GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 7 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 7 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

İHVAN-ÜS-SEFA

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 İHVAN-ÜS-SEFA Bir Perş. Tem. 15, 2010 1:16 am

CANTAR




On birinci yüz yılın ortalarına doğru
(kesin olmamakla birlikte 1047-1048 yıllarında), önceleri Basra'da, daha
sonra Bağdat'ta "İhvan-üs-Safâ" adlı uzlaşmacı (eklektik) bir düşünce
akımı ortaya çıktı. İhvan-üs-Safâ'ya mensup bulunanların gerçek
kimlikleri, nerede ve ne zaman yaşadıkları hakkında kesin ve ayrıntılı
bilgiye sahip olunamadığı için, bu gizli topluluk günümüzde de çok
tartışmalı bir konumda bulunmaktadır.


Akımın amacı, Müslümanları bağnazlıktan kurtarmak, bilim
anlayışını ve doğa bilimlerine dayanan felsefeyi egemen yapmak, toplumu
düzeltecek bir aydınlar ahlâkı yaratmaktı. Ortaya çıkardıkları kolektif
bir eser olan, bir tür ansiklopedi ile amaçlarına bir dereceye kadar
ulaşmışlardı. İhvan-üs-Safâ'ya İslâm ansiklopedistleri demek yanlış
olmaz.


Bu akımın
Arapça tam adı "İhvan-üs-Safâ ve Hıllan-ı Vefâ" idi. "İhvan" sözünün
anlamı, candan ve samimî dostlar, kardeşler demektir. "Safâ" sözü ise
saflık, berraklık, içtenlik, arınmışlık anlamına gelmektedir. "Hıllan",
dostlar anlamına gelirken; "Vefâ" sözü ise bağlılık demektir. Bu düşünce
grubunun adının Türkçe olarak tam karşılığı "Arınmışlık Kardeşleri ve
Bağlılık Dostları" olmaktadır.


(Yaptığım incelemelerde, grubun adının bir çok farklı
kaynakta değişik biçimlerde yazıldığını gözledim. Örneğin;
İhvan-üs-Safâ, İhvân-ı Safâ, İhvanüssafa, İhvan-üs-Safâ, İhvan al-Safâ,
İhvan el-Safâ, İhvan-ül Safa ya da İhvan-üs Safâ biçimlerinde
yazıldığına rastladım. Hatta, aynı kaynakta farklı yazılışlar olduğunu
da gördüm. Bu yazılışlardan hangisinin doğru olduğunu belirleyemedim. Bu
konuda yardımcı olacaklara şükran duyacağım.)


Bazı araştırmacılar, topluluğun adının "Kelile ve
Dimne"de (hayvanlar arasında geçen öyküleri ahlâki olarak ele alan Hint
masalları derlemesi) yer alan "Gerdanlıklı Güvercin" (el-Hamâme
el-Mutavvaka) adlı öyküden alındığını ileri sürmüşlerdir. Oysa, bu
topluluğun bir "kardeşlik topluluğu" olması ve gönül temizliği ile
bağlılık ve yardımlaşmayı kendilerine ilke edinmeleri bu adı almaları
için yeterli bir neden olmalıdır. Ayrıca, Kelile ve Dimne'de geçen
öykünün özü de, topluluğun bu ilkelerine uygun düşmemektedir.


Günümüzde bilindiği kadarıyla, etkinlikleri her ne kadar
yalnızca düşünsel düzeyde gerçekleşmiş ve İhvan-üs-Safâ özde
entelektüel bir akım niteliğinde kalmışsa da, dönemin ortodoks İslâm
anlayışına karşı çıkmaları nedeniyle, örgütsel yapıları tümüyle ezoterik
özelliklere sahip olmuştur. Örgüte katılacak kişilerin özenle
seçilmeleri, toplantılara sadece kendi üyelerinin kabul edilmesi ve
derecelere bağlı bir hiyerarşik yapı bulunması İhvan-üs-Safâ'nın
ezoterik karakterini göstermektedir. Hatta, örgütün böyle bir gizlilik
içinde çalışması bazı araştırmacıların onları mason örgütlerine
benzetmesine bile neden olmuştur (W. Barthold, İslâm Medeniyeti Tarihi -
Çev. M. Fuad Köprülü, Ankara.1973 s.32; Seyhun Tunaşar, İnanç Evrimi
İhvan-üs-Safa ve Masonluk, Mimar Sinan Dergisi 32, İstanbul 1979,s.23).



İhvan-üs-Safâ mensupları,
kendilerini aydınlanmaya ve ahlâk bakımından arınmaya adamış kişilerdi.
Amaçları, o döneme kadar, ortodoks İslâmın kesinlikle reddettiği
felsefe ve mantık gibi sorgulama ve irdeleme yöntemlerini kullanarak,
dinsel inançları ve entelektüel sistemi yeniden yapılandırmak ve en
sonunda toplumsal yapıyı dönüşüme uğratmaktı. Böylece, resmî İslâmın
baskısı altında gerçek inancı yitirenlere yol gösterecekler, onları saf
dine çağıracaklardı. İhvan-üs-Safâ'ya göre, şeriat yanlış inançlarla
bozulmuştu ve felsefe, bilim anlayışıyla temizlenmeli, gerçek özü
meydana çıkarılmalıydı.


İhvan-üs-Safâ, ölümsüzlüğüne inandıkları ruhun Tanrı'ya
ulaşmasını sağlayacak bir öğreti formüle etmeye çalışmışlardı.
Önerdikleri yol, ortodoks İslâmın yanlışlarından kaçınmak için, felsefe
ile İslâm kuralları arasında bir uyum sağlayacak ve böylece insanları
yetkinliğe kavuşturacak bir yöntemdi. Felsefe ile dinsel inançlar
arasında sentezi Neo-Platoncu yaklaşım sağlarken, bir yandan Aristo
mantığı, diğer yandan Pythagorasçı sayılar bilimi kullanılıyordu.
İhvan-üs-Safâ öğretisi, eski Yunan, Hind ve İran bilgeliğinin bir
karışımı biçimindeydi. Böylece oluşturulan sistem, İslâm inançları ile,
Grek felsefesi, Zerdüşt dini, Hind gizemciliği ve Gnostizm'den öğeler
taşıyan dikkate değer bir senteze ulaşmaktaydı.




Resâ'il




İhvan-üs-Safâ,
"Resâ'il" (Risaleler) adı verilen ve elli iki bölüm ya da "risale"den
oluşan bir tür ansiklopedi ile öğretilerini kaleme almışlardı. Resâ'il,
sonradan Mısır'da basılmıştır. Bu ansiklopedinin bir çok yazarı vardı.
Çeşitli kaynaklara göre, risalelerin yazarları arasında; Ebû Süleyman
Mihricanî, Ebu'l Hasen Zencanî, Ebû Ma'şer Belhî (Mukaddesî olarak da
bilinir), Zeyd bin Ruf'a gibi düşünürler bulunuyordu. P. Casanova
"Journal Asiatique" isimli dergide yayınlanan bir araştırmasında, eserde
sık sık geçen Zodyak (burçlar) takvimine dayanarak, yazılış tarihini
1049 ve yerini de Mısır olarak ileri sürmektedir. Ancak bir çok
araştırmacı yazılış yerinin Mısır olduğunun kabul edilmesi için bu
kanıtları yeterli görmemektedir.


Buna karşılık, konuyu araştıranların çoğunun,
İhvan-üs-Safâ'nın Basra'da ortaya çıktığını kabul ettiği bilinmektedir. O
dönemin Basra'sı, yeni bir takım düşünsel ve dinsel akımlara sahne
olması bakımından İslâm dünyasının en önemli merkezlerinden biridir. Bir
çok önemli düşünür Basra'da öğretilerini yaymış, Mürcie ve Kalenderiyye
gibi tarikatler orada ortaya çıkmıştır. Özetle Basra, yeni oluşumlara
hem alışık, hem de potansiyel olarak hazır durumdadır. Bazı kaynaklar,
İhvan-üs-Safâ'nın Bağdat'ta da bir kolu olduğunu belirtmektedir. Ancak
bu konuda ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Zaten bu örgütlenme, bir
bakıma bir felsefe kulübünün, bir düşünce derneğinin gönüllü üyelerinin
içten etkinliklerini andırdığı için, ülkenin her yöresinde üyelerinin
bulunması olasıdır.



Düşünsel Köken



İhvan-üs-Safâ'nın ortaya çıkışı, o dönemin en etkin
akımları olan İsmailîler, Batınîler, Karmatîler arasındaki politik ve
örgütsel ilişkiler, İhvan-üs-Safâ'nın da bunlarla öğreti bağlantısının
olup olmadığı gibi konular, İslâm düşüncesi tarihinin en zor ve en
tartışmalı sorunları arasındadır. İhvan-üs-Safâ'nın, İslâm toplumunun
hangi düşünce ve inanç kesiminden kaynaklandığı konusunda araştırmacılar
arasında bir görüş birliği yoktur.


İhvan-üs-Safâ'dan günümüze kalabilmiş tek eser olan
Resâ'ilin incelenmesi, akımın Batınîlik ile, özellikle İsmailî batınî
akımlarla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bu konuda, Fransız
araştırmacı P. Casanova "İsmailî görüşlerinin tümünün Resâ'ilde
bulunduğuna eminim" diye yazmaktadır. Benzer biçimde MacDonald "Muslim
Theology" (İslâm Tanrıbilimi) adlı kitabında, İsmailî mensuplarının
İhvan-üs-Safâ'nın risalelerini öğrendiklerini ileri sürmektedir. Sonraki
dönemlerde, risalelere en fazla İsmailîler sahip çıkmışlar, hatta
Resâ'ili "Kur'an'dan sonraki Kur'an" olarak nitelendirmişlerdir.
Resâ'ilde bir çok yerde ısrarla yinelenen "Te'vil" kavramı, yani
Kur'an'ın ezoterik yorumu, tümüyle Şiî kökenlidir. İhvan-üs-Safâ ile
İsmailî bağlantısı hakkında aşağıdaki bölüm Edward Burman'ın "The
Assassins - Holy Killers of Islam" (Haşişîler - İslâmın Kutsal
Katilleri) adlı eserinden alınmıştır: "İsmailîler, tüm risalelerin,
gizli imamlardan biri olan İmam Ahmed tarafından yazıldığına
inanırlardı. Suriye Haşişîlerinin başı, Şeyh-ül Cebel Reşid üd Din
Sinan'ın Resâ'ilde bulunan felsefi düşünceleri ustaca yorumladığı
biliniyor. Diğer taraftan İsmailîlerin, Resâ'ilin 2.bölüm 8. risalesinde
dile getirilen ideal insan tanımlamasının Hasan Sabbah'ı kastettiğine
inanırlardı. Resâ'ile göre ideal kişi, "soy olarak İranlı, din olarak
Arap, kültürde Iraklı, deneyimleriyle Yahudi, davranışlarıyla
Hıristiyan, dine bağlılığıyla Suriyeli, bilimde Yunanlı, kavrayışta
Hindli, yaşam tarzında Sufi, ahlâk olarak melek gibi, bilgide ilâhî ve
kaderde ebedî olmalıdır (II, 376)".


Diğer taraftan, Resâ'ilde yer alan bazı açıklamalar,
Sünnî bir kökene kanıt sayılabilir. Özellikle, "Halife-i Raşidin"den
(İlk Dört Halife) söz eden risaleler (III, 489 ile IV, 408) ve Hazreti
Ayşe'den söz eden risale (I, 358), eserin Şiî ve İsmailî kökenli olduğu
iddialarını zayıflatmaktadır.


Ayrıca, Resâ'ilde belirgin bir tasavvuf eğilimi de
bulunmaktadır. Özellikle, "mahiyet-ül aşk" (III, 269-286) ve "vecd" (I,
240) bölümleri tam anlamıyla Sufi nitelikler göstermekte ve tasavvuf
terimlerini içermektedir.


Ancak, risaleler dikkatlice gözden geçirilirse,
İhvan-üs-Safâ'nın, dönemindeki inanç farkları ve mezhep ayrılıklarından
usanıp, bunlara bir son vermek, bu konudaki bağnazlığı yıkmak amacıyla
yola çıktıkları anlaşılır. Düşüncelerini temellendirmek için esas
aldıkları tüm kaynakları, bütün sınırlamalar ve önyargılardan arınmış
olarak, istedikleri gibi kullanmışlardır. Onlar için, Kur'an ne kadar
önemli ise, Tevrat ve İncil de o kadar önemlidir. Muhammed'in sözleri ne
kadar önem taşıyorsa, felsefede Sokrates'in ya da Platon'un, matematik
ve geometride Pythagoras'ın sözlerinin de önemi o kadar büyüktür. Ancak
İhvan-üs-Safâ, Müslüman bir toplum içinde yaşaması ve kendilerinin de
Müslüman olması nedeniyle, Kur'an ve Muhammed'in sözlerine daha fazla
ağırlık vermiş, daha çok alıntı yapmışlardır.


İhvan-üs-Safâ, mezhep tutkusundan uzak olduklarını ve
kaynağı ne olursa olsun, doğru buldukları her düşünceyi benimseme
eğiliminde olduklarını şöyle dile getirir:


"Kardeşlerimizin, bilimlerden hiçbirine düşman
olmamaları, hiçbir kitabı hor görmemeleri, mezheplerden hiçbirine
önyargı ile bakıp, bağnazlığa düşmemeleri gerekir. Zira, bizim görüş ve
inancımız bütün mezhepleri kapsar ve bütün bilimleri kuşatır. Bizim
bilimimiz, başlangıcı ve sonu, gizliliği ve açıklığı bakımından hepsinin
tek bir ilke, tek bir neden, tek bir evren ve tek bir ruhtan oluşmaları
dolayısıyla, duyulan (mahsus) ve kavranan (makul) tüm varlıkların
incelenmesidir. (IV, 41-42)"


Risalelerde, Ehl-i Beyt'in (Muhammed'in akrabaları, ev
halkı) üstünlüğünü ve Kerbelâ olayını vurgulamış olduklarından dolayı,
aşırı Şiî ve İsmailî bir görünüm vermemelerine karşın, Şiîlikle hiç
ilgili olmadıklarını söylemek de olanaksızdır. Onların, en azından Şiî
sempatizanı ya da Seyyid Hüseyin Nasr'ın ileri sürdüğü gibi "Sufi
eğilimli Şiîler" oldukları yönünde bir kanı uyanmaktadır. Ancak, her
konuda olduğu gibi, bu konuda da bağnazlıktan uzak, her düşünceye açık,
yararlı olan her fikri alma taraftarıdırlar.


Bu açıklıkta aşırıya giderek, sonuçta İslâmın ruhuna
aykırı düşen bir takım düşüncelere sahip oldukları gerekçesiyle bazı
Müslüman düşünürler tarafından eleştirilmişler, hatta sapkınlıkla
suçlanmışlardır.


İhvan-üs-Safâ'nın
Resâ'ilde kullandığı dil fazlasıyla simgeseldir. Abbasî yönetiminin
hışmından korunabilmek için özellikle seçilmiş bir tarzdır bu. Resâ'il,
ders çıkarılacak çok sayıda hayvan öyküleri içermekte, bazı bölümleri
tümüyle gizli mesajlar ve kodlardan oluşmaktadır. Bu özellik,
İhvan-üs-Safânın terim ve kavramlarını bilmeyenlerin, Resâ'ilin
içeriğini tam anlamıyla değerlendirmesini olanaksız biçime
getirmektedir. Risalelerde gizli etkinliklerin en önemli anahtarı olarak
"ağzı sıkılık" önerilir. Bu özellik, Tanrı'nın bahşettiği yetenekleri
başkalarına belli etmemek ilkesinden kaynaklanmaktadır.


İslâm Ansiklopedisine göre, Resâ'il'in içeriği uzlaşmacı
bir nitelikte olup, öğretinin temel noktasını, evrenin tek ilâhî
kaynağı olması ve ruhların bu kaynağa, yani Tanrı'ya geri dönüşü
inançları oluşturmaktadır. Nasıl tüm sözcükler ağızdan çıkmakta, ışık
güneşten yayılmaktaysa, evren de Tanrı'dan kaynaklanmaktadır. Bu
Neo-Platonculuk kökenli kavramın adı "Sudûr" (emanation, yayılma,
meydana çıkma) inancıdır. Önce Tanrı'nın vahdeti (birliği) ve ondan da
derece derece, 2. olarak akıl, 3. olarak nefs (ruh) doğar; ruh'tan 4.
olarak ilk madde, 5. olarak doğa, 6. olarak cisimler çıkar; ondan 7.
olarak felekler; ondan 8. olarak elementler evreni, ondan da 9. olarak
madenler, bitkiler ve hayvanlar çıkar. Bu yayılışta her türlü kötülük ve
eksikliğin kaynağı maddedir. Bireysel ruhlar, evrensel ruhun birer
parçasıdır. Nasıl evrensel ruh kıyamet günü Tanrı'ya dönecek ise, ruhlar
da bedenin ölümü ile evrensel ruha dönmektedirler. Bu nedenle
"İhvanlar"ın ölümü "Küçük Diriliş", evrensel ruhun Tanrı'ya dönüşü
"Büyük Diriliş" (Ba'as-ü-ba'd el-mevt) olarak adlandırılır.


İhvan-üs-Safâ öğretisinde yaratılışın bu biçimde
düzenlenmiş olması, örgütlenmenin hiyerarşik yapısını etkilemiş ve
bilgilere dereceli olarak ulaşma kavramını zorunlu biçime getirmiştir.
Zaten Resâ'il, dört ayrı bölümünde, farklı konuları işleyen bir bilimler
ansiklopedisi gibi düzenlenmiştir. İlk bölümde yer alan 14 risale
matematik ve mantık bilimlerinden, ikinci bölümdeki 17 risale doğa
bilimleri ile "ilm-i nefs"ten (psikoloji), üçüncü bölümün 10 risalesi
metafizikten ve son bölümün 11 risalesi tasavvuf ve sihirden söz
etmektedir. Resâ'ilin her bölümü ayrı bir yaş grubuna yöneliktir. Yaş
grupları Platon'un Cumhuriyet'inden esinlenerek oluşturulmuştur. İlk
derecede, öğretmenlerin etkisine tümüyle açık olan zihinleriyle 15-30
yaş arasındaki gençler vardır. 30-40 Yaş arasını kapsayan ikinci
derecede, varlıkların analojik (benzeşimli) bilgisi ile din dışı
bilgelik konuları vardır. Üçüncü derecede, 40-50 yaş arasındaki kişilere
evrenin ilâhî yasası bildirilir. Nihayet, 50 yaş üstü için olan son
derecede, kişi "Gerçeğe" ulaşır, böylece doğa, öğreti ve yasaların
üzerine çıkar.



İhvan-üs-Safâ Felsefesi



Genel bir değerlendirme sonucunda, İhvan-üs-Safâ
felsefesinin uzlaşmacı bir yöntem izlediği anlaşılabilir. Hilmi Ziya
Ülken, "İslâm Felsefesi" adlı kitabında, "İhvan-üs-Safâ, matematikte
Pythagoras'a, mantıkta Aristo'ya, metafizikte Platon'a, ahlâkta
Sokrates'e ve din felsefesinde Fârâbi'ye bağlıdır" diyerek bu eklektik
yapıyı ortaya koymaktadır.


"Resâ'il", harfler ve sayılara dayanan matematik
açıklamalar ile başlamakta, daha sonra mantık ve doğa felsefesi
konularına geçmektedir. Ancak, İhvan-üs-Safâ genelde tüm felsefe
yaklaşımını "nefs" (ruh) ve nefsin niteliklerine dayandırdığı için,
Resâ'il sonunda mistik ve sezgisel bir yorumla "marifetullah"a (Allah'ın
bilinmesine) ulaşmaktadır.


Temel olarak, felsefe dizgelerinde uzlaşmacı bir yöntem
izlemeleri, İhvan-üs-Safâ'nın, de Boer'in "İslâm'da Felsefe Tarihi" adlı
kitabında belirttiği gibi, "tüm ulusların ve dinlerin bilgeliğini bir
araya getirmek" amacından kaynaklanmaktadır. İhvan-üs-Safâ, özde
ezoterik bir örgütlenme olarak, dinin görünür kurallarının sıradan
insanlara yöneldiğini, ancak yüce ruhlara sahip olanların, bu kuralların
ötesine geçecek, derin düşünsel kuramlara gereksinme duyduklarını kabul
ederler. Asıl amacın, bedenin yok olmasından sonra insan ruhunun duru
bir tinsel yaşama yükselmesi olduğunu, bu ayrıcalığa ancak yaşamları
sırasında felsefe sayesinde bilgisizlik uykusundan uyanan kişilerin
kavuşacağını savunurlar. Kendi felsefelerinin amacının da, güçleri
oranında, insan ruhunu Tanrı'ya yaklaştırmak olduğunu ileri sürerler.



Görüldüğü gibi, insan
ruhunu düşünce dizgelerinin temeli olarak alan İhvan-üs-Safâ,
"antropocentrique" (insan-merkezli) olarak nitelenen, yani insanı tüm
varlıkların merkezi olarak ele alan bir felsefe anlayışına sahiptirler.
Bu yaklaşım, İslâm tasavvufunun temel konularından olan "evren-insan
ilişkisi" sorunsalına da uyumludur. Risalelerde sıkça rastlanan, insanı
küçük bir evren ve evreni büyük bir insan olarak değerlendirme, yani
mikrokozmos-makrokozmos bağıntısı tümüyle Neo-Platoncu gelenekten
kaynaklanmaktadır.


Neo-Platonculuğa
göre, mikrokozmos-makrokozmos kavramları ve bağıntısı, ancak bir
"sudûr" (émanation, meydana çıkma) düşüncesi çerçevesinde kavranabilir.
Bu kavram, her şeyin tek varlıktan çıktığını ve yine ona döneceğini
anlatır. Yaratılış, bir meydana çıkma ve yine aslına dönüşten ibarettir.
Sudûr düşüncesi, Resâ'il'de net bir biçimde açıklanmaktadır: "Tüm
varlıkların yaratılışı birbirine bağlı ve sıralıdır...En aşağı evrende
olan olaylar, bağlı oldukları en üst evrenin göksel düzen ve yönetimi
gereği oluşurlar". İhvan-üs-Safâ'ya göre, böylelikle "sudûr", Tanrı'dan
başlayarak sonsuza kadar dallanan bir ağaç gibi, üst evrenin tek
biçiminden yola çıkıp, alt evrenin çoklu biçimini oluşturmaktadır. Bu
konuda Resâ'il'de ayrıca "Başka evrenlerin varlıkları üzerinde, bu
evrenin varlıkları ile benzetme yaparak, akıl ışığı ve kalp gözü ile,
düşünmek gerekir" sözleri yer almaktadır.


Resâ'ilde, insanı mikrokozmos olarak nitelendiren
temel düşünce şöyle dile getirilmiştir: "Bedenimiz bu evrenin bir
parçasıdır. Öyleyse, ruhumuz da evrenin ruhunun bir parçası
olmaktadır...Evrenin ruhu varlıkları nasıl yönetiyorsa, ruhumuz da
bedenimizi öyle yönetmektedir..İnsan ruhunun eylem ve yetenekleri,
Evrensel Ruhun eylem ve yetenekleri ile eştir."


İhvan-üs-Safâ, mikrokozmos olarak değerlendirdiği insanı
düalist (ikili) bir yapı içinde ele alırlar. İnsanın iki kısımdan,
beden ve ruhtan oluşan bir bütün olduğunu, görünen maddi kısmının
bedenini, görünmeyen manevi kısmının da ruhunu oluşturduğunu söylerler:
Ruh ve beden; " bir eve ve evin içinde oturanlara, bir kente ve o kentte
bir hükümdar tarafından yönetilen halka, bir ata ve süvarisine, bir
gemiye ve gemiyi sürükleyen rüzgâra vs.." benzetilir.


Beden et, kemik ve kandan yaratılmış bir bileşimdir;
topraktan gelen, bozulma ve dağılmaya elverişli, karanlık, ağır, cansız
ve hareketsizdir. Oysa ruh göksel, aydınlık, parçalanmayan ve
bozulmayan, düşünen, hareketli ve ölümsüzdür. Varlıkların gerçeklerini
kavrayan, bilgili bir cevherdir ruh. Böylece İhvan-üs-Safâ, insanı
birbirine karşıt, biri maddi diğeri manevi iki cevherden oluşmuş olarak
görürler. Bedenin tüm eylem ve etkinliklerini yönlendiren de ruhtur.



Bu bakımdan, "bilmek"
eylemi de ruhsal bir etkinliktir. İnsanın bu evrendeki varoluş amacı;
önce kendini, sonra evreni ve Tanrı'yı tanıması, varlıkların
gerçeklerini kavraması ve böylece bilgeliğe ulaşma çabasıdır.
İhvan-üs-Safâ'nın "kendi kendini bilmek" ilkesi, Platon felsefesine
uygun bir yaklaşımdır. Resâ'il'de, "insanın kendini tanıması tüm
bilimlerin başlangıcıdır; bu olmayınca varlıkların gerçeğini bilmek
istemek ve bilgeliğe erişmeye çabalamak saçmadır...Tanrı'yı bilmek için,
kendini bilmekten başka yol yoktur" diye yazılıdır.


Felsefe dizgelerinde, zâhir (dışsal, görünen, eksoterik)
ve bâtın (içsel, gizli, ezoterik) gibi kavramlara da çok önem veren
İhvan-üs-Safâ, bu kavramları, duyumlar/algılar evreni ile akıl evreni
(akıl ile anlaşılabilen) olarak nitelendirmektedir. Tanrı, duyumlarımıza
yansıyan dış evrende, ancak akıl ile anlaşılabilen iç evrenin
simgelerini vermektedir. Böylece zâhir, bâtını göstermekte,
yansıtmaktadır. Bu nedenle, kendini bilmekten sonra, ikinci aşama dış
evreni araştırmak olmalıdır. İhvan-üs-Safâ, maddi nesnelerin
bilinmesinin, yani doğal bilimlerin, önemini vurgulamakta, dış evreni
kavrayan kişinin, akıl evrenine benzetme yoluyla ulaşabileceğini
söylemektedirler. Metafizik bilgilere giden yol, fizikten geçmektedir
zira, İhvan-üs-Safâ'ya göre, bilginin fizik ve metafizik boyutları
birbirini yansıtmakta, simgelemektedir.


İhvan-üs-Safâ, bilgiye ulaşmanın beş ayrı yöntemi
olduğunu açıklar:


1-Duyular
yoluyla
2-Akıl yoluyla
3-Kanıtlama yoluyla
4-Nakiller yoluyla
(öğrenim, iletişim)
5-Vahy ve esin-sezgi yoluyla


İlk üç tür, doğrudan bireye bağlı bilgilenme
yöntemleridir ve bunlarda birey etkin özne durumundadır. Dördüncü yol
bireyin ulaşabildiği iletişim kanallarına bağlıdır ve bireyin etkin rolü
azalmaktadır. Son yöntemde, yani Vahy ve esin-sezgi yolunda, birey
tümüyle edilgendir zira, bu bilgilere kişinin çabası ve seçimi ile
değil, Tanrı'nın sunuşu (mevhîbe) ile ulaşılır. Diğer bir anlatım ile,
Vahy ve esin-sezgi yöntemi, bireyin belirli bir ruhsal temizliğe
erişmesinden sonra "kalp gözü" denilen, bir içsel görüş ile metafizik
gerçeklere varması olarak anlaşılmaktadır. Sezgi ile bilgiye ulaşma, bir
ruh temizliğini gerektirdiği için, temelde mistik bir eğilimi
belirlemektedir. Burada, öznel ve bireysel bir deneyim olan mistik
deneyim söz konusudur.


İhvan-üs-Safâ, bilgi kuramı açısından, bilginin doğuşu
konusunda, duyumsalcılık (sensüalizm) ile doğacılık (natüralizm)
görüşlerini birleştirmektedirler. Onlara göre, bilgi duyumlar ile
başlar. Ancak, duyumların aldatıcılığını da işe katarak, kuşkuculuğa
açık kapı bırakırlar. Gerçekler ancak ruhun temizlenmesi ile (cilâ-i
kalb) elde edilebilir. Burada gizemcilikten yararlanırlar.
İhvan-üs-Safâ'ya göre, bilgide ve gerçeklere ulaşmada, bir yol
göstericiye, bir öğretmene gerek vardır. Ancak, bu düşünceyi, batınîler
gibi, "İmam-ı Ma'sum" (Ma'sum, Tanrı'nın kötülükten sakındığı kişi
anlamına gelmektedir) düşüncesine kadar götürmezler ve bilgi kuramını
temelde duyumsalcı olarak kabullenirler.


Resâ'ilde bilimler, basitten karmaşığa doğru, beş grupta
toplanmıştır.


A.
Matematik ve mantık: Soyut biçimlerin bilimi,
B. Doğa bilimleri:
Astronomi ve fizik,
C. Zihin bilimleri: Deneysel ve akılsal
psikoloji,
D. Tevhid ve kelâm: Doğanın metafizik ilkeleri,
E.
Ahlâk: Tüm bilimlerin hedefi olan, toplumları düzenleyen yasaları veren
bilim olarak sosyoloji.


İhvan-üs-Safâ'da bir tür evrim düşüncesi de vardır. On
dokuzuncu yüz yılda bazı düşünürler, buna kapılarak, abartmalı bir
yaklaşımla, onları çağdaş evrim düşüncesinin önderleri gibi kabul
etmişlerdi. İhvan-üs-Safâ'nın, o döneme dek görülmemiş bir cesaret ile,
doğanın tüm aşamaları arasında sürekli bir gelişim olduğunu söyledikleri
doğrudur. Risalelere göre, bitkilerin ilk derecesi, madenlerin son
derecesine, bitkilerin son derecesi de, hayvanların ilk derecesine
bağlıdır. Bu sürekliliği belirtebilmek için, risaleler hayvanlardan
insanlara geçişi de açıklamakta ve maymunda insana benzer niteliklerin
nasıl bulunduğunu açıklamaktadırlar. Ancak, bu evrimciler (!), insandan
sonra meleklere, oradan ilâhî evrene ve mutlak varlığa doğru yükselişi
anlatmaya devam ettikleri için, görüşlerinin çağdaş evrimle ilintili
olmadığı anlaşılmaktadır.




Sonuç



İhvan-üs-Safâ'nın felsefe dizgesi, uzlaşmacı yapısından
dolayı bazı sıkıntılar ve çelişkiler içindedir. Bazı düşünceleri tümüyle
İslâmiyete dayanmaktadır. Diğer düşünceleri ise, tam anlamıyla felsefe
kökenli olup, İslâmiyet ile bağdaşmamaktadır. Bu nedenle bir çok yerde
belirsiz, mecazlı ve anlaşılamayan terimler kullanmak zorunda
kalmışlardır.
Sonuç
olarak, İslâm ansiklopedistleri olarak nitelendirilen İhvan-üs-Safâ'dan
günümüze kalan bilgiler, hemen tümüyle Resâ'ilde yazılı olanlara
dayanmakta, akımın örgütsel yapısı ile eylem ve etkinlikleri
ayrıntılarıyla bilinmemektedir. Risaleler, bu akımın entelektüel
nitelikte, tümüyle düşünceye dayanan bir aydınlanma sürecini
hedeflediğini ortaya koymaktadır. İhvan-üs-Safâ'nın kendi döneminde
ortaya koyduğu düşünsel yaklaşım oldukça akılcı ve ilerici özellikler
göstermektedir. Ancak, bu akımın asıl önemi, risalelerde açıklanan
öğretinin, sonradan gelen bir çok akım, tarikat ve siyasal grupları
etkilemiş olmasıdır. Risalelerin içerdiği düşünceleri batınî İsmailî
akımlarda ve Karmatîlerde gözlemlemek olanaklıdır. Daha sonraları,
İhvan-üs-Safâ'nın bir çok düşüncesinin çeşitli tasavvuf okullarının
öğretilerini ve Aleviliği de etkilediği bilinmektedir.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz