısır Hidîvi İsmail tarafından
ABD'ne hediye
edilen ve adına Kleopatra iğnesi denilen anıttır. Bu anıt
bugün
New-York'taki Central Park'ta bulunmaktadır. Üzeri masonik
amblemlerle
doludur. Anıt aslında Heliopolis'te Güneş-Tanrı adına
kurulmuş olan
ve bir inisiasyon merkezi olan tapınağın girişine MÖ 1500
yıllarında
dikilmiş bulunmakta idi.71



İSİS EFSANESİ-DUL KADIN

Masonluğun sembolleri arasında yer alan
önemli bir kavram da "dul
kadın" tasviridir. Masonlar kendilerini "dul kadının
çocukları"
olarak tarif eder ve yayınlarında "dul kadın" resimlerini
sık sık
kullanırlar. Peki nedir bu kavramın kökeni? "Dul kadın"
gerçekte
kimdir?


Masonik kaynaklar incelendiğinde, dul kadın
sembolünün de Eski
Mısır kökenli bir efsane olduğu ortaya çıkar. Söz konusu
efsane,
Eski Mısır'ın en ünlü mitlerinden biri olan "Osiris-İsis"
hikayesidir.
Osiris, Eski Mısırlıların "bereket tanrısı" olarak kabul
ettikleri
hayali bir erkek tanrıdır. İsis ise Osiris'in eşidir.
Efsaneye göre
Osiris bir kıskançlık cinayetinin kurbanı olmuş ve İsis
dul kalmıştır.
İşte masonların "dul kadını", bu İsis'tir. Mimar Sinan
dergisindeki
bir makalede konu şöyle açıklanmaktadır:

<blockquote>

Sık sık makalelere ve
konferanslara konu olan
Osiris-İzis menkıbesi, Mısır mitolojisinin masonluğa en
yakın
olan mit'idir. İzis mabedinin rahipleri arasına
katılabilmek için
geçirilen imtihan, masonluktaki tekrisin ta kendisidir.
Bir kere
daha tekrarı gereksiz ve sıkıcı olacaktır. Orada ışık
(nur) en
önemli unsurlardan biridir: Şarkın karanlıklarına
(zulmet) gömülmek
için öğleden itibaren alçalmaya başlayan sabah güneşi,
tanrı Osiris'in
görevini her gün yeniden üstlenir; tıpkı öldürülen
babasının yerine
daha parlak şekilde geçen Horus gibi. Nihayet evladı
olduğumuz
"dul kadın" Osiris'in dul eşi İzis'den başkası değildir.72

</blockquote>

Görüldüğü gibi, kendisini "akıl ve bilimin
yolunda" gibi gösteren
masonluk, aslında sayısız batıl inançla dolu bir
"hurafeler öğretisi"dir.






<table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" height="20" width="551">
<tr>
<td height="238">
</td></tr></table>

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

2 GLOBAL MASONLUK Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:25 am

CANTAR





(Solda) New York
Central Park'ta
yer alan "üzeri masonik amblemlerle dolu"
obelisk
(Ortada) Eski Mısır'ın günümüze ulaşan
kalıntılarından
biri: Krallar Vadisi'ndeki büyük
Firavun heykelleri ve önlerinde yükselen
obelisk
(Sağda) Eski Mısır'a ait bir İsis portresi










GÖNYE VE PERGEL

Mason
sembolleri içinde en çok bilineni ise iç içe geçmiş bir
gönye ve
pergelden oluşan kompozisyondur. Masonlar kendilerine
sorulduğunda
bu sembolün bilim, geometrik düzen, akılcılık gibi
kavramları simgelediğini
belirtirler. Oysaki gönye-pergelin bundan daha farklı bir
anlamı
vardır.


Bunu, tüm zamanların
en büyük mason
üstadlarından biri sayılan
Albert Pike'ın Morals and Dogma (Ahlak ve Dogma) adlı
kitabından
öğrenmek mümkündür. Pike, bu kitabın 839. sayfasında
pergel ve gönye
sembolü hakkında şöyle yazmaktadır:

<blockquote>
<blockquote>

"Bu,
Aryanlardaki
Brahman ve Maya inançlarında
veya Mısır'daki Osiris ve İsis efsanesinde olduğu
gibi, kutsallığın
ikili bir doğası olduğu düşüncesini sembolize eder.
Örneğin
Güneş erkek, Ay ise dişi bir doğaya sahiptir."73

</blockquote>
</blockquote>

Bunun anlamı,
masonların en ünlü sembolü olan
gönye-pergelin, aslında
yine Eski Mısır'dan veya Hıristiyanlık öncesi Aryan
inançlarından
kaynaklanan pagan bir hurafenin işareti oluşudur. Pike'ın
alıntısında
geçen Ay ve Güneş sembolleri de mason localarında yer alan
önemli
bir semboldür ve bunlar Ay'a ve Güneş'e tapınan antik
pagan toplumların
batıl inançlarının bir ifadesinden başka bir şey değildir.



MASONLUĞUN PAGAN
FELSEFESİ


Buraya kadar ele
aldığımız bilgiler,
masonluğun kökleri
Eski Mısır'a uzanan pagan (putperest) bir öğretinin
mirasçısı olduğunu,
masonik kavram ve sembollerin gerçek anlamının burada
gizlendiğini
göstermektedir. Masonluk bu nedenle İlahi dinlere karşı ve
düşmandır.
Bu nedenle hümanist, materyalist ve evrimcidir. Amerikalı
tarihçi
Michael Howard, masonluğun ancak üst derecelerinde tam
olarak açıklanan
bu sırrı şöyle anlatır:




Albert Pike ve onun anısına
basılan
masonik madalyon


<blockquote>

Neden
Hıristiyanlar
masonluğa karşı bu denli
eleştirel olmuşlardır?... Bu sorunun cevabı masonluğun
"sırlarında"
yatmaktadır. Eğer bu sırlar toplumun geneline açıkça
bildirilseydi,
okültizm ve antik dinler konularında eğitimli
olmayanların bunları
anlaması oldukça zor olurdu. Gerçekte masonluğun sıradan
üyelerinin
çoğunun bile bu sırların anlamını kavradıklarını
düşünmek zordur.
Ancak masonluğun daha iç çemberlerinde, yüksek
derecelere ulaşmış
olanlar arasında, masonluğun pagan devirlerden gelen
Hıristiyanlık-öncesi
antik bir geleneğin mirasçısı olduğunu anlayanlar
vardır.74

</blockquote>

Gönye-pergel sembolünü, Eski
Mısır'ın
ünlü sembollerinden biri olan kartalla birlikte
resmeden bir
masonik yapı maketi



Türk masonlarının
kaynakları incelediğinde
de, üst düzey masonların,
diğer biraderlerinden gizli tuttukları bir öğretiye sahip
oldukları
açıkça görülmektedir. Üstad mason Necdet Egeran'ın kaleme
aldığı
bir yazıda, yüksek dereceli masonların bu konudaki
düşüncesi şöyle
aktarılmaktadır

<blockquote>

Bazı
masonlar bile
masonluğu sadece yarı dini,
yarı yardımsever, tatlı sosyal ilişkiler kurulabilen bir
dostluk
müessesesi olarak tanır ve ona göre hareket eder.
Bazıları ise
masonluğun maksadının sadece iyi insanları daha iyi
yapmak olduğunu
sanır. Diğer bir kısım mason, masonluğu karakter yapma
yeri telakki
eder. Velhasıl masonik kutsal dili okuyup yazmayı
bilmeyenlerin
sembollerden ve alegorilerden çıkardıkları manalar
bunlar ve bunlara
benzer değerdedir. Biraz derinine inebilen masonlar için
masonluk
ve onun maksat ve gayesi bambaşkadır. Masonluk bir
eriştirme bilimidir.
Eriştirme, inisiyasyon, yeni bir başlangıç manasına
gelir. Eski
bir yaşayış tarzını bırakıp, yeni ve daha asil bir
hayata giriş
demektir... Masonlukta çok elemanter ve basit bir
sembolizm arkasında,
varlığımızın sırlarının öğrenebileceği daha yüksek bir
iç hayata
girmemize yardım eden bir eriştirme silsilesi mevcut
bulunmaktadır.
İşte bu iç hayatta ve ona geçiştedir ki Masonluk
Aydınlığına ulaşmak
mümkün oluyor. Terakki ve tekamülün vasıflarını ve
şartlarını
öğrenmek kabil oluyor.75

</blockquote>

Alıntıda bazı düşük
dereceli masonların, bu
örgütü bir "yardımseverlik
ve sosyal ilişkiler müessesesi" zannettikleri oysa
masonluğun insanın
"varlığının sırları" ile ilgili olduğu vurgulanmaktadır.
Yani masonluğun
"yardımseverlik ve sosyal ilişkiler müessesesi" görüntüsü,
aslında
bu örgütün felsefesini kamufle eden ve bir taraftan da
sembolik
olarak ifade eden bir kılıftır. Masonluk gerçekte belirli
bir felsefeyi
kendi üyelerine ve topluma empoze etmek için sistemli
şekilde çalışan
bir örgüttür.


Masonluğun pagan
kültürlerden, başta da Eski
Mısır'dan devraldığı
bu felsefenin en temel unsuru ise, başta da belirttiğimiz
gibi materyalizmdir.




MASON
KAYNAKLARINDA MATERYALİZM
I: MUTLAK MADDE İNANCI


Günümüzde masonlar,
aynen Eski Mısır'daki
Firavunlar, rahipler
ve diğer sosyal sınıflar gibi, maddenin sonsuzluğuna,
yaratılmadığına
ve canlılığın cansız maddenin içinden rastlantılarla
doğduğuna inanmaktadırlar.
Materyalist felsefenin temel unsurları olan bu görüşleri,
masonik
kaynaklarda detaylarıyla okumak mümkündür.


Üstad mason Selami
Işındağ'ın Masonluktan
Esinlenmeler adlı kitabında,
masonluğun katıksız materyalist felsefesi şöyle
açıklanmaktadır:

<blockquote>

Bütün
uzay, atmosfer,
yıldızlar, doğa, cansız
ve canlı dediğimiz herşey, atomlardan oluşmaktadır.
İnsan da doğadaki
çeşitli atomların toplamından başka bir şey değildir.
Canlıların
yaşamı, atomlar arası elektrik akımının bir dengesiyle
sağlanmaktadır.
Bu dengenin -atomlardaki elektrisitenin değil- ortadan
kalkmasıyla
öldüğümüz vakit, toprağa dönüşüp atomlara ayrılıyoruz.
Yani
özdekten (madde) enerjiden gelmişiz, özdeğe, enerjiye
dönüşüyoruz.
Atomlarımızdan bitkiler, onlardan da canlılar ve bizler
yararlanıyoruz.
Öyleyse herşey eşit hamurdan yapılmıştır.
Ancak evrime erişmiş en son hayvan olan bizde beyin en
yetkin
(mükemmel) durumda bulunduğundan, bilinç oluşmuştur.
Deneysel
Ruhbilim'in verilerini göz önünde tutarsak,
"duygu-zihin-buyrultu"dan
oluşan üç ruhsal yaşantımızın, beyin korteks hücreleri
ve hormonların
dengeli fonksiyonları sonucu oluştuğu anlaşılmaktadır...
Olumlu
bilim ve akıl, hiçbir şeyin yoktan var edilmediğini ve
yok olmadığını
benimsemiştir. Buna göre insanın hiçbir güce minnettar
ve borçlu
olmadığı sonucunu çıkarma olanağı vardır. Evren bir
total enerjidir.
Başlangıcı ve sonu bilinmemektedir. Herşey bu
total enerjiden
doğar. Evrime uğrar, ölür, ama tümüyle kaybolmaz.
Değişir ve dönüşür.
Gerçek ölüm ve kayboluş yoktur. Sürekli değişme, dönüşme
ve oluşma
vardır. Ama bu büyük sorunu, bu evrensel gizemi (sır)
bilimsel
yasalarla açıklama olanağı yoktur. Bilim dışı
açıklamalar da bir
imgesel (hayali) tasarıdır, dogmadır, boş inançtır.
Olumlu
bilim ve akla göre, bedenden ayrı bir ruh olamaz.76

</blockquote>

Bu satırlarda
sıralanan görüşlerin aynısını,
Marx, Engels, Lenin,
Politzer, Sagan, Monod gibi materyalist düşünürlerin
kitaplarında
da bulabilirsiniz: Bunlar, evrenin sonsuzdan beri var
olduğu, maddenin
tek mutlak varlık olduğu, insanın maddeden ibaret olduğu
ve bir
ruha sahip olmadığı, maddenin kendi içinde evrimleştiği ve
yaşamın
böyle ortaya çıktığı gibi, temel materyalist hurafelerdir.
Hurafe
terimini kullanmak yerindedir, çünkü -Işındağ'ın "bunlar
olumlu
akıl ve bilimin sonuçlarıdır" şeklindeki iddiasının
aksine- gerçekte
tüm bu görüşler 20. yüzyılın ikinci yarısındaki bilimsel
bulgular
tarafından çürütülmüş durumdadır. Örneğin bugün bilim
çevrelerince
kesin kabul görmüş olan Big Bang teorisi, evrenin bundan
milyarlarca
sene evvel yoktan yaratıldığını bilimsel olarak
ispatlamıştır. Termodinamik
Kanunu, maddenin "kendi kendini düzenleme" gibi bir vasfı
olmadığını,
dolayısıyla evrendeki denge ve düzenin bilinçli bir
yaratılışın
eseri olduğunu göstermektedir. Biyoloji, canlılardaki
olağanüstü
tasarımları ortaya koyarak, tüm bunları var eden bir
Yaratıcının
varlığını ispatlamaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz.
Harun Yahya,
Evrenin Yaratılışı, Materyalizmin Sonu, Materyalizmin
Çöküşü, Hayatın
Gerçek Kökeni, Evrim Aldatmacası)


Işındağ satırlarının
devamında, masonların
gerçekte materyalist
(ve dolayısıyla ateist) olduklarını, "Evrenin Ulu Mimarı"
kavramını
ise gerçekte maddi bir evrimi kastederek kullandıklarını
şöyle açıklar:

<blockquote>

Kısaca,
hem de pek
kısaca, bazı masonik ilkelere,
düşünüş ve benimseyişlere de değinmek istiyorum:
Masonluğa göre
yaşam (hayat) tek hücreden başlar, değişme, dönüşme ve
evrim (tekamül)
ile insana kadar gelir. Başlangıcın kendiliği (mahiyet),
nedenleri,
amacı ve koşulları bilinemez. Yaşam, özdek-enerjiden
çıkmıştır
ve ona dönecektir. Evrenin Ulu Mimarı; ancak yüce bir
prensip,
iyilikler ve güzelliklerin sonsuz ufku, evrimin doruğu,
en yüksek
aşaması, insanlık ülküsü olarak düşünülüp benimsenirse,
kişileştirilmezse,
dogmatizmden kurtulma olanağı vardır.77

</blockquote>

Masonik metinlerdeki
materyalist senaryolar,
Marx, Engels veya Lenin gibi materyalist
ideologların yazılarından
hiç de farklı değildir.



Görüldüğü gibi,
masonluk felsefesinde
"maddeden gelip maddeye gitmek"
en temel inançlardan biridir. Konunun önemli bir yönü ise,
masonların
bu felsefeyi sadece kendilerine has bir inanç olarak
görmemeleri,
tüm topluma bu fikirleri yaymak istemeleridir. Işındağ,
üstteki
satırlarının ardından şöyle yazar:

<blockquote>

Bu
ilke ve öğretilerle
yetkinleşen mason; insanları
eğitmeyi... olumlu bilim ve akıl ilkelerini öğreterek
onları kalkındırmayı
bir görev olarak almıştır. Masonluk böylece insanlara
halka dönüktür.
Halka rağmen, halk için çalışır.78

</blockquote>

Bu ifadeler masonluğun
topluma yönelik iki
özelliğini göstermektedir:


1) Masonluk, inandığı
materyalist felsefeyi
(yani bir Eski Mısır
hurafesini) topluma "olumlu bilim ve akıl" kisvesi altında
empoze
etme çabasındadır.


2) Bunu, "halka
rağmen" yapmaya niyetlidir,
yani bir toplum Allah'a
inansa, materyalist felsefeyi kabul etmek istemese bile,
masonluk
bu konuda ısrarlı davranacak, halkın rızasına rağmen onun
dünya
görüşünü değiştirmek için çaba harcayacaktır.


Burada mutlaka dikkat
edilmesi gereken önemli
bir husus, masonluğun
kullandığı terminolojinin aldatıcılığıdır. Masonik
yayınlarda, özellikle
de masonların topluma yönelik açıklamalarında, kendi
felsefelerini
olabildiğince masum, akılcı ve hoşgörülü gibi göstermeyi
amaçlayan
bir üslup kullanılmaktadır. Üstteki alıntıda kullanılan
"olumlu
bilim ve akıl ilkelerini öğreterek insanları kalkındırmak"
kavramı
buna bir örnektir. Gerçekte masonluğun felsefesinin
"olumlu akıl
ve bilimle" bir ilgisi yoktur; bilime rağmen savunulan
köhne bir
hurafedir. Masonluğun "insanları kalkındırmak" gibi bir
amacı da
yoktur; bundan kasıt kendi felsefelerini insanlığa empoze
etmektir.
Bunu "halka rağmen" yapmaya kararlı olduklarını
açıklamaları ise,
"hoşgörülü" değil, totaliter bir dünya görüşüne sahip
olduklarını
göstermektedir.



II: RUHUN VE
AHİRETİN İNKARI


Masonlar materyalizm
inancının bir gereği
olarak insan ruhunun
varlığını kabul etmezler ve ahiretin varlığını da kesin
olarak reddederler.
Buna rağmen, masonik kaynaklarda kimi zaman ölenler için
"ebediyete
intikal etmekten" söz edilir veya buna benzer manevi
kavramlar kullanılır.
Çelişkili gibi görünen bu durum aslında çelişkili
değildir, çünkü
masonların ruhun ölümsüzlüğüne dair tüm izahları sembolik
anlamdadır.
Mimar Sinan dergisindeki "Masonlukta Ölüm Sonrası"
başlıklı bir
makalede bu durum şöyle anlatılır:

<blockquote>

Masonlar
Üstad Hiram
efsanesinde ölümden sonra
dirilişi sembolik manada kabul ederler. Bu diriliş,
hakikatın
daima ölüme ve karanlığa üstün geleceğini belirler.
Masonluk,
bedenden ayrı bir ruhun mevcudiyeti ile uğraşmaz.
Ölümden sonra
diriliş, masonlukta insanlığa manevi ve maddi birtakım
eserler
verebilmektir. İnsanı ebedileştirecek olan bunlardır.
Pek uzun
gibi görünen, aslında kısa olan insan yaşamında, adları
ölümsüzleşme
konusunda belirginleşenler, yaşamları süresince bu
başarıya erişmiş
olanlardır. Adlarını ölümsüzleştirmiş olanların tüm
çabalarını,
gerek çağdaşlarını, gerek kendilerinden sonra gelecek
kuşakları
mutlu etmeye, onlara daha insancıl bir dünya sağlamaya
sarf ettiklerini
görüyoruz. Bunların güttükleri amaç, yaşayan insanların
yaşamlarında
etkin olan insancıl duyguları yükseltmektir... Asırlar
boyunca
ölümsüzlüğü aramış insanoğlu buna, yaptığı işler,
hizmetler, fikirler
sayesinde kavuşacak ve yaşantısına bir anlam
verebilecektir. Bu
sayede, Tolstoy'un belirttiği gibi, "Cennet burada,
yeryüzünde
kurulmuş olacak ve insanlar mümkün olan en yüksek iyiye
kavuşacaklar."79

</blockquote>

Materyalizme inanan
masonlar, ölümden
sonra yaşamın varlığını kabul etmezler. Masonik
kaynaklarda
kimi zaman "ölümden sonra yaşam" kavramları geçer,
ama bundan
kasıt, yanda temsil edilen Hiram efsanesinde olduğu
gibi,
insanın dünyada adının anılmaya devam etmesidir.



Üstad Mason Işındağ
ise aynı konuda şunları
yazmaktadır:

<blockquote>

HERŞEYİN
TÖZÜ (cevheri):
Bunu enerji, özdek
(madde) olarak benimseyen masonluk, herşeyin aşama aşama
değişikliğe
uğrayarak yine özdeğe döneceğini söyler ki, bilimsel
anlamda ölümü
tanımlamış olur. Bu durumda mistisizmin; ruh ve beden
olarak ikiye
ayırdığı güçlerden bedenin ölmesine karşın (rağmen)
ruhun ölmediği,
ruhlar evrenine göçtüğü, orada yaşamını sürdürdüğü ve
ileride
Tanrı buyruğuyla bir başka bedene geçtiği biçimindeki
inancı,
masonluğun benimsediği değişme-dönüşüm düşünüsüyle
bağdaşamaz.
Masonluk bu benimseyişini şöyle bir tümceyle
desteklemektedir:
"Ölümünüzden sonra sizden kalacak ve ölmeyecek olan şey,
olgunluklarınızın
anısı ve yapıtlarınızdır." Masonluğun bu benimseyişi,
bir filozofik
düşünüş biçimidir ki, olumlu bilim ve akıl ilkelerine
dayanır.
Ruhun ölümsüzlüğü ve ölümden sonra dirilmesi şeklindeki
dinsel
inancın bu bilim-akıl prensipleriyle uzlaşması
olanaksızdır. Öyleyse
Masonluk bu konuda düşünü ve benimseyiş ilkelerini,
pozitivist
ve rasyonalist felsefe sistemlerinden almıştır. Böylece
bu filozofik
sorunda dinlerden ayrı bir düşünü, benimseyiş ve
açıklamaya bağlanmıştır.80

</blockquote>

Ölümden sonra dirilişi
reddetmek, ölümsüzlüğü
ise "geride bırakılan
maddi eserlerde" aramak... Bu düşünce masonlar tarafından
"çağdaş
bilimin gereği" gibi gösterilse de, gerçekte tarihin eski
çağlarından
bu yana inkarcılar tarafından inanılan bir hurafedir.
Kuran'da inkarcıların
"ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları" edindikleri
haber verilir.
Geçmiş peygamberlerden biri olan Hz. Hud, inkarcı Ad
kavmini bu
cahilce düşünceye karşı şöyle uyarmıştır:


Hani onlara
kardeşleri Hud: "Sakınmaz
mısınız?"
demişti.


"Gerçek şu ki, ben
size gönderilmiş
güvenilir bir
elçiyim."


"Artık Allah'tan
korkup-sakının ve bana
itaat edin."


"Buna karşılık ben
sizden bir ücret
istemiyorum;
ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir."


"Siz, her yüksekçe
yere bir anıt inşa
edip oyalanıp
eğleniyor musunuz?"


"Ölümsüz kılınmak
umuduyla sanat yapıları
mı ediniyorsunuz?"


"Tutup
yakaladığınız zaman da zorbalar
gibi mi
yakalıyorsunuz?"


"Artık Allah'tan
korkup-sakının ve bana
itaat edin."
(Şuara Suresi, 124-131)


İnkarcıların burada
yanıldığı nokta, sanat
yapıları inşa etmek
değildir. Müslümanlar da sanata önem verir, sanat yapıları
inşa
eder ve bu yolla dünyayı güzelleştirmek için gayret
ederler. Aradaki
fark, niyettir. Bir Müslüman, Allah'ın insana verdiği
güzellik ve
estetik kavramlarını sergilemek, ifade etmek için sanatla
ilgilenir.
İnkarcılar ise, sanatı "ölümsüzlük yolu" zannnederek
yanılmaktadırlar.



RUHUN İNKARININ
BİLİMSEL ÇELİŞKİSİ


Masonların ruhun
varlığını inkar etmeleri,
insan bilincini sadece
maddeden (beyinden) ibaret saymaları da, iddia ettikleri
gibi "bilimin
gereği" değildir. Aksine, günümüzde bilimsel bulgular,
insan bilincinin
maddeye indirgenemediğini, yani bilincin beynin
fonksiyonları ile
açıklanamadığını göstermektedir.


Bu konudaki literatüre
bakıldığında, bilim
adamlarının, materyalizmin
zorlamasıyla ortaya çıkan "bilinci beyne indirgeme" çabası
sonucunda
hiçbir sonuca ulaşamadıkları ve çoğunun bundan vazgeçtiği
görülür.
Günümüzde pek çok araştırmacı, insan bilincinin beyindeki
nöronların,
onları oluşturan molekül ve atomların ötesinde,
açıklanamayan bir
kaynaktan geldiği kanısındadır.


Bunlardan biri olan
Wilder Penfield, yıllarca
süren çalışmalardan
sonra ruhun varlığının inkar edilemeyecek bir gerçek
olduğu sonucuna
varmıştır:

<blockquote>

.
Aklı sadece beyin
fonksiyonu olarak yıllarca
açıklamaya çalıştıktan sonra, bir kişinin, varlığımızın
iki önemli
unsurdan meydana geldiğini savunan hipotezi
benimsemesinin daha
mantıklı olduğu sonucuna vardım... Aklı, beynin içindeki
sinirsel
işlemler bazında açıklamanın oldukça imkansız olacağı
kesin gözüktüğü...
için, varlığımızın iki önemli unsur (madde ve ruh)
açısından açıklanması
gerektiği savını seçmek zorunda kalıyorum.81

</blockquote>

Bilim adamlarını bu
sonuca ulaştıran gerçek,
bilincin hiçbir zaman
için maddi faktörlerle açıklanamamasıdır. İnsan beyni 5
duyumuzun
toplandığı ve işlemden geçirildiği muhteşem bir bilgisayar
gibidir.
Ama bu bilgisayarın bir "benlik" duygusuna sahip olması,
kendisine
ulaşan duyuları kavraması, hissetmesi, bunlar üzerine
düşünmesi
mümkün değildir. Ünlü İngiliz fizikçi Roger Penrose, The
Emperor's
New Mind (İmparatorun Yeni Bilinci) adlı kitabında bu
konuda şunları
söyler:

<blockquote>

Belirli
bir kimseye onun
insan kimliğini veren
nedir? Bir dereceye kadar vücudunu meydana getiren
atomlar mıdır?
İnsan kimliği atomları meydana getiren elektron, proton
ve diğer
partiküllerin özgün seçimine mi bağlıdır? Bunun böyle
olmadığını
gösteren en azından iki neden vardır. Birincisi, yaşayan
herkesin
bedenini meydana getiren materyalde aralıksız bir
değişim vardır.
Bu, her ne kadar doğumdan sonra yeni beyin hücreleri
meydana gelmese
de, bir kimsenin özellikle beyin hücreleri için de
geçerlidir.
Doğumdan beri her bir hücrenin ve vücudumuzu meydana
getiren maddenin
hemen tamamı defalarca değiştirilmiştir. İkinci neden
kuantum
fiziğinden gelir... Eğer bir kimsenin beynindeki bir
elektron
bir tuğladaki diğer bir elektronla değiştirilse idi,
sistemin
durumu bir önceki ile tamamen aynı olurdu, adeta ayırt
edilemezdi.
Aynı şey protonlar ve diğer bütün parçacıklar için de
geçerlidir.
Eğer bir kimsenin bedenindeki tüm madde bu evin
tuğlalarındaki
uygun parçacıklar ile değiştirilse idi, tam anlamı ile
hiçbir
şey fark etmezdi."82

</blockquote>

Prof. Penrose, materyalizmin
insan
zihnini asla açıklayamadığını savunmaktadır.



Penrose bir insanın
bütün atomlarını tuğlanın
atomları ile değiştirsek
bile insanı bilinçli yapan özelliklerin tamamen aynı
kalacağını
açıkça ifade etmektedir. Ya da tam tersini düşünebiliriz.
Eğer beynin
atomlarının parçacıklarını tuğlanınkilerle değiştirsek, bu
da tuğlayı
elbette bilinçli yapmaz.


Kısacası insanı insan
yapan özelliklerin
maddenin bir özelliği
olmadığı, onun dışında bir varlık olduğu çok açıktır.
Penrose kitabının
sonuç kısmında şu yorumu yapar:


Bilinç
bana göre, öylesine
önemli bir olgu ki,
karmaşık hesaplamayla 'rastlantı' sonucu ortaya çıkan bir
kavram
olduğuna inanamam. Bilinç, evrenin varoluşu gerçeğini,
onun sayesinde
anladığımız bir olgudur.83



Peki bu durum
karşısında materyalizm neyi
savunmaktadır? Materyalistler,
insanın sadece maddeden ibaret olduğunu, cansız, bilinçsiz
atomların
tesadüflerle yanyana gelip, insan gibi aklı, duyguları,
düşünceleri,
hatıraları, duyuları olan bir varlığı meydana getirdiğini
nasıl
ileri sürmektedirler? Bunu, kendilerince, nasıl mümkün
görmektedirler?



Bu sorular tüm
materyalistleri ilgilendiren
sorulardır. Ancak masonik
kaynaklar bu konuda herhangi bir materyalist kaynaktan
daha ilginç
fikirler içerir. Bu kaynaklara bakıldığında, materyalist
felsefenin
ardındaki "maddeye tapınma" hurafesi açıkça ortaya
çıkmaktadır.



MASONİK
MATERYALİZM: MADDENİN
İLAHLAŞTIRILMASI


Materyalist felsefenin
ne olduğunu iyi
anlamak gerekir: Bu felsefeyi
savunanlar, evrendeki büyük düzen ve dengenin, dünya
üzerindeki
milyonlarca farklı canlı türünün ve biz insanların, sadece
ve sadece
maddeyi oluşturan atomların etkileşimleri ile ortaya
çıktığına inanmaktadırlar.
Bir başka deyişle, cansız ve şuursuz atomların "yaratıcı"
olduğunu
düşünmektedirler.


Bu fikir her ne kadar
modern gibi gösterilse
de, gerçekte tarihin
eski çağlarından bu yana var olan bir inancın tekrarıdır:
Putperestlik.
Putlara tapanlar, tapındıkları heykellerin, totemlerin bir
ruhu
ve kudreti olduğuna inanmış, yani cansız, bilinçsiz
maddeye, bilinç
ve büyük bir kudret atfetmişlerdir. Bu kuşkusuz son derece
saçma
bir inançtır. Allah putperestlerin bu saçma inancına
Kuran'da dikkat
çeker. Peygamber kıssalarında, putperest kavimlerin
inancının saçmalığı
özellikle vurgulanır. Örneğin Hz. İbrahim babasına diye
sormuştur.
İşitmeyen, görmeyen, ve "bir şeyden bağımsızlaştırmayan",
yani bir
güce sahip olmayan cansız maddeye ilahlık atfetmenin çok
akılsızca
bir düşünce olduğu açıktır çünkü.

"Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir
şeyden bağımsızlaştırmayan
şeylere niye tapıyorsun?" (Meryem Suresi, 42)


Materyalistler ise
çağımızın
putperestleridir. Onlar taştan, tahtadan
heykellere, totemlere değil, ama bunları ve tüm diğer
cisimleri
oluşturan "madde" mefhumuna inanmakta, bu maddenin sonsuz
bir güç,
akıl ve bilgi sahibi olabileceğini düşünmektediler. İşte
masonik
kaynaklar, bu konuda ilginç bilgiler içerirler. Çünkü
masonlar,
materyalizmin özündeki bu putperest inancı açıkça "itiraf"
etmektedirler.
Mimar Sinan dergisindeki bir makalede şunlar yazılıdır:

<blockquote>

Bir
özdeği oluşturmak
için, atomlar kendi kendilerine,
bir düzen içinde örgütlenirler. Atomların örgütlenmesini
sağlayan
güç, her atomun sahip olduğu tindir (ruhtur). Her tin
bir bilinç
olduğuna göre, her yaratık bir bilinçtir ve her yaratık
zekidir.
Üstelik her yaratık aynı derecede zekidir. Bir insan,
bir hayvan,
bir bakteri, bir molekül aynı derecede zekidir.84

</blockquote>

Dikkat edilirse,
burada açıkça her atomun
ayrı bir akıl ve bilince
sahip olduğu iddia edilmektedir. Bunu iddia eden mason
yazar, her
varlığın da sahip olduğu atomlardan dolayı bir bilince
sahip olduğunu
ileri sürmekte, insan ruhunun varlığını reddettiği için
de, insanı
hayvanlar veya cansız moleküller gibi bir "atom yığını"
saymaktadır.


Oysa gerçek şudur:
Cansız maddenin (yani
atomların) bir ruhu, bilinci,
aklı yoktur. Bu, bütün gözlem ve deneylerimizin bize
gösterdiği
bir gerçektir. Bilinç ancak canlılarda vardır ki, bu da
Allah'ın
canlılara vermiş olduğu "can" mefhumunun bir sonucudur.
İnsan ise
canlılardaki en üstün bilince sahiptir, çünkü Allah'ın
kendisine
verdiği ruhu taşımaktadır.


Bir diğer ifadeyle,
bilinç, masonların
inandığı gibi cansız maddede
değil, ancak ruh sahibi varlıklarda bulunur. Masonlar ise,
Allah'ın
varlığını kabul etmemek için, atomlara "ruh" atfedecek
kadar saçma
bir inanca başvurmaktadırlar.


Masonların savunucusu
oldukları bu
materyalist inanç, aslında "animizm"
olarak bilinen ve doğadaki her maddenin (taşların,
dağların, rüzgarın,
suyun vs.) ayrı birer ruhu ve bilinci olduğunu varsayan
pagan bir
inanışın yeniden ifadesidir. Bu inanış Yunan düşünürü
Aristo tarafından
materyalizmle (maddenin yaratılmadığı ve tek mutlak varlık
olduğu
inancıyla) birleştirilmiş ve bugün dahi materyalizmin
özünde yer
alan "doğadaki cansız varlıklara bilinç atfetme"
şeklindeki "çağdaş
paganizm (putperestlik)" gelişmiştir.


Materyalizm, cansız ve
bilinçsiz maddeyi
"yaratıcı" olarak kabul eder. Bir diğer ifadeyle
maddeyi putlaştırır.
Atomlarda "ruh" olduğuna inanan masonlar, bu batıl
inancı
açıkça ifade etmektedirler.



Masonik yayınlar bu
konuda çok ilginç
izahlarla doludur. Mimar
Sinan dergisindeki "Gerçeğin Yolu" başlıklı bir makalede
şöyle denir:

<blockquote>

Animist
bir varsayımla
atomda ruhun varlığını
kabul edersek, hiyerarşik bir gelişimle, atom
ruhcuklarını yöneten
molekül, molekül ruhcuklarını yöneten hücre,
hücrelerinkini yöneten
organ ve hepsinin üzerinde tüm bedenin yönetici ana
ruhu, bütün
bu ruhcukların ilahı değil mi?85

</blockquote>

Bu batıl ve ilkel
inanış, masonları,
evrendeki denge ve düzenin
cansız madde tarafından sağlandığı düşüncesine götürür.
Yine Mimar
Sinan dergisinde, dünyanın jeolojik gelişimi hakkındaki
bir makalede
şöyle yazılıdır:

<blockquote>

Bu
yüzey bozulması
öylesine ince hesaplarla
gerçekleşmiştir ki, canlı yaşamın bugünkü durumunu
kazanması magmanın
bu görünmez zekası sayesinde mümkün olmuştur
diyebiliriz. Yoksa,
sular çukurlarda toplanamaz, yeryüzünü küresel bir su
tabakası
tamamen kaplardı.86

</blockquote>

Mimar Sinan
dergisindeki bir başka makalede
ise, ilk canlı hücrenin
ve ondan türeyen diğer hücrelerin bilinçli oldukları, plan
yapıp
bunu uyguladıkları iddia edilmektedir:

<blockquote>

Dünyada
hayat başlangıcı
tek hücrenin meydana
gelmesiyle olmuştur. Bu tek hücre derhal harekete
geçerek, hayati
itilişin altında, adeta isyankar bir davranışla, ikiye
bölünür
ve bu vetire namütenahi bir parçalanma teselsülü ile
devam eder.
Ancak, bu ayrılmış hücreler serserice seyretmenin
gayesiz olduğunu
idrak eder, sanki bu serseri seyrinden korkuyor ve
hayatı koruma
insiyakının kuvveti ve itilişi altında, bu
birbirlerinden ayrılmış
hücreler aralarında planlı teşriki mesai yaparak,
birleşerek,
hayatı idame ettirebilecek uzuvların yapısı için
fedakarlıkla,
tam demokratik bir şekilde, ahenkle çalışır.87

</blockquote>

Geçmiş çağlardaki paganlar,
taştan
oyulmuş putlara tapmışlardır. Günümüzdeki paganlar
ise, "madde"
kavramını putlaştırmış durumdadırlar.



Oysa bir canlı
hücresinde, üstteki alıntıda
iddia edilen planlamayı
yapacak bir bilinç yoktur. Buna inanmak, batıl bir
inançtan başka
bir şey değildir. Yine de masonlar, üstteki alıntılarda
görüldüğü
gibi, Allah'ın varlığını ve yaratma sıfatını kabul etmemek
için
atomlara, moleküllere ve nihayet hücrelere akıl, plan,
fedakarlık
ve hatta "demokratik ahenk" gibi komik sıfatlar
atfedebilmektedirler.
Bir yağlıboya tablonun nasıl ortaya çıktığını anlatırken,
"boyalar
planlı bir teşriki mesai yaparak, tam demokratik bir
şekilde, ahenkle
çalışmış ve bu resim ortaya çıkmış" demek nasıl bir
saçmalıksa,
masonların hayatın kökenine getirdiği iddia da o kadar
saçmalıktır.


Mezopotamya' daki putperest
kavimlere
ait bir kabartma



Masonların ve diğer
materyalistlerin söz
konusu batıl inancının
günlük yaşamda sıkça karşılaştığımız bir ifadesi, "Doğa
Ana" kavramıdır.
Evrim teorisini savunan belgesel filmlerde, kitaplarda,
dergilerde,
hatta reklamlarda dahi karşımıza çıkan "Doğa Ana" ifadesi,
doğayı
oluşturan cansız maddelerin (azot, oksijen, hidrojen,
karbon gibi
elementlerin, bunları içeren toprağın, suyun, atmosferin
vs.) bilinçli
bir güce sahip olduğu ve insanlar dahil tüm canlıları
"yarattığı"
şeklindeki bir batıl inancı ifade etmek için
kullanılmaktadır. Hiçbir
gözlemsel ve deneysel veriye ya da herhangi bir akılcı
analize dayanmayan
bu hurafe, sadece telkin yoluyla insanlara kabul
ettirilmek istenir.
Amaç, insanların gerçek Yaratıcıları olan Allah'ı
unutmaları, bunun
yerine "doğa"nın yaratıcı sayıldığı pagan bir kültür
içinde yaşamalarıdır.


Masonluk ise, bu
kültürü oluşturmak,
güçlendirmek ve yaymak için
büyük bir çaba içindedir ve kendisiyle aynı safta gördüğü
tüm toplumsal
güçleri desteklemektedir. Mimar Sinan dergisinde
yayınlanan "Bilimsel
Açıdan Dayanışma Kavramı ve Evrimi Üzerine Düşünceler"
başlıklı
bir makalede, "doğa ananın düzenlediği esrarlı uyum"dan
söz edilmekte,
bu düşüncenin masonluğun hümanist felsefesinin temeli
olduğu vurgulanmakta
ve bu felsefeyi savunan tüm hareketlerin masonluk
tarafından destekleneceği
haber verilmektedir:


Canlılar
dünyasının yaşamında madde alışverişi bakımından
yeryüzünde ve içimizde
yaşayan yaralı mikropların, bütün bitkilerle hayvanların
ve insanların
"doğa ananın" düzenlediği esrarlı bir uyumla sürekli
olarak ortaklaşa
organik bir dayanışma içinde olduklarını düşünerek
masonluğun, huzur-barış-güven
ve mutluluk amacında ve kısacası hümanizma ve insanların
evrensel
birliği yolunda atılan psiko-sosyal her türlü dayanışma
hareketini,
kendi ülküsünün gerçekleştirmesini sağlayacak araç ve
aksiyon olarak
karşılayacağını ve selamlayacağını bir kez daha teyit
etmek isterim.88



Masonluğun "kendi
ülküsünü gerçekleştirmek
için" desteklediği "araç
ve aksiyon"ların en önemlisi ise, materyalizmin ve
hümanizmin çağımızdaki
sözde bilimsel dayanağı olan evrim teorisidir.


Bir sonraki bölümde
Darwin'in yaşamından
günümüzdeki evrim propagandasına
kadar evrim teorisinin iç yüzünü inceleyecek ve tüm
zamanların bu
en büyük bilimsel yanılgısının masonlukla olan gizli
ilişkisini
ortaya çıkaracağız.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

3 GLOBAL MASONLUK Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:32 am

CANTAR




HÜMANİZMİN PERDE ARKASI

Hümanizm"
kavramı çoğu insanın aklında
olumlu mesajlar çağrıştırır. "İnsan sevgisi", "barış",
"kardeşlik"
gibi. Ancak felsefi anlamda hümanizmin daha da önemli bir
anlamı
vardır: Hümanizm, "insanlık" kavramını, insanların yegane
amaç ve
odak noktası haline getiren bir düşüncedir. Bir başka
deyişle, insanı,
Yaratıcımız olan Allah'tan yüz çevirmeye, sadece kendi
varlığı ve
benliği ile ilgilenmeye çağırır. Hümanizmin bu anlamı,
özellikle
de kelimenin Batı dillerindeki kullanımında belirgindir.
Hümanizmin
İngilizce'deki sözlük anlamı şu şekildedir:

<blockquote>

En iyi değerler,
karakterler ve davranışların
doğaüstü bir otoritede değil de, insanlarda olduğuna
inanan düşünce
sistemi.29

</blockquote>

Hümanizmin en açık tarifini ise, bu felsefeye
inananlar yapmıştır.
Günümüzün önde gelen hümanist sözcülerinden biri olan
Corliss Lamont,
The Philosophy of Humanism (Hümanizm Felsefesi) adlı
kitabında şöyle
yazar:

<blockquote>

Hümanizm, tüm gerçekliğin
bizzat doğanın kendisinden
ibaret olduğuna inanır, evrenin temel materyali, zihin
değil madde-enerjidir...
(Hümanizme göre) Doğaüstü varlıklar gerçek değildir;
yani insan
düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip
değildirler
ve tüm evren düzeyinde, evrenimizin doğaüstü ve sonsuz
bir Yaratıcısı
yoktur.30

</blockquote>

Görüldüğü gibi, hümanizmin temeli doğrudan
ateizme dayanmaktadır.


Günümüzde hümanizm, ateizmin
diğer
bir ismi durumundadır. Amerikan, The Humanist
(Hümanist) dergisinin
Darwin hayranlığı, bunun örneklerinden biridir.



Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça
kabul edilir. Geçtiğimiz
yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan iki önemli
"manifesto"
yani beyanname vardır. Birinci manifesto 1933 yılında
yayınlanmış,
dönemin bazı ünlü isimleri tarafından imzalanmıştır. 40
yıl sonra,
1973'te yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini
teyid
etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre bazı
ilaveler
içermiştir. II. Hümanist Manifesto'yu imzalayan binlerce
düşünür,
bilim adamı, yazar, medya üyesi vardır ve bu doküman hala
son derece
aktif olan American Humanist Association (Amerikan
Hümanist Birliği)
tarafından savunulmaktadır.


Manifestoları incelediğimizde, her ikisinde
de en temel görüşün;
evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına var olduğu,
insanın
kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu olmadığı,
Allah inancının
insanları ve toplumları geri götürdüğü gibi, bilinen
ateist dogma
ve propagandalar olduğu görülür. Örneğin I. Hümanist
Manifesto'nun
ilk altı maddesi şu şekildedir:

<blockquote>

Biz aşağıdaki görüşleri
ilan ediyoruz:


BİR: Dinsel hümanistler, evrenin
kendi başına
var olduğunu ve yaratılmadığını kabul ederler.


İKİ: Hümanizm, insanın doğanın bir
parçası olduğuna
ve sürekli bir işlemin (sürecin) sonucunda oluştuğuna
inanır.


ÜÇ: Hayat hakkında organik görüşü
kabul eden
hümanistler, zihin ve beden arasındaki geleneksel
dualizmi reddederler.


DÖRT: Hümanizm, insanın kültür ve
medeniyetinin,
antropoloji ve tarih tarafından açıkça tanımlandığı
gibi, insanın
doğal ortamıyla ve sosyal birikimiyle olan ilişkisinden
kaynaklanan
kademeli bir gelişimin ürünü olduğunu kabul eder.
Belirli bir
kültür içinde doğan birey, büyük ölçüde o kültür
tarafından şekillendirilir.


BEŞ: Hümanizm ileri sürer ki,
evrenin modern
bilim tarafından tanımlanan doğası, insan değerlerine
ait herhangi
bir doğaüstü ve kozmik garantiyi kabul edilemez hale
getirir...


ALTI: Bizim kanaatimiz gelmiştir ki,
teizm,
deizm, modernizm ve çeşitli "yeni düşünce"lerin zamanı
geçmiştir.31

</blockquote>

Yukarıdaki maddeler, materyalizm, Darwinizm,
ateizm ve agnostisizm
gibi isimler altında ortaya çıkan ortak bir felsefenin
ifadeleridir.
İlk maddede "evren sonsuzdan beri vardır" şeklindeki
materyalist
dogma öne sürülmektedir. İkinci madde, insanın, evrim
teorisinin
öne sürdüğü gibi, yani yaratılmadan var olduğu iddiasıdır.
Üçüncü
maddede, insan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın
maddeden ibaret
olduğu iddia edilmektedir. Dördüncü maddede "kültürel
evrim" iddiası
öne sürülmekte ve insanın "fıtratının" (yaratılıştan gelen
özelliklerinin)
varlığı reddedilmektedir. Beşinci madde, Allah'ın evren ve
insan
üzerindeki hakimiyetini reddetmektedir. Altıncı madde ise,
"Teizm"in,
yani Allah inancının terk edilmesi gerektiğini, bunun
"zamanın gereği"
olduğunu savunmaktadır.


Dikkat edilirse bu iddialar, hak dinlere
düşman olan çevreleri
hemen her zaman kullandıkları basmakalıp söylemlerin bir
toplamı
niteliğindedir. Bunun nedeni, hümanizmin, din
düşmanlığının temel
çatısını oluşturmasıdır. Çünkü hümanizm, Allah'ı inkarın
tarih boyunca
en büyük çıkış noktası olan "insanın kendini başıboş ve
sorumsuz
sanması" aldanışının bir ifadesidir. Allah bu konuda
Kuran'da şöyle
buyurur:


İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz'
bırakılacağını
mı sanıyor?


Kendisi, akıtılan meniden bir damla su
değil miydi?


Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken
(Allah, onu)
yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'


Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere
çift kıldı.


(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç
yetiren
değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)


Allah insana "kendi başına ve sorumsuz"
olmadığını bildirmekte
ve bunun hemen ardından ona kendi yaratılışını
hatırlatmaktadır.
Çünkü insan, kendisini Allah'ın yaratmış olduğunu
kavradığında,
"başıboş" olmadığını, Allah'a karşı sorumlu olduğunu da
anlayacaktır.


İşte bu nedenle hümanizm, insanın
"yaratılmamış" olduğu iddiasını,
felsefesinin temel doktrini haline getirmiştir. I.
Hümanist Manifesto'nun
ilk iki maddesi, doğrudan bu doktrini ifade eder.
Hümanistler bu
iddialarında bilimin kendilerini desteklediği
iddiasındadırlar.


Oysa yanılmaktadırlar. I. Hümanist
Manifesto'nun yayınlanmasından
bu yana, bu felsefenin hümanistlerce "bilimsel gerçek"
gibi gösterilen
iki dayanağı (yani sonsuzdan beri var olan evren fikri ve
evrim
teorisi) doğrudan bilimin kendisi tarafından
çürütülmüştür:


1) Sonsuzdan
beri var olan
(yani yaratılmamış) evren fikri, I. Hümanist Manifesto'nun
yazıldığı
yıllarda başlayan bir dizi astronomik ve fiziksel bulgu
ile çürümüştür.
Evrenin genişmesi, kozmik fon radyasyonu, hidrojen-helyum
oranının
hesaplanması gibi gelişmeler, evrenin bir başlangıcı
olduğunu ve
yaklaşık 15-17 milyar yıl önce "Büyük Patlama" (Big Bang)
adı verilen
dev bir patlama ile yoktan var edildiğini göstermiştir.
Big Bang
teorisi, hümanist ve materyalist felsefelerin bağlıları
tarafından
uzun süre kabul edilmese de, sonuçta onları da ikna edecek
şekilde
galip gelmiştir. Günümüzde, ortaya çıkan bilimsel kanıtlar
nedeniyle,
bilim dünyası "evrenin yaratılışı" anlamına gelen Big
Bang'i kabul
etmektedir ve bu, hümanistleri çıkmaza sokmaktadır. Ateist
düşünür
Anthony Flew'un ifadesiyle, "Big Bang modeli, bir ateist
açısından
oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar
tarafından
savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir
başlangıcı olduğu
iddiasını."32
(Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun
Yahya, Evrenin Yaratılışı, 1999)


2)
I. Hümanist Manifesto'nun en büyük
bilimsel
dayanağı konumundaki evrim teorisi de yine Manifesto'nun
kaleme
alınmasından sonraki on yıllar içinde bilimsel olarak
büyük bir
çöküş yaşamıştır. Hayatın kökeni hakkında
1930'larda Oparin
ve Haldane gibi ateist (ve kuşkusuz hümanist) evrimciler
tarafından
ortaya atılan senaryoların hiçbir bilimsel niteliği
olmadığı, canlılığın
bu senaryolarda ileri sürüldüğü gibi cansız maddeden kendi
kendine
doğamayacağı bugün anlaşılmış durumdadır. Fosil kayıtları,
canlıların
bir evrim süreci içinde oluşmadıklarını, farklı
yapılarıyla yeryüzünde
aniden belirdiklerini göstermektedir ve bu gerçek 70'li
yıllardan
bu yana bizzat evrimci paleontologlar tarafından açıkça
itiraf edilmektedir.
Modern biyoloji, canlıların evrim teorisinin öne sürdüğü
gibi doğa
kanunlarının ve rastlantıların ürünü olmadıklarını, her
organizmada
yaratılışı kanıtlayan "bilinçli tasarım" örnekleri
bulunduğunu göstermektedir.
(Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek
Kökeni, 2000)


I. Hümanist Manifesto'nun insanlığı geride
bırakan veya çatışmaya
sürükleyen etkenin dini inançlar olduğu şeklindeki çarpık
iddiası
da, tarihsel tecrübelerle çürümüştür. Hümanistler, dini
inançlar
ortadan kaldırıldığında insanlığın mutluluk ve huzur
bulacağını
öne sürmüşler, oysa bunun tam aksi yaşanmıştır. I.
Hümanist Manifesto'nun
yayınlanmasından 6 yıl sonra patlak veren II. Dünya
Savaşı, tamamen
din-dışı bir ideoloji olan faşizmin insanlığa getirdiği
felaketlerin
belgesidir. Hümanist bir ideoloji olan komünizm, önce
Sovyetler
Birliği'nde, ardından da Çin, Kamboçya, Vietnam, Kuzey
Kore, Küba
ve çeşitli Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde insanlığa
eşi benzeri
görülmemiş bir vahşet yaşatmış, toplam 120 milyon insanın
hayatına
mal olmuştur. Batı tipi hümanizmin (kapitalist
sistemlerin) de kendi
toplumlarına ve dünyanın diğer bölgelerine barış ve
mutluluk getiremediği
açıktır.


Kısacası hümanizmin hem bilimsel dayanakları
çürüktür hem de vaatleri
boştur. Ama bunların ortaya çıkmasına rağmen, Hümanistler
felsefelerinden
vazgeçmemişler, dahası bunu kitle propagandası
yöntemleriyle tüm
dünyaya yaymaya çalışmışlardır. Özellikle II. Dünya Savaşı
sonrası
dönemde, bilim, felsefe, müzik, edebiyat, resim, sinema
gibi alanlarda
yoğun bir hümanist propaganda dikkati çeker. Hümanist
ideologların
ürettikleri içi boş ama süslü mesajlar, kitlelere ısrarla
empoze
edilmiştir. Tüm zamanların en popüler müzik grubu olarak
kabul edilen
Beatles'ın solisti John Lennon'ın ünlü "Imagine" (Hayal
Et) adlı
şarkısının sözleri, bu konuda dikkat çekici bir örnektir:


<table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="438">
<tr>
<td height="295" width="185">

Hayal et
ki, hiçbir
cennet yok
Eğer denersen kolaydır bu,
Altımızda bir cehennem yok,
Üzerimizde sadece gökyüzü var



Hayal et
ki, tüm
insanlar
Bugün için yaşıyorlar...



Hayal et
ki hiçbir
ülke yok
Bunu yapmak zor değil
Öldürecek ya da uğrunda ölecek bir şey yok
Ve hiçbir din de yok...



Benim bir
hayalperest
olduğumu söylebilirsin
Ama tek başıma değilim
Umarım bir gün sen de bize katılırsın
Ve tüm dünya tek olur.

</td>
<td height="295" width="253">

John Lennon, "Hayal et
ki hiçbir
din yok" şeklindeki sözleriyle, hümanist
felsefenin
20. yüzyıldaki önemli propagandacılarından
biriydi.


</td>
</tr>
</table>

Bu şarkı 1999 yılında yapılan çeşitli
"yüzyılın şarkısı" yarışmalarının
çoğunda birinci seçilmiştir. Bilimsel ve akılcı temelleri
bulunmayan
hümanizmin, kitlelere duygusallık yöntemiyle nasıl empoze
edildiğinin
ilginç bir göstergesidir bu durum. Dine ve dinin insanlara
öğrettiği
gerçeklere karşı hiçbir akılcı itiraz getiremeyen
hümanizm, ancak
bu gibi duygusal telkinlerle etkili olmaya çalışmaktadır.


1933 yılında yayınlanan I. Hümanist
Manifesto'nun vaatlerinin boş
çıkmasının üzerine, aradan 40 yıl geçtikten sonra,
hümanistler ikinci
bir metin kaleme aldılar. II. Hümanist Manifesto olarak
bilinen
bu metnin başlangıcında, hümanist vaatlerin boşa çıkmış
olmasına
bir açıklama getirilmeye çalışılıyordu. Bu açıklama son
derece zayıf
kalmasına rağmen, yine de hümanistlerin felsefelerine
bağlılıkta
direndikleri, dahası kendine fazlasıyla güvenen bir üslup
kullandıkları
dikkat çekiyordu.


Hümanist felsefenin
vaatlerinin aksine,
ateizm ve dinsizlik 20. yüzyılda dünyaya sadece
savaş, çatışma,
acı ve zulüm getirmiştir.



Manifesto'nun en belirgin özelliği ise, 1933
yılındaki ilk manifestonun
din aleyhtarı çizgisini aynen korumasıydı:

<blockquote>

1933'te olduğu gibi,
hümanistler hala, geleneksel
teizmin, özellikle de duaları işiten, insanları dikkate
alan ve
dualarına cevap veren Tanrı inancının, kanıtsız ve
zamanı geçmiş
bir inanç olduğu düşüncesindedirler... Vahiy, Tanrı,
ibadet veya
inanç kavramlarını insan ihtiyaçlarının veya
tecrübelerinin üzerine
çıkaran geleneksel, dogmatik veya otoriter dinlerin,
insan türüne
zarar verdiğine inanıyoruz... Teist olmayanlar olarak,
Tanrı'yla
değil insanla, kutsallıkla değil doğayla işe başlıyoruz.33

</blockquote>

Bunlar son derece yüzeysel izahlardır. Dini
anlamak için derin
bir akıl ve kavrayış gerekir. Bunların başlangıç noktası
ise, samimiyet
ve ön yargıdan uzak olmaktır. Hümanizm ise, ilk baştan
dine ve Allah'a
karşı çıkan insanların, bu ön yargılarını akılcı ve
bilimsel gibi
gösterebilme çabasından başka bir şey değildir.
Hümanistlerin, Allah
inancını ve İlahi dinleri "kanıtsız ve zamanı geçmiş
inançlar" olarak
tarif etmeye çalışmaları ise, aslında yeni bir fikir
değil, binlerce
yıldır inkarcılar tarafından ileri sürülen bir iddianın
tekrarıdır.
Allah Kuran'da bu inkarcı düşünceyi şöyle bildirir:


Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete
inanmayanların
kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte)
olanlardır.


Şüphesiz Allah, onların saklı
tuttuklarını ve açığa
vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri sevmez.


Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde,
"Eskilerin
masalları" dediler. (Nahl Suresi, 22-24)


Ayetlerde, inkarcıların din için hep
"eskilerin masalları" dedikleri
ve bu inkarın gerçek nedeninin kalplerindeki büyüklenme
hissi (kibir)
olduğunu haber vermektedir. "Hümanizm" denilen felsefe
ise, ayette
tarif edilen bu inkarcı düşüncenin sadece bu çağa ait bir
tanımıdır.
Bir başka deyişle hümanizm, bu felsefenin bağlılarının
iddia ettiği
gibi "yeni" bir düşünce değil, tarihin eski dönemlerinden
beri inkarcıların
"dünya görüşü" olmuş olan köhne bir yanılgıdır.


Nitekim hümanizmin Avrupa tarihindeki seyrini
incelediğimizde,
bu konuda çok somut gerçekler ortaya çıkmaktadır.



HÜMANİZMİN KABALİSTİK KÖKENLERİ

Kabala'nın, Allah'ın İsrailoğulları'na
verdiği hak dinin içine
giren, onu dejenere eden ve asıl kökenleri Eski Mısır'a
uzanan bir
öğreti olduğunu incelemiştik. Bu öğretinin temelinde ise,
insanı
"yaratılmamış, sonsuzdan beri var olan ilahi bir varlık"
olarak
gören sapkın bir anlayış yattığını görmüştük.


İşte Avrupa'ya hümanizm bu kaynaktan girdi.
Hıristiyanlık inancında
Allah'ın varlığına ve tüm insanların O'nun yarattığı aciz
kullar
olduğuna iman esastı. Ancak Tapınakçı geleneğin Avrupa'da
yayılmasıyla
birlikte, Kabala bazı düşünürleri cezbetmeye başladı.
Böylece 15.
yüzyılda Avrupa fikir dünyasına damgasını vuran hümanizm
akımı başladı.


Hümanizm ile Kabala arasındaki bu bağlantı,
tarihsel olguların
perde arkasını araştıran pek çok kaynakta vurgulanır. Bu
kaynaklardan
biri, Vatikan Papalık Kutsal Kitap Enstitüsü'nde tarih
profesörü
olan ünlü yazar Malachi Martin'in The Keys of This Blood
(Bu Kanın
Anahtarları) adlı kitabıdır. Prof. Martin, hümanistlerde
açıkça
gözlemlenen Kabala etkisini şöyle anlatıyor:


Vatikan Üniversitesi
tarihçisi Malachi
Martin'in belirttiği gibi, Avrupa'da hümanizmin
doğuşu ile
Kabala arasında yakın bir ilişki vardır...


<blockquote>

Rönesans İtalyası'nın
erken dönemlerinde kendini
gösteren alışılmışın dışındaki belirsizlik ve isyan
atmosferinde,
kurulu düzenin tüm kontrolünü etkisiz hale getirmeyi
amaçlayan
hümanist derneklerin faaliyetleri başladı. Bu tür
amaçlara sahip
olduklarından bu dernekler, en azından başlangıç için,
gizlilik
yoluyla korunmalıydılar. Ancak gizliliğin yanı sıra bu
hümanist
grupların belirgin bir özellikleri daha vardı; bu
dernekler Kilise
ve diğer otoriteler tarafından yapılmış olan İncil'in
geleneksel
yorumuna ve Kilisenin sivil ve politik alanda getirdiği
felsefi
ve dini zorunluluklara başkaldırıyorlardı... Bu
cemiyetlerin Kutsal
Kitabın orijinal mesajı ile ilgili farklı yorumları
vardı. Bu
anlayışlarını Kuzey Afrika'da, özellikle Mısır'da
bulunan birtakım
mezhep ve doğaüstü kaynaklardan alıyorlardı; bunların
başında
da Yahudi Kabalası geliyordu... İtalyan hümanistleri
zamanla Kabala
konusunda daha da ileri giderek, Kabala'yı bir yol
gösterici olarak
kabul ettiler. Gnosis (Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde
doğmuş
ve yine Kabala ile bağlantılı olan metafizik gelenek)
kavramını
tekrar yorumladılar. Ve bu kavramı, büyük ölçüde bu
dünya merkezli
hale getirdiler. Yapmak istedikleri şey, Kabala yoluyla,
tabiatın
gizli güçlerini sosyopolitik amaçlar için kullanmaktı.34

</blockquote>

Kısacası, o dönemde kurulan hümanist
dernekleri, Avrupa'ya hakim
olan Katolik kültürün yerine kökenleri Kabala'dan gelen
yeni bir
kültür yerleştirmek, bu amaca yönelik bir "sosyopolitik
değişim"
gerçekleştirmek hedefindeydiler. Bu kültürün kaynağında,
Kabala'nın
yanında, Eski Mısır öğretileri bulunması ise ilginçti.
Prof. Martin
şöyle yazıyor:

<blockquote>

Bu hümanist cemiyetlerin
üyeleri, 'Kainatın
Ulu Mimarı'nı aradıklarını ve kendini ona adadıklarını
söylüyorlardı.
'Kainatın Ulu Mimarı', dört kutsal İbranice harfle yani,
YHWH
ile tanımlanıyordu... Hümanistler, bunun yanı sıra,
piramit ve
göz gibi genelde Mısır kaynaklı olan sembolleri de
aldılar.35

</blockquote>

Hümanistlerin, günümüz masonluğunda hala
kullanılan "Kainatın Ulu
Mimarı" kavramını kullanmaları ise oldukça ilginçti. Bu
durum, hümanistler
ile
masonlar arasında bir ilişki olduğuna işaret ediyordu.
Nitekim Prof.
Martin bu konuda şunları yazıyor:

<blockquote>

Bu arada, Avrupa'nın
diğer kuzey bölgelerinde,
hümanistlerle paralel olan daha önemli bir birlik
oluştu. Hiç
kimsenin önemini hemen kavrayamadığı bir birlik...
1300'lerde
Kabalist-hümanist cemiyetler kendilerini yeni yeni
oluşturmaya
başlamışken, İngiltere, İskoçya ve Fransa'da Ortaçağ
duvarcı loncaları
bulunmaktaydı. Bu loncalar, yavaş yavaş mason locaları
haline
geldiler. Ve o dönemlerde yaşayan hiç kimse masonlarla
İtalyan
hümanistler arasında bir fikir birliği olduğunu tahmin
edemezdi...
Masonluk, hümanistler gibi Roma Katolik Kilisesi'nden
tamamen
uzaklaştı. Ve yine, İtalyan hümanist mezhebinde olduğu
gibi masonlar,
kendilerini büyük bir gizlilik prensibi içinde
koruyorlardı.


Bu iki grubun başka ortak yönleri de vardı.
Spekülatif masonluğa
ait yazı ve kayıtlardan İtalyan hümanistlerindeki
Kainatın Ulu
Mimarı inancının masonlarca da aynen kabul edildiği
anlaşılıyordu...
Bu 'Ulu Mimar', (Katolik inancından farklı olarak)
maddesel evrenin
bir parçası ve 'aydınlanmış' düşünce yapısının bir
ürünüydü...
(Hümanistlerin ve masonların kabul ettiği) bu yeni
inancın, klasik
Hıristiyan inancı ile uzlaşan hemen hiçbir yönü yoktu.
Günah,
cehennem, cennet, peygamberler, melekler, rahipler ve
Papa gibi
pek çok kavram inkar ediliyordu.36

</blockquote>

Kısacası, Avrupa'da 14. yüzyılda, kökenleri
Kabala'ya dayanan hümanist
ve masonik bir örgütlenme doğmuştu. Ve bu örgütlenme,
Allah'ı Yahudilikte,
Hıristiyanlıkta ve İslam'da olduğu gibi, tüm kainatın
yaratıcısı,
hakimi ve tüm insanların tek Rabbi ve İlahı olarak
görmüyordu. Bunun
yerine, "Kainatın Ulu Mimarı" gibi farklı bir kavram
kullanıyordu
ve kastettikleri bu varlık, onlara göre "maddesel evrenin
bir parçası"ydı.


Bir başka deyişle, 14. yüzyıl Avrupası'nda
ortaya çıkan bu gizli
örgütlenme, Allah'ı üstü kapalı olarak inkar ediyor,
"Kainatın Ulu
Mimarı" kavramı altında, maddi evreni ilah olarak kabul
ediyordu.


Bu çarpık inancın daha açık bir tarifini
görmek istersek, bir anda
20. yüzyıla uzanabilir ve günümüz masonlarının kendi
üyelerine mahsus
olarak çıkardıkları yayınlara bakabiliriz. Örneğin en
kıdemli Türk
masonlarından biri olan Selami Işındağ'ın, genç masonları
eğitmek
için yazdığı ve 1977 yılında sadece masonlara mahsus
olarak yayınlanan
Masonluktan Esinlenmeler adlı kitabında, masonların
"Evrenin Ulu
Mimarı" hakkındaki inancı şöyle anlatılır:

<blockquote>

Masonluk Tanrısız
değildir. Ama onun benimsediği
Tanrı kavramı, dinlerdekinin aynı değildir. Masonlukta
Tanrı bir yüce prensiptir. Evrimin son aşaması,
doruğudur.
Öz varlığımızı eleştirerek, kendi kendimizi tanıyarak,
bilerek,
bilim, akıl ve erdem yolundan yürüdükçe, onunla
aramızdaki açı
azalabilir. Sonra, onda insanların iyi ya da kötü
nitelikleri
yoktur. Kişileştirilmemiştir. Doğanın
ve
insanların yöneticisi sayılamaz. Evrendeki büyük ve yüce
çalışmanın,
birliğin, harmoninin Mimarıdır. Evrendeki tüm
varlıkların
toplamıdır. Herşeyi kapsayan total
güçtür,
enerjidir. Bütün bunlara karşın, onun bir
başlangıç olduğu
benimsenemez... Büyük bir gizem (sır)dır.37

</blockquote>

Yine aynı kaynakta, masonların "Kainatın Ulu
Mimarı" derken, aslında
doğayı kastettikleri, yani "doğaya tapındıkları" şöyle
ifade edilir:

<blockquote>

Doğa
dışında bizi yöneten,
düşünü ve davranışlarımızdan sorumlu bir güç olamaz... Masonik

ilke ve öğretiler, temellerinde bilim ve akıl bulunan
bilimsel
gerçeklerdir. Ekosizmin temel koşulu budur. Tanrı
salt evrimdir. Bunun bir ögesi de doğanın gücüdür.
Böylece salt
gerçek de evrenin kendisi ve onu kapsayan enerjidir.38

</blockquote>

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

4 GLOBAL MASONLUK Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:32 am

CANTAR




Türk masonlarının üyelerine özel
yayın
organlarından biri olan
Mimar Sinan dergisinde ise, aynı masonik felsefe şöyle
açıklanır:

<blockquote>

Evrenin
Ulu Mimarı
sonsuza doğru bir eğilim
demektir. Sonsuza bir gidişi anlatır. Bize göre bir
"yaklaşım"dır.
Sonsuzluktaki saltığı (absolu/tamlık), mükemmeli, aramak
ve tekrar
tekrar aramak demektir. Düşünen Masonla, kısacası
bilinç'le, yaşanan
an arasında bir mesafe oluşuyor.39


<table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="664">
<tr>
<td height="124"></td>
</tr>
<tr>
<td class="resimalti" height="2">
Masonik
sembollerden
bazıları

</td>
</tr>
</table>
</blockquote>

İşte masonların "biz
Allah'a inanıyoruz,
aramıza ateist olanları
kesinlikle almayız" derken kastettikleri "inanç" budur.
Masonluk
gerçekte Allah'a değil, kendi felsefesi içinde
ilahlaştırdığı "doğa",
"evrim", "insanlık" gibi hümanist ve natüralist kavramlara
tapınmaktadır.


Nitekim masonik
literatürü biraz
incelediğimizde, bu örgütün aslında
"örgütlü hümanizm"den başka bir şey olmadığı ve amacının
tüm dünyada
din-dışı, hümanist bir düzen kurmak olduğu ortaya çıkar.
14. yüzyıl
Avrupası'nın hümanist derneklerinde doğan fikirler,
günümüz masonları
tarafından aynen korunmakta ve savunulmaktadır.




MASONİK HÜMANİZM:
İNSANA TAPINMA


Masonların kendi
üyelerine özgü yayınları,
örgütün hümanist felsefesini
ve bu felsefe içinde İlahi dinlere karşı duyulan
düşmanlığı detaylı
olarak tarif ederler. Gerek yabancı gerekse Türk
masonlarının yayınlarında
bu konuda sayısız denebilecek kadar çok açıklama, yorum,
alıntı
ve sembolik anlatım vardır.


Ünlü
Kabalacı hümanistlerden
biri:
Pico Della Mirandola



Hümanizm, başta da
belirttiğimiz gibi,
insanın kendisini yaratmış
olan Allah'tan yüz çevirmesi ve bizzat kendini "evrenin en
yüce
varlığı" olarak görmesidir. Bu aslında "insana tapınmak"
anlamına
gelir. 14 ve 15. yüzyıllarda ortaya çıkan Kabalacı
hümanistlerden
günümüz masonlarına kadar, bu akılsızca inanç devam
ettirilmiştir.


14. yüzyılın Kabalacı
hümanistlerin en
ünlülerinden biri, Pico
Della Mirandola'dır. Mirandola'nın Conclusiones adlı
çalışması,
Papa VIII. Innocent tarafından "inkarcı ve sapkın
düşünceler içerdiği"
gerekçesiyle 1489 yılında lanetlenmiştir. Çünkü Mirandola,
"dünyada
hiçbir şey, insana hayran olmaktan daha üstün değildir"
diye yazmıştır.
Kilise, gerçekte "insana tapınma"dan başka bir şey olmayan
bu sapkın
düşünceyi inkar olarak değerlendirmiştir. Gerçekten bu
düşünce inkardır,
çünkü asıl hayran olunacak varlık, Allah'tır. İnsan ancak
O'nun
bir eseri, itaatkar bir kulu ve bir tecellisi olarak değer
taşır.


Günümüz masonları ise,
Mirandola'nın üstü
kapalı olarak ifade ettiği
"insana tapınma" olan bu sapkın inancı çok daha açık
şekilde ilan
ederler. Örneğin Selamet Mahfilinde Üç Konferans adlı
yerli bir
masonik kitapçıkta şöyle yazılıdır:



"İptidai
cemiyetler,
acizdiler, aczleri dolayısıyla
etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar.
Masonizm
ise insanı ilahlaştırdı."40


Mason yazar Manly P.
Hall tarafından kaleme
alınan The Lost Keys
of Freemasonry (Masonluğun Kayıp Anahtarları) adlı kitapta
ise,
söz konusu masonik hümanist doktrinin, kökenleri Eski
Mısır'a uzanan
bir öğreti olduğu şöyle açıklanır:

<blockquote>

İnsan,
Mısır'ın mistik
efsanelerinde olduğu
gibi, inşa halindeki bir tanrıdır, bir çömlekçi
kalıbında şekillendirilmektedir.
Herşeyi kaldırmaya ve korumaya yönelik ışığı
parladığında ise,
üçlü bir tanrılık tacı kazanır ve Üstad Masonların
safına katılmış
olur. Onlar ki, mavi ve altın renkli cübbelerinin
içinde, mason
locasının üçlü ışığı ile gecenin karanlığını söndürmeyi
hedeflemektedirler.41

</blockquote>

Yani masonların batıl
inancına göre, insan
bir ilahtır, ama ancak
üstad mason olduğunda bu payeye gerçekten erişir. Üstad
mason olmanın
yolu ise, Allah'a inanmaktan ve O'nun kulu olma şuurundan
tamamen
uzaklaşmaktan geçmektedir. Bu gerçek, bir başka
araştırmacı, J.
D. Buck'ın Mystic Masonry (Mistik Masonluk) adlı kitabında
şöyle
özetlenir:

<blockquote>

"Masonluğun
kabul ettiği
tek kişisel tanrı,
insanlığın bütünüdür... Dolayısıyla insanlık kavramı,
masonluktaki
tek geçerli tanrıdır."42

</blockquote>

Görüldüğü
gibi masonluk bir
tür dindir. Ama bu
din, İlahi bir din değil, hümanist ve dolayısıyla batıl
bir dindir;
Allah'a değil, insanın bizzat kendisine tapınmayı
emretmektedir.
Masonik kaynaklar bunu ısrarla vurgularlar. Türk Mason
dergisindeki
bir yazıda, "Hep takdir ediyoruz ki, masonluğun yüksek
ideali 'Humanisme'
doktrini içindedir" denir.43 Bu
doktrinin bir
din olduğu da yine Türk masonlarına ait bir kaynakta şöyle
açıklanır:

<blockquote>

Katı
bir şekilde vaaz
edilmiş dinsel dogmalardan
uzak ve fakat hakiki bir din ve böylece hayatın manası
içinde
kök salmış olan hümanizmamız gençlerin farkında
olmadıkları özlemlerini
karşılayacaktır.44

</blockquote>

Peki masonlar,
inandıkları bu batıl dine
nasıl hizmet etmektedirler?
Bunu görmek için, masonların topluma verdikleri mesajların
anlamını
biraz daha yakından incelemek gerekir.



HÜMANİST AHLAK
TEORİSİ


Günümüzde masonlar,
hem Türkiye'de hem de
dünyada, kendilerini
topluma tanıtma ve anlatma yönünde bir çaba içindedirler.
Basın
toplantıları, internet siteleri, hatta gazete ilanları ve
demeçler
yoluyla, "aslında sadece toplumun iyiliği için çalışan"
bir kurum
olduklarını anlatmaktadırlar. Bazı ülkelerde masonların
destekledikleri
hayır kurumları dahi vardır.


Aynı söylem,
masonluğun daha hafif ve serbest
versiyonları olarak
kabul edilen Rotary ve Lions kulüpleri gibi kuruluşlar
tarafından
da kullanılır. Tüm bu örgütlerde "toplumun iyiliği için
çalışma"
kavramına özel bir vurgu yapılmaktadır.


Masonların
"hümanist ahlak"
teorisi
son derece aldatıcıdır. Tarih, dinin ortadan
kalktığı toplumlarda
ahlakın da yok olduğunu, çatışma ve kaosun hakim
duruma geldiğini
göstermektedir. Fransız Devrimi'nin vahşetini
gösteren soldaki
resim, hümanizmin gerçek sonuçlarını tasvir
etmektedir.



Kuşkusuz "toplumun
iyiliği için çalışmak"
kötü bir kavram değildir
ve bizim de buna getirdiğimiz bir itiraz yoktur. Ancak bu
kavramın
altında, örtülü ama son derece önemli bir mesaj
yatmaktadır. Masonlar,
"din olmadan da insanların ahlaklı olabileceği, din
olmadan da ahlaklı
bir dünya kurulabileceği" iddiasındadırlar ve verdikleri
tüm "hayırseverlik"
mesajlarının altında bu fikri topluma yayma niyeti
yatmaktadır.


Bu iddianın neden son
derece aldatıcı
olduğunu birazdan inceleyeceğiz.
Ancak bundan önce, masonların bu konudaki görüşlerine
bakmakta yarar
vardır. Masonların internet sitesinde, söz konusu "dinsiz
ahlak"
kavramı şöyle izah edilir:

<blockquote>

İnsan
nedir? Nereden
gelip nereye gidiyor?..
İnsan nasıl yaşıyor? Nasıl yaşaması lâzımdır?


Bu suallere, dinler,
koymuş oldukları ahlâk
prensipleri ile cevap
vermeye çalışırlar. Fakat prensiplerini, Allah, cennet,
cehennem,
ibadet gibi, metafizik kavramlara bağlarlar. İnsanların
ise, anlamadan
inanmalarını gerektiren metafizik problemlere gitmeden,
hayat
prensiplerini bulabilmeleri lâzımdır. Masonluk bu
prensipleri,
hürriyet, eşitlik, kardeşlik, çalışma ve barış sevgisi,
demokrasi
vb. olarak, asırlardan beri beyan etmektedir. Bunlar,
insanı,
dinî akidelerinde tamamen serbest bırakmakta fakat, yine
de bir
hayat felsefesi verebilmektedir. Temellerini ise,
metafizik kavramlarda
değil, bu dünya üzerinde yaşayan olgun insanın
kendisinde aramaktadır.45

</blockquote>

Bu mantık içindeki
masonlar, bir insanın
Allah'a inandığı için,
O'nun rızasını kazanmak amacıyla bir hayır işi yapmasına
kesinlikle
karşıdırlar. Onlara göre herşey, sadece "insanlık" için
yapılmalıdır.
Mason Derneği Yayınları'nca çıkarılan, masonlara özel
Üçüncü Derece
Ritüelinin İncelenmesi adlı kitapta bu zihniyeti açıkça
görmek mümkündür:

<blockquote>

Masonik
ahlak, herşeyden
önce insanlık sevgisine
dayanır. Bir kişiden, dinsel ya da siyasal bir
kuruluştan, doğa
dışı bilinmez güçlerden korkarak gelecek, yarar,
ödüllenme, cennet...
umarak iyi olmayı kesinlikle yadsır... Ama bütün iyiliği
aile,
yurt, insan ve insanlık sevgisiyle yapanları, yalnız bu
duygularla
iyi olanları benimser ve yüceltir. Masonluk evriminin en
önemli
amaçlarından biri budur. İnsanları sevmek ve bir şey
beklemeden
iyi olmak, bu aşamaya erişmek çok büyük bir evrimdir.46

</blockquote>

Bu alıntıdaki iddialar
son derece
aldatıcıdır. Din ahlakı olmayan
bir yerde millet, yurt, aile sevgisi gibi kavramlar
yaşanamaz. Yaşanıyor
görünse de, aslında sahte bir sevgi ve bağlılık vardır.
Din ahlakını
yaşamayan insanlar Allah korkusu da olmayan insanlardır ve
Allah
korkusunun olmadığı bir ortamda yalnızca insanların kendi
çıkar
endişeleri kalır. İnsanlar kendi çıkarlarına bir zarar
geleceğini
düşünürlerse sevgi, sadakat, bağlılık göstermezler. Ancak
bir fayda
sağlayabilecekleri insanlara sevgi ve saygı duyarlar.
Çünkü kendi
sapkın inançlarına göre dünyaya bir kez gelmişlerdir ve
burada ne
kadar fayda sağlayabilirlerse, o kadar karlı olacaklardır.
Üstelik
bu batıl inanışlarına göre, dünyada yaptıkları hiçbir
sahtekarlık
ve kötülük cezasını bulmayacaktır.


Masonik literatür bu
gerçeği gizlemeye
çalışan sözde ahlak vaazları
ile doludur. Ama gerçekte bu "dinsiz
ahlak"
tamamen göstermelik ve sahtedir. Tarih, dinin insan
ruhuna
kazandırdığı gerçek terbiye ve Allah'ın yol gösterici
hükümleri
olmadıktan sonra, hiçbir surette gerçek bir ahlak
kurulamayacağını
kanıtlayan örneklerle doludur.


Bunun çok çarpıcı bir
göstergesi, 1789'daki
Büyük Fransız Devrimi'dir.
Devrimi hazırlayan masonlar, "özgürlük, kardeşlik,
eşitlik" gibi
görünürde ahlaki kavramlar çağrıştıran sloganlarla ortaya
çıkmışlar,
ama on binlerce insanı suçsuz yere giyotine yollamışlar,
ülkeyi
kan gölüne çevirmişlerdir. Devrimin liderleri dahi bu
vahşetten
kurtulamamış, birbiri ardına giyotine gönderilmişlerdir.



Fransız
Devrimi'nin katliam
aracı:
Giyotin



19.
yüzyılda yine "dinsiz
ahlak" düşüncesiyle
yola çıkan sosyalizm, daha da korkunç sonuçlar meydana
getirmiştir.
Sözde adaleti, eşitliği, sömürüsüz bir toplumu savunan ve
bu amaçla
da dinin yok edilmesi gerektiğini ileri süren sosyalizm,
20. yüzyılda
Sovyetler Birliği, Doğu Bloku, Çin, Hindiçini, Afrika,
Orta Amerika
gibi pek çok coğrafyada insanlara korkunç acılar
yaşatmıştır. Komünist
rejimlerin katlettiği insan sayısı 120 milyon gibi
inanılması güç
bir rakamı bulmaktadır.47 Dahası,
komünist rejimlerde
hiçbir zaman iddia edildiği gibi adalet ve eşitlik
kurulmamış, devlete
hakim olan komünist kadrolar ayrıcalıklı sınıf haline
gelmişlerdir.
(Yugoslav düşünür Milovan Djilas, Yeni Sınıf adlı
klasikleşmiş
kitabında, "nomenklatura" olarak bilinen komünist
kadroların, sosyalizmin
iddialarının tam aksi yönünde bir "imtiyazlı sınıf"
oluşturduğunu
çok iyi anlatır.)


Günümüzde de, topluma
yönelik açıklamalarında
sürekli olarak "toplum
yararına çalışma", "insanlık için fedakarlık" gibi
kavramlara vurgu
yapan masonların iç yüzüne bakıldığında, oldukça kirli bir
bilanço
ortaya çıkmaktadır. Pek çok ülkede
masonluk,
karanlık maddi çıkar ilişkilerinin odağı durumundadır.
1980'lerde
İtalya'yı çalkalayan "P2 Mason
Locası" skandalı,
masonluğun bu ülkede mafya ile iç içe olduğunu, loca
yöneticilerinin
silah kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, kara para aklama
gibi işler
yürüttüklerini, rakiplerine veya kendilerine "ihanet"
edenlere suikastler
düzenlettirdiklerini ortaya çıkarmıştır. 1992'de Fransa'da
gündeme
gelen "Büyük Doğu Locası Skandalı"nda, 1995 yılında
İngiltere'de
basına yansıyan "İngiliz Temiz Elleri" operasyonunda, hep
mason
localarının karanlık çıkar ilişkileri deşifre olmuştur.
Masonların
"hümanist ahlak" kavramı, sadece sözdedir.



Böyle olması da
kaçınılmazdır, çünkü başta da
belirttiğimiz gibi,
bir toplumda ahlak gerçekte sadece İlahi bir dinin
yaşanması sayesinde
kurulur. Ahlakın temelinde, insanın kibirden ve
bencillikten kurtulması
yatmaktadır. Bunu ise ancak Allah'a karşı olan aczini ve
sorumluluğunu
bilen insanlar başarır. Allah, Kuran'da müminlerin
fedakarlıklarını
anlattıktan sonra "... Kim nefsinin
'cimri
ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah
bulanlardır"
(Haşr Suresi, 9) buyurarak, bu gerçek ahlakın
temelini haber
vermektedir.


Fransız
Devrimi'nden bir
başka şiddet
manzarası



Kuran'ın Furkan
Suresi'nde ise, ancak
"Rahman'ın kulları"nın sahip
oldukları ahlakın özellikleri şöyle bildirilir:



O Rahman'ın
kulları, yeryüzü üzerinde
alçak gönüllü
olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları
zaman
"Selam" derler.


Onlar, Rablerine
secde ederek ve kıyama
durarak
gecelerler...


Onlar,
harcadıkları zaman, ne israf
ederler, ne
kısarlar; ikisi arasında orta bir yoldur.


Ve onlar, Allah
ile beraber başka bir
ilaha tapmazlar.
Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve
zina etmezler...




Ki onlar, yalan
şahidlikte bulunmayanlar,
boş ve
yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak
geçenlerdir.


Onlar, kendilerine
Rablerinin ayetleri
hatırlatıldığı
zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp
kalmayanlardır.
(Furkan Suresi, 63-73)


"Allah'ın ayetleri
hatırlatıldığı zaman, onun
üstünde sağır ve
körler olarak kapanıp kalmamak", yani Allah'a karşı saygı
dolu bir
korku ve sadakatle dolu olmak, bir müminin temel vasfıdır.
Bu vasıf
sayesinde bir insan benliğindeki bencilliklerden,
tutkulardan, hırslardan,
kendisini insanlara beğendirme tasasından kurtulur.
Üstteki ayetlerde
bazı özellikleri sayılmış olan ahlaka da bu sayede erişir.
Bu nedenledir
ki, Allah'a imanın ve Allah korkusunun bulunmadığı bir
toplumda,
ahlak da bulunmaz. Hiçbir şeyin mutlak bir kıstası
olmadığı için,
insanlar "doğru" ve "yanlış" kavramlarını kendi
çıkarlarına göre
tanımlar ve uygularlar.


Zaten masonluğun
din-dışı hümanist ahlak
teorisinin gerçek amacı
da, "ahlaklı bir dünya kurmak" değil, din-dışı bir dünya
kurmaktır.
Bir başka deyişle, masonlar, ahlaka çok önem verdikleri
için değil,
sadece topluma "din gerekli değil" mesajını verebilmek
için hümanist
felsefeye sarılmaktadırlar. Oysa ne hümanist felsefe ne de
bir başka
batıl düşünce insanlara güzel ahlakı yaşatamaz. Ancak
Allah'tan
gereği gibi korkan insanlar gerçek anlamda güzel ahlak
gösterebilirler.



MASONİK HEDEF:
HÜMANİST BİR DÜNYA KURMAK


Buraya kadar
incelediğimiz gibi, masonlar
hümanist felsefeye büyük
önem vermektedirler. Bu felsefe gereğince, Allah'a imanı
reddetmekte,
Allah yerine insana ve "insanlık" kavramına
tapınmaktadırlar. Ancak
burada önemli bir soru gündeme gelir: Masonlar acaba bu
inancı sadece
kendilerine mi saklamaktadırlar, yoksa bu inancı diğer
insanlara
da benimsetmeyi mi istemektedirler?


Masonik kaynaklara
baktığımızda cevabı açıkça
görebiliriz: Örgüt,
hümanist felsefeyi tüm dünyaya yaymak ve bunun sonucunda
İlahi dinleri
(İslam, Hıristiyanlık ve hatta Yahudiliği) tamamen ortadan
kaldırmak
hedefindedir.


Örneğin
Mimar Sinan
dergisinde, Moiz Berker imzalı
bir makalede, "masonluk, kötülük, adalet, dürüstlük
düşüncelerinin
kökenini fizikötesinde aramaz, insanların bağlı
bulundukları sosyal
yasalardan ve karşılıklı sosyal ilişkilerden, yaşam
uğraşından doğduğuna
inanır" denirken hemen ilave edilmektedir: "Masonluk bu
tezi dünyanın
her yanına yaymaya çalışmaktadır"48


Türk masonlarının en
büyüklerinden Selami
Işındağ ise, Masonluktan
Esinlenmeler adlı kitabında şöyle yazar:

<blockquote>

Masonluğa
göre, doğa dışı
ilahi temellere dayanmış
bir ahlaktan insanları kurtararak, insani ahlakı, yani
insaniyet
aşkına dayanan, göreli (izafi) olmaktan çıkmış ahlakı
kurmak gereklidir.
Töresel (ahlaki) ilkelerinde; insan organizmasının
eğilimlerini,
gereksinmelerini, tatminlerini, toplumsal yaşamın
yasalarını,
düzenlerini, bilinç (vicdan), düşünme ve söz
özgürlüklerini, nihayet
doğanın bütün oluşumlarını göz önüne aldığı için
masonluk, bütün
topumlarda insani ahlakı kurup geliştirmeyi amaç
edinmiştir.49

</blockquote>

Üstad mason Işındağ'ın
"İlahi temellere
dayanmış bir ahlaktan insanları
kurtarmak" ifadesiyle kastettiği hedefin daha açık tanımı,
"tüm
insanları dinsizleştirmek"tir. Işındağ, aynı kitabında bu
hedefi,
"ileri bir uygarlığın kurulması için ilkeler" olarak şöyle
açıklar:

<blockquote>

Masonluğun olumlu
ilkeleri, ileri bir
uygarlığın kurulması için
gerekli ve yeterli etkenlerdir. Şöyle ki:


- İnsan niteliği
olmayan Tanrı (Evrenin Ulu
Mimarı)nın evrim
oluşunun benimsenmesi.


- Vahiy inancı,
gizli anlamlar bilimi ve
boş inançlarla dogmaların
kabul edilmemesi.


- Rasyonel
hümanizmin ve çalışmanın
yüceliği.

</blockquote>

Üstteki üç maddenin
ilki, Allah'ın varlığının
inkar edilmesini
kastetmektedir. (Masonlar Allah'a değil "Evrenin Ulu
Mimarı"na inanmaktadırlar
ve üstteki alıntıda ifade edildiği gibi, bundan kasıt
"evrim"dir.)
İkinci madde, Allah'tan gelen vahyin ve buna dayalı tüm
dini bilgilerin
inkar edilmesidir. (Işındağ bunu kendince "boş inanç"
olarak tanımlamaktadır.)
Üçüncü madde ise, hümanizmin ve hümanist anlamda "emek"
kavramının
(aynı komünizmde olduğu gibi) yüceltilmesidir.


Bu özelliklerin
günümüz dünyasında ne kadar
yerleşik olduğunu düşünürsek,
masonluğun dünya üzerindeki etkisini de anlayabiliriz.


Burada dikkat edilmesi
gereken bir diğer
önemli nokta, masonluğun
üstlenmiş olduğu bu din karşıtı misyonu hangi araçlarla
yürüttüğüdür.
Masonik kaynakları incelediğimizde, dini özellikle fikri
düzeyde,
kitle telkini yoluyla yıkmak istediklerini görürüz. Üstad
mason
Selami Işındağ'ın kitabındaki şu pasaj, bu konuda oldukça
aydınlatıcıdır:

<blockquote>

...
Aşırı özgürlüksüz
rejimler bile, din kuruluşunu
kaldırma çabalarında başarı sağlayamamışlardır. Hatta bu
siyasal
yöntemlerin, dinsel boş inançlardan ve dogmalardan
insanları kurtararak,
toplumu aydınlığa kavuşturmak eyleminde aşırılığa, zor
kullanmaya
kalkmalarının bir tepkisi olarak kapatmak istedikleri
ibadet yerlerinin
bugün daha çok dolduğu ve yasaklandığı için dinsel
inançlar ve
dogmaların daha çok yandaş bulduğu saptanmıştır. Böyle
bir gönül
ve duygu işinde yasaklamalar ve zor kullanmaların bir
sonuç vermediğini,
bir başka konuşmamızda belirtmiştik. İnsanları
karanlıktan aydınlığa
götürecek tek yol, olumlu bilim, akıl ve bilgelik
prensipleridir.
İnsanlar bu yoldan eğitilirse, dinlerin hümanist ve
olumlu yanlarına
saygı duyar, ama boş inançlarından ve dogmalarından
kendilerini
kurtarırlar.50

</blockquote>

Burada ne
kastedildiğini iyi analiz etmek
gerekir. Işındağ, dine
karşı baskı uygulamanın dindarları daha fazla motive
edeceğini ve
dini güçlendireceğini ve bu nedenle, yani dini bu şekilde
güçlendirmemek
için, masonların dini, fikri düzeyde yok etmeleri
gerektiğini anlatmaktadır.
Işındağ'ın "olumlu bilim, akıl ve bilgelik prensipleri"
derken kastettiği
kavramlar ise, gerçekte bilim, akıl ve bilgelik değildir.
Sadece,
bu sözcüklerle kamufle edilmiş olan hümanist ve
materyalist felsefedir,
evrim teorisidir. Işındağ, bunların topluma yayılması
durumunda,
"dinlerin sadece hümanist yanlarına saygı duyulacağını",
yani İlahi
dinlerin sadece hümanist felseye uygun görülen
kısımlarının kalacağını
anlatmaktadır. Buna karşılık İlahi dinlerin temeli olan
gerçeklerin
(ki Işındağ bunları kendince "boş inanç ve dogma" olarak
ifade etmektedir)
reddedileceğini savunmaktadır ki, bunlar insanın Allah'ın
kulu olduğunu
ortaya koyan temel iman esaslarıdır.


Kısacası masonlar,
dinin özünü oluşturan iman
esaslarını ortadan
kaldırmak (yani Allah'ın varlığını, birliğini, herşeyi
O'nun yarattığını,
insanın da Allah'a karşı sorumlu olduğunu reddettirmek)
hedefindedirler.
Dini, sadece bazı genel ahlaki konularda fikir veren bir
"kültürel
öge" haline getirmek istemektedirler. Bunu yapmanın yolu
ise, masonlara
göre, "olumlu bilim ve akıl" kisvesi altında topluma
ateizmi empoze
etmektir. Nihai hedefleri ise, dini bu "kültürel öge"
konumundan
da çıkarmak ve tamamen dinsiz bir dünya kurmaktır.


Yine Işındağ'ın bu kez
Mason dergisinde
yayınlanan "Olumlu Bilim-Aklın
Engelleri ve Masonluk" adlı bir makalesinde aynı masonik
ideal şöyle
açıklanır:

<blockquote>

Sonuç
olarak şunları
söylemek istiyorum: Hepimize
düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim
ve akıldan
ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu
benimseyerek
bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu
bilimlerle
yetiştirmektir.


Ernest Renan'ın şu
sözleri çok önemlidir:
'Ancak halk
olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa,
dinlerin
boş inançları kendi kendine yıkılır'. Lessing'in şu
sözleri de
bu düşünüyü destekler: "İnsanların olumlu bilim ve akıl
ile aydınlatılmasıyla
bir gün dine gerekseme kalmayacaktır.51

</blockquote>


Lessing ve Renan. Masonlar,
bu iki
ateist düşünürün hayalini gerçekleştirmek, yani
"dini yeryüzünden
tamamen kaldırmak" amacındadırlar.



İşte masonluğun nihai
hedefi budur: Dinleri
tamamen yok ederek,
"insan" kavramının kutsallaştırıldığı hümanist bir dünya
kurmak.
Yani insanların, kendilerini yaratmış olan Allah'ı inkar
edip, kendilerini
"ilah" zannettikleri yeni bir "cahiliye" düzeni
oluşturmak... Bu
hedef, masonluğun varoluş sebebidir. Ayna adlı masonik
dergide,
bunun bir "Ülkü Mabedi" olduğu şöyle anlatılır:

<blockquote>

Günümüz
masonluğu eski
masonluğun somut Mabed
inşa amacını kendi deyimleriyle "Ülkü Mabedi" inşa etme
şekline
dönüştürmüştür. Ülkü Mabedi inşası, masonik ilke ve
erdemlerin
yayılıp yerleşmesi sonucu biraraya gelen yetkin
insanların yeryüzünde
çoğalmasıyla olanaklıdır.52

</blockquote>

Masonluk bu amaç için
dünyanın pek çok
ülkesinde var gücüyle çalışır.
Üniversitelerde, diğer eğitim kurumlarında, medyada, sanat
ve fikir
dünyasında etkin olan masonik örgütlenme, topluma sürekli
olarak
hümanist felsefeyi yaymaya, dinin temeli olan imani
gerçekleri reddettirmeye
çalışır. Evrim teorisi, ileride daha ayrıntılı
inceleyeceğimiz gibi,
masonların bir numaralı propaganda malzemesidir. Bunun
yanında,
Allah'tan ve dinden hiç bahsedilmeyen, sadece insan
zevklerine,
hırs ve isteklerine dayanan bir kültür inşa etmek için
uğraşırlar.
Bu, Kuran'da sözü edilen Medyen kavmi gibi "Allah'ı
arkalarında
unutuvermiş" insanların kültürüdür. (Hud Suresi, 92) Bu
cahiliye
kültürü içinde Allah korkusu, Allah sevgisi, Allah rızası,
ibadet,
ahiret gibi kavramlara yer yoktur. Dahası bu kavramlar
sanki "eski
kafalı" veya "eğitimsiz" insanlara aitmiş gibi gösterilir.
Filmlerde,
karikatürlerde, romanlarda hep bu mesaj verilir.


Bu
büyük aldatmaca içinde masonlar her zaman lider rolü
oynarlar. Ancak
onlarla aynı safta olan daha pek çok farklı grup ve birey
vardır.
Masonlar bunları da bir anlamda "fahri mason" kabul eder
ve kendileriyle
müttefik sayarlar. Çünkü aynı hümanist felsefe üzerinde
birleşmektedirler.
Selami Işındağ bu konuda şu yorumu yapar:

<blockquote>

(Masonluk)
şu gerçeği de
benimser: Dış evrende
öyle bilge insanlar vardır ki, mason olmadıkları halde,
mason
ideolojisini çok iyi benimsemişlerdir. Çünkü bu
ideoloji, bütün
anlamıyla insan ve insanlık ideolojisidir.53

</blockquote>

Dine karşı yürütülen
bu uzun savaşın iki
temel dayanağı vardır:
Materyalist felsefe ve Darwin'in evrim teorisi.


Bir sonraki iki
bölümde bu iki dayanağı,
kökenlerini ve masonlukla
olan ilişkisini inceleyeceğiz. O zaman, 19. yüzyıldan bu
yana dünyayı
saran ve "akıl ve bilim" kisvesi altında insanlara empoze
edilen
fikirlerin iç yüzünü daha iyi anlayabiliriz.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

5 EVRİM TEORİSİNİN PERDE ARKASI Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:35 am

CANTAR




EVRİM TEORİSİNİN PERDE ARKASI
Tarihler 1832 yılını gösteriyordu.
H.M.S. Beagle gemisi, Atlas Okyanusu'nun derin sularında
hızla
ilerliyordu. Gemi sıradan bir yük ya da yolcu gemisi
görünümündeydi,
ama çıktığı yolculuk yıllar sürecek uzun bir keşif gezisi
niteliğindeydi.
İngiltere'den yola çıktıktan sonra tüm okyanusu kat edecek
ve Güney
Amerika sahillerine varacaktı.

Evrim teorisi Darwin'in
özgün bir
buluşu değildi. Darwin, önceden oluşturulmuş bir
felsefeyi
doğaya uyarlamaktan başka bir şey yapmadı.


O zamanlar hemen hiç kimse
için çok büyük bir anlam ifade etmeyen
Beagle gemisinin 5 yıllık uzun yolculuğu başlıyordu.

Gemiyi daha sonra çok ünlü yapacak olan şey ise,
içindeki bir yolcuydu.
Charles Robert Darwin adında 22 yaşındaki genç bir doğa
araştırmacısıydı
bu. Aslında öğrenimini biyoloji değil din üzerine yapmış,
Cambridge
Üniversitesi'nde teoloji okumuştu.
Genç
adam, uzun bir din eğitimi görmüş, ama öte yandan içinde yaşadığı
yüzyıldaki materyalist düşüncelerden de çokça
etkilenmişti. Nitekim
Beagle yolculuğuna çıkmadan bir yıl önce de, Hıristiyan
inancının
bazı temellerinden kesin olarak vazgeçmişti.
Genç Darwin bu düşünceler içinde çıktığı yolculuk boyunca,
karşılaştığı
tüm bulguları materyalist bir gözle yorumladı; incelediği
canlılara
yaratılış dışında bir açıklama getirmeye çalıştı.
İlerleyen yıllarında
bu fikri daha da geliştirdi, detaylandırdı ve bir teori
olarak ortaya
koyup yayınladı. 1859 yılındaki Türlerin Kökeni adlı
kitabıyla ileri
sürdüğü bu teori, 19. yüzyıl fikir dünyasına çok olumsuz
bir etkide
bulunacak, ateizmin yüzyıllardır aramakta olduğu sözde
"bilimsel"
dayanağı oluşturacaktı.
Peki acaba
evrim teorisi Darwin'in özgün bir buluşu muydu? Dünya
tarihinin en büyük aldatmacalarından birine yol açan
teoriyi, kendi
başına mı geliştirmişti?
Gerçekte
Darwin, daha önceden temel argümanları oluşturulmuş, fikri
alt yapısı kurulmuş bir düşünceyi bazı rötuşlarla yeniden
öne sürmekten
başka bir şey yapmamıştı.

ESKİ YUNAN'DAN YENİÇAĞ AVRUPASI'NA EVRİM
HURAFESİ

Materyalist evrim teorisi,
Eski Yunan'ın
pagan düşünürleri tarafından geliştirildi.


Darwin'in evrim teorisinin
özü, cansız maddenin kendi kendine,
doğa şartları içinde ilk canlıyı ortaya çıkardığı ve sonra
da bu
ilk canlıdan, yine doğal şartlar ve rastlantılar sonucunda
diğer
tüm canlı türlerinin türediği iddiasıdır. Diğer bir
deyişle, evrim
teorisi,doğanın kendi içine kapalı bir sistem olduğunu,
hiçbir yaratılış
olmadan, kendi kendine düzenlendiğini ve canlılık
oluşturduğunu
iddia eder. Bu düşünceye, yani bir Yaratıcı olmadan
doğanın kendi
kendine organize olduğu düşüncesine "natüralizm" adı
verilir.
Natüralizm, bir kütüphanenin, hiçbir yazar
olmadan "kendi kendine"
ortaya çıktığını iddia etmek kadar saçma bir düşüncedir.
Ama tarihin
eski çağlarından bu yana, felsefi ve ideolojik tercihler
nedeniyle,
birtakım düşünürler tarafından savunulmuş ve bazı
kültürler tarafından
benimsenmiştir.
Natüralizmin doğduğu
ve kabul gördüğü toplumlar ise pagan toplumlardır.
Eski Mısır ve Eski Yunan gibi. Ancak Hıristiyanlığın
dünyaya yayılmasıyla
birlikte, bu pagan felsefe büyük ölçüde terk edilmiş ve
tüm evreni
ve doğayı Allah'ın yaratmış olduğu gerçeği Batı
düşüncesine hakim
olmuştur. Aynı şekilde İslam'ın Doğu'ya yayılması ile
birlikte,
Zerdüştlük, putperestlik, Şamanizm gibi pagan inançlarla
birlikte
natüralist fikirler de ortadan kalkmış, yaratılış gerçeği
kabul
görmüştür.
Ancak natüralist felsefe
yer altında da olsa yaşamaya devam etmiş,
özellikle gizli dernekler yoluyla yaşatılmış ve uygun
zemin bulunduğunda
da yeniden ortaya çıkmıştır. Hıristiyan dünyasında
natüralizmi yaşatanlar,
başta da belirtmiş olduğumuz gibi, masonlar ve onların
öncüleri
olan benzeri gizli derneklerdir. Türk masonlarının
üyelerine mahsus
yayınlarından biri olan Mason dergisinde bu konuda şu
ilginç bilgiler
verilmektedir:
<blockquote>
Tanrıların
dışında, doğa olay ve olgularına
ilişkin araştırmalarında yeni yeni buluşlara erişen
kişiler, bulgularını
kendilerine saklamak zorunda kaldılar. Araştırmaların
gizli yapılması,
hatta benzer araştırmalarda bulunanların birbirleriyle
ilişkilerinin
bile gizli tutulması zorunluluğu doğdu. Bu gizlilik, ele
alınan
konuların işlenmesi sırasında türlü işaretlerin ve
simgelerin
kullanılmasını gerektirdi.89
</blockquote>
Burada "yeni buluşlar"
sözüyle kastedilen kavram, natüralizme uygun,
yani alıntıda belirtildiği gibi, Allah'ın varlığını kabul
etmeden
yürütülen bir "bilim anlayışı"dır. Bu çarpık bilim
anlayışı, dindar
toplumlarda "gizlice" geliştirilmiş, bu amaçla işaret ve
simgeler
kullanılmasına ihtiyaç duyulmuş ve böylece masonluğun
kökenleri
oluşmuştur.

Yakın Çağ Avrupası'nda evrim
teorisini
ilk savunanlar, masonik Gül-Haç (Rosecroix)
derneğinin üyeleriydi.
Üstte; bir Gül-Haç sembolü


Masonluğun kökenini
oluşturan söz konusu gizli derneklerin biri,
Tapınakçılar ile masonlar arasında bir tür "geçiş aşaması"
olarak
kabul edilen Gül-Haç (Rose-Croix) derneğidir. 15. yüzyılda
adı duyulmaya
başlayan bu dernek, Avrupa'da özellikle simya konusunda
bir furyanın
doğmasına neden olmuş, derneğin üyelerinin bu konuda
"gizli bilgilere"
sahip olduğu efsanesi yayılmıştır. Ancak Gül-Haçlar'dan
günümüze
kalan en önemli miras, natüralist felsefe ve onun ayrılmaz
bir parçası
olan "evrim" fikridir. Mason dergisinde, masonluğun
Tapınakçılar
ve Gül-Haçlar'a uzanan kökeni anlatılmakta ve ardından
Gül-Haçlar'ın
evrimci felsefesi şöyle vurgulanmaktadır:
Spekülatif Masonluk, ya da modern çağdaş masonluk
örgütlenmesini
Operatif Masonluk dediğimiz yüzyılların inşaatçı
birlikleri üzerine
kurmuştur. Fakat bu kuruluşta asıl spekülatif öğeleri
getirenler,
tarih öncesi çağların ezoterik ekollerinin sistem ve
bilgilerini
izleyen bazı örgütlerin üyeleridir. Bu örgütler arasında
en önemli
olanları Tampliye (Templiers) ve Rozkrua (Rose-croix)
tarikatlarıdır...
<blockquote>
Rozkrua
Tarikatı'nın nerede ve nasıl kurulmuş
olduğu kesinlikle bilinmemektedir. Bu tarikatın izlerine
Avrupa'da
ilk kez 15. yüzyıl ortalarında rastlanmaktadır. Fakat
tarikatın
çok daha eski bir kuruluş olduğu da bellidir. Tampliye
Tarikatı'ndan
farklı olarak Rozkrua Tarikatı'nın temel uğraşı alanı
bilimseldir.
Üyeleri geniş çapta alşimi (simya) ile uğraşmışlardır...
Tarikat
üyelerinin en önemli özelliği, her oluşumda bir evrim
süreci olduğunu
benimsemiş olmaları, bu nedenle de felsefelerinin
temelinde natüralizme
yer vermiş bulunmalarıdır. Bu nedenle de Rozkrua
Tarikatı Tabiyyun
(natüralistler) adıyla anılmıştır.90
</blockquote>
Evrim fikrinin geliştirildiği
bir diğer masonik örgütlenme ise,
Batı'da değil Doğu'da kurulmuş olan bir başka masonik
teşkilattır.
Üstad Mason Selami Işındağ, "Kuruluşundan Bugüne Masonluk
ve Bizler"
başlıklı makalesinde bu konuda aşağıdaki bilgileri verir:
<blockquote>
İslam
dünyasında adeta masonluğun karşılığı
olan İhvanussafa derneği vardı. Abbasiler zamanında
Basra'da kurulan
bu gizli dernek, 52 büyük fasikülden oluşan bir
ansiklopedi yayınlamıştı.
Bunların 17'si Doğa Bilimlerini içerir. Bu fasiküllerde
Darwinizm'e
çok benzeyen bilimsel açıklamalar vardır. Bunlar
İspanya'ya kadar
yayılmış ve Batı'da düşünü çevresini etkilemiştir.91
</blockquote>

Mason localarında kullanılan
üstteki
sembolde, mason ve Gül-Haç sembolleri iç içe geçmiş
durumda:
Gönye ve pergelin içinde gül ve haç


İslam dünyasında
gelişmesine rağmen İslam'ın temel esaslarından
uzaklaşan bu dernek, Eski Yunan felsefesinden etkilenmiş
ve bu felsefeyi
üstü kapalı bir sembolizm ile ifade etmiştir. Selami
Işındağ, üstteki
açıklamasına şöyle devam etmektedir:
<blockquote>
İsmailiyye
mezhebinden kaynağını alan bu gizli
derneğin başlıca amacı, dinsel dogmaların benzetmeler ve
simgesel
(remzî, sembolik) açıklamalarla ussal (aklî) yola
getirilmesi
idi. Bu derneğin felsefesi, Pithagore ve Eflatun'dan
etkilenmiştir.
Bu gizli derneğe girebilmek için, insan önce mistik
öğütlerle
heyecanlandırılır, sonra dinsel boş inançlar ve
dogmalardan kurtarılırdı.
Daha sonra da filozofik ve simgesel yöntemlere
alıştırılırdı.
Artık çıraklık aşamasını geçen böyle bir üye, bazen
neo-Platonik
görüşlerden geçirildikten sonra, kimya, astroloji ve
sayılara
anlam verme bilimi olan aritmolojiye başlayabilirdi. Ama
bütün
bu bilgiler gizli tutulur ve ancak öğrenmeye layık
olduğu anlaşılanlara
verilirdi. İşte masonluk kaynağını bütün bu
kuruluşlardan almıştır.
Bunlardaki bazı simgesel ögelerin (unsurların) anlamı,
bilim ve
akla aykırı düşmediği için, bugün bile ritüellerimizde
yer yer
kalmıştır.92
</blockquote>
Bu alıntıda yer alan "dinsel
boş inançlar ve dogmalardan kurtarma"
ifadesinden kasıt, dini inançların reddettirilmesidir.
Mason Işındağ,
dini kendince böyle tanımlamaktadır. Oysa daha önceki
bölümlerde
de değindiğimiz gibi, "boş inanç ve dogma" asıl olarak
masonluğun
kendi felsefesine uyan tanımlardır. Masonların (veya diğer
herhangi
bir materyalist mahfilin) din aleyhinde kullandıkları bu
gibi sözlerin,
hiçbir delile dayanmayan, sadece propaganda ve telkin
amaçlı kavramlar
olduğuna dikkat etmek gerekir. Dine karşı fikri bir itiraz
getiremedikleri
için, bu gibi telkin yöntemlerine, insanlarda psikolojik
etki uyandırmasını
umdukları kelimelere sığınmaktadırlar.
Üstteki alıntıda verilen bilgiler ise, bizlere masonluğun
İslam
dünyasındaki paraleli olan İhvanussafa derneğinin aynen
günümüz
masonları gibi çalıştığını göstermektedir. Yöntem, hak
dine karşı
pagan bir felsefeyi savunmak, bunu sembolizm yoluyla ifade
etmek
ve örgüte katılan üyelere bu gizli felsefeyi yavaş yavaş
aşılamaktır.

İslam tarihinde, İslam'dan bu şekilde
uzaklaşarak Eski Yunan'ın
materyalist ve evrimci hurafelerine aldanan çeşitli
düşünürler olmuştur.
Büyük İslam alimi İmam Gazali'nin eserlerinde şiddetle
yerdiği ve
çürüttüğü bu fikir ekolünün masonik karakterde olması ise,
kuşkusuz
tarihe önemli bir ışık tutmaktadır. Gazali, el-Münkız
mine'd-dalal
adlı eserinde İhvanussafa'yı da doğrudan eleştirmiş, Eski
Yunan
düşüncesinden etkilenen sapkın bir felsefe savunduğunu
açıklamıştır.
Fedaih-ul-Batıniyye adlı eserinde ise, İhvanussafa'nın da
dahil
olduğu İsmailiye mezhebinin öğretilerinin çarpıklığını
ortaya koymuştur.


"AYDINLANMA" VE EVRİM HURAFESİNİN YER
ÜSTÜNE ÇIKIŞI
Edmund
Burke, Reflections on the French Revolution adlı
kitabında,
Fransız Devrimi'nin ve Aydınlanma'nın yıkıcı
etkisini ortaya
koydu.


Gül-Haçlar veya
İhvanussafa gibi masonik örgütler tarafından benimsenen
ve gizli bir şekilde, çoğu kez sembolizm yoluyla ifade
edilen materyalist
ve evrimci düşünceler, Avrupa'da Katolik Kilisesi'nin
sosyal gücünün
zayıflaması ile birlikte daha açık ifade edilir hale
geldi. Böylece
Hıristiyanlığın fikri ve sosyal egemenliği nedeniyle
yaklaşık 1000
yıl boyunca yer altına inmiş olan bu pagan öğretiler, 17
ve 18.
yüzyılda Avrupalı düşünürler arasında yeniden revaç buldu.

Materyalist ve evrimci fikirlerin Avrupa
toplumlarında yaygın bir
kabul görüp toplum yapısını dinden uzaklaştıracak şekilde
etkileyişi,
"Aydınlanma" dönemi olarak bilinir. Kuşkusuz bu terimi
seçenler,
(yani bu fikri değişime "aydınlanmak" gibi olumlu bir
tanım getirenler)
bu fikri sapmanın öncüleridir. Daha önceki dönemi
"karanlık dönem"
olarak tanımlamışlar, bunun sorumluluğunun din olduğunu
öne sürmüşler
ve Avrupa'nın sekülerleşmesiyle, yani dinden
uzaklaşmasıyla birlikte
"aydınlandığını" iddia etmişlerdir. Bu, taraflı, çarpık ve
sahte
tablo, günümüzde hala din karşıtlarının en temel
propaganda malzemelerinden
birini oluşturur.

Devrim. Fransa'yı tam bir
kan gölüne
çevirdi.


Gerçekte
ise 'Aydınlanma' Batı'ya hiç de olumlu
şeyler getirmemiştir. Aydınlanma'nın en önemli ayağı
Fransa'da yaşanmıştır
ve bu süreçten sonra gelen Fransız Devrimi, ülkeyi bir kan
gölüne
çevirmiştir. Bugün aydınlanmacı literatürde Fransız
Devrimi övülerek
anlatılır, oysa devrim Fransa'ya çok şey kaybettirmiş, 20.
yüzyıla
kadar sürecek olan sosyal çatışmaları başlatmıştır. Ünlü
İngiliz
düşünür Edmund Burke'ün Fransız Devrimi ve Aydınlanma
dönemi hakkındaki
analizleri bu konuda oldukça yol göstericidir. Burke,
1790'da yayınladığı
Reflections on the French Revolution (Fransız Devrimi
Hakkında Düşünceler)
adlı ünlü eserinde, gerek Aydınlanma fikrini gerekse onun
meyvesi
olan Fransız Devrimi'ni eleştirmekte, bu hareketlerin
toplumu birarada
tutan din, ahlak, aile yapısı gibi temel değerleri
parçaladığını,
teröre ve anarşiye zemin hazırladığını vurgulamakta,
Aydınlanma'yı
"insan aklının parçalayıcı bir hareketi" olarak
nitelemektedir.93
Bu parçalayıcı hareketin liderleri ise masonlardır. Fransız
Devrimi'ni
hazırlayan Voltaire, Diderot, Montesquieu gibi din
aleyhtarı düşünürlerin
hepsi masondur. Masonlar, Fransız Devrimi'nin öncülüğünü
yapan Jakobenler
ile de hep iç içe olmuşlardır. Öyle ki, kimi tarihçiler
dönemin
Fransası'nda Jakobenizmi ve masonluğu birbirinden
ayırmanın güç
olduğu kanısındadırlar. (Bkz. Harun Yahya, Yeni Masonik
Düzen, 1996)



Aydınlanma akımının din
düşmanı ve
mason liderleri: Voltaire, Diderot ve
"Ansiklopedistler"

Fransız Devrimi sırasında
dine karşı çok ciddi bir düşmanlık sergilenmiştir.
Pek çok din adamı giyotine gönderilmiş, kiliseler tahrip
edilmiş,
dahası Hıristiyanlığı tamamen kaldırıp yerine "Akıl Dini"
denen
ve pagan sembolleri ile ifade edilen sapkın bir din
oluşturulmak
istenmiştir. Devrime liderlik edenler de bu çılgınlığın
kurbanı
olmuş, her biri pek çok insanı gönderdikleri giyotine en
son kendi
başlarını vermiştir. Bugün pek çok Fransız "devrim
yapmakla iyi
mi yaptık" sorusunu tartışmaktadır.
Fransız
Devrimi'nin din aleyhtarı dalgası kısa sürede tüm Avrupa'ya
yayılmış ve bunun sonucunda da 19. yüzyıl, din
düşmanlığının en
küstah ve saldırgan dönemi olmuştur.
İşte
bu süreç, asırlardır yer altında yürütülen, sadece semboller
yoluyla ifade edilen materyalist ve evrimci düşüncenin de
yer üstüne
çıkmasına olanak tanımıştır. Diderot, Baron d'Holbach gibi
materyalistler
dine karşı açıkça bayrak açarken, Eski Yunan'ın "evrim"
efsanesi
de bilim dünyasında ortaya çıkmıştır.

ERASMUS DARWİN

Evrim teorisinin kurucuları sayılırken
genellikle Fransız biyolog
Jean Baptist Lamarck ve İngiliz biyolog Charles Darwin'in
ismi anılır.
Klasik hikayeye göre, ilk evrim teorisini Lamarck ortaya
atmış,
ancak bunu "kazanılmış özelliklerin aktarılması" kavramına
dayandırarak
yanılmış, daha sonra ise Darwin doğal seleksiyona dayalı
ikinci
bir evrim teorisi ortaya atmıştır.
Ama
burada, evrim teorisinin kökeni konusunda çok önemli bir rol
üstlenmiş olan bir başka teorisyen atlanmaktadır: Erasmus
Darwin,
Charles Darwin'in dedesi.
Erasmus Darwin, Lamarck ile aynı dönemde, 18.
yüzyılda yaşayan bir İngilizdi. Fizikçi, psikolog ve şair
sıfatlarını
üzerinde taşıyan Darwin, oldukça "sözü dinlenir" bir insan
olarak
bilinirdi. Hatta bibliyografyasını yazan Desmon King-Hele
onu, "18.
yüzyılın en büyük İngilizi" olarak tanımlamaktan
çekinmemişti.94
Ancak Erasmus Darwin'in oldukça karanlık bir özel hayatı
vardı.95

Erasmus Darwin, Charles
Darwin'in
"büyük üstad" derecesindeki dedesi


Erasmus Darwin'in en
önemli özelliği ise, İngiltere'nin en önde
gelen birkaç "natüralist"inden biri olmasıydı. Natüralizm,
başta
da belirttiğimiz gibi, Allah'ın canlıları yarattığını
kabul etmeyen
bir felsefi görüştü. Gerçekte materyalizmden pek bir farkı
olmayan
bu görüş, Erasmus Darwin'in evrim teorisinin de çıkış
noktasıydı.
Erasmus Darwin, tüm canlıların
rastlantılar ve doğa kanunları sonucunda
ortak bir atadan türedikleri şeklindeki evrim teorisinin
ana çatısını
1780'li ve 1790'lı yıllarda geliştirdi. Kurduğu sekiz
dönümlük botanik
bahçede yaptığı araştırmalarla, bu fikre kanıt olarak
gösterebilecek
bulgular aramıştı. Teorisini Temple of Nature (Doğa
Tapınağı) ve
Zoonomia adlı kitaplarında açıkladı. Öte yandan 1784
yılında da,
bu fikirlerin yayılmasına öncülük edecek bir dernek kurdu:
Philosophical
Society, yani "Felsefe Derneği".
Yıllar sonra Charles Darwin evrim teorisini ortaya
atarken, bu iş için dedesinden hem fikri hem de örgütsel
bir miras
devralacaktı: Charles Darwin'in teorisi, dedesi Erasmus
Darwin'in
kurduğu çatı üzerinde yükseliyordu ve Philosophical
Society, Darwin
kuramının en büyük ve ateşli destekçilerinden biri oldu.96
Kısacası Erasmus Darwin, bugün "evrim teorisi" olarak
bildiğimiz
ve 150 yıldır tüm dünyada propagandası yapılan kuramın
asıl öncüsüydü.



Erasmus Darwin'in, içinde
evrim teorisinin
temellerini ortaya attığı Zoonomia adlı kitabı


Peki evrim fikrini Erasmus Darwin nereden
almıştı? Onun
bu konuyla ilgisi nereden geliyordu?

Bu sorunun cevabına baktığımızda karşımıza
kaçınılmaz olarak Erasmus
Darwin'in masonik kimliği çıkar. Erasmus Darwin bir
masondu, hem
de sıradan bir mason değil, örgütün en üst düzey
"üstad"larından
biriydi.
İskoçya'nın
Edinburgh kentindeki ünlü Canongate
Kilwining locasının üstadı oydu.97 Dahası,
o sıralarda Fransa'daki devrimi organize eden Jakoben
masonlarla
ve din düşmanlığını bir numaralı görev haline getiren
masonik İllüminati
örgütüyle de yakın bağlantısı vardı.98 Yani
Erasmus
Darwin, Avrupa'daki din aleyhtarı masonik organizasyonun
önemli
isimlerinden biriydi.
Erasmus,
oğlu Robert'ı da (Charles Darwin'in
babasını) kendisi gibi yetiştirmiş ve mason localarına üye
yapmıştı.99

Bu nedenle Charles Darwin, hem dede hem de baba tarafından
masonik
bir miras devralacaktı.
Erasmus
Darwin, teorisinin oğlu Robert tarafından geliştirilip
yayılacağı ümidindeydi. Ancak bu işi üstlenen kişi torunu
Charles
oldu. Erasmus Darwin'in "Doğa Tapınağı", biraz gecikmeyle
de olsa,
sonunda Charles Darwin tarafından hayata geçirildi. Çünkü
Darwin'in
teorisi, "bilimsel" bir görünüm taşımasına rağmen,
gerçekte doğayı
yaratıcı olarak kabul eden natüralist dogmanın bir
ifadesiydi.

MASONLAR VE NATÜRALİST FELSEFE

Darwinizm'in, Charles Darwin'in özgün bir
buluşu olmadığı gerçeğine
dikkat etmek gerekir. Her ne kadar Darwin kitabında
sürekli olarak
"benim teorim" demişse de, gerçekte çok daha eskilere
uzanan natüralist
felsefeyi, döneminin gözlemlerini kullanarak yeniden
yorumlamaktan
başka bir şey yapmamıştır. Zaten dedesi, az önce
belirttiğimiz gibi,
Darwin'in teorisinin ana hatlarını ondan 60 yıl kadar önce
çizmiştir.

Darwin'in tek özgün buluşu gibi
gösterilen doğal seleksiyon kavramı
ise, gerçekte ondan daha önce çeşitli bilim adamları
tarafından
vurgulanmış bir olgudur. Ancak Darwin'den önceki bilim
adamları
doğal seleksiyonu yaratılışa aykırı bir argüman olarak
kullanmamışlar,
aksine bu olguyu Yaratıcının türleri kalıtsal bir
bozukluktan korumak
için meydana getirdiği bir sistem olarak görmüşlerdir.
Darwin, aynı
materyalist Karl Marx'ın idealist Hegel'in "diyalektik"
kavramını
alıp, kendi felsefesine göre çarpıtıp sahiplenmesi gibi,
doğal seleksiyon
kavramını da yaratılışçı bilim adamlarından almış ve
natüralizme
göre çarpıtarak kullanmıştır.
Dolayısıyla
Darwinizm'in ortaya çıkışında Darwin'in kişisel rolünü
fazla büyütmemek gerekir. Darwin'in kullandığı felsefe ve
kavramlar,
kendisinden daha önce natüralist düşünürler tarafından
inşa edilmiştir.
Eğer Darwin evrim teorisini ortaya atmasıydı, aynı işi bir
başkası
yapacaktı. Nitekim Darwin'in teorisinin çok benzeri aynı
dönemdeki
bir başka İngiliz doğa bilimci olan Alfred Russel Wallace
tarafından
da geliştirilmiş, hatta Darwin bu nedenle Türlerin
Kökeni'nin basılmasında
acele etmiştir.

Sonuçta Darwin, Avrupa'da Allah'a ve dine
olan inancı
yok etmek, bunun yerine materyalist ve natüralist
felsefeyi, hümanist
bir yaşam modelini yerleştirmek için yürütülen uzun bir
mücadelenin
bir aşamasında ortaya çıkmış bir kişidir. Bu mücadeleyi
yürüten
en etkin güç ise, şu veya bu düşünür değil, pek çok
düşünürü, ideoloğu,
siyasi lideri bünyesinde barındıran masonluk örgütüdür.


Alfred Russel Wallace ve
Charles Darwin


Bu gerçek, dönemin
Hıristiyanları tarafından da teşhis ve ifade
edilmiştir. Katolik dünyasının lideri Papa XIII. Leo'nun
1884 tarihli
ünlü Humanum Genus adlı fermanında masonluk ve
faaliyetleri hakkında
çok önemli tespitler vardır. Papa şöyle yazmıştır:
<blockquote>
"Zamanımızda Masonluk isimli,
çok yaygın ve kuvvetli bir örgüte
sahip bir derneğin desteği ve yardımıyla, karanlık
kuvvetlere
tapanlar olağanüstü bir gayret içinde birleşmiş
durumdalar. Bunlar
artık niyetlerini gizleme ihtiyacı duymadan Tanrı'nın
Yüksek Varlığı
ile mücadele etmektedirler...
Masonların istekleri ve bütün çabaları aynı
amaca yönelmektedir: Hıristiyanlığın gereği olan her
türlü sosyal
ve dini disiplini tamamen yıkmak ve yerine prensiplerini
natüralizmden
alan ve kendi fikirlerine göre şekillenmiş yeni
kuralları oturtmak."100
</blockquote>
Papa XIII. Leo'nun yukarıdaki
sözleriyle ifade ettiği gerçek, dinin
getirdiği ahlak kurallarının tamamen ortadan kaldırılmaya
çalışılmasıdır.
Masonluğun, Darwinizm aracılığı ile yapmaya çalıştığı,
hiçbir İlahi
kanun tanımayan, Allah korkusundan uzak, her türlü suçu
işleyebilecek,
ahlaki yönden dejenere olmuş toplumlar meydana
getirmektir. Yukarıdaki
ifadede "prensiplerini natüralizmden alan ve kendi
fikirlerine göre
şekillenmiş yeni kurallar" derken kastedilen de tam olarak
böyle
bir toplum modelidir.


Papa XIII. Leo


Masonlar, amaçlarına
hizmet edeceğini düşünerek Darwinizm'in kitlelere
yayılması konusunda da büyük bir rol oynadılar. Darwin
teorisini
yayınlar yayınlamaz, etrafında bir grup gönüllü
propagandacı oluştu.
Bunların en önde geleni ise, o zamanlar
kendisine
"Darwin'in çoban köpeği" sıfatı bile yakıştırılan Thomas
Huxley'di.
"Darwinizm'in yayılmasındaki tartışılmaz en önemli faktör"
sayılan
Huxley 101, 1860
yılında Oxford Piskoposu Samuel
Wilberforce ile giriştiği "Oxford Tartışması"yla tüm
dünyanın dikkatini
evrim konusuna çekmişti.
Huxley'in kendisini evrimi yaymaya bu denli
adaması, onun "örgütsel bağlantı"ları ile birarada
düşünüldüğünde
ortaya ilginç bir tablo çıkıyordu: Huxley, İngiltere'nin
en önemli
bilim kurumlarından biri olan Royal Society'nin bir
üyesiydi ve
bu kurumun neredeyse tüm diğer üyeleri gibi kıdemli bir
masondu.102

Royal Society'nin diğer üyeleri de,
hem kitabını
yayınlamadan önce hem de yayınladıktan sonra Darwin'e
büyük destek
ve katkılarda bulundular.103 Bu
masonik kurum,
Darwin'i ve Darwinizm'i o denli sahiplendi ki, bir süre
sonra, aynı
Nobel ödülleri gibi, her yıl başarılı bulduğu bilim
adamlarına "Darwin
madalyası" hediye etmeye başladı.
Kısacası
Darwin tek başına değildi. Teorisini ortaya attığı andan
itibaren "örgütlü" bir şekilde desteklendi. Bu örgütlü
destek, çekirdeğini
masonların oluşturduğu sosyal sınıf ve gruplardan
geliyordu. Marksist
düşünür Anton Pannekoek Marxism And Darwinism (Marksizm ve
Darwinizm)
adlı kitabında, bu önemli gerçekten söz eder ve
burjuvazinin, yani
Avrupalı zengin kapitalist sınıfın Darwinizm'i
destekleyişini şöyle
anlatır:
<blockquote>
Marksizm'in önemini ve
pozisyonunu sadece proleter sınıf mücadelesindeki
rolüne borçlu olduğu herkesçe bilinir... Darwinizm'in de
Marksizm'le
aynı tecrübeleri yaşadığını görmek zor değildir.
Darwinizm, bilim
dünyası tarafından objektif bir yaklaşımla tartışılarak
ve test
edilerek kabul edilmiş soyut bir teori değildir. Hayır,
Darwinizm
ilk adımı atar atmaz, hevesli destekçileri ve tutkulu
düşmanları
olmuştur. Darwin'in ismi,
teorisinden az
bir şey anlayan insanlar tarafından yüceltilmiştir... Darwinizm

de, sınıf mücadelesinde bir rol oynamıştır ve bu rol
sayesinde

hızla yayılmış, tutkulu taraftarlar ve çetin düşmanlar
kazanmıştır.
</blockquote>

Thomas Huxley, Darwin'in
fanatik savunucusu

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

6 GLOBAL MASONLUK Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:36 am

CANTAR




<blockquote>
Darwinizm,
kilise haklarına ve aristokrasiye
karşı çıkan burjuvazi için bir araç olmuştur... Burjuvazinin


amacı, önlerine çıkan eski hakim yönetici güçleri
ortadan kaldırmaktır...
Din sayesinde rahipler büyük kitleleri kontrol altında
tutmuş
ve böylece burjuvazinin isteklerine karşı
koyabilmiştir.... Doğa
bilimi inanca karşı bir silah haline getirilmiş, bilim
ve yeni
keşfedilen doğal yasalar öne sürülmüş ve burjuvazi bu
silahlarla
birlikte savaşmıştır...

Darwinizm
tam istenen zamanda gelmiştir; Darwin'in insanın aşağı
hayvanlardan türemiş olduğunu öne süren teorisi,
Hıristiyan inancının
bütün temelini yok etmiştir. İşte bu nedenledir ki, Darwinizm
ortaya çıktığı anda, burjuvazi onu büyük bir hırsla
sahiplenmiştir...
Bu şartlar altında, bilimsel
tartışmalar bile,
sınıf savaşının fanatizmi ve tutkusu ile yürütülmüştür.
Darwin
hakkında yazılmış yazılar, bilimsel yazarların
isimlerini taşımalarına
rağmen, sosyal polemiklerin karakterini sergilemektedir.104


</blockquote>
Anton Pannekoek, Marksist
"sınıf analizi" terimleriyle düşündüğü
için, Darwinizm'i yayarak dine karşı örgütlü bir mücadele
yürüten
gücü "burjuvazi" olarak tanımlamaktadır. Ancak konuyu
biraz daha
tarihsel veriler ışığında incelediğimizde, söz konusu
burjuvazinin
içinde, din aleyhtarı savaşı organize eden -ve bunun için
Darwinizm'i
kullanan- bir örgütlenme olduğunu görürüz: Masonluk.


Bu gerçek, gerek tarihsel verilerle ortadadır, gerekse
masonların
kendi kaynaklarında açıkça ifade edilmektedir. Bu
kaynaklardan biri,
Üstad mason Selami Işındağ'ın Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş
Masonları
Büyük Locası, 1962 Yılı Bülteni adlı kitabında yayınlanan
"Bilginin
Gelişmesinde Engeller ve Masonluk" adlı makalesidir.
Işındağ, makalesinin
başında, dinin insanlar tarafından ortaya atılmış bir
efsane olduğunu
iddia etmekte ve tüm İlahi dinlerin akıl ve bilime aykırı
olduğu
şeklindeki klasik masonik hikayeyi tekrarlamaktadır. Daha
sonra
da, bilimsellik görüntüsü altında dine karşı verilen
savaşın gerçek
organizatörünü şöyle açıklamaktadır:

<blockquote>
Bilginin
gelişmesindeki şu mücadeleye dikkat
edilirse, her safhasında
masonluğun savaştığı
kabul edilebilir. Bunun sebebi şudur: Masonluk,
her devirde
daima akıl, ilim ve olgunluğu, yani hikmeti kendine
rehber edinmiştir.
Kurulduğu tarihten beri, batıl ve hurafe ile
savaşmıştır.105

</blockquote>


Darwin'in ismi, teoriyi tam
anlamıyla
kavrayamayan bazı insanlar tarafından
yüceltilmiştir...



Oysa gerçekte "batıl ve
hurafe", masonların iddia ettiği gibi din
değil, kendilerinin inanmakta olduğu materyalist,
natüralist ve
evrimci dogmalardır. Bunun en açık kanıtı da, Eski Mısır,
Eski Yunan
gibi pagan medeniyetlerin boş inançlarının birer tekrarı
olan bu
köhne düşüncelerin çağımızın bilimsel bulguları tarafından
reddedilmesidir.

Sadece yaşamın kökeni konusundaki
bilimsel gerçekleri ve masonik
inançları karşılaştırmak, bu konuda fikir edinmek için
yeterlidir.


MASONLARIN "HAYATIN KÖKENİ" SENARYOLARI

Evrim teorisi başta da belirttiğimiz gibi,
canlılığın yaratılmadığı,
rastlantılar ve doğa kanunları ile kendiliğinden doğduğu
ve geliştiği
iddiasına dayanır. Bu teoriyi bilimsel yönden test etmek
için, iddia
ettiği bu sürecin her aşamasına bakmak ve gerçekten
geçmişte böyle
bir evrim süreci yaşanıp yaşanmadığını, bunun mümkün olup
olmadığını
incelemek gerekir.

Bu sürecin ilk
basamağı ise, cansız maddenin içinden kendi kendine
canlı bir organizmanın doğması senaryosudur.

Bu senaryoyu incelemeden önce, biyolojide Pasteur'den bu
yana geçerli
olan bir kuralı hatırlatmak gerekir: "Hayat hayattan
gelir." Yani
canlı bir organizma, yine ancak canlı bir organizmadan
doğar. Örneğin,
memeli hayvanlar, anneleri tarafından doğurularak dünyaya
getirilir.
Diğer pek çok hayvan sınıfı, anneleri tarafından bırakılan
yumurtalardan
doğarlar. Bitkiler tohumlar yoluyla ürer. Tek hücreli
canlılar,
örneğin bakteriler ise, bölünerek çoğalırlar.

Bundan farklı bir durum hiçbir zaman gözlemlenmemiştir.
Dünya tarihi
boyunca hiç kimse cansız maddelerin biraraya gelip canlı
bir varlık
meydana getirdiğini görmemiştir. Eski Mısır'da, Eski
Yunan'da veya
Ortaçağ'da bunu gözlemlediklerini zanneden pek çok insan
olmuştur
elbette; Mısırlılar kurbağaların Nil Nehrinin çamurundan
çıkıp fırladığını
zannetmiş, Aristo gibi eski Yunan felsefecileri bu inancı
korumuş,
Ortaçağ'da ise farelerin tahıl ambarlarındaki buğdayların
içinden
peydah olduğu sanılmıştır. Oysa bütün bunların birer
cehalet ifadesi
oldukları ortaya çıkmış ve sonunda Pasteur, 1960'lardaki
ünlü deneyleri
ile, en basit canlılar sayılan bakterilerin dahi, ataları
olmaksızın
ortaya çıkmadıklarını, yani cansız maddenin hayat
oluşturmasının
imkansız olduğu kanıtlamıştır.

Ama
evrim teorisinin bu imkansıza ihtiyacı vardır. Çünkü canlılığın
hiçbir yaratıcı müdahale olmaksızın doğduğu ve geliştiği
iddiasındadır
ve bu senaryonun ilk aşaması, ilk canlının tesadüfen
oluşmasını
gerektirir.


Aristo'nun, yaşadığı dönemin
ilkel
bilim anlayışı nedeniyle ortaya attığı hurafeler,
hala masonik
literatürde itibar bulmaktadır.



Darwin, hakkında fazla bir
şey bilmediği bu "hayatın kökeni" konusunu,
"hayatın küçük, sıcak bir gölde doğmuş olması gerekir"
diye bir
cümlelik bir izahla geçiştirmeye çalışmışsa da, onu
izleyen evrimciler,
bu konunun vehameti karşısında daha kapsamlı çabalara
girişmişlerdir.
Ancak 20. yüzyıl boyunca hayatın kökenine evrimci bir
açıklama getirebilmek
için yürütülen çabalar, bu konudaki evrimci çıkmazı daha
çok genişletmekten
başka bir sonuç vermemiştir. Evrimciler, cansız maddenin
hayat oluşturabileceğine
dair en ufak bir deneysel ve gözlemsel kanıt göstermek bir
yana,
bu konuda teorik bir açıklama bile getirememektedirler.
Çünkü en
basit canlı olarak kabul ettikleri tek hücreli bir
canlının yapısı
dahi son derece komplekstir: Hücrenin tamamı bir yana, en
temel
parçaları olan proteinlerin, DNA'nın veya RNA'nın bile
rastlantılarla
oluşması matematiksel olarak imkansızdır.

Tesadüfün imkansız olması, bir tasarımın varlığını
kanıtlamakta,
yani yaratılışı ispat etmektedir. Nobel Ödüllü İngiliz
matematikçi
ve astronom Fred Hoyle, bu konuda şu yorumu yapar:

<blockquote>
Aslında, yaşamın akıl
sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar
açıktır
ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul
edilmediğini
merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni,
bilimsel
değil, psikolojiktir.106

</blockquote>
Hoyle'un söz ettiği
psikolojik neden, evrimcilerin kendilerini
Allah'ın varlığını kabul etmeye götürecek her sonucu
peşinen reddetmeleri,
kendilerini bunun için şartlandırmalarıdır.

Evrim teorisiyle ilgili bilimsel eserlerimizde, buna dair,
evrimcilerden
pek çok itiraf aktarmış ve sırf Allah'ın varlığını kabul
etmemek
için akıl dışı senaryoları körü körüne savunduklarını
incelemiştik.
Burada ise dikkatimizi mason localarına çevirecek ve
onların bu
konudaki görüşüne bakacağız. Acaba, "yaşamın akıl sahibi
bir Yaratıcı
tarafından meydana getirildiği o kadar açık" iken,
masonlar bu konuda
ne düşünmektedirler?

Üstad mason
Selami Işındağ, yine masonlara özgü yayınlanmış olan
Evrim Yolu adlı kitabında bu konuda şu açıklamayı yapar:

<blockquote>
Ahlak
okulumuzun en önemli niteliği, bilim
ve akıl ilkelerinden ayrılmamak, Theisme'in
bilinmezlerine, gizli
anlamlarına ve dogmalarına girmemektir. BUNA
DAYANARAK DİYORUZ Kİ, yaşamın ilk oluşması, bugün
bilemediğimiz,
bulamadığımız koşullarla, kristallerde başladı. Evrim
yasasıyla
canlılar doğdu ve yavaş yavaş yeryüzüne dağıldı. Evrim
sonucu
olarak bugünkü insan oluştu. Bilinci ve aklı ile
hayvanlığın üstüne
yükseldi.107

</blockquote>
Üstteki alıntıda ifade edilen
sebep-sonuç ilişkisine dikkat etmek
gerekir: Işındağ masonluğun en önemli özelliğinin
"Teizmi", yani
Allah inancını kabul etmemek olduğunu vurgulamaktadır. Ve
hemen
ardından, "buna dayanarak", yaşamın cansız maddenin
içinden kendiliğinden
doğduğunu, sonra bir evrim yaşandığını ve bunun insana
kadar gittiğini
iddia etmektedir.

Dikkat edilirse,
Işındağ'ın evrim teorisine getirdiği dayanak herhangi
bir bilimsel bulgu değildir. (Zaten böyle bir bulgu
olmadığını,
"bugün bilemediğimiz, bulamadığımız koşullar" sözüyle üstü
kapalı
kabul etmektedir.) Işındağ'ın evrim teorisine getirdiği
dayanak,
"masonluğun Teizmi kabul edemez oluşu"dur.

Yani masonlar evrimcidirler, çünkü Allah'ın varlığını kabul
edemezler.
Evrimci olmalarının tek nedeni budur.

33. dereceden Türk masonlarının düzenlediği "Türkiye Yüksek
Şurası"nın
kayıtlarında ise, bu kez evrim senaryosu yine
anlatılmakta, ardından
masonların "yaratılış izahını reddettikleri" şöyle
belirtilmektedir:

<blockquote>
Çok eski
bir devirde, inorganik bir şekil
içinde, organik hayat ortaya çıktı; selül (hücre)
organizmalarını
meydana getirmek için selüller gruplaştı; bu selül
organizmaları,
çok selüllü kompleksler halinde geliştiler. Sonra,
akıllı düşünce
fışkırdı ve insan doğdu; ama nereden? Kendi kendimize
bunu sormaktayız.
Acaba, Allah'ın, şekilsiz çamur üzerine üflemesi ile mi?
Biz,
anormal bir yaratılış şeklini, bizzat insanın dışında
kalan bir
yaratılış izahını reddediyoruz. Hayat ve hayatın ağacı
var olduğuna
göre, biz, filogenetik çizgiyi takip ederek, "atlama"
hareketi
olan bu büyük fiili izah eden halkanın varlığını
hissetmeli, anlamalı
ve müşahede etmeliyiz; bir gelişme safhası olduğunu,
belli bir
anda, oradan, hayatın bir satıhtan başka bir satha
geçişini gerçekleştiren
büyük fiilin fışkırdığını kabul etmeliyiz.108


</blockquote>
Bu alıntıda da masonik
bağnazlığı görmek mümkündür. Yazar, "biz,
insanın dışında kalan bir yaratılış izahını reddediyoruz"
derken,
hümanist felsefenin temel dogması olan "insan, var olan en
yüce
varlıktır" safsatasını tekrarlamakta ve bunun dışında
kalan bir
izahı peşinen reddettiklerini ilan etmektedir. "Anormal
bir yaratılış
şekli" derken, kendince canlılığı Allah'ın yaratmasını
kastetmekte
ve bunu peşinen reddetmektedir. (Oysa asıl "anormal" olan,
yani
gözlemlerimize, deneylerimize, akıl ve mantığımıza aykırı
olan düşünce,
cansız maddenin kendi kendine canlanıp insan haline
geldiğini savunan
masonların inancıdır.) Dikkat edilirse, bu masonik
izahlarda bilimsel
delillerden bir bahis yoktur. Masonlar "Evrime dair
bilimsel kanıtlar
var, onun için yaratılışı reddediyoruz" dememektedirler.
Sadece
felsefi bir bağnazlık ve bu bağnazlık uğruna körü körüne
kabul edilen
bir evrim inancı vardır.



MASONLARIN HAECKEL
YANILGISI


Masonik kaynaklara bakıldığında, evrim
teorisine
yönelik körü körüne bir bağlılığın yanında, oldukça
ciddi
bir bilgisizlik de dikkati çeker. Örneğin
Türkiye'deki masonların
kaynakları incelediğinde, bir sahtekarlık olduğu
henüz 20.
yüzyılın ilk çeyreğinde anlaşılmış evrimci iddiaları
hala
büyük bir hararetle savundukları görülmektedir.
Bunların biri,
evrimle ilgili hemen her masonik yayında sözü edilen
"Haeckel'in
embriyoları" hikayesidir.


Hikaye,
Charles Darwin'in yakın bir dostu ve destekçisi olan
ve onun
ölümünden sonra evrim teorisi lehine en çok sivrilen
isimlerin
başında gelen Alman biyolog Ernst Haeckel ile
ilgilidir. Haeckel
evrim teorisine kanıt bulabilmek amacıyla farklı
canlıların
embriyolarını incelemiş, bunların birbirine çok
benzediklerini,
dahası doğum öncesi gelişimleri sırasında minyatür
bir "evrim
süreci" geçirdiklerini ileri sürmüştür. Bu iddiayı
desteklemek
için karşılaştırmalı embriyo çizimleri de yapan
Haeckel, 20.
yüzyılın ilk yarısında bu iddiayla pek çok insanı
evrim teorisinin
doğruluğuna ikna etmiştir.


Başta da belirttiğimiz gibi, masonik
kaynaklar
Haeckel'in "bireyoluş, soyoluşun tekrarıdır"
şeklinde özetlenen
söz konusu embriyoloji tezine çok önem
vermektedirler. Üstad
Naki Cevad Akkerman'ın Mimar Sinan'da yayınlanan
"Hakikat
Kavramı ve Masonluk İlkeleri" başlıklı bir yazısında
bu tez
bir "yasa", yani tartışılmaz bir bilimsel gerçek
statüsüne
çıkarılmakta ve şöyle denmektedir:

<blockquote>

... Konumuzu
ilgilendiren
çok önemli bir tabiat yasası üzerinde duracağız.
Bu, Haeckel'in
ortaya koyduğu: "Birey oluş, soy oluşun kısa bir
tekrarıdır"
formülüdür. Örnek olarak insan alınırsa, bu
yasanın anlamı
şudur: Bir insanın ana döl yatağındaki ilk
hücresel oluşundan
başlayarak doğuncaya ve doğduktan sonra tabii
ömrünü bitirerek
ölünceye kadar geçirdiği morfolojik ve organların
düzen
ve görevlerindeki değişiklikler, onun yeryüzünde
ve sular
içinde bir hücre halindeki hayati oluşundan
başlayarak bugüne
kadar geçirdiği bütün değişikliklerin kısaca
tekrarından
başka bir şey değildir.1

</blockquote>

Üstad mason Selami Işındağ da Haeckel'e
büyük
önem vermektedir. Işındağ, "Masonluk Öğretileri"
başlıklı
yazısında, "Darwin deneysel çalışmalarıyla, çeşitli
hayvan
türlerinin önce bir tek hücreden ve sonra bir tek
türden oluştuğunu
kanıtlamıştır..." diye yazdıktan sonra, şöyle
eklemektedir:

<blockquote>

Haeckel, bütün bu
deneysel
bulguları destekleyici çalışmalar yapmıştır. Ona
göre en
basit hayvan, inorganik özdeklerden organik, canlı
hale
gelmiş olan Monera adlı hayvandır... Böylece
Haeckel, herşeyin
temelinde bir birlik (vahdet) bulunduğunu
göstermiştir.
Bu Monizm'de özdek ve güç (madde-ruh) biraradadır
(Tev'emdir).
Bunlar, temellerini oluşturan tözün (cevher) iki
görünümüdür.
Masonluğun benimseyişleri de bu bilimsel ve
deneysel bulgulara
uygundur.2

</blockquote>

Bir diğer masonik
metinde Haeckel'den
"büyük alim" diye söz edilmekte ve ileri sürdüğü
"bireyoluş
soyoluşun tekrarıdır" tezi, evrimin açık bir kanıtı
olarak
sunulmaktadır.3


Oysa masonların "büyük alim" sandıkları
Ernst
Haeckel bilimsel bulguları kasten tahrif eden bir
sahtekar,
"yasa" sandıkları "bireyoluş soyoluşun tekrarıdır"
tezi ise
bilim tarihinin en büyük sahtekarlıklarından
biridir.


Sahtekarlık, Haeckel'in yaptığı embriyo
çizimlerinden
kaynaklanmaktadır. Haeckel, insan, tavuk, tavşan,
semender
gibi farklı canlıların gerçekte hiç de benzer
olmayan embriyolarını
benzer gösterebilmek için çizimlerini çarpıtmıştır.
Bazı durumlarda
embriyolardan organlar çıkarmış, bazı durumlarda
eklemiş,
öte yandan embriyoların büyüklükleri ile oynayarak,
sanki
hepsi aynı boyutta gibi göstermeye çalışmıştır.
Kısacası Haeckel,
evrim teorisine uymayan delilleri uyuyor gibi
gösterebilmek
için sahtekarlık yapmıştır.


Ünlü bilim dergisi
Science,
5 Eylül 1997 tarihli sayısında bu konuda özel bir
makale yayınlamıştır.
Makaleye göre, "gerçekte birbirlerine çok yakın olan
balık
türlerinin embriyolarında bile, görünümleri ve
gelişim süreçleri
açısından çok büyük farklılıklar bulunmakta"dır.
Dergi, Haeckel'in
çizimlerinin "biyolojideki en büyük
sahtekarlıklardan biri"
olduğunu da not etmiştir.4


İşin ilginç yanı, bu
sahtekarlığın
çok daha önceden beri biliniyor olmasıdır.
Haeckel'in çizimlerde
sahtekarlık yaptığı henüz o hayatta iken, 1910'larda
ortaya
çıkmış ve kendisi de bunu itiraf etmiştir. American
Scientist'te
yayınlanan bir makalede, "Biyogenetik yasası
(Haeckel'in tezi)
artık tamamen ölmüştür... Aslında bilimsel bir
tartışma olarak
20'li yıllarda sonu gelmişti" denmektedir.5
Evrimcilerin buna rağmen bu sahte çizimleri on
yıllar boyunca
kullanmalarının, konu hakkında bilgisi olmayan
kitleleri aldatmaktan
başka bir amacı yoktur.

Masonların Haeckel'in teorisini hala büyük
bir evrim kanıtı zannetmelerinin, dahası onu bir de
"büyük
alim" saymalarının ise tek bir anlamı vardır:
Masonların evrim
teorisine olan bağlılıkları, iddia ettikleri gibi
"akıl ve
bilim" tutkusundan değil, aksine bilgisizlikten
kaynaklanmaktadır.


1 Naki Cevad
Akkerman, Mimar
Sinan, Sayı 1, s.13
2 Selami Işındağ, Masonluk
Öğretileri, Masonluktan
Esinlenmeler, İstanbul, s.137
3 Selami Işındağ, Din Açısından
Mason Öğretisi,
Akasya Tekamül Mahfili Yayınları, s.10
4 Elizabeth Pennisi, "Haeckel's
Embryos: Fraud
Rediscovered", Science, 5 Eylül 1997
5 Keith S. Thompson, "Ontogeny and
Phylogeny
Recaputilated", American Scientist, cilt 76, s.273






Bu
inanç masonik yayınlarda ısrarla vurgulanır.
Üstad mason Selami Işındağ "Doğa
dışında bizi
yöneten, düşünü ve davranışlarımızdan sorumlu bir gücün
bulunamayacağını"
iddia etmekte, sonra da hemen "yaşamın tek hücreden
başlayıp değişmeler
ve evrim ile bugünkü çeşitlenme aşamasına vardığını"
ileri
sürmektedir.109 Ardından
da evrim teorisinin masonlar
için ne anlam ifade ettiğini şu iddiayla özetlemektedir:

<blockquote>
İnsan,
evrim bakımından, hayvandan ayrı değildir.
İnsanın oluşması ve evrimi için, hayvanların tabi
oldukları güçlerden
ayrı, özel güçler yoktur.110

</blockquote>
Bu iddia, masonların evrim
teorisine neden önem verdiklerini açıkça
göstermektedir. Onların amacı, insanın yaratılmadığını
savunmak,
böylece sahip oldukları hümanist ve materyalist felsefeyi
tutarlı
gibi gösterebilmektir. İnsanın yaratılmadığını savunmanın
tek yöntemi
ise evrim teorisidir. İşte bu nedenle masonluk, her ne
surette olursa
olsun evrim teorisine inanır, bunu savunur ve topluma
yaymaya çalışır.

Bu ise bizlere, dindarları sürekli
olarak "dogmatik" olmakla suçlayan
masonların aslında kendilerinin dogmatik olduğunu
göstermektedir.


MASONİK DOGMATİZM VE GELENEKÇİLİK

Dogmatizm, doğruluğuna dair herhangi bir
kanıt bulunmayan bir görüşü,
psikolojik nedenlerle ısrarla ve körü körüne savunmak
anlamına gelir.
Dogmatik bir insan, bir kanıt olmadan inandığı bu görüşü
hiçbir
şekilde sorgulamaz ve tartmaz. Kayıtsız şartsız kabullenir
ve savunmaya
devam eder.

Masonlar veya diğer din
aleyhtarı gruplar, "dogmatizm" kavramını
hep dindarları kastederek kullanagelmişlerdir. Bu
suçlamaya günümüzde
de sık sık rastlayabiliriz. Örneğin evrim teorisiyle
ilgili bir
tartışmada, evrimci olan taraf bu teoriyi
kabullenmeyenleri büyük
ihtimalle "dogmatizm"le suçlayacak, bilimin dogmalarla
ilgisi bulunmadığını
anlatıp kendisini bilimsel ilan edecektir.

Oysa bu tablo çok sahtedir. Çünkü Allah'ın varlığına ve
mevcut
varlıkların O'nun yaratmasıyla var olduğuna inanmak
bilimsel kanıtlara
dayalı bir inançtır: Doğada büyük bir denge, düzen ve
tasarım vardır
ve bunun bir amaca göre bilinçli bir şekilde kurulmuş
olduğu açıktır.

Nitekim Kuran'da insanlar Allah'ın
varlığına imana çağrılırken,
söz konusu denge, düzen ve tasarım üzerinde düşünmeye
davet edilirler.
Pek çok ayette, Allah'ın göklerdeki ve yerdeki delilleri
üzerinde
düşünmek emredilmektedir. Ayetlerde dikkat çekilen bu
deliller;
evrendeki denge ve düzen, dünyanın insan yaşamına uyumu,
bitki ve
hayvanların tasarımı, insan bedeninin tasarımı ve insanın
ruhsal
özellikleri gibi konulardır ki, çağdaş bilim tüm bu
alanlarda Allah'ın
varlığını gösteren açık kanıtlar ortaya koymuş durumdadır.
(Ayrıntılı
bilgi için bkz. Harun Yahya; Allah Akılla Bilinir, Evrenin
Yaratılışı,
Mucizeler Zinciri, Hayatın Gerçek Kökeni, Düşünen İnsanlar
İçin,
Doğadaki Tasarım.)

Asıl dogmatizm
ise tüm bunları göz ardı ederek Allah'ı inkar eden,
evrenin ve canlıların rastlantılarla oluştuğunu savunmaya
devam
eden inkarcılara aittir. Masonlar tam bu tavrı
göstermektedirler.
Allah'ın varlığının delillerini görmelerine rağmen,
hümanist ve
materyalist felsefe uğruna bunları reddetmekte, görmezden
gelmektedirler.



Masonluk koyu bir
gelenekçilik içindedir.
Günümüz masonları, asırlar önceki "biraderlerinin"
inandığı
batıl inanışları hiç sorgulamadan aynen kabul
etmekte ve korumaktadırlar.



Allah Kuran'da bu
zihniyete sahip insanlardan şöyle söz etmektedir:


Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah,
göklerde ve
yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin
üzerinizdeki
nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. İnsanlardan öyleleri
vardır
ki, hiçbir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve
aydınlatıcı bir
kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur. Onlara;
"Allah'ın
indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz
atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları
çılgınca
yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?
(Lokman
Suresi, 20-21)

Ayette inkarcıların
Allah'ın delillerini görmelerine rağmen, "Allah
hakkında mücadele ettikleri", yani O'nun dinine karşı
savaş açtıkları
belirtilmektedir. Bunun nedeni ise, bu inkarcıların
"atalarını üzerinde
buldukları şeye uymaları", yani körü körüne bir
gelenekçilik içinde
olmalarıdır.



Masonik gelenekçiliğin bir
ifadesi:
Asırlardır hiç değiştirilmeden kullanılan semboller



Bu "gelenekçilik"
kavramının, kitabın başından bu yana incelediğimiz
mason tarihini ve felsefesini çok iyi tanımladığını fark
ettiniz
mi?

Evet, gelenekçilik, masonluğu
çok iyi tanımlayan bir kelimedir;
çünkü masonluk, kökenleri binlerce yıl öncesindeki pagan
toplumlara
uzanan bir "gelenekler örgütü"nden başka bir şey değildir.
Eski
Mısır'ın, Firavunların, Firavun'un büyücülerinin, Eski
Yunan'ın
materyalist düşünürlerinin, Hermetiklerin, Kabalacıların,
Tapınakçılar'ın,
Gül-Haçlar'ın ve kendilerinden önceki masonların
geleneklerini körü
körüne izlemektedirler.

Masonların
bu gelenekçiliğini iyi teşhis etmek gerekir. Günümüzün
mason localarında, hala binlerce yıl öncesinin efsaneleri,
sembolleri,
sözcükleri kullanılmaktadır. Masonlar, hemen hepsi yüksek
eğitim
görmüş, toplumun üst kesimlerinden gelen kimseler
olmalarına rağmen,
ellerine yaldızlı kılıçlar, kuru kafalar alıp, Eski Mısır
dilinde
sözcükler mırıldanarak, Eski Mısır tapınaklarının
sütunları önünde,
simli önlükler, beyaz eldivenler ve kimi zaman daha da
garip kostümler
içinde, ciddi ciddi yeminler etmekte, merasimler
düzenlemektedirler.
Masonluğun ne olduğunu hiç bilmeyen bir insan locaya
sokulsa, muhtemelen
traji-komik bir filmin setinde olduğunu düşünecek, tekris
töreni
sırasında gözleri bağlanan, boyunlarına ip geçirilen, bir
ayağı
çıplak halde yürüyen bir masonu gördüğünde ise belki
gülmeden edemeyecektir.
Ama kendi içlerine kapalı bir dünyada yaşayan masonlar bu
garip
gelenekleri çok normal karşılamakta, locaların mistik
atmosferi
içinde psikolojik bir tatmin bulmakta, sonra da oturup
birbirlerine
"atomların ruhu var, ondan biraraya gelip canlıları
oluşturdular",
"mağmanın görünmez zekası sayesinde dünya denge buldu",
"Doğa Ana
bizleri ne güzel yarattı" gibi hurafeler anlatmakta ve
bunlara inanmaktadırlar.
Sırf gelenekleri korumak adına sergilenen tüm bu komedi,
açıkçası,
o kadar akıl dışıdır ki, böyle bir fikir sisteminin
yaşanılıyor
ve savunuluyor olması hayret vericidir.

Masonların geleneklerine olan körü körüne bağlılıkları,
büyük önem
verdikleri "landmark" kavramında açıkça ortaya çıkar.
İngilizce
bir kelime olan "landmark", tarihsel bir önem veya anlam
taşıyan
bir kavramı sembolize eden yapıt anlamına gelir. Mason
dilinde ise
"landmark"lar, örgütün kurulduğu dönemden beri değişmeden
gelen
kurallardır. Peki neden bunlar hiç değişmemektedir?
Masonların bu
konudaki cevapları ilginçtir. Mimar Sinan dergisinde 1992
yılında
yayınlanan bir makalede şunlar yazılıdır:

<blockquote>
Masonluğun
Landmarkları çok eskilerden gelen
yasalardır; bunlar çağdan çağa, nesilden nesile
geçmiştir; hiç
kimse bunların ne zaman ortaya çıktıklarını bilmez,
kimsenin bunları
değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya hakkı yoktur.
Bunlar Cemiyetin
yazılı ya da yazılı olmayan yasalarıdır. Yazılı olmayan
Landmarklar,
başka hiçbir yerde öğrenilemeyecek Loca ritüelleri ve
öğretileridir.
Yazılı Landmarklar ise altı tanedir ve ilk defa 1723'te
yayınlanmış
İngiliz Anayasasında "Hürmasonun Mükellefiyetleri"
başlığı altında
bulunabilir.111

</blockquote>

Masonların "anayasa" olarak
kabul
ettikleri kurallar, asırlardır değişmeden
korunmaktadır.



Üstteki sözleri akıl
süzgecinden geçirerek bir düşünelim: Ortada
masonluk adlı bir örgüt vardır. Bu örgütün üyeleri, kimin
koyduğu
belli olmayan birtakım kurallara asırlardır uymaktadırlar.
Dahası,
bu kuralları kimsenin değiştiremeyeceği konusunda da çok
kararlıdırlar.
İçlerinden bir tanesi de çıkıp "neden bunlara uyuyoruz"
diye sormamaktadır!...
Üstelik bu kurallara uymak uğruna bilimin bulgularını da
kolayca
göz ardı edebilmektedirler. Böyle bir topluluğun "akıl ve
bilim"
yolunda olduğuna inanabilir misiniz?

Üstteki

makalenin bir başka yerinde, bir masonun landmarklar konusundaki
"sorgulamadan itaat etme" yaklaşımı kendi sözleriyle şöyle
aktarılıyor:

<blockquote>
Bana göre
Landmark masonluğun o kadar eskiden
beri mevcut bir parçası gibidir ki, ne locadaki ne de
hürmason
olarak davranışımla ilgili olarak onun nereden geldiğini
hiç merak
etmedim; neden böyle hissetmem gerektiğini tahlil
etmeden duramıyorum,
ama hürmasonluğun yapısını, bana göre, değiştirmeden
ortadan kaldırılamayacağını
da hissediyorum. Herhangi bir özel çaba göstermeden
onunla yaşıyorum.112

</blockquote>
Nereden geldiğini merak bile
etmedikleri kurallara inanan ve bunlarla
"birlikte yaşayan" insanlarla dolu bir derneği, "akılcı"
sayabilir
misiniz?...


Kuşkusuz masonluğun "akılcılık ve
bilimsellik" iddiası
tamamen boştur. Diğer materyalistler gibi onlar da bilim
ve akıl
kavramlarını sürekli kullanmalarına rağmen, gerçekte
hiçbir akılcı
ve bilimsel dayanağı bulunmayan bir felsefeyi ısrarla
savunmakta,
bilimin ortaya koyduğu gerçeklere ise yüz
çevirmektedirler. Bu konuda
masonları en çok yanılgıya düşüren, adeta büyüleyen unsur
ise, geleneklerine
olan körü körüne bağlılıklarıdır.


Bu
durum masonluğun, insanları Allah'a iman etmekten
uzaklaştıran,
onları boş kurallar, hurafeler, efsaneler ile oyalayıp,
batıl inanışların
peşine düşüren bir aldanış öğretisi olduğunu
göstermektedir. Kuran'da,
Allah'ın bırakıp da Güneş'e secde eden pagan Sebe kavmi
ile ilgili
olan "Şeytan onlara yaptıklarını
süslemiştir,
böylece onları yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar
hidayet
bulmuyorlar" (Neml Suresi, 24) ayeti masonluk için
de geçerlidir.
Masonlar, yaldızlı sembollerle, mistik öğelerle süslenen
köhne bir
öğreti uğruna, Allah'ın dinini reddetmektedirler.


Dahası, reddetmekle kalmamakta, dine karşı
savaşmaktadırlar. Hem
de oldukça uzun bir süredir.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

7 GLOBAL MASONLUK Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:38 am

CANTAR




MASONLARIN DİNE KARŞI SAVAŞI

Masonluk
varlığını
ilk kez 1717'de İngiltere'de resmi olarak ilan etti. Bu
tarihten
sonra, önce İngiltere'de, ardından başta Fransa olmak
üzere kıta
Avrupası'nda yayılan masonluk, her ülkede din
karşıtlarının toplanma
yeri oldu. Kendilerini "hür düşünürler" olarak ilan eden
-bununla,
İlahi dinleri tanımadıklarını ifade eden- pek çok Avrupalı
mason
localarında buluştu. Mimar Sinan dergisindeki "Masonluğun
İlk Devirleri"
başlıklı bir makalede belirtildiği gibi, "Masonluk,
kiliselerin
dışında hakikati arayanların biraraya geldiği, toplandığı
yer, melce
oluyordu."113


Dahası "hakikati dinin dışında arayan" bu
zümre, dine karşı da
büyük bir husumet duyuyordu. Bu nedenle örgüt, kısa sürede
Kilisenin,
özellikle de Katolik Kilisesi'nin rahatsızlık duyduğu bir
güç merkezi
haline geldi. Bu masonluk-Kilise çatışması giderek
büyüyerek 18.
ve 19. yüzyıl Avrupası'na damgasını vuracaktı. 19.
yüzyılın ikinci
yarısında Avrupa dışındaki coğrafyalara da yayılmaya
başlayan masonluk,
gittiği her ülkede din karşıtı felsefelerin ve
hareketlerin çıkış
noktası haline gelecekti.


Mimar Sinan dergisindeki "Politika ve
Masonluk" başlıklı bir makalede,
masonluğun bu din karşıtı savaşı şöyle açıklanmaktadır:

<blockquote>

Franmasonluk siyasal bir parti olmamakla
beraber, siyasal ve
sosyal olayların akımına uygun olarak uluslararası
birleşik ve
sosyal bir kuruluş halinde örgütlenmesi 18. yüzyılın
başlarına
rastlar. Mezheplerin özgürlük kurallarını uygulamaya
çalıştığı
sırada, onlara yardım için, din adamları kurallarının
(ruhban
heyetlerinin) nüfuz ve iktidarlarına karşı savaş açmak
durumuna
giren farmasonluğun yıkmak
istediği şey,
Kilisenin hükümetler ve halk üzerindeki tahakkümü idi.

Bundan dolayı 1738 ve 1751 yıllarında Papa tarafından
dinsiz olarak
ilan edilmiştir... Farmasonluk,
mezhepler özgürlüğü
ilkelerini amaç edinen ülkelerde yalnız ismen gizli ve
esrarlı
toplantıları olan bir dernek halinde kalmış ve bu gibi
memleketlerde
hem müsamaha ve hem de teşvik görerek, vakit ve hali
uygun orta
sınıf halk ile yüksek memurlardan taraftarlar bulmuş ve
mason
olan devlet erkanını kendi örgütlerinin başkanlık
makamına geçirmiştir.
Katolik mezhebinin herkes için mecburi olduğu güney
memleketlerinde
ise, gizli, yasak ve kanuni tekib
ve izlenmeye
maruz devrimci bir dernek niteliğini muhafaza etmiştir.

Bu memleketlerde orta sınıftan hür düşünceli gençler ve
hükümetlerinin
yönetiminden memnun olmayan subaylar mason localarına
girmeye
ve böylece, İspanya, Portekiz ve
İtalya'da
ve özellikle Vatikan Kilise Hükümetinin tahakkümü
altındaki rejimler
aleyhine devrimci tertipler alınmaya başlanmıştır.114

</blockquote>

Kuşkusuz burada mason yazar kendi örgütünün
lehinde bir üslup kullanmakta,
masonluğun "kilise tahakkümü"ne karşı savaştığını ileri
sürmektedir.
Ancak konuyu yakından incelediğimizde, pek çok ülkede
"tahakküm"
kavramının asıl olarak masonlar tarafından kurulan veya
desteklenen
rejimlere uygun düştüğünü görürüz. Öte yandan, masonluğun
"tahakküme
karşı savaşma" iddiasının da göstermelik olduğu sonucuna
varırız.
Kilise, -Hıristiyanlığın çarpıtılmış olması sebebi ile-
gerçekten
de skolastik fikirler ve baskıcı uygulamalar sergilemesine
rağmen,
masonluğun kilise düşmanlığı bu sosyal meseleden değil,
İlahi dinlere
karşı duyduğu nefretten kaynaklanmıştır.


Masonluğun yapısına, rit ve ayinlerine bir
göz atmak, bu konuda
fikir vermek için yeterlidir.




BİR MASON LOCASI ÖRNEĞİ: "CEHENNEM ATEŞİ
KULÜBÜ"


Masonların 18. yüzyılda nasıl bir örgütlenme
içinde olduklarını,
nelerle uğraştıklarını anlamak için yapılması
gerekenlerden biri,
o dönemde ortaya çıkan çeşitli masonik gizli dernekleri
incelemektir.
Bu derneklerden birisi, 18. yüzyılın ortalarında
İngiltere'de aktif
olan "Cehennem Ateşi Kulübü"dür. (Hell Fire Club) Bu
kulübün masonik
yapısını ve sahip olduğu din aleyhtarı, pagan kimliği,
mason yazar
Daniel Willens "The Hell-Fire Club: Sex, Politics, and
Religion
in Eighteenth-Century in England" adlı makalesinde
açıklamaktadır.
Masonlar tarafından açılan "thefreemason.com" isimli
internet sitesinde
yayınlanan makaleden bazı ilginç pasajlar şöyledir:

<blockquote>

İngiltere'de Kral III.
George'un hükümdarlığı
döneminde, mehtaplı gecelerde, pek güçlü hükümet
üyelerinin, önde
gelen aydınların ve etkili sanatçıların hep birlikte
Thames nehrinin
üzerinde bir tekne içinde West Wycombe civarında bulunan
bir manastır
yıkıntısına doğru yol aldıkları görülebilirdi. Orada,
keşiş kıyafetlerine
bürünen bu saygıdeğer kişiler, kutsallığını yitirmiş bu
manastırın
çanlarının çalmasıyla birlikte, her türlü ahlaksızlığa
kendilerini
kaptırırlardı. Gece, kendini sefahate adamış bir soylu
kadının
çıplak vücudu ile kutlanan bir Kara Ayin ile doruk
noktasına ulaşır,
şeytani tapınmalarını tamamlayan ele başları Britanya
İmparatorluğu'nun
gidişatı ile ilgili komplolar kurmak için cümbüşe ara
verirlerdi.


Halk arasında "Cehennem Kulübü" olarak
tanınmış olmalarına karşın,
bu günah tarikatı, kendilerini, bir Gotik özenti ile
"Medmenham'lı
St. Francis Keşişleri" diye adlandırırlardı. Bu dedikodu
dolu
dönemde, topluluğun şeytani etkinlikleri hakkında epey
söylenti
yayılmıştı, hatta 1765 yılında Charles Johnstone adlı
bir yazar
Medmenham Keşişleri'nin gizlerini açıkladığı "Chrystal"
isimli
bir roman yayınlamıştı.


18. yüzyıl mason
localarındaki garip
ayinlerin bir tasviri



Medmenham Keşişleri'nin en önemli öncüsü,
Wharton Dükü Philip
(1698-1731) tarafından 1719 yılında Londra'da kurulan
Cehennem
Kulübü'dür. Wharton, liberal partiden ileri gelen bir
politikacı
ve bir masondu. Aynı zamanda ateist olan Wharton,
satanist şenliklere
alenen önderlik ederek, dini alaya almaya çabalardı.
Wharton,
1722 yılında Londra Büyük Locası'nın Büyük Üstadı
seçildi...


1739 Yılında Dashwood, Abbe Nicolini'yi
görmek için gittiği Floransa'da,
Divan Kulübüne katılacak olan Lady Mary Wortley Montagu
ile karşılaştı.
Bu dönemde İtalya'da masonların işleri pek yolunda
gitmiyordu.
Papa XII. Clement, engizisyonu mason localarının
aleyhine döndüren
yeni bir kararname yayınlamıştı. Ancak, 1740 yılının
başlangıcında
Papa öldü. Yeni Papa'yı seçecek olan kardinaller kurulu
toplantısı
yapılırken, Dashwood Roma'ya gitti. Masonların en büyük
düşmanı
Kardinal Ottiboni kimliğine girdi ve halkın önünde
maskaralıklar
ve sövgülerle dolu sahte bir ayin düzenleyerek Ottiboni
ile alay
etti....


Keşişlerin gerçek eylemlerini öğrenebilmek
için gerekli belli
başlı bilgiler herhalde toplantı salonunda bulunmalıydı.
Ancak
salonun hem döşenişi, hem de kullanılış tarzı bu güne
kadar esrarını
korudu. Sansasyon yaratmaktan hoşlanan yazarlara göre,
bu salon
tam bir satanist tapınaktı. Oysa, mason toplantıları
için kullanıldığını
varsaymak çok daha akla uygun görünüyor. Medmenham
Keşişleri'nin
önde gelen üyelerinden biri olan ve ancak kulüpten
ayrıldıktan
sonra masonluğa giren John Wilkes , eski dostlarına kara
çalan
bir makalesinde şunları anlatmıştı: "Kutsal günlerde
keşişlerin
bir araya gelerek en gizli ayinleri yaptıkları ve
şatafatlı törenlerle
kutsal adakları BONA DEA adına sundukları, bu Eleusis
Gizemleri
toplantılarına hiçbir günahkâr göz bile bakmaya cesaret
edemezdi."
Dashwood'un politik düşmanlarından biri olan ve kulübe
kesin bir
tavırla karşı çıkan Sir Robert Walpole'un oğlu Horace,
manastır
hakkında şu alaylı sözleri söylemişti: "Öğretileri ne
olursa olsun,
uygulamaları tam olarak pagandı: Bu yeni kilisenin
şenliklerinde
hiç gizlemeden Bacchus ve Venüs'e kurbanlar sunarlar,
şarap fıçıları
ile tanrıça heykelleri gırla giderdi."...


Eğer o dönemlerde mevcut idiyse bile,
Medmenham Keşişleri'nin
üye listesi bugün elde değil. Ancak, pek büyük bir
olasılıkla
kulübe üye olan kişiler arasında, Dashwood'un kardeşi
John Dashwood-King,
Sandwich Earl'ü John Montagu, John Wilkes, George Bubb
Dodington,
Baron Melcombe, Paul Whitehead ve daha birçok meslek
sahibi kişiler
ve yerel toprak sahiplerinin bulunduğu biliniyor...
Kamunun gözünde
skandal sayılacak kadar önemli kişiler bunlar.


Dashwood'un bugüne dek yarattığı etkinin
tam merkezinde din sorunu
vardır... Cinsel büyüler, manastırda bulunan Kabala
kitabı, her
fırsatta ortaya çıkan Harpokrat'ın resmi, Dashwood'un
masonlarla
olan ilintisi ve Medmenham Manastırı'nda bulunan Theleme
sloganı
gibi unsurlar, Cehennem Ateşi Kulübünün erken bir
"Crowley'cilik"
olduğunu düşündürmektedir. Çok daha ciddi bir yaklaşım
ise, Dashwood'un
mason bağıntılarının üzerinde durarak, manastırın
toplantı salonunun
bir mason mabedi olduğunu, büyük olasılıkla isabetli
olarak, ileri
sürebilir. 115

</blockquote>

Bu uzun alıntıyı aktarmamızın nedeni, 18.
yüzyılda ortaya çıkan
masonik örgütlenmenin nasıl bir atmosferde geliştiğine,
kişileri
nasıl etkilediğine dair iyi bir fikir vermesidir.
Masonluk, gizemli,
merak uyandırıcı, cezbedici bir örgüt olarak ortaya
çıkmış, üye
olan kişilerde, toplumun genel inançlarına aykırı
davranmanın getirdiği
bir tür psikolojik tatmin meydana getirmiştir. Masonik
ayinlerin
temel özelliği ise, az önceki alıntıda da vurgulandığı
gibi, İlahi
dinlerin sembol ve kavramları yerine pagan sembol ve
kavramları
yüceltmesidir. Böylece, sadece sembolizm yoluyla dahi,
masonluğa
giren kişiler Hıristiyanlığı terk ederek
paganlaşmışlardır.


Ancak masonluk sadece garip ayinler
düzenlemekle kalmamış, Avrupa'yı
İlahi dinlerden uzaklaştırıp pagan bir kültüre sürüklemek
için siyasi
bir strateji de izlemiştir. Bu bölümde Avrupa tarihinin
bazı önemli
kilometre taşlarına ülke ülke bakacak ve bu aşamalarda
masonluğun
dine karşı yürüttüğü söz konusu savaşın izlerini
araştıracağız.
İlk bakmamız gereken ülke, Fransa'dır.




FRANSA'DA DİN KARŞITI MÜCADELE

Fransız Devrimi'nde
masonların oynadığı büyük
rolü daha önceki çalışmalarımızda incelemiştik. Aydınlanma
filozoflarının
çok büyük bir bölümü, özellikle de din aleyhtarı görüşleri
en keskin
olanlar, masondular. Fransız Devrimi'ni hazırlayan ve ona
öncülük
eden Jakobenler de yine locaların üyeleriydiler.116


Devrimin içinde masonların
oynadığı rol, Comte
Cagliostro adlı bir "ajan-provokatör" tarafından henüz o
yıllarda
itiraf edilmişti. Cagliostro 1789'da Engizisyon tarafından
tutuklanmış
ve sorgu sırasında önemli itiraflarda bulunmuştu.
Anlattıklarının
başında, masonların tüm Avrupa'da zincirleme bir devrim
yapma planları
geliyordu. Masonların asıl amacının ise, Papalığı yok
etmek olduğunu
ya da Papalığın ele geçirilmesinin hedeflendiğini
açıklamıştı. Cagliostro'nun
itirafları arasında, uluslararası Yahudi bankerlerin tüm
bu devrimci
faaliyetleri finansal yönden desteklediği, Fransız
Devrimi'nde de
yine Yahudi kaynaklı paraların önemli rol oynadığı da yer
alıyordu.117



Nitekim Fransız Devrimi, tam anlamıyla bir
"din karşıtı devrim"
oldu. Devrimciler aristokrasinin yanında din adamlarına
karşı da
büyük bir tasviyeye giriştiler. Çok sayıda din adamı
öldürüldü,
dini kurumlar ortadan kaldırıldı, ibadethaneler tahrip
edildi. Hatta
Jakobenler, Hıristiyanlığı tamamen ortadan kaldırmak ve
yerine "akıl
dini" adını verdikleri pagan bir inanç yerleştirmek için
uğraşmışlardı.
Ancak bir zaman sonra devrim onların da kontrolünden çıktı
ve Fransa
tam bir kaosa sürüklendi.


Masonluğun bu ülkedeki misyonu devrimle
birlikte bitmedi. Devrimin
ardından doğan karmaşa, sonunda Napoleon'un iktidarı ele
geçirmesiyle
istikrara kavuştu. Ancak bu dönem de uzun sürmedi,
Napoleon'un tüm
Avrupa'ya hükmetme hırsı, iktidarının sonunu getirdi.
Bundan sonra
da Fransa'da istikrar ve monarşi yanlıları ile devrimciler
arasındaki
çatışma sürdü. 1830'da ve 1848'de ve 1871'de üç ayrı
devrim daha
yaşandı. 1848'de "İkinci Cumhuriyet", 1871'de ise "Üçüncü
Cumhuriyet"
kuruldu.


Bu çalkantılı dönemin içinde masonlar her
zaman son derece aktif
oldular. En büyük hedefleri ise, kiliseyi ve dini
inançları zayıflatmak,
dini değer ve kuralların toplum üzerindeki etkisini yok
etmek, dini
eğitimi ortadan kaldırmaktı. Masonluk, "antiklerikelizm"
(kilise
düşmanlığı) olarak bilinen sosyal ve siyasi hareketin
karargahı
gibi işlev gördü.


The Catholic Encyclopedia, "Grand Orient"
olarak bilinen Fransız
masonluğunun bu din karşıtı misyonu hakkında önemli
bilgiler vermektedir:

<blockquote>

Grand Orient'in resmi
bülten ve el kitabında
bulunan Fransız masonluğunun resmi dökümanları, Fransız
Parlamentosu'na
geçmiş Kilise karşıtı tüm kanunların Mason localarına
önceden
geçirildiğini ve Grand Orient'in yönetimi altında
uygulandığını
ispatlamaktadır. Ki burada açıkça ifade edilen amaç,
Fransa'daki
herşeyi kontrol altına almaktır. 1903 Kongresi'nde resmi
konuşmacı
olan vekil Massé, 1898 Kongresi'ndeki konuşmasını şöyle
anlatıyor:


''Masonluğun en önemli görevi politik ve
laik mücadelelere her
gün daha fazla müdahale etmektir... Kilise karşıtı
mücadeledeki
başarı büyük ölçüde masonluk sayesindedir. Masonluğun
ruhu, programları,
yöntemleri galip gelmiştir. Eğer (Kilise karşıtı) blok
kurulduysa,
bu masonluk ve localarda öğretilen disiplinin
sonucudur... Eğer
işimizi bitirmek istiyorsak, ki henüz bitmemiştir,
tetikte olmalıyız
ve karşılıklı güvene sahip olmalıyız. Bu iş, yani
kiliseye karşı
mücadele, biliyorsunuz ki halen sürmektedir. Cumhuriyet,
kendisini
dini kurumlardan kurtarmalı ve bunun için onları güçlü
bir darbeyle
süpürmelidir. Yarım yaptırımlar her yerde tehlikelidir,
karşımızdakiler
tek bir darbeyle ezilmelidir.118

</blockquote>


18. yüzyıldaki Fransız mason
localarına
dair bir illüstrasyon



The Catholic Encyclopedia, Fransız
masonluğunun dine karşı verdiği
savaşı anlatmayı şöyle sürdürmektedir:

<blockquote>

Gerçekte 1877'den
itibaren Fransa'da uygulamaya
konan; eğitimin dinden soyutlanması, özel Hıristiyan
okullarına
ve hayır derneklerine karşı yaptırımlar, dini kurumların
kapatılması,
Kilisenin mallarına el konması gibi "kilise karşıtı" tüm
Masonik
reformlar, sadece Fransa'da değil, tüm dünyada insan
toplumlarının
anti-Hıristiyan ve din dışı bir şekilde yeniden organize
edilmesi
hedefine yöneliktir. Dolayısıyla Fransız masonluğu,
Masonluğun
tümünün öncüsü olarak, evrensel bir Masonik Cumhuriyetin
kurulacağı
bir çağın başlangıcını kutlamak eğilimindedir. Grand
Orient'in
Büyük Üstadı Senator Delpech, 20 Eylül 1902'deki
konuşmasında
şöyle demektedir:


"Celileli'nin zaferi 20 yüzyıl sürdü, ama
şimdi ölüm zamanı geldi...
Masonik Birliğin kurulduğu günden, Celileli efsanesinin
üzerine
kurulmuş olan Roma Kilisesi'nin erimesi de zaten
başlamıştı."119

</blockquote>

Söz konusu masonun "Celileli" derken kast
ettiği kişi Hz. İsa'dır.
Çünkü Hz. İsa, İncil'e göre Filistin'in Celile (Galile)
kentinde
doğmuştur ve yine İncil'de Hz. İsa'ya "Celileli İsa" diye
seslenildiği
bildirilir. Dolayısıyla masonların Kilise nefreti, Hz.
İsa'ya ve
onun şahsında tüm İlahi dinlere duydukları nefretin bir
ifadesidir.
19. yüzyılda inşa ettikleri materyalist, Darwinist ve
hümanist kültürle,
kendilerince, İlahi dinleri öldürdüklerini ve
Hıristiyanlık öncesinde
olduğu gibi Avrupa'yı tekrar pagan yaptıklarını
düşünmüşlerdir.


Bu sözlerin söylendiği 1902 yılında,
Fransa'da çıkarılan bir seri
kanun, din karşıtlığını ileri boyutlara götürmüştür. Tam
3000 dini
okul kapatılmış, okullarda herhangi bir dini eğitim
verilmesi yasaklanmıştır.
Pek çok din adamı hapsedilmiş, bazıları ülkeden sürgün
edilmiş,
dindarlar adeta ikinci sınıf insan uygulaması görmeye
başlamıştır.
Bu nedenle 1904 yılında Vatikan, Fransa ile olan tüm
diplomatik
ilişkilerini kesmiş, ama Fransa'nın tavrında bir
değişiklik olmamıştır.
Ta ki Fransa I. Dünya Savaşı'na girip, Alman orduları
karşısında
yüz binlerce insanını kaybedip, gururu kırılıp,
"maneviyat"ın önemini
anlayana dek.


Fransız Devrimi'nden başlayarak 20. yüzyıla
kadar süren din karşıtı
savaş, The Catholic Encyclopedia'nın belirttiği gibi,
"önceden mason
localarında geçmiş olan kanunların meclise onaylatılması"
ile yürümüş,
yani temelde Fransız masonluğunun (Grand Orient'in) bir
operasyonu
olarak devam etmiştir. Bu gerçek, mason kaynaklarından
açıkça anlaşılmaktadır.
Örneğin Türk masonlarının bir yayınında "Gambetta
Birader'in 8 Temmuz
1875 günü Clémente Amitié Locası'nda Yaptığı Konuşmadan"
şu alıntı
yapılmaktadır:

<blockquote>

İrtica hortlağı
Fransa'yı tehdit ederken,
din doktrinleri ve geri fikirler, modern cemiyetin
prensiplerine
ve kanunlarına karşı hücuma geçerken, Fran-masonluk gibi
çalışkan,
ileri görüşlü, hür ve kardeşlik umdelerine bağlı bir
teşkilatın
sinesinde, Kilisenin hudutsuz iddiaları, gülünç izamları
ve adi
tecavüzleri ile mücadele etme kuvvet ve tesellisini
buluyoruz...
Uyanık olmalıyız ve mücadeleye dayanmalıyız. Beşeriyetin
nizam
ve tekamül idealini teessüs ettirmek gayesiyle,
aşılamayacak siperimizi
temin edecek dayanışmayı kuralım.120

</blockquote>

Dikkat edilirse masonik edebiyat sürekli
olarak kendi fikirlerini
"ilericilik" olarak göstermekte, dindarları ise
"gericilikle" itham
etmektedir. Oysa burada yapılan bir kelime oyunudur.
Alıntıda "irtica
hortlağı" olarak söz edilen kavram, zaten gerçek
dindarların da
karşı olduğu bir olgudur. Ama masonlar bu ifade ile gerçek
ve hak
dini hedef almakta, insanları dinden uzaklaştırmaya
çalışmaktadırlar.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, asıl olarak masonluğun
savunduğu materyalist-hümanist
felsefe, Eski Mısır, Eski Yunan gibi pagan medeniyetlerden
miras
kalmış oldukça batıl ve "geri" bir düşüncedir.


Dolayısıyla masonların "ilericilik-gericilik"
söyleminin hiçbir
gerçekçi temeli yoktur. Gerçekte böyle bir temel de
olamaz, çünkü
masonlar ile dindarlar arasındaki çelişki, her ikisi de
tarihin
en eski devirlerden bu yana var olan iki fikrin arasındaki
çelişkinin
bir tekrarından başka bir şey değildir. Bu iki fikirden
birincisi,
insanın Allah'ın dilemesiyle yaratılmış ve O'na ibadet
etmekle sorumlu
bir varlık olduğunu beyan eden dindir, ki doğru olan da
budur. Diğeri
ise, insanın yaratılmadığını, başıboş olduğunu ve
hayatının da bir
amacı bulunmadığı öne süren inkarcı düşüncedir. Bu gerçek
anlaşıldığında,
gericilik-ilericilik gibi yüzeysel kavramların pek bir
mana taşımadığı
da görülür.


Masonların "ilerleme" kavramını kullanarak
gerçekte dini yok etmek
istedikleri, The Catholic Encyclopedia tarafından şöyle
açıklanıyor:

<blockquote>

Aşağıdakiler (masonluk
tarafından kullanılan)
en önemli yöntemler olarak sayılabilir:


Açık bir baskı politikasıyla veya Devlet ve
Kilise arasındaki
ayrım adı altındaki daha ikiyüzlü sistemi kullanarak,
Kilisenin
ve dinin tüm sosyal etkisini yok etmek... Kiliseyi, tüm
gerçek
dini, yani insanüstü bir kaynaktan gelen dini ortadan
kaldırıp,
bunun yerine "insanlık" gibi soyut kültler
yerleştirmek... Aynı
şekilde "dinler arasında ayırım yapmamak" sloganı
altında, tüm
özel ve kamusal hayatı, en başta da toplumsal
yönlendirim ve eğitimi
sekülerleştirmek.


Grand Orient (Fransız Büyük Locası)
tarafından kast edildiği
manasıyla, söz konusu "dinler arasında ayırım yapmamak"
kavramı,
anti-Katolik, anti-Hıristiyan, ateist, pozitivist veya
agnostiktir.


(Grand Orient'e göre) çocukların düşünce
özgürlüğü ve vicdanı
tamamen ve sistematik olarak okulda şekillendirilmeli ve
mümkün
olduğunca Kilisenin ve din adamlarının hatta kendi
ailelerinin
bile etkisinden çıkarılmalı, bunun için gerekirse
fiziksel ve
manevi yaptırımlar kullanılmalıdır. Grand Orient grubu,
bunu,
nihai hedefi olan evrensel sosyal cumhuriyetin
kurulması... için
asla vazgeçilemez ve yanılmaz bir yol olarak
görmektedir.121

</blockquote>

Görüldüğü gibi masonluk, "sosyal yaşamın
özgürleşmesi" adı altında,
toplumun tamamen dinsizleştirilmesine yönelik bir program
yürütmüştür
ve hala da yürütmektedir. Bunun, her vatandaşın dini
inancına saygı
duyan, bu inancın özgürce yaşanması için fırsatlar
sağlayan demokratik
laiklik modeli ile karıştırılmaması gerekir. Söz konusu
demokrat
laiklik modeli, dindar olan veya olmayan her bireyin veya
grubun
özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Oysa masonluğun
amaçladığı
"sekülarizasyon", toplumun ve bireylerin zihninden dinin
tamamen
çıkarılmasını ve bu amaçla dindarlara baskı yapılmasını
hedefleyen
bir kitlesel beyin yıkama programıdır.


Masonluk içinde bulunduğu her ülkede, o
ülkenin kültürüne ve şartlarına
uygun biçimde bu programı yürütmeye çalışmıştır.


Bu ülkelerden biri, Almanya'dır.


ALMANYA'DA DİN KARŞITI KAMPANYA:
"KULTURKAMPF"





Otto von Bismarck


Bundan 150 yıl önce Avrupa'da Almanya diye
bir ülke yoktu. Bugünkü
Almanya'nın topraklarında pek çok prenslik hüküm
sürüyordu. Bunların
en büyüğü ise, bugünkü Almanya'nın doğu kısmını ve
Polonya'nın büyük
bölümünü kaplayan Prusya idi. Prusya 1860'larda diğer
Alman devletçiklerini
kendine katmaya başladı ve 1871'de Birleşik Alman
İmparatorluğu'nu
kurdu. Bu yeni devletin hakimi ise Prusya Başbakanı ve
Almanya Şansölyesi
Otto von Bismarck'tı.


Bismarck özellikle dış
politika yönünde başarılı
bir devlet adamıydı. Ama iç politikada aynı başarıyı
gösteremeyecekti.
Bunun nedenlerinde biri, "Ulusal Liberaller" olarak
bilinen ve aynı
Fransa'daki "antiklerikler" gibi din aleyhtarı bir
politikayı savunan
"aydınlar" zümresiydi. Ulusal Liberaller Almanya'nın
birliğinin
sağlamlaşması için, halkın diğer tüm aidiyet duygularından
kurtarılması
gerektiğini düşünüyorlar, buna en büyük engel olarak da
nüfusun
üçte birini oluşturan Katoliklerin Papa'ya olan
bağlılığını gösteriyorlardı.
Ulusal Liberaller'in teşvikiyle Bismarck, ülkesindeki
Katoliklere
karşı bir kampanya başlattı. "Kulturkampf", yani
"kültürsavaşı"
olarak anılan bu kampanya, "Almanların zihinlerini kontrol
etme
mücadelesi" olarak da tarif ediliyordu.122


Kulturkampf sırasında Almanya'nın özellikle
güneyinde yaşayan Katolikler
önemli baskılarla karşılaştılar.


1872 yılında çıkarılan bir yasa ile ülkedeki
tüm Cizvit rahipleri
bir gecede sürüldü ve sahip oldukları kurumlara el kondu.
1873 yılında
çıkarılan "Mayıs yasaları" ile, devlet hizmetinde çalışan
tüm rahipler
işten atıldı, evlilik ve eğitim konularında Kilisenin
herhangi bir
uygulamada bulunması yasaklandı ve Kiliselerdeki vaazlara
sınırlandırmalar
getirildi. Bazı başpiskoposlar tutuklandı, tam 1300 kilise
rahipsiz
kaldı.


Ama tüm bu uygulamalar ülkedeki Katoliklerin
yönetime daha fazla
tepki duymasına neden olunca, Kulturkampf da yumuşatıldı.
Bismarck,
kendisini bu kampanyaya sürükleyen "Ulusal Liberaller"in
telkinlerini
göz ardı ederek Kulturkampf'ı aşama aşama geri çekti ve
sonunda
da tamamen lağvetti. Tüm bu kampanyanın sonucu,
Almanya'daki dindar
Katoliklere baskı yapılması ve ülkenin toplumsal huzurunun
bozulmasından
başka bir şey olmadı. Bugün çoğu tarihçinin kabul ettiği
gibi, Kulturkampf,
Almanya'nın toplumsal huzurunu parçalayan bir
"fiyasko"ydu. Dahası
Kulturkampf dalgası, Almanya'dan sonra Avusturya, İsviçre,
Belçika,
Hollanda gibi ülkelere de sıçradı ve bu ülkelerde de büyük
bir toplumsal
gerilime neden oldu.


Naziler iktidara geldiklerinde
Bismarck'ın
Kulturkampf'ından daha da sert bir din aleyhtarı
kampanya başlattılar.


İşin ilginç yanı, Bismarck'ı bu politikaya
sürükleyen "aydınlar"
zümresinin masonik kimliğiydi. The Catholic Encyclopedia,
bu konuda
şunları yazıyor:

<blockquote>

Masonlar kuşkusuz
Prusya'nın Almanya'nın lider
devleti haline gelmesini sağlayan hareketin ilerlemesini
sağladılar,
Prusya'yı "dini tutuculuğa", "bağnazlığa" ve "Papa
baskısına"
karşı "modern evrimin temsilcisi ve koruyucusu" olarak
kabul ediyorlardı.
Aynı zamanda Kulturkampf'ı da onlar başlattılar. Bu
çatışmanın
en önde gelen ajitatörü, ünlü bir hukuki danışman ve
mason olan
Büyük Üstad Bluntschli idi. Bluntschli aynı zamanda
İsviçre'deki
Kulturkampf'ı da kışkırttı... Alman masonları, ulusun
tüm yaşamında
Masonik prensiplere uygun ve büyük bir etki elde etmek
için yorulmak
bilmeyen çabalar ortaya koydular, ve böylece daimi ve
sessiz bir
"Kulturkampf"ı ayakta tuttular. Kullandıkları temel
araçlar, halk
kütüphaneleri, konferanslar, benzer dernek ve kurumlar
üzerindeki
etkileri, gerektiğinde yeni kurumların oluşturulması
olarak sayılabilir;
bu yollarda masonik ruh tüm ulusa yayılmıştır.123

</blockquote>

Yani Kulturkampf Bismarck
tarafından resmen
durdurulmasına rağmen masonlar tarafından fiilen
sürdürülmüş, bu
amaçla topluma yönelik din karşıtı bir propaganda daimi
olarak devam
ettirilmiştir. Alman toplumunu dinden uzaklaştırmak için
yürütülen
bu savaşın en acı meyveleri ise 1920'lerde ortaya
çıkmıştır: Alman
milletini Hıristiyanlık öncesi pagan kültürüne döndürmeyi
hedefleyen
Naziler giderek güçlenmiş ve 1933 yılında iktidarı ele
geçirmişlerdir.
Naziler'in en önemli icraatlarından biri ise, dini
otoritelere karşı
ikinci bir "Kulturkampf" başlatmak olmuştur. Amerikalı
yorumcu Elbridge
Colby, "Nazilerin Katolik Kilisesi'ne karşı yeni bir
Kulturkampf
başlatarak rahipleri hapsettiklerini veya görevden
aldıklarını ve
1870'lerdeki ilk Kulturkampf'dan daha da ileri giderek
Protestan
kiliselerine de baskı yaptıklarını" belirtmektedir.124


Kısacası Alman masonlarının başlattığı
"toplumu dinden uzaklaştırma"
hareketi, tarihin en kanlı diktatörlüklerinden biri olan
Nazi İmparatorluğu'nun
yolunu açmış, dünya bu yüzden 55 milyon insanın hayatına
mal olan
II. Dünya Savaşı'na sürüklenmiştir.


İTALYA'DA DİN KARŞITI MÜCADELE


İtalyan masonluğuna ait bir
yayın



Masonluğun din karşıtı faaliyetinin belirgin
olduğu bir diğer ülke
ise İtalya idi.


İtalya toprakları üzerinde, 1870 yılına dek,
çok sayıda küçük devlet
vardı. Feodalizm döneminin kalıntıları sayılabilecek olan
bu küçük
devletlerin en önemlilerinden biri ise, merkezi Roma'da
bulunan
ve Orta İtalya'nın büyük bölümünü kontrol eden Papa
Devleti idi.
Fransız masonluğunun bir uzantısı olarak kurulan ve 19.
yüzyılın
başından itibaren İtalya'da etkin olan masonlar ise, Papa
Devleti'ni
yıkmak ve İtalya'nın genelinde Kilise otoritesini yok
etmek için
uğraştılar. The Roman Catholic Church and the Craft (Roma
Katolik
Kilisesi ve Masonluk) adlı kitabın yazarı, üstad mason
Alec Mellor'a
göre, "19. yüzyılın ortasından sonra
İtalyan
siyasetinin bir numaralı faaliyeti olan Papa'yla mücadele,
doğrudan
localar tarafından yönetildi".


Masonluk, İtalya'daki din karşıtı
mücadelesine kendi kontrolü altında
kurulan bir başka gizli dernek aracılığıyla başladı.
Derneğin adı
"Karbonari"ydi.


İlk kez 19. yüzyıl başında Napoli'de
faaliyeti duyulan bu derneğin
ismi "kömür işçileri"nden geliyordu. Masonların "duvar
işçiliği"
kavramını kullanmaları ve sembollerle ifade etmeleri gibi,
Karbonari
derneği de kömür işçiliği kavramını benimsemişti. Ama
derneğin bundan
daha farklı amaçları vardı kuşkusuz. Dernek üyeleri, önce
İtalya'da
ardından da Fransa'da siyasi bir program yürütmeyi, Kilise
etkisini
yok etmeyi, yeni bir yönetim kurmayı ve tüm toplumsal
kurumları
sekülerleştirmeyi hedefliyordu.



Guiseppe Mazzini ve Count di
Cavour:
Papa Devleti'ni yıkan iki üstad mason



Masonluğun Karbonari ile bağlantısı ise
aşikardı. Masonlar Karbonari
derneklerine otomatik olarak üye oluyor, hem de derneğe
girdikleri
anda "üstad" derecesi kazanıyorlardı. (Oysa diğer
Karbonari üyelerinin
bu dereceye gelmesi uzun bir süreçten sonra mümkün
oluyordu.) Nitekim
Consalvi ve Pacca adlı iki kardinal, 15 Ağustos 1814'de
yayınladıkları
Kilise bildirisiyle, Masonluk ve Karbonari'yi birlikte
hedef alıp,
sosyo-politik karışıklık ve din düşmanlığı organize
etmekle suçladı.


Karbonari üyelerinin düzenledikleri siyasi
cinayetler ve silahlı
ayaklanmalar ise bu suçlamayı haklı çıkaracak
nitelikteydi. 25 Haziran
1817'de Macerate bölgesinde çıkan silahlı ayaklanma,
Karbonari tarafından
örgütlenmişti. Ama Papa Devleti'nin güvenlik güçleri
tarafından
bastırıldı. Karbonari, 1820'de İspanya'da ve Napoli'de,
1821'de
ise Piyemonte'deki Kilise ve düzen karşıtı devrimci
ayaklanmaların
da organizatörüydü.


Karbonari'nin masonlar tarafından kurulmuş ve
masonluk paralelinde
faaliyet göstermiş devrimci bir örgüt olduğu, ansiklopedik
kaynaklar
tarafından dahi kabul edilen bir gerçektir. Örgüt,
Fransa'da 1830'daki
Temmuz Devrimi'nden sonra zayıflamış ve giderek
kaybolmuştur. İtalya'da
ise Guiseppe Mazzini adlı bir devrimcinin kurduğu "Genç
İtalya"
örgütü ile birleşmiştir.



Garibaldi'yi büyük bir
kahraman gibi
tasvir eden masonik bir propaganda



Mazzini, uzun yıllar boyu Papa Devleti'ne ve
Kiliseye karşı yürüttüğü
mücadele ile sonunda İtalyan Birliği'ni kuracak olan
yüksek dereceli
bir masondur. Ateist olduğu bilinmektedir. Kendisine
destek olan
diğer iki ünlü masonla, yani Guiseppe Garibaldi ve Count
di Cavour'la
birlikte, 1870 yılında İtalyan Birliği'ni kurmuş ve Papa
Devleti'ni
bugünkü Vatikan'ın sınırlarına sıkıştırmıştır. O tarihten
sonra
da İtalya, Mussolini'nin 1920'lerdeki faşist diktasına
zemin hazırlayacak
bir "dinden uzaklaşma" sürecine girmiştir.


Kısacası Mazzini, Garibaldi ve Cavour'un,
Avrupa'daki din karşıtı
mücadelede önemli bir görev üstlenen üç önemli lider
olduğunu söyleyebiliriz.
Mazzini, sadece siyasi bir lider olarak değil, aynı
zamanda bir
ideolog olarak da din karşıtı savaşta rol oynamıştır.
Ortaya attığı
"her ulusa bir devlet" sloganı, Avusturya-Macaristan ve
Osmanlı
İmparatorluğu gibi çok uluslu imparatorlukların
yıkılmasına sebebiyet
verecek olan azınlık isyanlarının ateşleyicisi olmuştur.
Mazzini'nin
bu sloganı, insanları "din kardeşliği" düşüncesinden
uzaklaştırarak,
soy nedeniyle birbirleriyle çatışmaya iten, "öfkeli soy
koruyuculuğu"na
(Fetih Suresi, 26) sürükleyen bir çağrıdır.


Bu çağrının sahiplerinin birer mason, hem de
çok üst düzey birer
mason olması kuşkusuz anlamlı bir tablodur. 10.000 Famous
Freemasons
(10.000 Ünlü Mason) adlı loca yayınında bildirildiğine
göre, Mazzini
uzun yıllar süren masonik yükselişinin ardından, 1867'de
İtalyan
Grand Orient Büyük Üstadı seçilmiştir. 1949'da Roma'ya
dikilen Mazzini
heykelinin açılışında yer alan 3.000 mason da bu büyük
üstadlarını
minnetle anmıştır. Mazzini'nin sağ kolu olan Garibaldi
ise, 33.
dereceye 1863'te İtalya Süprem Konseyi'nde ulaşmış,
1864'de ise
İtalya Büyük Üstadı seçilmiş bir masondur. Amerika'da da
bu büyük
üstadın anısına, New York "vadi"sine 542. numarayla bağlı
"Garibaldi"
adlı bir loca bulunmaktadır.




RUSYA'DAKİ MASONİK DEVRİM GİRİŞİMLERİ

Sadece İtalya'daki değil,
diğer pek çok Avrupa
ülkesindeki din karşıtı devrimci hareketlerde de
masonluğun izini
bulmak mümkündür. The Catholic Encyclopedia, "Fransa,
İtalya, İspanya, Portekiz, Orta ve Güney Amerika'daki
devrimci hareketlerde
masonik gruplar çok aktif rol oynamıştır. Rusya'da da
masonluk ülkeyi
kaplayan politik bir komploya dönmüştür" diye
yazmaktadır.125


Özellikle Rusya'daki masonik komplonun
gelişimi ilginçtir.



Rusya'daki masonik darbe
girişimini
organize eden masonlar arasında ünlü yazar, Kont
Pushkin de
yer alıyordu.



Masonluğun bu ülkeye girişi 18. yüzyılın
ikinci yarısında olmuştu.
Örgüt özellikle entelektüeller arasında yayıldı. Dıştan
yalnızca
kültürel bir kulüp gibi görünmesine karşın, localarda
Avrupa kaynaklı
din ve yönetim aleyhtarı düşünceler gelişiyordu. Bunu ilk
fark edenler
ise Ortodoks Kilisesi'ni yöneten rahiplerdi. Rahipler,
masonların
Çar Rejimini yıkmak için komplo düzenlediklerine dair
aldıkları
istihbaratı, Kilise ile arası oldukça iyi olan Çar
Alexander'a ilettiler.
Çar bunun üzerine 1822 yılında bir kanun yayınlayarak
ülkedeki tüm
mason localarının kapatıldığını ve örgütün de yasadışı
sayıldığını
ilan etti. Ancak masonlar yok olmadılar, yalnızca
yeraltına indiler.


Çar Alexander, locaları yasakladıktan üç yıl
sonra yakalandığı
hastalık nedeniyle öldü. Yerine genç Çar Nicholas geçti.
Ancak Nicholas'ın
tahta çıkması bir dizi çekişme ve entrika sonucunda
gerçekleşmiş
ve ülkede de ciddi bir kaos ortamı doğmuştu. Bu ortamı
değerlendirmek
isteyen ve rejimi yıkmayı hedefleyen "birileri", yeni
Çar'a karşı
bir darbe planı yaptılar. Ordu içinde çok sayıda
yandaşları vardı.
Buna güvenerek 14 Aralık 1825 sabahı başkent St.
Petersburg'da devrimci
askerler ve onları destekleyen bazı siviller Çar'ın
sarayına doğru
yürüyüşe geçtiler. Devimciler ile Çar'a bağlı birlikler
arasında
silahlı çatışma çıktı ve devrimciler yenildi. Bu grup,
devrim yapmaya
kalktıkları tarihten dolayı "Aralıkçılar" olarak
adlandırıldı. Aralıkçılar'ın
liderleri tutuklandı ve 5 tanesi asılarak idam edildi.


"Aralıkçılar", masonlardan
başkası değildi...
Subaylar, entelektüeller ve yazarlardan oluşan bu grubun
üyelerinin
hepsi, üç yıl önce Çar Alexander tarafından yasaklanmış
olan locaların
üyeleriydi. Bu devrimci masonlar arasında ünlü yazar Kont
Pushkin
de yer alıyordu.126


Aralıkçılar'ın girişimi
başarısızlıkla sonuçlandı
ama masonluk, Çar'ı devirme hedefinden vazgeçmedi. 19.
yüzyılın
sonunda ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Rusya'da örgütlenen
Çarlık
aleyhtarı grupların içinde masonluk her zaman büyük rol
oynadı.
1917'de gerçekleştirilen Şubat Devrimi'nin lideri olan
Alexander
Kerensky ve neredeyse tüm yakın destekçileri masondu.127
Kurduğu hükümetin çoğunu da masonlar oluşturmaktaydı.128

Kısa süreli Kerensky Hükümetinin tarihe yaptığı tek
"katkı" ise,
ülkeyi Lenin'in öncülüğündeki Bolşeviklere teslim etmekten
başka
bir şey olmadı.



20. YÜZYIL MASONLUĞU: SESSİZ VE DERİNDEN

Dikkat edilirse buraya kadar incelediğimiz
Fransa, Almanya, İtalya,
Rusya gibi ülkelerdeki masonik faaliyetler, masonluğun
amacının
bir "düzen değişikliği" olduğunu açıkça göstermektedir.
Masonluk,
dini kurumların, dini inançların ortadan kaldırıldığı bir
"yeni
düzen" kurmayı hedeflemiş, bu amaçla da dine uyumlu olan
monarşileri
yıkmaya çalışmıştır. Pek çok Avrupa ülkesinde masonluk,
din karşıtlarının
buluşma yeri olmuş, bu buluşma yeri çok kez darbe,
ayaklanma, suikast
gibi kararların alındığı merkezlere dönüşmüştür. 1789'daki
Büyük
Fransız Devrimi'nden 20. yüzyıla kadar uzanan süreç içinde
irili
ufaklı pek çok devrim, darbe girişimi, ayaklanma, siyasi
komplo
veya din karşıtı siyasetin ardında masonluğun etkisi
vardır.


İngiliz tarihçi Michael Howard'a göre, mason
locaları 19. yüzyılın
ikinci yarısında çabalarını Avrupa'da kalan iki önemli
imparatorluğu,
Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarını yıkmak için
yoğunlaştırmışlar
ve bu amaçlarına I. Dünya Savaşı ile ulaşabilmişlerdir.


Bir diğer deyişle, masonluk "mevcut düzeni
yıkmak" hedefine 20.
yüzyılın başlarında büyük ölçüde ulaşmıştır.




HÜMANİZM

TAPINAĞINDA GARİP AYİNLER


Masonlar tüm dünyayı bir
"tapınak"
haline getirme amacındadır. Ama hayal ettikleri bu
tapınak,
İlahi bir dinin değil, hümanist bir dinin
tapınağıdır. "İnsan"
kavramının putlaştırıldığı, insanların İlahi
dinleri tamamen
terk ettiği, materyalist ve evrimci felsefenin tek
doğru
sayıldığı bir dünya hayalidir bu.


Bir masonik metinde
masonluğun
bu hedefi ve bu amaçla düzenlenen garip bir ayin
şöyle ifade
edilir:


"Bugünkü dinde, yavaş da
olsa,
şuuru tam manasıyla tatmin edebilecek tek ve
evrensel bir
din teşekkül etmektedir... Bu evrensel dine paralel
olarak,
bir de dünya görüşü ölçüsünde ahlak
kurulacaktır...Böyle bir
din insanı kainatla birleştirecektir. İşte bu
MASONİZMdir.
Bu din gönülden gönüle kurulacaktır. Kurulan bu
dinin mabetleri
insanlık mabetleri olacaktır. Bu tapınakta okunan
ilahiler,
belki de bir insanın ruhundan fışkıran müzik
eserlerinin en
soylusu olan Bethowen'in 9. Senfonisi olacaktır...



Mithra Efsanesi'ndeki Boğa'nın eti ve kanı yerine,
ekmek yiyerek
ve kırmızı şarap içerek bu doğuşu kutluyoruz.
Komünyonun manası
olan inanç birliği yapıyoruz burada biz. Yeni bir
yılda bu
kutsal mücadelemizi şöyle vaftiz edip bitirmek
istiyorum:
Ekmekten bir parça daha yiyiniz, kardeşlerim, bu
dinin misyonerleri
olan sizler, ekmeği paylaşan aziz dostlar olsun.
Ateş yiyerek
bir daha şarabınızdan içiniz kardeşlerim, kan
kardeşi olmak
için." (Mason Dergisi, Yıl: 29, Sayı. 40-41, 1981,
s.105-107)



Dolayısıyla da 20. yüzyıl, artık masonluk
için bir "düzen yıkma"
yüzyılı olmamıştır. Önünde engel kalmadığını düşünen
masonluk, siyasi
komplolarla, devrim hazırlıklarıyla, ayaklanma
kışkırtmalarıyla
uğraşmaktan ziyade, artık kendi felsefesini toplumlara
yayma yolunu
seçmiştir. Masonluğun, materyalizm, hümanizm ve evrimcilik
kavramlarıyla
özetlenebilecek felsefesi, bilim, sanat, medya, edebiyat,
müzik
ve her türlü popüler kültür aracıyla kitlelere
yayılmıştır. Masonluk
bu propaganda sonucunda, ani bir devrimle değil, uzun
vadede İlahi
dinleri ortadan kaldırarak tüm insanlığı kendi felsefesi
içinde
aşama aşama birleştirmek istemektedir.



Masonların inandığı ve
savunduğu materyalist-hümanist
dogma, 20. yüzyılda dünyaya büyük acılar
yaşatmıştır. 55 milyon
insanın hayatına mal olan II. Dünya Savaşı'nda yüzü
bombayla
parçalanmış olan bu askerin görüntüsü,
materyalist-hümanist
dogmanın sonuçlarını yansıtmaktadır.



Amerikalı bir mason,
masonluğun bu yöntemini
şöyle özetler: "Masonluk çalışmasını sessiz bir şekilde
yürütür.
Fakat bu çalışma, okyanusa doğru sessiz bir şekilde vuran
derin
bir nehrin işleyişi gibidir."129


ABD'nin Georgia eyaletinin "Büyük Üstad"
dereceli masonların biri
olan J. W. Taylor ise, aynı konuda şu ilginç yorumu
yapmaktadır:

<blockquote>

Eski kavramların terk
edilmesi ve yerine yenilerinin
yerleştirilmesi, her zaman dünyanın ilk olarak dikkatini
çeken
algılanabilir sebeplerden kaynaklanmaz, daha çok
insanların zihninde
uzun yıllardır işlev gören prensiplerin bir toplamıdır.
Ancak
son anda uygun şartlar oluşur ve elverişli bir çevre
meydana gelir,
o zaman gizli olan gerçek hayata aktarılır... böylece
her insanı
büyük bir ortak hedefe doğru teşvik eder ve büyük
hedeflere varmak
için tüm ulusları sanki hepsi birer insan gibi hareket
ettirir.
İşte masonluk kurumunun, dünyadaki insanoğlu üzerindeki
etkisi
bu prensip üzerinde gerçekleşmektedir. Sessiz ve gizli
olarak
çalışır, ama çok yönlü ilişkileri sayesinde toplumun her
detayına
ve boşluğuna sızar; masonluğun eserlerini görenler bu
eserlere
karşı hayrete düşerler, ama kaynağının ne olduğunu bilip
söyleyemezler.130


</blockquote>

Chicago Büyük Locası'nın
yayınladığı Voice dergisine
göre ise, "Masonluk sessiz bir şekilde, fakat kesinlikle
ve sürekli
olarak insan toplumunun harcını inşa etmektedir".131

Söz konusu "harç inşası", masonik felsefenin temelleri
olan materyalizm,
hümanizm ve Darwinizm'in topluma empoze edilmesiyle
gerçekleşmektedir.

Masonluğun bu sessiz ve derinden işleyen
stratejisinin en büyük
özelliği, bu stratejide görev alan masonların, bunu
masonluk adına
yaptıklarını hemen hiçbir zaman açıklamamalarıdır. Farklı
kimliklerle,
farklı sıfatlarla, farklı makamlarda görev yapar, ama
masonluk aracılığıyla
benimsedikleri ortak bir felsefeyi topluma empoze ederler.
Türk
localarının büyük üstadlarından Halil Mülküs, yıllar önce
kendisiyle
yapılan bir röportajda, bu gerçeği şöyle açıklamıştır:

<blockquote>

Masonluk, masonluk
olarak ortaya çıkıp hiçbir
şey yapmaz. Masonluk bireyleri yönlendirir, burada
yetişen bireyler,
zikir talimi üretimine katılan Masonlar dış alemde
bulundukları
yerlerde, çeşitli seviyelerdeki mesleklerdedirler.
Bunlar üniversitelerdedirler,
rektördürler, bunlar profesördürler, bunlar devlet
adamıdırlar,
bakandırlar, doktordurlar, hastane başhekimidirler,
avukattırlar,
vs. Bulundukları yerlerde bu masonluğun talim ettiği
fikirleri
yaygın bir biçimde topluma aktarma gayreti içinde
olurlar.132

</blockquote>

Oysa masonluğun büyük bir ısrarla "talim
ettiği ve topluma aktarma
gayreti içinde olduğu" bu fikirler, önceki bölümlerde
incelediğimiz
gibi birer aldatmacadan başka bir şey değildir. Masonluk,
Eski Mısır,
Eski Yunan, Kabala gibi pagan kültürlerin hurafelerinden
kaynak
bulan felsefesini, "akıl ve bilim" ambalajı ile süsleyip
"talim
ettiği ve topluma aktarma gayreti içinde olduğu" sürece,
hem kendisini
hem de insanlığı aldatmaktadır.


Globalleşme çağında "Global Masonluk"un
işlevi budur.


Bu aldanışın sonuçları ise çok acıdır.
Masonluğun 18. ve 19. yüzyıl
boyunca sürdürdüğü "kitleleri dinsizleştirme" programı,
ırkçılık,
faşizm, komünizm gibi kan dökücü ideolojilerin doğmasına
neden olmuştur.
Sosyal Darwinizm'in yayılması, insanları "çatışmak için
yaşayan
hayvanlara" dönüştürmüş, bunun kanlı sonuçları 19.
yüzyılın ikinci
yarısında ve 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. I. Dünya
Savaşı, Darwinist
telkinler sonucunda savaşı ve kan dökmeyi "biyolojik bir
gereklilik"
olarak gören Avrupa liderlerinin eseridir. Bu savaşta 10
milyon
insan bir hiç uğruna ölüme gönderilmiştir. Ardından gelen
II. Dünya
Savaşı, yine masonluğun attığı dinsizlik tohumlarının
ürünleri olan
faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojilerin eseridir
ve tam
55 milyon insanı yok etmişt

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

8 GLOBAL MASONLUK Bir Perş. Tem. 15, 2010 9:39 am

CANTAR




Masonluk son iki yüzyıldır
insanların
en çok merak ettiği konulardan biri olmuştur. Örgütün
kendi içine
kapalı, ketum ve mistik atmosferi doğal olarak ilgi
çekmiştir. Bu
ilgiyle birlikte masonluğa karşı bir antipati de doğmuş,
masonlar
kendilerini "zararsız bir hayır kurumu" olarak göstermeye
çalışırken,
bir yandan da örgüt hakkında birtakım gerçek dışı
senaryolar içeren
fanatik bir "mason aleyhtarlığı" gelişmiştir.

Oysa masonluk gerçeği karşısında yapılması gereken şey, gözü
kapalı
bir "mason aleyhtarlığı" sergilemek değil, bu örgütün
inandığı ve
insanlığa empoze ettiği çarpık felsefeyi deşifre etmek ve
çürütmektir.

Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said
Nursi, bu felsefenin deşifre
edilmesi ve çürütülmesi görevinin ana hatlarını, tek bir
paragrafla
şöyle açıklamaktadır:

<blockquote>
Materyalist,
maddeci felsefesinden çıkan nemrudca
bir fikir akımı, ahir zamanda materyalist felsefe
aracılığı ile
yayılarak kuvvet bulur, Uluhiyeti inkar edecek bir
dereceye gelir...
Bir sineğe mağlup olan ve bir sineğin kanadını bile
yaratmaktan
aciz bir insanın ilahlık iddiasında bulunmasının ne
derece ahmakça
bir maskaralık olduğu malumdur.133

</blockquote>
Yani ahir zamanda ortaya çıkan
materyalist bir fikir akımı Allah'ı
inkar etme derecesine gelecektir. Buna karşılık ise, bunun
ne kadar
"ahmakça bir maskaralık" olduğu, Allah'ın Kuran'da dikkat
çektiği
iman delillerini gözler önüne sererek anlatılmalıdır.

İşte "masonluğa karşı mücadele"nin yolu ve yöntemi budur.
Önemli
olan, masonluğun felsefesini çürütmek ve yenmektir. Sessiz
ve derinden
yürütülen bir kitle propagandası ile insanları imandan ve
dinden
uzaklaştıran materyalist, hümanist ve Darwinist hurafelere
sürükleyen
örgütün fikri etkisini yıkmak, akışı ters yöne çevirmek ve
insanlara
Allah'ın varlığını, birliğini ve dinin hakikatini anlatmak
gerekmektedir.
Ve bu işte, en az masonlar kadar kararlı, sabırlı ve
planlı olmak
şarttır.

Aslında bu, "masonluğa karşı
mücadele" de sayılmaz; çünkü bizzat
masonları da kurtarmayı hedeflemektedir. Çünkü onlar da
aldatılmış
durumdadırlar. Kuran'da inkarcı Ad ve Semud kavmi için
verilen "Yaptıklarını
şeytan süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan
alıkoydu. Oysa
onlar görebilen kimselerdi" (Ankebut Suresi, 38) hükmü,
masonların
durumunu da tarif etmektedir. Amaç, masonlar da dahil
olmak üzere
tüm insanlara doğruyu göstermek, onları yanılgılardan
kurtarmak
olmalıdır.

Ahir zamanın bir özelliği
ise, bu mücadelenin inananlar açısından
kolay oluşudur. Çünkü masonların son iki yüzyıldır kendi
felsefelerinin
destekçisi olarak gösterdikleri bilim, onların aleyhine
dönmüş durumdadır.
Gerek materyalizmin gerekse hümanizmin bilimsel dayanağı
konumundaki
evrim teorisi, özellikle 1970'li yıllardan bu yana büyük
bir çöküş
içindedir. Fosil kayıtları teorinin iddialarını açıkça
yalanlamakta,
canlılığın detaylarını inceleyen biyokimya tesadüflerle
açıklanamayan
muhteşem tasarım örnekleri ortaya koymakta, genetik
karşılaştırmalar
birbirinin atası gibi sunulan canlı türlerinin gerçekte
farklı türler
olduğunu göstermektedir. Bilim açıkça evrim teorisine
başkaldırmaktadır
ve bu gerçeğin artık evrimciler tarafından gizlenebilir
bir yanı
da kalmamıştır. Yapılması gereken şey, bilimin ortaya
koyduğu gerçekleri
de kullanarak, materyalist/hümanist felsefenin
geçersizliğini kitlelere
anlatmaktır.

Masonluk, yanlış bir
fikri uzun bir zaman boyunca ve etkili propaganda
yöntemleriyle kitlelere kabul ettirebilmiştir. Doğruyu
anlatmak
ve kabul ettirmek ise çok daha kolaydır.


Müslümanlar bu görevi üstlendiklerinde,
Allah'ın
izniyle, "Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun
beynini
darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup
gitmiştir" hükmü
tecelli edecektir. (Enbiya Suresi, 18)


Ve o zaman, 21. yüzyıl, masonların umdukları
gibi "Global
Masonluğun" değil, İslam ahlakının yüzyılı olacaktır.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

9 Geri: GLOBAL MASONLUK Bugün 6:52 am

Sponsored content


Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz