GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

Similar topics
    En son konular
    » 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
    Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

    » 14-mart-2015
    C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

    » KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
    Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

    » sümbül...
    Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

    » taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
    Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

    » deneme
    C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

    » buldugumuz bir taş
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

    » Eski rum evleri ve definesi
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

    » kaya işaretler
    Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

    » taştan daire ve dörtgen
    C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

    Kimler hatta?
    Toplam 5 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 5 Misafir :: 1 Arama motorları

    Yok

    Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
    RSS akısı

    Yahoo! 
    MSN 
    AOL 
    Netvibes 
    Bloglines 



    Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

    İSMAİLLİLİK ve TEMPLİYERLER

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    1 İSMAİLLİLİK ve TEMPLİYERLER Bir Perş. Tem. 15, 2010 12:44 am

    CANTAR




    Hasan
    Sabbah

    <BLOCKQUOTE>
    M.S. 874'den, 1256'ya
    kadar ortadoğuda İsmailliler son derece etkin olmuşlardı. Güçleri o
    denli artmıştı ki, 1164 yılında, İsmailli İmamı 2. Hasan, Ramazan ayının
    ortasında şeriatı kaldırdığını açıklamıştı. Oruç tutmanın yanısıra,
    namaz kılma ve diğer ibadet zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu.
    Oğlu, İmam 2. Muhammed de onun sistemini devam ettirdi. İslam dininin
    öngördüğü zorunlu ibadetlere ancak, Selçuklu yönetiminin, Bağdat
    hilafeti üzerindeki İsmailli baskısını kaldırması ile geçilebildi.

    Selçuklu işgalinden sonra
    İsmailliğin İran'da önemli bir güç olarak varlığını sürdürmesini mümkün
    kılan kişi Hasan Sabbah oldu. Aslen İran'lı olan Sabbah, Fatımi
    devletinin himayesindeki Kahire Batıni okulunda eğitim gördü. 1090
    yılında Mısır'dan İran'a döndü ve çevresine topladığı İsmailli
    müridlerinin yardımı ile, Teberistan'da bulunan Alamut kalesini ele
    geçirdi.

    Alamut'u alan ve, İsmailli müridlerini acımasız
    birer fedaiye dönüştüren yeni bir sistem uygulayan Sabbah, Abbasi
    hilafeti ile Selçuklu yönetimini devirmek için girişimlerine başladı.
    Sabbah, örgüt üyelerine "Assasins" adını verdi. Arapça'da "Bekçiler"
    yada "Sır Bekçileri" anlamına gelen bu kelime daha sonra, Sünni
    Müslümanlar tarafından "Haşaş içenler" manasına "Haşhaşiler" olarak
    saptırılmaya çalışıldı. Fedailerin Sünni yöneticilere karşı giriştikleri
    suikastlar nedeniyle aynı kelime batı dillerine "Suikastçı" anlamında
    girdi.

    Sabbah'ın sır bekçileri, yeniden doğuş inancı
    ile, sınırsız itaat koşuluyla yetiştirilmiş birer fedai idiler. Bu
    nedenle örgütün bir diğer adı da "Fedayiin" oldu. Dönemin Selçuklu
    Sultanı Melikşah'ın elçisinin gözünü korkutmak için seçilmiş birkaç
    fedainin kendilerini kale burçlarından aşağı atmaları, ayrıca fedailerin
    yöneticilere karşı hayatları pahasına giriştikleri suikast eylemleri
    tüm dünyada büyük yankılar uyandırdı.

    Selçuklu yönetimi Hasan
    Sabbah'ı ve örgütünü yasadışı ilan etti ve Sabbah'ın şehirlerdeki
    yandaşlarını temizledi. Sabbah'ın en önde gelen düşmanı Vezir
    Nizamülmülk komutasında bir Selçuklu ordusu Alamut kalesini kuşattıysa
    da, Nizamülmülk'ün bir fedai tarafından öldürülmesi, bu arada da Sultan
    Melikşah'ın ölmesi nedeniyle kuşatma kaldırıldı.

    Bu karışıklığı iyi
    değerlendiren Sabbah, İsmailliği tüm İran'da, Suriye'de ve başta Horasan
    olmak üzere tüm Türk ellerinde yaydı. İsmaillilik, 1124'de Hasan Sabbah
    ölene kadar gücünün doruklarında varlığını sürdürdü. Sabbah'ın ölümünü
    fırsat bilen vezir Kaşani, nerede görülürse görülsün tüm Batıni
    inançlıların öldürülmelerini emretti. Binlerce İsmailli kılıçtan
    geçirildi. Ancak İsmaillilerin intikamı da büyük oldu ve başta Vezir
    Kaşani olmak üzere yüzlerce Sünni lider, fedailer tarafından öldürüldü.
    Fedailerin, tam yok oldukları zannedildiği sırada gerçekleştirdikleri bu
    eylemler yüzünden Selçuklu sultanı Sancar, İsmailliler ile barış
    istemek zorunda kaldı. Böylece Batınililik bir mezhep olarak resmen
    tanındı ve Moğolların Alamut'u almalarına kadar da etkin bir güç olarak
    varlığını sürdürdü.

    İslam dünyasında bu iç savaş sürerken, batıda
    bambaşka bir girişim ilk meyvalarını veriyordu. Hıristiyan dünyasının
    ruhani ve siyasi liderleri Papalar, kutsal toprakların kafirlerin
    elinden kurtarılması için bayrak açmışlardı.

    İslamiyetin ortaya
    çıkışından sonra sürekli yayılması ve doğudan Selçuklular ile
    Anadolu'ya, batıdan da Murabıtlar ile İspanyâ ya kadar ulaşması,
    Hıristiyan dünyasında büyük bir endişenin doğmasına yol açtı. Tüm
    ticaret yolları Müslümanların elindeydi. Hıristiyanlar kendilerini
    hapsedilmiş, boğulmuş hissediliyorlardı. Nitekim Hıristiyanlar, yoğun
    çabalar sayesinde Akdeniz'in Müslümanların tekelinden çıkmasını
    sağladılarsa da,doğu ile ticaret yollarının ellerine geçmemesi yüzünden
    bambaşka yolları denemek zorunda kaldılar ve gemilerine atlayarak,
    bilinen dünyanın sınırlarını genişleten ve yepyeni bir çağın başlamasını
    sağlayan o ünlü keşiflerini gerçekleştirdiler.

    10. yüzyılda Avrupa'da
    feodal derebeyleri çok güçlüydüler ve aralarındaki çatışmalar da dur,
    durak bilmiyordu. Tüm bu nedenlerle Papalar, uzurıca süredir doğuya
    sefer düzenlenmesini zaruri görüyorlardı. Bu tür seferler ekonomik
    hayatın canlanmasını sağlayacak, doğunun zenginlikleri batıya taşınacak
    ve en önemlisi de Avrupa'daki Hıristiyan çatışmaları çok daha olumlu bir
    yöne, kutsal toprakların kurtarılması amacına kanalize edilecekti.

    Bu yöndeki ilk girişim,
    Papa II Urbanus'tan geldi. Urbanus aradığı bahaneyi Bizans ile yakaladı.
    Selçuklu kuvvetleri karşısında aciz kalan Bizans Hıristiyanlarına
    yardım göndermek için Urbanus propaganda faaliyetlerine başladı.

    Urbanus II, doğu
    Hıristiyanlarına yardıma koşanlara Cenneti vaat ederek, kısa sürede
    etrafına çok sayıda yandaş toplamayı başardı. Ancak bunların hemen
    hiçbirisi profesyonel asker değil, işsiz güçsüz takımıydı ve en büyük
    hayalleri, doğudan yağmalayacakları ile ülkelerine zengin olarak
    dönmekti.


    Alamut
    Kalesi

    Papa, hedefin Kudüs'ü Müslümanların elinden
    kurtarmak olduğunu ilan etmişti. Papa tarafından birleştirilerek yemin
    eden ve geri dönene kadar mallarını ve akrabalarını Papalığın himayesi
    altına sokan Hıristiyanlar, yeminlerinin nişanesi olarak giysilerine haç
    diktirdiler. Böylece bu kuvvetlere "Haçlılar" denildi.

    Müslüman dünyasında
    Sünni-İsmailli çekişmesinin devam etmesi, Fatımilerin tehlikeli bir
    düşman olarak tanımlanmamaları ve Büyük Selçuklu İmparatorluğunun
    dağılmış olmasından · cesaret bulan haçlılar, ilk seferlerine 1095
    yılında başladılar. Ancak, ilk gidenler bir ordu bile değildi. Son
    derece disiplinsiz olan bu öncüler, gerçek niyetlerini göstermek için
    Müslüman topraklarına girmeyi dahi bekleyemediler. Bizans sınırları
    içinde yağmaya başladılar. Bu ilk Haçlıların sonları çabuk geldi.
    Anadolu'ya geçtikleri anda, neredeyse tamamı Türk kuvvetleri tarafından
    yokedildi. Daha düzenli birlikler, Nornıan kontu Baumond liderliğinde
    Anadolu'ya yeniden çıktılar. İznik'i aldılar ve Türklerle yaptıkları
    savaşı kazandılar. Türk kuvvetleri de, çete savaşı sürdürerek Haçlıları
    sürekli yıprattılar. Haçlılar uzun süren bir kuşatmadan sonra Antakya'yı
    Selçuklulardan aldılar. Bauemond kenti Bizans'a vermedi ve kendi
    egemenliğinde saklı tuttu.1099'da Haçlı kuvvetleri Kudüs önüne geldiler.
    O sıralar Kudüs, Fatımiler'in yönetimi altında bulunuyordu. Kısa süren
    bir kuşatmadan sonra kenti ele geçiren Hıristiyanlar, kentteki tüm
    Müslüman ve Yahudileri öldürdüler. Kudüs'de Latin Krallığı kurulduğu
    ilan edildi. Krallığın başına Baudoin geçti. Baumond ise, Antakya Prensi
    unvanıyla, kendi prensliğinin başına geçti. Ancak Baumond kısa bir süre
    sonra Türk kuvvetlerinin eline geçti ve Antakya da yeniden Türklerin
    oldu. Antakya prensinin kurtarmak için gönderilen kuvvetlerin hepsi
    Türkler tarafından püskürtüldü.

    Türklerle Haçlılar
    arasındaki mücadele bundan sonra, ancak Haçlıların Anadolu
    topraklarından geçmeleri sırasında yapılan muharebelerle sınırlı kaldı.

    Haçlı seferleri
    aralıklarla 1270'li yıllara kadar sürdü. Ancak, 1187'de Selahattin
    Eyyubi'nin Kudüs'ü geri almasından ve Latin Krallığına son vermesinden
    sonra Haçlıların orta doğuda ancak kısmi başarılar sağlayabildikleri
    görüldü. Haçlı seferlerinin en başarılı sonucu, Akdeniz ticaretini
    Müslümanların hegemonyasından kurtarmak oldu. Avrupa'daki ticaret
    canlanırken, İslam dünyası giderek geriledi.

    Haçlılar ile Türklerin
    daha sonraki karşılaşmaları Osmanlı İmparatorluğu döneminde oldu.
    Osmanlıların doğu Avrupa'da sürekli topraklar almaları ve Viyana'ya
    kadar ilerlemeleri Avrupa’yı, kutsal topraklara yönelik heveslerinden
    tamamen vaz geçirdi ve Hıristiyanlar kendi topraklarını koruyabilmek
    için Osmanlı ordularına karşı tamamıyla Haçlı zihniyeti ve dayanışması
    içinde hareket ettiler. Osmanlılara karşı savaşlar, ilk tohumları Kudüs
    Latin Krallığında atılan dini-askeri Şövalye Tarikatlarının önderliğinde
    yürütüldü. Bu tarikatlardan Templiyerler 1312 yılında dağıtıldılarsa
    da, varlığını günümüze kadar sürdüren Rodos Malta "Hospitalier"
    Şövalyeleri, Osmanlı güçleri ile 18. yüzyıl sonuna kadar mücadele
    ettiler.Haçlı orduları beraberlerinde, yollarda çeşitli tahkimleri
    gerçekleştirmek ve nehirler üzerinde köprü inşa etmek üzere manastır
    dernekleri "Gilde"ler üyelerini götürüyorlardı. Roma lejyonları da,
    Gildeler'in ana kaynağı olan Collegia inşaat loncaları üyelerini, aynı
    amaçla birlikte sefere götürürlerdi. Ordunun hareket kabiliyetini çok
    artıran bu sistem sayesinde Gilde mensupları rahipler, zorlu
    yolculukları sırasında Bizans'ta Ortodoks Collegialar mensupları ile,
    Türkler arasında güçlü olan Ahilerle ve son olarak da İsmailli kuruluşu
    Fütüvve mensuplarıyla karşılaştılar.Bu karşılaşmalar Gilde'lerin,
    doğudaki Batıni meslek loncaları ile giderek benzeşmelerini sağladı. Bu
    benzeşmede Gildelere en büyük etkiyi, İsmailliler ile son derece iyi
    ilişkiler içinde bulunan Templiyer Şövalyeleri yaptı. Templiyerler,
    emirleri altındaki Gilde mensuplarının bünyelerindeki Ezoterik öğretiyi
    daha da geliştirmelerini sağladılar. Avrupâ'ya dönen Gilde mensupları
    da, aynı örgütün Fransâdaki nispeten laik benzeşi olan Confreries'de
    (kardeşlik) benzeri gelişmelerin oluşmasına neden oldular.


    Kaleden
    Atlayan Fedailer

    Templiyer Şövalyeleri 1118
    yılında "İsa'nın Fakir Askerleri" adı altında, San Bernardo Di
    Chiaravalle adlı bir piskopos ve onun yeğeni Şövalye Hugs De Payens
    tarafından kuruldu. De Payens ve farklı ülkelerden seçilen sekiz Şövalye
    daha Kutsal Toprakları kafirlerden korumak ve muhtaç kimselere yardım
    etmek amacıyla 1119 yılında Kudüs'e gittiler.

    Kudüs Hıristiyanlar
    tarafından, Fatımilerin elinden alınmıştı. Ancak Fatımiler bunu büyük
    bir kayıp olarak görmediler. Aksine, Müslümanlığın, en az Katoliklik
    kadar tutucu kesimi olan Sünnilerle savaştıkları için, Hıristiyanlarla
    ittifaka girdiler. Kudüs'ü geri alabilmek için Haçlılarla savaşanlar
    Sünniler'di çünkü, Kudüs onlar için de kutsal bir şehirdi. Fatımilerin
    günümüzdeki ardılları olan Dürziler, Mezhebe ait ritüellerde Haçlılarla
    Batıni Müslümanlar arasındaki dayanışmanın örneklerini göstermektedir.
    Bu mezhebin bünyesindeki Hıristiyan kökenli bazı inanışların altında da
    söz konusu işbirliği yatmaktadır.

    Selahattin Eyyubi'nin 1171
    yılında Fatımi devletine son vermesi, Sünni iktidarla sürekli mücadele
    içinde olan İsmailliler ile Haçlıların dayanışmasını daha da artırdı.
    İsmailliler'in en radikal kolu olan Hasan Sabbah fedaileri ile,
    Haçlıların önde gelenleri Şövalyeler arasında zaman içinde özel bir bağ
    oluştu.

    Kudüs'e gelmelerinden sonra, Kral Baudouin II
    tarafından Süleyman Mabedini korumakla görevlendirilen ve mabedin
    yerinde M.S. 540'da Bizans İmparatoru Jüstinyanus tarafından inşa
    edilmiş bulunan kilisede kendilerine yer verilen "İsâ nın Fakir
    Askerleri", yeni görevleri nedeniyle isimlerini değiştirdiler ve
    "Knights Templar" (Mabet Şövalyeleri) adını aldılar. Bir süre sonra bu
    Şövalyelere ve örgütlerine kısaca "Templiyerler" denilmeye başlandı.

    Şövalye De Payens ve
    beraberindekiler Kudüs'e geldikten kısa bir süre sonra İsmailliler ile
    karşılaştılar. Gilde mensubu rahiplerden Şövalyeler hakkında bilgi alan
    ve onların Hıristiyan camiası içindeki en etkili ve bilgili kişiler
    olduğunu öğrenen Hasan Sabbah, Mabet Şövalyeleri ile görüşmeyi özellikle
    istedi. Bu isteğin altında, Templiyerler'in eski bir Batıni doktrin
    mabedini koruma görevini üstlenmeleri ve mabet içinde bazı kaybolmuş
    sırları açığa çıkarmak için yaptıkları araştırrrıaların da etkisi vardı.
    Bazı araştırmacılar, De Payens'in amcası olan piskopos Chiaravalle'nin
    Avrupa'da yaşayan Kabbalacılardan, mabedin temellerinde gömülü olan bazı
    Ezoterik sırların yerlerini öğrendiğini ve tarikatı da sırf bu sırların
    bulunması için kurduğunu ve Kudüs'e gönderdiğini öne sürmektedirler.
    Kimi iddialara göre, aralarında kaybolan bir kutsal kelimenin yazılı
    olduğu taş levha da dahil olmak üzere, sırların büyük bölümü Şövalyeler
    tarafından mabedin temelleri arasında ortaya çıkarılmıştır.

    Hugs De Payens ve diğer
    Şövalyeler, davet üzerine, Hasan Sabbah'ı Alamut kalesinde ziyaret
    ettiler. Burada Sabbah'ın kurduğu sistemi gözleriyle gören Şövalyeler,
    örgüt ve Batıni doktrin hakkında da ilk ağızdan bilgiler aldılar.
    Kudüs'e geldikleri sırada Katolik inancın en önde gelen savunucuları
    arasında yer alan Templiyerler, Hasan Sabbah ve Dailerini tanıdıktan,
    İsmailli öğretisini derinlemesine inceledikten sonra, Katolik inanç
    tarzından giderek uzaklaşırlar ve akılcılığı ön plana çıkaran Ezoterik
    doktrine bağlandılar. Templiyer'lerdeki bu inanç değişikliği, kurdukları
    güçlü örgüt sayesinde tüm Avrupa'ya yayılırken, Katolik kilisesinin de
    giderek zayıflamasına yol açtı. İsmaillilerle ilişkileri Templiyerler'in
    tüm felsefesini değiştirmişti ancak bu ilişki, örgütün sonunu getiren
    suçlamayı da bünyesinde barındırdı. Templiyerleri yok etmek için bahane
    ararken Papalık, tarikatı "Müslümanlarla ilişki kurmak ve hatta
    Müslümanlaşmakla" suçladı.

    Templiyerler Hasan Sabbah'dan Ezoterik öğreti
    ile birlikte bir şeyi daha öğrendiler; gerçek inançlarını saklamayı ve
    iyi birer Hıristiyan gibi görünmeye devam etmeyi. O kadar ki, 1128
    yılında Papa Honarius, gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle tarikatın
    şubelerinin tüm Hıristiyan dünyasında açılmasına izin verdi. Yine Papa,
    1139 yılında da Templiyerler'in herhangi bir dünyevi ve dini otoriteye
    tabi olamayacağını ve sadece Papanın kendisine karşı sorumlu olduklarını
    açıkladı. Bu izin ile Templiyerler'in üzerinden her türlü şüphe ve dini
    baskı kalkmış oldu.

    Şövalyeler, Hıristiyan görünme zorunluluğu ile
    Ezoterik inançlarını bir arada tutabilmek için üzerine yemin etmek
    üzere, Ezoterik bir yapısı bulunan Yohanna İncili'ni seçtiler.
    Templiyerler'in bu seçimi diğer Şövalye örgütlerini de etkiledi. Her
    türlü girişimde Templiyerleı'i örnek alan diğer Şövalye örgütleri de
    aynı İncil üzerine and içmeye başladılar. Öyle ki, Şövalyelik kurumunun
    bir diğer ünlü mümessili olan ve savaşlarda yaralananlara yaptıkları
    yardımlardan dolayı kendilerine "Hospitalierler" denilen Şövalyelerin
    bir diğer adı da, "Sen Jan Şövalyeleri" idi. Daha önce belirtildiği
    gibi, İsa öğretisinin Ezoterik içeriğini anlatan İncil, Sen Jan
    tarafından kaleme alınmıştı.

    Örgütlenmelerini İsmailli
    teşkilatı yapısını örnek alarak gerçekleştiren Templiyerler, disiplin,
    hiyerarşi, tarikatın başkanı olan "Büyük Üstada mutlak bağlılık ve itaat
    gibi gibi İsmailli uygulamalarını sürdürdüler. Üç dereceli bir
    inisiyasyon sistemi kurdular. "Mass" adı verilen ayinlerde, Kutsal
    Ruh'un sembolü olarak kabul ettikleri ekmeğe, kirli olabilecek elleriyle
    değmemek için eldiven giyen Templiyerlerin önlükleri de koyun postundan
    yapılmıştı ve beyazdı. Templiyer'lerin yalnızca önlükleri ve
    eldivenleri değil, tüm giysileri beyazdı. Bu geleneği de İsmailliler'den
    alan Templiyerler, tek fark olarak, göğüslerinin üzerine Haçlıların
    sembolü olan kırınızı bir Haç diktirirlerdi.

    Tarikata üyeler ketumiyet
    yemini ederek alınırlardı ve yeminini bozanlar bunu hayatlarıyla öderdi.
    Şövalyeler birbirlerine "Kardeş" diye hitap ederlerdi. Üç dereceli
    örgütlenme yapılarında ilk derece sahiplerine, daha yukarı dereceli
    üyelere hizmet etme zorunluluğu nedeniyle "Serving Brothers" denilirdi.
    İkinci derecede birer "Chaplaini" olan tarikat üyeleri, Şövalye,
    "Knight" ünvanını ancak en üst derecede elde edebilirdi.


    Templiyerlerin,
    bayrakları, evrende iyinin ve kötünün bir arada bulunduğunu sembolize
    etmek amacıyla siyah ve beyaz renklerden oluşmuştu. Templiyerler de,
    öğreticileri İsmailliler gibi, yüce bir varlığa ve insanın o varlığın
    bir parçası olduğuna inanıyorlardı. Şövalyelerin en önemli prensibi,
    herkesi inançlarında özgür bırakarak, kendi inançlarını kimseye zorla
    kabule çalışmamak olmuştur. Bu durum tarikat ile Katolik kilisesi
    arasındaki en önemli ayrılıklardan birisi haline geldi.

    Templiyerler, tıpkı
    İsmailliler gibi birbirlerini tanıyabilmek için gizli işaret, parola ve
    semboller kullandılar. Bu gizlilik daha sonraki yıllarda Papalığın
    baskılarından kurtulmak için de işe yaradı. Templiyerler ayrıca İsa'nın
    çarmıha gerildikten sonra öldüğünü, yani onun bir fani olduğunu
    savunuyorlardı. Onlara göre göğe yükselen şey, İsa'nın tekamül etmiş
    ruhuydu. Yani Tanrı ile birleşen İlahi Kelamdı.

    Templiyerler, Papadan tüm
    Avrupâ da teşkilatlanma iznini aldıktan sonra, bir çeşit bankerliğe
    başladılar. Kutsal savaş veya Hac için kutsal topraklara gitmek üzere
    yola çıkan asker ya da hacılardan paraları, ülkelerindeki Templiyer
    teşkilatı tarafından alınıyor ve buna karşılık alınan paranın miktarının
    belirtildiği bir belge veriliyordu. Asker veya hacı, gittiği ülkedeki
    Templiyer teşkilatına bu belgeyi gösterdiğinde, parasını eksiksiz
    alıyordu. Sistemin iyi çalışması ve dürüst Şövalyelerin elinde olması,
    zamanla Templiyerlei e olan güveni iyice artırdı. Bir süre sonra
    Templiyerler önemli miktarlarda parayı işletmeye başladılar.
    İşletmecilik, muazzam bir servetin birikmesine ve bu arada da, duvarcı
    ustalarının üye bulunduğu Masonluk ile diğer mesleki kuruluşların da
    Şövalyelerin emri altına girmelerine neden oldu.

    Güçlü örgüt yapısı ve
    muazzam servet, büyük bir güçle birlikte endişeyi ve kıskançlığı da
    beraberinde getirdi. Selahattin Eyyubi'nin 1187 yılında Kudüs'ü ele
    geçirmesi ve Latin krallığına son vermesi üzerine Templiyerler, diğer
    Şövalye Tarikatları ile birlikte Kudüs'ü terk etmek zorunda kaldılar.
    Templiyerler önce Akka'ya, buradan da Kıbrıs'a geçtiler. Bu sırada
    tarikatın Büyük Üstadı, soylu bir Fransız aileden gelen Jacques De
    Molay'dı. O sıralar, dönemin Fransa Kralı "Güzel Philip" güç günler
    yaşıyordu. Maddi sıkıntılarını atlatmak için Templiyerler'den büyük
    miktarlarda borç almıştı ve geri ödemekte zorlanıyordu. Karşısında maddi
    açıdan çok kuvvetli ve tüm Avrupa'ya yayılmış bir örgüt olması Kral
    Philip'i yalnız başına harekete geçmekten alıkoyuyordu. Daha önce de
    belirtildiği gibi Papalık da Templiyerler'in Katolik kilisesini giderek
    zayıflattığının farkına varmıştı ve teşkilatı yok etmek için bir fırsat
    kolluyordu.

    Kıbrıs'tan sonra Templiyerler merkez olarak
    Londra'yı seçtiler. Yöneticilerin çoğunluğu Londra'da olmasına karşın,
    örgütün Paris kolu son derece güçlüydü. Kentin üçte biri Templiyerler'in
    kontrolü altındaydı ve Kral Philip'in yargılama yetkisinin dışındaydı.
    Kuruma bağlı tüm zanaatkarlar, Papalığın kendilerine verdiği haklar
    doğrultusunda özgür zanaatkarlardı ve krallığın tüm yükümlülüklerinden
    muaftılar.

    Bu duruma bir son vermek isteyen ve bu arada
    Templiyerler'e olan borcundan da kurtulmak niyetinde bulunan Kral
    Philip, yoğun bir kulis faaliyeti sonucu 5. Clement'i Papalığa seçtirdi.
    Templiyerler'in uyguladığı laik sistemin Papalık için ne demek olduğunu
    iyi bilen ve ayrıca Kral Philip'e borcunu ödemek isteyen Papa Clement,
    cemiyetin tüm Avrupâ da lavını isteyen bir emirname yayınladı. Papa'nın
    bu emirnamesini yayınlamasından hemen önce Kral Philip, yeni bir Haçlı
    seferi düzenleneceği bahanesiyle Templiyerleı'in Büyük Üstadı De Molay'i
    ve örgütün diğer önde gelenlerini İngiltere'den Fransa'ya davet etti.

    De Molay ve 60 Templiyer
    Şövalyesi, Ekim 1307'de, Philip'in çağrısına uyarak Paris'e gittiler.
    Philip, onurlarına düzenlediği hir yemek sırasında De Molay ve
    Şövalyeleri tutuklatırken, Papalık da, halkı onlara karşı kışkırtmak
    için tüm kiliselerde Templiyerler aleyhine vaazlar verdirtti. Tüm
    Avrupa'da büyük bir Templicr avı başladı. Örgütün mal varlıklarına ve
    arazilerine krallıklar tarafından el konurken, taşınabilir hazinelerin
    bir kısmı. Şövalyelerin bazılarıyla birlikte Rochelle limanından 18 gemi
    ile hareket etti. Bu gemiler ve Şövalyeler hakkında daha sonra hiçbir
    bilgi alınamadı.

    Papalığın bu tutumu, Templiyerler'le birlikte,
    onlarla sıkı ilişki içinde olan bir başka kuruluşun, Gildeler'in de
    sonunu getirdi. Gilde mensubu inşaatçı rahipler, ya rahiplik mesleğini
    sürdürmek ya da inşaatçılığı seçmek zorunda kaldılar. İnşaatçılığı
    seçenler Masonlar arasında katılırken, Gildeler de tarihin karanlık
    sayfalarına gömüldüler.

    Takipten sağ kurtulan Şövalyelerin büyük kısmı
    İskoçya'ya sığındılar. İskoçya Kralı Robert Bruce, kendilerini çok iyi
    karşıladı. Bu Şövalyeler, artık bir örgüt olarak etkin olamayacaklarının
    farkındaydılar. Bu nedenle o sıralar kendilerinden sonraki en yaygın
    Ezoterik içerikli teşkilat olan Masonlara katıldılar. Yalııız İskoçya'da
    değil, tüm Avrupa'da Mason locaları Templiyer Şövalyelerine kapılarını
    açtılar. Bu katılma ile localara da büyük bir canlılık geldi. O günden
    itibaren Masonluk, bir mesleki kuruluş olmanın yanısıra, Ezoterik
    doktrinin Avrupa'daki uygulayıcısı ve yayıcısı konumuna yükseldi. Bu
    arada, Şövalyelerin ve Gilde mensubu rahiplerin katılımları neticesinde
    localarda mesleki çalışmaların yanısıra fikri çalışmalar da ön plana
    çıkmaya başladı.

    Kral Ptıilip ve Papalık tarafından yakalanan
    Şövalyeler, bir din adamları kurulu tarafından yargılandılar. Onlara,
    ahlaka aykırı törenler uygulamak, Haç'a hakaret etmek ve Salibi ayaklar
    altına almak, İsa'nın Tanrılığını reddetmek, Müslümanlarla işbirliğinde
    bulunmak ve Müslamanlığa yakınlaşnıak, dini yasalardan sapnıak ve
    sihirbazlık yapmak gibi suçlamalar yöneltildi. Hepsi engizisyon
    işkencelerinden geçirildi ve itirafları zorla alındı. Örgüt 1312 yılında
    resmen lavedildi. Taşınmaz malları ve tüm imtiyazları, Katolik
    kilisesine daha yakın olarak tanınan Sen Jan Şövalyelerine verildi. 1530
    yılında Malta Şövalyeleri adını alan bu Şövalyeler, Templiyerler'in
    mallarını, kendi öı varlıklarına katmaksızın bugüne kadar muhafaza
    ettiler. De Moley ve tutsak diğer Şövalyeler, yedi yıl süren hapis
    hayatından sonra, 1314 yılında direklere bağlanarak yakıldılar. Böylece
    Ezoterik-Batıni doktrinler Müslüman dünyasında Hallac-ı Mansur'dan
    sonra, aradan yüzyıllar geçmiş olmasına karşın, Hıristiyan dünyasından
    da yandaşlarını kurban vermiş oldu.

    Templiyerler'in başına
    gelenler, Dante tarafından "İlahi Komedi" adı altında ölümsüzleştirildi.
    Viyana müzesinde bulunan bir Dante kabartmasının arkasında, "Kutsal
    Kadoş Tarikatinden İmparatorluk Prensi Templiye Kardeş" ibaresinin
    bulunması, aradan uzunca bir süre geçmiş olmasına rağmen Templiyer
    teşkilatının, başka örgütler bünyesinde de olsa, varlığını sürdürmekte
    olduğunu göstermektedir.

    Dante'nin ünlü eserinin Ezoterik yorumuna kısaca
    bir göz atmak, Templiyerlerin inançları hakkında da bazı fikirler
    verecektir. Dante'nin İtalya'dan çıkmış olması bir tesadüf değildir.
    İtalya, Papalığın ve Katolik kilisenin yanısıra Pisagor Enstitüsü'nün,
    Roma Collegiaları'nın, Gildeler'in vatanıdır. Masonluğun ana kaynağının
    Collegialar olduğu düşünülürse, bu örgütün doğum yeri de İtalya olarak
    kabu) edilebilir. Dante'nin Templiyer Şövalyesi ünvanını Masonluk
    bünyesinde alması, Ezoterik doktrinin ve tarikatın varlığının Masonluk
    içinde sürdüğünü göstermektedir. 1265 yılında doğan Dante, 1295'de, 30
    yaşındayken, doktor ve simyagerlerin çoğunlukta bulunduğu bir locaya üye
    olmuştur. Dante de, kendisinden önceki tüm Ezoterik inançlılar gibi
    laiklik taraftarı olmuş ve tüm yaşamını din ile devlet işlerinin
    ayrılmasına adamıştır. Dante'ye göre Papalık ruhani kudretin,
    imparatorluk da dünyevi kudretin sahipleridir ve her ikisi de tanı
    anlamıyla eşittir. Eşit iki kuvvet sahiplerinden kilise devlet işlerine
    imparator da din işlerine karışmamalıdır.

    Dante'nin İlahi Komedi'de
    bir sembolizma dili kullandığı görülmektedir. Örneğin Cehennem tam
    Kudüs'ün altındadır. Bu noktadan Dünyanın merkezine uzatılan hatta Araf,
    Cehennemle tam hizada ancak yeraltında değil, tam tersine bir dağın
    tepesinde Cennet bulunur. Aynı çizgi gök yüzüne devam ettilirse, Tanrıya
    ulaşılır.

    Dante'nin en çok kullandığı semboller sayısal
    sembollerdir. Tanrısal teslisi ifade eden 3, bunun karesi 9 ve Pisagor
    öğretisini hatırlatırcasına mükemmelliğin ifadesi olan 10 sayılarını
    kullanır üstad. Uhrevi alem, Cennet, Araf ve Cehennem olmak üzere üçe
    ayrılır. Komedya, bu üç kısımdan oluşur. Her kısımda 33 bölüm vardır.
    Kitap başlangıçtaki giriş bölümüyle birlikte 100 bölümden ibarettir.
    Dante, 10'un karesi olan 100. bölümde mükemmeli, yani Tanrıyı görür.

    Dante, Cennet bölümünde
    yedikçe daha çok acıkan bir kurt'u anlatır. Bu kurt Katolik kilisesini
    remzetmektedir. Üstad, Templiyerlerin ölümüne neden olan Papa 5.
    Clement'i çoban kılığında bir aç kurt olarak nitelendirir.

    Dante, insan ruhlarının
    Tanrıya yaklaştıkça giderek birer ışığa dönüştüklerini ve Tanrıya
    ulaşınca da, tarifi mümkün olmayan bu İlahi Nur ile birleştiklerini
    yazmaktadır. Bu ifade tarzı, ruhun yegane hedefinin Tanrıya ulaşmak
    olduğunu söyleyen Ezoterik öğretinin o dönemdeki anlatımından başka
    birşey değildir.

    Dante'ye göre, Tanrının bünyesinde varolan üçlü
    ilahi kudret Hıristiyan teslisini ve İsa'nın hem insan, hem Tanrı
    oluşunu izah etmektedir. Allah'ın insanı kendi suretinde yaratmış
    olmasını insanın Tanrısallığına bağlayan Dante, Ezoterik sırlar için
    Cehennem bölümünde şöyle yazar: "Siz ki, sağlıklı bir akla sahipsiniz.
    Şu tuhaf mısraların arasında saklanan doktrini kavrayınız"...

    Bu noktada şunu da ifade
    etmek gerekir; Dante, yaşadığı dönemde aydınlar arasında çok yaygın olan
    "Fedeli D'amore" (Aşk Dostları) edebi akımına da mensuptuı-. Ezoterik
    içerikli bu akını, diğer benzeri örgütler gibi, başkalarınca
    anlaşılamayacak gizli bir dile sahipti.Dante, İlalıi Komedi'sinde
    hakikati aramaktadır. Bunun için üç seyahat yapar. İlk seyahati
    Cehennemedir ve büyük engellerle doludur. İkinci seyahat, yani Araf
    seyahati daha kolay ve ümit doludur. Üçüncü seyahat yani Cennet ise,
    müzik, dans ve ışık eşliğinde yapılan bir seyahattir. Bu seyahatler
    sırasında Dante'ye Virgil (Akıl), Beatris (Güzellik) ve Sen Bernaı'ın
    simgelediği İlahi İrade (Kuvvet) rehberlik etmektedir. Seyahatlerinin
    sonunda Dante İlahi Nura, yani Tanrısal Hakikate kavuşmaktadır.

    Dante, düşüncelerini şöyle
    dile getirmektedir.: "Beni meydana getiren ilahi kudret, en yüce akıl,
    hikmet ve ilk aşktır"..

    Dante'nin gördüğü İlahi Nur bir üçgen
    şeklindedir. Diğer bir deyişle o, Nurlu Deltayı görmüştür. Deltanın
    ortasında Dante'nin kendi yansıması, yani insan durmaktadır. İnsan
    Tanrının bir paçasıdır ve Tanrı insanın içindedir. İnsan kendisini
    yeterince araştırırsa, içindeki vasıfları geliştirirse, bünyesinde
    varolan sırlara erecek ve aradığı hakikatin kendisinde bulunduğunu
    anlayacaktır.




    De
    Moley

    Fransa katliamından sonra
    Templiyerler'in sağ kurtulan üyelerinin Mason localarına dahil
    olmalarına karşın, Papalık Masonluğa uzunca bir süre için dokunmadı.
    Onlara tanınan imtiyazları kaldırmadı çünkü, Hıristiyan aleminin kilise
    ve katedral yapan insanlara ihtiyacı vardı. Masonlar, inşaat yapımı
    sırlarını büyük bir titizlikle korumuşlardı ve bu sır saklama
    gelenekleri varlıklarının idamesi için de gerçek sebep oldu. Gildeler'in
    dağılması da Masonların yaşamaları için bir başka nedendi. Duvarcı
    ustaları, yaptıkları işin devamlı gezmelerini gerektiren türden bir iş
    olması nedeniyle her zaman özgür olmuşlardı. Bu gelenek binlerce yıldan
    bu yana süregelmekteydi ve onların bu özgürce dolaşabilme ve örgütlenme
    avantajları sayesinde birçok fikir akımı, Masonlar ile tüm Avrupa'ya
    yayıldı. Bu nedenle örgütün adı "Free Masons" (Hür Duvarcılar) örgütü
    idi.

    Templiyerler'in
    etkisi sayesinde örgütlenmelerini, İsmailli zanaatkar örgütü
    Fütüvve'leri örnek alarak gerçekleştiren Mason locaları, sadece birer
    inşaatçı birliği değil, felsefi konuların da işlendiği birer eğitim
    ocağı durumundaydılar. Bu vasıtları, Şövalyelerin ve Gilde
    ınensuplarının aralaı-ına dahil olnıası ile daha da güçlendi. Simya
    bilmi hakkında ilk bilgilerini, bu bilgileri İsmailliler'den almış olan
    Templiyerler vasıtasıyla elde eden Masonlar, Kabbala ile de
    ilişkideydiler. Kabbala okulu mensupları ile kurulan ilişki sonucu
    Masonlar arasında Simya oldukça ön plana çıktı. Templiyerleı-'in
    dağılmasından sonra Masonluk, Avrupa'da örgütü bulunan yegane kuruluş
    olarak kaldı. Masonlaı-'ın o sırada, tüm Avrupa ülkelerinde yaklaşık 9
    bin locasının bulunduğu tahmin edilmektedir. Mason localarının
    büründüğünü yeni hüviyet, asillerin ve entelektüel çevrenin de dikkatini
    çekti. Örneğin, 1442 yılında İngiltere kralı 5. Henry ve saraydaki pek
    çok asil, kardeşlik örgütüne üye oldular.

    Localarda metafizik,
    teoloji ve felsefe konuşuluyordu. Ancak ortaçağ Masonları, öğretileri
    uyarınca Roma kilisesine oldukça uzak bir mesafedeydiler. Dönemin yoğun
    dini baskıları, Masonların gerçek inançlarını açıkça ortaya koymalarına
    engel oluyordu. Esasen duvarcı ustaları, kilise ile en yakın oldukları
    Gilde'ler döneminde dahi, Papalığın tahakkümü altına girmekten özenle
    kaçınmışlardı. Ortaçağ Masonları'nın gerçek düşüncelerini ortaya
    koyabilecekleri yegane yer, kendi yarattıkları eserlerdi. Masonlar
    eserlerinde daima Batıni semboller kullandılar. En büyük eserleri olan
    katedraller ve kiliselerde dahi, kendi sembollerinin yanısıra, simya
    sembollerini kullanmaktan çekinmediler. Hatta biraz daha ileri giderek
    katedralleri, Papalığın resmi tutumuyla alay edercesine, açık saçık
    denilebilecek türden heykellerle doldurdular.

    Masonlar'ın katedrallerde
    kullandıkları Simya sembollerine bir örnek olarak "VİTRİOL" kelimesini
    verebiliriz. Vitriol, Latince'de "VisiCa İnteriora Tellus Rectifacando
    İnveniens Occultam Lapidem" kelimelerinin baş harflerinin birleşimi olan
    bir kelimedir. "Dünyanın merkezini ziyaret et. Orada gizli taşı
    (Felsefe Taşını) bulacaksın" anlanıına gelen bu kelimenin Ezoterik
    açılımı "her insanın hakikati kendi içinde bulacağı" şeklindedir.
    Kelime, günümüz Masonluğunca da bir sembol olarak kullanılmaktadır.
    Masonluğa özgü imkanlar, büyük mimarlar ve taş ustalarının yanı sıra,
    dönemin filozoflarının da çok işine yarıyordu. Yol üstündeki Localarda
    barınabilme, gerektiğinde ödünç para alınarak bir sonraki Locaya
    yolculuk etme, sağlıkla ilgili her türlü soruna çare bulma gibi
    imkanlar, o dönem için bulunamayacak nimetlerdir. Yaşlı ve hasta
    kardeşlere, dul kalan Mason eşlerine yardım eden bir sandığın bulunması,
    derneğin sosyal yönünün güçlülüğünü ve giderek Hümanizm akımının ortaya
    çıkmasında nasıl etkin rol oynadığını göstermektedir.

    İstanbul'un 1453'de
    Türkler tarafından alınması ve Bizans İmparatorluğunun son buluşu ile,
    birçok Bizanslı İtalya'ya göç etti. Göç edenler arasında bilim adamları
    ve filozofların yanısıra, Ortodoks Collegia kardeşleri de bulunuyordu.
    İtalya'daki Mason Localarına katılan bu yeni kardeşler, olayların
    ivmesinin tırmanmasına neden oldular. Ayrıca, Müslümanların elinde
    bulunan klasik ticaret yollarına karşı alternatif yolların bulunması,
    yeni kıtaların keşfi Avrupa'da refahın giderek artmasıyla sonuçlandı.
    Artan refahla birlikte, insan hakları gibi soyut kavramlar da gündeme
    geldi.

    15. yüzyılda krallar ve giderek imparatorlar,
    derebeylerine karşı kesin üstünlük kurdular. Bunlar, Hıristiyan alemini
    kendi tapulu malı gibi görmeye alışmış Papalığa karşı, daha bağımsız
    olabilmek için girişimlerde bulunmaya başladılar. Ancak, Papalığın
    elinde çok güçlü bir silah, "Afaroz" tehdidi vardı, Papa, kim olursa
    olsun, bir kişi ya da kurumu aforoz ettiği anda, bu kişi ya da kurum
    toplumdan tamamıyla soyutlanıyordu. Aforoz edilen Şarlman, Papa'nın
    kendisini affetmesi için günlerce kilisenin önünde yalınayak beklemişti.

    Ancak bu silahın olur
    olmaz kullanımı, geri tepmesine yol açtı. Giderek, Papalara tepki olarak
    milli hisler güçlenmeye başladı. Sonuçta milli kiliseler Papalık
    karşısına bazı hak iddiaları ile çıktılar. Karmaşa o boyutlara ulaştı
    ki, bir ara ortaya birbirlerini aforoz eden üç Papanın çıktığı bile
    oldu.


    İstanbul'un Türkler
    tarafından fethinden kısa bir süre sonra, 1460 yılında İtalya'nın
    Floransa kentinde "Eflatun Akademisi" kuruldu. Marcile Ficin tarafından
    kurulan bu akademide Hıristiyan felsefesi ile Ezotorik doktrin görüşleri
    uzlaştırılmaya çalışıldı. Aynı nitelikli çalışmalar diğer İtalyan
    kentlerine de sıçradı ve Venedik, Cenova, Roma gibi kentlerde yeni
    akademiler kuruldu. Bu akademilerin araştırmaları sonucunda,
    manastırların tozlu arşivlerinde yüzyıllardır unutulmuş eski Yunan
    eserleri gün yüzüne çıkarıldı.

    Öte yandan, 1510 yılında
    İngiltere'de, ünlü Simyagerlerin bir araya geldikleri "Müneccimler
    Birliği" kuruldu. Kökenini Kabbalacılardan, Kudüs'den kaçan Şark
    Şövalyelerinden ve Templiyerler'den alan bu dernek, 1570 yılında
    Almanya'da "Rose Croix Kardeşleri" cemiyetini kurdu. Rose Croix'ların,
    Müneccimler Birliği'nin bir yan kolu olarak kurulduğuna dair bir belge,
    Michel Maier'e ait bir Manüskir'de bulunmaktadır ve halen Leipzig
    kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.

    Hermes, Kabbala, Etlatun,
    kısaca tüm Ezoterik ekollerin bir sentezi olarak kurulan Rose Croix,
    Eflatun'un etkisiyle, Ezoterik öğreti bünyesindeki akılcılığı ön plana
    çıkardı. Johan Valentin Andreae, Michael Maier, Francois Bacon, Jacob
    Boehme ve Robert Fluud gibi düşünürlerin eserleri ile Rose Croix tüm
    Avrupa'da, özellikle de Alnıanya, İnQiltere ve Fransa'da etkili bir
    kuruluş haline geldi. Ancak Rose Croix, dünyanın kaderini etkileyen
    zirveye, Martin Luther ile ulaştı.

    İngiliz Müneccimler Birliği
    bir süre sonra, Simyâ nın giderek önemini kaybetmesi nedeniyle, tüm
    bilim dallarını kapsayan, "Royal Society"e dönüştü. Çok sayıda İngiliz
    bilim adamının üye olduğu ve kraliyetin himayesinde olan bu kuruluş,
    üyelerinin akılcılığı ön planda tutmaları ile ün yapmıştı. Ancak üyeler,
    bilim ile sezgisel yaklaşımı birleştirmeyi başarmışlardı.

    Royal Society'ye üye
    olmalarının yanısıra birer Rose Croix da olanlardan John Dury, ışığın,
    yani Tanrının insanın içinde olduğunu yazarken, tüm modern bilimlerin
    babası olarak tanınan Francois Bocon ile deneysel Fiziğin kurucularından
    olan Robert 1505 yılında Rose Croix'nın Alman örgütüne üye olan Martin
    Luther, 1512 yılında Teoloji Doktoru ünvanını aldı ve Roma kilisesine
    karşı milli Alman kilisesini savunan savaşımına başladı. Tanrıyı sevmeyi
    ve ona inançla sarılmak gerektiğini savunan Luther, Hıristiyanlıkta
    hiçbir dogmanın bulunmadığı İsa günlerine dönülmesini ve Tanrıyı her
    Hıristiyan'ın sezgisi ile bulmasını istiyordu. Roma kilisesine ve
    Papalığın afaroz etme ile, günahları bağışlama gibi yetkileri bünyesinde
    toplamış olmasına kızan Luther, özellikle yapılan maddi bağışlar
    neticesinde insanlara günahlarının affedildiğini gösteren belgeler,
    cennet anahtarları verilmesini komedi olarak nitelendirdi. Luther,
    açıkca ifade etmekten çekinmediği bu düşünceleri nedeniyle, 1520 yılında
    Papa 10. Leo tarafından aforoz edildi. Bu aforoz, Luther'in Roma'ya ve
    onun kutsama kuramına daha şiddetle saldırmasını sağlayan bir kamçı
    oldu. İnancı, gözle görülmez ve insanın içinde olan bir duygu olarak
    nitelendiren Luther, Papalığa karşı girişimlerine hız verdi. Ancak,
    Alman yöneticileri nezdinde Papalığın Afarozunun büyük önemi vardı ve
    Luther Almanya’dan kovuldu. Luther, kendisini koruması altına alan
    Saksonyalı Frederick'in şatosuna sığındı. Alman Teolog burada, şimdiye
    kadar sadece Latince yayınlanmış olan İncil'i 1522 yılında Almanca’ya
    çevirdi. Luther, böylece Alman edebiyatına da kendi dilindeki ilk büyük
    yapıtını kazandırdı. İncil'in Almanca'ya çevrilmesi, Alman halkının
    kutsal kitabı daha iyi anlamasına ve Lutheı'in öğretisini
    desteklemelerini sağladı. Luthercilik zamanla tüm Avrupa'ya yayıldı.
    Protestanlık adını alan Lutherci görüş ile, Katolik kilisesinin
    toplumlar üzerindeki mutlak tahakkümü kırılmış oldu.

    1598 yılında Nantes
    fermanının imzalanması ile, Fransa’da Katoliklerin yanında
    Protestanların da yaşayabilecekleri kabul edildi. Öte yandan, coğrafi
    büyük keşifler ile, dünya nüfusunun büyük bölümünün Hıristiyan olmadığı
    ortaya çıktı. Bu gerçek, halkın Papalığa olan inancını biraz daha
    zayıflattı. Bu arada bilimsel ilerlemeler de durmuyordu. Polonyalı
    bilgin Copernic dünyanın hem güneş etrafında hem kendi etrafında
    döndüğünü ispat etti. Oysa Katoliklerin İncilinde güneşin dünyanın
    etrafında döndüğünü yazıyordu..

    Boyle, benzeri görüşü
    içeren eserler kaleme aldılar. Bacon, ünlü eseri "Nova Atlantis"de,
    Ezoterik doktrinin ön planda tutulduğu yeni bir dünyanın kurulması
    planları yaparken, Böyle da bu planı gerçekleştireceğini umduğu
    "Görünmez Kurul"un yaratıcısı oldu. Royal Society üyesi olan İsac
    Nowton'un, Rose Croix Jacob Boehme'in etkisi altında kalmış olması,
    bilim dünyasının bu kuruluştan ne denli yararlandığının göstergesidir.

    Rose Croix'lar, kendileri
    gibi Ezoterik doktrinin savunucusu Masonlarla sürekli temas
    içindeydiler. Zaten büyük bölümü, Mason Lcıcalarının üyeleriydi. Örneğin
    Londra locaları büyük üstadı Christoper Waren, hem Rose Croix hem de
    Mason'du. Ayrıca, her iki kuruluşa da üye olan kimyacı ve matematikçi
    Robert Moray, Royal Society'nin birinci başkanıydı. Rose Croix ile
    Masonluk prensiplerinin aynılaşmaları, "Hermes'e tapan İngiliz" lakabı
    verilen Elias Ashmole ile oldu. Sülayman Evi'ni yapmayı kendisine amaç
    edinen bir dernek kuran Ashmole, bu derneğin Mason lokalinde
    toplanmasını sağladı. Bu ilişki zaman içinde Masonluğun aynı gayeyi
    paylaşması noktasına ulaştı ve dernek de Masonluk içinde eridi.Bu arada
    Rose Croix'lara özellikle kıta Avrupa'sında, başta Cizvitler olmak üzere
    tüm dini kurumlar şiddetle saldırnıaya başladı. Bu saldırılar 1630
    yılına kadar sürdü ve Malineler Konseyi, Rose Croix'yı sihirbazlık ve
    dini sapkıcılıkla suçlayarak tarikatın kapatılmasını, üyelerinin
    tutuklanmalarını isteyen bir em'ırname yayınladı. Bu karar üzerine,
    Templiyerler'in başlarına gelenler kendilerine örnek olan Rose
    Croix'lar, tıpkı onlar gibi Masonlaı'a katıldılar. İki kuruluşun bunları
    sonra birlikte hareket ettikleri, 17. yüzyıl ortalarında Henry Adamson
    tarafından yazılmış şu mısralardan da bellidir:

    "Rose Croix kardeşleriyiz
    biz.

    Mason
    parolasına ve sezgi özelliğini sahibiz.”

    http://gizlihazineler.turkforumpro.com

    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    Similar topics

    -

    » Ankarada Gezilecek Yerler

    Bu forumun müsaadesi var:
    Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz