GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» Koltuk Taşı
Cuma Eyl. 01, 2017 11:19 pm tarafından horosanlı

» Scorpion gpr
Ptsi Ağus. 28, 2017 8:17 am tarafından ramses28

» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir :: 1 Arama motorları

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 213 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 8:28 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

SİNOP

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 SİNOP Bir Salı Tem. 13, 2010 7:05 pm

CANTAR

avatar


<blockquote class="postcontent restore ">
TAŞCI DOSTUMUN MEMLEKETİNDEN BAŞLIYALIM
<blockquote class="postcontent restore ">

Sinop Şehri, Anadolu 'nun kuzey yönde uç noktası olan İnce Burun 'a
doğu yönde bağlanan Boztepe Burnu berzahında bir kale-şehir olarak
kurulmuş ve tarih boyunca doğu yönde gelişmiştir. Tarih boyunca kale
dışına pek taşmayan şehir bir liman kenti özelliği taşır. Berzahın kuzey
doğusundaki dış liman fırtınalara açık olduğu ve denizcilik bakımından
kullanışlı sayılmadığı halde, Antikçağ 'da daha çok bu limanın
kullanıldığı bilinir. Zamanla kum dolan ve kullanılamaz hale gelen bu
limanı berzanın güney-doğusundaki iç limana aynı dönemde bir kanal
bağlardı. Bu kanal, Selçuklular döneminde kapatılmıştır.


Yarımadanın güney yönündeki içliman ise rüzgarlara kapalı konumuyla ve
sakin deniziyle güney Karadeniz 'in en önemli limanıydı. Bu özellikleri
yüzünden "Akdeniz" ismini almıştır. Tarih boyunca işlek bir liman
yaşantısı ve tersane faaliyeti bu limanda gerçekleşmiştir. XIX. Yüzyıla
kadar tamamen ayakta duran surlardan ise günümüze büyük bir kısmı
kalmıştır ve yıkıntılarından rekonstrüksiyonu yapılabilir. Şehrin
gelişimi sürekli olarak doğu yönde, Boztepe Burnuna doğru olurken,
kuzeydeki Akliman ve Anadolu yönünde bir kaç azınlık yerleşmesinden
başka bir yerleşim olmamıştır. Doğudaki yarımada ise gittikçe
sarplaşmakta, Hıdırlık tepesinde 187 metre yüksekliğe ulaşmakta ve
nihayet deniz yönünde dik yarlar ile kuşatılmaktadır. Bu durumda şehrin
deniz yönünden ve berzahtan zaptedilmesi imkansız olmaktadır.

Antik çağdan beri parlak ve yoğun bir ticari ve kültürel yaşantıya sahip
olan Sinop, bu niteliğini Bizans, Selçuklu, Candaroğlu ve Osmanlı
yönetimlerinde de sürdürmüş, ayrıca kale ve tersanesi ile bölgenin en
önemli askeri üslerinden biri olmuştur. Bu durumunu Sinop Baskını 'ndan
sonra kaybetmeye başlayan kent, sur dışına güneydoğu yönde azınlık
yerleşmeleri ile batıya doğru ise yönetim ve eğitim gibi kamu hizmetleri
yerleşmesiyle çıkmıştır. Ulaşım şebekesi olarak Antikçağ 'dan beri
geometrik yapısını koruyan Sinop 'un ulaşım omurgasını, Boyabat yolu ile
bu yolun şehir içindeki devamı olan Sakarya, Cumhuriyet ve Fatih
caddeleri oluşturur. Bu eksendeki en önemli dikey bağlantı, Valilik ve
Belediye önünden geçen Gazi Caddesidir.

Şehir yerleşiminde, Yeni Mahalle yüksek gelirli memurların, Camikebir
Mahallesi zengin tüccar, serbest meslek sahibi ve esnaf ailelerinin,
Gelincik Mahallesi ise taşradan yeni gelmiş olanların yerleştikleri
alanlardır. Batıda Gelincik, Kuzeydoğuda İncedayı ve Kefevi, doğuda Ada
Mahalleri düşük gelirli grupların yerleşim yerleridir.

</blockquote>SİNOP ADI NEREDEN GELİYOR

Sinop adının ilk kez nereden türediği ve son
biçimini nasıl aldığı üzerinde çok şeyler söylenmiş, değişik görüşler
ileri sürülmüştür. Bu söylenti ve yazılı yorumlar zamanla çoğalmış,
birkaç harf değişikliği ile birbirine benzer sözcükler ortaya çıkmıştır.

Bu adlar kitaplara, dergilere ve gazetelere geçmiş, halk dilinde de
konuşulduğuna göre buraya alacağız. Şimdi bunların bazılarını
sıralayalım:

1. Sinope Irmak Tanrısı Osopos'un güzeller güzeli kızıymış. Rivayete
göre mutlu bir hayatı varmış. Birgün Tanrılar Tanrısı Zeus kendisini
görmüş ve o anda aşık oluvermiş. Zeus bu, gönlünü kaptırdığını elde
etmek için yapmadığı üçkağıtçılık yokmuş . Ama Sinope, Zeus'un bile
başını döndürecek bir güzellikteymiş. Eli ayağı, dili dudağı dolaşmış
Tanrılar Tanrısının, Sinope'ye aşkına karşılık her istediğini yapacağını
söylemiş. Korku içindeki genç kız, kendisine dokunmamasını, kız oğlan
kız almak istediğini söylemiş heybetli Zeus'a. Tanrılar Tanrısı, sözüne
sadık kalmış ve Sinope'yi alıp en sevdiği yerlerden olan Karadeniz'in
cennete benzeyen yemyeşil kıyılarına bırakmış. (Yani bugün Sinop
ilimizin bulunduğu yere)

2. Sinop'un ilk kez Hititçe Sinova adı ile anıldığını Hitit
kaynaklarından öğreniyoruz.

3. Prof. Yusuf Kemal Tengirşenk'in eşi Nazlı Tengirşenk, Sinop Halkevi
yayınlarından Dıranaz dergisinde "American Journal of Phylology" adli,
David M. Robinson'ın yapıtından çevirilerinde, Sinop adinin Asurların ay
ilâhı olan "Sin"den geldiğini bildirmektedir.

4. Bazı kaynaklar Sinop adının ilk söylenişini Sinavur olarak ileri
sürmektedir.

5. M.Ö. 200 yıllarında yaşayan Skymnos, şiirlerinde Sinop adının Sinope
adlı bir Amazon kraliçesinin adından geldiğini dile getirir.

6. Suyun göğsü anlamında Farsça (Sine-i âb) dan Sınap şekline çevrilmiş
ve böyle konuşulmuş deniliyor.

Yukarıda belirtilen yazılı ya da sözlü görüşlere bakılırsa Sinop adında
başta (S) harfi ortaktır. İkinci sırada ortak harf (I) seslisidir.
Yalnız birinde (E) seslisi vardır. Üçüncü harf (N) hepsinde yine
ortaktır. Diyebiriz ki; öteden beri Sinop adında bu (S=I=N) harfleri
bugünkü şekli ile yerlerini korumaktadır. Hemen hepsinde (S-I-N)
harflerinin sonunda çeşitli ekler görüyoruz.

BOYABAT


Boyabat Tarihi : İlçenin M.Ö. 600
yıllarında kurulduğu sanılmaktadır. Şehrin eski adı Germanikopolis'tir.
İlçeyi ilk kuranların Gaşkalar olduğu tahmin edilmektedir. Boyabat, boy
ve abat kelimelerinden meydana gelmiştir. Boy, uzunluk ya da kabile,
soy, aşiret; abat, mağrur, imar edilmiş anlamına gelmektedir. Bir başka
söylentiye göre de "uzun ova" anlamı verilir. Boyabat sırasıyla Gaşka,
Hitit, Paflagonya, Lidya, Pers, Makedonya, Roma, Bizans egemenliklerine
girmiştir. Boyabat yöresi Danişment hükümdarı Gümüş Tegin tarafından
Türk İdaresine katılmış, Selçuklu, Candaroğulları dönemlerinden sonra
nihayet 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı hakimiyetine
girmiştir. İlçe, Osmanlı zamanında Kastamonu Sancağına bağlı bir
kadılıktır. Tanzimat devrinde Boyabat nahiyeye çevrilmiş, 1868 yılında
da kaza yapılmıştır. İlçede Osmanlı Devleti'nden kalma birçok eser
vardır. Akmescit Camii, şu anda harebe halinde olan Çay Mahallesindeki
Medrese, Daylı Türbesi, AşıklıTekke Türbesi, Büyük Cami, Bekir Paşa Su
Kanalı vs. İlçe Cumhuriyet döneminde Sinop iline bağlı bir ilçe olurken
gelişmesini de hızla sürdürmektedir.


Boyabat Kalesi M.Ö. 600'lü yıllarda yapılmıştır. Sonraki dönemlerde
onarımlarla bugüne kadar gelmiş, görkemli bir yapıdır. İl merkezini
batısında, bir tarafı Gazidere Çayı, diğer tarafı şehir ile
birleşmektedir. Sur kapısından girildiğinde iç kaleye ulaşılır. İç
kalenin batısında sarp kayalık, girilmesi imkansız bir doğal kesitlik
bulunmaktadır. İç kaleden su almak için Gazideresi Çayı'na bir yol
bulunmaktadır. Halk bu kaya tünele "cirabazan" demektedir. Tünelde
toplam 252 basamak bulunmaktadır.

Salar Köyü Kaya Mezarı M.Ö. 7. yy. ortalarında Paflagonyalılar
tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Mezardaki hayvan figürleri oldukça
değerlidir.

Ambar Kaya Mezarı Göknük Ören Köyü'nün batısında 2km uzaklıkta Kayaaltı
Deresi kenarındadır.



Yaylalar Boyabatta karadenizin bir çok yerinde olduğu gibi yayla
turzimine uygundur Boyalı , Çerkeş ve daha bir çok köyünün yaylarında
kamp kurulabilir Bu yaylalarda doğal olarak akan buz gibi sular vardır

Kale Bağı ve Topalçam Kale bağı şehir merkezinde kalenin alt tarafında
bulunan bölgedir burası mesire yeri olarakta kullanılır alanda çeşitli
tesisler vardır birde ırmak akıyor ama adını bilemiyoruz. Boyabatta
deniz olmadığı için burda iki adet havuz bulunmaktadır..Görülmeye değer
bir yerdir.Topalçam şehir girişinde bulunan Ormanlık alandır burası çok
güzel bir mesire yeri ve piknik yeri olarak kullanılabilir alanın en
ucunda bir tesis vardır burdan güzel Boyabat'ın karayoluna bakan
tarafında bulunan ovalar ve dağları görebilirsiniz tavsie edilir..



DİKMEN



Dikmen Tarihi :Dikmen ilçesi asıl
yerleşim yeri olarak ilçenin 3 km. doğusundaki Eski Cuma görülmektedir.
Dikmen'in de içinde bulunduğu bölgeye M.Ö.1200-1546 yılları arasında
Paflagonyalı'lar hakim olmuştur, fakat onlar hakkında fazla bilgi
yoktur. İskender İmparatorluğu M.Ö. 336-323 yılları arasında bu bölgeye
hakim olmuşlardır. M.Ö. I.yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğunun
egemenliğine girmiştir. 395 yılından itibaren de Roma İmparatorluğunun
ikiye ayrılmasıyla Bizans olarak bildiğimiz Doğu Roma İmparatorluğu bu
bölgeye hakim olmuştur. Anadolu Selçuklu sultanlarından I.İzzettin
Keykavus, Sinop ile birlikte Dikmen'in de içinde bulunduğu bölgeyi 1211
tarihinde hakimiyeti altına aldığı ihtimali vardır. Anadolu Selçuklu
Devletinin yıkılmasından sonra 1277-1322 yılları arasında
Pervaneoğulları Sinop ve diğer ilçeleriyle bu bölgeye hakim olmuşlardır.
Pervaneoğullarının toprakları 1322'de Candaroğullarına geçmiştir.
Çevikli köyünde "CENDER MEZARI" denilen mezarın Candaroğullarından
olduğu bilinir. Sinop ve Dikmen'i içine alan bölgeler 1461 'de Fatih
Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kurtuluş
savaşından önce işgale maruz kaldığı söylenemez.

Ayrıca çevrede yaşayan insanlardan edinilen bilgilere göre Saray köyünde
Söğütlü adı verilen bir göl vardır. O gölün yakınında Orta Çağ dan
kalma bir saray vardı. Bu sarayın kimlerden kaldığı bilinmemektedir.
Zamanla bakımı ve tadilatı yapılmadığından günümüzde kalıntısı bile
kalmamıştır. Yine tarihi bir eser olarak bilinen Kerim köyü Eski Cuma
mahallesindeki camiyi gösterebiliriz. Caminin yapılış tarihi
bilinmemektedir. Ancak çevresindeki mezar kalıntılarının 1690 yılına ait
olduğu sanılmaktadır.

İlçemiz Kerim, Göllü ve Görümcek köylerinde bulunan asırlık mabet
yerleri ve camiler ilçemizin çok eski bir yerleşim yeri olduğunun
kanıtıdır. Ayrıca, Akçakese köyü altında mevcut büyük bir tümseğin
tesadüfen kazılması sırasında oda oda büyük bir bina kalıntısının ortaya
çıkması (1690) bir devlet kuruluşunun kanıtı olmuştur. Bu mevkiye
KOLAZI denirdi. Halbuki askeri alay anlamına gelen Kolağası binası
olduğu anlaşılmıştır. Eldeki mevcut bilgilere göre 1908 yıllarında Gerze
'nin bucak, Saray köyünün kaza olduğu şüphesizdir.(Kaynak; mevcut tapu
senetleri)

1890 yıllarında şimdiki Dikmen ilçesi içerisinde yer alan Üçpınar, Göllü
ve Yaykın köylerinde İlkokul mevcut olduğu ve Ali Efendi 'nin
(Mırıkoğlu) Üçpınar İlkokulunda öğretmenlik yaptığı ve köyün % 75 'inin
okur-yazar olduğu bilinmektedir.
Bu bilgiler ışığında Candaroğulları'nın Sinop'ta hüküm sürdüğü yıllarda
Gerze'den hiç bahsedilmediği, o devirlerde Saray kazasının yerleşim yeri
olduğu anlaşılmaktadır.

İlçemiz yakın tarihini ise, 1935 yılında nahiye olarak
teşkilatlandırılması, 1957 yılında içinde tüm kuruluşların bulunduğu
Teşkilat-ı Nahiye haline gelmesi ve bundan 33 yıl sonra 20.05.1990 gün
ve 20593 sayılı Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren 3644 nolu
Kanun Hükmünde Kararname gereğince Kırçal, Dumanlı, Çorak köylerinin
birleşmesi ile İlçe hüvviyetine kavuşmuştur. 30 Ağustos 1991 tarihinde
fiilen ilçe olarak faaliyete geçmiştir diye özetleyebiliriz.

İlçemiz Dikmen çam ormanları arasında kurulmuş küçük bir yerleşim
yeridir. Bu yapısıyla son zamanlarda değeri giderek artan yayla
turizmciliğine açık ve elverişli bir yerdir. Göktepe ve Kiraz dağlarında
Kuzfındık, Omurlu, Üçpınar, Yaykın köyü civarında Ayvalan yaylaları
gibi doğa harikası yaylaları mevcuttut. Ancak bölgemizde herhangi bir
turizm yatırımı bulunmamaktadır.

İlçe merkezinde ve Saray ve Serbest köylerinde her yıl Temmuz ayının
3.Haftasında Karakucak Güreşleri düzenlenmektedir. Ayrıca 1965 yılından
buyana Eylül ayın içinde hayvan ve emtia panayırı kurulmaktadır.

DURAĞAN



Durağan Tarihi : Durağan'ın uzun bir
geçmişi olup, tarihi yönünden epeyce eskidir.Eski İstanbul, Amasya,
Diyarbakır, Trabzon ve Çorum yolları buradan geçerdi.Eski çağlarda
bugünkü modern limanlar olmadığından, tabi limanlar gemilere sığınak
olurdu.Bu yüzden Sinop'un tabii limanına giden yollar, Durağan-Boyabat
üzerinden geçerdi.

Sinop'u Anadolu'nun iç kısımlarına bağlayan yolların ilçeden geçmesi,
Durağan'ın önemini artırmış ve tarihi bir kasaba durumuna
getirmiştir.İlçe adının kasabada bulunan bir handan almaktadır.Kasabanın
ilk kurulduğu yer , ilçenin 5 Km kuzeyinde "Sakızören" denen yerdir.
Burada bulunan kaynak suyun yanında bir süre kalınmış, kaynak suyun
kuruması ile halk Gökırmak'ın kıyısına inerek bugünkü yerine
yerleşmiştir.Bu yer değişikliğin önemli diğer sebepleri de, halkın yol
kenarına ve Han' ın yanına yerleşme istekleridir.(1) Han, 1265 yılında
Pervane oğulları zamanında, pervane Muiüddin Süleyman tarafından
yaptırılmıştır.



Han, uğrak ve durak (dinlenme) yeri olarak kullanılmıştır. Bu durum
yıllarca sürmüş, yolcu ve halk dilinde buna hana DURAKHAN
denilmiştir.Böylece yeni kasabanın adı, bu hana izafeten DURAKHAN ,
zaman içinde halk dilinde DURAĞAN şeklini alarak resmi kayıtlara
geçmiştir.

Han (Kervansaray) , Durağan kasabası içinde eski camii (İsmail Bey
Cami-i) yanındadır.Kitabesi caminin ön cephesinde duvara raptedilmiş
iken, 1989 yılında başlanan ve 1992 yılında tamamlanan Durakhan' ın
restore çalışmaları sırasında bu kitabe İsmail Bey Camiinden alınarak
hanın giriş kapısı üzerine yerleştirilmiştir.

Selçuklu ordularının buraya karargah kurmaları ve çevre savaşları ile
ilgili hazırlık yapmaları buranın önemini artırmıştır.



Terelek Kaya Mezarları Köklen Köyü Kemerbahçe Mahallesi sınırları içinde
bulunmaktadır. Çok yüksek bir yerde olup, bulunduğu Gökırmak Vadisi'ne
hakimdir. Bu yapının, bazı kaynaklarda Hititlere bazılarında ise
Paflagonyalılar'a ait olduğu belirtilmektedir. Mezarın MÖ. 7. yy.da
yapıldığı sanılmaktadır.



Ambar Kaya Mezarı : Durağan-Vezirköprü
karayolu üzerinde Karadeğin Köyü yakınında olup, ilçe merkezine 5 km.
mesafededir. M.Ö.6.yy. da yapıldığı sanılmaktadır.

İsmail Bey Camii Kentin en büyük ve en eski camiidir. Osmanlılar
zamanında 1867 yılında yapılan cami Durağan Kervansarayı'nın hemen
yanındadır. 1943 yılında depremden zarar görmüş ve adı İsmail olan bir
usta tarafından onarılmıştır. Bu tarihten sonra cami, İsmail Bey Camii
diye anılmıştır. Caminin kapısı, minberi ve kürsüsü ağaç kabartma ve
oyma tekniğiyle yapılmış ve çok süslüdür.

Durakhan (Kervansaray): Sinop ili Durağan ilçesinde, İsmail Bey
Camisi’nin (Eski Cami) yanında bulunan Durakhan kitabesinden
öğrenildiğine göre, Selçuklu veziri Müinüddin Süleyman Pervane
tarafından 1246 yılında yaptırılmıştır. İç Anadolu ile Karadeniz
bölgeleri arasındaki ticaret yolu üzerindeki han, yöre halkı ve yolcular
tarafından Durakhan olarak anılmıştır. Bu nedenle de bulunduğu ilçenin
adı Durakhan olmuş, zamanla halk dilinde Durakhan Durağan’a dönüşmüştür.


Hanın kitabesi yerinden düştükten sonra korunması için İsmail Ağa
Camisi’nin duvarına konulmuştur. Bu kitabeden Bekir Başoğlu Boyabat
isimli kitabında söz ermektedir.

Kitabe:
”Emre bi imareti hazin - i Han İl menrure fi eyyami Devlet -iz Sultan.
El a'zam Şehinşah ile muazzam itibar üd-dünya ve'ddin Ebül Fatih
Teyhüsrev.
El isfehar i-muazzam Melik-i Mülük İl-Ümera vel-vüzera emin üd Devleti
ve'ddin avn ül-islam.
Perdvenetü A'zam Süleyman ibnü Ali a'lellahü şenehü nazara ehell ül abdi
aakarühüm güher başübnü Abdillahfi zilhicce sene erbaun , sittine ve
sittemiye.”

Arapça olarak yazılmış olan bu kitabenin mealen anlamını Bekir Başoğlu
şöyle açıklamıştır:

“İslam’ın ve Müslümanların dinin ve devletin yardımcısı vezir, emir ve
meliklerin meliki dünyanın ve dinin itibarı Fatih'ler babası Ulu Sultan
Keyhüsrev'in emriyle bu Kervansarayı h.644 (1246) yılında büyük Pervane
Süleyman bin Ali yaptırmıştır. İnşaatı kulların fakiri Kühürbaş Bin
Abdullah nezaret etmiştir.”


Han moloz taş ve kesme taştan kireç harçlı olarak yapılmıştır.
Dikdörtgen planlı han 22.50x14.00 m. ölçüsünde bir iç avlusu bunun
çevresinde de 13 odadan, aşevi, hamam ve mescitten meydana gelmiştir.
Selçuklu sanatının özelliklerini yansıtan han, açık avlulu han
örneklerindendir. Hanın girişi üzerinde geometrik bezemeler ve kitabesi
bulunmaktadır. Bu kitabe İsmail Bey Camisi’nin duvarına sonradan
konulmuş ve hanın 1989-1992 yılları arasında restorasyonun yapıldığı
sırada da bu kitabe tekrar eski yerine konulmuştur.

Girişin iki yanında diğer han odalarından farklı iki oda bulunmaktadır.
Bu odalar hanın güvenliğini sağlayanlar ile hana girişi kontrol edenlere
aitti. Avludaki han odaları ve arkasına yaslandığı hanın duvarları
oldukça kalındır. Aynı zamanda buraya içerisinin aydınlatılması ve
havalandırılması için mazgal pencereler açılmıştır. Hücreler beşik tonoz
örtülüdür. Bunlardan ilk bölümdeki odalar hana konaklamak için
gelenlerin dinlendikleri yerlerdir. İkinci bölüm hanın sağ tarafında yer
alır. Bu bölümün ne amaçla kullanıldığı kesinlik kazanamamakla beraber
ibadethane olarak kullanıldığı da iddia edilmiştir.

Durakhan döneminin en sağlıklı işlevi olan yapılarından birisidir.
Sağdaki bölümde hanın hamamı, mutfağı da bulunmaktadır. Bu hamamdan
yalnızca bir duvar kalıntısı günümüze gelebilmiştir.

</blockquote>



En son CANTAR tarafından Salı Tem. 13, 2010 7:58 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

2 SİNOP Bir Salı Tem. 13, 2010 7:09 pm

CANTAR

avatar


SİNOP











<blockquote class="postcontent restore ">


M.Ö. 1000 Yıllarında Sinop

MÖ. 756 yılında Milet'ten ayrılan ve kendilerine
yeni bir şehir kurmak isteyen göçmenler buraya gelerek bugünkü Sinop'un
ilk temelini atmışlar ve bu şehre Sinope adını vermişlerdir. "Efsaneye
göre tanrıça Sinope ırmak tanrısının kızıdır. Zeus Sinope'ye aşık olur.
Her dilediğini yerine getireceğine söz verir. Sinope kızlığına
dokunmamasını ister. Tanrı yemine bağlı kalarak onu kız bırakır. Bugünkü
Sinop'un olduğu yere gelir."

Daha sonra MÖ. 630 yılında ikinci bir koloni (sömürge, göçmen topluluğu
ya da bu topluluğun yerleştiği yer) grubu Sinop'a yerleşmiştir. Şehrin
surlarının büyük bir olasılıkla kolonize (koloniler halinde yaşanan)
devirlerde yapıldığı tahmin edilmektedir.

7. yy başlarında Sinop, Anadolu'ya kuzeyden gelen Kimmerlerin, 6. yy
ortalarında İran'dan gelen Perslerin istilasına uğramıştır.

Helenistik Dönem

MÖ. 4. yüzyılın birinci yarısında
Paflagonya'lılar bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. MÖ. 332 yılında
Büyük İskender'in Anadolu'ya girişini fırsat bilen 1. Ariarathes
Kapadokya'da bağımsızlığını ilan ederek, Sinop'u da hakimiyetine almış.
MÖ. 302 yılında Mitridat Ktistes Paflagonya'da dağınık halde bulunan
prenslikleri bir araya getirerek kuvvetli bir devlet (bağımsız bir ülke
ile onun yönetiminden oluşan varlık) kurmuştur. Daha sonra ll. Mitridat
ve onun oğlu Farnak Sinop'a hakim olmuş. MÖ. 169 yılında devletin başına
Mitridat Flapeton geçmiştir. Mitridat Flapaton Sinop'u bayındır
(gelişip güzelleşmesi için üzerinde çalışılmış, alt yapıya sahip) hale
sokmuş, başkentini Amasya'dan Sinop'a getirmiştir.

Sinop'un parlak dönemi Mitridat Fatpator zamanında olmuştur. Bütün
Karadeniz'i hakimiyeti altına alan Mitirdat Romalıları'da Anadolu'dan
atarak büyük bir imparatorluk kurmuş, ancak Başkenti Sinop'tan
Bergama'ya taşımıştır.

Helenistik dönem Sinop'un en parlak zamanı olup, bu dönemde kültüre
büyük önem verilmiştir.

Romalılar Dönemi

MÖ. 70 yılında Roma İmparatorluğu işgal ettiği
bu toprakları yeniden tanzim etmiş. Pontus Krallığını Kızılırmak'tan
itibaren ikiye bölerek, doğu parçasının idaresini yerli sülalelere
vermiş, batı parçasını ise doğrudan doğruya devletin eyaleti haline
getirmiştir.

Sinop'un Roma idaresine geçmesi tarihte önemli bir dönüm noktasıdır.
Bilhassa (her şeyden önce, başta) Cesar zamanında şehre maddi
yardımlardan başka, yeni Roma kolonileri gönderilmiş ve genişleyip
büyümesi sağlanmıştır.

Bizans Devri

Bizans devri konusunda Sinop için bilgiler yok
denecek kadar azdır. Genç Pliny'nin Trajan'a yazdığı bir mektuptan
Sinop'ta çok sayıda Hıristiyan'ın yaşadığı anlaşılmaktadır. İdari olarak
Armeniakon ve Pontus themalarında dinsel olarak da Hellenpotos
metropolitliğine bağlı olarak gösterilen Sinop'ta günümüzde harabeleri
bulunan Balatlar Manastır Kilisesi'nin VI. Yüzyılda yapıldığı sanılır.
Bizans devrinde gittikçe askeri bir yapı kazanan Sinop'un kale içine
çekildiği ve tarih boyunca gelişmiş bulunan ticaret ve kültürünün dinsel
bazı olaylar nedeniyle gerilediği sanılmaktadır. Justinianos zamanında
Sinop'un kaleler, su yolları, köprüler
ve kiliselerle geliştirildiği fakat kısa süre sonra ortaya çıkan Arap
istilalarının bu gelişmeyi durdurduğu anlaşılır.

İkonoklasm devrinde Sinop'un dinsel ve sivil yapılarının tahrip
edildiği, Karadeniz'de gelen Varegler'in Sinop'u yıktıkları da bilinir.

İstanbul'un Latinler istila edilmesinden sonra I. Andronikos'un
torunları büyük Komnenoslu Aleksios ve David idaresinde Karadeniz'in
güneydoğu kıyısında Trabzon Rum Devleti kurulmuştu. Buradan David, sahil
boyunca ilerleyerek Sinop'u işgal etti ve sonunda Paplagonya ve
Karadeniz Ereğlisi'ni de hakimiyeti altına aldı. Bizans ağırlık
merkezinin bu dönemde Anadolu'ya kayması eski Bizans-Selçuklu
çekişmesini keskinleştirmişti. Bu durum Selçuklular'ın Karadeniz'de bir
limana sahip olmalarına engel oluyordu.

Sinop ve çevresi 1214 yılında Selçuklu hakimiyetine geçtikten sonra
Hıristiyan kültür yaşamı yoğun bir şekilde sürdü. Osmanlılar zamanında
şehrin surları dışında batıda Akliman, doğuda Hıdırlık yamaçlarında
yoğunlaşan Hıristiyan Ortodoks Rum ve az sayıda Ermeni yerleşimi vardır.
Osmanlı kayıtlarında bunların kilise ve vakıflarına ait sayısız kaynak
vardır.

























</blockquote>







<blockquote class="postcontent restore ">
Sinop'un Fethi ve Selçuklular Dönemi


Türklerin Anadolu'ya girdikten sonra
ilgilendikleri yerler arasında Paflagonya ve Sinop civarı da vardır.
1085 yılında Süleymanşah'ın komutanlarından Karatekin'in Sinop'u
Bizanslılardan aldığından bahsedilir. Ertesi yıl Bizanslılar, Sinop'u
kurtarmak için Konstantin Dalassenos komutasında bir donanma
gönderdiler. Bu sırada İzmir Bey'i Çaka'nın Bizans topraklarına karşı
giriştiği saldırılar sırasında Bizanslı komutan Nikephoros'un yenilgiye
uğraması Bizanslıları zor durumda bıraktığından Konstantin Dalassenos'u
geri çağırdılar. Pekar bu sırada Bizanslıların Sinop'a tekrar sahip
çıkmaları Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçukluları arasındaki siyasi
çekişmeler yüzünden olmuştur.

1176 Miryokephalon zaferinden sonra Türklerin Bizanslıları Anadolu'nun
büyük bir kısmından atabildikleri anlaşılmaktadır. İbn-î Bibi'deki
kayıtlardan anlaşıldığına göre Paflagonya bölgesinin fatihleri,
başarılarına karşılık olarak Selçuklu Sultanları tarafından ikta olarak
verilen Kastamonu yöresinin sahipleri ve Bizanslılara karşı yürütülen
mücadelenin lideri olan Çoban ailesidir. Güçlü bir yönetimle
Selçuklular'ın sonuna kadar Kastamonu ve civarını elinde tutan bu aile
ile Sinop'un birkaç kez Türkler tarafından fethedilmesi arasında
ilişkiler vardır.

Sinop'un Bizans yönetiminde bulunduğu sıralarda Kırım'a gitmek isteyen
Selçuklu tacirleri burada gemiye binmek suretiyle Sinop Limanı'ndan
faydalanıyorlardı. IV. Haçlı Seferi sırasında Haçlılar, 1204 de
İstanbul'u ele geçirip bir Latin Devleti kurunca İmparatorun damadı
Theodoros Lascaris'in kurduğu İznik Bizans Devleti ve yine Komnenos
hanedanından Aleksios ve David Komnenos kardeşlerin Trabzon'da
kurdukları Trabzon Rum Devleti oluştu. Bu üçe bölünmüş Bizans mirası
karşısında Anadolu'yu Selçuklu Devleti ikinci planda bir kara devleti
haline geliyordu. Oysa Anadolu Selçuklularının Kırım ticaretini
geliştirebilmeleri ve Karadeniz'de Hıristiyan güçlerine karşı
koyabilmeleri için Sinop gibi ticari ve askeri bir limana ihtiyaçları
vardı. Bu sırada David Komnenos, kıyı şeridi boyunca ilerleyerek Sinop
ve Ereğli'yi aldı. İznik devleti ile çatışmaya girdi. Bu durumda
Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile anlaşan Laskarisler, David
Komnenos'u geri çekilmeye zorladılar. Fakat kendi güvenliklerini düşünen
Selçuklular, Karadeniz'de üçüncü bir güç olarak ortaya çıkmak isteyince
gözlerini ilk olarak Sinop'a diktiler. Kardeşiyle olan taht kavgasını
halleden I. İzzeddin Keykavus, o sırada Trabzon Rum İmparatoru I.
Aleksios Komnenos'un Canik tekfuru Kir Aleksi tarafından idare edilen ve
yöre halkına çeşitli zulüm ve yağmalar yapan bu valinin idaresindeki
Sinop'a yürüdü.

Şehrin zaptının zor olduğu bilindiğinden muhasaraya ve ablukaya karar
verildi ve sultan, vilayet beylerini savaşa çağırdı. Olaydan habersiz
olan Kir Aleksi bu sırada Sinop dışında avlanıyordu. Ordudan çıkarılan
bir müfrezenin Kir Aleksi'yi yakalayıp sultanın önüne çıkartması
olayları hızla geliştirdi.

Kalenin önüne getirilen tekfura karşılık şehrin teslim edilmeyeceğini
söyleyen Sinop'luların daha sonra fikirlerini değiştirerek şehri kansız
olarak Selçuklulara bırakmaları bir sürpriz olmuştur. Bu olaydan sonra
yapılan anlaşmayla Aleksi yıllık vergiye bağlandı ve adamlarıyla
birlikte Canik'e gönderildi. (1214) Şehirde kalmak isteyenler serbest
bırakıldı. Şehir tekrar düzenlendi, Kiliseler Camiye çevrildi. Bir
medrese yapıldı, kale tamir edildi, tapu defterleri düzenlendi. Şehre
Çepni oymaklarından boylar yerleştirildi. Sultan sefere katılan
beylerden Simre Valisi Bedrüddin Ebu Bekir'i Sinop Valisi ve komutanı
olarak bıraktıktan sonra Sivas'a döndü. İbn Said el Magribi, Sinop
Limanı'nda Konya Sultanına ait donanmanın bulunduğunu, çam ormanlarıyla
kaplı Kastamonu ve Amasya dağlarından kesilen kerestenin su yolu ile
Sinop Darüs Sın'a'sında (tersane) gemi inşaası için nakledildiğini
belirtir. Kısa sürede oluşturulan bu donanma ile fethin ardından Soğdak
seferi yapılır. Soğdak ve civarına Ruslar egemen olmuşlardı. Ruslar bu
bölgede Selçuklu korumasını kabul etmişlerdi. Soğdak'a bir Türk
Garnizonu yerleştirilerek camii yapıldı.(1225) Sinop'tan yapılan bu
sefer Sinop'un üs olarak o dönemdeki gücünü gösterir.

Pervaneoğulları Dönemi

1243 Kösedağı yenilgisinden sonra Moğol
kontrolüne giren ve hızla zayıflayan Anadolu Selçuklu hakimiyetinin bu
durumu karşısında Trabzon Rumlarının Sinop'u 1259'da tekrar işgal
ettikleri anlaşılmaktadır. Moğollara karşı izlediği bağlılık politikası
sayesinde devlete hakim olan Pervane Müinüddin Süleyman 1259'dan beri
Trabzon Rum yönetiminin elinde bulunan Sinop'un geri alınması isteğini
yasallaştırmıştır. Bu durumda kısa sürede Selçuklular'ın eline düşen
şehirde kilise olarak kullanılmakta olan Cami-i Kebir tekrar camiye
dönüştürüldü. Pervane olayı kutlamak için bunun yanına bir medrese
yaptırdı. Şehrin düşmesi 1262 yılının yaz aylarına rastlar.
Pervaneoğulları yönetiminde Karamanoğulları 1276'da Konya üzerine
yürüdükleri zaman Rumlar, yine fırsat bilerek asker ve silah dolu
gemilerle Sinop'a hücum edince sahil kumanda Tayboğa liderliğindeki
Çepni oymakları saldırıyı püskürtmüşlerdir. Selçuklu Devleti'nin
sonlarına doğru ise Kırım'da bulunan II. İzzeddin Keykavus'un oğlu
Rükneddin Geyûmers'in bir ara Sinop valisi olarak görünmesi,
Pervaneoğulları hakimiyetinin bir beylik kuvvetinde olmadığını
düşündürür. Pervane'nin idamından sonra Sinop'ta bulunan oğlu Muinüddün
Mehmed, yöreye hakim olmuş 1297 yılında ölümüne kadar çevresine zalim
davranmıştır. Mehmed'in ölümünden sonra yerine Müinüdden Süleyman
Pervane'nin diğer oğlu Ali'nin oğlu Mühezzübiddin Mesud geçmiştir.

Mesud zamanındaki en önemli olay Sinop'ta Cenevizlilerin bir
konsolosluklarının açılmış olmasıdır. Bu sırada bir Ceneviz donanmasının
Sinop'a baskın yaparak Mesud'u kaçırması ve fidye karşılığında serbest
bırakması Cenevizliler ve Türkler arasında Karadeniz ticareti konusunda
rekabet yaşandığını gösterir. Bu devirde Anadolu'dan geçmesi gereken
ticaret yolunun boğazlara aktarılması Sinop ve Samsun Limanlarının
ticaretine büyük zarar vermiştir ve Gazi Çelebi'nin XIV. Yüzyılın
başlarında Cenevizlilere karşı korsanlığa girişmesinin başlıca nedeni
olmuştur. Gazi Çelebi'nin babası Mesud'un son Selçuklu Sultanı mı? Yoksa
Pervaneoğlu Mesud mu olduğu fikri tartışma konusu olmakla birlikte bu
kişinin Pervaneoğlu olduğu kabul edilmiştir.

Gazi Çelebi'nin erkek evladı olmadığından ölümünde kızı bir süre
babasının yönetimini ele almış, hatta bu yüzden Sinop'a bir ara "hatun
ili" denmiştir. O sırada Kastamonu'da Candaroğlu Süleyman Trabzon
Rumlarının şehri işgal edeceği gerekçesiyle Sinop'u Candaroğlu beyliğine
katmıştır. (1323) Buraya vali olarak oğlu I. İbrahim Bey'i
göndermiştir.

Pervaneoğulları Beyliği

Anadolu Selçuklulari'nin dagilmasi sirasinda
Sinop'ta Pervâne Muineddin Süleyman'in oglu Mehmet tarafindan kurulan
beyligin adidir.

Sinop, 1214'te Trabzon Rum Imparatorlugu'ndan alinmis önemli bir deniz
üssü ve ticaret iskelesi idi. Anadolu Selçuklulari'nin iç karisikliklari
sirasinda Trabzon Rum Imparatoru tarafindan geri alinmis ve kendi
topraklarina dahil edilmistir (1259). Pervâne, Ilhanli hükümdari Abaka
Han'dan izin alarak Sinop'u ele geçirmek için faaliyete giristi.
Yaklasik bir yil karadan denizden kusattigi sehri 1266'da zaptetti.
Böylece Selçuklular'in Karadeniz'deki ticaret kapisi olan Sinop,
Muineddin Süleyman'a ikta olarak verilmis ve yine onun istegi üzerine
kendisine temlik edilmistir.

Sinop'un fethi ve Pervane'ye temlik edilmesi, Sultan Rükneddin Kiliç
Arslan ile onun arasinin açilmasina sebep oldu. 1266'da Selçuklu
sultaninin Pervane'nin Mogollar tarafindan tahrikiyle öldürülmesinden
sonra, Selçuklu Devleti'nin idaresinde Pervane'ye ortak kalmadi.
Selçuklu Devleti'nde nâibu's-sultan olan Pervâne, devamli bir sekilde
merkezde bulundugundan bizzat Sinop'ta ikamet edememekteydi. Bu sebeple
oglu Muinüddin Mehmed'i malikanesi olan Sinop'a gönderdi. Pervane
Süleyman, 1277'de Ilhanli hükümdari Abaka Han tarafindan öldürülünce
oglu Mehmed istiklâlini ilan ederek Sinop'ta Pervaneogullari adi ile
kisa süre devam den beyligi kurmus oldu.

Muinüddin Mehmed yaklasik yirmi yil beyligin idaresini elinde tuttu.

Muinüddin Mehmed, Mogollar ile iyi geçinmek zorunda kaldi ve onlarin
verdigi devlet islerinde görev yapti. Bu sirada halki agir vergilerle
ezen Mehmet Bey, Mogollar'a karsi bir hareketin hazirliklari içindeyken
hastalanarak öldü. Bundan sonra beyligin idaresi Pervane Süleyman'in
torunu Mühezzibüddin Mesud tarafindan yürütüldü. Mesud Bey, Mogollar'la
iyi iliskilerde bulunarak herhangi bir tehlikenin gelmesini önledi.
Ayrica devletin sinirlarini genisleterek Bafra ve Samsun'u ele geçirdi.
Mesud Bey, Sinop'ta ticarî koloni bulunduran Cenevizliler tarafindan
ticarî bir anlasmazlik sebebiyle ani bir baskinla esir edilerek Ceneviz
müstemlekesi olan Kefe'ye götürüldü. Ancak çok agir bir fidye ödemek
suretiyle tekrar Sinop'a döndü (1298). Bundan iki sene sonra vefat eden
Mesud Bey'in yerine oglu Gazi Çelebi, Sinop emiri oldu (1300). Donanmaya
önem veren Gazi Çelebi, önce Trabzon Rum Imparatoru ile anlasarak Kirim
ve Kefe taraflarina sefer düzenledi ve bir Ceneviz donanmasini Kefe
yakinlarinda maglup etti (1313). Daha sonra da Trabzon'a karsi hücuma
geçti (1319). Cenevizliler'in 1322'de Sinop'a karsi giristikleri
saldiriyi basariyla püskürttü. Gazi Çelebi'nin erkek evladi olmadigi
için Kastamonu beyi olan Candaroglu Süleyman Pasa'nin hakimiyetini
tanidi. 1322'de vefati üzerine bir ara kizi Sinop'ta beylik etmis ve bu
sebeple Sinop'a Hatuneli adi da verilmistir. Daha sonra Candaroglu
Süleyman Pasa tarafindan ilhak edildi. Böylece Pervaneogullari Beyligi,
Candarogullari Beyligi'nin topraklarina katildi.

Sinop'ta Pervane Süeyman tarafindan 666 (1267-1268)da yaptirilan Ulu
Cami en önemli mabedler arasindadir. Yine Pervane Süleyman Medresesi ve
Pervane türbesi, Pervaneogullari Beyligi devrinden kalma mimarî
eserlerdir.


Candaroğlu-İsfendiyaroğulları Beyliği Dönemi

Sinop'un Osmanlılara kadar tarihi tamamen
Candaroğlu Beyliği'nin gelişimi içinde kaldığından bu beyliğin tarihine
ve olaylarına bakmak gerekir. Selçuklu hanedanının taht kavgalarına
karşı İlhanlı hükümdarı Geyhatu'nun Anadolu'ya gönderdiği yardımcı
kuvvetler arasında Şemseddin Yaman Candar komutasında bir kuvvetin
olduğu ve mücadeledeki hizmetine karşılık olarak Geyhatu tarafından
kendisine Osmanlı tahrir defterlerinde Eflagunlu şeklinde geçen
Eflani'nin verilmiş olduğu kaydedilmektedir. Ölümünden sonra oğlu
Süleyman Bey Eflani'de beyliğin başına geçmiş, Kastamonu ve
Safranbolu'yu alarak hakimiyetini genişletmiştir. Bu arada beyliğin
merkezini Kastamonu'ya nakletmiştir.

1323 yılında Sinop'u da topraklarına katan Süleyman Bey şehrin
yönetimini oğlu İbrahim Bey'e vermiştir. Sinop'un alınmasıyla Candaroğlu
Beyliği Karadeniz'de Ceneviz ticaretine rakip olarak çıkmıştır. 1341'de
Süleyman Bey'in yerine tahta oturan oğlu I. İbrahim Bey hakkında eldeki
tek belge, h.742/1341 tarihli Sinop'ta kendisi tarafından yaptırılan
camiinin kitabesidir. İbrahim Bey zamanında Candaroğlu donanması
düşmanlara karşı gelebilecek güçtedir. İbrahim Bey'den sonra iktidara
Yakub Bey'in geçtiği hakkında bilgiler varsa da kaynaklar açık bir bilgi
vermezler.

H.747/1346-1361 tarihleri arasında hüküm sürdüğü sanılan Adil Bey'in
beylikte kaldığı süre kesinlik kazanmamıştır. Venediklilerin iki
müşavirle ve oniki üyeli meclis yardımıyla bir konsolos tarafından idare
edilen ticaret kolonisinin de ilk faaliyetleri bu tarihlere rastlar.
Adil Bey'den sonra yerine "kötürüm" sıfatıyla tanınan oğlu Celaleddin
Beyazit Bey geçmiştir.

H.787/1385 yılında ölen Kötürüm Beyazıt yerine İsfendiyar Bey geçti. Bu
dönemden sonra Candaroğlu Beyliği hanedanı Kastamonu ve Sinop'ta ayrı
ayrı hüküm süren beyler olarak ikiye ayrılmıştır. Sinop'ta hükümdarlık
yapan beyler İsfendiyar Bey'den geldikleri için hanedanın Sinop koluna
"İsfendiyaroğulları" denmiştir. Yıldırım Beyazıt döneminde Osmanlılara
karşı Karamanoğulları'nın kurduğu ittifaka Kötürüm Beyazıt'ın oğlu
Süleyman Bey de katılmıştır. Bunun üzerine Yıldırım Beyazıt Kastamonu'da
hüküm süren Süleyman Bey'in üzerine yürüdü ve H.794/1392 yılında
yapılan savaşta Süleyman Bey yenildi. Bu sırada Yıldırım Beyazıt Sinop'u
da kuşatmış ancak alamamıştır. Süleyman Bey'in ölümünden sonra
Sinop'tan ibaret olan Candaroğlu topraklarına İsfendiyar Bey hükümdar
oldu. Yıldırım Beyazıt'ın 1402'de Ankara yenilgisinden sonra
Candaroğulları'nın eski topraklarının yanı sıra Kastamonu, Çankırı ve
Kalecik de Timur tarafından İsfendiyaroğlu yönetimine bırakıldı. I.
Mehmet Devri'nde İsfendiyar Bey'in oğlu Kasım, Kastamonu ve çevresinin
kendisine verilmesi için Osmanlı Padişahının yardımını istedi.
İsfendiyar Bey Sinop'a çekilerek topraklarını Osmanlılara bıraktı. I.
Mehmet, bu toprakların yönetimini Kasım Bey'e verdi. II. Murat ise 1425
yılında İsfendiyar Bey'in oğulları ile kız kardeşlerini evlendirerek
İsfendiyaroğlu mirası üzerinde kuvvetli haklar elde etti. Bu sırada
İbrahim Bey ile Selçuk Hatun, Kasım Bey ile de Sultan Hatun
evlenmişlerdir.

Mezar kitabesine göre H. 842/1439 yılında ölen İsfendiyar Bey'in yerine
II. İbrahim Bey geçti. H.847/1443 yılına kadar tahtta kalan İbrahim Bey
mezar kitabesine göre Sinop'ta ölmüştür. Yerine geçen oğlu İsmail Bey
İstanbul'un Osmanlılar tarafından muharasına ordu ile katılmak zorunda
kalmıştır.

Özellikle ipek yolu üzerinde bulunan İsfendiyaroğulları ülkesini ele
geçirmek ve böylece batı seferiyle uğraşırken tüm kuzey Anadolu'daki
beylik ve devletleri fethetmek isteyen Fatih Sultan Mehmet'in ilk hedefi
Sinop oldu. Fatih Sultan Mehmet Kastamonu'ya gelerek ordugahını kurdu
ve Mahmut Paşa'yı Sinop'a gönderdi. Bu sırada donanma da Sinop Limanı'na
girdi. Sinop karadan ve denizden kuşatıldı. Mahmut Paşa İsmail Bey'e
bir mektup göndererek kaleyi teslim ettiği takdirde kendisine Anadolu'da
istediği yerin yurtluk olarak verileceğini bildirdi. Teklifi kabul eden
İsmail Bey 1461 Mayıs ayında şehri Osmanlılara teslim etti. Daha sonra
İsmail Bey'in Anadolu'da kalması mahsurlu görülerek Filibe'de dirlik
verildi. İsmail Bey burada 1479 yılında öldü.

Candaroğlu Beyliği döneminden önemli bir belge, 1331-32 kışında I.
Süleyman Bey'in hükümdarlığı sırasında büyük İslam seyyahı İbn-i
Batutan'ın şehre geldiğinde aldığı gözlemlerdir. Burası kalabalık bir
şehir olup, savunma bakımından iyi imkanlara sahiptir. Şehrin doğu
tarafı hariç her tarafı denizle çevrilidir. Şehrin tek kapısı vardır o
da doğudadır. Belde hakiminin izni olmadan kimse oradan içeri giremez.
En çok üzüm ve incir yetişir. Sinop Camii en güzel camilerinden biridir.
Sinop Candaroğlu idaresinde iken şehri gören Clavijo ve Pero Tafur'un
verdikleri bilgiler genel mahiyette kalır.

Osmanlı Dönemi

Sinop'un fethi ile İsfendiyar tersanesi de
Osmanlılar'a geçti ve burası Gelibolu ile devletin başlıca üslerinden
biri oldu. İdari bakımdan Kastamonu sancağına bağlanan Sinop, Kırım ve
Karadeniz'e yapılan seferlerde üs hizmetini gördü. Osmanlı yönetiminde
Sinop, XVI. Yüzyılda Celali ve Suhte ayaklanmaları sırasında zorluklarla
karşılaştı. 1614'de Kazaklar Sinop'a saldırdı. Karadeniz muhafızı
İbrahim Paşa baskınla Kazaklar'ı bozguna uğrattı. Sinop'a yönelik kazak
saldırıları ancak IV. Murat döneminde durdurulabildi.

XVIII. Yüzyıl sonlarında Rusların Kırım'ı işgalleri sırasında Sinop'ta
tersanenin yoğun olarak gemi yapımında çalıştığını Osmanlı arşivlerinden
öğrenmekteyiz. II. Mahmut devrinin ilk yıllarında tüm imparatorlukta
olduğu gibi ayanların güçlenmesi nedeniyle ortaya çıkan isyanları
devleti güçlükle önlediği anlaşılır. 1827 - 1828 Osmanlı-Rus
savaşlarında Sinop kalesine asker gönderilmiş, Sinop ayanı Kavizade
Hüseyin Bey kale muhafızı olarak atanmıştır. 1853 yılında Rus donanması
tarafından yapılan Sinop baskını Osmanlı Devleti ve müttefikleri ile
Rusya arasında Kırım savaşının başlamasına neden olmuş, bu da Sinop'un
gelişmesinde dönüm noktası olmuştur. Sinop baskını nedeniyle gerçekleşen
Kırım savaşı sonrasında Sinop sancağına Kafkaslardan muhacir geldiği de
bilinir. Bu savaştan sonra imzalanan Paris Anlaşmasına göre tarafsız
bölge haline getirilen Karadeniz'de Osmanlı Devleti ve Rusya ne tersane
ne de donanma bulundurmayacaklardı. İki devlette kıyılarda güvenliğin
korunması gerekli olduğundan savaş gemilerinin sayısını aralarında özel
bir anlaşmayla kararlaştıracaklardı. Bu anlaşmadan sonra Sinop'ta ufak
çapta da olsa tersane faaliyetinin olduğu anlaşılmaktadır.

Bu baskından ve savaştan sonra askeri bir tersane şehri olmaktan çıkan
Sinop, II. Abdülhamit döneminde suçluların alıkonulduğu iç kaledeki
hapishanesiyle ünlenmiştir. 93 Harbi sırasında Sinop Limanı'nın tahkim
edildiği ve gece girişinin yasaklandığı bilinir.

Osmanlı Dönemi'nde Sinop'ta Nüfus ve Ekonomik Yaşam

Şehrin Osmanlı sistemi içinde asıl önemi ticari ve askeri gemi
yapımından ve kerestecilikten ileri gelmiştir. XVII. Yüzyıl ortalarında
Sinop'un kale içinde ve dışında 24 mahallesi vardı. Hıristiyan
mahalleleri deniz kıyısında bulunurdu. Bir bölümü kale onarımıyla
görevli olduklarından haraç vermezdi. 1582 de 3000-5000 arasında olduğu
tahmin edilen kent nüfusu, 1783 de 15000 e kadar yükselmiştir.

Sinop kentinin ekonomik açıdan tarih boyunca ve özellikle XII. Yüzyılda
zayıf olmasının başlıca nedeni bir liman kenti olan Sinop'un arkasındaki
yüksek dağ sıralarının karayolu ulaşımını engellemesi olmuştur. Kereste
üretimi de orman tahribatı nedeniyle Ayancık'a kaymıştır. Ayrıca şehri
tümüyle harap eden büyük yangınların şehrin gelişimini engellediği
görülmüştür. Bu yangınlar içinde 1917 ve 1946 yangınları önemlidir.












































</blockquote>





<blockquote class="postcontent restore ">

ERFELEK

Eskiden halk arasında Cumayanı olarak bilinen
İlçe Merkezinin kuruluşu 1750’li yıllara dayanmaktadır. 1876’da fahri
bucaklık verilmesiyle ismi Karasu olarak değişmiştir. Karasu Bucağı 1911
yılında resmi bucak merkezi olarak teşkilatlanmış, 01.04.1960 tarihinde
ise ilçe statüsüne kavuşmuştur. Yeni teşkilatlanan İlçenin ismi ise
etrafındaki Erfelek ormanlarından esinlenerek Erfelek olmuştur. Erfelek
il merkezine 28 km. uzaklıkta küçük ve şirin bir ilçe merkezidir.

Tarihi seramik eserler, yer altı tünelleri, mağaralar ve savaş aletleri
ilçenin toprakları üzerinde çeşitli uygarlıkların yaşadığını gösterir.
Ancak bilgisizlik nedeni ile bu tarihi eserler ya değerinin farkında
olunmadan imha edilmiş ya da çok düşük ücretlerle satılmıştır.
Himmetoğlu Köyünün bulunduğu yerde Rumlar zamanından kalma harabeler
mevcut olup burada bir kasaba kurulmuş olduğu sanılmaktadır. Sarıboğa
Köyünde çok eskiye ait mağaralar mevcuttur. Kaldırayak Köyünün
Gerdankıran Tepesinde tarihi bir mağara ve devamında tünel mevcuttur. Bu
tünel yaklaşık 2 km. uzunluğunda olup Erfelek ilçesi Okçul Mahallesine
açılmaktadır, İlçe merkezinde 1931-1932 yıllarında Ali KARASU adlı şahıs
bahçesindeki toprağı kazarken bir tarihi eser kalıntısına rastlamıştır.
Bu eserin etrafı temizlendiğinde bir hamam kubbesi meydana çıkmıştır.
Bütün bunlar gösteriyor ki ilçe merkezi ve köylerinde daha öncede
çeşitli yerleşim birimlerinin kurulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Horzum
Köyünde tesadüfen yapılan kazılarda çeşitli tarihi eserler çıkmış olup
bu eserler Sinop Müzesinde sergilenmektedir. Hemen hemen tüm
köylerimizde Rum mezarlıklarına rastlamak mümkündür.

İlçe sınırları dahilindeki kırsal kesimde tarih öncesi ( prehistarik )
yerleşimlere rastlanmıştır. Bu yerleşim yerleri (höyükler) Koruma
Kurulunca tescil edilerek koruma altına alınmıştır.

Bu höyüklerden anlaşılacağı üzere Erfelek kırsal kesimi ilk Tunç Çağında
(M.Ö. 3000) yoğun iskan görmüştür. Bizans ve Roma yerleşimine
rastlanmaktadır.

Bunları şöyle sıralayabiliriz;

- YAMA TEPE HÖYÜK ( Karacaköy hudutları içinde ) ilk Tunç Çağı
- HARMAN TEPE HÖYÜK ( Bıyıklı Mahallesi hudutları içinde ) Genç
Kalkolitik Çağ
- ÇİLTEPESİ ( Başaran Köyü Hudutları içinde ) İlk Tunç Çağ
- KUM TEPESİ ( Hamidiye Köyü Hudutları içinde ) İlk Tunç Çağ
- KAHKÜLTEPE ( Hamidiye Köyü Hudutları içinde ) İlk Tunç Çağ
- HALİL USTA TEPESİ ( Hasandere Köyü Hudutları içinde ) İlk Tunç Çağ
- ÜVEZ YANI ( Kirenpara Mahallesi Hudutları içinde ) İlk Tunç Çağ
- ÖREN TEPE ( Mescit Düzü Köyü Hudutları içinde ) İlk Tunç Çağ-Roma
- GAVUR TEPESİ ( Kazmasökü Meydan Mahallesi) İlk Tunç Çağ- Genç Frig
- SARI MUSTAFA TEPESİ ( Kazmasökü Meydan Mahallesi) İlk Tunç Çağ
- TEPECİK ÜSTÜ ( Sorkun Köyü ) İlk Tunç Çağ- Genç Dönem
- KIRAN TEPE ( Çakırköy ) İlk Tunç Çağ


MS. 110 yıllarında zamanın Sinop Valisi PLYNİ
tarafından Sinop a 16 mil mesafeden muntazam su yolları yapılarak su
getirildiği, bu su yolunun da ilçenin Hasandere Köyünden geçtiği
kalıntılardan anlaşılmaktadır. İlçe merkezine 2 km. uzaklıkta Kaldırayak
Kuz Mahallesinde Rumlara ait bir kilise kalıntısı bulunmakta olup yerli
halk tarafından bilinçsizlik sonucu tahrip edilmiştir.

İlçenin Abdurrahmanpaşa Köyünde UZUNTÜRBE, Tekke Köyünde SARITEKKE,
Balıfakı Köyünde FAKI TÜRBESÎ, Sarıkum Köyünde HALİL TÜRBESÎ, Akçaçam
Köyünde AŞIK HASAN TÜRBESÎ, Kızılcaelma Köyünde ÇİLE TÜRBESİ, Yeniköyde
ise AKPINAR ve KANLI TÜRBE ler mevcut olup bunlardan UZUN TÜRBE ve SARI
TEKKE de yılın belli günlerinde pazarlar kurulur, dualar okunur.
Akçaçarn da bulunan
AŞIK HASAN TÜRBESÎ nde yatanın ise SEYYÎD BİLAL Hazretlerinin kardeşi
olduğu rivayet edilmektedir.

İlçemiz, Ülkemizsin Batı Karadeniz Bölgesinde yer almakta olup, Doğuda
Sinop İl Merkezi, Güneyde Boyabat İlçesi, Batıda Ayancık İlçesi,Kuzeyde
Karadeniz ile çevrilmiştir. Etrafı ormanlarla kaplı, denize de kıyısı
bulunan, eşsiz tabiat güzellikleriyle eşine ender rastlanan bir ilçedir.


Arazi; güneyde dağlık, kuzey ve doğuda engebeli ve düz yapıdadır. Dağlık
arazinin tamamı ormanlarla kaplıdır. İlçenin ortasından geçen Karasu
Çayı düz ve verimli bir ova şeridi oluşturarak kuzey doğudan Karadeniz e
dökülür. Karasu Çayı 45 Km. uzunluğunda olup, 1.175 m kod farkı vardır.

İlçenin yüzölçümü 410 KM2 dir. Bunun %68.5 i orman, %29.4 ü tarım
arazisi ve %2.1 i meradır.

İlçenin sahil kısımlarında kışlar ılık, yazlar sıcak ve her mevsim
yağışlı olup, yağış miktarı yıllık 600-100 mm dir. Güneydeki dağlık
bölgelerde ise geçit iklimi hakimdir. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar
soğuk ve yağışlıdır. Yağış ortalaması 400-500 mm dir.
İlçemizin denizden uzaklığı ortalama 17 Km, denizden yüksekliği ise
ortalama 200 metredir






























<blockquote class="postcontent restore ">


TÜRKELİ

Türkeli Tarihi

Anadolu'nun Türkleşmesinden sonra bu coğrafyanın
tamamının Türk kültür unsurlarıyla donatıldığını görmekteyiz. Özellikle
Kuzey Anadolu Bölgesinin dolayısıyla Sinop ve çevresinin Türk
fetihlerinden sonra ebedi yurt haline geldiği görülür. Bu bölge fetih
edildikten sonra bir daha Türklerin elinden çıkmamış, düşman işgali
yaşamamış nadide yurt köşelerinden biridir.

Sinop ve çevresi tetkik edildiğinde karşımıza çıkan hanlar, hamamlar,
medreseler, kervansaraylar, mescitler, imarethaneler, camiler, tekkeler
bizim bu iddialarımızı doğrular niteliktedir. Sinop, Karadeniz'in önemli
bir ticaret limanı olması nedeniyle tarihin değişik dönemlerinde
ticaretle uğraşan devletlerin uğrak yeri olmuştur.

Anadolu'nun Karadeniz'e açılan önemli ticaret yollarında biri olan
Sinop; Sultan I. İzzettin Keykavus tarafından fethedilmiş (1214) yapılan
yeni teşkilat ve tayinlerle kısa zamanda bir Türk ve Müslüman beldesi
haline getirilmiştir.
İlçenin tarihi ile ilgili yaptığımız araştırmalarda çok net bilgilere ve
yazılı kaynaklara ulaşılamadı. İlçenin adı ve tarihi ile ilgili belli
bir kaynağa dayanmayan iki farklı görüş tespit edildi.

Kısmen birbirine benzeyen bu görüşten ilkine göre ilçe merkezi, yerleşim
yeri olarak yüzyıla yakın bir geçmişe sahiptir. İlçe önce Rum
Pontuslular'ın sonra Selçukluların daha sonra İsfendiyaroğulları
Beyliği'nin ve 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet'in Sinop'u almasıyla
Osmanlı yönetimine geçmiştir. İlk kurulduğu zamanki adı Yarna'dır. Daha
sonra sahilde bir gemi kalıntısına istinaden Gemiyanı adı verilmiştir.
Daha sonra Türklerin ormanlık alana yerleşmeleri ile Türklerin Yerleşim
Yeri anlamına gelen TÜRKELİ adını almıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında
Ayancık ilçesine bağlı olan Türkeli 01.05.1957 yılında ilçe olmuştur.

İkinci görüşe göre; düşman saldırılarına karşı koyan Türk yerleşim
birimlerinden birisi olduğu için Cumhuriyet döneminde şimdiki TÜRKELİ
adı verildi.

Somut verilere dayanmamakla birlikte ilçenin çok uzak bir geçmişe sahip
olmadığını düşünmekteyiz. Her ne kadar köylerden aldığımız duyumlara
göre yerleşim yeri kalıntıları bulunmaktaysa da ilçe merkezinde
yaptığımız gezide bir çok eski yerleşim yerinde rastlanan eski binaların
olmayışı da yerleşmenin yeni olduğuna bizi iten bir başka olgudur.

Türkeli Coğrafya Durumu

Bitki Örtüsü

Kıyılardan iç kesimlere gidildikçe yeşil
ormanlarla kaplı alanlar çoğalır. Yörede yeşilin ve sarının bütün
tonlarını görmek mümkündür. Kıyılarda Akdeniz ve Karadeniz iklimi
karışık durumda olduğu için yaz ve kış yaprağını dökmeyen kısa boylu
bodur ağaçlar yer almaktadır. Bunlar mersin, bilyedin, zeytin ve defne
ağaçlarıdır.



İlçe orman bakımından ilin en zengin ilçelerinden birisidir. Zindan
ormanlarında çam, köknar, kayın, gürgen, meşe, kestane, kavak ve
dişbudak başlıca ağaç türlerini teşkil eder. Orman diplerinde sarı ve
mor renkli orman gülleri bulunmaktadır.
İlçenin gür ormanlarında defne (dafinus) bol miktarda yetişmektedir.
Islah çalışmaları yapıldığında yöre için önemli bir gelir kaynağı
olacaktır.

Akarsuları






Cible Çayı (Gemiyanı Çayı) : Gökçealan topraklarından başlayıp ilçe
merkezinden denize ulaşır.

Paşalı Çayı : Çatalzeytin ilçesi ile Türkeli sınırını çizer.

Helaldı Çayı : Helaldı (Güzelkent) çevresinin sularını toplayarak
Güzelkent merkezinden denize ulaşır.

Akarsuların rejimleri düzensiz olduğu için şiddetli yağmurlar sonucunda
geçtikleri yerlere zaman zaman zarar verirler. Cible çayı sonbahar ve
kış aylarındaki sellerde Yeşiloba köyünü ve ilçe merkezini sürekli
tehdit eder. Son yıllarda çay yatağında ıslah çalışmaları başlamış,
büyük bir kısmı kanal içerisine alınmıştır. Akarsuları, yer altı ve
yağmur suları beslediği için, yazın yağmur yağmadığı sürelerde çok
azalarak akan sular kuruyacak dereceye gelmektedir.

Kültür

İlçe ve köyleri kültürel yapı ile de ayrı bir
güzellik göstermektedir.
Yörede geleneksel kadın kıyafeti: Fes (Nezgep), yemeni (bürümcük), iç
gömleği (göynek), Paça denen şalvar tipi giysi ile, onun üzerinde üç
etek ve belde kuşak, önde önlük (peşkür) ayakta çarık ya da (naylon
ayakkabı) kara lastik bulunmaktadır.

Kıyafetlerin çoğu ( peşkür, paça, göynek, nezgep) ketenden işlenmiş,
dokunmuş iğne oyaları ile bezenmiştir. Göynek yakalarında göğsüne kadar
açık renkli iğne oyaları kişilerin iç dünyasını yansıtır. Paçalar ve
nezgep bordo ve beyaz nakış iplikleri ile işlenmiş el emeği, göz nurunu
yansıtır. Üç eteğin yerini pazen gömlekler ve peştamal almıştır. Kadın
ve erkek ayakkabıları lapçin, kundura, çarık, kara lastik yörede yaygın
olarak kullanılan ayakkabılardır.

Çeşitli düğün ve eğlencelerde Sinop türküleri ve Kastamonu türküleri
davul, zurna ve kaval eşliğinde çalınır. Eğlenceler : kadınlar ayrı
erkekler ayrı olarak yapılır.

Erkeklerin eğlencelerinde davul zurna ve köçek vardır. Köçek : Erkek
fistan giyerek üzerinde gömlek ellerinde zilleri ile sürekli dönerek,
omuz oynatarak oynar. Davulcu ve zurnacı da köçekle birlikte değişik
figürler yaparak gösteri yaparlar.

Köçek; sünnet düğünlerinde, düğünlerde nişanlarda, hıdrellezlerde, güreş
karşılaşmalarında, açılışlarda ve eğlencelerde geleneksel hale
getirilmiştir. Davul ve zurna beraber çalınır.

Kadınlarda işkembe derisinden yapılmış deflerle oyun ve eğlenceler
yapılır.

Yörenin geleneklerini diğer yerlerden ayıran özelliklerden birisi;
mehirdir.

Mehir : Düğünün ikinci günü kız tarafının yaşlıları oğlan tarafına
giderek kendilerini ağırlattırması olayıdır.
Helva gecesi (kına gecesi) : Hem kınanın yakıldığı, hem de un helvanın
(pekmez ya da şekerle yapılır) yapıldığı gecedir. Davet edilen kişiler
kız evine giderken şeker, un ve yağ götürürler.

Davetiye yerine, köylerde şeker, helva dağıtılır. Buna yöresel olarak
okuluk adı verilir.

Damat evinde uzun bir çubuğa metrelerce rengarenk basmalar bağlanır ve
evin önüne asılır. Dolayısıyla hangi evde düğün olduğu bu şekilde belli
olur.

Kına gecesinde kızın bekar bir sağdıcı olur. Gelin almada erkeğin
sağdıcı olur. Düğünden bir gün sonra gelin ve çeyiz görmeye gidilir. Bir
hafta sonrada kız annesini görmeye giderek damat genel mirastan pay
alır. Evin reisi ya damdaki hayvanlarından yada ağaçlarından vererek
mirasa ortak eder. Bahar şenlikleri ve bayramlarda çok özeldir.

Bayram ziyaretleri ilk gün şehir merkezinde 2. günü ise köylerde
yapılır. El öpülür, yemek yenir, şeker alınır, eğlenilir.

Hıdrellez de ise belirli köyler eğlence yapılacak yer olarak belirlenir.
Bu köylerin özellikleri yatırlara yakın olması,dır. Dualar
yapılır,keşkekler pişirilir, gelen misafirlere dağıtılır, Güreşler
düzenlenir. Davul zurna eşliğinde çeşitli yarışmalar yapılır. Dilek
ağaçlarına bezler bağlanır. Türbelere yatırlara ziyaret yapılıp dualar
okunur.




























<blockquote class="postcontent restore ">


GERZE


YÜZÖLÇÜMÜ : 594 km2
NÜFUSU : 23.224
İLÇE MERKEZİ : 10.002
KÖYLER : 13.222
RAKIM : 50 m.

TARİHİ

Karadeniz Bölgesi'nin gezmeye görmeye değer, tarihi ve tabiat
güzellikleri ile dolu olan Gerze ilçesi, antik çağlardan bu yana
toplumlar tarafından yerleşme ve barınak yeri olarak seçilmiştir. MÖ.
1400 yıllarında Gaşgalılar (Gasgaslar) tarafından küçük bir köy olarak
kurulan şirin sahil ilçesi Gerze, daha sonra Paflagonya Devleti'nin
eline geçmiş, sırasıyla da Hitit, Frig, Kimmer, Lidya, Pers, Büyük
İskender, Roma ve Bizans İmparatorluklarının egemenliğine girmiştir.
1214 yılında I.İzzettin Keykavus zamanında Selçuklu Devleti'nin
hakimiyetine giren Gerze, bir ara Trabzon Rum İmparatorluğu'nun eline
geçmiş, 1459 yılında da Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı
İmparatorluğu'na bağlanmıştır. Kayıtlardan ilçenin eski adının Zagora,
Gürzühatun, Savetova, Argibete olduğu anlaşılmaktadır, bilindiği üzere
Paflagonyalılar Kızılırmak'ın batı yöresine mızraklılar ülkesi anlamına
gelen Gezonolit adını vermişlerdir. Gerze adının buradan geldiği
sanılmaktadır. 13 Şubat 1956 yılında büyük bir yangın felaketi geçiren
ilçe devlet tarafından yeniden imar edilerek modern bir ilçe haline
getirilmiştir.

COĞRAFİ DURUMU




Kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Boyabat ve
Durağan, doğusunda Dikmen batısı Sinop ile çevrili olan ilçenin
yüzölçümü 594 km²'dir. İl merkezine denizden 13 mil, karayolundan 39
km.dir. Samsun iline 132 km. uzaklıkta olan Gerze'nin yükseklikleri 900
metreyi bulan Elma ve Köse Dağlarının yanı sıra Dede Dağı ve Hasan Dağı
bulunmaktadır. Köyler; orman içi, orman kenarı, kıyılık ve ovalık olmak
üzere üç yerleşim bölgesinde yer almaktadır. 71 köyü ve bir bucağı
bulunmakta iken, Dikmen Bucağı 20 Mayıs 1990 tarihinde kendisine 31 köy
bağlanarak ilçe olmuştur.

Gerze ilçesine bağlı bulunan 42 köy, arazinin meyilli olması
nedeniyle dağınık bir yerleşim yapısına sahiptir. Karadeniz ikliminin
özelliği olan bol yağışlar nedeniyle zengin bir orman dokusuna sahiptir.
Sahilden yükseklere doğru uzanan çam, kayın, meşe, köknar, gürgen,
dişbudak gibi ağaçlar bu zengin ormanlarda yer almaktadır. Bunların
dışında ormanlar, kızılcık, defne, fındık, böğürtlen, kocayemiş,
ormangülü, bodur ardıç ve kavak ağaçlarının yanı sıra çeşitli çayır
otlarıyla bezenmiştir. Vadilerdeki çeşitli meyvelikler ve zeytinlikler
bitki örtüsünün ayrı bir yönünü oluşturmaktadır.

İlçede yaz ve kış ayları arasındaki sıcaklık ortalaması açısından
çok büyük fark yoktur. Kışın 7C° dolayında olan sıcaklık ortalaması
yazın 20C° 'ye kadar yükselir. Yıllık sıcaklık ortalaması 14C°' dir. En
sıcak ay Temmuz, en soğuk geçen ay ise Şubat ayıdır. Yıllık yağış
ortalaması 690mm.'dir. Yağmurlar genellikle ilkbahar aylarında yoğun
olmaktadır. Ortalama açık gün sayısı 47, ortalama kapalı gün sayısı 123,
ortalama kar yağışlı gün sayısı 6.2, ortalama sisli gün sayısı 18,6,
ortalama bulutlu gün sayısı 194,5' tir. Ortalama nem oranı % 79 olan
ilçede ortalama deniz suyu sıcaklığı ise 14-15C°'dir.

Genellikle kış aylarında denizden karayel, gündoğusu ve poyraz,
karadan da lodos rüzgârları eser. İklim ve bitki örtüsünün özelliklerini
taşıyan, Altmışdörtoğlu, Güdekoğlu, Avlağısökü, Altunyayla gibi
yaylaların yanısıra çakıroğlu deresi, Sarımsak Çayı, Sarıyer Deresi de
başlıca akarsularıdır. Çakıroğlu Ovası ve Dranaz Dağı'ndan doğan
Çakıroğlu Çayı'nın meydana getirdiği vadi de bulunmaktadır.



Nüfus durumuna gelince; 2000 yılı nüfus sayımına göre Gerze ilçe
merkezinin nüfusu 10.002' dır. Köylerin nüfusu 13.222' dir. Toplam nüfus
ise 23.224'tür. İlçenin yaz nüfusu ile kış nüfusu çok büyük farklılık
göstermektedir. Yaz mevsiminin başlamasıyla özellikle Temmuz ayında
nüfus otuz-otuz beş bine kadar yükselmektedir. Deniz sahilinde yer alan
Gerze ilçesinin doğal güzellikleri, geniş yayla ve orman varlığı ve
tertemiz denizi turizme hareketlilik getirmektedir.

EKONOMİK DURUMU

İlçenin 42 köyü bulunmakta olup, 3782 aile
tarımla geçimini sağlamaktadır. Yüzölçümü yaklaşık 594 km² olan ilçede
yetişen en önemli tarım ürünleri buğday, mısır, tütün, arpa ve yulaftır.
Yıllara göre ekiliş alanı değişmekle birlikte sahil köylerinde ayçiçeği
ve şekerpancarı tarımı yapılmaktadır. İlçede ziraatı yapılan çeşitli
tarım ürünlerinin önemli bir kısmını çiftçiler kendi ihtiyaçları için
tüketmekte ve hayvan yemi olarak kullanmaktadır. Ancak, ihtiyaç fazlası
mısır ürünü yem fabrikalarına satılmaktadır. 2 adet un fabrikası faal
olarak çalışmakta ve 12 kişi istihdam etmektedir.

Gerek ekonomik açıdan, gerekse sosyal yaşamda çok önemli ve eski
bir yeri olan tütün daha çok sahile yakın köylerde üretilmektedir.
1940'lı yıllarda 250-300 bin kilo tütün üretimi yapılmaktaydı. Tütünler
demet sulü, mısır koçanı ile bağlanıyordu. 1963 yılında mavi küf denilen
tütün hastalığı hem kaliteyi bozdu hem de miktarı düşürdü. "Tütün ağacı
küçüktür, ama düşen ölür" dedirtebilecek kadar olumsuz yönde
etkilenmiştir tütün üreticisi. 1980 yılı öncesine kadar, İstanbul ve
Samsun'da bulunan şirketler, Gerze tütünü satın alırlar ve Amerika,
Rusya, Almanya, Avusturya gibi ülkelere gönderirlerdi. Daha sonraları
satış olanakları daraldığından Gerze'den tütün alımını durdurmuşlardır.

Tütün; aile tarımı şeklinde yapılmaktadır. Yaklaşık 10.000 kişinin
geçim kaynağıdır. İlçenin sanayi kuruluşlarından olan tekel yaprak tütün
işleme ve bakım evinde; merkez ve 48 köyde üretilen tütünlerin bakımı,
ekspertiz, alım satım ve işlemesi yapılmaktadır. İşleme atölyesi ayda 60
ton kapasitelidir. 118 personel çalışmaktadır. Beta Tekstil Sanayi
faaliyetlerini sürdürmekte olup yatırımlarını büyütmektedir. Beta dış
ticaret ve sanayi A.Ş. örgü kumaş, kumaş boyama ve konfeksiyon üretimi
yapmaktadır. Bunlardan kumaş boyama bölümü faal olup yaklaşık 60 kişi
çalışmaktadır. Örgü kumaş ve konfeksiyon bölümleri makine montajı
aşamasındadır. Faaliyete geçtiklerinde toplam istihdam 350 kişi
olacaktır. Betareks metalize işlik sanayi A.Ş. sim ipliği üretmekte olup
80 kişi çalışmaktadır. Balıksan Balık İşleme Sanayi ve Ticaret A.Ş.
balık unu ve yağı üretimi yapmakta olup daimi 10 mevsimlik 20 kişi
istihdam edilmektedir. Gerze Tekstil Konfeksiyon Ltd. Şti. bayan dış
giyim üretimi yapmakta olup toplam 24 kişi çalışmaktadır. Yenikent Çivi
A.Ş. çivi üretimi yapmakta olup 10 işçi çalıştırmaktadır. SİNDE A.Ş.'ye
ait toz deterjan fabrikası faaliyete geçmiş olup yaklaşık 45 kişi
istihdam etmektedir. Yıllık 30.000 ton kapasiteye sahiptir. Köpüklü
tozmatik , sıvı ve sel deterjan üretimi yapmaktadır.

BALIKÇILIK
İlçede balıkçılığın geçmişi tütünden de
eskilere dayanmaktadır. Ekonomik hayatın denizcilikle başladığını
söyleyebiliriz. Kanuni döneminden beri süregelen tekne yapımcılığı
günümüzde halen yapılmakta olup balıkçılığın geleneksel bir meslek
olduğunun bir göstergesidir. 1961 yılında kurulan Balıkçılık İstihsal
Satış Kooperatifi ihtiyaç fazlası balığı diğer kentlere pazarlar. İlçede
62 aile geçimini balıkçılıktan kazanmaktadır. Balık avının başında
hamsi gelmektedir. Yöremiz ekonomisinde en büyük canlılığı hamsi
getirmektedir. Hamsiden başka avlanan palamut, zargana, kefal, levrek,
kötek, torik, lüfer, pisi kırlangıç, kalkan balıkları da geçim kaynağını
oluşturmaktadır. İlçede 2 adet balık unu ve yağı fabrikası mevcuttur.


MEYVECİLİK VE SEBZECİLİK

Birçok meyve ve sebzenin yetiştirilmesine
uygun iklim koşulları mevcut olup başta elma, armut, incir, zeytin olmak
üzere ceviz, findik, erik, kiraz, ayva gibi meyveler yetişmektedir.
Çiftçiler öncelikle kendi ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalan ürün
iç pazarlarda satılmaktadır. Son yıllarda aile işletmesi tipinde sebze
ekimi ve seracılık yaygınlaşmaktadır. Karpuz üretimi de bu yörede
gelişme gösteren bir uğraş dalı durumundadır. Sebze tarımı her geçen yıl
gelişme göstermektedir. Başta patates, fasulye, salatalık, domates,
biber, pırasa, lahana, marul, ıspanak, kabak, bamya, bezelye gibi
ürünler yetiştirilmektedir. Çiftçilerin ihityaç fazlası ürünleri iç
pazarlarda satışa sunulmaktadır.

HAYVANCILIK

Hayvancılık, çiftçilerin en önemli geçim
kaynaklarından biridir. İlçede 15.250 baş sığır ve manda, 20.000 baş
keçi ve koyun, 1.500 baş tek tırnaklı, 35.000 adet kümes hayvanı ve
3.300 adet ilkel ve fenni arı kovanı mevcuttur. Çiftçiler hayvansal
ürünlerin bir kısmını kendi gereksinimleri için tüketmekte, süt,
yumurta, peynir, bal, yoğurt, tereyağı, yün gibi ürünlerin pazarlamasını
yapmaktadır. Torbalarda satılan yoğurtlar oldukça lezzetli ve tüketimi
fazlacadır. Hayvancılığın geliştirilmesi için modern besi ahırları
yaptırılmakta, yem bitkileri ekimi yaygınlaştırılmaktadır. İlçe Tarım
Müdürlüğünce her yıl çiftçilere 2000 adet civciv dağıtımı yapılmaktadır.

SOSYAL VE KÜLTÜREL YÖNLERİYLE GERZE

Bir toplumun düşünce dengesidir eğitim ve
kültür. Kendi gelenek ve görenekleriyle, yaşadığı çağı kaynaştıran, her
türlü yenilikleri benimseyen Gerze, sosyal ve kültürel yönden gelişmiş
yüksek bir eğitim ve kültür seviyesine sahip bu özelliği ile tanınan
ilçelerimizden biridir.


Gerze ilçesinde bünyesinde Yabancı Dil Ağırlıklı Lise bulunan 1
Genel Lise 1 Çok Programlı Lise (Muhasebe, elektrik, mobilya ve
dekorasyon ve metal işleri), 1 Anadolu Lisesi, İmam Hatip Lisesi ve
Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi olmak üzere toplam 5 lise ile
37 ilköğretim okulu (okullardan 8 tanesi bağımsız) bulunmaktadır. İlçe
merkezinde sosyal yaşam deniz mevsiminin başlamasıyla hareketlilik
kazanır. Sahiller ve plajlar gece geç saatlere kadar dinlenen ve eğlenen
insanlarla doludur. Bu zamanın boşa harcanması anlamında değildir.
Yaşadığı dünyaya her zaman penceresi açık insanlar topluluğudur Gerze.
Yaşamının farkındadır. Çağdaş, eğitime önem veren, düşünen, üreten,
hoşgörülü, sanat sever insanlardır. Ancak, iş sahasının sınırlı oluşu
büyük kentlere göçe neden olmaktadır. Bu kentlerin başında İstanbul,
Ankara ve İzmir gelmektedir.

13 Şubat 1956 yılında büyük bir yangın felaketi geçiren Gerze,
yeniden imar edilmiştir. Devlet tarafından yaptırılan evler, büyük
bölümü sağlıklı, yaşam koşullarına uygun olup gecekondu tipi evler hiç
yok denecek kadar azdır. Bu nedenle her yıl kutlanan 18-20 Temmuz Gerze
Deniz Şenlikleri, yangından sonra felakete uğrayan vatandaşlara yapılan
hizmetlerin en son bitirildiği tarihten gelen anlamlı bir gündür.
Geçiminin büyük bölümünü tarıma dayalı olarak sürdüren köylerde yaşama
standardı ortalama düzeydedir. Arazinin meyilli oluşu dağınık yerleşim
biçimine neden olmaktadır. Evler genellikle ağaçtan yapılmış olup alt
kısmında hayvan damı vardır.

Köy yolları ham yol olduğundan fazla yağış nedeniyle sık sık
heyelan olmaktadır. Bu da ulaşımı olumsuz yönde etkilemektedir.
Elektriksiz ve telefonsuz köy bulunmamaktadır. İçme suyu şebekesi bazı
köy ve mahallelerde mevcut olup ekseri köyümüzde bulunmamaktadır. Yeni
belediye olan Yenikent Belediyesi'nde çalışmalar devam etmektedir.
Sağlık hizmetleri 15 yataklı Sağlık Merkezi, Ana Çocuk Sağlığı ve Aile
Planlaması Merkezi, 5 Sağlık Ocağı (Merkez, Karlı, Yenikent, Soğuksu,
Sarımsak) vasıtasıyla yürütülmektedir. Ayrıca 22 köyde Sağlık Evi mevcut
olup, bunların üçünde ebe bulunmaktadır. Sağlık hizmetleri 13 doktor,
43 yardımcı sağlık personeli, 22 genel idari hizmetler sınıfında olmak
üzere toplam 78 personel ile yürütülmektedir. Sağlık Merkezinde 1
ambulans, Merkez Sağlık Ocağında 1 ambulans ve 1 binek oto, Yenikent
Sağlık Ocağında ise 1 ambulans bulunmaktadır. İlçe Sağlık Merkezinde
ayrıca röntgen ve laboratuvar hizmetleri de verilmektedir.

İlçede hava kirliliği problemi bulunmamaktadır. Artan nüfus
karşısında ekonomik ve sosyal nedenlerden dolayı köyden kente göç, diğer
bölgelerimizde olduğu gibi ilçemiz ve köylerinde de olmuştur.
Kentlileşen köylülerimizi daha çok genç nüfus teşkil etmektedir.
Köyleriyle bir bütün oluşturan ilçemizde; "Kız çocuğu okuyup da ne
olacak?" zihniyeti tamamen kalkmış olup eğitim ve öğretime gerekli önem
verilmektedir. Örgün eğitimin dışında yaygın eğitim faaliyetleri de
gerek ilçe merkezinde gerekse köylerimizde yetişkin eğitimi ile ilgili
faaliyetlerini sürdürmekte olup Cumhuriyetimizin Kurucusu Ulu Önder
******'ün doğumunun 100. yılı nedeniyle 23 Mart 1981 yılında yeniden
başlatılan okuma-yazma seferberliği ile çok sayıda vatandaşımızın
okuma-yazma öğrenmesi sağlanmıştır. 1999-2000 öğretim yılında da
okuma-yazma seferberliği çalışmalarımız sürdürülürken bu güne kadar
toplam 472 okuma-yazma kursu açılıp sonuçlandırılmış, sonuçlanan bu
kurslarımızda 2462 kadın, 1216 erkek toplam 3678 vatandaşımıza
okuma-yazma öğretilerek okur-yazarlık belgesi verilmiştir. Buna göre
okuma-yazma seferberliğinin başlatıldığı 1981 yılında okuma-yazma
oranımız %72 lerde iken bugün 14-44 yaş gurubunda %98,7' ye, 45 ve
yukarı yaşlarda %89,4'e genel okur-yazarlık oranımız ise %96'ya
yükseltilmiştir. Okuma yazma oranımız %100'e ulaşıncaya kadar çalışmalar
sürdürülecektir.


Sanat ulusların ortak dilidir. Gerzeli sanatı sever sanatçıyı sever
sahiplenir. Her yıl amatör tiyatro ekibi yeni oyunlarla gösterilerini
sunarlar. Çalışmalarını çevre il ve ilçelerde de sergileyerek,
zamanlarını iyi bir şekilde değerlendirmiş olurlar. Zaman zaman
gençlerin düzenlediği müzikli eğlence programları özendirici uğraşlardan
biridir. İlçede, Gerze Spor ile Esnaf Spor Kulübü adı altında iki spor
kulübü bulunmakta olup faaliyetini sürdürmektedir. Okullar arasında kros
yarışmaları, basketbol, hentbol, voleybol karşılaşmaları düzenlenmekte,
23 Nisan 1986 tarihinde yapılan stad gençlerimize her türlü açık hava
sporlarından yararlanma olanağı sağlanmakta, ilçemiz kapalı spor
salonunda gençlerimiz salon sporları yapmakta ve ülkemizin çeşitli
yerlerinden gelen sporcuların ilçemizde kamp ve müsabaka yapması
ilçemize hareketlilik kazandırmaktadır.

1981 yılında açılan ****** Kütüphanesi 9420 adet kitap ve 441
üyesi ile hizmetini sürdürmektedir. Kütüphaneden daha çok öğrenci
gençlik yararlanmaktadır. En çok edebiyat ve tarih kitaplarına
gereksinim duyulmaktadır. 1991 yılında açılan bir matbaası vardır.
İlçede bir adet sinema bulunmaktadır. Sinema daha çok kış mevsiminde
düğün ve diğer sosyal faaliyetler için kullanılmaktadır. Folklorik
dokusu araştırmaya değer bir yapıya sahiptir. Bununla ilgili çalışmalar
sürdürülmekte olup kamuya yansıtılmamış bir de türküsü bulunmaktadır.
Yerleşim bölgelerine göre giysi farkı dikkati çekmektedir. Başlık parası
yakın köylerimizde kaldırılmış ise de uzak köylerimizde hâlâ devam
etmektedir. El sanatları ile ilgili dokumalar günlük gereksinim olmaktan
çıkmış daha çok hazır eşyalar egemen olmuştur.

ÇEVRE ÇEKİCİLİKLERİ




TARİHSEL ÇEVRE

İlçemizde tarihimizin görkemli izlerini
taşıyan en önemli eserler olarak Köşk Hamamı, Esma-Zade Mustafa Paşa
Camii, Çeçe Sultan Türbesi ile eski Türk evlerinin motiflerini taşıyan
evler geçmiş uygarlıkların günümüzde yaşayan örnekleridir.

ÇEÇE SULTAN TÜRBESİ

Gerze ilçesi Çeçe Köyünde bulunan Türbe binası içinde 8 adet mezar
bulunmaktadır. Girişin önünde yer alan 5 adet küçük boyda mezar yer
almakta, bunların Çeçe Sultanın Kızlarına ait olduğu söylenmektedir. Bu
mezarların güneyinde yer alan iki adet büyük mezar vardır ki bunlardan
güneyde (solda) olan Çeçe Sultan'a, diğerinin Çeçe Sultan'ın oğluna;
girişin tam kapısında kuzey duvarına bitişik olan mezarın ise Çeçe
Sultan'ın sancaktarına ait olduğu söylenir. Çevredeki söylentilere göre
Çeçe Sultan'ın asıl adının Seyit Muhammet olduğu, Horosanda yaşadığı,
babasının adı Seyid Abdullah, kendisinin 12 imamlardan Musa Kasım'ın
torunu olduğu ve aynı zamanda Hz. Peygamber'in 7. karın torunu olduğu
anlatılmaktadır. Yine anlatılanlara göre Çeçe Sultan, 1071'de Türklerin
ilk Anadolu'ya Horosan'dan gelip akınlar düzenlediği, Anadolu'nun
Türkleşmesinde büyük yararlar göstermiş kahraman bir zat olarak
bilinmektedir.

ESMA-ZADE MUSTAFA CAMİİ

Yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, 1704 yılında
onarım gördüğü ve asıl adının Elmaspaşazade Mustafa Paşa Camii olduğu
kayıtlardan öğrenilmektedir.

PLAJLAR, GEZİ VE MESİRE YERLERİ

Gerze'nin tüm sahillerinde çam ormanları
denizle kucaklaşır. Çalboğaz Koyu, Bedre Koyu, Değirmenler Mevkii, Uçuk,
Hurma, Caymaaltı, Kargasa piknik ve denize girme yerleridir.

AV TURİZMİ - BALIKÇILIK

Devamlı düzenlenebilen domuz sürek avı,
mevsimine göre ördek, çulluk, tavşan, bıldırcın avları yapılabilir.
İlçenin tüm kıyıları orta ve sualtı balık avına çok uygundur. Balıkçılık
ilçenin en eski geçim kaynağıdır. Hamsi, kalkan, kefal, torik, palamut,
mezgit, tirsi, ispari, sarkan vb.
balıklar avlanmakta olup son yıllarda deniz kirliliği ve yanlış avlanma
balıkçılığı olumsuz yönde etkilemiştir.

İDARİ DURUM

Gerze ilçesinde Merkez ve Yenikent olmak
üzere 2 belediye ve 42 köy vardır. Gerze Belediyesi; Çarşı, Hamidiye,
Köşk, Cumhuriyet, ****** ve Ondokuzmayıs Mahallelerinden, Yenikent
Belde Belediyesi; Çeçe, Çalboğaz ve Boypınar Mahallelerinden
oluşmaktadır. Coğrafi durumun olumsuzluğu nedeni ile köylerimizde
dağınık bir yerleşim görülmekte olup 262 mahalle mevcuttur.


</blockquote> Milli Mücadele Dönemi



Ülkemizin dört bir taraftan işgali ve
azınlıkların zararlı çalışmalarından Sinop da nasibini almıştır. Samsun
merkezi ayrılıkçı Rum Müdafaa-i Meşrufa Cemiyeti'nin Sinop'ta bir şubesi
vardı. Bağımsız bir Rum Pontus Devleti kurmayı amaçlayan ayrılıkçı
çeteler, zaman zaman Sinop yörelerine de sarkıyor, Müslüman köyleri
basıyor halkı yıldırmaya çalışıyordu. Üçüncü Ordu Müfettişliği'ne ve
Anadolu'da Milli Mücadeleyi başlatma görevine atanan Mustafa Kemal, 18
Mayıs 1919 günü Sinop Limanı'na uğramış, Sinop Askerlik Şubesi
Başkanı'nı gemiye çağırıp, gerekli emirleri vermiş ve kara yolunun uygun
olmadığını öğrenip, hiç gemiden inmeden, Samsun'a hareket etmiştir.


Eylül 1919'da şehirdeki küçük İngiliz birliği, Sinop Mutasarrıfı
Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey'i tutuklamak ve Hükümet Konağı'na İngiliz
Bayrağı asmak istemişlerse de, halkın sert tepkisi üzerine bundan
vazgeçmek zorunda kalmışlardır.

Sinop ve yöresindeki Milli Cemiyetler'in (Müdafaa-i Hukuk) örgütlenmesi
Mazhar Tevfik Bey'in yeniden güç kazanmasından sonra hızla gelişti.
Sivas Kongresi'nde alınan karar uygulanınca, Sinop ve nahiyelerinde
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin bir çok şubesi açıldı.
Meclis-i Mebusanda da Sinop'u Rıza Nur Bey ve Miralay Zeki Bey temsil
etmişlerdir.


Sinop İstiklal Savaşı'na da bütün gücüyle katılmıştır. Sinop sancağının
Ayancık-Boyabat ve merkez ilçeleri İstiklal Harbinde en çok şehit veren
bölgelerden kabul edilir ve bu yüzden askeri belgelerde bu savaş
takdirle anılır.

23 Nisan 1920'de toplanan Birinci dönem T.B.M.M.'ne Sinop adına şu
Millet vekilleri seçilmiştir: Şerif (Arkan) Bey, Abdullah (Karabina)
Bey, Hakkı Hami (Ulukan) Bey, Rıza Namık (Uras) Bey, Şevket (Peker) Bey,
İstanbul Meclis-i Mebusanı'nda Sinop Mebusu olan Rıza Nur Bey'de,
Meclis-i Mebusan'ın kapatılmasından sonra Ankara'ya gelerek Büyük Millet
Meclisi'nin çalışmalarına katıldı. Meclisin ilk geçici başkanlığını da
en yaşlı üye sıfatıyla Sinop Mebusu Şerif Bey yürütmüştür.


Kurtuluş Savaşı yıllarında "21 Eylül 1923" Sinop
matbaasında basılan resmi tebliğin aslı ve tercümesi
(Basri Özgen' in özel arşivinden alınmıştır)
Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet'in ilanından sonra yapılan idari
düzenlemede sancakların kaldırılması ile il oldu. Sinop, Cumhuriyet
çağında da bir gelişme göstermiştir. Sinop ili, dar alan, az nüfusu,
tabiat, turistik ve tarihi zenginlikleri ile değerini korumaktadır.

Merkez, Ayancık ve Boyabat ilçelerine, 1920'de Gerze, 1955'te Durağan,
1957'de Türkeli, 1961'de Erfelek ve yakın geçmişte de Saraydüzü ve
Dikmen eklenerek ilçe sayısı 9'a çıkmıştır. (Merkezle birlikte)

Cumhuriyet dönemi Sinop tarihinin en önemli olaylarından biri de Mustafa
Kemal ******'ün 15 Eylül 1928'de şehre gelmeleri ve harf inkılabıyla
ilgili ilk işareti ve dersi burada vermeleridir.

















</blockquote>
</blockquote>



En son CANTAR tarafından Salı Tem. 13, 2010 8:53 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

3 SİNOP Bir Salı Tem. 13, 2010 7:11 pm

CANTAR

avatar


AYANCIK
BU KONUYU DA TAŞCI DOSTUMA BIRAKTIM EN İYİ O ANLATIR DÜŞÜNCESİ İLE TABİİİİİ............

BOŞ BIRAKMAZ BU BÖLÜMÜ İNŞALLAH.........

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

4 SİNOP Bir Salı Tem. 13, 2010 7:14 pm

CANTAR

avatar


COĞRAFİ KONUMU



Sinop, Karadeniz kıyı şeridinin kuzeye doğru en
çok sivrilerek uzanmış bulunan Boztepe Burnu ve Yarımadası üzerinde
kurulmuştur. 41o 12' ve 42o 06' kuzey enlemleri ile 34o 14' ve 35o 26'
doğu boylamları arasında yer alır.

İlin yüzölçümü 5862 km2 olup il bu yüz ölçümünle %0.8'ini kaplar. Batısı
Kastamonu, güneyi Çorum, güneydoğusu Samsun illeri, kuzeyi ise
Karadeniz ile çevrilidir. 475 km. uzunluğundaki sınırlarının 300 km.si
kara, 175 km.si ise deniz kıyısıdır.

Dağlar denize paralel olarak uzanmış olup,
kuzeybatıda yükselen dağlar Merkez İlçe sahillerine 9-10 km yaklaştıkça
alçalır ve sahil ovaları meydana getirir. En yüksek tepeler Ayancık'ta
Çangal (1.605 m.) ve Boyabat'ta Dranaz ( 1.345 m.)dır.



Boyabat- Durağan yöresindeki Kızılırmak vadisi
dışında önemli vadi yoktur. Sinop ve Boyabat düzlükleri en önemli ova
benzeri yerlerdir.

Önemli akarsulardan Gökırmak Boyabat ovasını sulayıp Kızılırmak'a
karışır. Çatalzeytin, Ayancık, Karasu, Kanlıçay ( Güzelceçay) ve Kabalı
çayları Karadeniz'e dökülür.

Şehrin biri kuzeybatısında, biri güneydoğusunda olmak üzere iki limanı
vardır. Esas limanı, güneydoğudaki koyda bulunur. Kuzeybatısındaki
Akliman ve Hamsaroz Koyu eski devirlerin barınak yerlerindendir.


Nüfusu 214.925 kişidir. (1997 nüfus sayımına göre)
ilçeleri : Merkez, Ayancık, Boyabat, Dikmen, Duragan, Erfelek, Gerze,
Türkeli ve Saraydüzü'dür.


Helesa Geleneği (Sellim)

Sinop'a özgü önemli bir gelenek Ramazan ayında
"sellime çıkma" ya da diğer adıyla "helesa"dır.

Helesa geleneğinin ortaya çıkışıyla ilgili
söylence ise şöyledir:
"Çok eski devirlerde, gemiler yelken ile çalıştığı zamanlarda
Karadeniz'de sığınacak üç liman varmış. Bunlar Temmuz, Ağustos ve
Sinop'muş. Yani Karadeniz sadece Temmuz ve Ağustos aylarında fırtınasız
olur, diğer zamanlarda da gemiler ancak Sinop limanında barınabilirmiş.

Yine böyle bir kış mevsiminde, bir yelkenli gemi Sinop limanına
sığınmış. Haftalarca burada mahsur kalındığından kumanyaları tükenmiş.
Açlık baş göstermiş. Dilenmek istemediklerinden kimseden bir şey
isteyememişler.

Bir gün kaptanın aklına feneri alıp ev ev dolaşarak mani söyleyip yardım
istemek gelmiş. Filikayla şehre çıkıp gece feneri de yakarak ev ev
dolaşıp, mani söyleyerek yiyecek toplamışlar.

Bundan sonra Sinop'ta bu olay gelenek haline gelmiş ve her Ramazan
ayının 15'inden itibaren helesaya çıkılır, bahşiş toplanır olmuş."

Ramazanın 15'inden itibaren gençler akşamdan hazırladıkları süslü
kayıklarla sellime çıkarlar. Kayıklar birkaç kişinin taşıyacağı
büyüklüktedir. Son derece güzel süslenirler, fenerlerle, mumlarla
ışıklandırılırlar.

Akşamları iftardan sonra gençler bu süsledikleri kayığı omuzlarında
taşıyarak bir mahalleye gelirler. Kayığı her ev tarafından görülecek bir
yere koyarlar ve evlerin kapılarına gidip helesanın bir bölümünü
söyleyerek bahşiş isterler. Bahşişler bir mendile sarılarak ve düştüğü
yer görülsün diye mendilin ucu yakılarak helesacılara atılır.

Sellime çıkanlar içinde sesi güzel olanlardan biri aşağıda sözleri
yazılı olan helesadan bölümler okur, diğerleri de nakarat kısmını
söyleyerek kapı kapı dolaşır ve bahşiş toplarlar.
JEOLOJİK YAPISI
Sinop'ta temel yapıyı paleozoik yaşlı
başkalaşım kayaçları oluşturur. Boyabat ve Durağan ilçeleri çevresinde
yer alan başkalaşım serileri doğu ve güneybatı doğrultusunda geniş bir
alana yayılmıştır.

Türkeli-Gerze çizgisinin güneyindeki, üst kretase fliş ve kalkerleri
vardır. Bu kesim genellikle kalin kumtaşı, marn ve marnlı kalker
tabakalarından oluşmuştur. Ayancık ve Erfelek ilçeleri çevresinde yer
alan eosen flişleri, ince tabakalalı, gevşek çimentolu, kumtaşı ve marn
oluşumudur. Merkez ilçenin güneybatısında Karasu Vadi'sinde yer alan
flişler neojen yaşlıdır. Bunlar, iri taneli konglomeralar ve grelerden
oluşmuştur.

Sinop İli'nin batısında ve Gerze'nin kuzeyinde pleistosen yaşlı serilere
rastlanır. Buralarda, kumlu ve killi yataklar, geniş alanlar kaplar.

Sinop Burnu'nda (Boztepe) ve Boyabat ilçesi'nin kuzeybatısında volkanik
kayaçlar vardır. Bunlar üst kretase yaşlıdır.

Sinop ili genellikle sismik bakımdan aktif bölgeler dışında kalır.
Ancak Durağan ve Boyabat ilçeleri I. derece deprem bölgesine girer.
Kuzey Anadolu kırık çizgisi üzerinde yer alan Sinop İli genel olarak 4.
derece deprem bölgesindedir. İl alanı genellikle II. Jeolojik zaman'da
oluşmuştur. Yarımada, volkanik yapılıdır. Sülük Gölü eski bir volkanik
kütledir.


Sinop Körfezi, karayla önündeki bir adanın birleşmesi sonucunda
oluşmuştur (Tombolo). Bazalt ve andezit lavlarından oluşan bu volkanik
serinin üstünde anglomeralar vardır. Bunlara, yarımadanın kuzeyinde ve
güneyinde de rastlanır. Güneyindeki tabakaların eğimleri %15-20
arasındadır. Bazalt serilerinin eğimli oluşunun nedeni tektonik
hareketlerdir. Bu alan, kretase sonlarında ve bütün neojende alp
yükselmelerinden etkilenmiştir.

Yarımadanın batı ve kuzeybatısında 50-60 metre yükseklikte, kuzey ve
kuzeybatı yönünde %45 kadar eğimli küçük kalker tabakalarına rastlanır.

Sinop İlinin kuzeyinde, Çukurbağ çevresinde dik yalıyarlar genellikle ve
ters yönde eğimli kırmızı kum ve gre tabakalarından oluşmuştur. Bu
kesimde kırılmaların etkileri açıkça görülür. Kıyı dalgaların
aşındırmasıyla gerilemiş, küçük bir koy görünümü almıştır.

İl Merkezi yakınında 50 metre yükselti düzlüklerden başlayarak, neojen
oluşumları yayılır. Bunlar güneyde ve batıda geniş alanlar kaplar.

İldeki kuaterner depoları çok farklı nitelikler taşır. Bu farklar, iç
limandaki yalıyarlarda daha açıktır. Bu depoların üzerinde, kuvars
çakıllarından oluşmuş konglomeralar yer alır. Daha üstte, geniş alanlar
kaplayan kırmızı kum depolarında yer yer sert gre tabakaları görülür.



İklimi :

Sinop İli ve Batı Karadeniz iklim özelliklerinin iç
içe geçtiği bir yörededir. İlde mevsimler arası sıcaklık farkları pek
büyük değildir. İlde, yıl boyunca esen sürekli rüzgârlar, etkili
olmaktadır. Yazın birkaç gün dışında, bütün yıl nemli ve yağışlı geçer.
Sinop'un kuzey kesiminde Karadeniz iklim tipi egemendir. İlin güney
kesimlerinde ise kıyıya koşut olarak uzanan dağlar nedeniyle, Karadeniz
ikliminin etkisi giderek azalmaktadır. Bu bölgede yağışlar azalır,
sıcaklık düşer, bozkır ikliminin etkileri görülmeye başlar.

İlimizde başlıca iki iklim karakteri hakimdir. Sahil kuşağında yer alan
Merkez, Dikmen, Gerze, Erfelek, Ayancık ve Türkeli ilçelerinde iklim
mutedildir. Yılın her mevsiminde yağış görülür. Dağların kıyıya paralel
olması nedeniyle deniz iklimi içerlere pek giremez. Bu nedenle Boyabat,
Durağan ve Saraydüzü İlçelerinde Karadeniz iklimi ile İç Anadolu'nun
karasal iklimi arasında bir geçit bölgesi iklimi hakimdir.

Sahil şeridinde ortalama yağış miktarı 679- 1077 mm. , yağışlı gün
sayısı 97- 128 gün arasındadır. En yüksek sıcaklık 35 derece, en düşük
sıcaklık -8,4 derecedir.

İç kesimlerde ise ortalama yağış 388- 473 mm., yağışlı gün sayısı 66- 87
gün arasındadır. En yüksek sıcaklık 41 derece- en düşük sıcaklık -10,5
derecedir. Sıcaklık : Merkez İlçe'de kış ve yaz ayları arasında sıcaklık
ortalamaları açısından çok büyük fark yoktur. Kışın 7o C dolayında olan
sıcaklık ortalaması, yazın 20o C'ye yükselir.

Merkez İlçe'de yıllık sıcaklık ortalaması 14o C'dir. Bu değer Ayancık'ta
da14o C. Boyabat'ta ise 13,4o C.'dir. Yıllık sıcaklık ortalaması komşu
il merkezlerinden Samsun'da 14,4o C, Çorum'da 10.9o C ve Kastamonu'da
9.8o C'dir.



Dağlar

Sinop İlinin en büyük dağları doğu-batı
doğrultusunda Karadenize paralel bir şekilde uzanan İsfendiyar (Küre)
dağlarıdır. Fazla yüksek olamayan bu dağ sırasının üzerinde yer yer
yüksekliği 1500-1800 m. arasında değişen tepeler, doruklar vardır.



İsfendiyar (Küre) dağları 3'üncü Jeolojik zamanın başlarında meydana
gelen Alp-Himalaya kıvrım kuşağı üzerinde yer almasıdır. Bu dağların en
önemli özelliği genç dağlar ve yüksek olmalarıdır. Eski dağlar kadar
aşınmaya pek uğramamışlardır. Sinop İli sınırları fazla yüksek
olmalarına karşılık iç bölgelerle kıyı kesimi arasında ulaşımda yıllarca
zorluk ve güçlük çıkarmışlardır. İlimizin iç kısımlarla olan
ilişkisinin, dağların sık ve devamlı olmasından gelişip büyüyemediğini
görmekteyiz.

Küre dağları yörenin engebeli arazisini meydan getirir. Kuzeybatıda
yükselen dağlar merkez sahillerine 9 km. yaklaşınca alçalır, kıyı
ovalarını meydana getirir. Gerze sınırlarından itibaren tekrar
yükselerek Bafra Ovasına ulaşır.

Dağlar il arazisinin % 74.3'nü kaplar. İl'deki en önemli dağ sırası Küre
Dağları üzerindeki Zindan Dağı (1730 m) dır. Boyabat çöküntü alanının
yanında yer alan Karaoluk Tepesi (1313 m) ve Kuzuluk Tepesi (1125 m)
önemli yükseltilerdir. Kuzeye doğru gidildikçe, Sinop Yarımadasının
güneyindeki; Sivrice Tepesi (1040 m) ve Dede Tepesi (1038 m.) göze
çarpmaktadır.İl topraklarının en güney uçunda ise Alankaya Tepesi (946
m.) yer alır.

Karadeniz Bölgesinin Batı Karadeniz sistemine giren Küre Dağlarının
doğudan batıya doğru önemli tepeleri; Sarıdökük Tepesi (1660 m), Çangal
Dağı (1605 m.) ile Ayancık ilçesinde yer alan Zindan Dağı (17830 m)dır.
Zindan Dağı aynı zamanda İl'in en yüksek noktasıdır. Küre Dağlarının
üzerinde daha doğuda Göktepe (1375 m.), Durağan ilçesinin kuzeydoğusunda
Soyuk Tepe (1455 m) ile Elmadağı (900 m.) yer almaktadır.

Yaylalar



Fazla geniş olmayan bir kıyı kesiminin ardından
yükselen dağların üst kısımlarında yer yer ormanlarla çevrili yaylaları
görmekteyiz, çevre insanlarının değişik isim verdiği bu yaylalar yazın
serin suları, iklimi ve yeşil ot örtülüleri ile hayvancılık yapılan
yerlerdir. Sürüleri ile bu yaylalara çıkan insanların buralarda 3-4 ay
kaldıklarını ve hayvan ürünleri yaptıkları ve geçimlerini bu yolla
kazandıklarını biliyoruz. Son zamanlarda yayla turizm olarak da
düşünülen bu yerlerin ekonomiye büyük katkısı olacağını düşünebiliriz.
En önemli yaylalar Mehmetli, Aluç, Dariözü, Yaylacık, Sakızlı,
Yassıalan, Düdekoğlu, Sucuoğlu, Çan, Altınyayla, Kocaoğlu.

Ovalar



Dağlar arasında ve dağlarla sahil kesimi
arasında kalan ovalar büyük düzlükler halinedir. En önemlileri Sinop ve
Boyabat düzlükleridir. Boyabat ovasını Gökırmak, Arın, Gazidere, Asarcık
düzlük ve ovaları vadileri meydana getirmiştir. Sinop Ovası ise,
Erfelek, Aksaz, Sarıkum kıyı düzlüklerinden oluşmuştur. Gerze yöresinde
Sarıyer-Kabalı Çayının meydana getirdiği Çakıroğlu Sarımsak Çayının
meydana getirdiği Dereyeri, Kanlıçay boyunca uzanan vadi düzlükleri de
kıyı ovalarına örnek gösterilebilir.

Vadiler



Boyabat-Durağan yöresindeki Kızılırmak vadisinin
dışında büyük vadiler yoktur. Akarsuların kendi adını verdikleri bir
çok küçük vadiler aynı zamanda bölgenin arazi yapısı karakterini
özetlemektedir.

Deniz Kıyıları



Sinop, Karadeniz kıyılarının girintili ve
çıkıntılı kıyılarıdır. Hopa'dan başlayan ve İstanbul boğazında sona eren
Karadeniz kıyılarının hiç bir yerinde Sinop'taki kadar koy ve
körfezlerle korunmuş limanlara rastlanmaz. Sinop kıyılarında Köşk,
Kayser, Karakum, Selamet, Boztepe, Sinop, Feryat, Bozburun, İnce,
Güllüsu, Usta adlarında bir çok önemli burunlar bulunmaktadır. İnce ve
Boztepe burunları kendi adlarını taşıyan iki yarımadanın ucundadır.
İnceburun aynı zamanda Anadolu'nun en kuzeyindeki uç noktasıdır. Burası
bataklık, göl ve ovalıktır. Burada İnceburun Feneri yer alır.

Boztepe'ye halk sadece Ada der, üzerinde Sülük Gölü bulunmaktadır. Sinop
ili bu yarımadanın kıstağındadır. Boztepe Burnunun ucunda fener ve sis
düdüğü bulunmaktadır.

Koy ve körfezlere gelince bunlar burunlar kadar çok değildir. En
önemlileri İçliman, Dışliman, Akliman ve Hamsıloz körfez ve koylarıdır.

Limanlar : Gerze, Sinop iç ve dış limanları, Akliman, Sarıkum ve Ayancık
limanlarıdır.

Sinop kıyılarında (Sarı Ada, Kara Ada, Tavşan Adası) üç tane de küçük
adacık bulunmaktadır. Bu adalarda insan yoktur. Yerleşilmiş değildir.

Sinop kıyıları doğu kıyılarımıza oranla dik ve sarp değildir. Yalnız
Ayancık kıyıları engebeli, inişli çıkılışlıdır. Dağlar burada kıyıya
paralel uzanmakla beraber, doğudaki kadar denize yakın değildir.

Akarsular

Sinop İlindeki irili ufaklı akarsularından bazıları Karadeniz'e
bazılarıda güney sınırından geçen kızılırmak nehrine bağlıdır. İlin en
büyük akarsuyu Kastamonu topraklarından çıkan ve birçok kolları batıdan
doğuya akarak Durağan'ın güneyinde Kızılırmak nehrine bağlanan
Gökırmak'tır. Uzun bir vadi boyunda akan ırmak Taşköprü ve Boyabat Ovaları'nı sular.
Bu ovalar sulu tarımın yapıldığı önemi tarım üretim alanlarıdır.

Karadeniz'e dökülen çaylar batıdan doğuya doğru Çatalzeytin, Ayancık
Çayları, birçok kollar olarak denize dökülen Kırkgeçit ve Sarımsak
Çayları Karasu ve Gebelit Çayları önemli akarsulardır. Ağız kısımlarında
deltalar oluşturan ve vadi boyu ovaları oluşturan bu çaylar İlkbahar ve
kışın su seviyeleri yüksek yazları ise su seviyeleri azalan hatta zaman
zaman kuruyan akarsulardır. Ancak tüm olumsuz koşullara karşılık vadi
tabanları boyunca sulu tarımın yapılmasına imkan vermeleri açısından
önemli akarsulardır.




Kızılırmak : İlin güneydoğu sınırlarını çizer. Yurdumuzun en uzun nehri
olan Kızılırmak, büyük kollarından Gökırmak'ı Sinop'tan alır.

Tepeçay : Sinop'un Türkeli ile Kastamonu'nun Çatalzeytin ilçesi arasında
sınır oluşturur. Denize döküldüğü yerde hayli geniştir. Akarsuyun
taşıdığı alüvyonlarla oluşan deltası giderek büyümektedir.

Ayardin Deresi : 1.000.m. yükseltili Çatak geriş köyü yakınlarından
doğar. Türkeli Ilçe Merkezinin hemen doğusunda denize dökülür. Uzunluğu
20 km. kadardır.

Ayancık Çayı : Küre dağlarından kaynaklanan çok sayıda küçük derenin
birleşmesinden oluşur. Uzunluğu 90 km. kadardır. İlçe Merkezinden denize
dökülür.

Karasu Çayı : Küre dağlarında gündüzlü ormanlarından doğar. Uzunluğu 80
km., Sinop'un 8 km. batısından denize dökülür.

Çakıroğlu Çayı : Dıranaz dağlarından doğar. Gerze - Sinop arasında
Çakıroğlu yöresinde denize dökülür. Denize döküldüğü yerde bir delta
oluşturur.

Kanlıdere : Uzunöz dağlarının eteklerinden doğar. Çok sayıda küçük kolu
vardır. Çayağzı denilen yerde denize dökülür.

Göller

Sinop'ta sayıları az olmakla beraber küçük göller vardır. Bunlardan
Sülük gölü, Sinop Yarımadası üzerindedir. Denizden 210 m.
yüksekliktedir. Sarıkum Gölü de deniz seviyesinde bir göldür. Aksaz Gölü
yarı bataklık halindedir. Karagöl ise denize seviyesinin altında bir
göldür. Ayrıca Taşmanlı göleti ve Bektaşağa göletleri de sulu tarıma
imkan veren gölcüklerdir. Tüm bu göllerimiz balık üretimine
elverişlidir. (Sülük gölü dışında)

Yeraltı Suları

Bölgenin tümünü kapsayan yeraltı suları, etüdleri henüz yapılmamıştır.
Ancak gerek D.S.İ. teşkilatı ve köy hizmetleri tafından çeşitli
yörelerde etüdler yapılmış ve zengin yeraltı suları istifade edilir
duruma gelmiştir. Gazidere, Kayaboğazı. Uluköy, Yaylacık yeraltı suları
kaptaca alınmış, Çeşmigir, Sarayönü, Gökçeağaç Sakızı, Cuma Köy
beldelerinin etütleri yapılarak burada zengin sualtı kaynaklarının
bulunduğu tesbit edilmiştir.

KÜLTÜREL AÇIDAN SİNOP

Zengin bir kültür hazinesine sahip olan Sinop,
Anadolu'nun en eski şehirlerinden biri olup, ilin ilk yerleşme tarihi
ilk Tunç Çağı ile başlamıştır.

Coğrafi konumu nedeniyle antikçağlardan beri deniz ve ticaret kenti olan
Sinop'ta Karadeniz'e hakim olmak isteyen bütün kavimler yaşayarak
medeniyetlerinin kalıntılarını bırakmışlardır. Bir Hellen kolonisi
olarak kurulan ve antikçağda Karadeniz'in en önemli kenti olan Sinop
Helenistik dönemde Anadolu'nun yerli kültürleriyle Hellen ve Pers
kültürlerini birleştirmek isteyen Pontus Devleti'nin de başkentlerinden
biri olmuştur.

M.Ö. 70 yılında Romalıların, M.S. 395 yılında Bizanslıların, 03.Ekim
1214 yılında Selçukluların 1461 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun
hakimiyetine giren Sinop, Bizans döneminde Ortodoks Hıristiyanlığı'nın
etkisiyle dilde ve kültürde Hellenleşmiştir. Türk egemenliğine geçişiyle
yayılmaya başlayan Türk -İslam kültürü ise, günümüzdeki yapının
temelini oluşturmuştur.

Selçuklu egemenliğinde Sinop baştan başa imar edilmiş, şehrin imarı için
diğer şehirlerden hocalar ve yapı ustaları getirilmiştir.
Candaroğulları döneminde de önemli bir liman olma durumunu koruyan
Sinop'a büyük önem verilmiştir. Kültür müessesesi zamanının en yüksek
seviyesine ulaşmıştır. Şehirde cami, medrese, kütüphane, imaret, köprü, han ve hamamlar
yaptırılmıştır. Tersanelerinde zamanın en büyük gemileri yapılmaya
başlanmıştır. İlim adamları Sinop'ta toplanmış ve büyük himaye
görmüşlerdir. Yine bu devirde Türkçe bir çok eser yazılarak Türk
Kültürü'nün dünyaya yayılmasına hizmet edilmiştir. Sinop Darphanelerinde
devrin en güzel paraları basılmıştır.

Osmanlı döneminde de önemli bir liman ve gemi yapımı merkezi olma
durumunu sürdüren Sinop'a, XVII. Yüzyıl ortalarında uğrayan Evliya
Çelebi halkının tüccar, marangoz ve gemici olduğunu ünlü
Seyahatnamesinde yazmıştır.

Ancak XIX. yüzyılda Anadolu'nun iç kesimleriyle bağlantı güçlüğü
yüzünden, Sinop Limanı önemini kaybetmiş, Trabzon ve Samsun Limanları ön
plana çıkmıştır.

Nüfus çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen, bu dönemlerde daha çok
Sinop'ta toplanan Hıristiyan azınlıklar ticaret ve zanaatı ellerinde
tutmuşlardır. XIX. yüzyıl sonları ve XX. Yüzyıl başlarında dışa bağımlı
ticaretin gelişmesiyle surların dışında yeni bir yerleşim merkezi ortaya
çıkmıştır.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında yöreye yerleştirilen Kafkas kökenli
göçmenler özgün gelenek ve görenekleriyle kültürel yapıya renk
katmışlardır. Denizle iç içeliği bir ticaret merkezi oluşu kentin
değişik değerler tanımasına yol açmıştır.

Arkeolojik kalıntıları, etnolojisi ve folkloru ile paha biçilmez bir
kültür mirasına sahip olan Sinop, 1991 yılında Türk egemenliğine
geçişinin 777. Yıldönümünü yaşamıştır.

Milli mücadelenin başladığı yıllarda Bandırma vapuru ile Samsun'a gitmek
üzere yola çıkan Ulu Önder ****** 18 Mayıs 1919 tarihinde Sinop'a
uğramıştır. ****** devrimlerinden harf devrimi******'ün 15 Eylül 1928
tarihinde ikinci defa Sinop'a gelişleri ile ilimizde başlatılmıştır.

Hatta Sinop'u çok sevdiğini belirten ****** bu hislerini "Ne olurdu
Sinop'un yarı güzelliği Ankara'da olsa idi" ifadesiyle belirtmiştir.

Cumhuriyetin başlattığı dönüşümler Sinop'lular tarafından kolayca
benimsenmiş, 1932 yılında kurulan Halkevleri ilin toplumsal-kültürel
yaşamında önemli bir işlev göstermiştir.

O dönemde kurulan Sinop Halkevi pek çok alanda yaptığı faaliyetlerle
Türkiye'nin önde gelen halkevlerinden biri olmuştur. Yine bu dönemde
Sinop'a ilk sinema halkevi tarafından getirilmiştir. Tiyatro
faaliyetleri yapılmıştır. Çok sayıda tiyatro oyunu, gerek açık havada,
gerekse kapalı salonlarda halka sergilenmiştir.

Yörenin durağan yapısındaki ilk kıpırdanmalar 1950'li yıllarda görülmeye
başlanmıştır. Yine bu yıllarda kurulan Türk-Amerikan ortak savunma
tesislerinde görevli yabancılar da yüksek tüketim düzeyleriyle kentin
yaşamını etkilemişlerdir. Bu etkilerle Sinop'un tarihsel uğraşıları
turizme yönelik tahta ve dokumacılık biçiminde yeniden ortaya çıkmıştır.


1970'lerde sonra hızlanan sanayileşme-kentleşme de kültür değişmesinin
etkilerindendir.

İlk Tunç Çağı'ndan başlayarak günümüze kadar pek çok medeniyete sahne
olmuş ve bu medeniyetlerden hala ayakta duran kaleleri, camileri,
türbeleri, mescitleri, tabyaları ve kiliseleri ile bizlere örnekleri
kalmış olan Sinop'ta kazılardan ve çevreden elde edilen buluntular da
şehir müzesinde sergilenmektedir.


Sinop' ta antik çağ Kültürü

Sinop'un Karadeniz'in en güvenli ve güçlü ticari
potansiyele sahip şehri olması Greklerin buraya erken çağlardan beri
ilgi göstermelerini ve Ege dünyasının zengin kültürel yaşantısından
kopmamasını sağlamıştır. Şehir, tüm deniz kıyısının merkezindedir. 350
mil uzaklıkta, batıda Byzantium, doğuda Phasis, kuzeyde Odessa ve Olbia
ve Tanais vardır ve bunlar Sinop merkez alındığında Karadeniz'in de
belli başlı noktalarıdır. Kırım ile Sinop arasında 144 mil uzunluğundaki
denizin ortasında açık günlerde her iki kıyının da görüldüğünü
Strabon'dan beri tüm denizci ve seyyahlar belirtir.

Mezopotamya ve Anadolu yolları Sivas'tan Karadeniz'e ulaşabilmek için
iki rota takip ederdi: Bunlardan ikincisi Sivas, Tokat, Amasya, Kavak ve
Samsun yoluydu ki bu yoldan bir kol Amasya'dan itibaren Gümüşhacıköy,
Vezirköprü, Boyabat-Sinop
bağlantısını sağlardı. Anadolu, Mezopotamya, İran, Suriye, Mısır ve
Kilikya malları ve Hindistan, Yemen eşyası Trabzon, Samsun ve Sinop
Limanlarına gelirdi. Bu yolların erken çağlardan itibaren kullanılmış
olmaları gerekir. Ticaret bağlantısını ve önemini büyük ölçüde denizden
sağlayan Sinop'ta kıyı kesimini Anadolu'dan ayıran aşılması güç dağ
sıraları Roma yolları yapıldıktan sonra Sinop'un kara ticaretine darbe
vurmuş ve buna karşılık Amissus (Samsun) gelişmiştir. Hellenistik
dönemde Ephesus'u İç Anadolu'ya bağlayan yolların yapılmasına rağmen
Sinop'un Kapadokya ürünleri için Liman olması özelliği uzun süre devam
etmiştir. Limanı batıya bağlayan bir kıyı yolunun ise son yıllara kadar
yapılamadığı bu yolun çok tehlikeli olduğu ve ekonomik olmadığı
bilinmektedir. Günümüzde Sinop'u Anadolu'ya bağlayan en önemli yol
Boyabat yoludur ve bunun dışında şehir bir liman karakterini
taşımaktadır. Sinop'un ihraç ettiği ürünlerin başında kereste gelirdi.
Günümüzde olduğu gibi geçmişte de gemi inşasında ve mobilyacılıkta
kullanılan kerestenin önemli bir üretim merkezi İstefan'dı. Balıkçılık
da her zaman önemliydi. Strabon, zeytin ağaçlarının çokluğuna işaret
ederken, zeytinyağı yöre ve Yunanistan için önemli bir madde olduğunu
belirtir. Strabon'un "Sinopik" olarak adlandırdığı kırmızı toprak ise
Antikçağ Sinop'unun bilinen en değerli ürünüydü. Kırmızı mürekkep,
mineral boyaması olarak üretilen bu madde, boya olarak gemi, tahta, ev,
mobilya ve terra cota imalinde kullanılırdı.

Sinop'un Grek kültürü içinde demokratik yaşantısı onun Antikçağ
tarihinde neden değişken, özgürlükçü bir felsefe okulu yarattığını
açıklar. Sinop'lular Atina'da Diogenes'in kesin net fikirlerini
ürettiler. Aklın tabiatı, giderek özgür, cesur ve kinik bir karakter
aldı. Bu Atina etkisi ve Sinop Limanının özgür koloni yaşantısı ile
açıklanabilecek bir durumdur. Diogenes'in babası ile birlikte Atina'ya
Anthistenes'in okuluna gittiği söylenir. Diogenes'in İskender ile
karşılaşmasındaki fıçı olayının da belirttiği gibi, insanın insana olan
kişisel cesareti, saklamak, yalnız yaşamak, hayatın nimetlerinden şuh
bir neşe bulmak, tüm bir kinik karakter özellikleri maceralı bir koloni
yaşamının ürünüdür.

Tarihsel ve arkeolojik kaynaklar Sinop'ta 12 Helen Tanrısı'ndan 7 sine
inanç olduğunu ortaya koymuştur : Zeus , Apollo, Hermes, Ares, Poseidon
ve Demeter. 5 tanrı ise geç dönemde önem kazanmıştır. Dionysos,
Asclepius, Dioscurlar, Serapis ve İsis. Sinop'taki 4 mitolojik kahraman
ise Autolycus, Phlogius, Perseus ve Heracles'tir. 4 asral tanrı :Helios,
Selene, Hydria. Caos ve Sirius. 6 kavram : Nemesis, Themis, Eros, Nike,
Hygeia-Fortuna. Robinson, Asurluların kendi inanışlarını buraya
getirirken, ay tanrısı Sin'i de şehrin ismi olarak belirttiklerini
söylemektedir. Ay kültüründen geliştirilmiş bu inanış "Men" adı altında
Pontus yöresinde yaygın bir inanıştı. Şüphesiz geç dönemin en önemli
tanrı kültürünü Serapis oluşturuyordu. Sinop'luların Serapis'i diğer
Anadolu şehirlerindeki tanrı kültürlerinde olduğu gibi Mısır'dan
aldıkları ve Zeus Helios'un yerine Güneş Tanrısı Osiris ve Apis'in bir
kombinasyonu haline getirdikleri anlaşılır. Bu kültürle ilgili olarak
Sinop'ta bir tapınağın kalıntıları vardır. Bu konuda söylenecek son söz
Roma çağında bir çok kentte olduğu gibi bu şehirde de Augustus inanışı
ve tapınağının olduğudur.


SİNOP ARKEOLOJİSİ


Sinop arkeolojisi ile ilgili yapılan çalışmaları
iki kısma ayırarak incelemek mümkündür. Bunlardan ilki Osmanlı dönemi
ve öncesinde Sinop'a gelen seyyahların gördükleri eserler, diğeri de
Cumhuriyet döneminde yapılan kazılardır.

Sinop arkeolojisi hakkında ilk yazılı kaynak Strabon' dur. Yazar, kentin
kurulduğu kıstağın iki yanında iç ve dış limanlar , duvarla çevrili
kale içinde ise gymnasium, agora ve direkli caddelerden bahsetmektedir.

1817- 19 yıllarında Karadeniz sahillerini gezmiş olan Ninas Bıjıkyan,
kale arkeolojisi hakkında değerli bilgiler vermektedir. 1840'larda Sinop
şehrini ve civarını detaylı bir incelemeyle gezen Hamilton, ilk
gerçekçi arkeolojik gözlemci olmuştur. 20. Yüzyıl başında Sinop'ta
incelemeler yapan Robinson'un yayımladığı makaleler ise şehrin
arkeolojisinin olduğu kadar, antikçağ tarihi ve kültürü hakkında da
elimizdeki en detaylı kaynaktır.

Sinop'ta yapılan arkeolojik kazılar ise Türk Tarih Kurumu adına
yapılmıştır. Bu kazılara Ekrem AKURGAL ve Afif ERZEN başkanlık etmişler,
ayrıca Ludvig BODDE de çalışmalara katılmıştır. Bu kazılarla Demirciköy
höyüğü sondajlarında ilk tunç çağından kalan katmanlar ele geçmiştir.

Bunun dışında Boyabat ve Durağan'da bulunan kaya mezarları belli bir
Frig-Paphlagonia mezar tipinin örnekleridir. Bunlar hakkında sayısız
yayın yapılmıştır. Sütunlu alınlık cepheleriyle ve revaklarıyla giriş
bölümleriyle ortaya çıkan bu mezarların kaya içine oyulmuş mezar odaları
tonozlu ve ölü sedirlidir. Cephelerinde insan- aslan mücadelesi,
(Direklikaya- Terelek) kadın (Terelek) gibi sahnelerin olduğu bu
mezarların sade bir örneği de Durağan- Ambarkaya mezarıdır. Etkileyici
bir cephe veren bu mezarların figürlenmelerinde Anadolu ve Grek kaynaklı
semboller birlikte görülür. Aslan mücadelesi ya da Kybele'den getirilen
kadın figürlerinde olduğu gibi , ahşap malzemenin taşa geçmiş örnekleri
olan söz konusu olan mezarlar İ.Ö. V- İ.S. II. Yüzyıllar arasına
tarihlenirler. Bu arada Boyabat'ın kuzeyinde Dogurga kaya kabartması da
çok tahrip olmakla birlikte bir insan vücudunu tasvir etmektedir.

Kaya mezarlarından kazılara dönülürse, bu kazıların amacı Yunan
kolonizasyonunun başlangıcı ve amacını saptamak, Kimmer, Frig, Hitit ve
Yunan öncesi kültlerinin izlerini bulmak, arkaik gelişimin çeşitli
periyotlarının sonuçlarını araştırmaktı. Bu kazılarda, Sinop'un devamlı
yerleşim merkezi olması özgün bir katmanın bulunmasını
imkansızlaştırmıştır.

Kazılarda günümüzde sergilenmekte olan Serapis tapınağının kalıntısı
bulunmuştur. Güneydoğusunda altarı olan yapının parçaları beş grup
halinde arkaik dönemden Roma dönemine kadar tarihlenir . Buluntuların
İ.Ö.IV. yüzyıldan öteye gitmediği ve yapının Hellenistik dönemden
kaldığı belirtilmiştir. Ayrıca günümüzdeki mezarlığın içi ve dışında
yerleşmiş olan nekropol büyük tahribata rağmen birçok mezar steli ,
Yunan ve Roma dönemine ait aslan kabartmaları vermiştir ki bunlar
Kastamonu-Ankara ve Sinop müzelerinde sergilenmektedir. Tapınak
kalıntısının güney yönünde mozaik kalıntıları çıkmıştır. İ.Ö.IV.
yüzyıldan kaldığı sanılan bu mozaiklerin üstü kazıdan sonra tekrar
örtülmüştür ki bu parçalar günümüzde Sinop Müzesi'nde bulunmaktadır.

Sinop'ta en büyük arkeolojik buluntu ve yapı ise Balatlar yapı
kompleksidir. Yapı Kompleksinin çevresinde sokak aralarında pek az
kısımları koruna gelmiş yapı kalıntıları, şehrin bu bölümünde
Antikçağdan beri idari yapı gruplarının olduğunu göstermektedir.
Muhtemelen Mithridatlar dönemi idari yapıları belki sarayı aynı alanda
yer almaktaydı. Roma döneminde de kullanılan alanda en iyi koruna gelen
yapı kompleksi Bizans dönemine aittir. VI. Yüzyılda yapıldığı
sanılmaktadır. Haçvari planlı bir ana mekan ve önünde avlu benzeri yapı
kalıntısı bulunan kompleks içinde fieskolu (duvar resimli) geç devir
şapeli (küçük kilise) bulunmaktadır. Şahıs mülkiyetinde bulunmakta olan
yapı grubu 2000 yılında kamulaştırılmıştır.

Sinop'ta darp edilen sikkelerde yunus balığı üzerinde kartal, gemi
pruvası, tanrı ve tanrıça figürlerinin yanı sıra Roma döneminde arkaik
bir Dionysos tasviri dikkat çekicidir. Bu geç dönemde arkaizme dönüş
paganizmin Hıristiyanlıktan daha köklü bir din olduğunu kanıtlamak için
yapılmıştır. Söz konusu arkeolojik malzeme, 1941'de Pervane
Medresesi'nde açılıp, 1970'de kendi binasına taşınan Sinop Müzesi'nde
sergilenir.






Helesa
Bismillahla başlayalım
Ayva dalı taşlayalım
Bu yıl burda kışlayalım
Helesa yelesa
Heyemola yusa hop

Altımızda çürük minder
Altını üstüne dönder
Aman beyim bahşiş gönder
Nakarat

Ahçımızın adı Tayyar
Bir kepçe koyar iki sayar
Bununla gemici doyar
Nakarat

Gemi geldi duydunuz mu
Selam verip aldınız mı
Bu gemiyi tanıdınız mı
Nakarat

Kaptanımız fener taşır
Uyuz olmaz durmaz kaşır
Tayfalarım hamsi taşır
Nakarat

İnce burundan geçerken
Sırmalı sancak açarken
Biz doldurup biz içerken
Nakarat

Bir gemim var çift direkli
Tayfası aslan yürekli
Filikası çifte kürekli
Nakarat

Elimde şimşir sopası
Olduk çocuk maskarası
Sonumuz mektep hocası
Nakarat
Aşağı hamamın yokuşu
Söküldü mestin dikişi
İlle de kocakarıların cümbüşü
Nakarat

Dal budarım dal budarım
Bahçede bülbül güderim
Sizleri her yerde methederim
Nakarat

Bahşişi almamış olmaz
Gemi düzenini bulmaz
Tayfalar buna razı olmaz
Nakarat

Sıçan gelir takur tukur
Ben sanırım düze dokur
Komşu bizden fakir
Nakarat

Büyük cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Arkadaşlar bahşiş ister
Nakarat

Aşağları geze geldim
İnci mercan dize geldim
Bakın beyim size geldim
Nakarat

Bir gemim var boyda bosta
Baş üstüne kurdum posta
Bizden selam olsun eşe dosta
Nakarat

Hasan ağbi geldik size
Hatırın kalmasın bize
Bahşişi çok gönder bize
Nakarat


































































































































































<blockquote class="postcontent restore ">
GELENEK,GÖRENEK ve ADETLER

Âdet, gelenek ve töreler bir toplumun kültürünü
oluşturan önemli yapı taşlarıdır. Kültürel yapı içinde geçiş dönemleri
önemli bir yer tutar. Doğum, evlenme ve ölüm üç önemli geçiş dönemidir.
Sinop'ta yapılan derlemeler sonucunda bu geçiş dönemleri çevresinde
oluşmuş pek çok gelenek tespit edilmiştir.

Doğum Âdetleri :

Doğum geçiş dönemlerinin birincisidir. Sinop'ta doğum âdetleri genel
hatlarıyla şöyledir:

Yörede bebek bekleyen kadına "yüklü", "gebe" veya "hamile" denir. Çocuğu
olmayan kadın ve erkeğe ise "kodaksız" ya da "kısır" denilmektedir.

Her yörede olduğu gibi Sinop'ta da ailelerin çocuğunun olması önemli bir
olaydır ve evliliğin ilk gününden itibaren çiftlerin bir an evvel
çocuğu olması için geleneksel bazı yöntemler uygulanır. Örneğin ilk
çocuğun erkek olması için yeni gelinin kucağına erkek çocuk verilir,
yatağında erkek çocuk yuvarlanır.

Çiftlerin uzun süre çocuğu olmadığında çocuk olması için uygulan
pratikler de şunlardır :
- Yatıra, türbeye gidilir, adak adanır. Türbe etrafında namaz kılınır.
- Doğuma engel olduğu düşünülen rahim eğriliğini gidermek için kadın
baş aşağı tutulur.
- Gebe kalınması için rahime kirli koyun yapağından yapılan ilaç, çıra
ya da menekşe kökü konur. Çıranın meziri burnundan çıkarsa bir kusur
olmadığı anlaşılır.
- Tavuk gübresi kaynatılıp kadın onun buğusuna oturtulur.
- Kadının uşaklığına (rahime) ebegümeci konur.
- Kadının üç kere beli çekilir, kasıkları bağlanır.
- Rahim kapalıysa şiş salınır.
- Çocuğu olmayan kadına hacdan getirilen deve eti yedirilir.
- Hacda tavaf yapılırken okuya okuya bir ipe düğüm atılır. O ip de
çocuğu olmayan kadının beline bağlanırsa kadının çocuğu olacağına
inanılır.
- Kadın yıkadığı giysinin buğusuna oturur.
- İncir yaprağının buğusuna oturur.

Bunun dışında kadın sık sık ölü doğum yapıyorsa doğacak çocuğun yaşaması
için hamileyken çocuk türbeye satılır. Çocuk doğduğunda erkek olursa
"Satılmış", kız olursa "Satı" ismi verilir.

Düşük olmasının nedeni ise kadının sütünde "südümiyen" olmasına bağlanır
ve buna inanılır. Böyle durumlarda ise çocuk için boy hamaylısı
yapılır. Bu yapıldığında "ümmü sübyan"ın çocuğu boğmayacağına inanılır.
Çocuk doğana kadar boy hamaylısı kadının üzerinde durur. Doğduktan sonra
çocuğun yastığının altına konur.

Kadın gebeliğini yaşıtları arkadaşlarına söyler. Ailedekiler ise
gebeliği ancak kadının karnı büyümeye başladığında anlarlar.

Yörede aşerme "aşyerme" olarak adlandırılıyor ve gebelik sırasında
kadının canının bir şeyler istemesi olarak tanımlanıyor. Bu dönemde gebe
kadının canının istediği şeyi mutlaka yemesi gerekir. Yemediği ya da
yedirilmediği takdirde doğacak çocuğun bir yerinin eksik olacağına
inanılır.

Ayrıca gebe kadın aşerme sırasında gizli olarak kiren (kızılcık) ve elma
yerse veya onları saklarsa, bunlarla vücudunun neresine dokunursa
doğacak çocuğun vücudunun o kısmında bunların izi olacağına inanılır.

Gebelik sırasında doğacak çocuğun dış görünüşünün oluşturulması
anlamında da bazı pratikler uygulanır. Örneğin, gebe kadın çocuğunun
kime benzemesini istiyorsa ona bakar. Gökyüzüne bakan kadının çocuğunun
gözünün mavi, gök üzüm ya da gök bir şey yenirse gözlerinin yeşil
olacağına inanılır. Gebe kadın kocasını çok severse çocuk kocasına,
annesini çok severse annesine benzeyeceği inancı vardır.

Anadolu'nun genelinde olduğu gibi Sinop'ta da erkek çocuk aileler için
önemlidir. Bu nedenle doğumdan önce çocuğun cinsiyeti merak edilir. Gebe
kadının dış görünüşünden ve yapılan bir takım pratiklerle çocuğun
cinsiyeti öğrenilmeye çalışılır. Bunlardan bazıları şunlardır :

- Gebe kadına elini uzat dendiğinde elinin içi yere bakarsa çocuk
oğlan, yukarı bakarsa kız olur.
- Kadının karnı sivri olursa çocuk oğlan, yayvan olursa kız olur.
- Bebek sağ tarafta olursa oğlan, sol tarafta olursa kızdır.
- Doğacak çocuk kızsa kadın zayıflamaz, oğlan taşıması zor olduğu için
zayıflar.
- Doğacak çocuğun erkek olması için kocasının uçkuru kadının beline
bağlanır.
- Gebe kadının haberi olmadan odadaki minderlerin birinin altına
makas, diğerinin altına bıçak konur.
Makas olana oturursa çocuk kız, bıçak olana oturursa oğlan olur.
- Doğacak çocuğun erkek olması için horoz kesilip sıcakken ödü
yutulur.

Doğum eskiden ve kısmen günümüzde de köy ebeleri tarafından yaptırılır.
Evin bir odasında doğuma yardım edecek birkaç kişiyle birlikte köy ebesi
doğumu yaptırır. Ancak zaman zaman doğum zorlaşır. Gebelik sırasında
yatakta kocanın kadının üzerinden geçmesinin ya da kadının gebelik
sırasında kapı eşiğine oturmasının doğumu zorlaştıran nedenler olduğuna
inanılır.

Bu durumlarda doğumu kolaylaştırmak için şu pratikler uygulanır :
- Kadın odada gezdirilir.
- Çarşaf, yorgan, battaniye gibi şeyler içinde sallanır.
- Su üzerinden, küfe üzerinden, eşikten atlatılır.
- Makas ağzı açılır. Ebe kadın saç bağını, saç örgüsünü açar, düğmeler
çözülür.
- Kocasının avucundan ya da ayakkabısının içinden Fatma ana denilen
otun bekletildiği su içirilir.
- Doğum odasına giren kadınlar gebe kadının sırtını sıvazlar, "köy
göçtü sen de göç" diyerek doğumun kolay olmasını dilerler.
- Odaya giren kişi bir şeyin dikişini söker ve "ben geldim sen de gel"
der.
- Gebe kadın gebeliği sırasında dikiş dikmişse doğum yaparken eteği
sökülür.
- Kadının kocası çağırılır ve kadının üzerinden üç kere geçirilir.
- Kadının saçında iğne, toka varsa açılır, yakasındaki ip çözülür.
- Sandıkların kilitleri açılır.

Bebek doğduktan sonra yıkanır ve tuzlanır. Doğumdan sonraki en önemli
işlem bebeğin göbeğinin kesilmesidir. Göbek pamuk ipliğiyle bağlanır.
Bir ayakkabı ya da lastiğin (ayağa giyilen) üzerinde jiletle kesilir.
Göbeğin üzerine kurumaması için anne sütü damlatılır ve "goğorsu"
denilen yakılmış beyaz bezin külü konur. İki günde bir ya da her gün
göbek düşene kadar bu işlem tekrarlanır.

Göbeğin kesildiği makas çocuk erkekse, kalbi askılı olsun, çalışkan
olsun diyerek duvara asılır. Çocuk kızsa makas, gezgin olmaması, eve
bağlı olması için minder altına konur.

Doğumu yaptıran ebeye doğumdan sonra kibrit ve sabun verilir. Çocuğun
kırkı çıktıktan sonra da para verilir.

Doğum sonrası loğusayı ziyarete gelenlere ikram etmek için bebek kız
olmuşsa katlama yapılır, erkek olmuşsa çörek gömülür. Küle gömülen çörek
"oğlan çöreği" diye dağıtılır.

Uzun yıllar çocuğu olmayan ya da ilk erkek çocukları dünyaya gelen
aileler, çocukları olduğunda yaşlı kadınları toplayarak "beşik düğünü"
yaparlar. Kadınlar beşiği düzerler. Bebek uykulu olsun, uyusun diyerek
kadınlardan çok uykulu olan birisi bebeği beşiğe yatırır.

Loğusa kadın ve bebek kırkları çıkana kadar yalnız bırakılmazlar. Bunun
nedeni bu dönemde anne ve bebeğe şeytanın çok ilişeceği ve doğum yapan
kadının mezarının kırk gün açık olduğu inancıdır.

Loğusa kadın ve bebek yalnız bırakılmaları gerektiğinde yanlarına su ve
süpürge konur. Bebek yalnız bırakılacaksa beşiğine süpürge dayanır,
başının altına süpürge teli konur, beşiğin altına ekmek konur. Çocuk
mama, yemek yiyene kadar da o ekmek oradan alınmaz.

Kırk içinde çocuğun üzerine âdetli kadın gelirse "ürfiye", "urufe" olur.
Buna "kabar" da denilir. Çocuğun vücudunda kızarıklıklar olur, darı
gibi lekeler çıkar. Bu durumda çocuğun yıkanacağı suya darı atılır ve
çocuk bu suyla yıkanır. Bunun dışında çocuğun vücuduna katran sürülür ya
da buğday anızının külü vücuda serpilir.

Çocuk doğduktan kırk gün sonra loğusa da bebek de kırklanır. Ancak
kırklama yapılana kadar bebek ve kadın sık sık yıkanır.

Kadın bu kırk gün boyunca âdet görür. Buna "çocuk âdeti" denir. Kırk gün
dolunca "kırk kazanı" konur. Kazanın içine kırk taş atılır. Buna "kırk
taşı" denir. Aynı zamanda kırklama suyuna gümüş yüzük, para, iğne
atılır. Bunu yaşlı bir kadın yapar, para ve iğne kırklamdan sonra bu
kadına verilir. Bu su elekten geçirilir ve kırk kaşık su konur. Artan su
loğusanın ve bebeğin gittiği her yere serpilir.

İki kırklı kadın bir araya geldiğinde "kırk baskını" olacağı inancı
vardır. Bu durumda çocuk ilerlemez. Kırk baskını olmaması için
bebeklerin iç göynekleri değiştirilir, iki kadın birbiriyle öpüşür ve
iğne değiştirirler. Baskın durumunda ise kadınlar birbirlerinin
çocuklarını emzirirler.

Evlenme Âdetleri

Evlenme, iki kişinin birlikteliğinin başladığı bir olay olması açısından
toplumlarda en fazla önem verilen geçiş dönemidir ve bu anlamda
çevresinde pek çok âdet, gelenek ve inanç oluşmuştur.

Sinop'ta genel olarak isteme usulü evlilik görülmekle birlikte kaçma ve
yörede değiş olarak adlandırılan evlenme türleri de mevcuttur. Kaçma ve
değiş başlık parasından kurtulmak için başvurulan evlilik türleridir.

Evlenme yaşına gelmiş oğlu olan anneler akrabaları, komşuları
aracılığıyla kız ararlar. Bu arayış sonunda bulunan kızı görmeye oğlanın
annesi ve yakınlarından birkaç kadın habersiz giderler.

Kız beğenildiği takdirde oğlan evinin erkekleri Cuma gecesi, Pazartesi
gecesi gibi hayırlı günlerde kızı istemeye giderler. Kız istemeye
gitmeye yörede "düğürlüğe gitme" denir. Birbirine dünür olan kişiler de
"dünürşü" denilmektedir.

Kız istemeye gidilirken, oğlan tarafı çiftlenecekleri için çift katlama
götürülür. Kız tarafının vermeye gönlü varsa onlar da oğlan tarafına
çift katlama verir. Tek katlama verdiği takdirde kızı vermeye gönülleri
yok demektir. İlk istenişte kız verilmez. Oğlan evi birkaç kez kız
isteme işini tekrarlar.

Kız istendikten sonra söz kesmeden önce kızın uğurlu olup olmadığı
denenir. Eğer tavuklar külük olursa, inekler güve gelirse o kız istenir.


Son istemede söz de kesilir. Söz aile arasında olur. Oğlan tarafı
gelirken şeker getirir. Aynı zamanda on ya da on beş tane katlama
götürür. Buna"söz katlaması" denir. Getirilen şeker söz kesildikten
sonra kız tarafından dağıtılır. Kız şekerleri dağıtırken bir taraftan da
orada bulunanların ellerini öper. Ellerini öptüğü kişiler de şeker
kutusuna bahşiş atarlar. Bu paralar kızın olur ve çeyizi için kullanır.
Sözde kız tarafı bir liste yapar ve oğlan tarafına verir. Aynı zamanda
başlık miktarı ve nasıl verileceği de sözde konuşulur.

Nişan kız tarafında olur. Geçmişte nişanda yemek verilirken günümüzde
misafirlere üzümle şeker dağıtılıyor. Nişan günü oğlan tarafı kız
tarafına nişan bohçasını götürür. Bu bohça da yüzük de olur. Kız tarafı
da daha sonra oğlanın bohçasını götürür.

Nişanla düğün arasının fazla uzun olmaması istenir. Oğlan evinin
büyükleri hazır oldukları zaman kız evine düğün zamanını ve nasıl
yapılacağına konuşmak üzere "düğün sözü"ne giderler. Düğün sözünde kızın
kardeşlerine "kardeş yolluğu" verilir. Bunun miktarı ise daha önce
sözde konuşulmuştur.

Bu konuşmayla düğün kurulduktan sonra oğlan evi düğün hazırlıklarına
başlar. Davulcusunu, zurnacısını, köçeğini tutar.

Düğünden önce yörede "çeyiz düzme", atkı attırma", ya da "döküm alma"
denilen düğün alış verişi yapılır. Bu alış verişte gelinin eksikleri
tamamlanır, takılar, elbise, mintan, ayakkabı, gelinin yakınlarına
hediye, damada pantolon, ayakkabı, gömlek alınır. Genel olarak "muamele"
denilen resmi nikah da bu günde yapılır.

Düğüne çağrıya "okuma" denir. Düğüne çağrı yapan kişi çağrıyı yaparken
helva dağıtırken bunun yerini günümüzde şeker almıştır.

Üç gün süren düğün "çuval ağzı açma"yla başlar. Oğlan evinde düğünün ilk
günü odanın ortasına bir çuval konur. Onun ortasına da bir oklava
çakılır. Bir de elek konur. Gelinle damat zengin olsun diye eleğin içine
de para atılır. Gelenler çuvaldan un alıp eleğin içine dökerler.

O gün yeme içme yapılır, misafirlere yemek verilir. Gelinle damat
düğünden sonra o parayı unun içinden ayırırlar.

Ertesi gün kız evinde kına gecesi olur. Kınayı oğlan evi götürür.
Kınayla birlikte tepsiye basılmış helva götürülür. Helvayı kızın dayısı
keser. Nişan yüzüğü de helvanın ortasına konur ve bıçakla helvayı
keserek yüzüğe kadar gelinir. Burada bıçağın helvayı kesmediği söylenir
ve bahşiş istenir. Orada bahşiş verilir. Eğer bahşiş az gelirse bıçak
kımıldamaz. Bahşiş fazlalaşınca helva kesilir. Helva gelen misafirlere
dağıtılır ve artan da gelinle birlikte oğlan evine gider.

Gelin kına yakılması için ortaya getirilir ve ağlatılır. Kınayı biri kız
tarafından, biri oğlan tarafından iki genç kız yakar. Bu kızlardan
hangisi kınayı daha çabuk alıp gelinin eline koyarsa o tarafın sözünün
üstün olacağına inanılır. Aynı zamanda bu kızların da kısmetinin çabuk
çıkacağı inancı vardır. Kıza kına yakıldıktan sonra kına tası
dolaştırılır ve herkes bu tasa para atar. Atılan paralar kınayı karan ve
tası dolaştıran kadının olur.

Kınanın ertesi günü gelin alma olur. Gelini başı bozulmamış bir kadın
giydirir. Yine başı bozulmamış bir kadın kızın başını örer. Bu saç
örgülerine "minik" denir. Gelinin başı örülürken damat bağlanmasın diye
kızın saçına kilit takılır. Bu kiliti gerdekte damat açar.

Aynı gün damat giydirme töreni de yapılır. Dışarıya çıkarılan damat ve
sağdıcın çevresine misafirler toplanır. Davullar zurnalar çalınır,
silahlar atılır. Damadın giysileri önce oynatılır daha sonra ailenin
büyükleri tarafından giydirilir.

Oğlan evinden gelin almaya kalabalık bir topluluk gelir. Gelin almacı
kadınlar kız evine gelince eve girerler. Girdikten sonra gelin oturaklı
olsun diyerek önce otururlar. Daha sonra da "oyun atarlar" kalkar
oynarlar. Oğlan tarafı kız evinden küçük bir şey çalar ve bunu damada
verip bahşiş alırlar.

Gelini evden erkek kardeşi çıkarır. Çıkarmadan önce gelinin beline kuşak
bağlar. Kuşağı bağlamak için oğlan tarafından bahşiş alır.

Gelin evden çıkarken kızın kardeşi kapıyı tutar ve bahşiş alır. Buna
"kapı parası" denir. Gelinle birlikte oğlan evine kızın kardeşi ve iki
kadın gider. Gelinin evden çıkarılışı sırasında bazı pratikler uygulanır
:
- Gelin evden çıkarılırken bütün kötü huyları burada kalsın, orada
yenilensin düşüncesiyle ocağa tükürttürülür.
- Kapıdan çıkarken kapının üst tarafına bıçak sokulur.
- Kapıdan çıkarken gizlice gelinin beline bıçak ve tabanca sokulur.
- Gelinin başından şeker, para serpilir.
- Gelinin ağzına şeker verilir.

Kız evi sağdıç annesine kül, çivi, ekmek, oklava bir de çanak verir.
Çivi,kızın eve bağlanması için oğlanın evine çakılır. Kül, ocağın
küllenmesi için ocağa dökülür. Ekmek, bereket getirmesi için tekneye
bırakılır. Gelin ağladığında sesi duyulmasın diye oklava da çanağa
vurularak ses çıkartılır.

Yol boyunca kızın bindiği araba öküzün nalı düştü diyerek düştü diyerek
durdurulur. Bahşiş alındığında yola devam edilir.

Gelinin çeyizi de gelinle birlikte getirilir. Oğlan evine gelindiğinde
kızın akrabalarından birisi çeyiz sandığının üzerine oturur ve bahşiş
alır. Bunun yanında çeyiz sermeye gidenler oğlan evinde sandık açılmıyor
damat gelsin diyerek bahşiş isterler. Bahşişi aldıktan sonra çeyizi
sererler.

Gelinin yatağı kızın yengesi tarafından ya da oğlanın halası, yengesi,
yakın akrabaları tarafından hazırlanır. Yatak hazırlanırken
hazırlayanlardan birisi çiftin kaç çocuğu olması isteniyorsa o sayıyı
söyleyerek yatakta yuvarlanır.

Gelin oğlan evine gelince şunlar yapılır :
- Gelin arabadan inerken eline su dolu bir şişe verilir. Şişe arabanın
tekerleğine vurdurulup kırdırılır. Şişeyi kıramazsa beceriksiz, sönük
gelin denir.
- Oğlan evine gelen gelin kayınpederi bir şey adamadan arabadan inmez.
- Eve girerken gelinin eline bir kaşıkla yağ verilerek evin dış
kapısına sürdürülür.
- Eve girerken gelinin önüne bir iskemle konur. Gelin iskemleyi
ayağıyla devirirse geçimsiz, eliyle alıp bir kenara koyarsa geçimli olur
denir.
- Gelinin odasının kapısının iç ve dış kısmına gelin odaya girerken
kaşık sokulur.
- Kapının önüne süpürge konur. Gelin süpürgeyi ayağıyla iterse
uğursuz, bir şey bilmiyor, eğilip alıp bir kenara dayarsa gelin
becerikli olacak denir.
- Gelin eve gelince damat merdivenlere çıkar ve gelin damadın
bacağının arasından geçer. Bu damadın bağlanmaması için yapılır.
- Gelin oğlan evine geldiğinde kaynana ya da yaşlı bir kadın gelinin
ayağına keşkek serper, su döker. Keşkek bolluk bereket simgesidir. Bu
atılanlardan herkes toplar ve ambarına atar.

Gelin eve girince odasına götürülür. Yatsıdan sonra da damadı
arkadaşları ve sağdıcı eve getirirler. Damadı odaya halası ya da yengesi
sokar. Odaya girerken sırtı yumruklanır. Çiftin gerdeğe
girmesine"odalamak" denir.

Damat odaya girdikten sonra ikisi birlikte iki rekat namaz kılarlar.
Gelinin evinden getirdiği yiyeceklerle odada bir sofra hazırlanmıştır.
Gelin sofraya oturmaz ve konuşmaz. Damat bunun üzerine sofraya para
koyar. Bahşişi alınca gelin sofraya oturur ve konuşmaya başlar. Damat ve
gelinden artan yemek ertesi sabah davulculara verilir.

Odalanmanın sabahında damat pencereden silah atar. Bunu duyan sağdıç
davul ve zurnayla kapının önüne gelir. Damat omuzunda havlu takılı
olarak dışarı çıkar. Dışardakilerin ellerini öper.

Düğünün ertesi gününe "duvak" ya da "semet" denir. Bugün bütün komşular,
akrabalar toplanır. Duvağa "kız halkı" denilen kız tarafı da gelir.
Eğer düğünden önce gelinle ilgili söylentiler olmuşsa gelinin çarşafı
ortada oynatılır.

Duvak serpildikten sonra gelin, kaynana ve kaynatasının ellerine öper,
onlar da ona bahşiş verirler , gelin de onlarla konuşmaya başlar.

Düğünden sonra kız tarafı gelinle damadı "üç geceliğe" çağırır. Buna
"kırıtma" da denir. Burada damada helva kestirirler. Damat helvayı
kesmez, bıçağı ortaya bırakır. Kız tarafı damada bir canlı bir cansız
bahşiş verince helvayı keser.

On beş gün sonra da kız baba evinden gelip kendisini alan birisiyle
"evilliğe" gider ve birkaç gün kalır. Bu gidişinde annesi kızına bir
hediye verir.

Ölüm Âdetleri

Yörede gulugulu kuşu, karga ve baykuş ötmesi ölüme işaret sayılır. Köpek
uluması da ölümü çağrıştırır. Bu nedenle köpeğe ekmek atılır.

Cenaze, ölüm olayının olduğu yerden kaldırılarak hazırlanan temiz bir
yere yatırılır. Üzerindekiler çıkarılır, çenesi bağlanır, üzerine çarşaf
örtülür. Ölünün üzerine makas konur. Bu ölünün üzerinden kedi
atlamasını önlemek için yapılır. Kedi atladığında ölünün hortlak
olacağına inanılır.

Cenazenin bulunduğu odanın kapısı azrailin çıkıp girebilmesi için açık
bırakılır. Ayrıca odanın kapısına Azrail'in kılıcını silip gittiği
inancıyla havlu asılır.

Ölünün yıkanacağı suyun üzeri cenaze suyu olduğu belli olması için
örtülür. Ölünün artan suyuyla da baskın olan kişiler yıkanır. Bunun
baskını iyi edeceğine inanılır. Daha sonra ölünün yıkanacağı suyun
ısıtıldığı kazan ölünün ruhunun oraya geleceği inancıyla ters çevrilerek
ölünün yıkandığı yerde bırakılır.

Cenaze töreninden sonra yola kaplar içinde helva, zeytin, ekmek gibi
yiyecekler konur ve cenazeden dağılanlar bu yiyeceklerden birer lokma
alırlar.

Ölünün kırkında, elli ikisinde ve senesinde mevlüt okutulur.







































































<blockquote class="postcontent restore ">
EL SANATLARI



Keten :

Ayancık ilçesinde dokunmaktadır. Günümüzde
yalnız bir kaç kişi tarafından bu iş yapılmaktadır.

Keten dokumak için öncelikle ipin elde edilmesi gerekmektedir. Bu da
oldukça zahmetli bir iştir. Temmuz ayında ekimi yapılır. Daha sonra
çeşitli işlemlerden geçirilerek ip haline getirilir. İp haline gelen
keten yörede "düzen" adı verilen dokuma tezgahlarında 30, 40 ya da 50
cm. eninde dokunur.


Bu dokumadan yöresel adıyla göynek, nezgep,
paça, erkeklere pantolon, ceket, yelek gibi giyim eşyaları ve çarşaf,
peşkir, örtü gibi ev eşyaları yapılmaktadır.
Çember :

Çember de yörede çok eskiden beri dokunan ve
kullanılan bir dokuma ürünüdür. Boyabat, Durağan ve Saraydüzü
ilçelerinde görülmekte, buralarda kadınlar tarafından başörtüsü olarak
kullanılmaktadır.

Çember de düzen adı verilen dokuma tezgahlarında, tarak boyuna göre
genellikle 50 cm. eninde dokunur. Daha sonra iki parça birleştirilerek
kullanılacak duruma getirilir. Çemberin üzerine dokuma yapılırken
demirkırat, kibrit kabı, baygın gibi nakışlar atılır.

Mahrama ve Durağan Bezi :



Mahrama ve Durağan bezi Durağan ilçesinde
dokunmaktadır.

Mahrama eskiden havlu olarak kullanılmak üzere dokunurmuş. İnce ve daha
uzun dokunanına peşkir adı verilmekteymiş. Ayrıca mahrama yeni damat
oldukları anlaşılsın diye damatların bellerine bağlanırmış.

Mahrama da çember ve Durağan bezi gibi düzende, pamuktan dokunur. Ancak
çember ve Durağan bezine göre daha sık dokunup ağzına çiğ iplik atılır,
kenarlarına da desenler işlenir.

Durağan bezi ise çarşaf ve iç göynek yapmak için ince pamuktan düzende
dokunur.

Gemi Modelleri :




İl merkezinde görülen el sanatlarından birisi
gemi modelleri yapımcılığıdır. 1950 yılında aftan yararlanarak Sinop
Cezaevi'nden çıkan iki mahkum burada kalarak gemi modelleri yapmışlar,
yanlarında çalıştırdıkları çıraklara kotra yapımını öğreterek bu sanatın
Sinop'ta yapılmasını sağlamışlardır.

Çok çeşitli modellerde gemi yapıldığından farklı özellikte ağaçlar
kullanılmaktadır. En çok kullanılan ağaçlar ceviz, gürgen, kavak, kiraz
ve armuttur.

Bıçakçılık :

Sinop'ta ÖZEKES ailesinin dört kuşaktır devam
ettirdiği el yapımı bıçak üretimine, ilk dedeleri Hüseyin usta 1890
yılında bir hobi olarak başlamış ve el yapımı bıçaklar Sinop'un
tanıtımında bugün başta gelen el sanatlarından biri olmuştur.

Bıçakların yapımında yüksek karbonlu İsveç takım çeliği, saplarının
yapımında ise manda, geyik boyunuzu, gül ağacı kökü kullanılmaktadır.
Korkuluk ve tepe malzemesi kaliteli pirinçten, kınları ise kaliteli
sığır derisinden yapılmaktadır.

Bıçaklar, dekoratif bıçaklar, mutfak bıçakları ve av bıçağı olarak
üretilmektedir.

Giyim - Kuşam

Yörede erkekler zıpka adı verilen paçaları dar,
üzeri bol pantolon, üste yakasız gömlek giyerler. Gömlek üzerine salta
adı verilen cepken giyilir.

Kadınlar içlerine göynek giyerler. Göyneklerin yakası nakış ile
süslenmiştir. Bazı yerlerde göyneklerin etek kısmı işlenmektedir. Göynek
üzerine kurtlu, fındıklı ya da altıparmak adı verilen üçetek giyilir.
Alta paça adı verilen, altı ketenden ya da bürümcükten, üstü amerikan
bezinden yapılan, paça kısmı işlemeli, beli uçkur ile bağlanan don
giyilir. Bele yün ya da pamuktan dokunmuş kuşak bağlanır. Bunların
üzerine de öne önlük takılır.

Kıyafeti başlık tamamlar. Ayancık ve köylerinde başa nezgep takılır.
Bazı yerlerde başa fes takılır, onun üstüne yazma, kesmeli poğça, iç
kısımlarda çember örtülür. Genel olarak ise sarı yazma bağlanır. Başın
üstünde de alınlık denilen "çatkı" vardır. Boyabat'ta ise başa örtülen
örtüye "pıta" denir.

</blockquote>
</blockquote>



En son CANTAR tarafından Salı Tem. 13, 2010 8:58 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

5 SİNOP Bir Salı Tem. 13, 2010 7:35 pm

CANTAR

avatar


SİNOP YEMEKLERİ



Yöredeki kültürel çeşitlilik beslenme biçimini
de etkilemiştir. Beslenmede tahıl ürünleri ağırlıktadır. Kış
sebzelerinin çokluğu da mutfağı zenginleştiren bir etmendir. Kestane,
ayva gibi meyvelerden yemeklik olarak da yararlanılır.

Yörenin yemekleri; nokul (üzümlü cevizli, kıymalı, yoğurtlu), pilaki,
mısır pastası, kaşık çıkartması (mamalika), keşkek yemeği, içi etli
hamur (kulak hamuru), ıslama, mısır çorbası, mısır tarhanası, sirkeli
pırasa, içli tava, katlama, kabak millesi, hamursuz tatlısıdır.

Mısır Çorbası : Çorbalık mısır ve barbunya akşamdan soğuk suyla
ıslatılır. Soğan kavrulur, kemikli et eklenir. Bu kavrulan karışıma
ıslatılmış mısır ve barbunya da konur. Üzerini kapatacak kadar soğuk su
eklenerek kısık ateşte pişirilir.


İçli tava : Hamsiler ayıklanır, kılçıkları da çıkarılır. Diğer tarafta
soğanlar kavrulur, pirinç eklenir ve pirinç de biraz kavrulur. Tuz,
karabiber ve şeker de eklenerek üzerini kapatacak kadar su konularak
pişirilir. Pilav suyunu çekince maydanoz, dereotu, nane konularak
demlenmeye bırakılır. Sırtları unlanan hamsiler yağlanmış tavaya
sırtları gelecek ve tavanın her yerini kapatacak şekilde dizilir.
Dinlenmiş pilav bunun üzerine dökülür ve yerleştirilir. Kalan hamsiler
pilavı tamamen kapatacak şekilde dizilir. Kısık ateşte çevire çevire
pişirilir. Altı piştikten sonra ters yüz yapılarak üst tarafı pişirilir.


İçi Etli Hamur (Kulak Hamuru) : Yumurta, tuz ve suyla sert bir hamur
yoğurulur ve pazılara ayrılır. Oklavayla yeterince incelikte açılır ve
orta büyüklükte karelere bölünür. Karelerin içine kıyma, soğan, tuz ve
karabiberden oluşan karışımdan konur. Üçgen şeklinde katlanarak uzun
uçları biraraya getirilir. Katlanan mantılar kaynayan tuzlu suya atılır.
Bir iki taşım kaynadıktan sonra pişip pişmediği kontrol edilerek
tencerenin altı kapatılır ve yapışmaması için üzerine soğuk su dökülür.
İki ayrı tabağa alınan mantılardan birinin üzerine sarımsaklı yoğurt,
diğerine de ceviz serpilir. Üzerlerine kızdırılmış tereyağ dökülür.


Nokul : Un, su, tuz karışımıyla kulak memesi yumuşaklığında mayalı bir
hamur yoğurulur. Orta büyüklükte pazılara bölünür, oklavayla açılır.
Diğer tarafta ince doğranmış soğanlar yağla sararıncaya kadar kavrulur.
Kıyma, karabiber ve tuzla içi hazırlanır. Açılan yufka yağlanır, üzerine
hazırlanan içten bir miktar konup dağıtılır ve yufka içle birlikte rulo
şeklinde yuvarlanır. Kızdırılmış ve yağlanmış tepsiye nokullar döşenir
ve pişirilir. İç malzemesi olarak üzüm ceviz karışımı ya da süzme yoğurt
da konulabilir.















<blockquote class="postcontent restore ">
Halk İnançları

Hemen her yöremizde olduğu gibi Sinop'ta da cin,
peri, hortlak, şeytan vb. inançlar
mevcuttur.

Bunların daha çok ahır, samanlık, ıssız yer, mezarlık, kaya, çeşme ve su
kaynakları gibi yerlerde görüldüğüne inanılır. Görüldükleri yerde dua
ederek, ateş yakarak, silah atarak, kalabalık bir şekilde dolaşılarak
bunlardan etkilenilmeyeceğine inanılır. Bu tür şeylerin bulunabileceğine
inandıkları yerlerden geçerken dua okuyarak kendilerine zarar
vermelerini önlemeye çalışırlar.

Cin çarptığı, cinli perili olduğu düşünülen insanlar hocaya, yatıra
götürülür. Bunlar için muska yazdırılır, bu kişiler hocaya okutturulur.
Bu tür hastaları olanlar da hastalarının iyileşmesi için adakta
bulunurlar.

Halk Hekimliği

Yörede çeşitli hastalıklar için köy hekimi
denilen kimselere başvurulur. Ayrıca belli hastalıkları iyi ettiği
inancıyla yatırlara, türbelere gidilir. Bunlar dışında yabani otlardan
da ilaç yapılarak ve büyüsel işlemlerle hastalıklar tedavi edilmeye
çalışılır.

Halk hekimliği yoluyla tedavi edilmeye çalışılan hastalıklar :
Havale : Kızılcık dibinden alınan toprak sirkeyle ezilip avuçlara,
göbeğe, ayak tabanlarına ve başa konur.
Güneş Çarpması : Başa ve göbeğe sabunlu bez konur.
Zatürre : Hastanın gömleği sirkeye ya da keçi sütüne batırılır ve
hastaya giydirilir.
Yılancık hastalığı : Guguk otunun kökü dövülür. Ekşi ayranın suyuyla
kaynatılır. Dayanılacak sıcaklıkta yaraya sarılır.
İdrar yolu iltihaplanması : Çam tahtaya oturulur.
Kireçlenme : Kaynatılan arpa sıcak olarak bir bez torba içinde
kireçlenme olan yere konur.
Guatr : Boğaza tütün yaprağı sarılır.
Mide Şişkinliği : Şişkinliği gidermek için kiren pekmezinin şerbeti
içilir.
Temre : Vücutta temre olan yere temirotu sürülür.
Boğaz Ağrısı : Pamukluğ ağacının sakızlı yaprakları boğaza sarılırsa iyi
gelir.
Yara : Tavuk kesilir ve içi temizlenir. Tüyleri durur. Eti ezilir. Yara
olan yere sarılır ve bir gün durur. Yarayı iyi eder.
Ağrı : Kara ısırgan börttürülerek ağrıyan yerlere sarılırsa ağrı geçer.

Tedavi amacıyla kullanılan bitkiler ise şunlardır :
Kabaldayık Otu : Su ile dövülüp yanık yerlere sürülür.
Yora Yaprağı : Yıkandıktan sonra yara üzerine sarılır.
Pirinç Otu : Gece yatağını ıslatan çocuklara tohumları yutturulur.
Ebegümeci : Bu otla keten tohumu ve süt kaynatılıp boğaza sarılırsa
bademciklerin şişi iner.
Eğrelti Otu : Karın ağrısında göbek üzerine sarıldığında ağrı geçer.
Yüğdün Otu : Berelere sarılırsa sancıyı çabuk keser.
Bertük Otu : Berelenen yere sarılır.

Adak - Yatır

İnsanlar, istek ve ihtiraslarının gerçekleşmesi
zorluğu ve imkansızlığı karşısında ya büyüleyici ya da kutsal bildikleri
varlıklara yaklaşarak, ihtiyaçlarını gidermeye ve kaderlerini
değiştirmeye çalışırlar.

İnsanların kendilerine yardımı dokunacağına inandıkları yerler türbeler,
adak yerleri ve yatırlardır. Her yöremizde olduğu gibi Sinop'ta da bu
anlamda pek çok türbe, adak yeri ve yatır bulunmaktadır. Halk buralara
şu nedenlerle gitmektedir :
- Çocuğu olmayanlar çocuğu olması için.
- Evlenemeyen kızlar kısmetlerini açmak için.
- Genç kızlar hayırlı kısmet için.
- Hastalar şifa bulmak için.
- Para ve mal sahibi olabilmek için.
- Başlarına gelecek felaketten korunmak için.

Yörede en bilinen adak yeri, yatır ve türbeler; şehir merkezinde Seyit
Bilal Türbesi, İsfendiyaroğulları Türbesi, Sultan Hatun Türbesi (Aynalı
Kadın), Hatunlar Türbesi, Yeşil Türbe, Yesari Baba Türbesi, Gazi Çelebi
Türbesi'dir.

İlçelerde ise; Boyabat Aşıklı Tekke, Koyun Baba Tekkesi, Dodurgalı Hacı
Mustafa Türbesi, Demirci Dede Türbesi, Kalebağı Türbesi, Durağan
Yağbasan Türbesi, Gerze Çeçe Sultan Türbesi, Saraydüzü Ahmet Baba
Türbesi, Tekkeşoğlu Türbesi, Erfelek Uzun Türbe en bilinenlerdir.

SİNOP KALESİ - SİNOP
CEZAEVİ



Dünyada, cezaevinin ünüyle anılan şehirlerin
sayısı çok azdır. Ama hiçbiri, Sinop Cezaevi kadar tarihsel derinliğe
sahip değildir. Bunun bir çok nedeni olsa da, kentin coğrafi konumu,
bunda sanırız en önemli etken olsa gerek. Çünkü Sinop, Uygarlıklar
Ülkesi Anadolu'nun "yalnız kenti"dir. Orta kuşakta bulunmasına karşın,
Karadeniz'e bir "kısrak başı" gibi uzanır. Bu konum ona, özel bir
güzellik katarken, aynı zamanda ideal bir Koloni Kenti de yapar.
İlkçağın Koloni Kentleri üzerinde, her zaman bir sis perdesi vardır.
Onların tarihsel derinliğine dair elde ettiğimiz bilgiler, çok belirgin
değildir. Buna karşın, kale duvarları ile korunan, daha çok küçük
yerleşim alanları olduklarını görüyoruz. Ve bu ölçekte Sinop'un, MÖ.
6.500'e kadar indiğini biliyoruz. Sinop Kalesi, günümüzden 4.000 yıl
önce, bölgeye egemen olan Gaskalılar tarafından yapılmıştır. Kale,
kentin konumundan dolayı önemini hiç kaybetmemiş ve hatta onu, bir Kale
Kent bile yapmıştır. Grek, Pontus, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar,
gerekli ilaveler yaparak, onu değerlendirmişlerdir. Ama kalenin ana
plandaki boyutları, MÖ. 72'de Pontus Kralı Mithridates Eupatur döneminde
şekillenmiştir.

Sinop'un Türkler tarafından alınması, 1214 yılında Anadolu Selçukluları
dönemine rastlar. Sultan İzzettin Keykavus, kaleye kuzey-güney yönünde
paralel bir sur ekleyerek, İç Kale'yi meydana getirmiştir. Ayrıca enine
örülen bir duvar ile de, bu İç Kale ikiye bölünmüştür. Güneyde kalan ve
9.500 m²lik bu kısım, bugünkü Tarihi Sinop Cezaevi'nin kullanım alanını
oluşturacaktır. Sinop Kalesi'nin bir cezaevi olarak kullanılmasına
ilişkin elimizdeki en eski kayıt, 1568 tarihlidir. Bu dönemin çok
sayıdaki ayaklanmalarının birinde, İbrahim ve Mehmet adlı iki suhtenin,
yağmacılık suçuyla, kalede hapsedildiğini görüyoruz.

Çeşitli tarihlerde Sinop'a uğrayan gezginler, Kale'ye değinmeden
geçmemişlerdir. Örneğin Evliya Çelebi, bu kenti 1640 yılında anlatırken
şu gözlemlerde bulunur: "Kale düz bir yerde kurulmuş olup, iki taraftan
dalgalar döver. Dikdörtgen biçimindedir. Hapishaneyi oluşturan İç Kale,
11 adet burç ile desteklenmiştir. Burçların yüksekliği 22, duvarlarınki
18 metredir. İç Kale'yi çepeçevre kuşatan duvarlar 3 metre kalınlığında
olup, muhafızlar için devriye yolu özelliğindedir." Yine Evliya Çelebi,
çok renkli ama biraz abartılı üslubuyla, Sinop Cezaevi'ni şöyle anlatır:
"Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları,
kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam
asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha
gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile
uçurtmazlar." Evliya Çelebi'nin anlattıklarında gerçek payı çoktur.
Deniz kenarında olduğu halde, denizi göremeyen mahkumlara Sabahattin
Ali, 1933'te şöyle seslenecektir: "Görmesen bile denizi / Yukarıya çevir
yüzü." Öyle ya, burada mahkumların dünyasına dışarıdan katılan yalnızca
iki şey vardı: Özgürlükten uçarak gelen martılar ve bahçe duvarında
kendiliğinden açan kır çiçekleri… Çünkü o dönemde, Sinop Cezaevine
"girilir, ama çıkılmaz"dı. Nemden kibritin bile yanmadığı bu mekanda,
mahkumlar çürümek ve ceza sürelerini tamamlayamadan ölmekle, karşı
karşıya kalırlardı.


Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus, kalenin güneyine 5 adet burç
yaptırmış ve her birine komutanlarının adlarını vermiştir. Bu burçlar,
kale bir cezaevine dönüşmeden önce, zindan olarak kullanılmıştır. Kale
burçlarının kendisi gibi kitabeleri de, günümüze kadar ulaşmıştır. Bu
"eski zindan" yaklaşık 800 yıllık geçmişi ile, Anadolu'daki en eski
kültürel varlıklarımızdan birini oluşturur. Tarihte çeşitli devletler,
kendi mimari tarzını yükseltirken, önceki uygarlıkların işlenmiş taş
malzemesini, amaçlarına uygun olarak kullanmışlardır. Bir örneğini
İstanbul Beyazıt'taki Patrona Hamamı'nda gördüğümüz bu uygulama,
doğaldır ve yadırganmamalıdır. Burada da, İç Kale'nin duvar ve
burçlarının yapımında, Selçuklu öncesine ait uygarlıkların taş malzemesi
kullanılmıştır. Üzerlerinde Grekçe ve Latince yazıların okunabildiği bu
taşlar, kendi dönemlerinin önemli "tarih kayıtları" olarak karşımızda
durmaktadır. Çeşitli sütun başlıkları ve kesme taşlardan oluşan bu
parçalar, Selçuklu mimarisinin katkılarıyla birlikte, daha da önem
kazanmaktadır.

Uzun süre tersane ve zindan olarak kullanılan İç Kale, 1887 yılında
Cezaevi'ne dönüşmüştür. Bu konuda İstanbul'dan görevlendirilen Sinop
Mutasarrıfı Veysel Paşa, amaca uygun olarak, önemli düzenlemeler
yapmıştır. Buna göre, iki kat üzerine, kesme taştan ve sık pencereli
olarak yapılan cezaevi, "U" biçiminde tasarlanmıştır. Ayrıca, mahkumlar
tarafından kullanılmak amacıyla tek kubbeli bir hamam yapılmıştır.
Tarihi Sinop Cezaevi'nin "konuk" listesi, her dönemde kabarık olmuştur.
Konuklar arasında, 1713'te Kırım Hanı Devlet Giray'dan başlayıp, 1932'de
Sabahattin Ali'ye kadar, bir çok ünlüyü sayabiliriz. Farklı milliyet ve
bölgeden gelen mahkumlar nedeniyle cezaevi, deyim yerindeyse "Nuh'un
Gemisi"ni andırıyordu. Buna, Sinop'ta zorunlu ikamete tabi tutulanlar
dahil değildir.

Kaçmanın imkansız olduğu bu cezaevinde, geçen yüzyılın başında güzel bir
uygulama başlatılmıştır. Mahkumlara el sanatları öğretilmiş ve
marangozluk, kuyumculuk ve oymacılık gibi sanatlarla, üretime
yöneltilmiştir. Böylece üretilen eşyalar dışarıya satıldığı gibi,
mahkumlar da el emeklerinin karşılığını almıştır. Daha da önemlisi,
"zaman yükü"nün ağırlığı hafifletilmiştir.

Cezaevinin girişi, geniş merdivenli ve rahat bir plana sahiptir.
Sırtını batı duvarına vermiş avluya açık olan binada 28 oda vardır.
Yakınında aynı yüzyıla ait taş hamam bulunmaktadır. Küçük fakat sevimli
bir mimarisi olan hamam, orijinal özelliğini aynen korumaktadır. Hamamın
girişinde ılıklık ve ona bitişik 5 adet kurnası bulunmaktadır. Sonradan
yapılan değişimle, kurna sayısı 7'ye çıkarılmıştır. Dikdörtgen planlı
ve tonoz kubbeli bir sıcaklık bölümü bulunmaktadır. Kubbenin küçük cam
pencerelerinden aydınlanan, sıcaklık kısmında göbek taşı yoktur. Alt
katta, zeminden aşağıya merdivenle inilen ve kesme taşlı kapısı olan
külhan bulunmaktadır. Cezaevinin, duvarla ikiye ayrılan İç Kale'nin
kuzeyindeki bölmede, 1939 yılında 2 katlı ve 9 koğuşlu, ikinci bir taş
bina yapılmıştır. Çocuk Cezaevi olarak kullanılan bu binanın mimarisi,
eskisine uygundur. Ama 1996'da "E-Tipi Kapalı Cezaevi"nin yapılmasıyla,
Sinop'taki hükümlü ve tutuklular buraya taşınmıştır.

Bugün Tarihi Sinop Cezaevi, artık bir turistik gezi alandır ve geçmişte
yaşadıklarından uzaktadır. Ve yüzyılların yükünü üzerinden atmak
istercesine, olanlara kayıtsız. Yalnızca, hayret dolu bakışlarla,
kendini tanımaya çalışan turistleri ağırlıyor. Bu haliyle, mutlu da
görünüyor.
































</blockquote>

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

6 SİNOP Bir Salı Tem. 13, 2010 7:39 pm

CANTAR

avatar


<blockquote class="postcontent restore ">
Folklör


Sinop, Orta Karadeniz Bölgesi'nde, Anadolu'nun
en kuzey ucunu oluşturan bir yarımada üzerinde bulunmaktadır. Geçiş yolu
olmaması nedeniyle ilin kıyı kesimlerinde başka kültürlerle çok fazla
etkileşim olmamasına rağmen iç kesimlerde, yani Kastamonu, Samsun ve
Çorum illeriyle sınır olan bölgelerde kültürel etkileşim kendisini
göstermektedir.



1214 yılına kadar Roma ve Bizanslıların elinde
olan, bu yıldan sonra Türklerin eline geçen Sinop'a 19. yüzyıldan
itibaren Kafkasya'dan göçen Abazalar, Çerkezler ve Borçka tarafından
gelen Gürcüler yerleştirilmiştir. Sinop'ta, bu etnik grupların ve
mübadeleye kadar burada yaşayan Rumların da etkisiyle zengin bir
kültürel doku oluşmuştur.
Halk Edebiyatı

Folklorun önemli konularından birisi olan halk edebiyatı alanında yörede
yapılmış derlemeler sonucu tespit edilmiş ürünlerden atasözleri,
maniler ve bilmecelerden örnekler şunlardır :

Atasözleri ve Deyimler

- Aç köpek kurttan korkmaz.
- Ağustos ayında yatan öküzü zemheride bökelek tutar.
- Ana baba evlat için, evlat kendi başı için.
- Atın gayarsızından, erkeğin ayarsızından, kadının hayasızından kork.
- Beğenmeyen kişi eline alır işi.
- Buğday ile koyun, kalanı oyun.
- Can gövdeye yük olmaz.
- Danışan dağı aşar.
- Dibini görmediğin suya taş atma.
- Dostun attığı taş baş yarmaz.
- Er eken bol alır, er giden yol alır.
- Eti ciğer eden de avrat, ciğeri et eden de.
- İşin biter aşın biter.
- Konuğun şaşkını köşeye oturur kış günü.
- Ocakta tek odun düşünür, iki odun konuşur, üç odun tutuşur.
- Oğlanın adı memiş, gurbette kazanmış gurbette yemiş.
- Tarlayı dizle, tohumu gizle.
- Yazlık zor olur, güzlük bol olur.
- Yüz yüzden, göz gözden utanır.
- Zengin arabasını dağdan aşırır, fukara düz yolda şaşırır.

Maniler

Bahçenin kapısını
Bir vuruşta açarım
İstet beni sevdiğim
Vermezlerse kaçarım Pınarın başındayım
On dört yaşındayım
On dört yaşımdan beri
Kız senin peşindeyim
Deniz üstü makara
Bal mı kattın şekere
Nasıl meyil vereyim
Vakti geçmiş bekâra Dama çıktı bir güzel
Damın etrafın gezer
Üstündeki elbise
Kendinden de güzel
Dağdan kestim kereste
Kuş besledim kafeste
Dediler garip hasta
Yetiştim son nefeste Ey yerleri yerleri
Ne tatlıdır dilleri
Gene oyuna çıktı
Şu Sinop'un güzelleri
Elifin hecesi var
Gündüzün gecesi var
Seversen kızları sev
Gelinin kocası var Arzuhal attım suya
Kapıldım bir arzuya
Düşürdün haydut gibi
İşte beni pusuya

Bilmeceler

- Uzun boylu, arap başlı. (Çivi)
- Uzun oluk bu mudur, içi dolu su mudur. (Yayık)
- Allah yapmış yapısını, demir açmış kapısını. (Kabak)
- Dışı kazan karası, içi peynir parası. (Kestane)
- Dal ucunda düğmecik. (Damla)
- Sık ormanda bakal oynar. (Mekik)
- Beş oğlum var, yonga çıkarmadan ev yapar. (Çorap çubuğu)
- Sarı öküzün yattığı yerde ot bitmez. (Ateş)
- Uzun kuyu, kümbür kümbür suyu. (Yayık)
- Dört eğri, bir doğru. (Boyunduruk)

- Çın çın çekirge misin
Akçacık yumurta mısın
Hanımlar gezmeye çıkmış
Sen daha burada mısın. (Nergis)

- Mini mini minare,
Minarede kanarya,
Kanaryada balık,
Balığın ucu yanık. (Gaz lambası)

Halk Oyunları

Yöre çalgıları davul, zurna, tef, bağlama,
mızıka, tulumdur. Oyunlar karşılama türündedir.

Yörede oynanan oyunlar şunlardır: Ayancık Eymeleri, Ayancık
Çiftetellisi, Muhtar, Karasuda Pazar Var, Munise, Boyabat'ın Pirinci,
Derelerde Kuşburnu, Boyabat Çiftetellisi, Gürcü Horonu ve Tütün'dür.

Türküler

- Sinop Tabyaya Yakın - 1987 yılında
derlenmiştir.
- Tabaklı'nın Deresi - Ahmet TUFAN tarafından derlenmiştir.
- Muallim - Ahmet TUFAN tarafından derlenmiştir.
- Ezelidir Deli Gönül Ezeli - Burhanettin TUNÇ tarafından
derlenmiştir.
- Cimdallı (Arabayı Koşalım) - Ahmet TUFAN tarafından derlenmiştir.
- İp Attım Ulaş Diye - Nida TÜFEKÇİ ve Güven YAPAR tarafından
derlenmiştir.
- Bizde Gelin Almacıya Hoş Geldin Derler - Burhanettin TUNÇ tarafından
derlenmiştir.
- Entere Aldım Kırk Beşe - Muzaffer SARISÖZEN tarafından derlenmiştir.
- Kumkapının Kilidi - Muzaffer SARISÖZEN tarafından derlenmiştir.
- Ak Bakraçlar Susuz Galdı - Ferruh GÜVEN tarafından derlenmiştir.
- Adanın Burnunu Duman Bürüdü - Burhanettin TUNÇ tarafından
derlenmiştir.

Diğer türküler ise şunlardır : Tin Tin Tini Mini Hanım (Şeftali
Ağaçları), Karasuda Pazar Var, Ayancık Eymeleri, Derelerde Kuşburnu, Efe
Alayı, Yemenim, Bük Dibinde Yatarım.

Tin Tin Tini Mini Hanım Ayancık Eymeleri
Şeftali ağaçları
Tüylü çiçek başları
Yaktı yandırdı beni
Yarin hilal kaşları

Tin tin tinin mini hanım
Seni seviyor canım


Bahçelerde ibrişah
Boyu uzun kendi şah
İki gönül bir olsa
Ayıramaz padişah

Nakarat

Bahçelerde kereviz
Biz kereviz yemeyiz
Bize Sinoplu derler
Biz güzeli severiz

Nakarat
Ayancık eymeleri
Beğenmem değmeleri
Yarim ceket diktirmiş
Ben olsam düğmeleri

Ak yemiş kara yemiş
Dalları yere değmiş
Güvey namaz kılarken
Gelin tavuğu yemiş

Bileğimde boncuklar
Nazardır nazara
İkimizi koysunlar
Bir daracık mezara

















































</blockquote>








AYANCIK


Ayancık'ın Tarihçesi


Ayancık İlçesinin tarihi ilk çağlara kadar
uzanır. Ayancık ve çevresinde yaşayan ilk kavimler Paflogonyalılar,
Amazonlar, Akalar ve Dorlardır. İlk çağda Paflogonya Batı Karadeniz
bölümünde Biritanya, Pontusya ve Galatya arasında kalan yerdir.
Pafogonyalılar bu bölgede bilinen ilk yerli halktır . M.Ö. 1200
yıllarına kadar Etiler'e bağlı, onların korumaları altında
yaşamışlardır.

Ayancık ve çevresi 11. yüzyılın sonlarında ilk kez Danışmentoğullarının
egemenliğine girmiştir. Bölge 1204 te Anadolu Selçuklularının, 1259 da
Pervaneoğullarının, 1292 de Candaroğullarının eline geçmiştir. 1460
yılında Fatih Sultan Mehmet Trabzon seferine giderken Sinop ve çevresini
Osmanlı Devletine bağlamıştır. Tanzimat Devrine kadar Ayancık ve
Çevresi Kastamonu' ya bağlı dört kadılıktan birinin yönetimi alanı
içinde kalmıştır. Tanzimat ile başlayan, daha sonra devam eden yenileşme
hareketleri sırasında Ayancık ve çevresinde (Sancak-Kaza) İlçe yönetimi
kurulması düşünülmüş, İlçe merkezi olarak da Ayandon (Türkeli İlçesine
bağlı Ayazköyü) kabul edilmiştir.



Ayancık ve Ayancık Çayının doğusundaki köylere egemen olan Şükrüoğulları
1860 yıllarda Çaylıoğulları ile anlaşarak İlçe merkezinin Ayancık' a
taşınmasını kendi çıkarları ile uygun görmüşler ve 1860' lı yıllarda bir
değirmen ve birkaç önemsiz yapıdan oluşmuş küçük bir yerleşim yeri olan
Ayancık, zaman içinde Kaymakamlık ve Askerlik Şubesi gibi resmi
kurumların ve bir çok konut ve ticaret yapılarının kurulması ile hızla
gelişmiştir. Alman ve Belçika sermayeli kereste fabrikasının 1929
yılında işletilmeye başlanması, bölge ekonomisi ve sosyal hayatında
dönüm noktası olmuştur.

Ayancık bu tarihten sonra sürekli gelişme göstermiştir. 1860 ‘lı
yıllarda yapılan eski Hükümet Konağı binası 1952' de yanmış, yerine
bugünkü mevcut bina yapılmıştır.

Ayancık, Cumhuriyetin ilanına kadar Kastamonu İline bağlı iken,
Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan idari düzenlemede Sinop İline bağlı
İlçe olmuştur.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Sponsored content


Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz