GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 11 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 11 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

HACI BEKTAŞ VELİ BİR BATINİ DAİ'SİYDİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 HACI BEKTAŞ VELİ BİR BATINİ DAİ'SİYDİ Bir Perş. Tem. 15, 2010 1:15 am

CANTAR






Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi


Yazan Dr. İsmail Kaygusuz

</B></BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>
Hacı Bektaş Veli’nin Türkistanlı Hace
Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldığı doğru olmadığı gibi mümkün de
değildir. Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet
Yesevi’nin halifesi Lokman Perende’den el aldığını söylüyor. Ahmet
Yesevi, Orta Asya’da “Hacegan (Hocalar) Hanedanı”nın kurucusu bilinen
Yusuf Hemedani’nin (ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel
Halik el-Gucvani (22 yaşına kadar Malatya’da yaşamış, ö.1120) yol
zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (ö.1296) aracılığıyla Safevilik,
Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman Perende - el Harasami
üzerinden Bektaşilik’in çıktığı üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadır
Nakşibendi araştırmacıları. (Hasan Şuşud, “Hacegan Hanedanı-Les
Maitres de Sagesse de l’Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatları”, Fransızcaya
Çev. Charles Antoni, Le Soufism, la voie de l’Unité, Paris-1980,
s.47-80)

Hacı
Bektaş Veli’nin, Yesevilik çevresinde yetiştiği doğru mudur? Daha önce
biz de gelenekçilere uyarak, istemeye istemeye Vilayetname
verilerini kabul edip, bu soruya “evet” diyorduk. Zaten İttihat
Terakki’ci araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacı
Bektaş’ın Ahmet Yesevi’nin ölümünden yaklaşık kırk yıl sonra doğmasına
rağmen, onun tarafından Anadolu’yu “Türkleştirmek” ve Türkçe'yi yaymak
için gönderildiğini ciddi ciddi(!) ileri sürdü, yazdı çizdi. Bile bile
yanlış olanda ısrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskıcı
devlet anlayışının yansımasıdır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli’nin Yesevi
çevresinde, Lokman Perende aracılığıyla yetişmiş olması da onun
Yeseviliği Anadolu’ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ve de aynı
çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiğini kesinlikle göstermez.

Yıllar önce bu anlayışa Abdülbaki
Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:


<BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>
“Hacı Bektaş’ın, Mevlana’ya karşı Türk
harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsça'ya karşılık Bektaşilerde
Türkçe'nin işlendiği gibi götürü, yahut ısmarlama pek çok sözler
duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi’nin
bulunduğu bir teşkilat tarafından bu maksatla Anadolu’ya gönderildiği
gibi, kargaları bile güldürecek hükümler verenler çıktı...” (Abdülbaki
Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.Basım, İstanbul-1985, s.237)

</BLOCKQUOTE></BLOCKQUOTE>
Hacı
Bektaş’ın soyunun İmam Musa Kazım’a (Ö.799) kadar çıkması, onun
Türk-Türkmen olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım’ın
ölümüyle 11. kuşaktan Hacı Bektaş’ın doğumu arasında tam dörtyüz yıl
var. Adı geçen İmam ve oğlu İmam Rıza Horasan bölgesinde yaşamış olup,
kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır.
Yalnız onlar değil 8.yüzyılın başlarından beri Hasan ve Hüseyin soylular
zaten İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan’a yayılmış
bulunuyorlardı. Özellikle Zeynelabidin oğlu Zeyd soylu, İmam Cafer’in
oğlu İsmail ve onun oğlu Muhammed soylu İmamlar da yaşıyorlardı. Onlar
da bölgelerindeki etnik gruplar ve kültürleriyle iç içe karışmışlardı.
Bir kaç kuşak sonra artık onların etnik Arap olduklarını söylemek çok
anlamsızdır. Hele Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Esat Çoşan’ın, Makalat’ı
Arapça yazmış olmasını kastederek Hacı Bektaş Veli için; “demek ki,
Arap ırkından ki, Arapça yazmayi uygun görmüş” yargısını vermesi
saçmalığın en büyüğüdür! Zaten Coşan, Ahmet Yesevi’nin Yusuf Hemedani ve
El-Gucvani ile ilişkilerinden ötürü, Hacı Bektaş’ı Yesevi tarikatından
kabul edip, “Nakşilere amcazade” yapıyor, “akraba olarak” görüyor. (Bu
kişi Hünkar’ı Sünni göstermek için Makalat’ı tümüyle tahrif edip,
işine geldiği gibi yorumlayarak Üniversite kariyerini tamamlamış; onu
kendi inanç ve kişisel çıkarlarının aracı yapmıştır.) Hacı Bektaş
Veli’ye - hatta ellerinde doğru şecereleri olan seyyidlere, dedelere -
Ali soylu diye Arap gözüyle bakılırsa, tarih boyunca halkların ve
kültürlerin kaynaşma sürecinde yaşamış olduğu gerçeğini yadsımış
olursunuz.
Hacı Bektaş Yesevi yolu yolcusu
mu, yoksa bir Batıni mi?

Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu
değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur’da geçen olaylar ve Horasan
bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin çok
farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde
doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş
ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Lokman Perende, Ahmet
Yesevi’nin halifesi olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı
Bektaş’ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor.
Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, “hasılı bizce,” diyor, “Ahmet-i Yesevi
nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu
geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş’a hocalık ettirilmiştir”. (Vilayetname,
s.103) Elbette bu kişiler sadece “şöhretleri” yüzünden değil, Hacı
Bektaş’ın “menkıbe”lerinin yazıya geçirildiği dönemin (1480’li yıllar)
Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname’ye sokulmuştur.
Gölpınarlı’nın asıl Mevlana Celaleddin (s.237) adlı yapıtında,
Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:


<BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>
“Hacı Bektaş, bütün manasıyla batıni
inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir batıni
dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açıkça gösterdiği gibi en eski
kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder.”

</BLOCKQUOTE></BLOCKQUOTE>
Bu kanısına fazla açıklık getirmemesi ve
nedenleri üzerinde doğru bilgi vermemesi düşündürücüdür. Abdülbaki
Gölpınarlı’nın Hacı Bektaş’ı, salt Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde
olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için (sevilmeyen) bir
tarihsel gerçeği ortaya atıp ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının
anlaşılır yanı olamaz. Ayrıca, bu saptamasından sonra Gölpınarlı,
Mevlana karşısında Hacı Bektaş’ı tanımlarken, doğrularla yanlışları bir
arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya koyuyor:


<BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>
“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte
ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına ve
gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş
bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle
yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai
başkaldırısı kastediliyor- İ.K.) arda kalanları tarafından ulu
tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları
tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk
zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri
bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan
dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum
etmişti.”(agy.s.239-40)

</BLOCKQUOTE></BLOCKQUOTE>
Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a bir
batıni dai’si diyorsa - ki bu en doğru saptamadır-, bunun arkasında
durmalı ve açıklığa kavuşturmalıydı. Yani onun bir batıni olarak
yetişmesinin tarihsel ve nesnel koşullarını açık açık göstermeliydi.


Hacı Bektaş Veli ailesi ve Mogolların
Nişabur’u zaptı

Nedense
araştırmacılar o yıllarda bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği
bile duymadan, Vilayetname’de anlatılan olayların hepsini doğru
kabul ediyorlar. Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan
Nişabur’dan en geç 1221’in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü
kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı.
Hacı Bektaş 11-14 yaşlarındadır. Belki de Vilayetname’de
anlatıldığı gibi, babası “İbrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı.”
Ayrıca aynı paragrafta, “padişahlığı Hacı Bektaş Veli’ye arzettiler,
kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani
evladından Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.

Bu gerçek Nişabur padişahlığı değil,
gönül padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed Ali soyundan olması
dolayısıyla kendilerine bağlı ehlibeyti ve İmamları sevenler için bir
padişah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacı Bektaş’ın henüz çocuk
olması dolayısıyla, babasının yerine Seyyid Hasan seçilmiştir. Bu kişi
kaynaklara göre Abdal Musa’nın babasıdır. Eğer İbrahim el-Sani
Nişabur’da ölmüşse, aile ve aileye bağlı olanlar Seyyid Hasan’ın
önderliğinde Nişabur’dan çıkıp yollara düşmüştür.

Moğollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar
Horasan’ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli
kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu’ya değil Batı İran ve Irak’a doğru
gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen
Alamut’a bağlı Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındı.
Hacı Bektaş aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı içinde,
Kuhistan’daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasıyla
bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. Hacı Bektaş burada önemli
biriyle tanışacaktı.

Bu ilk duraklarında ne kadar kaldıkları
üzerine yorumlarımıza geçmeden önce Nişabur kenti ve kentin son Moğol
işgali hakkında kısa bir bilgi geçelim: İlk kez Sünni Selçuklu önderi
Tuğrul 1038’de Nişabur’u alıp kendini orada sultan ilan etti. Nasır
Husrev, 1052 yılında Horasan hücceti (İmamın tanığı) ve Fatımi İsmaili
baş dai’si olarak karargahını Belh’de kurdu; oradan Nişabur ve
Horasan’ın diğer kentlerine İsmaili propagandasını yönetti. Onun
başarıları, Selçuklu yöneticilerinin desteğini alan Sünni ulemanın
düşmanlığını yükseltmiş (Farhad Daftary, İsmailis, their history and
doctrines, s.204,216) ve kuşkusuz heterodoks İslam inançlı
Türkmenler ve İranlılar (Oniki İmamcılar, yedi İmamcı İsmaililer) bu
ortamda kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardı. Ancak Hasan Sabbah’ın
Alamut Nizari devletini kurmasından ölümüne kadar (1090-1124) ve
ölümünden sonraki Alamut şeflerinin, Melikşah (1063-1092) ve oğullarıyla
mücadeleleri boyunca İsmaili dai’leri İsfahan’da Belh ve Nişabur’da çok
geniş propagandaya girişmişler ve Onikimamcı Şiilerden kendilerine
büyük katılımlar olmuştu. Bunlar Sünni Selçuk oğullarının baskılarından
ötürü akın akın Hasan Sabbah’ın kalelerine (darül hicralara) gidip
yerleşiyorlardı. Kentlerde kalanlar da gizli ilişkiler içerisindeydiler.
Hacı Bektaş Veli’nin babasının ve dedesinin bu olaylarla ilişkileri
olmadıkları söylenemez. Ayrıca çocukluk dönemi hocası Lokman Perende’nin
bile bu ortam içinde Yesevici olduğu iddiası bizce geçersizdir.

Nişabur 1142’de Selçuklu prensi Atsız
tarafından ele geçirilmiş ve arkasından Sencer tüm Horasan’a yeniden
egemen olmuştu. Sonra 1174-1185 yılları arasında Toğan Şah Ebu Bekr’in
egemenliği altına girdi. 1187’de Melikşah bin Tekiş ve 1193’de Kutbeddin
Muhammed’i Nişabur’un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki
Harezmşahlar, Karahitaylı ve Selçuklular arasındaki çekişmeler arasında
birinden diğerine el değiştiriyordu. Son olarak;


<BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>
“10 Nisan 1221, Cumartesi günü Moğolların
eline geçen Nişabur şehrinin sonu (Merv’den) daha acıklı oldu. Halk,
Kasım 1220’de şehir surundan atılan bir ok ile vurulan Tokuçar’ın
ölümünden dolayı cezalandırıldı. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin
isteklerini kabul etmiyordu. Şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün
halk katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü.
Gizlenerek sağ kalanları da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik
ile harabeler arasına bırakıldı.” (V.V. Barthold, Türkistan, s.
472, 558,560; dpnt.385)

</BLOCKQUOTE></BLOCKQUOTE>
Batıya doğru ilerleyen Cengiz Han 1221’e
doğru Oksus’u geçip Buhara’yı almış. Genç oğlu Toluy’u Horasan’ı
fethetmekle görevlendirmişti. Doğu İran’a yöneldikleri sırada Cengiz Han
1223’te oğullarıyla görüştü. 1225’te Mogolistan’a döndü ve 1227’de
öldü. Onun ölümü ile bölge geçici olarak biraz nefes aldı. Zaten bölgede
Moğollarla mücadele eden sadece Celaleddin Harezmşah idi.

Elbette, Hacı Bektaş ailesi ve
yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur’a bir daha
geri gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş ve
ergenlik çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede
görmüştü? Farid Daftary, Moğolların Horasanı istila ettikleri yıllar ve
Horasan’ın batı sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari
kalelerinin durumu hakkında şu bilgileri veriyor:

“Alaaddin Muhammed III’ün (1221-1255) ilk
yıllarıydı. Sünni ulema dahil (acaba Belh’den çıkmış olan
Mevlana’nın babası Bahaaddin Veled de bunlar arasında mıydı? İ.K.),
Mogolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan
bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar
istilalarının başlangıcından itibaren, Alamut Nizari İsmaili devletinin,
diğer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarını deneyerek
anlamışlardı. Ayrıca Nizari İsmaili önderleriyle Moğollar arasında bir
andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221)
Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan’da bulunan Cengiz
Han’a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor.”

“Kuhistan Nizari İsmailileri Mogol
istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür yönetimlerini
(saltanatlarını) sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla
herşeylerini paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi
Şihabeddin (Shihab-al Din) bu mültecilere öylesine iyi ve cömert
davrandı ki, bu Nizari bölgesinden Alamut’a şikayetler oldu; hazinenin
kaynakları üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut’tan
onun yerine atanmış olan yeni muhtashim (Kuhistan Nizari
önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Şemseddin) de mültecilerde
eşit derecede saygı ve hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan’daki
Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla
tanınan, 1224-1226 arasında üç kez Kuhistan’ı ziyaret etmiş bulunan
Sünni kadı Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani
anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı Şihabeddin’i hem de
Şemseddini’i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik
görüşmeler yapmıştı.”


“Şemseddin’in
Kuhistan’a gelişi Nizarilerle, Sistanlı komşuları arasında yeni
çatışmaların patladığı dönem rastlar. Sistan Emiri Yamin al-Din
Bahramşah, daha önce Hasan III ile iki kez çatışmaya girmişti. Moğollar
Sistan’ı istila ettiyse de fazla kalmadan batıya doğru ilerlediler.
Yeniden tehditler ve karışıklıklar başladı Sistan’da. Güçlü bir askeri
kumandan olan Şemseddin Nizari güçlerin başına geçerek, Sistan Emiri
Binaltıgin’i 1226 yılında kesin bir yenilgiye uğrattı... Kuhistan’daki
Nizari topluluğu bölgesel işler ve olaylarda Alamut’tan bağımsız
davranma siyaseti izliyordu; böylece diğer bölgelerle ticaret yolları
geliştirdi, bu da ekonomisinin yükselmesine büyük yardımcı oldu.”
(F.Daftary, İsmailis, s.381,414; Juzjani, Tabaqat , vol 2,
s.182-185 ve 186-188).
Hacı Bektaş ve
Şemseddin Muhammed Tebrizi

Yukarıda söylediğimiz gibi Hacı Bektaş’ın
aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında, Kuhistan’daki
İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla bu kale,
Nizari valisinin oturduğu yerdi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış
bilgin ve İsmaili ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtashim
(Kuhistan İsmaili valilerinin genel adı) idi. Bu İsmaili valisi,
İsmaililiğin kurucusu, büyük İmamı İsmail’in kardeşi Musa Kazım soyundan
gelmiş olan Hacı Bektaş ve ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir
değer vermiş olmalıdırlar. Hacı Bektaş’ın, 1224’te Alamut tarafından
Kuhistan yöneticisi olarak atanan genç Şemseddin Muhammed (el Tebrizi)
ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir.

Yaşamı tamamıyla aydınlanmamış ve (batıni
İsmaili) inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan Şemseddin
Tebrizi’nin, Alamut İmamı Celaleddin Hasan III’ün (1210-!221) oğlu
olduğu ve İmam İsmail soyundan geldiği üzerinde kaynak ve kayıtlar
bulunmaktadır.(1) A. Gölpınarlı bu kaynaklardan birincisini göstermekle
birlikte, İsmaililerin büyük düşmanı tarihçi Cuveyni’nin “Nev Müsülman
Celaleddin Hasan’ın Alaaddin Muhammed’den başka oğlu yoktu” diye yazmış
olmasını geçerli görüyor, hiç bir kanıt göstermeden. (Aldülbaki
Gölpınarlı, agy, s.50)

Şems’in, 12.yüzyılın son on yılının
başlarında doğmuş olması olasıdır ve kendisi Şemseddin Muhammed ya da
Şemseddin Hasan gibi babasının adıyla çağrılmaktaydı. Bağdad halifesiyle
anlaşma yaparak şeriatı benimsemiş olduğu bilinen ve yeni Müslüman
Celaleddin Hasan’ın öldürülmesinin ardından 9 yaşında yerine geçirilen
Alaaddin Muhammed ile aynı anadan olmadıkları anlaşılıyor. Hasan III’ün
ölümünde (1221) parmağı bulunan başvezir ile Alaaddin Muhammed’in
anasının anlaşması sayesinde küçük kardeş Alamut tahtına oturtuluyor.
Şemseddin Muhammed de böylece dışlanmış olmalıdır.

Ancak üç yıl sonra onun Kuhistan bölge
valisi olarak atandığını görüyoruz. 1224-1226 yılları, göçmen sorunları
ve yıllardır süren Sistan savaşlarının sonuçlandırılmasında gösterdiği
başarılarla hem tanınıyor, hem de Alamut yönetimi tarafından sık sık
önemli görevlere atanıyor. 1227’den 1235’e kadar Kuhistan valisinin,
Nasiruddin Tusi’nin koruyucusu, Nasuriddin Abdurrahman bin Mansur
olduğunu görüyoruz. Bu yıllar Şemseddin’in Hindistan’da Multan, Pencap
ve Gucerat bölgelerinde İsmaili davasını yaydığı yıllardır. Buralarda
daha sonra, Multan’da mezarı bulunan Şemseddin Sebzvari Multani (Ö.1356)
ile Şemseddin Tebrizi’nin söylenceleri birbirine karışmış. Halk
arasında daha çok Şemseddin Tebrizi tanınmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, Şemseddin Tebrizi
hakkında bildiklerimizi bir daha gözden geçirmemiz gerekecektir. Onun
Kalenderi ve zaman zaman tacir kılığında dolaşıp kendini saklamasını ve Makalat’ında
“Ona niçin medreseye uğramadığını soranlara; ‘ben sözlerin görünüşteki
ya da açık görünen anlamları üzerinde tartışmaya girmem. Kendi
anlayışımla (batıni, iç anlamıyla) tartışsam bana gülerler, kafir
derler” demesini iyi anlamak gerekir.

Şemseddin üzerine geniş incelemeyi başka
bir yazıya bırakarak, özetleyelim. 1242-43’lerde Diyar-ı Rum’da
(Anadolu’da) İsmaili davasının görevlisi şef dai olarak bulunan; ancak
Mevlevi tarihçilerinin anlattıklarıyla tanıdığımız ve bir yıl boyunca
Konya’dan ayrıldığını, Mevlana’nın ağlayarak onu aradığını bildiğimiz
Şemseddin’in Alamut’a çağrıldığını görüyoruz:

Alaeddin Muhammed III, Abbasi halifesi
al-Mutasım (1242-1258) diğer birçok İslam liderleri tarafından ortak
anlaşmayla düzenlenen bir elçilik heyetinin başına, eski Kuhistan valisi
ve şef dailerden Şehabeddin ve Şemseddin Muhammed (Tebrizi) geçirilerek
Moğol başkentine (Talikan) gönderildi. Bu heyet 1246 yılının başlarına
Mogol İmparatorluğunun başına geçen Göyük Han’ın tahta geçme törenlerine
katılmıştı. Moğol geneğine göre toplanan kurultaya 2000 kişi
bulunuyordu. Alamut önderi Alaeddin Muhammed III, bu heyetle Göyük Han’a
babası Celaleddin Hasan ile Mogollar arasında yapılan anlaşmayı
anımsatan bir memorandum gönderdi. Ancak Nizari elçileri Han
tarafından hakarete uğrayıp kovuldular. Memoranduma da ağır sözlerle
karşılık verildi. Han, bu olayın hemen arkasından sözlerini uygulamaya
koydu ve Elgidey’i (Elçigiday) Moğol ordularının başına geçirerek İran’a
gönderdi. Hedef, İsmaililerin ve Bağdad halifelerinin idaresindeki
toprakların zaptı idi. Göyük’ün Nizariler’e karşı düşmanca planları onun
ölümünden (1248) sonra halefleri tarafından sürdürüldü. (F.Daftary, agy,
s.418; V.V. Barthold, Hz. Hakkı Dursun Yıldız, Mogol İstilasına
kadar Türkistan, Ankara,1990,s.511-513)

Genç Hacı Bektaş’ın Şemseddin gibi
birinin koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini bir devlet
olarak örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almış
olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş’ın durumu,
1227’de Kuhistan baş dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ın korumasına girmiş
büyük İsmaili bilgini Nasıruddin Tusi’nin (1202-1274) ilişkisine benzer
görülmektedir. Bu ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut
kitaplığından ve dai öğretmenlerden yararlanarak eğitimini
tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça’yı geliştirdiği gibi
Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava’yı sözlü ve yazılı yayacak
dereceye yükselmişti. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin
Yunancasını da öğrenmişti.

Hacı Bektaş’ın Makalat’ında bilim
ve akıl-usun tanımları, onsekiz bin alem; büyük evren (makro kosmos) ve
küçük evren (mikro kosmos=İnsan) ilişkisi, yani evrenin tüm
özellikleriyle insanda varoluşu, (“İnsan küçük bir alemdir; alemde olan
herşey, hatta artuğu insanda vardır”) insan-evren-tanrı birliği; gökte
asılı yetmiş bin kandilin (yıldızın) her birinin birer dünya
büyüklüğünde oluşu; kabe insan gönlüdür ve insandan ulusu olmadığından
Hac ibadetinin aşamalarının insana hizmet olarak
algılanması-anlamlandırılması (Örneğin: “Ve hem yoldan taş arıtmak,
Kabede arafatta taş atmaya benzer; sakinlikle yürümek, Arafata
varmaktır.”, Makalat, s.75) vb. inanç ve anlayış, eğitimini
yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır.

Hacı Bektaş, Alamut kitaplığında tüm
dai’lerin okuduğu Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin Risalat
el-alim ve’l Ghulam, İhvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev’inkileri
(Sefername ve diğerleri), Hasan Sabbah’ın Dört Faslı ve
Sergüzeşt’ini; 1164’de Büyük Kıyameti ilan etmiş Al-a Zikri Selam
Hasan II’nin oğlu Alaaddin Muhammed II (1210-1221) zamanında Kuhistanlı
Abu İshak’ın kaleme aldığı, İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa
kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft bab-i Baba
Sayyidina’yı; yola giriş ilke ve törenleri, dereceleri
açıklayanTusi’nin Rawdat-ül Taslim vb. yapıtları okuyup yetişmiş
bir İsmaili dai’siydi...

Ayrıca İsmaili ordusu saflarında (fedayin
birlikleriyle) savaşlara da girmiştir Hacı Bektaş. Vilayetname’de,
Ahmet Yesevi’nin onu sözde oğlu Kutbeddin Haydar’ı kurtarmak için
gönderdiği Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte
Şemseddin Tebrizi’nin 1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı,
Sünni Sistanlılarla yapılan savaştan başkası değildir. Hacı Bektaş bu
savaşlara 17-18 yaşlarında bir delikanlıyken katılmış olmalıdır.

Babasının amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi
ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleştiklerinde, belki
anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş ve kardeşi birlikte Nizari
İsmaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı
Bektaş, İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230’lu yıllarda
bir İsmaili dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır.
Bu görevleri de, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255)
onayıyla yüklenmiştir. Dai’ler listesinin çıkartılması ve görevlerin
onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi İsmailileri zamanında
gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve arşivlerinin 1256’da
toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla ele geçmemiş olabilir.

Fatımiler döneminden bir örneği, bizi
yakından ilgilendirmesi dolayısıyla vermekte yarar var: 995 yılında, Rey
kenti Mutazili (başkadısı) olan Abul Cabbar Hamdani (936-1025), “Tathbit
Dala’ il Nubuwwat, s.180” kitabında Kahire’yi ziyaret eden dai’ler
listesinde Abul Vefa al-Daylami adı geçmektedir. (1017 yılında
öldüğü bilinen, Mineyikli soyağacına göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan
Abul Vefa da (İ.Kaygusuz, Alevilik...Tarihi ve Uluları I,
İstanbul-1995, s.52-54), Fatımi İsmaili dai’si olarak Irak’tan
Azerbaycan’a İsmaili davasını yayıyordu. Alamut dai listelerinde mutlaka
adı vardı, ama olasıdır ki babasının adlarından biri olan Seyyid
Muhammed diye çağrılıyordu. Dai, davet eden; İsmaili inancını
yayan demektir. Dailer daisi (İmamın vekili, hüccet), Du’i
l-Kebir (büyük dailer) ve Du’i (sıradan dailer, davetçiler)
diye üç kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük dailer sırasında yer almış
olmalıdır.


Batıni
İsmaili Dai’si Hacı Bektaş Veli

Hacı Bektaş önce Hindistan’a gitmiş
olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve
Gucerat’ta İsmaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan’ı gezmiş
olabileceği, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden
anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal’ı Delhi’deki
kuyumcu müridinden 1000 altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.

Hacı Bektaş’ın Halep, Şam ve Necef’i
dolaştığını; Mekke ve Medine’ye gittiğini ve özellikle İmam Bakır’ın
mezarının başında riyazata (benliği yoketme, nefis eğitimi
alıştırmaları, kendine çile çektirme) girdiğini, orada üç yıl hizmette
bulunduğunu Vilayetname’den okuyoruz.

Bu sonuncusu çok önemlidir: 5.İmam
Muhammed Bakır ve oğlu İmam Cafer’in, İsmaililiğin kurucuları olarak
tanınan Abu’l Hattab ve Kaddah bin Maymun’a batıni tevil bilgisi
öğrettiklerine inanılır. Bu iki kişi, her iki İmamı kendi dönemlerinde
Tanrının yerdeki mazharı (görünümü, açınımı-epiphany) olarak görmüştür.
İmamların görünüşte onları reddettikleri, gerçekte ise sırrı faş
ettikleri, yani gizli inancı açığa çıkardıkları için çevrelerinden
uzaklaştırdıkları, İsmaili inanç tarihinin önemli olaylarındandır.
Abbasi yönetimi tarafından antropomorfist (insan biçimli tanrıya inanan)
suçlamasıyla katledilmiş olan bu kişiler, İmam İsmail ve oğlu
Muhammed’in Hicab’ı (örtüsü, perdesi) adıyla onları yetiştirenler
olarak büyük saygı görürler. Olasıdır ki Hacı Bektaş, Heterodoks
İslamın (Aleviliğin) ilk yazılı kaynağı sayılan Abu’l Hattab’ın Ummu’l
Kitabı’nda İmam Bakır için anlatılanları mezarı başında tekrar
tekrar okudu; soyundan geldiği İmam Musa Kazım’ın dedesini can gözüyle
seyretti.

Yine
Hacı Bektaş’ın Makalat’ında (s.81-82) “Adem Aleyhisselam Sıfatı
Beyan Eder” başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının
Adem’i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor.
Yaşadığı zamanın (13.yüzyıl) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve
bölge adlarını tek tek vererek, Adem’in organlarının herbirinin,
bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük
olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi
ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her
organın işlevinin, toprağından yapılmış olan kentin ya da ülkenin
özelliklerini gösterdiği anlaşılır. (Makalat’taki bu pasajı,
yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (Ö. 1393-4) Cavidanname’sinde
kullanmıştır.) Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara’dan Mısır
ve Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Konstantiniye’ye (İstanbul) uzanan
kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir.


<BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>

</BLOCKQUOTE></BLOCKQUOTE></B></BLOCKQUOTE></BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>
Otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si
olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu
olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı
Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba
İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Aşık
Paşaoğlu’nun söylemiyle “Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu’ya
gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur
olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur...”
Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok
hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba
İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.

Hacı Bektaş’ın başından beri içinde ve
stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği
Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Baba
İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması
çok mümkündür. Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da
doğaldır. Bu arada Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli
miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük
Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücüdür :


<BLOCKQUOTE>
<BLOCKQUOTE>
“1227 yılında ise Suriye baş dai’si
Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a ellçisini gönderip
ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000
Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine
(Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danıştı. Alamut İmamı, Suriye
şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini
söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.” (Al
Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan aktaran Farhad
Daftary, agy. s.420)

</BLOCKQUOTE></BLOCKQUOTE>
Babai hareketinin bağımsız olduğu
kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyılın ikinci yarısında büyük Suriye baş
dai'si Raşidüddin Sinan’ın (Ö.1193-1194), Alamut İmamı Hasan II (Ö.1166)
tarafından atanmış olmasına rağmen, Alamut’a yaptıkları işler hakkında
bilgi geçmenin ve karşılıklı ekonomik yardımlaşmanın dışında bağımsız
hareket ettiğini biliyoruz.

Baba İlyas’ın piri olan Dede Garkın’ın
Abu’l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba İlyas ile Baba
İshak’ın Abu’l Vefa’ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri ve
menakıbname yazarları da söylemektedirler. Yukarıda değindiğimiz üzere
Abu’l Vefa, Fatımi İsmaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai’si
olarak geçiyor. Yaşamının son zamanlarında ise Irak’ta Bağdad baş dai’si
görevinde bulunmuş olup, Abu’l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan
beri verdiğimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş’ın ve
Babai ayaklanması önderlerinin batıni İsmaililerle ilişkileri
bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım ki, halk arasında Alamut
önderleri “Baba Seyyidina” diye çağrılıyordu.

Vilayetname’de
Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına ilişkin anlatılanlar, yazarın halkın
arasından ve başka menakıbnamelerden derlediklerinin, dönemin
yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doğrultusunda kaleme almış
olduklarıdır. Dikkat edilirse Hacı Bektaş, Vilayetname’sinde
batıniliğinden – bir suçmuş gibi - aklanıp, sünnileştirilmiş. Keramet
sahibi bir velidir, yani Tanrı dostudur; ama en büyük kerametlerinden
biri olan tek danesini dökmeden darı çeçi üzerinde otururken bile ona
namaz kıldırtılmıştır. Ayrıca Vilayetname’ye sokulan bazı keramet
ögeleri, çok daha önce yaşamış veliler tarafından gösterilenlerin
yinelenmesidir.

Örgütlü
batıniliğin son temsilcileri Nizari İsmaililerin (1090-1256), Sünni
yönetimler tarafından İslam düşmanı, dinsiz, katil, her türlü kötülüğü
yapmaya hazır şeytan gibi görülmesi nedeniyle menakıbname yazarları “dai
ve İsmaili” adları kullanmaktan çekinmişlerdir. Oysa Vilayetname’de
Hacı Bektaş’ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı
Kalenderiler, İsmaililerden başkası değildir.


Gerçek
böyle iken, Hacı Bektaş Veli, Nizari İsmaililerle ilişkisi bir yana
içinden geldiği Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala Babai
ayaklanmasına katıldı-katılmadı tartışması yapılıyor. Onu Sünni
göstermek için Nakşibendiler Hacı Bektaş'a “amcazade” diyor ve onun
batıliğini-Aleviliğini “iftira” kabul ediyorlar.
Sonuç

Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ı
karşılaştırmalı incelendiğinde, İsmaili kitaplarındaki Tanrı inancı, din
ve felsefe anlayışı, yola giriş kuralları aynen bulunabilir.
Bazılarının ise üstü örtülmüş, farklı adlarla verilmiş, takiyyeye gerek
duyulmuştur.

Hacı
Bektaş’ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında İzzeddin Keykavus’a
destek vermesi ve Bizans’a yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin
kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan
ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı
yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.

Hacı Bektaş Veli, 1256’da Alamut’un
Moğollar tarafından yerle bir edilmesi sonucu İsmaililerle ilişkisini
kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak
ortaya çıkıp, Alamut İmamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba
Seyyidina’ya göre Alamut İmamı Ali’yi temsil ediyor, bütün İsmaili
inançlıların her biri de Salman’nın makamında bulunuyordu, yani birer
Salman idiler.) Ali’nin donuna bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi
ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan Dede’den (Ö.1469) bir tek dörtlükle
örnekleyelim:

“Yerlerin
göklerin binasın düzen

Ak üstünde kara yazılar yazan

Engür şerbetini Kırklara ezen

Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir”

Son cümle olarak;Hacı Bektaş’ın
Yeniçerilerin Piri yapılması ya da gösterilmesi, Osmanlının tarihsel bir
siyaset kurnazlığıdır.


(1)Devletşah’a
göre Şems, Celaleddin Nev-Müsülman’ın (Ö.1221) oğludur ve gizlice
Tebriz’de okumuştur. Krş. al-Shushtari,Majalis al-Muminin, Vol.2,
s.110 ve A. Semenov, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam
Shughnanskikh İsmailitov; Orta Asya ve diğer bazı bölgelerin
Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inançta olduğu düşünülen,
Mevlana Celaleddin üzerinde Şuğnan Nizarilerin fikirlerinin analizi
yapılıyor. F.Daftary, The Ismaili’is, s. 414, 695. İ.K.)

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz