GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ


 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Similar topics
  • » Tarihi ve doğal güzellikleri
  • » Çaylak El Kitabı 101 'in Çıkış Tarihi Belirlendi .)
  • » 3. Sınıflar İçin 1. Vampir Tarihi Dersi
  • » Edward mı, Jacop mı?
  • » Çatalkaya Köyü
  • » Supernatural Tarihçesi
  • » Trakya dili
  • » SÜLEYMAN MÜHRÜ
  • » tumulüs mezarları yapanlar
  • » 6 fİLİM YANİ MELEZ PRENS VİZYONA GİRME TARİHİ 6 AY ERTELENDİ
  • En son konular
    » KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
    Salı Eyl. 30, 2014 1:08 am tarafından kılıç3838

    » sümbül...
    Çarş. Eyl. 03, 2014 8:36 am tarafından Battal Ebrail

    » 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
    Paz Mart 02, 2014 4:48 am tarafından aydin-28

    » taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
    Perş. Ara. 19, 2013 4:05 am tarafından 56476364528

    » deneme
    Paz Kas. 24, 2013 3:54 pm tarafından CANTAR

    » buldugumuz bir taş
    Ptsi Eyl. 09, 2013 11:54 pm tarafından cansu

    » Eski rum evleri ve definesi
    Ptsi Eyl. 09, 2013 11:46 pm tarafından cansu

    » kaya işaretler
    C.tesi Eyl. 07, 2013 6:30 am tarafından kurt ini

    » taştan daire ve dörtgen
    C.tesi Haz. 29, 2013 8:38 pm tarafından yousef

    » mağara için bilgi almak istiyorum
    C.tesi Haz. 22, 2013 3:43 pm tarafından kurt ini

    En iyi yollayıcılar
    CANTAR
     
    magaracı
     
    asel
     
    SİMBAD
     
    aydin-28
     
    novanda
     
    marduktr
     
    styla
     
    MAMİ
     
    hattap
     
    Kimler hatta?
    Toplam 6 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 6 Misafir :: 1 Arama motorları

    Yok

    Sitede bugüne kadar en çok 83 kişi Cuma Tem. 02, 2010 5:23 am tarihinde online oldu.
    Paylaş | 
     

     GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
    YazarMesaj
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:33 am

    TAKI TARİHİ
    Herkesçe
    bilinen şey, insanoğlunun ihtiyaçlarının her devre göre değiştiğidir.
    Ancak bu ihtiyacın şekli ne olursa olsun, beslenme, barınma, giyinme ve
    süslenme ihtiyaçları hiç değişmemiştir. Keşifler ve icatlardır ki, her
    bulunan yeni şeyi bir müddet sonra ihtiyaç haline dönüştürmüştür. Ama
    gerçek şu ki, insanlar çağdaş iletişim aletleri bulunmadan önce de
    haberleşiyor, bir yerden başka yerlere gidebiliryorlardı. Nasıl yapıldı,
    nasıl başarıldı bilinmez ama, semavi dinlerden önceki krallar ve ruhban
    sınıfı kendilerini tanrının yeryüzündeki temsilcileri olarak insanlara
    kabul ettirmişlerdi. Burada bir şeyi kabul etmek gerekir. O da sistemin
    ilk kurucularının çok akıllı oldukları. İşte bu yarı tanrılar veya
    tanrının yeryüzündeki temsilcileri, (çoğu kendini öyle gösteriyordu)
    tanrısal güçlerini insanlara kabul ettirmek için birçok yollar buldular.
    Çeşitli ayinlerde giyinmek ve takınmak üzere simgesel vasıtalara
    başvururlardı. Bu ayinlerde ekinlerin bereketli olması, insanların kötü
    ruhlardan korunması veya başarılı olmaları için değişik zaman ve
    kabilelerde çeşitli isimler altında ruhban sınıfınca insan ve tabiat
    kutsanırdı.

    Tanrı sembolleri takıyı yarattı







    Öncelikle tanrı
    krallar ve rahipler, sahip oldukları güçleri üzerlerinde taşıdıkları
    sembollerden alırlardı. Onlar kendilerine tanrılarınca bağışlanmış
    şeylerdi. Bu bağışlanmış simgeler o zamana kadar keşfedilmiş kıymetli
    taş ve madenlerden yapılırlardı. İşte bu sembollerdir ki günümüz
    takılarının menşeidir. İnsanoğlu binlerce yıl içinde kurduğu çeşitli
    medeniyetlerle kendi yapar kendi tapar misali icad ettikleri tanrıları
    ile belki bilerek, belki de bilmeyerek günümüz kuyumculuğunun
    temellerini atmış oluyorlardı. Ortaya koydukları birçok eserle de
    gerçekten insanı hayrete düşürecek derecede başarılı olmuşlardır. O
    eserlerdir ki, bugün dünya müzelerini süslemektedir. Özellikle altın ve
    gümüş üzerine kıymetli taşlarla bezenmiş olanlar günümüz sanatçı ve
    eleştirmenlerini hayrete düşürecek derecede estetik ölçülere
    sahiptirler. Kaynağını çok tanrılı dinlerden aldığını belirttiğimiz
    takılar, semavi dinler içinde de kendilerine yer bulmada zorlanmadılar
    ve gecikmediler. İşte binlerce yıllık geçmişi olan Türk toplumu da
    değişe gelişe özellikle de doğum ve evlilik gibi mutlu günlerle
    töreleştirdiği adetleriyle büyük bir medeniyet meydana getirmiştir. Orta
    Asya’dan başlayıp çeşitli adlar altında kurdukları çok sayıdaki Türk
    devletleriyle, dünya giyim kuşam sanatına, büyük katkılarda
    bulunmuşlardır. Öncelikle Uygur Türkleri, daha sonraları da Selçuklu ve
    en önemlisi ise Osmanlı medeniyeti, bütün dünyayı uzun müddet hayran
    bırakmıştır.

    Makineleşme sanatı bozdu










    Ancak 20. yüzyılın
    sonlarına doğru, bizde ve dünyada makineleşme, kuyumculuk ve takı
    sanatına büyük darbe vurmuştur. Santrüfüj döküm tekniği ve pres usulü
    ile birbirinin aynı binlerce takı kısa zamanda piyasaya sürülür
    olmuştur. Bir kitabı binlerce basarsınız, bir kaseti binlerce
    çoğaltırsınız. Bu yaygın eğitim, bilgilenme ve de eğlenmek için
    doğrudur. Ama sanat eseri için asla. Herkesin kulağında aynı küpe,
    herkesin bileğinde aynı bilezik ve herkesin evinde aynı tablo. İçinde
    sanatkarın ruhu ve nefesi olmayan şey sanat değildir. Zaten tekrar
    edilen şey sanat olamaz. Sanat fidanı iltifat gördüğü yerde yeşerir.
    İşte bu sayımızdan başlayarak, Anadolu kültüründe binlerce yıllık
    birikim sonucu oluşan takı kültürünü işleyeceğiz. Geçmişte emek verilen,
    alınteri dökülen eserlerden örnekler vereceğiz. Bunların arasında
    Anadolu’da bir kültürel birikim olan küpe, tepelik, gerdanlık, bazubent,
    bilezik, yüzük, kemer tokaları, Mühr-i Süleyman, ayna gibi eserleri ele
    alacağız.

    Küpeler






    Kulak memesine
    açılan deliğe, tel marifetiyle geçirilen takı. Burada da “aklın yolu
    birdir” sözünü hatırlamak gerekiyor. Zira birbirlerini tanımayan,
    dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan insan toplulukları, konu süslenmek
    olduğunda küpeyi keşfetmişlerdir. Buradan hareketle sanatın da bütün
    takıların da böyle doğup böyle geliştiği hükmüne varabiliriz. Ne var ki,
    bütün takılar, onu kullanan kavimlerin kişilikleri ile bütünleşmiştir.
    Bu da insanoğlunun en takdire şayan yönünü ortaya koymasında
    yatmaktadır. Küpenin kaynağının tılsım olduğunu bilmem ama, türkçemizde
    “kulağına küpe olsun” (onu unutma, hatırla, bu sana ders olsun) sözünün
    bir manası olsa gerektir. Genelde kadınların kullandığı bu takıların
    eski dönemlerde erkeklerce de kullanıldığı bilinmektedir. Onun da sebebi
    maddi veya manevi köleliğin simgesidir. Mesela tarihte bazı devlet
    adamlarının da küpe taktıkları bilinir. Bunların başında büyük Türk
    Sultanı Yavuz Sultan Selim (1470-1520) gelmektedir. Küpelerde en çok
    mıhlama tekniği kullanılmıştır. Bu teknikle çok güzel murassa, kıymetli
    taşlarla bezenmiş küpeler yapılmıştır. Bu tekniğin dışında özellikle
    pırlanta etkisi yapan güverseli küpeler, incinin bol olduğu yörelerde ve
    incinin itibar gördüğü yörelerde de çokça incili küpeler yapılmıştır.
    Ayrıca, küpe, bilezik ve kemer
    tokaları, çoğu zaman aynı teknikle yapılmışlardır. Üzerinde yaşadığımız
    Anadolu toprağı, başta; Hitit, Lidya, Urartu, İyon ve Troya olmak üzere
    çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmasından dolayı, dünya müzeleri ve
    bizim müzelerimiz bu medeniyetlerin kuyumculuk eserleri ile doludur. Bu
    medeniyetlerin sonraki mirasçıları ise önce Doğu Roma, ardından Anadolu
    Selçukluları, onun ardından da Osmanlı İmparatorluğu olmuştur.
    Özellikle Selçuklu ve Osmanlılar Orta Asya’dan getirdikleri maden sanatı
    teknikleri ile- ki Ruslar Asya Türklerine “Kuznetski” (demirci, madeni
    işleyen) derlerdi- yeni ve farklı eserler ortaya koyarak dünya
    kuyumculuk sanatına büyük katkıda bulunmuşlardır.




    Birçok takı
    çeşidinde olduğu gibi küpelerde de birer itibar, asalet ve gösteriş
    sembolleriydiler. Kıymetli ve yarı kıymetli taşlarla kullanılarak
    yapılanlarının yanı sıra, kuyumculuk tekniklerinin tamamına yakını
    küpelerde kullanılmıştır. Bu tekniklerin başında, kıymetli taşlarla
    yapılan Alaturka ve Alafranga mıhlamalardır. Bunun dışında telkârî,
    testere işli oygu , kakma, çakma, vb. kullanılmıştır. Küpelerde
    tekniklerin yanı sıra sembolleşmiş çeşitli şekillerde kullanılmıştır.
    Bunların dışında “Mu” daha sonraları haç, altılı ve beş köşeli
    yıldızlar, ay ve tabiattan stilize edilmiş göz, el (Fatma’nın eli),
    yaprak, çiçek, böcek, kartal, aslan gibi çeşitli hayvanlardır. Günümüz
    kuyumculuğunda da eski eserler, taklit edilmelerinin yanı sıra, birçok
    ustalara kaynaklık yapmaktadır. Zaten dünü bilmeden günü kazanmak mümkün
    olmaz




    __________________
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:35 am

    Takı Tarihi insanlık tarihiyle yaşıt
    Günümüzde kadınların vazgeçilmez aksesuarları arasında yer alan takı
    ve mücevherin öyküsü insanlık tarihi kadar eskilere dayanıyor. Tarihte
    ilk takılar deniz kabukları ve hayvan dişlerinden yapılırken, dünyada
    gerçek anlamda ilk kuyumculuk Mezopotamya’da ortaya çıkarak yayılmış.



    Modern insanın kültürel ve biyolojik evrimini
    tamamladığı buzul çağının son evresinde, yani günümüzden 30-40 bin yıl
    öncesinde, ilkel sanatın ilk ürünlerinden biridir takılar. Takının
    tarihte dans, müzik ve beden süsleme gibi sanat ürünleriyle birlikte
    ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Deniz kabukları, hayvan dişleri ve
    yumuşak taşlardan yapılan takılar daha çok dinsel ve büyüsel anlamlar
    taşıyordu. Madeni işleme şeklindeki kuyumculuk, M.Ö. 3. bin yılın
    başlarında, Mezopotamya ve Mısır’da önemli aşamalar kaydeder. Bu
    bölgeden ticari ilişkiler, diplomatik armağanlar, istilalar ve göçlerle
    kuyumculuk teknikleri ve takı formları dünyanın dört bir yanına ulaşır.
    Bugün bile kullanılan granilasyon, telkari, döküm teknikleri ve süs
    kakmalar Mezopotamya ve Mısır’da geliştirilerek, başarılı bir şekilde
    uygulanmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi, Taş ve Metal İşlemeciliği
    Programı Öğretim Görevlisi ve Kuyumculuk Tarihi Araştırmacısı Arkeolog
    Dr. Altan Türe, takı ve mücevherin öyküsünü Gold News okuyucuları için
    anlattı.
    Takı, tarihte nasıl ortaya çıktı? Takının tarihi insanlığın
    kültür tarihi kadar eskidir.
    Arkeolojik ve antropolojik veriler bize ilk sanat ürünlerinin dans,
    müzik, takı ve beden süsleme olduğunu gösteriyor. Günümüzden yaklaşık 35
    bin yıl kadar önce bu sanat ürünleri birdenbire karşımıza çıkıyor. İlk
    takılar dinsel ve büyüsel anlamlar taşıyordu. Kabile simgeleri olarak
    kullanılıyorlar. Malzeme olarak deniz kabukları, hayvan dişleri ve
    yumuşak taşlar kullanılıyordu. Tarım ve hayvancılığın başladığı yerleşik
    kültürlerin ortaya çıktığı çağda günümüzden 7 bin yıl önce ilk maden
    takılarla karşılaşıyoruz. Burada doğal, saf kurşunlar soğuk dövme
    teknikleriyle işleniyor. Apetik, florit ve obsidyen gibi renkli taşların
    ilk kez bu dönemde cilalanarak ve parlatılarak boncuk formuna
    getirilerek kullanıldığını görüyoruz. Yine bu dönemin sonuna doğru M.Ö.
    4. bin yılda maden talebi artıyor. İnsanoğlu yeni madenler ararken 4.
    bin yılın başında ilk doğal altın ve gümüş madenlerini buluyor. Bu
    dönemde aynı zamanda ilk siyasi yapılar ve şehir devletleri de
    kuruluyor. Böylece tabakalı toplumlar ve statü simgeleri ortaya çıktı.


    Bütün
    bunlar hangi uygarlık döneminde ortaya çıkıyor?
    Verimli hilal denilen İran, Akdeniz kıyı şeridi Mezopotamya ve Mısır’ın
    yer aldığı bölgede ortaya çıkıyor. Bu bölge tarım ürünleri bakımından
    bereketli ancak hammadde kaynakları yok. Bu nedenle Mezopotamyalı
    tüccarlar alışveriş için Anadolu’ya gelerek koloniler kurarak buralardan
    bakır, gümüş ve altın Afganistan’dan da kalay getiriyorlar. Bir grup
    sanatçı Mezopotamya’dan kalkıp Anadolu’ya geliyor. Örneğin Truva
    takıları böyle ortaya çıkmıştır. Kuyumculuk teknikleri Mısır ve
    Mezopotamya orijinli olarak çıkıyor ve bütün Akdeniz çevresine ve Avrupa
    içlerine yayılıyor.

    Bilinen en eski kuyumculuk objesi ve takı hangisi?



    İşin güzel tarafı tüm kuyumculuk objeleri birlikte ortaya çıkıyor. En
    eski kuyumculuk ürünleri Mezopotamya’da Ur şehrinin kral mezarlığından
    çıkartılmıştır. Bugün bile bir kuyumcu vitrinine koyun, müşteriyi
    çekecek mükemmelliktedir.
    Takı ve mücevhere yüklenen anlamlar değişti mi?
    Bence değişmedi. Dikkat ederseniz bir takı ve mücevher tasarlanırken
    öncelikle kime yapacağız sorusunu cevaplandırmaya çalışırız. Eğer genç
    bir kesime takı yapılacaksa modasal çizgide birbirine benzer
    koleksiyonlar yapılır. Ama yaş 30’un üstüne çıktığı zaman toplumsal
    statü de yükseldiği için kendi kişiliğini daha çok ifade edecek
    koleksiyonlar tercih edilir. Hangi meslek grubunda olduğumuzu göstermek
    için hala altın rozetler kullanıyoruz. Eski kabile toplumlarında takı
    hem kabile kimliğini işaret etmek için kullanılırdı. Takı aynı zamanda
    kabile içindeki alt sınıfları gösterirdi. Kadınların genç kız, nişanlı
    ya da evli olduğunu giysisinden saç tuvaletinden ve takısından tanımak
    mümkündü. Aynı statü işaretleri bugün modern toplumlarda da var.


    Peki, kuyumculuk Türk uygarlıklarında ne zaman başladı ve gelişti?
    Sibirya’da İskit anıt mezarları (kurgan) açıldı. İskitler, bozkırın tüm
    halklarını kapsıyor. 7. yüzyıla ait İskit kurganlarında mükemmel sanat
    eserleri ortaya çıkarıldı. Ölüm sonrası yaşam için hediyelerle
    donattıkları mezarların bazılarında usta kuyumcuların elinden çıkma
    altın kakma, ya da kaplama silahlar, altın heykelcikleri, koşum
    takımlarını süsleyen altın rölyefler, altın plakalarla kaplanmış tören
    elbiseler bozkır halklarının altına statü göstergesi olarak değer
    verdiklerini gösteriyor.







    Türk devletlerinde en iyi altın işlemeciliğini hangi uygarlıklar
    yaptı?






    Bizans tarihçileri, Göktürkler’in demir ve altın işlemeciliğinde
    mükemmel olduğunu söylerler. Macaristan’da Avar Türkleri’ne ait
    definelerde mükemmel sanat eserleri bulunmuştur. Eski Hun takıları,
    anıtsal ve son derece gösterişli. Doğu kültürlerinde sanat, daha ziyade
    sarayın dediklerinin ifadesidir. Örneğin Osmanlı’da gelenekselliğe
    bağlanıp gelenekseli kendi içinde mükemmelleştirme eğilimi görülüyor
    Batı’da bu yoktur sürekli bir yenilik arayışı vardır
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:37 am

    Bir aşk sembolü olarak elmasın altın halka ile buluşması ise 15.
    yüzyılın sonlarında gerçekleşti.
    Yunanlıların gözünde tanrının gözyaşları, Romalılar için de yıldızlardan
    kopan parçalar… elması çevreleyen bu sihir onu, dünyanın en çok aranan
    mücevherlerinden biri haline getirmiş. Doğanın en nadide ve değerli
    armağanlarından biri olan elmas , milyarlarca yıl önce dünyanın kalbinde
    neredeyse zamanın başlangıcında oluşmuş.

    Elmasın tarih boyunca süregelen hikayesi tutku, entrika ve gizemlerle
    dolu. Bu değerli madenin işlenmesiyle oluşan pırlanta ise geçmişten
    bugüne aşkın ve ihtirasın sembolü oldu…

    Parıltısıyla kadınları yüzyıllardır cezbeden pırlanta, 1470 yılında aşkı
    anlatan yeni bir dil haline geldi. Avusturya Arşidükü Maximilian, eşi
    Burgundy’li Mary’e elmas bir yüzük taktı. Bu, ilk resmi aşk armağanı
    olan pırlantalı yüzük olarak bilinir. Günümüzün baget kesimini andıran
    pırlantalarla bezeli yüzük, Maximilian’ın başharfi M şeklinde
    tasarlanmıştı.

    Diamond Trading Company (DTC) göz kamaştırıcı bir sergiye ev sahipliği
    yaptı. Eylül ayında İstanbul Harbiye Askeri Müze’de, Tüm zamanların
    aşkı: “Kadın ve Pırlanta” temalarıyla gerçekleştirilen Pırlanta Günleri ,
    büyük ilgi topladı. Serginin en önemli amacı, tüketiciyi pırlanta
    konusunda bilgilendirmekti. Bu nedenle tüketiciler, sergi boyunca bir
    kadının mezuniyet, doğum günü, evlilik, doğum gibi yaşamının pek çok
    özel döneminde ona eşlik eden, o özel anları ölümsüzleştiren
    pırlantaları yakından görme ve deneme imkanı buldular.

    Pırlanta Günleri kapsamında her dönemde ışıltısı ve zarafetiyle heyecan
    veren pırlantanın, yerkabuğunun derinliklerinden bir kadının zarif
    teninde göz alıcı bir mücevher olana kadar geçirdiği yolculuk, 15.
    yüzyıldan 21. yüzyıla aşk pırlantaları fotoğraf sergisinde yer aldı.
    Aşk ve sevginin simgesi pırlantanın tarihi

    15. Yüzyıl
    Değerli taşla süslü altın halka, ortaçağda soyluların evliliklerini ilan
    etme yoluydu. Bir aşk sembolü olarak elmasın altın halka ile buluşması
    ise 15. Yüzyılın sonlarını buldu. Pırlanta, aşkı anlatan yeni bir dil
    oldu. Yıl 1470... Avusturya Arşidükü Maximilian, eşi Burgundy’li Mary’e
    elmas bir yüzük taktı. Bu, ilk resmi aşk armağanı olan elmas yüzük
    olarak bilinir. Günümüzün baget kesimini andıran elmaslarla bezeli
    yüzük, Maximilian’ın başharfi M şeklinde tasarlanmıştı.

    16. Yüzyıl
    16.yüzyılda kuyumculuk, kraliyet desteğiyle gelişme gösterdi. Ve elmas,
    kraliyet nişan ve evliliklerinin en gözde armağanı oldu.16. yüzyılda
    özellikle aristokrat sevgililer, elmasları bir kalem gibi kullanarak
    sevgi sözcüklerini camlara yazdılar ve flört ederken etkileyici bir yol
    buldular.

    17. Yüzyıl
    Yüzükler önce başparmağa takılırdı. Sonra, Hıristiyan düğün töreninde,
    papazın “Baba... Oğul... Ve Kutsal Ruh adına...” diyerek üç parmağa
    dokunması ve yüzüğü dördüncü parmağa takması beklenirdi. Romantik
    inanışa göre ise, yalnızca dördüncü parmaktaki damar doğrudan aşkın
    yuvası olan kalbe gidiyordu.
    18. Yüzyıl
    18. yüzyılda Brezilya’da elmas madenleri bulundu. Böylece elmas,
    kuyumcuların ana faaliyet alanına girdi. Orada keşfedilen elmaslar,
    Fransız Kraliyet Mücevherleri arasında yerlerini aldı, kraliyet nişan ve
    düğünlerinin ayrılmaz parçası oldu.
    19. Yüzyıl
    Bu bereket dolu çağda elmasların keyfini en çok çıkaran Kraliçe Viktorya
    oldu. Onun saltanatı döneminde İngiliz Kraliyeti’ne muhteşem elmaslı
    mücevherler armağan edildi.
    20. Yüzyıl
    20. yüzyılda romantizm farklılık gösterse de pırlanta, aşkın vazgeçilmez
    sembolü olmaya devam etti. Yeni taşların kesimleri mücevhercinin
    ustalığını öne çıkardı.
    Monaco Prensi’nin Grace Kelly’ye armağan ettiği 12 karatlık elmas
    yüzük... Audrey Hepburn’ün Breakfast at Tiffany’s filminde taktığı
    birbirinden güzel pırlantalar... Dünyanın en ünlü yüzlerinden Marilyn
    Monroe’nun görkemli pırlantaları... Richard Burton’un Elizabeth Taylor’a
    verdiği 10 milyon doların üzerinde değer biçilen 33 karatlık Krupp ve
    damla şekilli 69 karatlık Taylor-Burton pırlantası... Hepsi 20. Yüzyılın
    unutulmaz fotoğraf kareleri arasında yerlerini aldı.
    21. Yüzyıl
    15. yüzyıldan bugüne, pırlanta aşkı hala ilk günkü gibi saf, eşsiz ve
    pırıl pırıl. Bugünün ünlü film yıldızlarının ve pop yıldızlarının özel
    tasarımlı pırlanta yüzükleri de bunu kanıtlıyor. Guy Ritchie’nin
    oğulları Rocco’nun doğumunda Madonna’ya armağan ettiği tria pırlanta
    yüzük... Oscar törenindeki zerafetini ailesinin armağan ettiği pırlanta
    kolyeyle tamamlayan Gwyneth Paltrow... Ünlü Hollywood aktörü Michael
    Douglas’ın Catherine Zeta Jones’a düğünlerinde armağan ettiği iri tektaş
    yüzük tüm zamanların aşkının 21. Yüzyıldaki temsilcilerinden sadece
    birkaçı
    Antik çağın kuyumcu kenti Parion

    Çanakkale'nin Biga ilçesine bağlı Kemer köyünde yer alan Parion Antik
    Kenti'nde, 2 bin yıl önce yaşayan Parion kralı ve kraliçesine ait olduğu
    tahmin edilen, altın taç ve çeşitli takılarla ile 150 parça tarihî eser
    bulundu. Antik çağın önde gelen kuyumculuk merkezi Parion’dan çıkarılan
    takılarda özellikle fantastik hayvan stili motifleri dikkat çekiyor.
    Geçmişte birçok farklı uygarlığa ev sahipliği yapan Anadolu’nun
    neredeyse her köşesinden antik kentler ortaya çıkıyor. Tarihte önemli
    yer tutmuş bu kentlerde yapılan kazılarda ise, adeta topraktan hazineler
    fışkırıyor. Çanakkale’nin Biga ilçesine bağlı Parion (Kemer Köyü) antik
    kenti de bunlardan biri. ****** Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
    Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cevat Başaran başkanlığında yapılan
    kazılarda 2 bin yıl önce yaşayan kral veya kraliçeye ait olduğu tahmin
    edilen, altın taçlar, takılan ve 150 parça tarihî eser bulundu.
    Başaran, Gold News’e Parion antik kenti ve kazıdan çıkarılan takılar
    konusunda önemli açıklamalar yaptı.
    Öncelikle Parion Antik Kenti ile ilgili bilgi verebilir misiniz?
    Parion Antik Kenti, adını Troia Kralı Priamos’un ikinci karısı
    Hekabe’den doğma en küçük oğlu Paris’ten almıştır ve Parion, “Paris’in
    Kenti” anlamına geliyor. M.Ö.334’te Parion ve çevresi, Büyük İskender’in
    egemenliği altına geçer. M.Ö. 133’te, Bergama Krallığı’nın Roma’nın
    eline geçmesi sonrasında, Parion da, Provincia Asia içerisinde, Roma
    hakimiyetine girmiş olur. Roma Çağı’nda Parion’a büyük önem verilir
    Antik kentteki kazılara ne zaman başladınız, neler buldunuz?
    Aslında Parion kazılarının öyküsü 2004 yılında Kemer Köyü içerisinde,
    Nekropole İlköğretim Okulu yapma girişimiyle başlar. Bu sırada çok
    sayıda mezar iş makineleri tarafından tahrip edilince Çanakkale Müzesi,
    acil kurtarma kazılarına başlar. 2004 yılında çıkan Bakanlar Kurulu
    kararıyla kazılar, 20 Temmuz-18 Ağustos 2005 tarihleri arasında
    gerçekleştirildi.

    Kazılarda
    bulduğunuz arkeolojik eserler ve takılar neler ve kimlere ait? Takılarda
    o dönemin hangi özellikleri öne çıkıyor?
    Kazı çalışmalarında yaklaşık 60 mezar ve 4 taş sandık mezar (lahit)
    açıldı. Buluntuların Roma’dan Hellenistik döneme ve öncesi Klasik Döneme
    ait olduğu tahmin ediliyor. Büyük bir olasılıkla yönetici sınıftan bir
    kadına (Ana Kraliçe) ait mezarda, çeşitli takıların yanı sıra, ölü
    hediyeleri de bulundu. Mezarda altından yapılmış, uçları aslan başlı bir
    zincir kolye, bir çift nikeli küpe, altından zeytin yapraklarıyla
    süslenmiş bir diadem-saç bandı, altın saç iğneleri, bronz yüzükler ve
    bir altın dil altı sikkesi bulundu. Kral’a ait olduğu saptanan lahitte
    ise, iki altın dil altı sikkesi (levha) ve meyveli zeytin dalı biçimli
    üç altın taç çıkarıldı. Kazı da ayrıca, uçları keçi ve aslan başlı,
    altından bir zincir kolye, bir çift aslan protomlu altın küpe, yakut
    taşlı bir altın yüzük ortaya çıkarıldı.

    Takılardan yola çıkarak o dönemin sosyal yaşantısı konusunda neler
    söyleyebilir siniz?
    Mezar tipleri sosyal sınıflar arasındaki farklılıkları ortaya çıkarıyor.
    Değerli eserler genelde kadın ve çocukların mezarlarında bulundu.
    Parion’da yapılan kazının ilk bulguları, Parion’un, bölgenin en önemli
    kentlerinden biri olduğu, kuyumculuk ve altın işlemeciliği açısından da
    bölgede merkez olabilecek bir yapı gösterdiği anlaşılıyor. Lahitlerde
    ele geçen altın ve bronz takılarda genelde fantastik yaratıklarla hayvan
    stilinin egemen olduğu görülüyor. Bunlarda biçimlerin doğallığı,
    işçilik kalitesi ve deniz kabuğu takıların varlığı dikkati çekiyor.
    Altın taçlar genelde erkeklere ödül olarak veriliyor ve öldükten sonra
    mezarına bırakılıyor. Altın saç bandı ise genelde üst sınıf kadınlar
    tarafından kullanılıyor.
    Parion Antik kentindeki bu kazı çalışmaları, bölgeye ne kazandıracak?
    Parion’da bu yıl başlanılan ve gelecek yıllarda da sürdürülmesi
    planlanan kazılar, bölgenin canlanmasına büyük katkıda bulunacak. Bu
    çalışmaların ardından bölge turizmin hizmetine sunulacak.

    Bu kazıdan yola çıkarak Türkiye’de bilinen ancak henüz gün yüzüne
    çıkartılamayan antik kentler var mı?
    Anadolu’nun binlerce yıllık geçmişi, bugüne kadar ortaya çıkarılan
    kentlerle sınırlı değil. Daha düne kadar Parion adı çok bilinen antik
    bir kent değildi. Bu bölgenin altın açısından hayli zengin olduğu antik
    çağdan beri biliniyor.
    Antik kentlerden çıkarılan takılar, Türkiye’de bir Takı Müzesi’nin
    kurulmasına nasıl bir katkı sağlayabilir?
    Genelde arkeolojik kazılarda çıkan değerli maddelerden yapılmış
    takılar, il müzelerinde sergileniyor. Bu bağlamda, zengin
    koleksiyonların birleşimiyle bir “Özel Takı Müzesi” de oluşturulabilir.
    Ancak bunun için özel girişimlerin gerekli olduğu inancındayım
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:38 am




    İNSANLIK TARİHİ KADAR ESKİ BİR İNANIŞ




    İnsanlar sorulduğunda onu hep reddetti; hurafe, cahillik, saçmalık dedi.
    Sonra sayısız tılsım örneğinden herhangi birini takı olarak boynuna,
    koluna taktı, yaşamına soktu. Gözboncuğu nedir sizce? Ya da başta cami
    ve türbeler olmak üzere hemen tüm kubbeli yapıların tepesindeki alem?
    Gözboncuğu ya da nazarlık. Yani kötü gözden, kötü nazardan koruyacağına
    inanılan takı. Anadolu’da prehistorik kazılarda bile çok sayıda gözboncu
    u örneği bulundu. 7-8 bin yıl önce de amaç bugünküyle aynıydı: Kem
    gözden korunmak... Gözboncuğu bir tılsımdı yani. Minarelerin, camilerin,
    türbelerin hemen tüm kubbe ya da konik çatıların değişmez
    süsü âlem. İki işlevi var bu âlemin: Biri pratik işlev. Yani kubbeyi
    kaplayan kurşun levhaların tepede birleşme noktasındaki açıklığı örtmek.
    İkincisi geleneksel işlev. Türkler Orta Asya’daki Şamanist dönemlerinde
    kötü ruhlara ve nazara karşı tılsım olarak çadırlarının ve evlerinin
    tepesine bir sırı a geçirilmiş yuvarlak, boncuk türü tepelikler
    koyarlardı. Âlem alışkanlığı ilk orada başladı.

    Tılsım, büyülü bir sözcük. Hemen ardından büyü ve büyücülük gelir.
    Tılsımı neredeyse herkes kullanır ama büyücüye kimse iyi gözle bakmaz. O
    kadar ki, Hıristiyan dünyası asırlar boyunca büyücü yakma törenleriyle
    ünlenmiştir. Aslında büyücüler yakılmış ama büyücülerin hazırladı ı ya
    da ö rettiği tılsımlar kullanılmıştır.
    Büyücü ve tılsım ilişkisi herdaim ticari bir ilişkidir. Tıpkı bugün oldu
    u gibi; parayı verirsin, büyücü ya da hocaya (gerçek hocalar tabii ki
    konumuz dışında) tılsımı yaptırırsın. O kadar yaygındır ki tılsım;
    yaşama ilişkin her ana, her soruna, karanlık da olsa her iste e ait bir
    tılsım mutlaka vardır. İsmet Zeki Eyübo lu, “Anadolu Büyüleri” ve “Sevgi
    Büyüleri” adlı iki kitabında en yaygın tılsım, büyü, muska,
    başlıklarını şöyle sıralıyor: “Hastalıkların Giderilmesi”,
    “Kötülüklerden Korunma”, “Dileklerin Gerçekleşmesi”, “Kız Ba lama”,
    “Erkek Bağlama”, “Güzel Görünme”, “Koca Bulma”, “Kız Kaçırma”, “Gebe
    Kalma”, “Kavuşturma”, “Göz Değmesini Önleme”, “Ayırma”, “Horlamayı
    Kesme”, “Saç Dökülmesini Önleme”, “Gelin ve Güveyi Ba lama”, “Döl
    Muskası”, “Sevgilileri ve Karı-Kocayı Ayırma Muskası”...
    Ticaret rekabet demektir ve rekabet sizi geliştirir. Şaka bir yana,
    bunlar tılsımın insan aldatmaya ve saşarın sırtından para kazanmaya
    yönelik uygulamaları. Aslında tılsım, büyücülerden çok önce vardı. Hatta
    alet kullanan ilk insan tarafından yaratılmıştı demek abartı
    sayılmaz.TILSIM,

    TELESMA, TALİSMAN...
    “Tilasm” Arapça bir söz. Grekçe’de ise “Telesma”. İngilizce,
    Fransızca ve Almanca’da “talisman”. Türkçe’nin eski söylenişinde
    “tılısmat”, bugün “tılsım”...
    İnsanlar binlerce
    yıldır üzerindeki resimler, işaretler, yazılar nedeniyle ya da yalnızca
    rengi, biçimi, az bulunması yüzünden gizli bir güç taşıdı ına
    inandıkları nesneleri böyle adlandırıyor. Bu ortak ad, tılsımın insan
    varlığıyla koşut geçmişinin; Orta Asya ve Mezopotamya’dan Mısır, Akdeniz
    ve Kuzey ülkelerine kadar geniş bir coğrafyaya yayıldı ını gösteriyor.
    Benzer inanışlara Afrika, Amerika, Avustralya kıtalarında da
    rastlanıyor. Tılsım, her toplulukta de işik özellikler taşısa da tarihin
    ilk ça larında bile evrensel bir kültür olabilmiş.
    İlk tılsımın, bir taş devri insanının avını ya da düşmanını vurduğu
    sıradan bir taşa; ağırlık, keskinlik gibi Şziksel özellikleri dışında,
    rengi ya da üzerindeki farklı bir şekil nedeniyle gizli güçler atfetmesi
    ve onu uğurlu sayıp yanında taşıması yla keşfedildiği düşünülebilir.
    Budavranışın altında yatan, doğa koşulları karşısında zayıf ve
    savunmasız olan insanın, doğal bir olayı doğaüstü nedenlerle açıklaması,
    doğayı bu yolla etkileyebileceğini düşünmesi ve bu düşünceyle huzur
    bulup bunu inanç biçimi haline getirmesidir. Zaten dinler konusunda
    araştırma yapanlar da ilk insanın inancında din ve büyünün içiçe
    olduğunu, tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışından sonra bu kavramların
    birbirlerinden ayrıldıklarını söylüyor. İlk Türklerde, insanların Tanrı
    ve ruhlar dünyasıyla ilişkisini Şamanlar sa lıyordu. Ancak Şamanlar,
    insanları yaşamın her anında yakınında olup koruyamayacağı için,
    genellikle kayın ağacı, keçe, bez gibi malzemelerden ilkel tasvirler
    yapıyor (ongun), küçük deri parçaları üzerine bazı Şgür ve gizli işaret
    (bitig) çiziyor, insanlar da bunları yani tılsımları üzerlerinde ve
    evlerinde bulundurarak korunuyorlardı. Aradan onbinlerce yıl geçti. Ama
    insanlar hala çeşitli tasvir ve Şgürlerle korunmaya çalışıyor. Bir
    farkla; bunlar artık ilkel figürler değil; değerli metaller, değerli ve
    yarı değerli taşlarla yapılmış ziynet eşyaları...
    Tılsımlı taşlar...
    İnsanlar binlerce yıldır yalnız kendi ürettikleri yazı, resim ve
    desenlerin de il; değerli ve yarı değerli taşların ve bazı organik
    materyallerin de tılsım gücü oldu una inandılar. İşte size bu
    inanışlardan bir demet :
    E l m a s :
    Yüzyıllardır kadınları erkeklere karşı sihirli bir koruma altı na
    almıştır. Hediye olarak alınan elmasın satın alınandan daha fazla
    koruyucu özelliğe sahip olduğuna inanılır. Büyü, zehirlenme, hastalık ve
    karabasanlardan korur; öfkeyi önleyip dirayetli olmayı sağlar Zümrüt :
    Yeşil rengi yüzünden yağmur yağdırdığına inanılır. Beden-ruh-zihin için
    tonik vazifesi görür ve kuvvetli bir duygusal dengeleyicidir. Zümrüte
    kimi yerlerde “Koşulsuz Aşk Taşı” da denir. Sevgililerin birbirlerine
    verebileceği en iyi arma an olarak görülür.
    S i t r i n : Böbrek, kolon, ci erler, hazım organları ve kalp için
    faydalıdır. Bir adı da “Tüccar Taşı” olan sitrini, kimi ticaret erbabı
    parasal gücü arttırdı ına inanarak kasasına koyar.
    Sair: Krallar tarafından kötülükleri uzaklaştırmak için kullanılırdı.
    Ayrıca sevgilileri koruyan özel güçleri vardır. Kalp ve böbrekleri
    kuvvetlendirir, tüm salgı bezlerini harekete geçirir, pisişik
    yetenekleri arttırır ve sezgiyi güçlendirir.
    Yeşim: Büyük Çin Ejderi’nin yeryüzüne boşalttığı tohumlarının donup
    yeşim taşı olduğuna inanılır. Bugün bile Çinli işadamları bir işe
    başlamadan önce yeşimden tılsımlarını tutar, okşar ve ondan güç alır.
    Ayrıca akıl hastalıklarına, iç hastalıklarına, göz bozuklu una ve
    kadınların adet ve doğum sancılarına iyi geldi ine inanılır. Kırmızı
    mercan: Nazardan, cinlerden, büyü ve delilikten koruduğuna inanılır.
    Hormon dengesizliği olan kadınların ve doğumda zorluk çekmek
    istemeyenlerin cinsel organları yanında taşımaları tavsiye edilir.
    Ayrıca bebekleri koruduğu, diş çıkarmasına yardımcı olduğu söylenir.
    Kehribar: Kötü talihi yenmeyi sa lar, şansı açar. Kolyesinin,
    zehirlenmelere karşı korudu una inanılır. Penis şeklinde yontulup,
    takıldığında nazara ve kötü ruhlara karşı etkindir. Hayvan biçimlerinde
    işlenen kehribarlar erkeklerde cinsel gücü, kadınlarda do urganlığı
    artırır. Doğal şekli bozulmadan boyuna asıldı ında guatr hastalığını
    tedavi eder.
    Lal: Cinsel enerjiyi ve duyarlı ı artırdı ı, cinsel dengesizlikleri
    düzelttiğine inanılır, bu yüzden “Tutkuların Taşı” da denir. Kalp
    şeklinde yapılmış tılsım laller, eşleri ve sevgilileri cezbetmeye yarar,
    yatak ve yastık altına konulduğunda kötü rüyaları ve gecenin kötü
    ruhlarını kovar.
    Ametist: Ametist; eski çağlarda “sarhoşluğu yok eden taş” diye
    bilinirdi. Bu yüzden o dönemde ametistten kadeh, çanak gibi kaplar
    yapıldı. Ayrıca, endokrin ve ba ışıklık sistemini güçlendirir, kanı
    temizler ve enerji verir.
    Kuvars: Duygusal
    dengeleyicidir. Beyin fonksiyonlarını düzenler. Büyücülerin kristal
    küreye bakarak kehanette bulunmaları, kuvarsın zihinsel konsantrasyonu
    kolaylaştırmasındandır.
    Pembe kuvars: “Aşk Taşı” da denir. Onu üzerinde taşıyanı öfkeden,
    suçluluktan, korku ve kıskançlıktan korudu u ve kısırlı a karşı faydalı
    oldu una inanılır.
    Dumanlı kuvars: “Rüya Taşı” da denilen bu taşın; umutsuzluğa, üzüntüye,
    öfkeye, depresyona ve di er negatif etkilere karşı korudu una inanılır.
    Kaplan gözü: Bir tür kuvars olan bu taşın, taşıyanları başkalarına daha
    az ba ımlı kıldı ına inanılır. Ancak bu durum ikili ilişkileri, iş
    hayatını ve ortaklıkları olumsuz etkileyebilir.
    Tedavi edici özelli i de vardır: Sindirim sistemi, dalak, pankreas ve
    kolon için faydalıdır.
    Opal: Hakkında çelişkili inanışlar vardır. Talihsizli e yol açtı ı da
    söylenir, güven duygusunu artırıp, düşmanlara karşı güçlü kıldı ı da.
    Görme duyularını güçlendirip, sezgiyi arttırır. Üst bene ulaşmak için de
    kullanılabilir.
    Lapis lazuli: Rengi yüzünden göklerin sembolü olarak kabul edilir. Küçük
    çocukları korkularından ve solunum yolu hastalıklarından uzak tuttu u
    için “Çocuk Taşı” da denir. İskeleti kuvvetlendirir, tiroid bezini
    harekete geçirir, tansiyon ve kaygıyı azaltır, zihni açar.
    Hematit: Enerji ve
    canlılık verir, stresi azaltır. Çekim gücü fazla olduğundan, kişisel
    çekim, neşe, cesaret ve istek verir, kararsızların karar vermesini
    sağlar.
    Yakut: Cesaret, ruhsal gelişme, liderlik, mutluluk duygularını arttırır.
    Cinsel aşırılıklara iyi geldiğine, tasadan, korkudan, zehirlenmeden,
    zihinsel bozukluklardan, erken ölümden hatta sel, fırtına gibi do al
    afetlerden korudu una inanılır. Yakut, ete ya da dişe takıldı ında güç
    ve enerji verir.
    Akik: Bedeni ve zihni kuvvetlendirir, taşıyanı tehlikeden korur,
    uyumsuzluklara son verir.
    Akik; uykusuzlu a, korkaklı a, karabasana, nazara ve metabolizmaya da
    faydalıdır.
    Gerçeklerin farkına varılmasını sağlar. Aquamarine: Takana özellikle
    ölüm karşısında cesaret verdi i söylenir. Bu niteliği ve rengi yüzünden
    denizcilerin en önemli tılsımıdır. Kahinler geleceği görmek için
    kullandığından “Kahin Taşı” da denir. Ayrıca sinirleri yatıştırır,
    düşünceyi berraklaştırır ve yaratıcılığı artırır. Böbrek, karaciğer,
    dalak ve tiroid bezini kuvvetlendirir, vücudu temizler.
    Obsidyen: Karın ve ba ırsakları iyileştirir, zihin ve duyguyu
    birleştirir. Kaygıyı azaltır, takıntıları düzeltir, akıl ve sevgi ile
    bağlarımızdan kopmamayı sağlar.
    Kara kehribar: Cinlere ve melankolik durumlara karşı korur. Nazara karşı
    en üst koruma yaptığına inanılan taştır. Yakıldığında dumanının
    yılanları kovduğuna inanılır.
    Aytaşı: Lenf sistemindeki bozuklukları düzeltir. Hindistan’da kutsal bir
    taştır ve sevgililerin ihtirasını artırdığına inanılır. Kadınlar
    kısırlığa iyi geldiği, üreme organlarındaki sorunları çözdüğü ve doğumu
    kolaylaştırdığı için taşırlar. Ayrıca, egoizmi giderdiği ve oburluğu
    tedavi ettiği de söylenir.
    Topaz: Eski
    zamanların en kudretli taşlarından biri olan topazın, göz hastalıklarını
    ve veba gibi salgın hastalıkları ortadan kaldırdı ı söylenir.
    Turkuaz: En yaygın tılsım taşıdır. Vücudu kuvvetlendirir, hücreleri
    yeniler, kan dolaşımını, ci erleri canlandırır. Sakinlik verir ve
    yaratıcı ifadeye güç kazandırır.
    Oniks : Kaygıları azaltır, kadın/erkek zıtlaşmasını dengeler, ilikleri
    kuvvetlendirir, bağımlılıklardan kurtulmaya yardım eder
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:41 am

    ANTİK ÇAĞDA TAÇLAR

    Mitolojinin benzersiz kahramanlarını günümüzün birçok müzesinde resim,
    kabartma ya da heykel olarak görmek mümkün. Kimi zaman kudreti ve gücü
    ile ürküten, kimi zamansa insanı hayretler içersinde bırakacak kadar göz
    alıcı bir güzellikte olan efsanevi taçların görünümleri de
    etkileyiciydi.


    Günümüzde kimi zaman güzelliğin bir nişanı,
    kimi zamansa zarafetin bir simgesi olarak kullanılan taçlar, asırlar
    öncesinde bu özelliklerinin yanı sıra, asalet, kutsallık, güzellik ve
    saflık göstergesi olarak da kullanılmışlar.
    Taçların kullanım yerleri arasında, ilk örnekler için geçerli olan
    kutsal amaç ön plandadır. Tanrı ve tanrıçaların başlarında görülen
    taçlar taşıyanın kutsal sembolü olarak da kabul görüyordu. Örneğin;
    Şarap ve Tiyatro Tanrısı Dionysos'u gösteren birçok tasvirde tanrı, asma
    dallarından yapılmış ve salkım salkım üzümlerle bezenmiş büyük bir
    çelenkle karşımıza çıkar. Güneş Tanrısı Helios ise başında güneşin
    ışınlarını simgeleyen bir taçla betimlenir. Şehirleri, surları ve kent
    kapılarını koruyan Tanrıça Tykhe ise başında, şehir surlarını ve
    kapılarını gösteren bir taçla tasvir edilir. Özellikle Efes ve Antakya
    kentlerini koruyan Tykhe betimlerinde bu taçlara rastlanır. Ayrıca
    Artemis ve Aphrodite gibi koruyucu tanrıçaların başlarında da farklı
    semboller içeren gösterişli taçlar bulunurdu.Kuşkusuz taç kullanımı
    sadece tanrı ve tanrıçaların tekelinde değildi. Zamanla ölümlüler
    arasında da yayılan taç kullanımı değişik formlarıyla antik çağ
    yaşamının her alanında ilgi ile karşılanıyordu. Dinsel kullanımın yanı
    sıra, yarışma, evlenme ve cenaze gibi durumlarda da taçlar özel takılar
    olarak kullanılıyordu. Antik çağda ölümlü-ölümsüz herkes tarafından
    kullanılmış olan taçların ilk örnekleri, doğada bulunan malzemelerden
    yapılıyordu. Çeşitli bitkilerin dallarından ve yapraklarından yapılan bu
    ilk örnekler tanrı simgeleri olarak kabul görüyordu. Çelenk formlu
    taçlarda en çok kullanılan olan bitki kuşkusuz mersin, zeytin ve
    defnedir. Defne dallarından yapılan çelenkler antik çağda özellikle
    erkekler arasında oldukça yaygın hatta geleneksel bir kullanıma
    erişmiştir. Defne tacı ya da çelenginden söz açılınca, mitoloji ve
    söylencelere de değinmek gerekiyor. Antik Yunan Mitolojisi’nin en gözde
    anlatımlarından biri olan, defne çelenklerinin erkeklerin başlarını
    süslemesi Apollon ve Defne aşkına dayanmaktadır. Söylenceye göre
    tanrıların en yakışıklısı olan Apollon, ormanda dolaşırken güzeller
    güzeli bir kıza rastlamış ve ilk görüşte aşık olmuş. Ancak kız bakire
    kalmak için yemin etmiş olan ve erkeklerden uzak yaşayan Daphne adında
    bir güzelmiş. Apollon'un ısrarına karşılık vermeyen Daphne, Apollon'u
    arkasında bırakarak ormanın derinliklerine doğru koşmaya başlamış.
    Apollon da aşık olduğu kadının peşine takılmış ve amansız bir takip
    başlamış. Apollon, Daphne'ye yaklaşmaya başlayınca güzel kız tanrılara
    bakire kalmak istediğini söyleyerek yalvarmaya başlamış. Mesafe hızla
    kapanırken tanrılar kızın yakarışına kulak vermişler ve Daphne'yi tam
    Apollon yakalamışken hızla bir defne ağacına dönüştürmüşler. Apollon
    kızın kolunu yakaladığı anda, kızın yemyeşil dallarla kaplanan bedeni
    karşısında donup kalmış. Kız çok kısa bir sürede baştan aşağı dallar ve
    yapraklardan oluşan pırıl pırıl bir defne ağacına dönüşmüş. Kızın yemini
    bozulmamış ancak Apollon bu duruma çok üzülmüş ve kızı hiç unutmamak
    için yemin etmiş. Az önce kollarındaki güzel kızın ağaca dönen bedenine
    son kez sarılmış ve yapraklarla dolu dallarından birini alıp başına taç
    olarak takmış. Tanrı Apollon bu defne tacını başından hiç çıkarmamış ve
    daha sonraları genç erkeklerin defne tacı takmaları bir adet haline
    gelmiş. Özellikle erkeklerin, atletlerin ya da spor yarışmalarında
    derece alan erkeklerin başına hep defne taçları takılmış.
    İlerleyen zamanla birlikte altın madenlerinin çalıştırılması, altın ve
    gümüşün işlenmesindeki gelişmelerle, özellikle Helenistik Dönem'de,
    taçlar ışıl ışıl altın yapraklara sahip olmuş. Altın dallar ve
    yaprakların yanı sıra, meşe palamutlar, çiçekler ve hatta arı, ağustos
    böceği gibi böcekler de çelenk formlu taçların görünümünü
    zenginleştirici unsurlar olarak kullanılmışlar.
    Çelenk şeklindeki taçların yapımında, önce ince altın bir borunun içi,
    dayanıklı olsun diye reçine ya da balmumu ile dolduruluyor daha sonra da
    iki ucu birleştiriliyordu. Böylece başa oturan altın bir halka elde
    ediliyordu. Sonra dövülmüş altın levhalardan kesilerek şekillendirilen
    yapraklar, dallar, çiçekler ve hatta böcekler alttaki boruya
    ekleniyordu. Bu şekilde altının göz kamaştıran ışıltısı, antik çağ
    altın ustalarının becerikli ellerinden çıkan değişik motif ve figürlerle
    birleşerek sanat eseri sayılan taçlara dönüşüyordu.
    Geç antik çağda taçlar daha çok rütbe ve statü göstergesi olarak
    kullanılır olmuştu. Toplum içindeki sosyal konumu belirten takılar
    arasında yer alan taçlar bu dönemlerde de takı olarak popülerliğini
    korumuştu.
    Çelenk formlu taçların yanı sıra, diadem adı verilen taçlar da antik
    çağda rağbet gören baş takıları arasındadır. İnce altın levhalardan
    yapılan diademlerde form olarak iki tip vardır. Birinci gruptakiler
    alınlıklı diademlerdir ki bunlar üçgen şekillidirler. İki uçları arkada
    birleştirildiğinde alından üçgen şeklinde yükselir. İkinci grupta ise
    şerit ya da bant formlu diademler yer alır. Diademler adak ve sunu
    eşyası olarak kullanıldıkları gibi çoğunlukla mezar hediyesi olarak
    kullanılmışlardır. Özellikle Artemis ve Aphrodite'nin genç kız olarak
    betimlendiği eserlerde bu tanrıçalar diadem kullanırken
    gösterilmişlerdir.
    Dünyaca ünlü diademler arasında yer alan ve bugün Moskova'daki Puskin
    Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenen saçaklı diademler, antik Anadolu
    takı sanatının baş yapıtları olarak ilgi görmektedirler. Bu iki diadem,
    ünlü Troya antik kentinde bulunmuş ve yasadışı yollarla yurtdışına
    kaçırılmış. Yüzlerce altın eserle birlikte Moskova'da ortaya çıkan bu
    diademlerdeki sanat ve estetik, asırlar geçmesine karşın hâlâ görenlerin
    nefesini kesecek nitelikte. Alna dökülen incecik yapraklar, zülfü
    andıran ve omuzlara dökülen zarif saçaklar hep Anadolu'nun bitmez
    tükenmez zevkinin ve birikiminin bir yansımasıdır. Bu öyle bir
    yansımadır ki, ne aradan geçen yüzyıllar gölgeleyebilmiştir bu zarafeti,
    ne de Anadolu topraklarından uzakta, başka müzelerde yaşanan karanlık
    sürgün yılları... Troya'dan, Alacahöyük'ten, Efes'ten ve daha birçok
    Anadolu antik kentinden günümüze ulaşan taçlar, yüzyıllar sonra bile hem
    tasarımcılara ilham veriyorlar, hem de görenleri büyüleyici
    ışıltılarıyla etkiliyorlar aradan yüzyıllar geçmesine karşın...


    Aynalar

    Takı
    kelimesi bir çok yardımcı malzemeyi de çağrıştırır. Beğenme, beğendirme,
    süslenme arzusuna yönelik işlevi göz önüne alındığında, kıymetli taş ve
    metallerden yapıldıkları düşünülürse, mücevher kutuları, tuvalet
    masaları ve aynaların ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır. Bu
    nedenle, büyük bir grup oluşturmalarına ve başka bir kapsamda bir bütün
    olarak ele alınmalarının gerekli olmasına karşın, biz burada takı
    yardımcı malzemelerinden bir örnekle kataloğa başlamayı uygun gördük.



    Yuvarlak aynanın
    0,2 cm. kalınlığındaki yüksek kalaylı ve kurşşun içeren tunçtan oluşan
    metali sağlamdır. Ayna görevini gören gümüş parlaklığındaki ön yüzü
    temizdir ve aynanın kırık olan sapının gövdeye otırduğu kısım, yuvarlak
    gövdenin kenarında iki küçük çıkıntı halinde korunmuştur. Aynanın
    çerçevesi de eksiktir. Aynanın arkasına yapıştırılmış olan 0,9 mm.
    kalınlığındaki altın kaplama pirincin çapı, ana gövdenin çapından 0,7
    cm. Daha küçüktür. Bu 0,7 cm.'lik bölümde ayna çerçevesinin
    yapıştırılması için sürülmüş olduğunu varsaydığımız beyaz ve sert, lak
    gibi bir maddenin izleri görülmektedir.
    Altın
    kaplama pirinç safiha üzerinde cepheden tasvir edilmiş, kolları
    yanlaradoğru açık bir Eros kabartması yer almaktadır. Safiha çok ince
    olduğundan ezilmeler, kopmalar ve kırıklar oluşmuştur. Eros, vücut
    ağırlığını sağ bacağı üzerine vermiştir. Sağ kalçası hafifçe dışa çıkık,
    sağ ayağı yere tam basmakta, sol bacağı ise dizden hafif bükülü ve sol
    ayak parmaklarının sadece uçları yere değmektedir. Çıplak olarak
    betimlenmiş vücutta göğüs ve karın adaleleri belirgindir. Yana doğru
    açtığı sol kolu dirsekten bükülü olup elinde cepheden tasvir edilmiş bir
    kithara tutmaktadır. Sağ kolu da yine yana doğru açık, dirsekten hafif
    bükülüdür ve bu elinde de plektronu tutmaktadır. Plektronun kordonu
    bileğine bağlıdır ve ucundaki ponponu bileğin üzerinde kabartma olarak
    gösterilmiştir.
    Baş
    hafif sağa dönük ve aşağı doğru çok hafif eğiktir. Saçlar ortadan
    ayrılmış ve kulak hizasına kadar iri dalgalar halinde gelip oradan
    enseye doğru bukleler yaparak inmektedir. Başın sağ tarafındaki saçlar
    işlenmiştir, sol tarafındaki bukleler ise görülmemektedir. Başın
    tepesinde bir tutam saç bukle yapılmıştır. Oval yüzde, yanaklar dolgun,
    dudaklar etli, burun basık, gözler iri, gözbebekleri belirgindir.
    Sırtından çıkan kanatların telekleri yukarı ve yanlara doğru açıktır ve
    uçları kanatların kapanmaya başladığı anı vurgulamaktadır.
    Eros,
    sırtında, altın kaplama safihanın neredeyse tüm yüzeyini kapsayan bir
    pelerin taşımaktadır. Vücudu tamamen çıplak bırakan bu pelerin, arkada
    bir anlamda bir fon oluştururken, önde, boynun biraz altında, omuzlarda
    öne gelen "V" şeklinde yassı bir bantla bağlanmaktadır. Pelerin,
    omuzlardan aşağı, arkadan, bele doğru inerken ve bel hizasından sonra
    yanlara iri volonlar halinde dalgalanarak açılmaktadır. Bacakların
    bileğe yakın olan kısmında da pelerinin bir volanı belirtilmiştir.
    Rüzgarın etkisiyle dalgalanan kumaşın inceliği ve dökümlülüğü belli
    olmaktadır.
    Bilindiği
    gibi, Eros, tasvirlerde en fazla karşılaşılan mitolojik figürlerden
    biridir. Genel olarak çıplak ve kanatlıdır. Elinde simgelerini taşır. Bu
    simgeler yayı ve oku, ya da kitharası olabilir. Eros'un, Zeus'un,
    Hermes'in ve Herakles'in simgeleriyle de tasvirleri vardır. Yalnız
    tasvir edilmesinin yanı sıra Pscyhe ya da Aphrodite ile birlikte olduğu
    tasvirler çoğunluktadır. Ankara aynasındaki Eros ise bu genellemelerden
    farklı bir özellik göstermesi açısından diğer Eros örneklerinden
    ayrılmaktadır. Yukarıda denildiği gibi genellikle çıplak tasvir edilen
    Eros bazı örneklerde giyimlidir. Bunlardan bazılarında ise bir pelerine
    sarınmıştır. Hemen hemen bütün tasvirlerde açık kanatlarla tasvir edilen
    Eros, Ankara aynasında ilk kez açık kanatların yanı sıra rüzgarla
    dalgalanan ve uçuşan bir pelerinle tasvir edilmiş olarak karşımıza
    çıkmaktadır. Bu mzelliği de ünlü Khios'un şaire Sappho'nun bir ezgisini
    akla getirmektedir. Uzun zamandan beri bilinen bu ezginin belki de
    Ankara aynasında ilk kez bir tasvirini bulmuş olmaktayız. Bir fragman
    olarak zamanımuza ulaşmış olan bu ezgiden (E.Lobel - D.Page, Sappho
    Fragment 54, Oxford 1955) yalnız:"omuzlarında eflatun khlamisiyle
    göklerden gelerek" dizesi korunabilmiştir. Dizede başka renk olmasını
    düşünemediğimiz khlamis vurgulanmakta ve ayrıca Eros'un gökten geldiği
    belirtilmektedir. Aynı ifadeler kabartma üzerinde de mevcuttur. Bütün
    yüzeyi kaplaması ve zamanında belki eflatun renkte boyalı olmasıyla
    khlamis kabartmada da özellikle vurgulanmaktadır. Ayrıca yüzeye
    yayılırken yaptığı dalgalanma Nike tasvirlerindeki rüzgar etkisini
    burada da en gerçekçi bir şekilde yansıtmış olmaktadır. Böylece kabartma
    üzerindeki Eros da, Sappho'nun dizesindeki gibi sırtında uçuşan,
    dalgalanan eflatun peleriniyle gökyüzünden, bir ayağının üzerine daha
    henüz basarak yeryüzüne inmektedir

    ALTININ CAZİBESİNE DAYANAMAYAN PADİŞAHLAR

    Osmanlılar da Anadolu’da kendilerinden önce kurulmuş öteki
    uygarlıklar gibi altını sevdiler ve onu büyük bir maharetle işlediler.
    Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi çok büyük iki padişah
    bile gençliklerinde kuyumculuk sanatını öğrenebilmek için çırak olarak
    çalıştılar.
    On beş, on altı yaşlarında, uzun boylu, iri yapılı genç, kuyumcu
    işliğinin başında kan ter içinde çalışıyordu.
    Biraz önce büyük bir özenle çekip uzattığı ipek inceliğindeki altın teli
    tam düğümleyecekken, tel yine kopuverdi. Delikanlının zaten kırmızı
    olan yüzü iyice kızardı. Pençe gibi elleriyle kavradığı örsü fırlatıp
    attı. Elinin tersiyle masa üzerindeki bütün aletleri, bıçakları,
    makasları, çekiçleri ve irili ufaklı altın levhaları da süpürüp, yere
    çaldı. Sabahtan beri uğraşıp, tel tel altın çekmiş, ama bunları örme bir
    bilezik haline getirmek için düğümlerken, tel her defasında kopup
    gitmişti.

    Hırsla burnundan solurken, arkasından yaklaşan beyaz sakallı yaşlı
    adamın sesini duydu. Adam, “Hep söyledim sana, altın nazlı bir kadın
    gibidir, ona karşı hep nazik olmalısın’’ diyordu. Delikanlı arkasına
    döndü ve kendisine kuyumculuk öğreten ustasını gördü. Utandı. Aletleri
    ve altınları toplayıp yeniden masaya koydu. Usta ile çırak yeniden
    çalışmaya ve sihirli maden altını, göz kamaştırıcı güzellikte bir hasır
    bilezik haline getirmeye başladılar.
    Delikanlının adı Selim idi. Yıl 1487 idi ve Selim Trabzon Vilayeti’nde
    şehzadelik yaparak devlet işlerini öğrenirken, bir yandan da iyi bir
    kuyumcu ustası olmaya çalışıyordu. Kısa bir süre sonra bütün dünya onu
    Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim diye tanıyacak ve onun bütün Arap
    Yarımadası’nı, o zamanın en güçlü devleti Mısır’ı, Akdeniz’in büyük bir
    bölümünü nasıl fethettiğini, Hilafet müessesesini alıp Osmanlı
    İmparatorluğu’na nasıl getirdiğini bir bir öğrenecek ve önünde saygıyla
    eğilecekti.
    Osmanlılar ve altın
    Gold News’un 149’uncu sayısında başlattığımız ‘’Sarı Altın Yeşil
    Anadolu’da’’ gezisinde bu sayıdaki durağımız Osmanlı İmparatorluğu. Tam
    altı asır boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamı denince akla gelen
    ilk sembol, göz kamaştıran mücevherler olmuş. İslam’da altın
    kullanımında aşırıya kaçılmaması geleneği olduğundan, özellikle sofra
    takımlarında altın yerine gümüş ve tombak tercih edilmiş, altın da saf
    halde değil, başka bir madenle karıştırılarak kullanılmış.
    Osmanlılarda kuyumculuk, padişahlar tarafından sevilen ve desteklenen
    bir sanat dalı olmuş. Osmanlıların en kudretli padişahlarından olan
    Yavuz Sultan Selim ile Kanuni Sultan Süleyman, şehzadelikleri döneminde
    görev yaptıkları Trabzon’da kuyumculuk öğrenmişler.
    Mücevherlerde altınla birlikte kullanılan taşlar çeşitli yerlerden
    getirilmiş. Mesela firuze Nişabur’dan, elmas Hindistan’dan, lal taşı
    Bedehşan’dan, yakut Seylan’dan, zümrüt Mısır’dan, inci ve akik ise
    Yemen’den temin edilmiş.
    Osmanlı takıları arasında sorguç, hotoz, zülüflük, enselik, saç bağı,
    gerdanlık, iğne, çelenk, küpe, bilezik, yüzük, halhal, pazubent, düğme,
    zincir, kemer ve kemer tokası ilk göze çarpanlardan.Osmanlılar,
    kuyumculuktaki ustalıklarını takılardan başka yerlerde de göstermişler.
    Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan ‘’III. Murad Divanı’’ kitabının
    kabı, bir çok takıdan çok daha ihtişamlı. Sultan III. Murad’ın saltanatı
    sırasında sarayın ‘’Başkuyumcu’’su olan Bosnalı Mehmed Usta’nın eseri
    olan bu kitap kabı, altın zemin üzerine delik işi ve kuyumcu kalemi
    tarağı ile yapılmış kıvrımlı dal ve Rumiler, köşeli ya da düz zümrüt ve
    yakutlarla meydana getirilmiş. Hem erkek hem de kadınların kullandığı
    sorguç da Osmanlılarda kuyumculuğun nasıl olağanüstü bir sanat haline
    getirildiğini ortaya koyuyor. Yine Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan
    18’inci yüzyılda yapılmış bir sorguç, altından yapılmış sapı,
    ortasındaki kocaman zümrüt ve çiçek biçiminde işlenmiş elmaslarıyla
    günümüzde de göz kamaştırmaya devam ediyor.Elmas, zümrüt ve yakutlarla
    bezeli broşlar, fantastik bir tasarım olan ‘’titrek’’ takılar,
    ‘’tektaş’’, ‘’gül’’ ya da ‘’Divanhane çivisi’’ adı verilen çeşitli
    yüzükler, ‘’akarsu’’ denilen bilezik ve kolyeler, ‘’pay-ı çift’’, ‘’üç
    ayaklı’’ diye isimlendirilen küpeler, altının kıymetli taşlarla büyük
    bir uyum içinde birleştirilerek Osmanlılarda nasıl büyük bir sanat
    haline getirildiğini ortaya koyuyor
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:43 am

    ANTİK ÇAĞDA
    BİLEZİKLER


    Anadolu tarihinde önemli bir yeri
    olan Çatalhöyük'te yapılan kazılarda elde edilen taş bilezikler, bugün
    müzelerde günümüz insanıyla buluşuyor. Başlangıçta dinsel ve törensel
    anlamı olan takıların daha sonraları, süslenme ve kendini güzel gösterme
    amacıyla kullanılması sonucunda takılar değişik şekil ve malzemelerle
    yapılmış. İlk bilezikler daha çok deniz kabukları, kemik ve küçük taşlar
    gibi doğal malzemelerin dizilmesiyle elde edilmiş. Bu tip malzemelerden
    yapılmış bileziklerin çıkarttığı seslerin, ayinlere daha gizemli bir
    hava kattığını düşünür bazı araştırmacılar.
    Anadolu'nun en
    eski merkezlerinden biri olan Alacahöyük'te, kral mezarlarında bulunan
    altın bilezikler M.Ö. 3. binde Anadolu'daki kuyumculuğun ulaştığı nokta
    hakkında bilgi verir. Hititler'den kalma duvar kabartmalardaki insan
    figürlerinin bileklerini süsleyen bileziklerdeki zenginlik dikkat
    çekicidir. Yüzleri birbirine dönük aslan başları ile süslenmiş
    bilezikler, Hititler'in severek kullandığı formlarından olmuş.
    Anadolu kültürleri arasında maden
    sanatı ve kuyumculukta en başarılı olan toplum kuşkusuz Urartular.
    Urartular altın takıları törensel amaçla kullanırken, gümüş ve bronz
    takıları günlük yaşamda kullanmış. Urartu mezarlıklarında yapılan
    arkeolojik kazılarda bileziğin hem kadınlar, hem de erkekler tarafından
    kullanıldığı ortaya çıkmış.
    Orta-Batı
    Anadolu'da hüküm süren ve tuttuğu her şeyi altına dönüştüren Kral
    Midas'ın halkı Frigler'in yaptığı takılar da kuyumculuğun sırlarının,
    estetikle buluşmasının bir göstergesi gibi. Pers istilası sırasında Doğu
    ile Batı sanatını topraklarında harmanlayan Anadolu, bu dönemde aslan
    başları, hatta gövdeleriyle süslü ağır altın bileziklerle göz
    kamaştırmış, eski çağların usta kuyumcularının ellerinde. Camdan
    yapılmış bilezik halkaların altın aslan başı uçlarla süslendiği
    örneklere de bu dönemde rastlarız. Bilezik halkası olarak camın asaletli
    ışıltısının yanı sıra, ince teller de bilezik yapımında kullanılmış. Bu
    tip ince tellerden oluşan bileziklerde; cam, kalsedon ya da kuvars gibi
    malzemelerden yapılan süslerle, bilezikler farklı ve daha göz alıcı bir
    hale getirilmişler; daha çok beğenilmek arzusuyla.
    Batı Anadolu'da antik Yunan
    sanatının, yerli anlayışla
    yorumlanması sonucunda takılarda da
    değişiklikler gözlenmiş. Gerek motif ve figürlerin çeşitliliği, gerek bu
    çeşitliliği pekiştiren ayrıntılı ve ince işçiliğin toplumlar arasında
    yayılmasıyla Batı Anadolu, kuyumculuk konusunda estetiğin ve
    teknolojinin birleştiği bir yer olmuş. Bu dönemde daha eski devirlerin
    mirası olarak kabul edilen uçları hayvan başlı bileziklerin yanı sıra,
    M.Ö. 4. yüzyıldan sonra bileziklerde, granül tekniğiyle yapılmış süsler
    ve telkâri şeritler de görülür. Artık bilezikler tamamen süslenme
    amacıyla kullanılmış ve gösteriş ön plana çıkmış. Ancak bilezik
    yapımında ağır ve törensel bir gösteriş yerine, son derece ince
    işçilikli ve ayrıntılarla zenginleştirilmiş sanatsal bir anlayış tercih
    edilmiş. Bu dönemden itibaren bilezik halkalarında değişik malzemeler
    kullanılmaya başlanmış. Altın, gümüş, bronz ya da cam ve kuvars gibi
    çeşitli malzemelerin bilezik yapımına uygulanmasıyla, takı sanatındaki
    gelişime paralel olarak, bilezik üretiminde de yeni gelişmeler ortaya
    çıkmış. Bilezik halkaları kimi zaman burkulmuş ya da düz boru olarak,
    kimi zaman da şeritler halinde şekil bulmuş, antik çağ kuyumcularının
    parmaklarında.
    Helenistik dönemde
    ele geçirilen topraklardan sağlanan yeni malzemeler (sedef, inci vb.),
    yeni konular ve yeni teknolojilerle takı yapımında önemli bir devrim
    gerçekleşmiş. Zenginleşen üst tabakanın ve ticaretle uğraşanların
    estetik açıdan kaliteli takılara yönelmesi, bu ürünleri sanat eseri
    olarak kabul etmeleri sonucunda, takılara olan ilgi artmış ve özenli ve
    ince işçilikli takılar yapılmış. Bu dönemin takı gereksinimini
    karşılamak için oluşturan en önemli kuyumculuk merkezleri, Anadolu'da
    Lampsakos (Lapseki), Antiokheia (Antakya) ve Mısır'da İskenderiye'dir.
    Bu dönemde kuyumculuk tam anlamıyla renkli bir hal almış. Zümrüt, yakut
    ve granat gibi taşlarla süslenen takılar; incilerle, sedeflerle düşsel
    bir görünüme bürünmüş. Takılarda kabartmalı mitolojik figürlerden,
    aslan, yılan, kuş, vb gibi hayvan motiflerine kadar her konu özgürce
    kullanılmış. Ayrıca ipek püskül görünümünü veren sarkaçlardaki zarif
    işçilik sayesinde takılar daha sanatsal ve daha popüler bir görünüme
    kavuşmuş. Bu dönemde üretilen bileziklerde, hayvan başı olarak yapılan
    bilezik uçlarında çeşitlilikler görülür. Aslan başının yanı sıra, koç,
    dana, keçi, sfenks, boğa ve köpek başları da sıkça görülür. Ayrıca
    bileği ya da pazıyı birkaç defa saran, tamamı yılan formunda yapılmış
    olan bilezikler ve pazıbentler de bu döneme ait takılardandır.
    Bileziklerin orta kısımlarına telkâri süslemelerle yapılan ve günümüzün
    gemici düğümünü andıran "Herakles düğümü" motifi, bileziklerde ve
    kolyelerde sıkça karşımıza çıkar günümüz müzelerinde. Sabır ve özen
    gerektiren bu tip bileziklerin işçiliğini görünce, ister istemez
    tartışmasız bir hayranlık uyanıyor eski kuyumcu ustalarına, takı
    sanatçılarına...

    M.Ö. 3. yüzyılda bilezik yapımında
    ortaya çıkan bir diğer yenilik ise menteşeli ve kilitli bileziklerdir.
    Bu tip bileziklerde daha değerli taşlar ve daha çok altın kullanılır.










    Romalılar da
    Herakles düğümü motifini severek kullanmaya devam etmiş. Bunun yanı
    sıra, yılan figürlü bilezikler de eski dönemlerdeki kadar rağbet
    görmüşler. Cam ya da renkli boncuklardan yapılmış bileziklerle birlikte,
    değerli taşlarla süslenmiş bilezikler de bu dönemin önemli bilezik
    formları arasında yer almaktadır. Halkın kullandığı basit bilezikler
    arasında, düz altın levhalardan yapılan bilezikler ve altın tellerle
    yapılmış sade bilezikler de sayılabilir. Bizanslılar'ın üretmiş
    oldukları bileziklerde daha basit halkalar kullanılmış. Bu halkaların
    bazıları mine işçiliği ile renklendirilmişse de Bizans bilezikleri Yunan
    ve Roma bileziklerinde görülen ihtişam ve renklilikten uzak, daha basit
    bileziklerdir.
    Ait olduğu kültür ne olursa olsun
    antik çağlarda üretilmiş olan bilezikler günümüzde görenleri hayrete
    düşürüyor aradan geçen zamanı hiçe sayarcasına. Zamanında tanrıçaların
    ya da ölümlü kadınların narin bileklerini süsleyen zarif bilezikler,
    bugün hala kuyumcu ustalarının ya da tasarımcılarının vazgeçemedikleri
    takılar arasında yaşamlarını sürdürüyor.






    Ölü Takıları
    Ağız ve Göz Bandları


    Dini inançlar nedeniyle ölülere takılan
    bantlar genelde mezarlarda tek veya çift olarak bulunmaktadırlar. Hemen hemen
    hepsinde ilk geçki deliği ya da delik yerine halkaları vardır. Bu ilk
    geçki delikleri pek azında düzenli açılmıştır. Çoğunda acele ile
    açıldıklarını gösterecek şekilde düzensiz delikler görülür. Çeşitli
    formlardadırlar. Genelde oval olup uçları yuvarlak ya da düzdür. Çok
    sağlam bulunanların yanı sıra parçalar halinde ele geçmektedirler.
    Mezarda isketletin başı hizasında bulundukları için ağız ve göz bantları
    olarak kullanıldıkları kesin olmakla birlikte hangilerinin göz,
    hangilerinin ağız için olduğunu saptamak olanaksızdır. Yalnız
    kabartma olarak dudak şekli ya da izi olanların ağız bantı olarak
    kullanıldıkları anlaşılmaktadır. Katalogta yer alan örneklerin biri
    dışında tek olmaları bunların ağız bantı olmaları olasılığını
    arttırmaktadır. Beş tanesinin uzunluğu 15 cm. civarında, diğerleri de 10
    cm.'den küçüktür. Bu fark ve grupların kullanım amaçlarından mı, yoksa
    zamansan bir nedenden mi kaynaklandığını saptamak şimdilik olanaksızdır.
    İ.Ö. 3. ve 2. bin öğe takıları genelde bezemesiz yapılmış olup, ağız ve
    gözü kapatan bantların yanı sıra el ve ayak bileklerine takılan
    bantlarda bulunmuştur. İ.Ö. 8. yüzyıldan sonra bantların üzerinde
    geometrik kabartma, sikke veya mühür baskıları, bitki motifleriyle
    hayvan motiflerini görmekteyiz.


    İçi
    hafifçe çukur, düzensiz yuvarlak, altın safiha gözü kapatmak için
    yapılmıştır. Kültepe Ib katı mezarlarında tek veya çift olarak
    altın gümüş ve tunçtan yapılmış pek çok safiha bulunmuştur. Büyük
    olanlar göğüs üzerine konulmak içindir.
    Kenarlarında
    yer yer kopuklar olan elips biçimindeki gümüş safiha üzerinde, ortada
    enlemsine bir çizgi, çizginin her iki tarafında ve kenarlarında zikzak
    süslemeler vardır. Bantın ortasında ies altı tane üzüm salkımı
    bezemeleri görülmektedir.




    Elips
    biçimindeki altının, sivri uçları kıvrılarak, buralarda birer halka
    oluşturulmuştur. Kullanılan teknik repoussédir. Çerçeve kabartma
    noktalarla çevrilidir. Bezeme olarak ortadaki saplı, yanlardakiler
    sapsız ve yatay olmak üzere üç palmiye yaprağı hemen hemen tüm yüzeyi
    kaplamaktadır. Boş kalan alanlarda aynı cins daha küçük yapraklar yer
    almaktadır. Yaprakların damarları belirgindir. Orta yaprağın sağ alt
    kısmında noktalama ile yapılmış bir bezeme (rozet) daha vardır. Kıbrıs
    Enkomi mezarlarında bulunan bir göğüslükte de aynı tip süslemeler
    görülmektedir.



    İnce
    altın safihadan yapılmıştır. Eşkenar dörtgen formludur. İp deliklerinin
    olduğu karşılıklı iki ucu yuvarlak kesimlidir. İp delikleri önden
    vurularak açılmıştır. Bantın kenarlarında spiral bezemeler, ortaya doğru
    karşılıklı ikişer lotus yaprağı, ortada ise bir yaprak sırası vardır.
    Bezemeler altın levhaya arkadan çizilerek yapılmıştır.

    [center]
    Ortası, iki
    taraflı şişkin, kenarlara doğru ince ve uçları yuvarlaktır. Levhanın
    arka tarafından vurularak yapılan noktalamalar çerçeveyi meydana
    getirmiştir. İki uçta ip geçki delikleri vardır. Ortadaki büyük baskının
    yanlarında da birer küçük mühür, ya da sikke baskısının izi vardır. Bu
    baskılar silik oldukları için ayrıntıları anlaşılmamaktadır.


    Kalın
    altın levhadan eşkenar dörtgen şeklinde kesilerek iç kısmına kenarlara
    paralel dört çizginin dışında dikey ve yatay eksenleri
    oluşturan iki çizgi daha çizilmiştir. İp deliklerinin olduğu uçlar
    yuvarlak kesilmiştir. İp delikleri "V" şeklindeki bir aletin levhaya
    arkadan bastırılmasıyla açılmıştır.
    İnce
    altın safihadan eşkenar dörtgene benzeyen formda kesilmiştir. Ortadaki
    enlemesine çizginin iki tarafında, orta çizgiden kenarlara ve her iki
    yana doğru, birbirlerine paralel çizgiler, levhaya dönüşümlü olarak arka
    ve ön yüzden çizilerek yapılmışlardır. İp delikleri kısa kenardan biraz
    içeride ve ön yüzden vurularak açılmıştır.
    Kulak
    tıkaçları ve Muskalar




    Ağız ve göz
    bantlarının yanı sıra ölülerin kulaklarını kapatmak için ya dini inanış
    gereği veya haşaratın vücuda girmesini önlemek amacıyla kullanılmış
    olabilir. İ.Ö. 3. bine ait altın veya altın kaplama kulak tıkaçları
    bulunmuştur.


    İnce
    boyunlu, konik gövdeli, baş kısmı hafifçe dışa çekik bir kulak tıkacı iç
    kalıp üzerine sarılarak yapılmıştır. Yüzeyde paralel çizgiler görülür.

    Yuvarlak,
    altın safihanın ikiye katlandıktan sonra kenarlarındaki deliklerden
    birbirine şerit şeklindeki altın telle dikilmesiyle oluşturulmuş, içinde
    yer alan organik malzemenin korunmadığı, muska (?) olabilecek bir obje

















    __________________



    Bizans
    Kuyumculuğu
    Bizans. Bizans’ı, başkent İstanbul’dan ayrı olarak düşünmek ise
    imkansız. Bu açıdan bakıldığında, Bizans kuyumculuğu derken asıl
    kastedilen, İstanbul ya da o zamanki adıyla Konstantinopolis
    kuyumculuğu. Bizans İmparatorluğu’nun üç kıtada değişik kültürlerle iç
    içe olması ve
    geniş topraklarındaki değerli taşlar, altın ve gümüş madenleri ile usta
    kuyum sanatçıları, sürekli olarak o zamanların en büyük cazibe merkezi
    olan İstanbul’a akmış. Bu gelişmelerin yanı sıra, Constantinus, II’inci
    Theodosius ve III’üncü Valentinianus gibi imparatorların İstanbullu
    kuyumculardan vergi alınmamasını sağlayan vergi düzenlemeleri yapmaları,
    İstanbul kuyumculuğunun bir yıldız gibi yükselmesine yol açmış.Bizans
    kuyumculuğunda altın, gümüş, bronz gibi metaller, elmas, zümrüt, safir,
    yakut, ametist, agat, kalsedon gibi değerli taşlar ile fildişi, inci ve
    amber gibi maddeler kullanılmış. Bizanslılar da tıpkı kendilerinden önce
    Anadolu’da yaşayan diğer topluluklar gibi, mücevherlerin tabiatüstü
    güçlere sahip olduğuna tedavi edici özelliklerinin bulunduğuna
    inanmışlar. Mesela, Bizanslılara göre zümrüt kötü ruhları
    uzaklaştırıyor, agat ve hematitin gibi taşlar da kadın hastalıklarına
    iyi geliyormuş.1204-1261 dönemindeki Latin işgalinden sonra, Avrupa’ya
    götürülen ve günümüzde Avrupa’nın tanınmış müzelerinde sergilenen,
    ayrıca bir çok Ortadoğu şehriyle tabii ki Türkiye’nin büyük müzelerinde
    bulunan Bizans mücevherleri, Bizanslıların taç, küpe, kolye ve kolye
    sarkacı, iğne ve kemer tokası ile yüzük ve bilezik kuyumculuğunda ne
    kadar büyük bir ustalığa eriştiklerini ortaya koyuyor.


    Bir soyluluk simgesi olarak yüzük
    Bizanslılarda yüzük, bir soyluluk ve güç simgesi olmuş. Onlara göre
    birine yüzüğünü vermek, ona kendi imzasını kullanma yetkisini verme
    anlamına geliyormuş. Bizans yüzükleri bir halka ve üzerine tutturulan
    yuvarlak, kare, oval, dilimli veya çokgen bir kaş kısmından oluşuyor.
    Yazının başında anlattığımız evlilik yüzükleri de Bizanslılar’ın en çok
    kullandıkları takılardan biri. Nikah yüzüklerinin üstüne birbirine
    kenetlenmiş eller, evlenen kadın ve erkeğin portreleri ile ‘’Uyum’’
    anlamına gelen Homonia kelimesi işlenmiş.


    Bizanslı
    kadınların belki de en sevdikleri takı olan küpelerde ise, zamanla pek
    de değişmeyen şekiller kullanılmış. Bunların başında da halka küpeler
    geliyor. Efes, Ayasuluk İonnes Kilisesi’nde bulunan ve bugün Selçuk
    Müzesi’nde sergilenen küpe, bu türün en tanınmış örneklerinden biri.
    Hilal biçimli halka küpeler ise düğün armağanı olarak gelinlere
    verilmiş. Günümüzde Silifke Müzesi’nde sergilenen bir çift hilal biçimli
    küpenin de bir düğün armağanı olduğu sanılıyor. Üç santimetre çapındaki
    altından yapılmış bu küpelerde ajur tekniği kullanılmış. Uzmanlar,
    küpelerde kullanılan hilal biçiminin Anadolu ve Yakındoğu’daki Artemis
    ve Astarte gibi ana tanrıça inanışının bir devamı olduğu görüşündeler.
    Ajur tekniğiyle yapılmış hilal biçimli küpelerde sık sık hayat ağacının
    yanında kanatlarını aşmış tavus kuşu, bereket boynuzu ve bitki motifleri
    kullanılmış.






















    [/center]
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:45 am

    KEMER VE TOKALARI
    İlk başlarda bir
    ihtiyaç sonucu kullanılmaya başlanan kemerler, zaman içinde giyimin
    önemli bir aksesuarına dönüştü. Böyle olunca da özellikle tokaları bir
    sanat eseri gibi işlenerek, önemli bir mücevhere dönüştü. Kemer,
    atalarımızın bize, adına atlı bozkır kültürü denilen zamanlardan, yani
    M.Ö. ikinci asırlardan kalma bir hediyesidir. Daha o zamanlar, Türkler,
    kemeri bir ihtiyaç ve süs vasıtası olarak kullanmışlardı. Türk mezarları
    olarak bilinen kurganlarda yapılan kazılarda elde edilen birçok eserin
    yanı sıra, çok sayıda, değişik teknik ve üsluplarda, altından ve diğer
    madenlerden yapılmış kemer tokaları dikkati çekmektedir. İşte bu
    kemerler, Türkler’in kurdukları çeşitli devletlerden sonra, onların
    torunları olan Anadolu Türkleri’nin elinde değişe yoğrula aşağıda
    anlatacağımız kemer ve tokalarla noktalanıyordu. Toka kelimesi Türkçe
    olup eski manasıyla iki akar suyun birleştiği yer demektir. Zamanla
    dilde birçok şekillerde kullanılmıştır. Tokalaşmak iki elin birleşmesi,
    karşılıklı mutabakat, anlaşma, birleşme manalarında olup, manadan
    maddeye geçişte kemer tokasına ifade kazandırmıştır. Bugün artık şarkı,
    şiir ve eski resimlerde kalmış olan kemerler, dünkü giyinme ve süslenme
    hayatımızın bir parçası idi. İçtimai durumu ve cinsiyeti ne olursa
    olsun, herkesin çeşitli durumlar için kuşandığı birkaç kemeri olurdu. Bu
    kemerler bir devirde o kadar çok rağbet görmüştür ki, dervişler bile
    etrafı madenlerle çerçevelenmiş akik, kantaşı, yeşim vb.’den yapılmış
    tokalı kemerler takarlardı ve onlar tarikatlarının alameti sayılırdı.
    Kemer, iki ile beş parmak eninde,
    beli bir kere dolandıktan sonra toka ile nihayetlenen bir giyim
    tamamlayıcısıdır. Kemerin tokası ile beraber bir bütün olarak sanat
    eseri olanlarının yanı sıra, çoğunluğunda esas önemli ve sanat eseri
    olan kısımları tokalardır. Kemerler, kuşaklar gibi her gün
    kullanılmayıp, kutlu ve mutlu günlerde güzel elbiseler üzerine
    takılırlardı. Mesela gelinlere kemer bağlamak bir gelenek olmuştur.
    Gelinin babası, eğer vefat etmiş ise en yakın erkek akrabalarından biri,
    gelin elbisesi olan bindallı üzerine, kendi gücünün elverdiği nisbette
    kıymetli bir kemer takardı. Daha sonra gelin bir kılıç üzerinden
    atlatılır ve babası tarafından sırtı sıvazlanarak hayırlı evlatlar
    yetiştirmesi temenni edilirdi. Kemerler, özellikle Anadolu’nun değişik
    yörelerinde milli karakterlerinin de ötesinde, bölgelere göre karakter
    kazanmışlardır. Mesela Karadeniz yöresinde altından veya gümüşten hasır
    örgü kemerler, Doğu Anadolu’da sevadlı gümüş kemerler,
    Orta Anadolu savadlı gümüş kemerler, Orta Anadolu ve Trakya’da telkari
    kemer bağlamak düğün ve eğlencelerde adet haline gelmişti. Özellikle
    İstanbul kemerleri kıymetli kumaşlardan yapılmış olup, tokaları altın ve
    gümüştendi. Bu altın veya gümüşten yapılmış tokaların üzerlerine
    genellikle mıhlama tekniği ile yeşim ve mercan gibi kıymetli taşlar
    döşenirdi.
    İstanbul’da saray için yapılan bu
    murassa kemerlerin, padişaha ait olanlarının bir başka görevleri vardı:
    Kılıç kuşanma: Gerçi bütün ordu mensupları kılıçlarını bellerindeki
    kemerden sarkan zincirlere asarlardı ama, Osmanlı’da kılıç kuşanma,
    Batı’daki kralların taç giyme merasimine denkti. Tahta çıkan her padişah
    biat merasimini takip eden hafta içersinde, herhangi bir gün sabah
    namazından sonra yola çıkardı. Genellikle saltanat kayığı ile deniz
    yolundan Eyüp Sultan’a gider, Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesini
    ziyaret eder ve orada kılıç kuşanırdı. (Kılıç, kemerden sarkan biri uzun
    diğeri kısa olan zincirlere, kılıcın kınındaki halkalardan asılır.)
    Daha sonra padişah at ile karadan saraya dönerken, yol üzerindeki
    atalarının türbelerini ziyaret ederdi. Osmanlı sultanlarından ilk defa
    İkinci Murat 1421 yılında Bursa’da kılıç kuşanmıştır. İstanbul’da ise
    Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Eyüp Sultan’da hocası Ak
    Şemseddin’in elinden kılıç kuşanmıştır. Yine hemen hemen Anadolu’nun her
    yanında, tokaları kakma tekniği ile yapılmış sade ve tombaklı kemerlere
    de sıkça rastlanırdı. Bu durumda kemerlerimizi kaba bir sıralama ile
    şöyle sınıflandırabiliriz:
    1- Kemeri ve
    tokası madenden yapılanlar: Genellikle gümüşten, zengin aileler için ise
    altından yapılmışlardır. Gümüş üzerine savatlama tekniğinde, telkari
    tekniğinde (haddeden çekilmiş gümüş tellerden), hasır örgü tekniğinde
    veya kalem işi tekniklerinde yapılırlar.
    2- Kemerleri kumaştan, tokaları madenden yapılanlar: Bunlarda süslü olan
    sadece tokalardır. Kemer ise kıymetli kumaştan yapılmıştır. Mıhlama;
    zümrüt, mercan, akik ve yeşim gibi kıymetli taşları madeni tokaya çakma
    tekniği, kakma (kabartma çökertme) tekniği ile yapılan son derece zarif
    şekiller veya bakır veya gümüşü tombaklama (civa ile altın kaplama)
    tekniklerinde yapılırlar.
    3- Kıymetli kumaşlar üzerine altın telle işlemeli kemerler: Tek renkli
    kıymetli kumaştan yapılmış, her tarafı altın tellerle oya oya işlemeli
    kemerler veya kumaştan kemer üzerine, madenden değişik tekniklerde
    yapılmış ve takılmış, baklalı kemerler.
    4- Etrafı maden ile çerçevelenmiş yekpare taşlı kemerler: Bunlar
    genellikle akik taşından yapılmış olup, tarikat mensuplarınca
    kullanılmış sade kemerlerdir. Özellikle bektaşilerde rastlanır

    Küpenin Hikayesi

    Küpe,
    bugün olduğu gibi antik çağlarda da kadının güzelliğini pekiştiren,
    beğenilme çabasını tamamlayan bir takıymış. Güzelliğini takıların
    ışıltısıyla arttırmak isteyenler tarafından, kimi zaman kolye, yüzük ve
    bilezikle kullanılıp kusursuz bir ahengin parçası olmuş, kimi zaman da
    sade bir görünüm yaratmak için tek başına tercih edilmiş.
    Anadolu bir çok
    konuda olduğu gibi takı ve maden işçili konusunda da Dünya kültür önemli
    gelişmelere sahne kara parçası. Önceleri altı gümüş ve bakır gibi
    madenleri başına işleyerek takılar yapan Anadolu insanı, zaman içinde
    değişik malzemeler kullanarak yeni kombinasyonlar yaratmış, takı
    yapımına Anadolu kültürünü ve zarafetini katmış. Anadolu’da ilk küpe
    örneklerine M.Ö. 3. binde rastlanıyor. Tunç Çağı’nda Anadolu’nun en
    önemli yerleşim merkezleri olan Truva, Eskiyapar ve Alacahöyük’te 20.
    yüzyılda yapılan kazılarda bulunan altın küpeler aradan geçen binlerce
    yıla karşın hâlâ göz kamaştırıyor ve zamana meydan okuyor. Mezarlara ölü
    arma anı olarak konulan eşyalar arasında önemli bir yer tutan küpeler, o
    dönemde Anadolu’da yaşayan insanların gerek maden işlemeciliğindeki
    yetkinliğini, gerekse motiflerdeki zevkin inceliğini gözler önüne
    seriyor.
    Anadolu’da hüküm
    süren Urartuların, Lidyalıların ve Friglerin maden eşya üretimi ve takı
    işçiliğinde ne denli ilerlemiş olduklarını bugün müzeleri süsleyen
    arkeolojik eserlerden anlayabiliyoruz. Bilinen ilk küpe örnekleri basit
    görünümlü halka ve spirallerden oluşuyor. Hellenistik Dönem’e dek
    altının tek metal olarak kullanılmasıyla elde edilen küpeler, bu
    dönemden sonra yeni fikirlerin ve farklı malzemelerin ortaya çıkmasıyla
    daha albenili ve renkli bir hal alıyor. Telkâri, granülasyon, mineleme
    ve kakma gibi tekniklerin yaygınlaşması ve zincir sistemlerinin
    gelişmesiyle formlar canlılık ve çeşitlilik kazanıyor. Bu gelişmelere ek
    olarak, insan ya da hayvan figürlerinin küpelere uygulanması da yine bu
    döneme ilişkin bir yenilik. Küpelerde en çok rastlanan hayvan
    figürleri, aslan ve boğa başları, bir de güvercin. Mitolojik bir yaratık
    olan sfenks motifi de antik çağ kuyum ustalarının küpe yapımında tercih
    ettikleri arasında. Küpeleri süsleyen tanrı ve tanrıça figürleri
    arasında en sık görülenler, aşk tanrısı Eros ve zafer tanrıçası Nike.
    Büyük İskender’in Doğu topraklarını ele geçirmesiyle Doğunun
    gelenekleri, sanatı ve teknolojisi Batı kültürüyle kaynaşmış ve Doğudan
    gelen yeni ve de erli taşlarla alışılagelmiş formları n dışında farklı
    ve gözalıcı takılar elde edilmiş.


    Kuyum ustaları bu yeni kombinasyonlardan özellikle kolye ve küpe
    yapımında yararlanmış. Doğudan getirtilen de erli ve yarı de erli taşlar
    arasında; zümrüt, yakut, akuamarin, karneol, sard ve ametist
    sayılabilir. İnce işçilikli altın küpelere yerleştirilen bu taşların
    bazılarının geçirgenlik özelli inin olması, küpelerin ışık altında çok
    hoş görüntüler yaratmasına imkan tanımış. Birden fazla sarkacı olan
    küpelerin her sarkacına ayrı ayrı yerleştirilen bu renkli taşlar, gerek
    mitolojideki tanrıçaların ve efsanevi kraliçelerin, gerekse ölümlü
    kadınların kulaklarını süslemiş, boyunlarına ışık huzmesi olarak düşmüş.
    Sarkaç formu olarak kimi küpede disk, kimi küpede ise içi boş küreler
    kullanılmış. Roma Dönemi’nde, Hellenistik Dönem’de ulaşılan
    modelçeşitlili inin ve estetik anlayışının ötesine geçilerek; yeşim,
    inci ve özellikle camın takılarda kullanılmasıyla görsel anlamda da
    yenilik yaratılmış. Renkli cam boncuklarla süslenmiş altın küpeler ve
    kolyeler bu dönemde yaşayan kadınlar için cazip takılar haline gelmiş.
    İnci taneli küpeler dönemin kuyum sanatçıları tarafından özenle yapılmış
    ve Romalı kadınlar tarafından da sevilerek kullanılmış.
    Bizans Dönemi’nde yapılan küpelerde çoğunlukla bitki motifleri ve hayvan
    figürleri görülüyor. Özellikle karşılıklı duran hayvanların arasına
    yerleştirilen bitki yada haç en sık rastlanan süslemeler. Bu küpelerin
    tasarımında en çok kullanılan hayvan figürü ise tavus kuşu. Antik
    çağlarda küpe kullanımı kültürlere ve coğrafyaya göre de işiyor.
    Takıların çoğunlukla kadınlar için üretilmiş oldu u yadsınmaz bir gerçek
    olsa da antik çağlarda erkeklerin de takı kavramına hiç uzak
    olmadıklarını arkeolojik eserlerden anlayabiliyoruz. Özellikle Doğu
    geleneklerinde erkekler de kadınlar kadar
    süslenme imkanına sahipti. Yani erkekler de küpeli ve bilezikliydi.

    Pers, Asur, Sümer gibi Doğu kültürlerinde tanrıların ve kralların oldu u
    kadar sıradan erkek vatandaşların da kulaklarında gösterişli ve zengin
    işçilikli küpelerin oldu unu zamanımıza ulaşabilen kabartmalarda ve
    heykellerde görebiliyoruz. Kadınların güzelliklerinin bir tamamlayıcısı
    olarak kullandı ı küpeler, erkeklerin kulaklarında süslenmenin ötesinde
    gücü simgeliyordu. Erkekler tarafından kullanıldığında çoğunlukla sosyal
    konum göstergesi ya da iktidar simgesi olarak kabul edilen yüzük ve
    küpeler; Mezopotamya, Mısır, Ege, Yunan, Roma ve Bizans kültürlerinde
    sıkça görülüyor. Hitit ve Frig gibi yerel Anadolu kültürlerinde de
    erkeklerin küpe taktıklarını, kabartmalardan ve mezarlardaki duvar
    resimlerinden biliyoruz. fiimdilerde müzeleri süsleyen küpeler, Antik
    çağlarda yaşamış olan kuyum ustalarının elemeği, göz nurunun bugüne
    ulaşmış örnekleri. Kimi, soylu kraliçelerin ya da mitoloji kahramanı
    tanrıçaların güzelliklerine güzellik katmış, kimi de yalın bir köy
    kadınının hayallerini süslemiş. Bir daha asla bir insan kulağına
    takılamayacak, bir insanı süsleyemeyecek olan bu antik takılar, şimdi
    bir vitrinin ardında, kendisinden yola çıkarak yepyeni takılar
    tasarlayacak tasarımcıları bekliyor. Belki yeniden doğacaklar o zaman
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:47 am

    Lidya Gümüşleri
    ...
    Efsanevi Lidya Krallığı’nda insanların topraklarında refah içinde
    yaşam sürdükleri kabul edilmektedir. “Karun kadar zengin” benzetmesi de,
    Lidya Kralı Kroisos’un adının zaman içinde değişime uğramasıyla oluşmuş
    bir deyimdir. Müzelerimizde sergilenen antik Lidya gümüşleri bugün bile
    büyük bir beğeni ile karşılanıyorlar ve hatta günümüz takı
    tasarımcılarına ilham veriyorlar.


    Batı Anadolu’nun verimli
    topraklarında hüküm süren Lidya Krallığı, başkentleri olan ve bugün
    Manisa sınırlarında bulunan Sardes’te, başta sanat ve bilim olmak üzere,
    bir çok alanda faaliyet göstermişler. Uygarlık tarihinde önemli bir
    yere sahip olan Lidyalılar sadece ilk parayı icat edip, kullanmakla
    kalmamışlar; aynı zamanda maden işlemeciliği ve kuyumculuk alanlarında
    da adlarından övgü ile bahsettirmişler. Verimli Lidya ovalarının ve
    gıpta edilen zenginliklerinin getirdiği bollukla; desenlerin, figürlerin
    dünyasını keşfe çıkan ve öğrendiklerini gümüşe, altına yansıtan usta
    ellerin eserleri bugün bile görenlerin nefesini kesecek güzelliktedir.

    Yüzyıllarca bolluk, bereket, refah ve zenginlikle bir tutulan Lidya
    toprakları, bunların sadece söylencelerden ibaret olmadığını kanıtlamak
    istercesine sayısız anıt ve eserlerle doludur. Karun Hazinesi olarak
    tanınan altın ve gümüş eselerden oluşan hazine, yasadışı yollardan
    yurtdışına kaçırılmış ve daha sonra resmi kanallarla Türkiye’ye iadesi
    sağlanarak, sergilenmek üzere Uşak Müzesi’ne verilmiştir. Çeşitli altın
    ve gümüş eserlerden oluşan hazine, görenleri tam anlamıyla hayran
    bırakacak nitelikte zarif ve güzel. altın eserler arasındaki kolyeler,
    broşlar, bilezikler, küpeler ve yüzükler aradan geçen bunca yüzyıla
    karşın takı seven insanların rüyalarını süslüyor. Karun Hazinesi’ndeki
    gümüş eserler ise, gümüşün asaleti simgelediğinin çok eski bir Anadolu
    örneği olarak karşımıza çıkıyor. Gümüş eserler arasındaki çeşit çeşit
    kaseler, kepçeler, tütsü kapları, fibulalar ve sürahiler, Lidyalılar’ın
    gümüşü işlemedeki benzersiz incelik ve zarafetlerini de gösteriyorlar.



    Arkeoloji dünyasında Phiale olarak bilinen geniş ağızlı kase formunu
    gümüşe uygulayan Lidyalı ustalar, kaseleri sadece gümüşün ışıltısına
    emanet etmemişler; onları ince ayrıntılı desenlerle de süslemişler. Kimi
    kaselere mitolojik figürler, kimi kaselere bitkisel motifler işleyen bu
    ustalar, kimi kaseleri de hayvan figürleri ile süslemişler. Sanatı
    gümüşle, estetiği günlük yaşamla birleştiren Lidyalılar’ın hünerli
    ellerinden çıkan gümüş eserler gerek günlük yaşamda, gerekse törenlerde,
    ibadetlerde kullanılmışlar. Çeşitli figürlerle süslü gümüş tütsü
    kaplarındaki tütsülerle dini törenleri gizemli bir hale getirirken,
    kutsal içeceklerini de birbirinden ilginç süslemeler ve motiflerle
    bezedikleri gümüş kepçelerle sunmuşlar. Antik çağ sanatının gözde
    motiflerini el emeği göz nuru bir dantel edasıyla tek tek gümüş eserlere
    aktaran Lidyalılar için sanat, belli ki gümüşle ve altınla yaşama dahil
    olmuş. El işçiliği ile özen ve sabırla bezenen kaseler, sürahiler,
    kaşıklar başlı başına sanat eseri gibi özenle işlenmişler. Kimi zaman
    lotus ve palmet motifleri ile kimi zamansa damla şeklinde süslenen gümüş
    eserler, sanatlarının asırlar sonrasına ulaşabileceğini bilmeyen
    ustalar tarafından sabırla yapılmış.


    Süslemelerde teknik olarak bazen kabartma, bazen oyma, bazen de kazıma
    teknikleri kullanılmış. Bazı gümüş kaselerin dışında kabartma olarak
    yapılmış olan sakallı erkek başları ise sanatçıların hünerlerinin yanı
    sıra, sabır ve özenlerini de ispat eder gibidir. Karışık hayvanlardan
    oluşan figürler ya da aslanla boğuşan Persli figürleri de Phiale olarak
    adlandırılan kaselerde sıkça kullanılan figürlerdendir. Kepçe, süzgü ve
    kulpu olan diğer kaplarda kulplar sade bırakılmamış, çeşitli hayvan
    figürleri ile süslenmiştir. Bu figürler arasında aslan ve kuğu figürleri
    en çok kullanılanlardır. Kulpları, bir kuğunun boynunun zarafeti ile
    güzelleştiren Lidyalı ustalar, aynı kulpları bir aslanın esnek ve çevik
    vücudu ile de hareketlendirmişler. Kuğudan başka gümüş eserlerde
    kullanılan bir diğer kuş figürü de horozdur. Özellikle kapların
    kapaklarında tutma işlevi için kullanılan bu figür ince işçilik ve
    ayrıntılı görünümü ile dikkat çekici bir şekilde işlenmiştir.. Oinochoe
    olarak bilinen sürahi kulplarında görülen formada, kulp genç bir erkek
    bedeninden oluşmakta ve bu genç figür iki aslanı tutarken
    gösterilmiştir. Görülüyor ki, Lidyalı sanatkârlar gümüş eserler
    üzerindeki her ayrıntıyı, her inceliği en güzel yaklaşımlarla
    yorumlamışlar ve kendi becerilerine, o dönem sanatının estetiğini
    katmışlar. Lidya gümüş eserlerinde görülen bir başka önemli figür de
    sfenkstir. Kuş kanatlı, aslan gövdeli ve insan başlı bu karışık
    mitolojik yaratıklar, antik çağ sanatının bir çok alanında sevilerek
    kullanıldıkları gibi, Lidya gümüş işlemeciliğinde de kendilerine önemli
    bir yer bulmuşlardır. Özellikle kulpların birleşim yerlerinde ya da kase
    kenarlarında kullanılan sfenks figürleri mitolojideki gizemlerini,
    gümüşün ışıltısı ile pekiştirir gibidirler. Lidya gümüş eserlerinde
    görülen işçilik ve teknik kuşkusuz göz alıcı ve incedir. Ancak daha
    fazla pırıltı, daha fazla estetik kaygısından mıdır bilinmez, Lidyalı
    sanatkârlar eserleri sadece gümüşten üretmemişler, aynı zamanda altın ve
    gümüşü birlikte kullanarak farklı tasarımlar ortaya çıkartmışlar. Bu
    tip kullanımda gümüş eserin üzerindeki motif ve figürler altından
    yapılıyor ve gümüşün ışıltısıyla, altının parıltısı göz okşayan bir
    birliktelikle, kusursuz bir estetikle harmanlanmışlar. Böylece gümüş
    eserler sanatsal açıdan paha biçilmez bir hale gelmiştir.Anadolu’da
    yaşayan halklar içerisinde efsanevi zenginliklere sahip olduğuna
    inanılan Lidyalılar, Anadolu’nun zengin kültür mozaiğine eşsiz altın ve
    gümüş eserler katmışlardır. Gerek altını, gerekse gümüşü işlemedeki
    başarılarının yanı sıra Lidyalılar, desen ve figürlerdeki benzersiz
    estetik ve incelikle de haklı bir üne kavuşmuşlar


    GİZEMLİ MEDUSA HEYKELLERİ
    Rivayetler ne
    kadar değişik olursa olsun, bugün bile değişmeyen bir gerçek var. Aradan
    bunca uzun bir süre geçmesine rağmen, Yerebatan Sarayı’ndaki dev Medusa
    heykelleri, ters ve yan duruşlarıyla büyük ilgi çekiyor ve o tarihten
    bugüne Yerebatan Sarayı’ndaki sular ahenkle damlayarak, sarnıcın yarı
    karanlık gizemli atmosferinde dolaşanlara talihsiz Medusa’nın yılan
    ıslıklı şarkısını fısıldıyor.
    Yağlı sedir ağacından yapılmış
    meşaleler, gece karanlığında ölgün ölgün yanıyor ve ıslak taş duvarları
    yetersizce aydınlatıyordu. Soğuktu. İnsanın kanını donduran nemli bir
    soğuk, nereden estiği belli olmayan ıslıklı rüzgarlarla, yeraltındaki
    uçsuz bucaksız bu dev mağarada kol geziyordu. Meşalelerin ışıkları,
    tabanı kaplayan bir karış yüksekliğindeki suyun yüzeyinde, korkunç
    şekilli hayvan resimleri yaratıyordu.

    Gece karanlığında
    binlerce adam, soğuktan donmamak için birbirlerine sımsıkı sokulmuş,
    sabah olmasını bekliyordu. Yer suyla kaplı olduğu için oturamıyorlardı,
    yatamıyorlardı. Sudan biraz yüksekçe duvar çıkıntılarına sırayla çıkıp,
    uyuklamaya çalışıyorlardı. Üzerlerindeki Hidrapolis keteninden yapılmış
    paramparça harmaniyeler, tunikler onları bu dondurucu soğuktan
    kurtarmaya yetmiyor, çoğu bir daha uyanamayacakları sonsuz bir uykuya
    dalarak yavaşça suya düşüyor ve cansız gövdelerinin suda çıkardığı
    şapırtılı ses, mağaranın ıslak duvarlarında uzun uzun yankılanıyordu.
    Dünyanın yedi iklim, dört mevsiminden bahtsız kaderlerinin buraya
    sürükleyip attığı 7000 kadar adam bu dipsiz mağarada birer birer hayata
    veda ederken geride kalanlar, arkadaşları için sessizce gözyaşı
    döküyordu. Esmer tenli Suriyeliler, tıknaz Gürcüler, kulaklarında bakır
    halkalar taşıyan Habeşler, yüz ve kolları nakış nakış dövmeli Persler,
    burunlarına demir çemberler takmış abanoz vücutlu Araplar, saçları
    örgülü Hintliler, gururlarını çoktan yitirmiş Kafkasyalılar
    ağlıyorlardı. Gözyaşları sessizce suya düşüyor, suda zümrüt yeşili ve
    fosforlu yakamozlar yaratıyordu. Arkadaşlarının ve kendilerinin kötü
    kaderi için sessizce ağlayan bu adamlar, gözyaşlarının yıllar sonra yine
    burada dikilecek sütunlara işleneceğini ve bu gözyaşı kabartmalarını
    gören milyonlarca insanın da ağlayacağını görecek kadar çok
    yaşayamayacaklardı.
    Yere batmış bir saray


    Kadim tarih kitaplarının tozlu
    sayfalarındaki kuru ve resmi ifadeli bilgileri okurken kafamızda
    canlanan görüntüler bunlar. Yerebatan Sarayı ya da dünyada tanınan
    adıyla Basilika Sarnıcı’ndan bahsediyoruz. Bizans resmi kayıtlarına
    göre, 7000 kölenin çok zor şartlar altında ve geceli gündüzlü çalışarak
    inşa ettikleri dünyanın en büyük sarnıcının içindeki mermer sütunların
    çoğunun üzerinde bulunan gözyaşı şekilleri, işte bu inşaat sırasında
    hayatını kaybeden köleler için ağlayan arkadaşlarının gözyaşlarını
    temsil ediyor. Kurulduğu andan itibaren zenginliğin sembolü haline gelen
    İstanbul, tarihi boyunca sık sık kuşatmalarla karşılaşmış. Uzun süren
    kuşatmalar sırasında meydana gelen su sıkıntısını önlemek için de
    suların depolanacağı sarnıçlar yapma ihtiyacı duyulmuş. Bunlardan en
    büyüğü de Yerebatan Sarnıcı. Ayasofya’nın güney batısında ve biraz
    ilerisinde bulunan Basilika Sarnıcı, 527-565 yılları arasında hüküm
    süren Bizans imparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılmış. Sonraları
    suyun içinden yükselen ve adeta bir ormanı andıran mermer sütunlar
    nedeniyle halk arasında “Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilmiş.
    Sarnıcın yerinde daha önce erken Roma çağında yapılmış olan büyük bir
    Basilika varmış. Burası 476 yılında çıkan bir yangında tamamen harap
    olduktan sonra İlius tarafından yeniden yaptırılmış, ancak tekrar bir
    yangın felaketine daha uğramış. Daha sonra 532 yılında bütün İstanbul’u
    kasıp kavuran Nika isyanında mermerlerine varıncaya kadar tahrip
    edilmiş. İmparator Justinianus, yangına uğramış olan büyük basilikanın
    yerinde tahminen 542 yılında, kayalık olan arazinin metrelerce derine
    inilerek kazılması yoluyla günümüzdeki sarnıcı yaptırmış. İnşaat
    sırasında tam 70000 köle yeraltında çalışmış. Basilika Sarnıcı’nın suyu
    İmparator Valens tarafından 368 yılında yaptırılan 971 metre
    uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile İmparator Justinianus’un
    yaptırdığı 115 metre uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla şehre 19
    kilometre mesafede bulunan bugünkü Belgrat Ormanları’nda bulunan
    Eğrikapı su taksim merkezinden getirilmiş.

    Yerebatan Sarayı, uzunluğu 140, genişliği
    ise 70 metre olan dikdörtgen biçiminde bir alanı kapsayan dev bir yapı.
    52 basamaklı taş bir merdivenle inilen sarnıcın içinde her biri 9 metre
    yüksekliğinde tam 336 sütun bulunuyor. Birbirlerine 4.80 metre
    aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane olmak üzere 12 sıra
    oluşturuyor. Çoğunun daha eski yapılardan toplandığı anlaşılan ve
    çeşitli mermer cinsleriyle granitten yontulmuş sütunların büyük bir
    kısmı tek parçadan, bir kısmı da üst üste iki parçadan meydana geliyor.
    Sütunların bazıları Korint, bazıları da Dor üslubunda yapılmış. Sarnıcın
    tuğladan örülmüş 4.80 metre kalınlığındaki duvarları ve tuğla döşeli
    zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale
    getirilmiş. Toplam 9.800 metrekarelik bir alanı bulunan sarnıç yaklaşık
    100.000 ton su depolama kapasitesine sahip. Sütunlardan, üzeri oyma ve
    kabartma halinde tavus gözü, sarkık dal ve özellikle gözyaşı
    şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı hemen dikkat çekiyor. Bu
    gözyaşlarının hikayesini anlattık ve daha o zamanlarda bile Bizanslılar
    bunların bahtsız kölelerin gözyaşları olduğuna inanırlarmış.
    Medusa’nın gözleri



    Yerebatan Sarayı
    denince, burada bulunan Medusa heykellerinden de mutlaka söz etmek
    gerekiyor. Sarnıcın kuzey batı köşesindeki iki sütunun altında dayanak
    olarak kullanılan bu Medusa başları, Roma çağı heykeltraşlık sanatının
    en güzel örnekleri. Rivayetlere göre Medusa, Yunan Mitolojisi’nde
    yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgona’dan biri. Kendisine
    bakanları bir anda taşa çevirme gücüne sahip olan ve saçları yüzlerce
    yılandan meydana gelen Medusa’nın heykelleri, eski dönemlerde büyük
    yapıları ve özel yerleri kötülüklerden koruması inancıyla kullanılmış.
    Yine rivayetlere göre Medusa, simsiyah gözleri ve uzun lepiska
    saçlarının güzelliği ile övünen bir genç kızmış. Eski Yunanistan’ın en
    büyük tanrısı Zeus’un oğlu olan Perseus’a gönül vermiş. Ne var ki,
    tanrıça Athene de Perseus’a aşıkmış ve çok kıskandığı Medusa’nın o pek
    öğündüğü saçlarını, korkunç yılanlar haline getirmiş. Ondan sonra da
    Medusa her kime baksa, onu bir anda taş haline getirir olmuş. Rivayetler
    ne kadar değişik olursa olsun, bugün bile değişmeyen bir gerçek var.
    Aradan bunca uzun bir süre geçmesine rağmen, Yerebatan Sarayı’ndaki dev
    Medusa heykelleri, ters ve yan duruşlarıyla büyük ilgi çekiyor ve o
    tarihten bugüne Yerebatan Sarayı’ndaki sular ahenkle damlayarak,
    sarnıcın yarı karanlık gizemli atmosferinde dolaşanlara talihsiz
    Medusa’nın yılan ıslıklı şarkısını fısıldıyor.
    Osmanlı’nın su sevdası



    İstanbul 1453’te
    Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra, Yerebatan Sarnıcı
    bir süre kendi haline bırakılmış. Çünkü Osmanlılar duran değil, akan
    suyu benimsemişler. Ayrıca Osmanlılar İstanbul’un su sıkıntısını yeni
    yaptıkları su kemerleri ile büyük ölçüde gidermiş oldukları için,
    Yerebatan’ın suyunu daha çok saray bahçelerinin sulanmasında
    kullanmışlar. Ama Osmanlı yönetimi Yerebatan’a karşı tümüyle ilgisiz de
    kalmamış. Sarnıçta gerekli onarımlar hep yapılmış. Osmanlı İmparatorluğu
    döneminde sarnıcın ilk onarımı 1723 yılında Mimar Kayserili Mehmet Ağa
    tarafından yapılmış. 1876 yılında da Sultan II. Abdülhamit döneminde
    ikinci kez büyük bir onarımdan daha geçirilmiş. Yerebatan’ı yıllar sonra
    ilk kez keşfedip, Batı dünyasına tanıtan kişi ise 1544-1550 yıllarında
    Bizans kalıntılarını araştırmak için İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin
    P. Gyllius olmuş. Bu kadar eski, bu kadar büyük ve bu kadar gizemli bir
    sarnıç hakkında çok fazla rivayet ve hikaye olması doğal. Cumhuriyet
    döneminde müze haline getirilen Yerebatan Sarayı, bugün artık
    aydınlatılmış suları, içinde yüzen balıkları ile yine ayakta ve
    ziyaretçilerini bilinmeyen bir tarihin derinliklerine doğru esrarengiz
    bir yolculuğa çıkarıyor.
    Ve Binbirdirek



    Aslında
    Yerebatan’ın biraz ilerisinde, onun kadar tanınmayan küçük bir kardeşi
    daha var. Binbirdirek Sarnıcı, Sultanahmet Camii ile Çemberlitaş
    arasındaki Divanyolu’nda bulunuyor. Binbirdirek, Bizans İmparatoru
    I’inci Constantinus döneminde Roma’dan İstanbul’a gelen senatör
    Philoksenus’un yaptırdığı sarayın sarnıcı olarak inşa edilmiş. 64’e 57
    metre boyutlarındaki sarnıçta 16 diziden oluşan 224 sütun var ve adını
    da bu sütunlardan alıyor.Bizans’ın son zamanlarında terk edilen
    Binbirdirek, Osmanlı döneminde ipek ve iplik atölyelerinin bulunduğu bir
    yer haline getirilmiş. Daha sonraları üzerine Tayyarzade ve Fazlı Paşa
    köşkleri yapılan Binbirdirek de bugün müze olarak kullanılıyor.
    Binbirdirek Sarnıcı, Avrupa'nın ikinci büyük kapalı su sarnıcı olma
    özelliğini taşıyor. Yolunuz düşerse Yerebatan Sarayı’na ya da
    Binbirdirek Sarnıcı’na gidin. Meneviş meneviş harelenen suları, yüzlerce
    yıldır sürüp gelen ahenkli su seslerini, kaderlerine ağlayan adamların
    sessiz iç çekişlerini, şafak pembesi, hüzün mavisi renklerinde, nakış
    nakış ipek dokunan tezgahların fısıltısını duyacaksınız



















    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Çarş. Tem. 14, 2010 5:48 am

    MÜCEVHER İSİMLER
    Çoğu zaman kimlik ve isim birbirine
    karışır. İsim mi sahibini temsil eder, yoksa sahibi mi ismi? Çocuklarını
    ölümsüz ve değerli kılmak isteyenler birbirinden kıymetli taş ve
    madenlerin adını onlara isim olarak seçmiş. İşte Dürdane’den Zernigar’a
    ‘kıymetli’ isimler...
    Farsça kökenli bir
    sözcük olan “isim”in sözlüklerdeki karşılığı bir şeyi anlatmaya,
    tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söz olarak geçse de, konusu
    insan olunca bu sözcüğün yüklendiği anlam değişiyor ve insan ismi
    kimliğinin en önemli parçası haline geliyor. Hatta çoğu zaman kimliği
    temsil ediyor. İsim konusunda Antik Mısır kültüründen, Roma
    İmparatorluğu’na, İskandinav ülkelerinden İsrailoğullarına ve Müslüman
    Araplara kadar pek çok uygarlığın hemfikir olduğu nokta; ismin, o isme
    sahip olan insanların kaderleri üzerinde bir etkisi olduğu. Ancak bu
    inancın en güçlü savunucuları “nomen est omen” yani isim kaderdir diyen
    Romalılar. İsimler ve onların anlamlarından etkilenen Anadolu kültüründe
    çocuklarının kaderlerini değiştirmek amacıyla isimlerinin
    değiştirilmesi, ya da ilginç isimler verilmesi de bir gerçeklik.
    İsim-kimlik-kader arasındaki bağlantının en rasyonel anlamda eskiden
    Türkler tarafından ele alınmış olduğunu görüyoruz. Eski zamanlarda
    Türkler’de aileler çocuklarına doğum anında geçici bir isim verirlerdi.
    Çocuğun gerçek ismi gençlik çağlarında yaptığı kahramanlıklarla özdeş
    şekilde belirlenmekteydi. Böylece isim-kimlik-kader arasındaki bağlantı
    şansa bırakılmıyordu.
    Dede Korkut
    hikayelerinde gördüğümüz “Boğayı bir yumrukla yere seren” gencin Boğaç
    Han adıyla nam salmış olması bunun tipik bir örneğidir. Günümüze daha
    yaklaşıldığında ise çocuğa verilen isimle onun kişiliğinin benzeşmesi
    beklentisine tanık oluyoruz. “İsmiyle müsemma” deyimi de bu inancın bir
    sonucu. İsim ve kimlik arasındaki bu girift ilişki, ebeveynleri
    çocukları için güzel, etkileyici, ölümsüz çağrışımlı adlar bulmaya itmiş
    yüzyıllardır. Tabi ölümsüzlük ve değerlilik denince akla önce
    mücevherler gelmiş. Sonuçta Osmanlı’dan günümüze uzanan, İstanbul
    kültüründen Anadolu kültürüne kadar geniş bir yelpazede yer alan “paha
    biçilmez” isimler ortaya çıkmış. İşte o isimlerden derlediklerimiz:
    ALTUNAY: Altın ay
    AZRA: Delinmemiş inci
    BERİL: Doğada altıgen
    billurlar halinde bulunan saydam, çoğu yeşil berilyum
    CEVAHİR: Cevherler
    DÜRRÜŞAHVAR: Şahlara layık
    inci
    DÜRREFŞAN: İnci serpen
    DÜRÇİN: İnci toplayan
    DÜRDANE: İnci tanesi
    DÜRRİYE (Düriye): İnci gibi
    parlayan, parlak pırıltılı
    ELMAS: Değerli taş
    FİRUZE: Nişabur’da çıkan açık
    renkli bir taş
    GEVHER: Elmas
    GEVHEREFŞAN: Gevher saçan
    GEVHERİN: Mücevherli
    GEVHERİZ: Gevher saçan kimse
    GÜHER: İnci, elmas, mücevher
    gibi taşları tanımlayan gevher sözcüğünün hafifletilmişi
    GEVHERHAN: Mücevherlerin hanı
    İNCİ: İstiridyeden elde edilen
    çıkan değerli taş
    LAL: Kırmızı ve değerli bir
    süstaşı
    LAMİA: Parlayan parıldayan şey
    MİNE: Renkli cam kırıklarının
    dövülüp toz haline getirilerek takı yüzeyinde hazırlanan yuvalara
    doldurulması tekniği. Takı fırınlanınca cam eriyerek takı yüzeyinde
    parlak bir hal alır.
    NEVZER: Yeni altın
    PERİZE: Kırmızı altın
    PERTEV: Parlaklık, ışık yalım
    SEDEF: İnci kabuğu
    SİMİN: Gümüşten, gümüşe
    benzer, gümüş gibi
    SİMİNBERAN: Göğsü gümüş gibi
    olanlar
    SİMTEN: Gümüş tenli
    YEŞİM: Yağmur taşı da denilen
    yeşil, değerli taş
    YAKUT: Değerli bir süs taşı
    ZEREFŞAN: Altın saçan
    ZERRİN: Altından yapılmış,
    altın
    ZERNİGAR: Altınla işlenmiş,
    yaldızlı
    ZERGUN: Altın renkli, altın
    gibi sarı olan
    ZEYNEP: Babasının ziyneti
    ZİYNET: Süs Bezek
    ZÜMRÜT: Değerli taş
    İsimleri Kadar Değerliler...
    Gevher Nesibe
    Sultan: Türk Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ın kızı. Rivayete göre 26-27
    yaşlarında veremden hayatını kaybetmiş. Ölümünden önce Kayseri’de bir
    hastane açılmasını isteyen Gevher Nesibe Sultan, bu hastanenin
    açıldığını görememiş. Ancak vasiyetini yerine getiren kardeşi sayesinde
    12 ve 13. yüzyıllarda tıp bilimi en üst seviyeye ulaşmış. Gevher Nesibe
    Sultan, tarihte ilk kez teorik eğitim yapan tıp okuluna ihtiyaç duyan ve
    kişisel servetini bu uğurda harcayan, sosyal hizmetleriyle tanınan ismi
    kadar kıymetli
    bir Türk kadını... Yakut Mustasımı: 13. yüzyılda, İslam yazısının Sülüs,
    Nesih, Mukakak, ReyhÉnü, Tevkü, Rıkaa’ adıyla bilinen altı çeşidini,
    bütün kaideleriyle tamamlayıp yazmayı başarmış, ayrıca bu yazılarda
    kullanılan kamış kalemin ağzını eğri kesmeyi icat ederek hat sanatına
    ayrı bir güzellik kazandırmış. 180 yıl yaşadığı rivayet edilen
    Mustasımı’nın, binden fazla Kuran-ı Kerim yazdığı söylenir. İstanbul
    Kütüphane ve müzelerinde bulunan 17 çalışmanın, Yakut’un eseri olduğu
    son sayfalarındaki imza ile belirlenmiş. Güher Pekinel: Kardeşi Süher
    Pekinel ile birlikte, günümüzde dünyanın en iyi piyano ikililerinden
    biri olan Güher Pekinel gözler için değil, kulaklar için birer mücevher
    olan yapıtları sunmakta
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    MAMİ




    Mesaj Sayısı: 82
    Deneyim seviyesi: 197
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 41
    Nerden: MANİSA

    MesajKonu: Geri: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ   Salı Ocak 11, 2011 9:53 pm

    [b]Takı, tarihin çok eski zamanlarından bu yana insanoğlunun hayatında önemli bir yere sahip olmuştur. Eski zamanlarda daha çok pratik amaçlarla gündelik hayatımızda yer alan takı ve aksesuarlar, günümüzde daha çok güzellik unsuru olarak kullanılmaktadır. Sözgelimi, önceleri iki kumaş parçasını tutturmak için kullanılan parçalar günümüzde daha çok dış görüntünün bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.


    İlk takı ve aksesuar malzemelerini kemik, hayvan dişleri, deniz kabuğu, ahşap ve taş oluşturuyordu. Takı, tarihte toplumda önemli yere sahip kişiler için yapılıyordu ve bu takılar onların sosyal statülerini gösteriyordu. Geçmişte, çoğu kültürde, takıların ölen sahipleriyle beraber gömüldüğü görülmüştür.

    Takı ve aksesuar ürünleri, doğada bilinen tüm maddelerden yapılabilmektedir. Takı, saçtan ayak parmağına kadar vücudun her noktası için süslenme amacıyla kullanılabilir.
    Takılar geçmişte din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisiyle kullanılıyordu. Daha sonraları, bu anlamlara ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçlar da eklendi. Tüm bu bilgilerin ışığında; arkeolojik kazılardan çıkarılan takılara bakılarak Anadolu’da yaşayanların hangi dönemlerde hangi kültürden etkilendikleri kolayca anlaşılabiliyor.



    Takı, dünden bugüne birçok amaca hizmet etmiştir. Kimi zaman maddi varlık göstergesidir takı, kimi zamansa sahibini kötülüklerden koruyan bir tılsım. Kimi zaman sosyal statüyü belli etme aracıdır, kimi zamansa elbisemizi süsleyen bir broş. Şüphesiz ki, günümüzde süslenme amacıyla kullanılması diğer tüm amaçlardan baskın çıkmıştır. Modern dünyada takı, güzelliği tamamlayan bir unsurdur.

    Geçmişten günümüze bir yolculuk yaparsak, birçok kültürde değerli takı ve mücevherlerin maddi zenginlik olarak saklandığı bilinmektedir. Bunun yanında, takı, evlilik aşamasında, aileler arasında çeyiz olarak alınıp verilmektedir.

    Takının gündelik hayatta pratik amaçlarla kullanımı geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Ancak, önceleri pratik amaçlarla kullanılan broş ve kemer tokası gibi aksesuar ürünleri zamanla süs eşyası olarak kullanılmaya başlanmıştır.

    Takı, belli bir gruba bağlılığı da gösterebilir. Hrıstiyanlar’ın taktığı haç ve Museviler’in taktığı köşeli yıldız hangi dine mensup olunduğunu göstermek için kullanılır. Nikah yüzüğü de kişinin evli olduğunu göstermek için günlük hayatta kullanılan takı çeşididir.

    İnsanoğlu, musibetlerden ve belalardan korunma amacı ile de birçok takı çeşidi kullanmıştır ve günümüzde de kullanmaya devam etmektedir. İlkel kabilelerde kullanılan hayvan figürleri şeklinde takılar kötü ruhlardan korunma amacını güder. Müslüman toplumlarda kolye şeklinde takılan “Ayet el Kursi” de insanların kaza,bela ve kötülüklerden korunma ihtiyacını gidermeye yönelik bir araçtır.

    Takının süslenme amaçlı kullanımı 19. yüzyılda diğer kullanım amaçlarına daha baskın çıkmaya başlamıştır.

    TAKININ ANADOLU SERÜVENİ
    Takılar geçmişte din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisiyle kullanılıyordu. Daha sonraları, bu anlamlara ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçlar da eklendi. Tüm bu bilgilerin ışığında; arkeolojik kazılardan çıkarılan takılara bakılarak Anadolu’da yaşayanların hangi dönemlerde hangi kültürden etkilendikleri kolayca anlaşılabiliyor.

    GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE…
    Gerek dinsel nedenlerin, gerekse kendini beğendirme çabasının bir sonucu olarak insanın ilgisini sürekli çeken takıların ilk örnekleri taş, kemik, deniz kabukları ve fildişinden yapılırken, maden işçiliğinin başlamasıyla bunların yanı sıra tunç, gümüş, electrum ve özellikle altın takılar yoğun bir biçimde kullanılmaya başlanmış. Takılar en çok kadınlar tarafından kullanılsa da, zaman içerisinde erkekler de takıyı çok sevmişler ve onların da hayatlarının önemli bir parçası haline gelmiş. Hem dini, hem dünyevi amaçlarla kullanılan takılarda bazen her iki amaç da birbirleriyle sımsıkı bağlantılı oluyor. Önceleri din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisiyle başlayan takı takma, dönem dönem bu anlamlarının yanı sıra, ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçları da kapsar olmuş.
    Yapılan arkeolojik kazılarda bazı yerleşim birimlerinde takılar bulunmuşsa da, günümüzde halen yapılan çalışmalar sırasında karşımıza çıkıyor olmalarının nedeni, mezarlara ölü takısı ve ölü hediyesi olarak bırakılma geleneğinden kaynaklanıyor. Anadolu ölü gömme adetlerinin bir gereği olarak mezara bırakılan hediyelerin yanında takılar da son derece önemli bir yer tutuyor.
    ÖNEMLİ BİR MERKEZ ALACAHÖYÜK
    M.Ö. 4’üncü binin sonu ve 3’üncü binin başlarında Anadolu Tunç Çağı’na girdi. Anadolu halkı bakıra kalay ekleyerek tuncu elde etmeyi başardı. Tuncun yanında bakır, altın, gümüş gibi madenleri dövme ve dökme tekniğinde işleyerek dinsel amaçlı veya günlük ihtiyaçlara cevap veren objeler ürettiler. Kazılar sonucu mezarlarda ele geçen altın, gümüş ve tunç süs eşyaları metal işçiliğinin en yüksek seviyeye ulaştığını bize kanıtlıyor. Batı Anadolu’da bu dönemin en parlak temsilcisi Troia. Troia kentinin özellikle II. Yerleşim katında açığa çıkarılmış olan altın, gümüş, electrum gibi değerli madenlerden yapılmış süs eşyaları, bize yine o dönemin sanat düzeyi hakkında bilgiler veriyor. Bu parlak uygarlığın, bir yandan Ege dünyası diğer yandan kuzey ve İç Anadolu ile kültür ilişkisi içinde olduğu anlaşılıyor. Anadolu uygarlığının Tunç Çağı’nda eriştiği üst düzeye tanıklık eden merkezse Alacahöyük. Burada yapılan kazılarla prens mezarlarında ele geçen altın, gümüş, agat, kuvars kristali gibi malzemelerden yapılan süs eşyalarından kolye, broş, iğne, bilezik, diadem, kemer ve elbise süsü olarak kullanılan çift altın idollerin her biri eşsiz birer sanat eseri niteliğinde.
    Tunç Çağı’nın orta ve geç evrelerinde (M.Ö. 2000-1200) Anadolu’nun doğal zenginlikleri Asurlu tacirlerin ilgisini çekmiş ve bu tacirler Anadolu’ya yapacakları ticareti daha organize bir duruma getirmek için Anadolu’ya ticaret kolonileri oluşturmuşlar ve merkez olarak da Kaniş Karum’u seçmişler. Elbette ki, Asurlu tacirlerin ilgi odağı Anadolu’daki altın, gümüş ve bakır madenleriymiş. Tacirler, Mezopotamya’dan lüks eşya, elbise ve koku getirip, değerli madenleri alıyorlarmış. Bu dönemde Önasya’nın eski sanat ürünlerini tanıyan Anadolulu sanatkarlar yeni tanıdıkları motifleri ve konuları anlayış ve zevkleri içinde işleyerek Anadolu üslubunu yaratmayı başarmışlardı. M.Ö. 900-600 yılları arasında Urartu Krallığı başkenti Van (Tuşpa) olan merkezi bir devlet yönetimine sahipti. Urartular metal ve taş süs eşyaları işçiliğinde büyük ilerlemeler gösterdiler. Granülasyon tekniğinin en güzel örneğini Altıntepe’de bulunan altın düğmelerde görürüz. M.Ö. 8. yüzyılda İç Anadolu Frig Krallığı’nın egemenliği altına girdi. Frigler başkent Gordion olmak üzere Kızılırmak havzasına yerleşmişlerdi. Frig döneminden özellikle altın küpe, bilezik, ve kolyeleri tanıyoruz. M.Ö. 8-7’nci yüzyıllara ait Frig tümülüslerinde birçok altın küpe, kolye, bilezik, yüzük ve fibula bulunmuştu.
    ORİENTALİZAN SANAT ÜRÜNLERİ
    M.Ö 900-600 arasındaki Anadolu’da geometrik döneme ait süs eşyaları çok az bulunur. Batı Anadolu kentleri, buralarda kurulan ticaret kolonileri aracılığıyla doğunun sanat ürünlerini tanımış ve M.Ö. 8’nci yüzyıl sonuyla 7’nci yüzyıl başlarında Orientalizan sanat sentezlerini gerçekleştirdiler. Bu dönemde doğulu motifleri kıymetli metal ve fildişi eserlerde yerel özelliklerle birlikte kullanmışlardı. Ephesos kazılarında bulunan altın elbise süsleri, hilal şeklindeki küpeler ve spirallerle Bayraklı kazısından çıkan süs eşyaları az da olsa dönem hakkında bilgi veriyor.
    Arkaik ve Klasik dönemlerde takılar yalın olmalarına karşın etkileyici görünürler. O dönemde, telkari ve mineleme teknikleri son derece yaygındı. Takılarda bitkisel motifler, kolyelerde nar, meşe palamudu ve hayvan başları işleniyordu. Klasik dönemdeyse bilinen biçimlerde fazla değişim yoktu. Dikkat çeken özellik son derece yalın olmalarına karşın etkileyici görünümde olmalarıydı. Küçük süs eşyaları döküm tekniğinde, biraz daha büyük olanlarsa altın plakalardan kesilerek şekillendirilmişti.
    Lydia hakimiyetine Pers kralı Kyros’un son vermesinin ardından Anadolu Perslerin egemenliği altına girdi, takılarda da Pers motifleri görülmeye başlar ve sanatta yeni doğu-batı sentezi gelişir. Zengin satrap ailelerinin kullandıkları altın sikkeler ve süs eşyaları Anadolu’nun çeşitli yerlerinde karşımıza çıkıyor.
    KIYMETLİ TAŞLARIN KATKISI
    M.Ö. 330 yılında Makedonya kralı Büyük İskender, kral Darius’u yendi ve Anadolu’daki Pers egemenliğine son verdi. M.Ö. 330-30 arasındaki Helenistik dönem takı sanatının en önemli dönemlerinden birini oluşturuyor. Helenistik döneme kadar sadece metalin özellikle altının kendisi kullanılarak yapılan süs eşyaları, bu devirden itibaren kıymetli taşlarla da bezenmişti. Zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, ametist gibi bir çok değerli taş Büyük İskender’in doğuya yaptığı seferler sonucu, Helenistik dönem süs eşyalarına yansıdı.
    Daha sonra, Roma hakimiyeti altına giren Anadolu’da sanat, başlangıçta Helenistik geleneklere bağlı kaldı. Roma’nın en etkin olduğu dönemde bile sanatta bölgesel özellikler ağır bastı. Takılara inci, jasper ve camın ilavesi bu döneme rastlar. Altın ile kıymetli taş kombinasyonlarının güzel ve bol örnekleri bu dönemde görülür. Kolyelerde sikkelerin kullanımı, hayvan başlı ve bitkisel motifli bilezikler, taşlarla bezeli kolyeler yine bu dönemde ortaya çıkar. Bu dönemden zamanımıza bol miktarda küpe, kolye, yüzük, bilezik gibi takı grupları gelebilmiş. Bunun nedeni ölüyle beraber mezarlara bırakılmaları.

    OSMANLININ GÖZDESİ YEŞİM
    Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle M.S.4’üncü yüzyıldan 15’inci yüzyıla kadar yaklaşık bin yıllık bir ömrü olan Bizans uygarlığıyla ondan sonraki İslam uygarlıkları Orta Çağ’da Anadolu’da karşımıza çıkıyor. Bizans dönemine ait takıları mozaik, ikona ve fresklerden öğreniyoruz. Mezarlara hediye koyma adeti kalktığı için bu dönemden elimizde kalan fazla takı bulunmuyor. Süs eşyalarında biçim ve üslup olarak bitkisel motiflerin keskin hatlara ulaşması ve stilizasyonun yanı sıra bu dönemde dantel gibi oyulmuş ince matkap işçiliği dikkati çekiyor.
    Osmanlı İmparatorluğu döneminde kadınlar kadar erkekler de mücevher kullanmaya başlıyor. Bu etkinin İran’dan geldiği sanılıyor. Bu dönemde iğneler, yüzükler, küpeler, gerdanlıklar ve bilezikler son derece gözdeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle yeşim başta olmak üzere diğer değerli taşlar çiçek desenli altın takılara son derece ince bir işçilikle tutturuluyordu. Günümüzde, maalesef 19’ncu yüzyıl öncesine ait çok fazla çeşit elde bulunmuyor. Takı yolculuğuna günümüzde de devam ediyor ve halen gözde olmayı sürdürüyor.
    Binlerce yıldır genellikle kadınlar tarafından daha zarif görünmek amacıyla kullanılan takılar, kişinin bulunduğu sosyal statüsünü ve kimliğini temsil etmesinin yanı sıra değişik işlevleri bulunmaktaydı. Genellikle kadınların kıyafetlerini tamamlayıcı bir unsur olarak kullanılan küpe, hızma, halhal, yüzük gibi takılar, geçmiş dönemlerde krallar, firavun ve halktan erkekler tarafından da yaygın olarak kullanılmaktaydı.



    İlk takılar, fildişi, taş, deniz kabuklarından, maden işlemeciliğinin başlamasından sonra da madenlerden yapılmıştır. Çok tanrılı dönemlerde yaratıcının yeryüzündeki temsilcileri olarak kabul edilen kral ve rahipler, sahip oldukları güçleri bedenlerinde de göstermek isteyince taş ve madenlerden yapılmış takılar kullanmaya başlanmışlardır. Kralların taktığı değerli takılar ayrıca devletin gücünü simgeleyen unsurlar anlamına gelmekteydi.


    Yaygın olarak Arap ve Anadolu kültürlerinde kullanılan ve burna takılan hızma, kadının evli veya nişanlı olduğunun sembolü olarak kullanılmıştır. Anadolu'da bağda, bahçede tarlada çalışan kadınlar küçük çocuklarının ayağına taktığı halhaldan çıkan ses sayesinde çocuğunun nerede olduğunu bulmanın yanında çıkardığı ses sayesinde akrep gibi zehirli hayvanların yaklaşmasını engellemek amacıyla kullanılmaktaydı.

    Eski bir kadın takısı olan tepelik ise Anadolu'da erkekler tarafından kadınlarına doğumlarda takılan bir takı olarak kullanılmıştır. Kadın, erkek çocuk doğurduğunda altın, kız doğurduğunda ise gümüş tepelik takılırdı.

    Afrika'da ise erkekler, burunlarına taktığı çubuk ve küçük hızmalarla daha sert ve kızgın hale gelmeye çalışırken, doğayla savaşında daha güçlü hale geldiği düşünülmekteydi.
    Afrika'da kadınlar hem inançları hem de kendini güzelleştirdiğine inandıklarından boyunlarına halkalar takmışlardır. Bu halkalar yaş ilerledikçe artıyor, ancak artan halkalar zamanla çene ve boyun arasında uzama meydana getirdiği için bu kadına çevresinde hem hayranlık hem sevgi duygularının uyandırmasına neden olmaktaydı. Bu hayranlık, çekilen acının tek tesellisi olurken, günün birinde kadın bu halkaları çıkarınca asıl trajedi o an başlamaktaydı. Çünkü yıllarca halkalara alışan boyun kemikleri kafanın ağırlığını taşıyamayarak kırılmakta ve kadının ölümüne sebep olmaktaydı.

    KÖLELERİN ALTIN KÜPE TAKMASI

    Takılar sadece kadınlar tarafından kullanılmayıp geçmiş yüzyıllarda erkekler tarafından da yaygın olarak kullanılmaktaydı. Takı kişinin aslında bulunduğu sosyal statüyü, kişiliğini, inançlarını belirten bir sembol idi. Para kazanmak için değil yaşamak için çalışan köleler muhakkak kulaklarına bir altın küpe takarlardı. Köle öldüğü zaman defin masrafları bu küpe bozdurularak sağlanırdı. Geçmişten günümüze kadar çocukları hastalıklardan korunsun diye değişik renklerde boncuklar kullanmıştır. Günümüzde takılar biraz daha süs eşyası konumuna gelse de kişilerin kimliğini ortaya çıkaran unsurlar olma özelliğini korumaktadır. Günümüzde takıların genelde kadınlar tarafından kullanılmasının nedeni, kadının geçmiş yüzyıllarda baskı altında tutulması ve kendini ifade etmek için unsur arayışı içine girmesinin sonucunda takıyı tercih etmektedir.

    ALTIN, tarih boyunca kadının ve erkeğin vaz geçemediği pahalı bir element. Kimisine göre güzelliğin simgesi, kimisine göre ihtişamın göstergesi... Kimisine göre zenginliğin delili... Kimisine göre ise fakirliğin ve kanın habercisi... Kadınlara göre ise şıklığın ve asaletin belgesidir, altın ve takı...Anadolu insanı açısından da en değerli tasarruf aracıdır. Ancak, altının değeri ve önemi hiç değişmese de, zamanla bazı alışkanlıklar değişiyor. O açıdan altın, günümüzde artık, tasarruf amaçlı değil, gerçek işlevi olan takı ve süs aracı olarak kullanılıyor. Değerli madenler ve taşlar, insanlık tarihi boyunca kimi zaman güzellik, kimi zaman zenginliğin ve asaletin simgesi olarak işlendi, kullanıldı. Takının tarihi, günümüzden 30.000 yıl önceye, Üst Paleolitik Çağ'a kadar uzanıyor. Ancak uzmanlar, gerçek anlamıyla kuyumculuğun, Mezopotamya'da, Mısır'da ve Anadolu'da, M.Ö. 4. binyılın sonlarına doğru başladığını belirtiyorlar.
    Antik takıların karmaşık kompozisyonları, ayrıntılı ve özenli işçilikleri incelendiğinde, akla hemen bunların hangi aletlerle, hangi üstün teknik bilgiyle yapıldığı sorusu geliyor. İnsanın yaratıcı gücünün bir uzantısı olan bu teknik gelişimler, aynı zamanda insanın çevresindeki malzeme ile savaşımının da bir göstergesi. Altının çıkartılması ve işlenmesi için gelişen teknolojiyle birlikte taklit ve element karşımı da gerçekleşmiştir.



    Bir mineral piritine bakıldığında, şu eski atasözünü hatırlamakta yarar var: "Her parıldayan şey altın değildir..." Çünkü, soluk, kirli sarı rengi ve parlayan görünümüyle kimi zaman altına çok benziyor. Bu nedenle mineral piritine takma bir ad bile takılmış: "aptal altını"... Pirit, altın gibi kuvars damarlarında ve kayalarda bulunuyor. Çıplak gözle bakıldığında aynı altını andırıyor. Ancak, altın daha yoğun ve yumuşak. Buna karşılık, pirit kristalleri çok çabuk kırılıyor.
    İlkçağlardan beri hiç değişmeyen ve değerini yitirmeyen tek meteryal, hiç şüphe yok ki altındır. O nedenle bu sarı renkli maden, her dönemde, yediden yetmişe herkesin rüyalarını süsler. Çünkü altın, herkes için vazgeçilmez bir tutkudur. Bu tutkuyu yakından tanıyalım isterseniz: 1B grubu soy metallerinden olan altının özellikleri arasında, korozyon direnci, sülfürlenmeye ve oksitlenmeye karşı direnç, iyonlaşma serbestisi, diğer metallerle kolay alaşım yapabilme, yüksek elektrik ve ısı iletkenliği sayılabilir. Altına şekil vermek diğer metallere göre çok daha kolaydır. Kolayca haddelenmesi, bakır, gümüş ve diğer bazı metallerle değişik renk ve özelliklerde alaşımlar oluşturması onu süs eşyası yapımında eşsiz kılar. Ayrıca altının çok iyi bir iletken olarak son yıllarda elektronik sektöründe de endüstriyel mânâda kullanılmaya başlanması onun değerini artıran unsurlardandır.
    Altının saflığı "kırat"la (ayar) ifade ediliyor. Bu sözcük, Arapça "kirat"tan geliyor. Arabistan'da değerli madenlerin keçiboynuzu ağacının taneleriyle tartılması, bu sözcüğün Arapça'dan gelmesinin nedeni. Saf altın 24 kırat. Dünya da saf altın sadece merkez banklarında ve uluslararası borsalarda satılan altındır.Saf altın eski çağlarda kullanılmıştır. Günüzümde ise kıratlık değeri verilmiştir. Bu değerler sırasıyla; 22, 21, 19, 18, 14, 10, 9 ve 8 ayar olarak kullanılır.. Bir yüzüğün 18 kırat olması, 18'lik bölümünün saf altından, geri kalan kısmının ise başka metallerden oluştuğu anlamına geliyor. 19. yüzyılda, altının değerini ifade etmek için "binler" sistemi getirildi. Buna göre 18 kırat altının ayar damgası 750 olarak tanımlanıyordu. Yani 750'lik bölümü saf altın 250'lık bölümü diğer metaller.
    Altın, mücevher sanayii dahil, pek çok alanda saf olarak kullanılmaz. Hem değerli oluşu, hem de saf hâlinin çok yumuşak olması buna engeldir. Bunun yerine bakır ve başka maddelerle alaşım hâline getirilir. Bu alaşımlarda altın kütlesinin diğer metallerin kütlesine oranına karat (ayar) denilir. 24 ayar saf altın genelde binde 995 (1000 / 995) oranında saftır. 14 ayar altını ele alırsak [(14/24) x 100], yaklaşık yüzde 58,5 oranında saf altın içerdiğini görürüz. Aynı yöntemle diğer ayarlarda altının da kütlece ne kadar saf altın içerdiğini bulabiliriz. Türkiye’de altın 22, 18 ve 14 ayarlarda tanınırken, Latin Amerika’da genelde 10, İngiltere’de 9, Almanya’da ise 8 ayar olarak kullanılır. İspanya ve Portekiz’de 19, Arap ülkelerinde ise 21 ayar altın mücevher talep edilir.
    Altın karışımında kullanan element bileşimleri:
    22 karat: %91.6 sı altındır ve 916 olarak damgalanır: Yüzük ve zincirler için ama asla pırlanta ile kullanılmayan bir alaşımdır.
    18 karat: %75 i altındır ve 750 olarak damgalanır: Daha sert bir alaşımdır ve pırlanta ile kullanılır.
    14 karat: %58.5 i altındır ve 585 olarak damgalanır: Genellikle küpe ve zincirler için kullanılan sert bir alaşımdır.
    8 karat: %33.3 i altındır ve 333 olarak damgalanır: Çok sert bir alaşımdır
    Altının içerisinde kullanılan bileşimler:
    Platin: Normal altın için kullanılır.
    Gümüş: Beyaz altın için kullanılır.
    Bakır: Kırmızı altın için kullanılır.
    Pirinç: Normal altın için kullanılır.
    Nikel: Allerjiler nedeni ile kullanmaktan kaçınılmalıdır. Şayet sahte veya beklediğiniz ayardan düşük altın almışsanız sakın üzülmeyin. En azından değiştirme olasılığınız vardır. Bazen kuyumcuların bile bu kalpazanlara dolandırıldığı oluyor. İşte size dünya çapında bir örnek; Avrupa'da ve Türkiye'de kuyumcuları dolandıran şebekenin yaptıkları hile herkesi hayrete düşürdü. Bir süre önce bir erkek ve bayan elindeki ikili burma bilezikleri satmak için kuyumcuya girer. Kuyumcu bilezikleri almak için hepsini tek tek keser. Daha sonra kara taşa sürter. Taşa izi çıkan altının üzerine ilacı dökülür. Bekledikten sonra altın olduğunu görünce parasını öder. İkili böylelikle elindeki tüm bilezikleri kuyumculara satar. Lakin sonunda altının gerçek sarrafına satmak isterlerken yakayı ele verirler. Daha sonra öğrenilen bilgiye göre; kafadarlar ikili buyrma bilezik yapımında kullanılan iki telden birini altın, diğerini ise yumuşak bakırdan burgu yapıp desen verdiler. Böylelikle gramın yarısı bakır, diğer yarısıda altından olmuş oldu. Taşa sürtülen kısımda sadece gerçek altının izi kalıyor. Böyle bir dolandırıcılık üzerine kuyumcular burma bilezikleri çift taraflı taşa sürtüyorlar.





    [size=12]ALTIN, gümüş, elmas ve değerli taşlar yıllarca kadının güzelliğini, erkeğin kudretini simgeler. Takı, duygu ve sevginin pahalı anlatım biçimidir... Asırlarca hatıraları ve anıları canlandırır. Kaldıkça değerlenir... Taşlı bir yüzük, kolye, bileklik, bilezik, değerli işlemeli kutular bazen köklü aileyi temsil eder. Takılar, geçmişten günümüze kadar ve günümüzden geleceğe kadar da zenginliği simgeler. Takı dendiğinde tek unsur "altın" olarak görülmektedir. Aslında takı zenginliği, altın, değerli taşlar, (elmas, pırlanta, yakut, zümrüt, vb.), gümüş gibi doğada elementi az olan zenginliklerden bazılarıdır.[/size]
    Takının işlevi bazen insanların karakterlerini, bazende yaptığı işlevleri göstermiştir. Geçmişten bunlara örneklerde verilebilir. Buna göre, Estetik çekiciliğe sahip güzel obje ve süs eşyası olmanın ötesinde, oyma yüzük taşlarının asıl işlevi, mühür olarak kullanılmalarıdır. Bunlar, birilerinin mülkünü işaretlemek, yetkisini belirtmek ve bazı objelerin kişiye özel olmasını sağlamak için çok yaygın olarak kullanılırlardı. Mülkiyet veya yetkiyi belirtmek için, oyma yüzük taşı veya metal (altın, gümüş) yüzük, bir parça kil veya balmumu üzerine bastırılırdı. Böylelikle kişiyi veya bir devleti tanıttığı için yüzüğün veya takının önemi artmış sayılır.!Bu tür mühürler, bir mektubun veya objenin güvenliği için kullanıldığı zaman kolayca kırılabilirlerdi, ama kırıldıkları hemen belli olurdu. Aristophanes'in komedilerinden birinde, kadınlar kocalarının mühürleri yüzünden yiyecek, yağ ve şarap depolarının haddinden fazla korunduğundan yakınırlardı. Yüzük taşları değerli objeler olup, bazen bunlara astronomik fiyat biçilirdi. Plinius, büyük paralar karşılığında değiş-tokuş edilen birçok yüzük taşı örneğini verir. Bir taşın değerinin onun doğası ve kalitesi ile belirlenmesine rağmen, işçiliği genelde değerini büyük ölçüde etkilemiyordu. Altın, gümüş ve değerli taşlar çıkartılan ülkelerde ise bunların değeri diğer ülkelere göre çok düşüktür. Lakin son zamanlarda bu zenginliklerin git gide azalması ise değerini arttırıyor. Değerli taş ve metaller zamanla birlikte zenginliğin göstergesi durumunu alınca bu kez altın işçiliğine yönelme olmuştur. Kadınların takıya olan merakı, altın ve değerli taşların bir anda ilgi odağı halini almıştır. Avrupa'da gelişmeye başlayan takı işlemeciliği ile birlikte zengin arap topraklarında bu zanaatın gelişmesiyle birlikte artık güzelliğin değil ihtişamın simgesi durumuna gelmiştir.
    [size=12]Tarihe baktığınızda dünyadaki bir çok savaşın ana nedenlerinden biri de altın ve değerli taşların ihtişamlığından kaynaklandığını görürsünüz. Fakir ülkelerde yaşayan halk, genelde zengin olmak ve paha biçilemez takılara sahip olabilmek için silahlar kuşanarak katliamlar yapmıştır. Zengin olan ülkelerin krallıkları zenginlik göstergesi olan altın ve değerli taşlardan süslemeli olan taçlar giymeyi gelenek haline getirmişlerdir. İhtişam ve kuvvetin göstergesi halini alan altın ve değerli taşlar artık bir ülkenin zenginliğini göstermeye başlamıştır. Bununla da kalmayıp insanın benliğinin içine girmeye başlamıştır. Krallar altın ve değerli taşlarla süslenmiş taçlar, yüzükler ve asalar ellerine alırken, kadınlarda güzelliklerinin ve asaletliklerini gösteren taç ve değerli taşlardan süslenmiş kolye, bilezik, yüzük, ve elbiseler giymeyi adet haline getirmişlerdir. Askeri yönden baskı yapamayan ülkeler zenginliklerini göstererek baskı unsuru haline getirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, çöküş devrinin son yüzyılını bu şekilde diğer imparatorluklara karşı güçlü ve kudretli halini göstermeyi başarmıştır[/size]
    Bu zengilik göstergesi olan altın ve değerli taşlar "umuda yolculuk" ülkesi olan Amerika'nın oluşumunu bile sağlamıştır. Herkes "altın vadisi" olarak tanımladığı ve bir çok ülkeden insana umut kapısı olan Amerika'da altın cevherleri bulacakları umuduyla buraya göç etmişlerdir. Göç sayısı o kadar fazla oldu ki, ABD'nin yerlilileri olan Kızılderililer ve diğer yerli halk bu sayı arasında azınlık durumuna düşmelerine neden olmuştur. Böyle oluncada her ülkenin ve her insanın başına gelebilecek tehlikelerin "yağmalamalar, şiddet.." doğmasına neden olmuştur. Şu anda dünyamızda petrol ve enerji kaynaklarının zenginlik asaleti göstergesi görünse bile, altın ve değerli taşların yanında yine hiç görünüyor. Bir ülkenin zenginliği hazinesindeki altın ve değerli taşların çokluğuyla ölçülmeye devam edilmektedir. Yani paranın karşılığı altının olması gerekiyor.
    Bazı inanışlara göre, Kadın dünya'ya gelen en güzel yaratık veya varlıklardan biri olarak sayılır. Bu nedenledir ki her türlü objenin yanında kadının varlığı güzel göstermesini veya dikkat çekmesini sağlamaktadır. Bu deyimi dikkate alırsak eğer reklamlarda kadın objesinin kullanılmasının nedenin ortaya çıktığını görürüz. Kadını kudretiyle ve güzelliğiyle hapseden ise takı ve değerli taşlardır. Kadını dünyasından koparan ve güzelliğine güzellik katan takı yani altın ve değerli taşların esir etmesinin ana nedenin ne olduğu hala araştırılıyor. Dünyada iki varlığın değerli taşlar ve altına tutkunmuş, birincisi kadın, ikinci ise kargalardır. Her ikisi de altın ve parıltılı eşyalara meraklıdır. Yine bu iki canlının altın ve değerli taşları elde etmek için ihtiras ve hırsını kullandığı görülmektedir.

    [size=12]Bir rivayete göre; Zenginlikler ülkesi olan 'Kalk' devletinin ikiz prensesi var. Bu prenseslerin karakterleri birbirlerinden farklıymış. İkisi de zenginliği, ihtişam ve gösterişi severmiş. Kalk ülkesinin kralı kızlarını evlendirmeye karar vermiş. Tabii öyle bir prens bulması gerekiyor ki kızlarını yönetmesi gerektiği için akıllı olmalarını istemiş. İşte böyle bir ferman yayınlamış tüm dünyaya.. Ülkelerden prensler gelmiş ve Kalk ülkesinin kralı karşısında sıralanmışlar. Kıral, iki biricik kızını prenslerin karşısına çıkartmış. Prensesler ise güzellikleriyle adeta prensleri büyülemişti. Sıra seçime geldi. Prensesler ve prensler kendilerine uygun eşleri seçtiler. Zenginliği ve hoş görüsüyle ünlü olan Kalk ülkesinin kralı, kızlarını ve eş adayı olarak seçtikleri prensleri huzuruna çağırmış. Kızlarına sormuş, "bu prensin neleri hoşuna gitti de seni kendine bağlamış?"... Kızlardan biri "Kralım, prensin elinde bulunan altın çerçeveli cam kavanozun içinde bulunan ışıltı su ve rengarenk bulunan taşlar. Bu ikisinin güzelliği beni etkildi. Aynı zamanda prensin bana, "su, altın ve değerli taşlar sevgimizin saflığını ve güzelliğini göstermektedir. Dünyada huzuru ve mutluluğu ancak böyle yakalarız. Aşkımızı bunlar süslesin ama gönlümüzü sevgi, hoşgörü ve dürüstlük tamamlasın" demesi ilgimi çekti. Diğer kızına aynı soruyu sordu, "bu kızıda sevgimizi ancak altın değerli taşlar süsler, zenginlik olmazsa hiç birşey olmaz. Prenste aynı cevabı verir"... Kral da bu cevaplar üzerine, "hepiniz üzerinizdeki takıları çıkarın ve masanın üzerine koyun" dedi. Prens ve prensesler üzerindeki takıları çıkarttınca olanlar oldu. Zengiliği ve takıyı seçenler karga olup diyaralara kaçtı. Diğeri ise elindeki suyu yere boşaltınca yerler yarıldı.. Tüm altın ve değerli taşlar toprak ve su altına doğru gitti... Büyük bir dehşet yaşandı bir süre sonra bütün sarsıntılar durdu ve kral genç çifte yöneldi, "zengiliklerin hepsi suyun ve yerin altında. Elinizde kalan sadece sevginizdir. Altın ve değerli taşlar kötülüğün ve güzelliğin örtüsüdür. Bu yüzden dünya var oldukça takı ve taşlar güzelliğin simgesi, ihtişamın da göstergesi olacaktır" diye öğüt verir. Rivayet günümüze kadar gelmiştir. İhtişam ve güzelliğin simgesi hala altın ve takıdır.. [/b]
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
     

    GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ

    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
    1 sayfadaki 1 sayfası

     Similar topics

    -
    » Gizemli Tarihi Kalıntılar
    » 6. Sezon Başlangıç Tarihi Belli Oldu!
    » 8.Kİtap Stolen'in çıkış tarihi
    » Süpürgelerin Özellikleri ve Tarihi
    » WWE Tarihinin En İyi Hell İn A Cell Maçı...

    Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
    GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ ::  :: -