GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

Similar topics
En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 5 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 5 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

HASSAN SABBAH ve HAŞİŞİ FEDAİLERİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 HASSAN SABBAH ve HAŞİŞİ FEDAİLERİ Bir Perş. Tem. 15, 2010 12:41 am

CANTAR




Hasan Sabah ve
ona koşulsuz itaatle bağlı Haşişi fedaileri, sahte cenneti ve ünlü
kütüphanesi ile erişilmez Alamut kalesi, önemli mevkide valiler,
vezirlerin bir emirle sadık Haşişi uşakları tarafından suikasta
uğramaları yüzyıllardır dillere destan olmuştur. Bu kısa yazımızda
Haşişilerin tarihçelerini ayrıntılı bir şekilde işlemeyeceğiz. Bu konuda
zaten birkaç yetkin kitap ve internet kaynağı vardır. Bunları yazımızın
dibinde Kaynakça’da bulabilirsiniz. Sadece tarihimize damgasını vurmuş
bu tarikatı ve etkisini kısaca değerlendirmeyi çalışacağız.

Haşişiler’in esas adı
Arapçada 'koruyucu, bekçi' (bir görüşe göre gizemlerin koruyucuları)
anlamına gelen asessen’den gelir. Ancak, düşmanları tarafından kelime
benzerlikten faydalanarak Haşişiler, yani “haşiş çekenler” (esrarkeşler)
ismi onlara giydirilmiştir. Aynı şekilde batıda suikastçı anlamına
gelen “assasin” kelimesi de bu tarikattan türemiştir. Esas itibarıyla,
Haşişiler ilk zamanlar Nizari İsmaililer’in bir koluydu. Bu muhalif
topluluk 1094 yılında Halife el-Mutansır’un oğlu Nizar’ın ordu komutanı
Bedr ül Cemali’nin tahtan indirilerek kardeşi el-Mustali’nin halife
yapılmasına itiraz eden gruplardan oluşmuştur.

Haşişi davasına üstlenmiş
kişilere dai denir. Bu kelime esasında Nizari İsmaili misyonerlere
verilirdi. Fedai kelimesi dai kelimesinden gelmektedir. Fedakârlık
kelimesi aynı kökendir. Dailerden ders alan Hasan Sabah 11nci asırda
İran’ın Kum şehrinde doğmuştu. Genç yaşta felsefe, teoloji ve bilimin
parlak öğrencisi olan Hasan Sabah daha sonra zekâsını orta doğuda dehşet
saçan eşi benzeri olmayan bir tarikatı kurmak için kullanmıştı. Hasan
Sabah, ilki Alamut olan kervan geçmez bölgelerde yüksek ve erişilmesi
zor dağların tepesinde kaleler zinciri kurmuştu. Dağların Şeyhi (Şeyh-ül
Cebel) Hasan Sabah efsanesini batıda duyuranlar arasında Marco Polo Seyahatname’sinde
şöyle yazmıştır:

“Şeyh'in kendi dillerindeki ismi Alaaddin'dir.
İki dağ arasındaki bir vadinin girişlerim kapattırmış ve burayı
envaitürlü meyvelerin yetiştiği, eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir
bahçeye çevirtmiştir. İçerisine her biri göz kamaştırıcı zarafette
resimlerle bezeli, akla havale gelmeyecek görkemli köşkler ve saraylar
inşa ettirmiştir. Kanallardan alabildiğine şarap, süt, bal ve su
akmaktadır. Dünya güzeli kadınların ve genç kızların ellerindeki
çalgılardan en hoş tınılar, dudaklarından en hoş şarkılar dökülür, dans
figürleri izleyeni büyüler. Şeyh'in gayesi. tebaasmı buradan öte bir
cennetin olmadığına inandırmaktır. Bunun için, Hz. Muhammed'in sözünü
ettiği, ırmaklarından şarap, süt, bal ve suyun eksik olmadığı,
sakinlerini zevklerin doruklarına eriştiren hurilerle dolu cennet
tasvirini örnek almaktadır. Sahiden de, bu civarda yaşayan Arapların
gözünde vadi, cennetin ta kendisiydi!

“Haşîşîler olarak
ayırdıklarının haricinde kimse bahçeye alınmıyordu. Bahçenin girişinde,
dünyaya kafa tutabilecek denli güçlü bir kale vardı, başka da bir girişi
yoktu. Bizzat kendi maiyeti altına almak üzere sarayında barındırdığı
on iki ila yirmi yaş arası gençlere, tıpkı Hz. Muhammed gibi, cennet
hikâyeleri anlatıyordu; gençler de, Sarrasinler Hz. Muhammed'e nasıl
inanıyorlarsa aynı inançla ona bağlıydılar. Önce kendilerine uyuşturucu
bir iksir içirip, ardından dörderli, altışarlı ya da onarlı gruplar
halinde bahçesine sokuyordu. Böylece, gözlerini açtıkları vakit gençler
kendilerini dillere destan bahçede buluyorlardı.

“Uyanıp da kendilerim
havai dahi edemeyecekleri güzellikte bir mekânda buluverince, buranın
cennetin ta kendisi olduğuna kanaat getiriyorlardı. Etraflarında
gönüllerince oynaşan kadınlar ve genç kızlar, kendileri de
gençliklerinin baharında olunca, burayı terk etmek akıllarının uçundan
dahi geçmiyordu.

“Bizim ihtiyar dediğimiz Efendi, sarayım
alabildiğine görkemli bir hale getirerek, basit dağlı halkı kendisin!
Yüce bir peygamber olduğuna inandırmıştı. Haşîşîlerinden birini bir
göreve yollamak istediği vakit, aynı iksirle bu kez sarayına
taşıtıyordu. Genç adam gözünü açtığı vakit, kendisini cennetten sonra
hiç de hoş gelmeyecek kalenin içerisinde
buluveriyordu. Ardından,
Şeyh'in huzuruna çıkarılıyordu ve genç adam bir peygamberin huzurunda
olduğuna canı gönülden inanarak önünde hürmetle secde ediyordu. Şeyh
nereden geldiğin! soruyordu, o da cennetten geldiğini ve burasının Hz.
Muhammed'in Kur'aıı'da sözünü ettiğinin tıpatıp aynısı olduğunu
söylüyordu. Bu da hiç şüphesiz, yanında hazır bekleyen ve bahçeye henüz
davet edilmemiş olanların bir an için dahi olsa bahçeye girebilme
arzularım kamçılıyordu.

“Şeyh, bir hükümdarın katlini isteyeceği vakit
gence şöyle diyordu: "Git ve şunu, şunu oldur; geri döndüğünde
meleklerim seni cennete taşıyacaklar. Ölsen dahi, seni cennete almaları
için meleklerimi yollayacağım." Bu sözlerle, geri dönmek için can attığı
cennetin anahtarına ilelebet sahip olduğuna inanan genç, sabırsızlıkla
düşmanım katletmeye koşuyordu. Bu sayede, Şeyh'in, ölümüne karar verdiği
kim varsa müritleri sırada bekliyordu. Elindeki böylesi muazzam gücün
yarattığı korku hissi, kendilerin! hançerin uçunda hisseden hükümdarları
kendisiyle iyi geçinmeye mecbur kılıyor, tehdit yaratacak fiillerden
alıkoyuyordu. Şunu da eklemeden geçemeyeceğim: Şeyh'in emrinde,
kendisiyle tıpatıp aynı tarzda hareket eden başka kimseler de
bulunuyordu. Bunlardan birini Şam'a, bir diğerini de Kürdistan'a
yollamıştı.” (kaynak Haşişiler – Bernard Lewis)

Ancak, Haşişiler hakkında
farklı görüşler de ortaya atılmıştır. İsmail Kaygusuz Hasan Sabah ve
Alamut
adlı eserinde şöyle yazmıştır: “Hasan
Sabbah'ın özgürlükçü, barışçıl, eşitlik ve paylaşımcılık temelleri
üzerine kurduğu Alamut Devleti, 167 yıl hüküm sürmüştü. Alamut,
Pamir'den güneydoğu Akdeniz kıyılarına ve Filistin'e kadar uzanan geniş
Ortadoğu coğrafyası içinde, 300'e ulaştığı bilinen Baş Dai'lerin
yönetiminde, ortaklaşa çalışarak, aynı kazandan yeniden, özel mülkiyetin
olmadığı kale yerleşim birimleri "Darül Hicar"lardan (Göçmenevleri,
Göçmenler yurdu) oluşan bir devletti.



Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız
Alamut

“Hasan
Sabbah, düşmanların iddia ettiği gibi kale devletinde ne katiller
(assasins) ve suikastçılar yetiştirmiş ne de uyuşturucu cenneti
yaratmıştı. Hasan Sabbah esasen tarihi belgelerde savaştan kaçınan bir
kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat düşmanlarının (Sünnî Bağdat
Halifeleri, Selçuklu Sultanları, Haçlılar, Moğollar) sayıca üstün
oluşları, O'nun Alamut'ta savunma amaçlı bir gerilla tanıtma fikrine
götürmüştür. Hasan Sabbah'ın seçkin savaşçılardan oluşan bir silahlı
birlik (Fedain) yetiştirdiği anlaşılıyor. Bu "Fedailer" iddiaların
aksine, yalnızca bölge halklarına zulmeden baskıcı yöneticilere
suikastlar düzenlemişlerdi.”

Özellikle son zamanlarda
orta doğuda meydana gelen olaylardan dolayı Haşişiler hakkında çok şey
yazılmıştır. Bu konuda Bernard Lewis “Haşişiler – İslâm’da Radikal
Bir Tarikat”
kitabında şöyle yazmıştır:

“Şüphesiz, Ortaçağ'ın
Haşîşleri ile günümüzdeki suretleri arasında yadsınamaz bir benzerlik
mevcuttur: Suriye-İran bağlamışı; terörün planlı bir şekilde kullanımı;
davasının hizmetinde ve öbür dünyada mekânının cennet olacağına inanan
suikastçı ajanın, kendini kurban etmeye varan adanmışlığı. Saldırıların
odağında haricî bir düşmanın yer alması bağlamında, geçmişte Haçlı
ordularına, bugün İsrail’e yönelik eylemlerde bu benzerlik durumu iyice
su yüzüne vurmaktadır.

“Benzeşimler listesine bir ekleme daha yapacak
olursam, o da, Haşîşîlere ait eylemlerin yanlış anlaşılması durumudur.
Ortaçağdan bu yana Batı dünyasında yaygın olarak kabul gören bir görüşe
göre, Haşişlilerin öfkesi ve hançerleri evvela Haçlılara çevrilmiştir.
Bu, düpedüz yanlıştır. Arkalarında bıraktıkları sayısız kurbanların bir
çetelesini tutacak olsak Haçlıların azınlıkta kaldıklarım, üstelik
bunların Müslümanlar arasındaki karışıklıkların neticesinde hesaptan
düşülmüş olduklarını görürüz. Davalarının önünde bertaraf edilmek üzere
duran engeller, İslam dünyasının haricî düşmanları değil, bilakis İslam
dünyası içinde yer alan, çağdaşları olan İslam dünyasının seçkinleri ve
bu kimselerin görüşleri olmuştur. Günümüzde kimi İslamcı terörist
örgütlerin İsraillilere ve Batılılara karşı faaliyet yürütmekte
oldukları doğrudur. Fakat uzun vadede daha ses getirecek muhtemel
hedefler olarak, İslam dünyasının mevcut - kendi deyimleriyle
mürtet-rejimlerini bellemişlerdir ve hedefleri, bu rejimleri alaşağı
edip yerlerine kendi nizamlarını hâkim kılmaktır. Bu bulgular, Enver
Sedat'ın suikastçılarının beyanlarında ve referans aldıkları eserlerde
alenen göze çarpmaktadır. Grubun lideri gururla "Firavunu öldürdüm"
dediğinde, hepimizin tarih kitaplarından tanıdığı Firavun'u İsrail'le
barışmakla itham etmemiştir herhalde.

“Yol yordam noktasında da
aralarında ilginç benzerlikler ve zıtlıklar mevcuttur. Ortaçağ'ın
Haşîşîleri, kurbanlarım istisnasız mevcut düzenin idarecileri ve
liderleri - krallar, generaller, vaizler ve önde gelen din adamları -
arasından seçmişlerdir. Sadece tepede yer alanlara ve güç sahibi
olanlara saldırmışlar, işinde gücünde olan sıradan insanlara
dokunmamışlardır. Silahlarım - bizzat suikastla görevli Haşîşî’nin
kullandığı hançer - neredeyse hiç değiştirmemişlerdir.

“İslam; Hıristiyanlık ve
Musevîlik gibi ahlâkî bir dindir ve inançlarında veya uygulamalarında
terör ve şantaja asla yer yoktur, İslam hukuku cihadı dinî bir vazife
olarak emretmişse de, ne gibi hallerde savaş açılabileceği ve savaşa son
verileceği, sivillere nasıl muamele edileceği, hedef gözetmeksizin
zayiat yaratan kimi silahların kullanılmayacağı gibi, savaşın idaresi
hususundaki meseleleri en ince ayrıntısına dek belirlemiştir.”

İsmaililer görünüşte
İslami bir yapıya sahipken, İslam öncesi birçok öğretilere
sahiplenmekteydiler. Halife İsmail soyundan gelen Fatımiler farklı
dinlere tolerans, sosyal adalet ve ilime önem verirlerdi. İsmaili
Haşişiler Batıni gizli öğretilerini aşama aşama aktaran dokuz dereceli
bir tarikattı. Üst derecelerde radikal heterdoks inançlar verildiği
saptanmıştı (daha fazla bilgi için Hermetics sitesinde
Haşililer bakınız).
Cihangir Gener’in Ezoterik Batıni Doktrinler Tarihi’nde aşağıda
yazdıkları Haşişilerin radikal fikirler hakkında biraz fikir verebilir
bakınız (
İsmaililik ve Templiyerler):

“M.S. 874'den, 1256'ya kadar orta doğuda İsmaililer
son derece etkin olmuşlardı. Güçleri o denli artmıştı ki, 1164 yılında,
İsmaili İmamı 2. Hasan, Ramazan ayının ortasında şeriatı kaldırdığını
açıklamıştı. Oruç tutmanın yanısıra, namaz kılma ve diğer ibadet
zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu. Oğlu, İmam 2. Muhammed de
onun sistemini devam ettirdi. İslam dininin öngördüğü zorunlu ibadetlere
ancak, Selçuklu yönetiminin, Bağdat hilafeti üzerindeki İsmaili
baskısını kaldırması ile geçilebildi.”

Yine son zamanlarda işlenen
bazı görüşe göre Hacı Bektaş Veli bir dai idi (bakınız
Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai'syidi)
ve ayrıca batıda mevcut çoğu gizli cemiyetlerin Haşişilerden
esinlendiği düşünülmektedir. Templiyerlerin Haşişilerden ne derece
etkilendiği bilinmemektedir, ama bir etki olduğu kesin. Ayrıca günümüzde
Michael Baigent ve Richard Leigh’in Tapınak Şövalyeleri – Mabet ve
Loca
gibi kitaplar Masonluğun kökeni bazı iddialara göre duvarcı
loncalarda değil, Templiyer tarikatında bulunduğunu kanıtlamaktadır.
Diğer bir İsmaili cemiyet olan Saflık Kardeşleri veya İhvan-üs Safâ’nın
Batıda Gül Haç’ın kaynağı olduğuna dair bir görüş de var (bakınız
Gül Haç Örgütünün İslami Menşei).
Cihangir Gener’e göre (Ezoterik Batıni Doktrinler Tarihi):

“Hugs De Payens ve diğer
Şövalyeler, davet üzerine, Hasan Sabbah'ı Alamut kalesinde ziyaret
ettiler. Burada Sabbah'ın kurduğu sistemi gözleriyle gören Şövalyeler,
örgüt ve Batıni doktrin hakkında da ilk ağızdan bilgiler aldılar.
Kudüs'e geldikleri sırada Katolik inancın en önde gelen savunucuları
arasında yer alan Templiyerler, Hasan Sabbah ve Dailerini tanıdıktan,
İsmaili öğretisini derinlemesine inceledikten sonra, Katolik inanç
tarzından giderek uzaklaşırlar ve akılcılığı ön plana çıkaran Ezoterik
doktrine bağlandılar. Templiyer'lerdeki bu inanç değişikliği, kurdukları
güçlü örgüt sayesinde tüm Avrupa'ya yayılırken, Katolik kilisesinin de
giderek zayıflamasına yol açtı. İsmaililerle ilişkileri Templiyerler'in
tüm felsefesini değiştirmişti ancak bu ilişki, örgütün sonunu getiren
suçlamayı da bünyesinde barındırdı. Templiyerleri yok etmek için bahane
ararken Papalık, tarikatı "Müslümanlarla ilişki kurmak ve hatta
Müslümanlaşmakla" suçladı.”

S. Ameer Ali’ye göre
“Avrupa'da dinsel ya da din dışı, tüm gizli örgütlerin oluşmasına yol
açan temel kavramlar Haçlılar tarafından İsmaili'lerden alınmıştır.
Tampliye ve Hospitalye şövalyeleri, Loyola tarafından kurulan Cizvit'ler
gibi örgütlerin tümü davalarına kendilerini adayış biçimleri günümüzde
asla görülemeyen özveri sahibi kişilerden oluşmuştur. Haşin
Dominiken'ler, ılımlı Fransisken'ler ve tüm kardeşlik örgütleri, ya
Kahire'ye ya da Alamut'a ulaşacak biçimde geriye bağlanabilirler.
Özellikle Tapınakçı Şövalyeleri, Büyük Üstad'ları, Prior'ları, dinsel
adanmışlıkları ve hiyerarşik yapıları ile Doğu'daki İsmaili'lerle en
güçlü benzeşmeyi gösterirler.”

1256 yılında Haran’ı yıkan,
Bağdat’tı bir kül yığına döndüren, bir tek canlı bırakmayan Hülago han
Haşişileri de silip süpürdü.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

2 HASSAN SABBAH ve HAŞİŞİ FEDAİLERİ Bir Perş. Tem. 15, 2010 12:43 am

CANTAR




Nizari
İsmaili'lerin Kökeni


(1) İslam'da Mezhep Ayrımı


<BLOCKQUOTE>

"...İ.S. 632 yılında, Batı'daki
Reform hareketinden de büyük bir ayrılık İslam'ı parçaladı. İslam dinini
oluşturan iki büyük mezhep bir daha birleşmemek üzere ayrıldılar.
Şiiler, İslam'ın önderliğinin Peygamber'in ailesinde kalması konusunda
ısrarcıydılar ve bu nedenle, Muhammed'in ölümünden sonra Peygamber'in
amcasının oğlu Ali'nin halife olmasını arzu ettiler."

Gordon Thomas, Journey into Madness

"Ali, İ.S. 661 yılında öldürüldü. Ancak Şii
teolojisine göre, Ali ve onun soyundan gelenler İmam'dılar; yani
Tanrısal esine sahip önderler, Tanrı ile insanlar arasında aracılık
edebilen İsa benzeri kişilerdi. En sonuncusu İ.S. 940 yılında ortadan
kaybolana kadar tam on iki imam gelip gitmişti. Şii inancına göre,
kayıplara karışan sonuncu imam, geniş Arabistan çöllerinin birinde
gizlenmekte ve yeniden ortaya çıkıp, adaletli ve arı bir İslam
yönetimini kuracağı uygun zamanı beklemektedir... Geri döndüğü zaman
imam, Şiilerin yüz yıllar sonrasında verecekleri en şiddetli kutsal
savaşı, büyük cihadı başlatacaktır".

Gordon Thomas, Journey into Madness

"...Şia'nın kurduğu en başarılı örgütlerden biri
Kahire'de üslenmişti. Aslında bu örgüt, taraftarlarını kutsal ve çok
özel bir göreve bağlayabilen, bunun için en şaşırtıcı yöntemleri
uygulayabilen bir eğitim odağıydı. Amaca ulaşabilmek adına, yetenekli
eğitmenler, İslam'ın özgün demokratik fikirlerini yıkarak, o dönemde
Mısır'da hüküm süren Fatımi halifesinin emirlerini yerine getirmeye
çabalıyorlardı."

Arkon Daraul, Secret Societies

"Şia'nın temel öğretisi "talim"e, yani disiplinli
eğitime dayanır. Bu eğitimden doğrudan imam sorumludur ve hiçbir sapmaya
göz yumulmaz. Şii imamların Ali'nin soyundan gelmekle üstlendikleri rol
ve yetkilerinin temeli tümüyle bu eğitim sayesinde gerçekleşmiştir."


"...Sünni'ler ile
Şii'ler arasındaki temel ayrılıklardan biri de, yetkinin talimden mi,
yoksa akıldan mı kaynaklandığı tartışmasında yatmaktadır."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam


"Tasavvufun, en iyi
bilinen mistik simgeciliğinin büyük bölümü, genellikle Ömer Hayyam'ın
Rubaileri sayesinde herkesin öğrendiği kadarı, İsmaili'ler tarafından
sahiplenmiştir. Şia ile tasavvufu, şaşırtıcı ve benzersiz biçimde
kaynaştırarak, kendi şeyhlerine sıkı sıkıya bağlı kapalı bir mistik
topluluk oluşturmuşlardır. Diğer taraftan, mistik esrikliğe ulaşmak için
haşhaş ya da başka uyuşturucuların kullanılması tasavvufta olağan
uygulamalardandır."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam




(2) Şeyh-ül Cebel (Dağların Şeyhi)



"...1074 yılında, ermeni asıllı Akka valisi Bedr
ül Cemali, halifenin çağrısı üzerine, ordusuyla birlikte Suriye'den
Kahire'ye gelir ve kontrolu ele geçirir. Bu andan itibaren, halife
el-Mutansır'ın gücü tümüyle sınırlanır. Gerçek yönetici ordu
komutanıdır, artık Fatımi halifeleri birer kukla olmaktan öteye
gidemezler."

"...Halife
el-Mutansır'ın 1094 yılında ölmesi üzerine, yeni ordu komutanı Bedr ül
Cemali'nin oğlu el-Efdal, el-Mutansır'ın oğlu Nizar'ın halife olmasına
karşı çıkar ve onun yerine Nizar'ın kardeşi el-Mustali'yi halife
yapar... Doğu'da, İran'da bulunan İsmaili'ler bu oldu bittiyi kabul
etmezler, el-Mustali'nin halifeliğini reddederek Kahire ile tüm
ilişkilerini keserler. Fatımi egemenliğine böylece karşı çıkan bu grup,
Nizar'a bağlı olduklarını ilan eder. İşte bu sebeple, tarihte sonradan
Haşişi'ler olarak ün salacak olan bu yeni akımın üyeleri, ilk zamanlarda
Nizari İsmaili'ler olarak bilinirler."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam


Hasan
Sabah



"...Arapçada 'asessen' sözü 'koruyucu,
bekçi' anlamına gelir. Kimi yorumcular 'gizlerin koruyucusu' deyiminin
gerçek kökenini bu kelimede bulur."

Arkon Daraul, Secret Societies

"Hasan Sabbah, Nizari İsmaili'lerin yeni
öğretisini, yani 'dava'yı örgütleyen ve uygulamaya geçiren
devrimci bir dahiydi. Kahire'deki Fatımi İsmaili'lerin davasının yerine,
Hasan Sabbah kendi öğretisini koymayı başardı...1060 Yılında, Tahran'ın
yüz elli kilometre güneyindeki Kum kentinde dünyaya gelmişti."

"İnce bir zekası, mükemmel bir teoloji bilgisi,
idealini uzun yıllar boyunca bıkmadan izleyecek olağanüstü bir irade
gücü vardı... Tıpkı bir zamanlar kendisinin eğitildiği gibi, sabırla,
dinsel kuşkuları ortaya çıkarıp yeni bir seçeneğin olası olduğuna ikna
edinceye kadar ısrarla, Daylam'lıları etkisi altına almış ve inançlarını
değiştirmeye razı etmişti."

"Teolojik tartışmaları ustaca kullanarak, inatçı bir
mantıkla Şia öğretisini titizlikle irdelemeyi başarmış, İsmaili'lerin
fesatçı doğası ve geleneksel gizliciliğine dayanan, çok güçlü bir
ayrılıkçı topluluk duygusu yaratmayı bilmişti."

"Elbruz sıradağları Damavend yanardağı ile 6000
metrede en yüksek noktasına ulaşır ve Hazar kıyıları ile Merkezi İran
yaylası arasında aşılması zor bir engel oluşturur. Tahran'dan pek uzak
olmamasına karşın, bu dağlık ve ıssız bölge daima ulaşımı zor ve
gözlerden ırak kalmıştır. Bu nedenle, bir çok Şii tarikatı, gizlenen
İsmaili'ler ve diğer din sapkınları için yüzyıllar boyunca dağlık Daylam
bölgesi bir sığınak olmuştur."

"...Marco Polo'nun 1273 yılındaki ziyareti ve bunu
daha sonra kitabında, "Dağlar Şeyhi ve Aşişin'ler" olarak
anlatması, Hasan Sabbah'ı ve yüksek bir vadide bulunan Alamut kalesini
Batı'da bir efsane biçimine dönüştürdü."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of
Islam


"...Şeyhin maiyetinde, gelecekte fedaileri olacak, oniki yaş
civarında bir çok genç vardı. Onlara içmeleri için haşhaş veriliyor ve
üç gün süreyle uyuduktan sonra dörtlü, onlu ya da yirmili gruplar
halinde, şahane bir bahçeye bırakılıyorlardı.

Bahçede kendilerine gelen gençler, cennete
geldiklerini sanıyorlardı. Etrafları müzik, şarkı ve rakslarla onları
eğlendiren, gönüllerini hoş tutan genç kızlarla çevriliyordu. Gençlerin
her türlü arzuları anında yerine getiriliyordu. Öyle ki, kendi
rızalarıyla bu bahçeden ayrılmayı kesinlikle istemiyorlardı."

"Şeyh, bir düşmanını öldürtmek isteyince,
gençlerden birini yanına çağırtıp "cennete geri dönebilmen için,
düşmanımı öldürmelisin" diyordu. Böylece, katiller gidip hevesle,
gönüllü olarak görevi yerine getiriyorlardı."

Marco Polo, Alamut Ziyareti (1273)


"...Bir çok
tarihçinin uzun yıllar tartıştığı, ancak bugün kesinlikle kanıtlandığı
şekliyle, "haşhaş içenler" ya da "haşhaş yutanlar" deyimleri, asla İslam
kaynaklarında rastlanılmayan, tümüyle yanlış bir adlandırmadır. Küçük
düşürücü bir anlamda, "kötü üne sahip kişiler" ve "düşmanlar"
deyimlerinin yerine kullanılmıştır. Deyimin bu anlamıyla kullanımı
günümüze kadar süregelmiştir. 1930'lu yıllarda Mısır'da gündelik dilde
"Haşişin" sözü sadece "gürültücü ve huzur kaçıran" anlamında
kullanılmıştır. Özdenetim sahibi olduğu her bakımdan anlaşılan Hasan
Sabbah'ın uyuşturucu kullanmak gibi bir aşırılığa kapılacağı hiç akla
yakın değildir. Alamut kitaplığı ve gizli arşivlerinde dahi, İran
Haşişi'lerinin uyuşturucu kullandıklarını ima eden tek bir satır bile
mevcut değildir."

"...Güvenli ve sürekli bir üsse sahip olmayı başardıktan sonra,
Hasan Sabbah dailerini (İsmaili misyonerleri) Alamut kalesinden dört bir
yana gönderdi. Aynı zamanda, topraklarını genişletme politikası
izlemeye başladı. Yeni kaleler inşa ettirdi, propaganda ya da kuvvet
kullanarak, başka kaleleri ele geçirdi... Bu dönemde, Alamut ve diğer
kalelerde yaşam, sonsuz bir disiplin ve ciddiyet içinde geçmekteydi."


"...Hasan
Sabbah'tan önce, İslam dünyasında politik cinayetler yok değildi. Daha
eski tarikatlar da, suikastı bir siyaset yöntemi olarak kullanmışlardı.
Hatta, Muhammed bile, düşmanlarının yaşamaya layık olmadıklarını
söyleyerek ve inançlı yandaşlarının bu imayı anlayacaklarını bekleyerek,
rakiplerini yoketme yoluna gitmiştir..."

"...Haşişi "Assassin" (katil) sözü, Batı
dillerinin kelime dağarcığına, Dante tarafından kullanıldığı zaman
katıldı. İlahi Komedya, Cehennem, XIX. Kitap'ta, Dante kendini, "kötü
assassin'in günahını çıkartan bir keşiş" olarak betimler.

"Io stava come il frate che confessa
Lo
perfido assassin..."

Eserin bu kısmında, günah çıkartan suçlu kafası
aşağıda olarak canlı canlı toprağa gömülmektedir. Bu sebeple, mümkün
olan en büyük suçu işlemiş olmalı; yani, özellikle dehşet verici bir
günahın sahibi olmalıdır. Kötülük olgusuyla, "assassin - katil" sözü
arasında Dante tarafından kurulan bağ, kesinliği ve berraklığı
güçlendirir ve işte bu anlamıyladır ki, "assassin" sözü tüm Batı
dillerine yayılmıştır."

Edward Burman, The Assassins-Holy
Killers of Islam


(3) İsmaili'lerin Kaderi



"...1256 yılında Alamut kalesinin,
Moğol komutanı Hülagu tarafından yıkılmasıyla, Nizari İsmaili'lerin bir
çoğu Afganistan'a, Himalaya'lara ve özellikle Sind'e kaçtılar...Bazı
gruplar, zaten daha XI. yüz yıl kadar erken bir dönemde Hindistan'da
etkinlik gösteriyorlardı. Burada, "Bohra"lar adıyla bilinen
İsmaili tarikatı mevcuttu. Bu tarikatın kurucusu, henüz 1067 yılında,
Cambay'a göç eden ve buradan Gujerat'a geçen, Abdullah adında bir
Yemenliydi. Bugün de, Bohra'lar hala bu bölgede gizli varlıklarını ve
güçlerini sürdürüyorlar."

"...Bir diğer büyük kol, bugün özellikle Pencap'ta
etkin olan "Hoca"lar tarikatıdır. Bu tarikatın geleneklerine
göre, kurucuları kuzeybatı Hindistan'a XIII. yüz yıl başlarında gelen, "Satagut"
(gerçek ışığın öğretmeni) adında bir daidir."

"...Ağa Han önderliğindeki, çağdaş İsmaili'lerin
dayandığı temel "Hocalar" tarikatıdır ve doğrudan Nizari İsmaili'lerin
yani Haşhişi'lerin soyundan gelmektedir."

"Bugün, Ağa Han, tam olarak Prens Kerim
el-Hüseyni, Ağa Han IV., İsmaili'lerin, kırk dokuzuncu imamı olup,
doğrudan Muhammed'in soyundan geldiğini ileri sürmektedir. Tüm dünya
üzerindeki tahmini yirmi milyon İsmaili'nin lideri olup, sadece
bağışlardan oluşan, yıllık gelirinin, 1985 yılı için 75 milyon Sterlin
olduğu açıklanmıştır."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam


Devrimci bir dahi
olarak kabul edilen Hasan Sabbah'ın teolojik ve politik görüşleri,
ülkesinin Araplar tarafından fethedilmesi ve buna bağlı olarak İslam
dininin kabul edilmesinden sonra, İran'a özgü ilk dinsel ve politik
yaratımdır. Bu geniş anlamda, Haşişi'lerin kurucusunun düşünce ve
öğretilerinin Orta Doğu'daki politik akımlar ve dinsel yaşantı üzerinde
uzun menzilli bir etkisinin bulunduğu söylenebilir. Hasan Sabbah'ın
mirası, bugün bir yandan Ağa Han tarafından, diğer yandan Lübnan ve
İran'da bulunan devrimci gruplar tarafından paylaşılmaktadır.

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of
Islam

Haşişi'lerin Gizli Öğretileri


(1) Düşünce Okulları



"Genel olarak İsmaili'lerin, özel olarak da Nizari
İsmaili'lerin asıl sorunu, her dönemde resmi İslam tarafından sapkın
kabul edilerek baskı altında tutulmak istenmeleridir (Mısır Fatımi
halifelerinin yönetiminde İsmaili inancının resmi dinsel görüş olarak
kabul edildiği dönem dışında). Bu baskının sonucu olarak, Haşişi
inancının herkesce anlaşılabilir bir açıklaması hiç yapılmamıştır.
Haşişi'ler kendi öğretilerini gizli tutmuşlar, düşmanları ise, sapkın
oldukları gerekçesiyle, inceleme araştırma yapmadan onları neredeyse yok
saymışlardır."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam

"Hasan Sabbah, sıradan kişilerin bilgi edinmesine
engel olmuş, her kitabın tehlikesini ve her yazarın dağarcığını zaten
bilenler dışında, bilginlerin eski kitapları incelemelerine izin
vermemiştir. Yandaşları ile birlikte, teoloji alanında, "Allah'ımız
Muhammedin Allah'ıdır" demekten öteye geçememiştir."

Şehrestani

"İslam bir mesih dini değildir ve bir
kurtarıcı-mesih kavramına yer vermez. Yine de, büyük olasılıkla
Hıristiyan etkisi altında, İslam'da Peygamberin soyundan gelen bir kişi
ya da yeniden dünyaya gelen İsa kişiliğinde, "imanın eskatolojik
onarımcısı" yani "Mehdi" (Tanrısal Rehber) kavramı zamanla
gelişmiştir. İsa'nın ortaya çıkmasıyla, "son yargı" dönemi
başlayacaktır. İyiler cennete giderken, kötüler cehenneme atılacaklar;
cennette ödüller, cehennemde ise cezalar olacaktır. Böylece öngörülen
"Son"dan önceki dönem de oldukça karamsardır: Kabe yol olacak, Kur'an
sayfaları boş kağıda dönüşecek, Kur'an'ın buyrukları belleklerden
silinecek, Allah bile "Tanrısal Söz"ü (logos-kelam) terkedecektir. İşte o
zaman kıyamet kopacaktır."

Encyclopaedia Brittanica

"Çesitli duygu yüklü isimler
altında, İsa'dan Kur'an'da tam otuz beş kez sözedilir; "Allah'ın
Habercisi" ve "Mesih" gibi...Ama, Kur'an'ın hiç bir yerinde İsa, ölümlü
bir peygamberden, Muhammed'in yolunu açan kişi ve tek yüce Allah'ın bir
sözcüsü olduğundan daha farklı bir niteliğe sahip değildir. Tıpkı
Basilides ve Mani'nin söyledikleri gibi, Kur'an İsa'nın çarmıhta
ölmediğini yazar; "Onu öldürmediler, onu çarmıha germediler, öyle
yaptıklarını zannettiler". Bu pek de açık olmayan sözler dışında başka
bir yorum yoktur. Ancak İslam yorumcularına göre, ölmek üzere İsa'nın
yerine geçen bir başkası vardır. Her zaman olmasa da, bu kişinin
Sirene'li Simon olduğu ileri sürülür. Bazı İslam Yazarları, İsa'nın bir
duvar girintisine gizlenerek, tıpkı Nag-Hammadi yazıtlarında da
belirtildiği gibi, taklidinin çarmıhta can verişini izlediğini
yazarlar."

Baigent,
Leigh, Lincoln-The Holy Blood and the Holy Grail

"Yeniden Doğuş" öğretisi, ya da daha doğrusu "ruh
göçü" kavramı, İran'da geniş kabul görmüş ve İslam'daki Mehdi inancına
evrimlenmiştir. Bu öğretinin, İsmaili versiyonu iki ayrı düşünce okulu
biçiminde ortaya çıkmıştır. İlki, İsmail"in kendisini doğrudan ölümsüz
ve dolayısıyla Mehdi olarak kabul eder. İkincisi, İsmail'in oğlu
Muhammed'in Mehdi olduğunu ve tüm dünyayı fethetmeden önce ölmeyeceğini
ileri sürer.

Dürzi'ler
"yeniden doğuş"u kendi inançlarının temel ve ayırd edici bir ilkesi
olarak benimserler. Dürzi'liğin kurucusu Hakim'in on ikinci imamın
ruhuna sahip olduğuna inanırlar. Hakim'in tüm dinsel yetkisi de bu
olgudan kaynaklanmaktadır. Haşişi'lere oranla daha fazla bilgi sahibi
olduğumuz Dürzi'lerin öğretileri aslında hemen hemen Haşişi'lerin
öğretisiyle eştir: "tüm ruhlar hep bir anda yaratılmışlardır, sayıları
sınırlıdır. Her ruh bir dizi ruh göçü ile gelişir ve mükemmelliğe doğru
yükselir."

Edward
Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam

(2) Haka'ik - İçrek Gerçekler



"İnsanlığın dinsel gelişiminin, her
biri yedi yıl süren, yedi ayrı peygamber döneminde gerçekleştiği
tasavvur edilmektedir. Bu yedi peygamberin ilk altısı: Adem, Nuh,
İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed'tir. Bu Tanrı habercilerinin her biri,
sıradan insanların bile anlayıp yorumlayabileceği bir dinsel yasa ortaya
koymuşlardır. Buna "zahir", yani dış görünüş denilebilir. Ancak, bu
peygamberlerin verdiği her bir mesajın bir de, içrek, gizli gerçekleri
vardır. Bu içrek gerçekleri ancak az sayıda aydınlanmış kişi anlayıp
yorumlayabilir. Buna da "batın", ya da içrek gerçek adı verilir."


"Haka'ik (içrek
gerçeklerin bütünü), bu yedi peygamberi izleyen birer "Vasi" (elçi) ya
da "Samit"(suskun) tarafından açıklanabilir. Bu kişinin görevi kutsal
yazılar ve kurallardaki batını izah etmektir. Her bir vasiden sonra,
ayrıca yedi tane imam dünyaya gelir. Yedinci imam bu dizgedeki yeni
peygamberdir ve böylece çember tamamlanır. Son döneme damgasını vuracak
olan Mehdi, herkese tüm içrek gerçeklerin açıklamasını yapacak ve
böylece Tanrısal bilgi dönemini başlatacaktır."

"İsmaili teolojisi, işte bu denli "vahiyci"
(revelationary) bir nitelik taşır. İnsan aklından aşkın olup, insanın
anlayamayacağı düşünülen haka'ik, aslında gnostik öğretiden
türetilmiştir. Tümüyle Neoplatoncu değerlerden yola çıkarak, maddi ve
manevi dünyanın ilkelerini açıklama iddiasındadır. Gnostikler, maddi
dünyanın ikincil bir tanrı tarafından yaratıldığını düşünürler. Bu Eski
Ahit'teki Yahova'dır. Yahova, gerçek Tanrının dünyayı yanlış inançlardan
temizlemek için İsa'nın bedeninde oğlunu göndermesine kadar, belirli
bir özgürlüğe sahip olabilmiştir. Muhammed'in gnostik bir görüş olan,
çarhıhta ölen kişinin sadece bir hayal, Romalılarla Yahudilerin
yaralayamadıkları bir görüntüden ibaret olduğunu İslam'a uyarlamasıyla,
birçok gnostik ögenin İslam'a geçiş yolu açıldı.

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of
Islam


"İsmaili haka'ikinin özü, "İlk Neden" olarak Tanrı'nın
reddedilmesinde ve kendi içinde belirli bir akılcılığa yönelmesindedir.
Bu öğreti aynı zamanda İsmaili'lerin sapkınlığının temelidir. Onlara
göre "İlk Neden" evrensel akılla birleşen Tanrısal buyruk yani Tanrı
Sözüdür (logos-kelam). Bu yüzden, İsmaili'lerin buyruk-düzen-yasa
hakkındaki düşünceleri, içrek öğretilerinin çekirdeğini oluşturur ve
Neoplatoncu felsefe ile İslam'ın sentezini gerçekleştirir. Hasan
Sabbah'ın gücü ve fedailerinin bağlılığı, Tanrı'nın aşkın doğası
hakkında İsmaili öğretisinin kategorik ısrarından kaynaklanır. Böylesi
mutlak bir Tanrı ve mutlak bir imam, mutlak bir inanç ve itaat
gerektirir."

1-İmam
(Ali ve Nizar'ın soyundan)

Tam Aydınlanmışlar:

2-Dai'd-D'uat (Baş Dai)

3-Dai'l-Kebir (Büyük Dai)

4-Dai

Yarı Aydınlanmışlar:

5-Refik

6-Lasik

7-Fedai

"Her ne kadar, aydınlanma derecelenmelerinin
ayrıntıları, 1332 yılında Dürzi'ler hakkında kaleme alınmış tarihi bir
belgeden aktarılmışsa da, Haşişi'ler ile asıl fark, derece sayısının
Dürzi'lerde, belki de dokuz göksel cisimle uyum sağlamak için, dokuza
yükseltilmiş olmasındadır."

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of
Islam

(3) Dokuz Derece



Adaylar, yaşam boyu kendilerini de öğretmenleri
kadar önemli kılacak olan, ebedi bilgelik ve gizli güç sahibi
olacaklarına inanarak örgüte katılırlar ve dokuz dereceden oluşan bir
aydınlanma sürecinden geçirilirler.

İlk Derece

İlk derecede, öğretmenler adayları, tüm önceden
öğrenip kabul ettikleri dinsel ve siyasal düşünce ve yargılardan kuşku
duyma durumuna düşürürler. Daha önce kendilerine öğretilen her türlü
bilginin önyargılı ve sarsılabilir olduğuna, olası her çeşit tartışma
tekniği kullanılarak, inandırılırlar. Arap tarihçi Makrızi'nin
aktardığına göre; bunun sonucu, öğrencilerin her sorunun en doğru
yorumunu yapabilen tek gerçek bilgi kaynağının öğretmenleri olduğuna
inanmaları ve öğretmenlerinin kişiliklerine bağımlı duruma gelmeleridir.
Öğretmenler, aynı zamanda, formel bilginin aslında, hazır duruma
geldiklerinde öğrenecekleri, gerçek, gizli ve güçlü sırrın sadece bir
örtüsü olduğu hakkında sürekli ipuçları verirler. Bu akıl bulandırma
tekniği, öğrencinin bir öğretmene körü körüne bağlılık andı içecek hale
gelmesine kadar sürdürülür.

İkinci Derece

Öğrencilere bu derecede, korunması İmama teslim
edilmiş olan içrek bilgiler olmadıkça, bu içrek öğretinin basit birer
simgesi durumunda olan dinsel kurallar izlenerek Allah'ın rızasına
ulaşmanın imkansız olduğu öğretilir.

Üçüncü Derece

Bu derecede, gelmiş geçmiş imamların sayısı ve
kişilikleri, yedi sayısının maddi ve manevi dünyadaki anlamı aktarılır.
Artık, kesinlikle "Onikiimamcı" inanç ve görüşlerden
uzaklaşılarak, son altı imamın saygı duyulmaya gerek olmayan, manevi
bilgilerden yoksun, sıradan insanlar oldukları öğretilir.

Dördüncü Derece

Öğrenciye, yedi "Natık"
(bildiren-peygamber) dönemleri, onları izleyen altı "Samit"
(suskun imamlar) ve her yeni natığın kendinden önce gelenlerin dinsel
öğretisini nasıl değiştirdiği öğretilir. Bu eğitim, Muhammed'in son
peygamber ve Kur'an'ın da Allah'ın son vahyi olamadığının kabul
ettirilmesini içerir ki, tüm bunlar öğrenciyi İslam dininden çıkarır. Bu
derecede ayrıca, yedinci ve son natık, "Sahib-ul-Amr"
(varlıkların sahibi) İsmail'in oğlu Muhammed'in "Eskilerin Bilimi"ni (Ulum-ul
Evvelin) tamamlayıp, içrek öğretinin bilimi olan "Tevil"
bilimini (Allegorik yorum) kurduğu aktarılır.

Beşinci Derece

Bu derecede, geleneklerin tümü terkedilerek,
"Sayılar Bilimi" ve "Tevil" uygulamalarının öğretimine başlanır. Sürekli
konuşulan konu dindir. Kur'an'ın sözcük anlamına giderek daha az önem
verilirken, İslam dininin tüm kural ve koşulları ortadan kaldırılmak
istenir. On iki sayısının anlamı ve on iki "hucca" (kanıt)
öğretilir. Bu "hucca"lar, imamların propagandasına temel oluşturan ve
onların kişisel öğretilerini yönlendiren kanıtlardır. Aynı zamanda,
"hucca" sözcüğü, her imam tarafından, baş dai olarak atanan kişilere de
ad olarak verilmiştir. Sonradan, oniki "hücce" insan omurgasındaki oniki
sırt omuru ile bağdaştırılır; yedi kafa omuru (cervical) ise yedi
peygamberi ya da yedi imamı simgeler.

Altıncı Derece

İslam dininin koşulları (namaz, oruç, hac, zekat,
kelime-i şehadet) ve tüm diğer ritlerinin allegorik anlamları bu
derecede öğrenciye aktarılır. Görünümde uygulanan bu koşul ve ritlerin
temelde önemsiz olduğu ve bilgiye ulaşmış kişilerin bunlardan
vazgeçebileceği öğretilir. Çünkü bu uygulamalar, kurnaz yasa koyucular
tarafından, cahil ve kaba halkı yönetmek için konulmuştur.

Yedinci Derece

Bu ve bundan sonraki derecelere, öğretinin gerçek
yapısı ve amaçlarını kavrayabilen önde gelen kişiler kabul edilir.
"Önceden varolan" (Pre-existent) ve "Sonradan ortaya çıkan" (Subsequent)
kavramları ve bunların dualist yapısı bu derecede öğretilir ve böylece,
kişinin Tek Tanrı öğretisine olan inancının yıkılması amaçlanır.


Sekizinci Derece


"Önceden var
olan"-"Sonradan ortaya çıkan" ikili öğretisi geliştirilir, öğrenci
tarafından derinlemesine kavranmasına çalışılır. Ayrıca, en önemlisi, bu
iki kavramın da üzerinde, ne adı, ne nitelikleri bilinebilen, hakkında
hiç bir bilgi bulunmayan, tapınmak bile mümkün olmayan bir yüce Varlık
olduğu hakkında ilk bilgiler verilmeye başlanır. Bu isimsiz Varlık,
Zerdüşt inancındaki, "Zervan Akanana"yı (Sonsuz Zaman)
andırmaktadır. Ancak, öğretinin bu noktasında, İsmaili'ler arasında
farklı anlayışlar, çatışma ve karışıklıklar ortaya çıkmıştır. Yine de,
Nuveyri "bu fikirleri kabul edenlerin yeri, dualistlerin ya da
maddecilerin yanından başka bir yer olamaz" diyerek tümünü aynı sepete
yerleştirmiştir. Bu derecede, öğrenciye peygamber olmak için, mucizeler
yaratmaktansa politik, sosyal, dini ve felsefi bir sistem yaratıp
uygulamak kabiliyetini göstermek gerektiği öğretilir. Ayrıca, dünyanın
sonu, yeniden doğuş, cennet-cehennem gibi allegorik kavramların yanısıra
çeşitli "kıyamet" doktrinleri de aktarılır.

Arkon Daraul, Secret Societies


Dokuzuncu Derece

Aydınlanma'nın
bu en son derecesinde, tüm dogmatik din kurumlarından sıyrılan kişi
artık, en saf ve basit anlamıyla, bir filozof olmuştur. Kendi arzusuna
ve keyfine uygun düşen, düşünce sistem veya karışımını istediği gibi
kabul etme özgürlüğüne kavuşmuştur.





Edward Granville, St Bard's Hospital Journal (Mart 1897) "Yedinci
derece Büyük Giz'in açıklamasını getirir; tüm insanlar ve evrendeki tüm
varlıklar aslında bir bütündür, en basit şey bile bu bütünün bir
parçasıdır ve bu bütünün yaratma/yoketme gücü vardır. Bir İsmaili olarak
birey, kendinde uyanmaya hazır olan bu gücü kullanma şansına sahiptir.
Bu nedenle, gücün bir parçası olduğunu kavrayan kişi, insanlığın bu
muazzam potansiyelinden habersiz olan diğer bilgisizleri yönetebilir. Bu
güç, "Zamanın Tanrısı" (Lord of Time) adı verilen esrarlı varlık
sayesinde edinilmiştir."
<BLOCKQUOTE>

"Sekizinci dereceye hak kazanabilmek için, kişi
tüm dinlerin bir sahtekarlık olduğuna inanmalıdır. Önemli olan yalnızca
birey ve bireysel akıldır; o da ancak, en büyük güç olan imama hizmet
ederek mükemmelliğe erişebilir."

"Dokuzuncu derece, inanç diye bir kavramın mevcut
olmadığı, aslında herşeyin "eylem"den ibaret olduğu sırrının açıklandığı
son derecedir. Her hangi bir eylemi düşünüp uygulamak da, tüm akıl ve
mantığın yegane sahibi olan imamın elindedir.

Arkon Daraul, Secret Societies

(4) Okült Gelenek



Şeyh-ül Cebel Sinan'a duyulan büyük saygının
hatırı sayılır bir bölümü, herkesçe bilinen telepati ve durugörü
gücünden kaynaklanmaktadır. Ebu Firaz tarafından aktarılan öyküde,
bahçede bulunan bir kişinin düşüncelerini okuyarak, aklından geçirdiği
sorulara cevap verebildiği anlatılmıştır. Hasan Sabbah da döneminin
tanınmış bir simya ustasıdır. Haşişi'lerin günümüzde okült uygulamalar
olarak bilinen, karanlık konularla uğraştıkları su götürmez. Zaten, o
zamanlar, simya ve astroloji felsefe eğitiminin ayrılmaz bir parçası
olarak kabul edilirdi.

Edward Burman, The Assassins-Holy Killers of Islam

Avrupa'da
dinsel ya da din dışı, tüm gizli örgütlerin oluşmasına yol açan temel
kavramlar Haçlılar tarafından İsmaili'lerden alınmıştır. Tampliye ve
Hospitalye şövalyeleri, Loyola tarafından kurulan Cizvit'ler gibi
örgütlerin tümü davalarına kendilerini adayış biçimleri günümüzde asla
görülemeyen özveri sahibi kişilerden oluşmuştur. Haşin Dominiken'ler,
ılımlı Fransisken'ler ve tüm kardeşlik örgütleri, ya Kahire'ye ya da
Alamut'a ulaşacak biçimde geriye bağlanabilirler. Özellikle Tampliye
Şövalyeleri, Büyük Üstad'ları, Prior'ları, dinsel adanmışlıkları ve
hiyerarşik yapıları ile Doğu'daki İsmaili'lerle en güçlü benzeşmeyi
gösterirler.

</BLOCKQUOTE></BLOCKQUOTE>

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Similar topics

-

» Dj adaylarının msn leri

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz