| Kimler hatta? | Toplam 3 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 3 Misafir :: 2 Arama motorları
Yok
Sitede bugüne kadar en çok 83 kişi Perş. Tem. 01, 2010 10:23 pm tarihinde online oldu.
|
akısı | |
| | | GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ | |
| | Yazar | Mesaj |
|---|
CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:33 pm | |
| TAKI TARİHİ
 Herkesçe bilinen şey, insanoğlunun ihtiyaçlarının her devre göre değiştiğidir. Ancak bu ihtiyacın şekli ne olursa olsun, beslenme, barınma, giyinme ve süslenme ihtiyaçları hiç değişmemiştir. Keşifler ve icatlardır ki, her bulunan yeni şeyi bir müddet sonra ihtiyaç haline dönüştürmüştür. Ama gerçek şu ki, insanlar çağdaş iletişim aletleri bulunmadan önce de haberleşiyor, bir yerden başka yerlere gidebiliryorlardı. Nasıl yapıldı, nasıl başarıldı bilinmez ama, semavi dinlerden önceki krallar ve ruhban sınıfı kendilerini tanrının yeryüzündeki temsilcileri olarak insanlara kabul ettirmişlerdi. Burada bir şeyi kabul etmek gerekir. O da sistemin ilk kurucularının çok akıllı oldukları. İşte bu yarı tanrılar veya tanrının yeryüzündeki temsilcileri, (çoğu kendini öyle gösteriyordu) tanrısal güçlerini insanlara kabul ettirmek için birçok yollar buldular. Çeşitli ayinlerde giyinmek ve takınmak üzere simgesel vasıtalara başvururlardı. Bu ayinlerde ekinlerin bereketli olması, insanların kötü ruhlardan korunması veya başarılı olmaları için değişik zaman ve kabilelerde çeşitli isimler altında ruhban sınıfınca insan ve tabiat kutsanırdı.
Tanrı sembolleri takıyı yarattı
Öncelikle tanrı krallar ve rahipler, sahip oldukları güçleri üzerlerinde taşıdıkları sembollerden alırlardı. Onlar kendilerine tanrılarınca bağışlanmış şeylerdi. Bu bağışlanmış simgeler o zamana kadar keşfedilmiş kıymetli taş ve madenlerden yapılırlardı. İşte bu sembollerdir ki günümüz takılarının menşeidir. İnsanoğlu binlerce yıl içinde kurduğu çeşitli medeniyetlerle kendi yapar kendi tapar misali icad ettikleri tanrıları ile belki bilerek, belki de bilmeyerek günümüz kuyumculuğunun temellerini atmış oluyorlardı. Ortaya koydukları birçok eserle de gerçekten insanı hayrete düşürecek derecede başarılı olmuşlardır. O eserlerdir ki, bugün dünya müzelerini süslemektedir. Özellikle altın ve gümüş üzerine kıymetli taşlarla bezenmiş olanlar günümüz sanatçı ve eleştirmenlerini hayrete düşürecek derecede estetik ölçülere sahiptirler. Kaynağını çok tanrılı dinlerden aldığını belirttiğimiz takılar, semavi dinler içinde de kendilerine yer bulmada zorlanmadılar ve gecikmediler. İşte binlerce yıllık geçmişi olan Türk toplumu da değişe gelişe özellikle de doğum ve evlilik gibi mutlu günlerle töreleştirdiği adetleriyle büyük bir medeniyet meydana getirmiştir. Orta Asya’dan başlayıp çeşitli adlar altında kurdukları çok sayıdaki Türk devletleriyle, dünya giyim kuşam sanatına, büyük katkılarda bulunmuşlardır. Öncelikle Uygur Türkleri, daha sonraları da Selçuklu ve en önemlisi ise Osmanlı medeniyeti, bütün dünyayı uzun müddet hayran bırakmıştır.
Makineleşme sanatı bozdu
Ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru, bizde ve dünyada makineleşme, kuyumculuk ve takı sanatına büyük darbe vurmuştur. Santrüfüj döküm tekniği ve pres usulü ile birbirinin aynı binlerce takı kısa zamanda piyasaya sürülür olmuştur. Bir kitabı binlerce basarsınız, bir kaseti binlerce çoğaltırsınız. Bu yaygın eğitim, bilgilenme ve de eğlenmek için doğrudur. Ama sanat eseri için asla. Herkesin kulağında aynı küpe, herkesin bileğinde aynı bilezik ve herkesin evinde aynı tablo. İçinde sanatkarın ruhu ve nefesi olmayan şey sanat değildir. Zaten tekrar edilen şey sanat olamaz. Sanat fidanı iltifat gördüğü yerde yeşerir. İşte bu sayımızdan başlayarak, Anadolu kültüründe binlerce yıllık birikim sonucu oluşan takı kültürünü işleyeceğiz. Geçmişte emek verilen, alınteri dökülen eserlerden örnekler vereceğiz. Bunların arasında Anadolu’da bir kültürel birikim olan küpe, tepelik, gerdanlık, bazubent, bilezik, yüzük, kemer tokaları, Mühr-i Süleyman, ayna gibi eserleri ele alacağız.
Küpeler 
Kulak memesine açılan deliğe, tel marifetiyle geçirilen takı. Burada da “aklın yolu birdir” sözünü hatırlamak gerekiyor. Zira birbirlerini tanımayan, dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan insan toplulukları, konu süslenmek olduğunda küpeyi keşfetmişlerdir. Buradan hareketle sanatın da bütün takıların da böyle doğup böyle geliştiği hükmüne varabiliriz. Ne var ki, bütün takılar, onu kullanan kavimlerin kişilikleri ile bütünleşmiştir. Bu da insanoğlunun en takdire şayan yönünü ortaya koymasında yatmaktadır. Küpenin kaynağının tılsım olduğunu bilmem ama, türkçemizde “kulağına küpe olsun” (onu unutma, hatırla, bu sana ders olsun) sözünün bir manası olsa gerektir. Genelde kadınların kullandığı bu takıların eski dönemlerde erkeklerce de kullanıldığı bilinmektedir. Onun da sebebi maddi veya manevi köleliğin simgesidir. Mesela tarihte bazı devlet adamlarının da küpe taktıkları bilinir. Bunların başında büyük Türk Sultanı Yavuz Sultan Selim (1470-1520) gelmektedir. Küpelerde en çok mıhlama tekniği kullanılmıştır. Bu teknikle çok güzel murassa, kıymetli taşlarla bezenmiş küpeler yapılmıştır. Bu tekniğin dışında özellikle pırlanta etkisi yapan güverseli küpeler, incinin bol olduğu yörelerde ve incinin itibar gördüğü yörelerde de çokça incili küpeler yapılmıştır.  Ayrıca, küpe, bilezik ve kemer tokaları, çoğu zaman aynı teknikle yapılmışlardır. Üzerinde yaşadığımız Anadolu toprağı, başta; Hitit, Lidya, Urartu, İyon ve Troya olmak üzere çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmasından dolayı, dünya müzeleri ve bizim müzelerimiz bu medeniyetlerin kuyumculuk eserleri ile doludur. Bu medeniyetlerin sonraki mirasçıları ise önce Doğu Roma, ardından Anadolu Selçukluları, onun ardından da Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Özellikle Selçuklu ve Osmanlılar Orta Asya’dan getirdikleri maden sanatı teknikleri ile- ki Ruslar Asya Türklerine “Kuznetski” (demirci, madeni işleyen) derlerdi- yeni ve farklı eserler ortaya koyarak dünya kuyumculuk sanatına büyük katkıda bulunmuşlardır.
Birçok takı çeşidinde olduğu gibi küpelerde de birer itibar, asalet ve gösteriş sembolleriydiler. Kıymetli ve yarı kıymetli taşlarla kullanılarak yapılanlarının yanı sıra, kuyumculuk tekniklerinin tamamına yakını küpelerde kullanılmıştır. Bu tekniklerin başında, kıymetli taşlarla yapılan Alaturka ve Alafranga mıhlamalardır. Bunun dışında telkârî, testere işli oygu , kakma, çakma, vb. kullanılmıştır. Küpelerde tekniklerin yanı sıra sembolleşmiş çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Bunların dışında “Mu” daha sonraları haç, altılı ve beş köşeli yıldızlar, ay ve tabiattan stilize edilmiş göz, el (Fatma’nın eli), yaprak, çiçek, böcek, kartal, aslan gibi çeşitli hayvanlardır. Günümüz kuyumculuğunda da eski eserler, taklit edilmelerinin yanı sıra, birçok ustalara kaynaklık yapmaktadır. Zaten dünü bilmeden günü kazanmak mümkün olmaz
__________________ |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:35 pm | |
| Takı Tarihi insanlık tarihiyle yaşıt Günümüzde kadınların vazgeçilmez aksesuarları arasında yer alan takı ve mücevherin öyküsü insanlık tarihi kadar eskilere dayanıyor. Tarihte ilk takılar deniz kabukları ve hayvan dişlerinden yapılırken, dünyada gerçek anlamda ilk kuyumculuk Mezopotamya’da ortaya çıkarak yayılmış.
Modern insanın kültürel ve biyolojik evrimini tamamladığı buzul çağının son evresinde, yani günümüzden 30-40 bin yıl öncesinde, ilkel sanatın ilk ürünlerinden biridir takılar. Takının tarihte dans, müzik ve beden süsleme gibi sanat ürünleriyle birlikte ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Deniz kabukları, hayvan dişleri ve yumuşak taşlardan yapılan takılar daha çok dinsel ve büyüsel anlamlar taşıyordu. Madeni işleme şeklindeki kuyumculuk, M.Ö. 3. bin yılın başlarında, Mezopotamya ve Mısır’da önemli aşamalar kaydeder. Bu bölgeden ticari ilişkiler, diplomatik armağanlar, istilalar ve göçlerle kuyumculuk teknikleri ve takı formları dünyanın dört bir yanına ulaşır. Bugün bile kullanılan granilasyon, telkari, döküm teknikleri ve süs kakmalar Mezopotamya ve Mısır’da geliştirilerek, başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi, Taş ve Metal İşlemeciliği Programı Öğretim Görevlisi ve Kuyumculuk Tarihi Araştırmacısı Arkeolog Dr. Altan Türe, takı ve mücevherin öyküsünü Gold News okuyucuları için anlattı. Takı, tarihte nasıl ortaya çıktı? Takının tarihi insanlığın kültür tarihi kadar eskidir. Arkeolojik ve antropolojik veriler bize ilk sanat ürünlerinin dans, müzik, takı ve beden süsleme olduğunu gösteriyor. Günümüzden yaklaşık 35 bin yıl kadar önce bu sanat ürünleri birdenbire karşımıza çıkıyor. İlk takılar dinsel ve büyüsel anlamlar taşıyordu. Kabile simgeleri olarak kullanılıyorlar. Malzeme olarak deniz kabukları, hayvan dişleri ve yumuşak taşlar kullanılıyordu. Tarım ve hayvancılığın başladığı yerleşik kültürlerin ortaya çıktığı çağda günümüzden 7 bin yıl önce ilk maden takılarla karşılaşıyoruz. Burada doğal, saf kurşunlar soğuk dövme teknikleriyle işleniyor. Apetik, florit ve obsidyen gibi renkli taşların ilk kez bu dönemde cilalanarak ve parlatılarak boncuk formuna getirilerek kullanıldığını görüyoruz. Yine bu dönemin sonuna doğru M.Ö. 4. bin yılda maden talebi artıyor. İnsanoğlu yeni madenler ararken 4. bin yılın başında ilk doğal altın ve gümüş madenlerini buluyor. Bu dönemde aynı zamanda ilk siyasi yapılar ve şehir devletleri de kuruluyor. Böylece tabakalı toplumlar ve statü simgeleri ortaya çıktı.Bütün bunlar hangi uygarlık döneminde ortaya çıkıyor? Verimli hilal denilen İran, Akdeniz kıyı şeridi Mezopotamya ve Mısır’ın yer aldığı bölgede ortaya çıkıyor. Bu bölge tarım ürünleri bakımından bereketli ancak hammadde kaynakları yok. Bu nedenle Mezopotamyalı tüccarlar alışveriş için Anadolu’ya gelerek koloniler kurarak buralardan bakır, gümüş ve altın Afganistan’dan da kalay getiriyorlar. Bir grup sanatçı Mezopotamya’dan kalkıp Anadolu’ya geliyor. Örneğin Truva takıları böyle ortaya çıkmıştır. Kuyumculuk teknikleri Mısır ve Mezopotamya orijinli olarak çıkıyor ve bütün Akdeniz çevresine ve Avrupa içlerine yayılıyor.
Bilinen en eski kuyumculuk objesi ve takı hangisi? İşin güzel tarafı tüm kuyumculuk objeleri birlikte ortaya çıkıyor. En eski kuyumculuk ürünleri Mezopotamya’da Ur şehrinin kral mezarlığından çıkartılmıştır. Bugün bile bir kuyumcu vitrinine koyun, müşteriyi çekecek mükemmelliktedir. Takı ve mücevhere yüklenen anlamlar değişti mi? Bence değişmedi. Dikkat ederseniz bir takı ve mücevher tasarlanırken öncelikle kime yapacağız sorusunu cevaplandırmaya çalışırız. Eğer genç bir kesime takı yapılacaksa modasal çizgide birbirine benzer koleksiyonlar yapılır. Ama yaş 30’un üstüne çıktığı zaman toplumsal statü de yükseldiği için kendi kişiliğini daha çok ifade edecek koleksiyonlar tercih edilir. Hangi meslek grubunda olduğumuzu göstermek için hala altın rozetler kullanıyoruz. Eski kabile toplumlarında takı hem kabile kimliğini işaret etmek için kullanılırdı. Takı aynı zamanda kabile içindeki alt sınıfları gösterirdi. Kadınların genç kız, nişanlı ya da evli olduğunu giysisinden saç tuvaletinden ve takısından tanımak mümkündü. Aynı statü işaretleri bugün modern toplumlarda da var. Peki, kuyumculuk Türk uygarlıklarında ne zaman başladı ve gelişti? Sibirya’da İskit anıt mezarları (kurgan) açıldı. İskitler, bozkırın tüm halklarını kapsıyor. 7. yüzyıla ait İskit kurganlarında mükemmel sanat eserleri ortaya çıkarıldı. Ölüm sonrası yaşam için hediyelerle donattıkları mezarların bazılarında usta kuyumcuların elinden çıkma altın kakma, ya da kaplama silahlar, altın heykelcikleri, koşum takımlarını süsleyen altın rölyefler, altın plakalarla kaplanmış tören elbiseler bozkır halklarının altına statü göstergesi olarak değer verdiklerini gösteriyor.
Türk devletlerinde en iyi altın işlemeciliğini hangi uygarlıklar yaptı? Bizans tarihçileri, Göktürkler’in demir ve altın işlemeciliğinde mükemmel olduğunu söylerler. Macaristan’da Avar Türkleri’ne ait definelerde mükemmel sanat eserleri bulunmuştur. Eski Hun takıları, anıtsal ve son derece gösterişli. Doğu kültürlerinde sanat, daha ziyade sarayın dediklerinin ifadesidir. Örneğin Osmanlı’da gelenekselliğe bağlanıp gelenekseli kendi içinde mükemmelleştirme eğilimi görülüyor Batı’da bu yoktur sürekli bir yenilik arayışı vardır |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:37 pm | |
| Bir aşk sembolü olarak elmasın altın halka ile buluşması ise 15. yüzyılın sonlarında gerçekleşti. Yunanlıların gözünde tanrının gözyaşları, Romalılar için de yıldızlardan kopan parçalar… elması çevreleyen bu sihir onu, dünyanın en çok aranan mücevherlerinden biri haline getirmiş. Doğanın en nadide ve değerli armağanlarından biri olan elmas , milyarlarca yıl önce dünyanın kalbinde neredeyse zamanın başlangıcında oluşmuş.
Elmasın tarih boyunca süregelen hikayesi tutku, entrika ve gizemlerle dolu. Bu değerli madenin işlenmesiyle oluşan pırlanta ise geçmişten bugüne aşkın ve ihtirasın sembolü oldu…
Parıltısıyla kadınları yüzyıllardır cezbeden pırlanta, 1470 yılında aşkı anlatan yeni bir dil haline geldi. Avusturya Arşidükü Maximilian, eşi Burgundy’li Mary’e elmas bir yüzük taktı. Bu, ilk resmi aşk armağanı olan pırlantalı yüzük olarak bilinir. Günümüzün baget kesimini andıran pırlantalarla bezeli yüzük, Maximilian’ın başharfi M şeklinde tasarlanmıştı.
Diamond Trading Company (DTC) göz kamaştırıcı bir sergiye ev sahipliği yaptı. Eylül ayında İstanbul Harbiye Askeri Müze’de, Tüm zamanların aşkı: “Kadın ve Pırlanta” temalarıyla gerçekleştirilen Pırlanta Günleri , büyük ilgi topladı. Serginin en önemli amacı, tüketiciyi pırlanta konusunda bilgilendirmekti. Bu nedenle tüketiciler, sergi boyunca bir kadının mezuniyet, doğum günü, evlilik, doğum gibi yaşamının pek çok özel döneminde ona eşlik eden, o özel anları ölümsüzleştiren pırlantaları yakından görme ve deneme imkanı buldular.
Pırlanta Günleri kapsamında her dönemde ışıltısı ve zarafetiyle heyecan veren pırlantanın, yerkabuğunun derinliklerinden bir kadının zarif teninde göz alıcı bir mücevher olana kadar geçirdiği yolculuk, 15. yüzyıldan 21. yüzyıla aşk pırlantaları fotoğraf sergisinde yer aldı. Aşk ve sevginin simgesi pırlantanın tarihi
15. Yüzyıl Değerli taşla süslü altın halka, ortaçağda soyluların evliliklerini ilan etme yoluydu. Bir aşk sembolü olarak elmasın altın halka ile buluşması ise 15. Yüzyılın sonlarını buldu. Pırlanta, aşkı anlatan yeni bir dil oldu. Yıl 1470... Avusturya Arşidükü Maximilian, eşi Burgundy’li Mary’e elmas bir yüzük taktı. Bu, ilk resmi aşk armağanı olan elmas yüzük olarak bilinir. Günümüzün baget kesimini andıran elmaslarla bezeli yüzük, Maximilian’ın başharfi M şeklinde tasarlanmıştı.
16. Yüzyıl 16.yüzyılda kuyumculuk, kraliyet desteğiyle gelişme gösterdi. Ve elmas, kraliyet nişan ve evliliklerinin en gözde armağanı oldu.16. yüzyılda özellikle aristokrat sevgililer, elmasları bir kalem gibi kullanarak sevgi sözcüklerini camlara yazdılar ve flört ederken etkileyici bir yol buldular.
17. Yüzyıl Yüzükler önce başparmağa takılırdı. Sonra, Hıristiyan düğün töreninde, papazın “Baba... Oğul... Ve Kutsal Ruh adına...” diyerek üç parmağa dokunması ve yüzüğü dördüncü parmağa takması beklenirdi. Romantik inanışa göre ise, yalnızca dördüncü parmaktaki damar doğrudan aşkın yuvası olan kalbe gidiyordu. 18. Yüzyıl 18. yüzyılda Brezilya’da elmas madenleri bulundu. Böylece elmas, kuyumcuların ana faaliyet alanına girdi. Orada keşfedilen elmaslar, Fransız Kraliyet Mücevherleri arasında yerlerini aldı, kraliyet nişan ve düğünlerinin ayrılmaz parçası oldu. 19. Yüzyıl Bu bereket dolu çağda elmasların keyfini en çok çıkaran Kraliçe Viktorya oldu. Onun saltanatı döneminde İngiliz Kraliyeti’ne muhteşem elmaslı mücevherler armağan edildi. 20. Yüzyıl 20. yüzyılda romantizm farklılık gösterse de pırlanta, aşkın vazgeçilmez sembolü olmaya devam etti. Yeni taşların kesimleri mücevhercinin ustalığını öne çıkardı. Monaco Prensi’nin Grace Kelly’ye armağan ettiği 12 karatlık elmas yüzük... Audrey Hepburn’ün Breakfast at Tiffany’s filminde taktığı birbirinden güzel pırlantalar... Dünyanın en ünlü yüzlerinden Marilyn Monroe’nun görkemli pırlantaları... Richard Burton’un Elizabeth Taylor’a verdiği 10 milyon doların üzerinde değer biçilen 33 karatlık Krupp ve damla şekilli 69 karatlık Taylor-Burton pırlantası... Hepsi 20. Yüzyılın unutulmaz fotoğraf kareleri arasında yerlerini aldı. 21. Yüzyıl 15. yüzyıldan bugüne, pırlanta aşkı hala ilk günkü gibi saf, eşsiz ve pırıl pırıl. Bugünün ünlü film yıldızlarının ve pop yıldızlarının özel tasarımlı pırlanta yüzükleri de bunu kanıtlıyor. Guy Ritchie’nin oğulları Rocco’nun doğumunda Madonna’ya armağan ettiği tria pırlanta yüzük... Oscar törenindeki zerafetini ailesinin armağan ettiği pırlanta kolyeyle tamamlayan Gwyneth Paltrow... Ünlü Hollywood aktörü Michael Douglas’ın Catherine Zeta Jones’a düğünlerinde armağan ettiği iri tektaş yüzük tüm zamanların aşkının 21. Yüzyıldaki temsilcilerinden sadece birkaçı Antik çağın kuyumcu kenti Parion
Çanakkale'nin Biga ilçesine bağlı Kemer köyünde yer alan Parion Antik Kenti'nde, 2 bin yıl önce yaşayan Parion kralı ve kraliçesine ait olduğu tahmin edilen, altın taç ve çeşitli takılarla ile 150 parça tarihî eser bulundu. Antik çağın önde gelen kuyumculuk merkezi Parion’dan çıkarılan takılarda özellikle fantastik hayvan stili motifleri dikkat çekiyor. Geçmişte birçok farklı uygarlığa ev sahipliği yapan Anadolu’nun neredeyse her köşesinden antik kentler ortaya çıkıyor. Tarihte önemli yer tutmuş bu kentlerde yapılan kazılarda ise, adeta topraktan hazineler fışkırıyor. Çanakkale’nin Biga ilçesine bağlı Parion (Kemer Köyü) antik kenti de bunlardan biri. ****** Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cevat Başaran başkanlığında yapılan kazılarda 2 bin yıl önce yaşayan kral veya kraliçeye ait olduğu tahmin edilen, altın taçlar, takılan ve 150 parça tarihî eser bulundu. Başaran, Gold News’e Parion antik kenti ve kazıdan çıkarılan takılar konusunda önemli açıklamalar yaptı. Öncelikle Parion Antik Kenti ile ilgili bilgi verebilir misiniz? Parion Antik Kenti, adını Troia Kralı Priamos’un ikinci karısı Hekabe’den doğma en küçük oğlu Paris’ten almıştır ve Parion, “Paris’in Kenti” anlamına geliyor. M.Ö.334’te Parion ve çevresi, Büyük İskender’in egemenliği altına geçer. M.Ö. 133’te, Bergama Krallığı’nın Roma’nın eline geçmesi sonrasında, Parion da, Provincia Asia içerisinde, Roma hakimiyetine girmiş olur. Roma Çağı’nda Parion’a büyük önem verilir Antik kentteki kazılara ne zaman başladınız, neler buldunuz? Aslında Parion kazılarının öyküsü 2004 yılında Kemer Köyü içerisinde, Nekropole İlköğretim Okulu yapma girişimiyle başlar. Bu sırada çok sayıda mezar iş makineleri tarafından tahrip edilince Çanakkale Müzesi, acil kurtarma kazılarına başlar. 2004 yılında çıkan Bakanlar Kurulu kararıyla kazılar, 20 Temmuz-18 Ağustos 2005 tarihleri arasında gerçekleştirildi.
 Kazılarda bulduğunuz arkeolojik eserler ve takılar neler ve kimlere ait? Takılarda o dönemin hangi özellikleri öne çıkıyor? Kazı çalışmalarında yaklaşık 60 mezar ve 4 taş sandık mezar (lahit) açıldı. Buluntuların Roma’dan Hellenistik döneme ve öncesi Klasik Döneme ait olduğu tahmin ediliyor. Büyük bir olasılıkla yönetici sınıftan bir kadına (Ana Kraliçe) ait mezarda, çeşitli takıların yanı sıra, ölü hediyeleri de bulundu. Mezarda altından yapılmış, uçları aslan başlı bir zincir kolye, bir çift nikeli küpe, altından zeytin yapraklarıyla süslenmiş bir diadem-saç bandı, altın saç iğneleri, bronz yüzükler ve bir altın dil altı sikkesi bulundu. Kral’a ait olduğu saptanan lahitte ise, iki altın dil altı sikkesi (levha) ve meyveli zeytin dalı biçimli üç altın taç çıkarıldı. Kazı da ayrıca, uçları keçi ve aslan başlı, altından bir zincir kolye, bir çift aslan protomlu altın küpe, yakut taşlı bir altın yüzük ortaya çıkarıldı.
Takılardan yola çıkarak o dönemin sosyal yaşantısı konusunda neler söyleyebilir siniz? Mezar tipleri sosyal sınıflar arasındaki farklılıkları ortaya çıkarıyor. Değerli eserler genelde kadın ve çocukların mezarlarında bulundu. Parion’da yapılan kazının ilk bulguları, Parion’un, bölgenin en önemli kentlerinden biri olduğu, kuyumculuk ve altın işlemeciliği açısından da bölgede merkez olabilecek bir yapı gösterdiği anlaşılıyor. Lahitlerde ele geçen altın ve bronz takılarda genelde fantastik yaratıklarla hayvan stilinin egemen olduğu görülüyor. Bunlarda biçimlerin doğallığı, işçilik kalitesi ve deniz kabuğu takıların varlığı dikkati çekiyor. Altın taçlar genelde erkeklere ödül olarak veriliyor ve öldükten sonra mezarına bırakılıyor. Altın saç bandı ise genelde üst sınıf kadınlar tarafından kullanılıyor. Parion Antik kentindeki bu kazı çalışmaları, bölgeye ne kazandıracak? Parion’da bu yıl başlanılan ve gelecek yıllarda da sürdürülmesi planlanan kazılar, bölgenin canlanmasına büyük katkıda bulunacak. Bu çalışmaların ardından bölge turizmin hizmetine sunulacak.
Bu kazıdan yola çıkarak Türkiye’de bilinen ancak henüz gün yüzüne çıkartılamayan antik kentler var mı? Anadolu’nun binlerce yıllık geçmişi, bugüne kadar ortaya çıkarılan kentlerle sınırlı değil. Daha düne kadar Parion adı çok bilinen antik bir kent değildi. Bu bölgenin altın açısından hayli zengin olduğu antik çağdan beri biliniyor. Antik kentlerden çıkarılan takılar, Türkiye’de bir Takı Müzesi’nin kurulmasına nasıl bir katkı sağlayabilir? Genelde arkeolojik kazılarda çıkan değerli maddelerden yapılmış takılar, il müzelerinde sergileniyor. Bu bağlamda, zengin koleksiyonların birleşimiyle bir “Özel Takı Müzesi” de oluşturulabilir. Ancak bunun için özel girişimlerin gerekli olduğu inancındayım |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:38 pm | |
| 
İNSANLIK TARİHİ KADAR ESKİ BİR İNANIŞ İnsanlar sorulduğunda onu hep reddetti; hurafe, cahillik, saçmalık dedi. Sonra sayısız tılsım örneğinden herhangi birini takı olarak boynuna, koluna taktı, yaşamına soktu. Gözboncuğu nedir sizce? Ya da başta cami ve türbeler olmak üzere hemen tüm kubbeli yapıların tepesindeki alem? Gözboncuğu ya da nazarlık. Yani kötü gözden, kötü nazardan koruyacağına inanılan takı. Anadolu’da prehistorik kazılarda bile çok sayıda gözboncu u örneği bulundu. 7-8 bin yıl önce de amaç bugünküyle aynıydı: Kem gözden korunmak... Gözboncuğu bir tılsımdı yani. Minarelerin, camilerin, türbelerin hemen tüm kubbe ya da konik çatıların değişmez süsü âlem. İki işlevi var bu âlemin: Biri pratik işlev. Yani kubbeyi kaplayan kurşun levhaların tepede birleşme noktasındaki açıklığı örtmek. İkincisi geleneksel işlev. Türkler Orta Asya’daki Şamanist dönemlerinde kötü ruhlara ve nazara karşı tılsım olarak çadırlarının ve evlerinin tepesine bir sırı a geçirilmiş yuvarlak, boncuk türü tepelikler koyarlardı. Âlem alışkanlığı ilk orada başladı.
 Tılsım, büyülü bir sözcük. Hemen ardından büyü ve büyücülük gelir. Tılsımı neredeyse herkes kullanır ama büyücüye kimse iyi gözle bakmaz. O kadar ki, Hıristiyan dünyası asırlar boyunca büyücü yakma törenleriyle ünlenmiştir. Aslında büyücüler yakılmış ama büyücülerin hazırladı ı ya da ö rettiği tılsımlar kullanılmıştır. Büyücü ve tılsım ilişkisi herdaim ticari bir ilişkidir. Tıpkı bugün oldu u gibi; parayı verirsin, büyücü ya da hocaya (gerçek hocalar tabii ki konumuz dışında) tılsımı yaptırırsın. O kadar yaygındır ki tılsım; yaşama ilişkin her ana, her soruna, karanlık da olsa her iste e ait bir tılsım mutlaka vardır. İsmet Zeki Eyübo lu, “Anadolu Büyüleri” ve “Sevgi Büyüleri” adlı iki kitabında en yaygın tılsım, büyü, muska, başlıklarını şöyle sıralıyor: “Hastalıkların Giderilmesi”, “Kötülüklerden Korunma”, “Dileklerin Gerçekleşmesi”, “Kız Ba lama”, “Erkek Bağlama”, “Güzel Görünme”, “Koca Bulma”, “Kız Kaçırma”, “Gebe Kalma”, “Kavuşturma”, “Göz Değmesini Önleme”, “Ayırma”, “Horlamayı Kesme”, “Saç Dökülmesini Önleme”, “Gelin ve Güveyi Ba lama”, “Döl Muskası”, “Sevgilileri ve Karı-Kocayı Ayırma Muskası”... Ticaret rekabet demektir ve rekabet sizi geliştirir. Şaka bir yana, bunlar tılsımın insan aldatmaya ve saşarın sırtından para kazanmaya yönelik uygulamaları. Aslında tılsım, büyücülerden çok önce vardı. Hatta alet kullanan ilk insan tarafından yaratılmıştı demek abartı sayılmaz.TILSIM,
 TELESMA, TALİSMAN... “Tilasm” Arapça bir söz. Grekçe’de ise “Telesma”. İngilizce, Fransızca ve Almanca’da “talisman”. Türkçe’nin eski söylenişinde “tılısmat”, bugün “tılsım”...
İnsanlar binlerce yıldır üzerindeki resimler, işaretler, yazılar nedeniyle ya da yalnızca rengi, biçimi, az bulunması yüzünden gizli bir güç taşıdı ına inandıkları nesneleri böyle adlandırıyor. Bu ortak ad, tılsımın insan varlığıyla koşut geçmişinin; Orta Asya ve Mezopotamya’dan Mısır, Akdeniz ve Kuzey ülkelerine kadar geniş bir coğrafyaya yayıldı ını gösteriyor. Benzer inanışlara Afrika, Amerika, Avustralya kıtalarında da rastlanıyor. Tılsım, her toplulukta de işik özellikler taşısa da tarihin ilk ça larında bile evrensel bir kültür olabilmiş. İlk tılsımın, bir taş devri insanının avını ya da düşmanını vurduğu sıradan bir taşa; ağırlık, keskinlik gibi Şziksel özellikleri dışında, rengi ya da üzerindeki farklı bir şekil nedeniyle gizli güçler atfetmesi ve onu uğurlu sayıp yanında taşıması yla keşfedildiği düşünülebilir. Budavranışın altında yatan, doğa koşulları karşısında zayıf ve savunmasız olan insanın, doğal bir olayı doğaüstü nedenlerle açıklaması, doğayı bu yolla etkileyebileceğini düşünmesi ve bu düşünceyle huzur bulup bunu inanç biçimi haline getirmesidir. Zaten dinler konusunda araştırma yapanlar da ilk insanın inancında din ve büyünün içiçe olduğunu, tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışından sonra bu kavramların birbirlerinden ayrıldıklarını söylüyor. İlk Türklerde, insanların Tanrı ve ruhlar dünyasıyla ilişkisini Şamanlar sa lıyordu. Ancak Şamanlar, insanları yaşamın her anında yakınında olup koruyamayacağı için, genellikle kayın ağacı, keçe, bez gibi malzemelerden ilkel tasvirler yapıyor (ongun), küçük deri parçaları üzerine bazı Şgür ve gizli işaret (bitig) çiziyor, insanlar da bunları yani tılsımları üzerlerinde ve evlerinde bulundurarak korunuyorlardı. Aradan onbinlerce yıl geçti. Ama insanlar hala çeşitli tasvir ve Şgürlerle korunmaya çalışıyor. Bir farkla; bunlar artık ilkel figürler değil; değerli metaller, değerli ve yarı değerli taşlarla yapılmış ziynet eşyaları... Tılsımlı taşlar... İnsanlar binlerce yıldır yalnız kendi ürettikleri yazı, resim ve desenlerin de il; değerli ve yarı değerli taşların ve bazı organik materyallerin de tılsım gücü oldu una inandılar. İşte size bu inanışlardan bir demet :
E l m a s : Yüzyıllardır kadınları erkeklere karşı sihirli bir koruma altı na almıştır. Hediye olarak alınan elmasın satın alınandan daha fazla koruyucu özelliğe sahip olduğuna inanılır. Büyü, zehirlenme, hastalık ve karabasanlardan korur; öfkeyi önleyip dirayetli olmayı sağlar Zümrüt : Yeşil rengi yüzünden yağmur yağdırdığına inanılır. Beden-ruh-zihin için tonik vazifesi görür ve kuvvetli bir duygusal dengeleyicidir. Zümrüte kimi yerlerde “Koşulsuz Aşk Taşı” da denir. Sevgililerin birbirlerine verebileceği en iyi arma an olarak görülür. S i t r i n : Böbrek, kolon, ci erler, hazım organları ve kalp için faydalıdır. Bir adı da “Tüccar Taşı” olan sitrini, kimi ticaret erbabı parasal gücü arttırdı ına inanarak kasasına koyar. Sair: Krallar tarafından kötülükleri uzaklaştırmak için kullanılırdı. Ayrıca sevgilileri koruyan özel güçleri vardır. Kalp ve böbrekleri kuvvetlendirir, tüm salgı bezlerini harekete geçirir, pisişik yetenekleri arttırır ve sezgiyi güçlendirir. Yeşim: Büyük Çin Ejderi’nin yeryüzüne boşalttığı tohumlarının donup yeşim taşı olduğuna inanılır. Bugün bile Çinli işadamları bir işe başlamadan önce yeşimden tılsımlarını tutar, okşar ve ondan güç alır. Ayrıca akıl hastalıklarına, iç hastalıklarına, göz bozuklu una ve kadınların adet ve doğum sancılarına iyi geldi ine inanılır. Kırmızı mercan: Nazardan, cinlerden, büyü ve delilikten koruduğuna inanılır. Hormon dengesizliği olan kadınların ve doğumda zorluk çekmek istemeyenlerin cinsel organları yanında taşımaları tavsiye edilir. Ayrıca bebekleri koruduğu, diş çıkarmasına yardımcı olduğu söylenir. Kehribar: Kötü talihi yenmeyi sa lar, şansı açar. Kolyesinin, zehirlenmelere karşı korudu una inanılır. Penis şeklinde yontulup, takıldığında nazara ve kötü ruhlara karşı etkindir. Hayvan biçimlerinde işlenen kehribarlar erkeklerde cinsel gücü, kadınlarda do urganlığı artırır. Doğal şekli bozulmadan boyuna asıldı ında guatr hastalığını tedavi eder. Lal: Cinsel enerjiyi ve duyarlı ı artırdı ı, cinsel dengesizlikleri düzelttiğine inanılır, bu yüzden “Tutkuların Taşı” da denir. Kalp şeklinde yapılmış tılsım laller, eşleri ve sevgilileri cezbetmeye yarar, yatak ve yastık altına konulduğunda kötü rüyaları ve gecenin kötü ruhlarını kovar. Ametist: Ametist; eski çağlarda “sarhoşluğu yok eden taş” diye bilinirdi. Bu yüzden o dönemde ametistten kadeh, çanak gibi kaplar yapıldı. Ayrıca, endokrin ve ba ışıklık sistemini güçlendirir, kanı temizler ve enerji verir.
Kuvars: Duygusal dengeleyicidir. Beyin fonksiyonlarını düzenler. Büyücülerin kristal küreye bakarak kehanette bulunmaları, kuvarsın zihinsel konsantrasyonu kolaylaştırmasındandır. Pembe kuvars: “Aşk Taşı” da denir. Onu üzerinde taşıyanı öfkeden, suçluluktan, korku ve kıskançlıktan korudu u ve kısırlı a karşı faydalı oldu una inanılır. Dumanlı kuvars: “Rüya Taşı” da denilen bu taşın; umutsuzluğa, üzüntüye, öfkeye, depresyona ve di er negatif etkilere karşı korudu una inanılır. Kaplan gözü: Bir tür kuvars olan bu taşın, taşıyanları başkalarına daha az ba ımlı kıldı ına inanılır. Ancak bu durum ikili ilişkileri, iş hayatını ve ortaklıkları olumsuz etkileyebilir. Tedavi edici özelli i de vardır: Sindirim sistemi, dalak, pankreas ve kolon için faydalıdır. Opal: Hakkında çelişkili inanışlar vardır. Talihsizli e yol açtı ı da söylenir, güven duygusunu artırıp, düşmanlara karşı güçlü kıldı ı da. Görme duyularını güçlendirip, sezgiyi arttırır. Üst bene ulaşmak için de kullanılabilir. Lapis lazuli: Rengi yüzünden göklerin sembolü olarak kabul edilir. Küçük çocukları korkularından ve solunum yolu hastalıklarından uzak tuttu u için “Çocuk Taşı” da denir. İskeleti kuvvetlendirir, tiroid bezini harekete geçirir, tansiyon ve kaygıyı azaltır, zihni açar.
Hematit: Enerji ve canlılık verir, stresi azaltır. Çekim gücü fazla olduğundan, kişisel çekim, neşe, cesaret ve istek verir, kararsızların karar vermesini sağlar. Yakut: Cesaret, ruhsal gelişme, liderlik, mutluluk duygularını arttırır. Cinsel aşırılıklara iyi geldiğine, tasadan, korkudan, zehirlenmeden, zihinsel bozukluklardan, erken ölümden hatta sel, fırtına gibi do al afetlerden korudu una inanılır. Yakut, ete ya da dişe takıldı ında güç ve enerji verir. Akik: Bedeni ve zihni kuvvetlendirir, taşıyanı tehlikeden korur, uyumsuzluklara son verir. Akik; uykusuzlu a, korkaklı a, karabasana, nazara ve metabolizmaya da faydalıdır. Gerçeklerin farkına varılmasını sağlar. Aquamarine: Takana özellikle ölüm karşısında cesaret verdi i söylenir. Bu niteliği ve rengi yüzünden denizcilerin en önemli tılsımıdır. Kahinler geleceği görmek için kullandığından “Kahin Taşı” da denir. Ayrıca sinirleri yatıştırır, düşünceyi berraklaştırır ve yaratıcılığı artırır. Böbrek, karaciğer, dalak ve tiroid bezini kuvvetlendirir, vücudu temizler . Obsidyen: Karın ve ba ırsakları iyileştirir, zihin ve duyguyu birleştirir. Kaygıyı azaltır, takıntıları düzeltir, akıl ve sevgi ile bağlarımızdan kopmamayı sağlar. Kara kehribar: Cinlere ve melankolik durumlara karşı korur. Nazara karşı en üst koruma yaptığına inanılan taştır. Yakıldığında dumanının yılanları kovduğuna inanılır. Aytaşı: Lenf sistemindeki bozuklukları düzeltir. Hindistan’da kutsal bir taştır ve sevgililerin ihtirasını artırdığına inanılır. Kadınlar kısırlığa iyi geldiği, üreme organlarındaki sorunları çözdüğü ve doğumu kolaylaştırdığı için taşırlar. Ayrıca, egoizmi giderdiği ve oburluğu tedavi ettiği de söylenir.
Topaz: Eski zamanların en kudretli taşlarından biri olan topazın, göz hastalıklarını ve veba gibi salgın hastalıkları ortadan kaldırdı ı söylenir. Turkuaz: En yaygın tılsım taşıdır. Vücudu kuvvetlendirir, hücreleri yeniler, kan dolaşımını, ci erleri canlandırır. Sakinlik verir ve yaratıcı ifadeye güç kazandırır. Oniks : Kaygıları azaltır, kadın/erkek zıtlaşmasını dengeler, ilikleri kuvvetlendirir, bağımlılıklardan kurtulmaya yardım eder |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:41 pm | |
| ANTİK ÇAĞDA TAÇLAR
Mitolojinin benzersiz kahramanlarını günümüzün birçok müzesinde resim, kabartma ya da heykel olarak görmek mümkün. Kimi zaman kudreti ve gücü ile ürküten, kimi zamansa insanı hayretler içersinde bırakacak kadar göz alıcı bir güzellikte olan efsanevi taçların görünümleri de etkileyiciydi. Günümüzde kimi zaman güzelliğin bir nişanı, kimi zamansa zarafetin bir simgesi olarak kullanılan taçlar, asırlar öncesinde bu özelliklerinin yanı sıra, asalet, kutsallık, güzellik ve saflık göstergesi olarak da kullanılmışlar. Taçların kullanım yerleri arasında, ilk örnekler için geçerli olan kutsal amaç ön plandadır. Tanrı ve tanrıçaların başlarında görülen taçlar taşıyanın kutsal sembolü olarak da kabul görüyordu. Örneğin; Şarap ve Tiyatro Tanrısı Dionysos'u gösteren birçok tasvirde tanrı, asma dallarından yapılmış ve salkım salkım üzümlerle bezenmiş büyük bir çelenkle karşımıza çıkar. Güneş Tanrısı Helios ise başında güneşin ışınlarını simgeleyen bir taçla betimlenir. Şehirleri, surları ve kent kapılarını koruyan Tanrıça Tykhe ise başında, şehir surlarını ve kapılarını gösteren bir taçla tasvir edilir. Özellikle Efes ve Antakya kentlerini koruyan Tykhe betimlerinde bu taçlara rastlanır. Ayrıca Artemis ve Aphrodite gibi koruyucu tanrıçaların başlarında da farklı semboller içeren gösterişli taçlar bulunurdu.Kuşkusuz taç kullanımı sadece tanrı ve tanrıçaların tekelinde değildi. Zamanla ölümlüler arasında da yayılan taç kullanımı değişik formlarıyla antik çağ yaşamının her alanında ilgi ile karşılanıyordu. Dinsel kullanımın yanı sıra, yarışma, evlenme ve cenaze gibi durumlarda da taçlar özel takılar olarak kullanılıyordu. Antik çağda ölümlü-ölümsüz herkes tarafından kullanılmış olan taçların ilk örnekleri, doğada bulunan malzemelerden yapılıyordu. Çeşitli bitkilerin dallarından ve yapraklarından yapılan bu ilk örnekler tanrı simgeleri olarak kabul görüyordu. Çelenk formlu taçlarda en çok kullanılan olan bitki kuşkusuz mersin, zeytin ve defnedir. Defne dallarından yapılan çelenkler antik çağda özellikle erkekler arasında oldukça yaygın hatta geleneksel bir kullanıma erişmiştir. Defne tacı ya da çelenginden söz açılınca, mitoloji ve söylencelere de değinmek gerekiyor. Antik Yunan Mitolojisi’nin en gözde anlatımlarından biri olan, defne çelenklerinin erkeklerin başlarını süslemesi Apollon ve Defne aşkına dayanmaktadır. Söylenceye göre tanrıların en yakışıklısı olan Apollon, ormanda dolaşırken güzeller güzeli bir kıza rastlamış ve ilk görüşte aşık olmuş. Ancak kız bakire kalmak için yemin etmiş olan ve erkeklerden uzak yaşayan Daphne adında bir güzelmiş. Apollon'un ısrarına karşılık vermeyen Daphne, Apollon'u arkasında bırakarak ormanın derinliklerine doğru koşmaya başlamış. Apollon da aşık olduğu kadının peşine takılmış ve amansız bir takip başlamış. Apollon, Daphne'ye yaklaşmaya başlayınca güzel kız tanrılara bakire kalmak istediğini söyleyerek yalvarmaya başlamış. Mesafe hızla kapanırken tanrılar kızın yakarışına kulak vermişler ve Daphne'yi tam Apollon yakalamışken hızla bir defne ağacına dönüştürmüşler. Apollon kızın kolunu yakaladığı anda, kızın yemyeşil dallarla kaplanan bedeni karşısında donup kalmış. Kız çok kısa bir sürede baştan aşağı dallar ve yapraklardan oluşan pırıl pırıl bir defne ağacına dönüşmüş. Kızın yemini bozulmamış ancak Apollon bu duruma çok üzülmüş ve kızı hiç unutmamak için yemin etmiş. Az önce kollarındaki güzel kızın ağaca dönen bedenine son kez sarılmış ve yapraklarla dolu dallarından birini alıp başına taç olarak takmış. Tanrı Apollon bu defne tacını başından hiç çıkarmamış ve daha sonraları genç erkeklerin defne tacı takmaları bir adet haline gelmiş. Özellikle erkeklerin, atletlerin ya da spor yarışmalarında derece alan erkeklerin başına hep defne taçları takılmış. İlerleyen zamanla birlikte altın madenlerinin çalıştırılması, altın ve gümüşün işlenmesindeki gelişmelerle, özellikle Helenistik Dönem'de, taçlar ışıl ışıl altın yapraklara sahip olmuş. Altın dallar ve yaprakların yanı sıra, meşe palamutlar, çiçekler ve hatta arı, ağustos böceği gibi böcekler de çelenk formlu taçların görünümünü zenginleştirici unsurlar olarak kullanılmışlar. Çelenk şeklindeki taçların yapımında, önce ince altın bir borunun içi, dayanıklı olsun diye reçine ya da balmumu ile dolduruluyor daha sonra da iki ucu birleştiriliyordu. Böylece başa oturan altın bir halka elde ediliyordu. Sonra dövülmüş altın levhalardan kesilerek şekillendirilen yapraklar, dallar, çiçekler ve hatta böcekler alttaki boruya ekleniyordu. Bu şekilde altının göz kamaştıran ışıltısı, antik çağ altın ustalarının becerikli ellerinden çıkan değişik motif ve figürlerle birleşerek sanat eseri sayılan taçlara dönüşüyordu. Geç antik çağda taçlar daha çok rütbe ve statü göstergesi olarak kullanılır olmuştu. Toplum içindeki sosyal konumu belirten takılar arasında yer alan taçlar bu dönemlerde de takı olarak popülerliğini korumuştu. Çelenk formlu taçların yanı sıra, diadem adı verilen taçlar da antik çağda rağbet gören baş takıları arasındadır. İnce altın levhalardan yapılan diademlerde form olarak iki tip vardır. Birinci gruptakiler alınlıklı diademlerdir ki bunlar üçgen şekillidirler. İki uçları arkada birleştirildiğinde alından üçgen şeklinde yükselir. İkinci grupta ise şerit ya da bant formlu diademler yer alır. Diademler adak ve sunu eşyası olarak kullanıldıkları gibi çoğunlukla mezar hediyesi olarak kullanılmışlardır. Özellikle Artemis ve Aphrodite'nin genç kız olarak betimlendiği eserlerde bu tanrıçalar diadem kullanırken gösterilmişlerdir. Dünyaca ünlü diademler arasında yer alan ve bugün Moskova'daki Puskin Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenen saçaklı diademler, antik Anadolu takı sanatının baş yapıtları olarak ilgi görmektedirler. Bu iki diadem, ünlü Troya antik kentinde bulunmuş ve yasadışı yollarla yurtdışına kaçırılmış. Yüzlerce altın eserle birlikte Moskova'da ortaya çıkan bu diademlerdeki sanat ve estetik, asırlar geçmesine karşın hâlâ görenlerin nefesini kesecek nitelikte. Alna dökülen incecik yapraklar, zülfü andıran ve omuzlara dökülen zarif saçaklar hep Anadolu'nun bitmez tükenmez zevkinin ve birikiminin bir yansımasıdır. Bu öyle bir yansımadır ki, ne aradan geçen yüzyıllar gölgeleyebilmiştir bu zarafeti, ne de Anadolu topraklarından uzakta, başka müzelerde yaşanan karanlık sürgün yılları... Troya'dan, Alacahöyük'ten, Efes'ten ve daha birçok Anadolu antik kentinden günümüze ulaşan taçlar, yüzyıllar sonra bile hem tasarımcılara ilham veriyorlar, hem de görenleri büyüleyici ışıltılarıyla etkiliyorlar aradan yüzyıllar geçmesine karşın... Aynalar
Takı kelimesi bir çok yardımcı malzemeyi de çağrıştırır. Beğenme, beğendirme, süslenme arzusuna yönelik işlevi göz önüne alındığında, kıymetli taş ve metallerden yapıldıkları düşünülürse, mücevher kutuları, tuvalet masaları ve aynaların ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, büyük bir grup oluşturmalarına ve başka bir kapsamda bir bütün olarak ele alınmalarının gerekli olmasına karşın, biz burada takı yardımcı malzemelerinden bir örnekle kataloğa başlamayı uygun gördük.
Yuvarlak aynanın 0,2 cm. kalınlığındaki yüksek kalaylı ve kurşşun içeren tunçtan oluşan metali sağlamdır. Ayna görevini gören gümüş parlaklığındaki ön yüzü temizdir ve aynanın kırık olan sapının gövdeye otırduğu kısım, yuvarlak gövdenin kenarında iki küçük çıkıntı halinde korunmuştur. Aynanın çerçevesi de eksiktir. Aynanın arkasına yapıştırılmış olan 0,9 mm. kalınlığındaki altın kaplama pirincin çapı, ana gövdenin çapından 0,7 cm. Daha küçüktür. Bu 0,7 cm.'lik bölümde ayna çerçevesinin yapıştırılması için sürülmüş olduğunu varsaydığımız beyaz ve sert, lak gibi bir maddenin izleri görülmektedir. Altın kaplama pirinç safiha üzerinde cepheden tasvir edilmiş, kolları yanlaradoğru açık bir Eros kabartması yer almaktadır. Safiha çok ince olduğundan ezilmeler, kopmalar ve kırıklar oluşmuştur. Eros, vücut ağırlığını sağ bacağı üzerine vermiştir. Sağ kalçası hafifçe dışa çıkık, sağ ayağı yere tam basmakta, sol bacağı ise dizden hafif bükülü ve sol ayak parmaklarının sadece uçları yere değmektedir. Çıplak olarak betimlenmiş vücutta göğüs ve karın adaleleri belirgindir. Yana doğru açtığı sol kolu dirsekten bükülü olup elinde cepheden tasvir edilmiş bir kithara tutmaktadır. Sağ kolu da yine yana doğru açık, dirsekten hafif bükülüdür ve bu elinde de plektronu tutmaktadır. Plektronun kordonu bileğine bağlıdır ve ucundaki ponponu bileğin üzerinde kabartma olarak gösterilmiştir. Baş hafif sağa dönük ve aşağı doğru çok hafif eğiktir. Saçlar ortadan ayrılmış ve kulak hizasına kadar iri dalgalar halinde gelip oradan enseye doğru bukleler yaparak inmektedir. Başın sağ tarafındaki saçlar işlenmiştir, sol tarafındaki bukleler ise görülmemektedir. Başın tepesinde bir tutam saç bukle yapılmıştır. Oval yüzde, yanaklar dolgun, dudaklar etli, burun basık, gözler iri, gözbebekleri belirgindir. Sırtından çıkan kanatların telekleri yukarı ve yanlara doğru açıktır ve uçları kanatların kapanmaya başladığı anı vurgulamaktadır. Eros, sırtında, altın kaplama safihanın neredeyse tüm yüzeyini kapsayan bir pelerin taşımaktadır. Vücudu tamamen çıplak bırakan bu pelerin, arkada bir anlamda bir fon oluştururken, önde, boynun biraz altında, omuzlarda öne gelen "V" şeklinde yassı bir bantla bağlanmaktadır. Pelerin, omuzlardan aşağı, arkadan, bele doğru inerken ve bel hizasından sonra yanlara iri volonlar halinde dalgalanarak açılmaktadır. Bacakların bileğe yakın olan kısmında da pelerinin bir volanı belirtilmiştir. Rüzgarın etkisiyle dalgalanan kumaşın inceliği ve dökümlülüğü belli olmaktadır. Bilindiği gibi, Eros, tasvirlerde en fazla karşılaşılan mitolojik figürlerden biridir. Genel olarak çıplak ve kanatlıdır. Elinde simgelerini taşır. Bu simgeler yayı ve oku, ya da kitharası olabilir. Eros'un, Zeus'un, Hermes'in ve Herakles'in simgeleriyle de tasvirleri vardır. Yalnız tasvir edilmesinin yanı sıra Pscyhe ya da Aphrodite ile birlikte olduğu tasvirler çoğunluktadır. Ankara aynasındaki Eros ise bu genellemelerden farklı bir özellik göstermesi açısından diğer Eros örneklerinden ayrılmaktadır. Yukarıda denildiği gibi genellikle çıplak tasvir edilen Eros bazı örneklerde giyimlidir. Bunlardan bazılarında ise bir pelerine sarınmıştır. Hemen hemen bütün tasvirlerde açık kanatlarla tasvir edilen Eros, Ankara aynasında ilk kez açık kanatların yanı sıra rüzgarla dalgalanan ve uçuşan bir pelerinle tasvir edilmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu mzelliği de ünlü Khios'un şaire Sappho'nun bir ezgisini akla getirmektedir. Uzun zamandan beri bilinen bu ezginin belki de Ankara aynasında ilk kez bir tasvirini bulmuş olmaktayız. Bir fragman olarak zamanımuza ulaşmış olan bu ezgiden (E.Lobel - D.Page, Sappho Fragment 54, Oxford 1955) yalnız:"omuzlarında eflatun khlamisiyle göklerden gelerek" dizesi korunabilmiştir. Dizede başka renk olmasını düşünemediğimiz khlamis vurgulanmakta ve ayrıca Eros'un gökten geldiği belirtilmektedir. Aynı ifadeler kabartma üzerinde de mevcuttur. Bütün yüzeyi kaplaması ve zamanında belki eflatun renkte boyalı olmasıyla khlamis kabartmada da özellikle vurgulanmaktadır. Ayrıca yüzeye yayılırken yaptığı dalgalanma Nike tasvirlerindeki rüzgar etkisini burada da en gerçekçi bir şekilde yansıtmış olmaktadır. Böylece kabartma üzerindeki Eros da, Sappho'nun dizesindeki gibi sırtında uçuşan, dalgalanan eflatun peleriniyle gökyüzünden, bir ayağının üzerine daha henüz basarak yeryüzüne inmektedir
ALTININ CAZİBESİNE DAYANAMAYAN PADİŞAHLAR
Osmanlılar da Anadolu’da kendilerinden önce kurulmuş öteki uygarlıklar gibi altını sevdiler ve onu büyük bir maharetle işlediler. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi çok büyük iki padişah bile gençliklerinde kuyumculuk sanatını öğrenebilmek için çırak olarak çalıştılar. On beş, on altı yaşlarında, uzun boylu, iri yapılı genç, kuyumcu işliğinin başında kan ter içinde çalışıyordu. Biraz önce büyük bir özenle çekip uzattığı ipek inceliğindeki altın teli tam düğümleyecekken, tel yine kopuverdi. Delikanlının zaten kırmızı olan yüzü iyice kızardı. Pençe gibi elleriyle kavradığı örsü fırlatıp attı. Elinin tersiyle masa üzerindeki bütün aletleri, bıçakları, makasları, çekiçleri ve irili ufaklı altın levhaları da süpürüp, yere çaldı. Sabahtan beri uğraşıp, tel tel altın çekmiş, ama bunları örme bir bilezik haline getirmek için düğümlerken, tel her defasında kopup gitmişti.
Hırsla burnundan solurken, arkasından yaklaşan beyaz sakallı yaşlı adamın sesini duydu. Adam, “Hep söyledim sana, altın nazlı bir kadın gibidir, ona karşı hep nazik olmalısın’’ diyordu. Delikanlı arkasına döndü ve kendisine kuyumculuk öğreten ustasını gördü. Utandı. Aletleri ve altınları toplayıp yeniden masaya koydu. Usta ile çırak yeniden çalışmaya ve sihirli maden altını, göz kamaştırıcı güzellikte bir hasır bilezik haline getirmeye başladılar. Delikanlının adı Selim idi. Yıl 1487 idi ve Selim Trabzon Vilayeti’nde şehzadelik yaparak devlet işlerini öğrenirken, bir yandan da iyi bir kuyumcu ustası olmaya çalışıyordu. Kısa bir süre sonra bütün dünya onu Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim diye tanıyacak ve onun bütün Arap Yarımadası’nı, o zamanın en güçlü devleti Mısır’ı, Akdeniz’in büyük bir bölümünü nasıl fethettiğini, Hilafet müessesesini alıp Osmanlı İmparatorluğu’na nasıl getirdiğini bir bir öğrenecek ve önünde saygıyla eğilecekti. Osmanlılar ve altın Gold News’un 149’uncu sayısında başlattığımız ‘’Sarı Altın Yeşil Anadolu’da’’ gezisinde bu sayıdaki durağımız Osmanlı İmparatorluğu. Tam altı asır boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamı denince akla gelen ilk sembol, göz kamaştıran mücevherler olmuş. İslam’da altın kullanımında aşırıya kaçılmaması geleneği olduğundan, özellikle sofra takımlarında altın yerine gümüş ve tombak tercih edilmiş, altın da saf halde değil, başka bir madenle karıştırılarak kullanılmış. Osmanlılarda kuyumculuk, padişahlar tarafından sevilen ve desteklenen bir sanat dalı olmuş. Osmanlıların en kudretli padişahlarından olan Yavuz Sultan Selim ile Kanuni Sultan Süleyman, şehzadelikleri döneminde görev yaptıkları Trabzon’da kuyumculuk öğrenmişler. Mücevherlerde altınla birlikte kullanılan taşlar çeşitli yerlerden getirilmiş. Mesela firuze Nişabur’dan, elmas Hindistan’dan, lal taşı Bedehşan’dan, yakut Seylan’dan, zümrüt Mısır’dan, inci ve akik ise Yemen’den temin edilmiş. Osmanlı takıları arasında sorguç, hotoz, zülüflük, enselik, saç bağı, gerdanlık, iğne, çelenk, küpe, bilezik, yüzük, halhal, pazubent, düğme, zincir, kemer ve kemer tokası ilk göze çarpanlardan.Osmanlılar, kuyumculuktaki ustalıklarını takılardan başka yerlerde de göstermişler. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan ‘’III. Murad Divanı’’ kitabının kabı, bir çok takıdan çok daha ihtişamlı. Sultan III. Murad’ın saltanatı sırasında sarayın ‘’Başkuyumcu’’su olan Bosnalı Mehmed Usta’nın eseri olan bu kitap kabı, altın zemin üzerine delik işi ve kuyumcu kalemi tarağı ile yapılmış kıvrımlı dal ve Rumiler, köşeli ya da düz zümrüt ve yakutlarla meydana getirilmiş. Hem erkek hem de kadınların kullandığı sorguç da Osmanlılarda kuyumculuğun nasıl olağanüstü bir sanat haline getirildiğini ortaya koyuyor. Yine Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan 18’inci yüzyılda yapılmış bir sorguç, altından yapılmış sapı, ortasındaki kocaman zümrüt ve çiçek biçiminde işlenmiş elmaslarıyla günümüzde de göz kamaştırmaya devam ediyor.Elmas, zümrüt ve yakutlarla bezeli broşlar, fantastik bir tasarım olan ‘’titrek’’ takılar, ‘’tektaş’’, ‘’gül’’ ya da ‘’Divanhane çivisi’’ adı verilen çeşitli yüzükler, ‘’akarsu’’ denilen bilezik ve kolyeler, ‘’pay-ı çift’’, ‘’üç ayaklı’’ diye isimlendirilen küpeler, altının kıymetli taşlarla büyük bir uyum içinde birleştirilerek Osmanlılarda nasıl büyük bir sanat haline getirildiğini ortaya koyuyor
|
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:43 pm | |
| ANTİK ÇAĞDA BİLEZİKLER Anadolu tarihinde önemli bir yeri olan Çatalhöyük'te yapılan kazılarda elde edilen taş bilezikler, bugün müzelerde günümüz insanıyla buluşuyor. Başlangıçta dinsel ve törensel anlamı olan takıların daha sonraları, süslenme ve kendini güzel gösterme amacıyla kullanılması sonucunda takılar değişik şekil ve malzemelerle yapılmış. İlk bilezikler daha çok deniz kabukları, kemik ve küçük taşlar gibi doğal malzemelerin dizilmesiyle elde edilmiş. Bu tip malzemelerden yapılmış bileziklerin çıkarttığı seslerin, ayinlere daha gizemli bir hava kattığını düşünür bazı araştırmacılar.
Anadolu'nun en eski merkezlerinden biri olan Alacahöyük'te, kral mezarlarında bulunan altın bilezikler M.Ö. 3. binde Anadolu'daki kuyumculuğun ulaştığı nokta hakkında bilgi verir. Hititler'den kalma duvar kabartmalardaki insan figürlerinin bileklerini süsleyen bileziklerdeki zenginlik dikkat çekicidir. Yüzleri birbirine dönük aslan başları ile süslenmiş bilezikler, Hititler'in severek kullandığı formlarından olmuş. Anadolu kültürleri arasında maden sanatı ve kuyumculukta en başarılı olan toplum kuşkusuz Urartular. Urartular altın takıları törensel amaçla kullanırken, gümüş ve bronz takıları günlük yaşamda kullanmış. Urartu mezarlıklarında yapılan arkeolojik kazılarda bileziğin hem kadınlar, hem de erkekler tarafından kullanıldığı ortaya çıkmış.
Orta-Batı Anadolu'da hüküm süren ve tuttuğu her şeyi altına dönüştüren Kral Midas'ın halkı Frigler'in yaptığı takılar da kuyumculuğun sırlarının, estetikle buluşmasının bir göstergesi gibi. Pers istilası sırasında Doğu ile Batı sanatını topraklarında harmanlayan Anadolu, bu dönemde aslan başları, hatta gövdeleriyle süslü ağır altın bileziklerle göz kamaştırmış, eski çağların usta kuyumcularının ellerinde. Camdan yapılmış bilezik halkaların altın aslan başı uçlarla süslendiği örneklere de bu dönemde rastlarız. Bilezik halkası olarak camın asaletli ışıltısının yanı sıra, ince teller de bilezik yapımında kullanılmış. Bu tip ince tellerden oluşan bileziklerde; cam, kalsedon ya da kuvars gibi malzemelerden yapılan süslerle, bilezikler farklı ve daha göz alıcı bir hale getirilmişler; daha çok beğenilmek arzusuyla. Batı Anadolu'da antik Yunan sanatının, yerli anlayışla yorumlanması sonucunda takılarda da değişiklikler gözlenmiş. Gerek motif ve figürlerin çeşitliliği, gerek bu çeşitliliği pekiştiren ayrıntılı ve ince işçiliğin toplumlar arasında yayılmasıyla Batı Anadolu, kuyumculuk konusunda estetiğin ve teknolojinin birleştiği bir yer olmuş. Bu dönemde daha eski devirlerin mirası olarak kabul edilen uçları hayvan başlı bileziklerin yanı sıra, M.Ö. 4. yüzyıldan sonra bileziklerde, granül tekniğiyle yapılmış süsler ve telkâri şeritler de görülür. Artık bilezikler tamamen süslenme amacıyla kullanılmış ve gösteriş ön plana çıkmış. Ancak bilezik yapımında ağır ve törensel bir gösteriş yerine, son derece ince işçilikli ve ayrıntılarla zenginleştirilmiş sanatsal bir anlayış tercih edilmiş. Bu dönemden itibaren bilezik halkalarında değişik malzemeler kullanılmaya başlanmış. Altın, gümüş, bronz ya da cam ve kuvars gibi çeşitli malzemelerin bilezik yapımına uygulanmasıyla, takı sanatındaki gelişime paralel olarak, bilezik üretiminde de yeni gelişmeler ortaya çıkmış. Bilezik halkaları kimi zaman burkulmuş ya da düz boru olarak, kimi zaman da şeritler halinde şekil bulmuş, antik çağ kuyumcularının parmaklarında.
 Helenistik dönemde ele geçirilen topraklardan sağlanan yeni malzemeler (sedef, inci vb.), yeni konular ve yeni teknolojilerle takı yapımında önemli bir devrim gerçekleşmiş. Zenginleşen üst tabakanın ve ticaretle uğraşanların estetik açıdan kaliteli takılara yönelmesi, bu ürünleri sanat eseri olarak kabul etmeleri sonucunda, takılara olan ilgi artmış ve özenli ve ince işçilikli takılar yapılmış. Bu dönemin takı gereksinimini karşılamak için oluşturan en önemli kuyumculuk merkezleri, Anadolu'da Lampsakos (Lapseki), Antiokheia (Antakya) ve Mısır'da İskenderiye'dir. Bu dönemde kuyumculuk tam anlamıyla renkli bir hal almış. Zümrüt, yakut ve granat gibi taşlarla süslenen takılar; incilerle, sedeflerle düşsel bir görünüme bürünmüş. Takılarda kabartmalı mitolojik figürlerden, aslan, yılan, kuş, vb gibi hayvan motiflerine kadar her konu özgürce kullanılmış. Ayrıca ipek püskül görünümünü veren sarkaçlardaki zarif işçilik sayesinde takılar daha sanatsal ve daha popüler bir görünüme kavuşmuş. Bu dönemde üretilen bileziklerde, hayvan başı olarak yapılan bilezik uçlarında çeşitlilikler görülür. Aslan başının yanı sıra, koç, dana, keçi, sfenks, boğa ve köpek başları da sıkça görülür. Ayrıca bileği ya da pazıyı birkaç defa saran, tamamı yılan formunda yapılmış olan bilezikler ve pazıbentler de bu döneme ait takılardandır. Bileziklerin orta kısımlarına telkâri süslemelerle yapılan ve günümüzün gemici düğümünü andıran "Herakles düğümü" motifi, bileziklerde ve kolyelerde sıkça karşımıza çıkar günümüz müzelerinde. Sabır ve özen gerektiren bu tip bileziklerin işçiliğini görünce, ister istemez tartışmasız bir hayranlık uyanıyor eski kuyumcu ustalarına, takı sanatçılarına...
M.Ö. 3. yüzyılda bilezik yapımında ortaya çıkan bir diğer yenilik ise menteşeli ve kilitli bileziklerdir. Bu tip bileziklerde daha değerli taşlar ve daha çok altın kullanılır.
Romalılar da Herakles düğümü motifini severek kullanmaya devam etmiş. Bunun yanı sıra, yılan figürlü bilezikler de eski dönemlerdeki kadar rağbet görmüşler. Cam ya da renkli boncuklardan yapılmış bileziklerle birlikte, değerli taşlarla süslenmiş bilezikler de bu dönemin önemli bilezik formları arasında yer almaktadır. Halkın kullandığı basit bilezikler arasında, düz altın levhalardan yapılan bilezikler ve altın tellerle yapılmış sade bilezikler de sayılabilir. Bizanslılar'ın üretmiş oldukları bileziklerde daha basit halkalar kullanılmış. Bu halkaların bazıları mine işçiliği ile renklendirilmişse de Bizans bilezikleri Yunan ve Roma bileziklerinde görülen ihtişam ve renklilikten uzak, daha basit bileziklerdir. Ait olduğu kültür ne olursa olsun antik çağlarda üretilmiş olan bilezikler günümüzde görenleri hayrete düşürüyor aradan geçen zamanı hiçe sayarcasına. Zamanında tanrıçaların ya da ölümlü kadınların narin bileklerini süsleyen zarif bilezikler, bugün hala kuyumcu ustalarının ya da tasarımcılarının vazgeçemedikleri takılar arasında yaşamlarını sürdürüyor.

Ölü Takıları Ağız ve Göz BandlarıDini inançlar nedeniyle ölülere takılan bantlar genelde mezarlarda tek veya çift olarak bulunmaktadırlar. Hemen hemen hepsinde ilk geçki deliği ya da delik yerine halkaları vardır. Bu ilk geçki delikleri pek azında düzenli açılmıştır. Çoğunda acele ile açıldıklarını gösterecek şekilde düzensiz delikler görülür. Çeşitli formlardadırlar. Genelde oval olup uçları yuvarlak ya da düzdür. Çok sağlam bulunanların yanı sıra parçalar halinde ele geçmektedirler. Mezarda isketletin başı hizasında bulundukları için ağız ve göz bantları olarak kullanıldıkları kesin olmakla birlikte hangilerinin göz, hangilerinin ağız için olduğunu saptamak olanaksızdır. Yalnız kabartma olarak dudak şekli ya da izi olanların ağız bantı olarak kullanıldıkları anlaşılmaktadır. Katalogta yer alan örneklerin biri dışında tek olmaları bunların ağız bantı olmaları olasılığını arttırmaktadır. Beş tanesinin uzunluğu 15 cm. civarında, diğerleri de 10 cm.'den küçüktür. Bu fark ve grupların kullanım amaçlarından mı, yoksa zamansan bir nedenden mi kaynaklandığını saptamak şimdilik olanaksızdır. İ.Ö. 3. ve 2. bin öğe takıları genelde bezemesiz yapılmış olup, ağız ve gözü kapatan bantların yanı sıra el ve ayak bileklerine takılan bantlarda bulunmuştur. İ.Ö. 8. yüzyıldan sonra bantların üzerinde geometrik kabartma, sikke veya mühür baskıları, bitki motifleriyle hayvan motiflerini görmekteyiz.
 İçi hafifçe çukur, düzensiz yuvarlak, altın safiha gözü kapatmak için yapılmıştır. Kültepe Ib katı mezarlarında tek veya çift olarak altın gümüş ve tunçtan yapılmış pek çok safiha bulunmuştur. Büyük olanlar göğüs üzerine konulmak içindir. Kenarlarında yer yer kopuklar olan elips biçimindeki gümüş safiha üzerinde, ortada enlemsine bir çizgi, çizginin her iki tarafında ve kenarlarında zikzak süslemeler vardır. Bantın ortasında ies altı tane üzüm salkımı bezemeleri görülmektedir.
 Elips biçimindeki altının, sivri uçları kıvrılarak, buralarda birer halka oluşturulmuştur. Kullanılan teknik repoussédir. Çerçeve kabartma noktalarla çevrilidir. Bezeme olarak ortadaki saplı, yanlardakiler sapsız ve yatay olmak üzere üç palmiye yaprağı hemen hemen tüm yüzeyi kaplamaktadır. Boş kalan alanlarda aynı cins daha küçük yapraklar yer almaktadır. Yaprakların damarları belirgindir. Orta yaprağın sağ alt kısmında noktalama ile yapılmış bir bezeme (rozet) daha vardır. Kıbrıs Enkomi mezarlarında bulunan bir göğüslükte de aynı tip süslemeler görülmektedir.
 İnce altın safihadan yapılmıştır. Eşkenar dörtgen formludur. İp deliklerinin olduğu karşılıklı iki ucu yuvarlak kesimlidir. İp delikleri önden vurularak açılmıştır. Bantın kenarlarında spiral bezemeler, ortaya doğru karşılıklı ikişer lotus yaprağı, ortada ise bir yaprak sırası vardır. Bezemeler altın levhaya arkadan çizilerek yapılmıştır.
[center]  Ortası, iki taraflı şişkin, kenarlara doğru ince ve uçları yuvarlaktır. Levhanın arka tarafından vurularak yapılan noktalamalar çerçeveyi meydana getirmiştir. İki uçta ip geçki delikleri vardır. Ortadaki büyük baskının yanlarında da birer küçük mühür, ya da sikke baskısının izi vardır. Bu baskılar silik oldukları için ayrıntıları anlaşılmamaktadır.
 Kalın altın levhadan eşkenar dörtgen şeklinde kesilerek iç kısmına kenarlara paralel dört çizginin dışında dikey ve yatay eksenleri oluşturan iki çizgi daha çizilmiştir. İp deliklerinin olduğu uçlar yuvarlak kesilmiştir. İp delikleri "V" şeklindeki bir aletin levhaya arkadan bastırılmasıyla açılmıştır. İnce altın safihadan eşkenar dörtgene benzeyen formda kesilmiştir. Ortadaki enlemesine çizginin iki tarafında, orta çizgiden kenarlara ve her iki yana doğru, birbirlerine paralel çizgiler, levhaya dönüşümlü olarak arka ve ön yüzden çizilerek yapılmışlardır. İp delikleri kısa kenardan biraz içeride ve ön yüzden vurularak açılmıştır. Kulak tıkaçları ve Muskalar
Ağız ve göz bantlarının yanı sıra ölülerin kulaklarını kapatmak için ya dini inanış gereği veya haşaratın vücuda girmesini önlemek amacıyla kullanılmış olabilir. İ.Ö. 3. bine ait altın veya altın kaplama kulak tıkaçları bulunmuştur.
 İnce boyunlu, konik gövdeli, baş kısmı hafifçe dışa çekik bir kulak tıkacı iç kalıp üzerine sarılarak yapılmıştır. Yüzeyde paralel çizgiler görülür.
Yuvarlak, altın safihanın ikiye katlandıktan sonra kenarlarındaki deliklerden birbirine şerit şeklindeki altın telle dikilmesiyle oluşturulmuş, içinde yer alan organik malzemenin korunmadığı, muska (?) olabilecek bir obje __________________
Bizans Kuyumculuğu Bizans. Bizans’ı, başkent İstanbul’dan ayrı olarak düşünmek ise imkansız. Bu açıdan bakıldığında, Bizans kuyumculuğu derken asıl kastedilen, İstanbul ya da o zamanki adıyla Konstantinopolis kuyumculuğu. Bizans İmparatorluğu’nun üç kıtada değişik kültürlerle iç içe olması ve geniş topraklarındaki değerli taşlar, altın ve gümüş madenleri ile usta kuyum sanatçıları, sürekli olarak o zamanların en büyük cazibe merkezi olan İstanbul’a akmış. Bu gelişmelerin yanı sıra, Constantinus, II’inci Theodosius ve III’üncü Valentinianus gibi imparatorların İstanbullu kuyumculardan vergi alınmamasını sağlayan vergi düzenlemeleri yapmaları, İstanbul kuyumculuğunun bir yıldız gibi yükselmesine yol açmış.Bizans kuyumculuğunda altın, gümüş, bronz gibi metaller, elmas, zümrüt, safir, yakut, ametist, agat, kalsedon gibi değerli taşlar ile fildişi, inci ve amber gibi maddeler kullanılmış. Bizanslılar da tıpkı kendilerinden önce Anadolu’da yaşayan diğer topluluklar gibi, mücevherlerin tabiatüstü güçlere sahip olduğuna tedavi edici özelliklerinin bulunduğuna inanmışlar. Mesela, Bizanslılara göre zümrüt kötü ruhları uzaklaştırıyor, agat ve hematitin gibi taşlar da kadın hastalıklarına iyi geliyormuş.1204-1261 dönemindeki Latin işgalinden sonra, Avrupa’ya götürülen ve günümüzde Avrupa’nın tanınmış müzelerinde sergilenen, ayrıca bir çok Ortadoğu şehriyle tabii ki Türkiye’nin büyük müzelerinde bulunan Bizans mücevherleri, Bizanslıların taç, küpe, kolye ve kolye sarkacı, iğne ve kemer tokası ile yüzük ve bilezik kuyumculuğunda ne kadar büyük bir ustalığa eriştiklerini ortaya koyuyor.
 Bir soyluluk simgesi olarak yüzük Bizanslılarda yüzük, bir soyluluk ve güç simgesi olmuş. Onlara göre birine yüzüğünü vermek, ona kendi imzasını kullanma yetkisini verme anlamına geliyormuş. Bizans yüzükleri bir halka ve üzerine tutturulan yuvarlak, kare, oval, dilimli veya çokgen bir kaş kısmından oluşuyor. Yazının başında anlattığımız evlilik yüzükleri de Bizanslılar’ın en çok kullandıkları takılardan biri. Nikah yüzüklerinin üstüne birbirine kenetlenmiş eller, evlenen kadın ve erkeğin portreleri ile ‘’Uyum’’ anlamına gelen Homonia kelimesi işlenmiş.

Bizanslı kadınların belki de en sevdikleri takı olan küpelerde ise, zamanla pek de değişmeyen şekiller kullanılmış. Bunların başında da halka küpeler geliyor. Efes, Ayasuluk İonnes Kilisesi’nde bulunan ve bugün Selçuk Müzesi’nde sergilenen küpe, bu türün en tanınmış örneklerinden biri. Hilal biçimli halka küpeler ise düğün armağanı olarak gelinlere verilmiş. Günümüzde Silifke Müzesi’nde sergilenen bir çift hilal biçimli küpenin de bir düğün armağanı olduğu sanılıyor. Üç santimetre çapındaki altından yapılmış bu küpelerde ajur tekniği kullanılmış. Uzmanlar, küpelerde kullanılan hilal biçiminin Anadolu ve Yakındoğu’daki Artemis ve Astarte gibi ana tanrıça inanışının bir devamı olduğu görüşündeler. Ajur tekniğiyle yapılmış hilal biçimli küpelerde sık sık hayat ağacının yanında kanatlarını aşmış tavus kuşu, bereket boynuzu ve bitki motifleri kullanılmış.
| | |
[/center] |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:45 pm | |
| KEMER VE TOKALARI
İlk başlarda bir ihtiyaç sonucu kullanılmaya başlanan kemerler, zaman içinde giyimin önemli bir aksesuarına dönüştü. Böyle olunca da özellikle tokaları bir sanat eseri gibi işlenerek, önemli bir mücevhere dönüştü. Kemer, atalarımızın bize, adına atlı bozkır kültürü denilen zamanlardan, yani M.Ö. ikinci asırlardan kalma bir hediyesidir. Daha o zamanlar, Türkler, kemeri bir ihtiyaç ve süs vasıtası olarak kullanmışlardı. Türk mezarları olarak bilinen kurganlarda yapılan kazılarda elde edilen birçok eserin yanı sıra, çok sayıda, değişik teknik ve üsluplarda, altından ve diğer madenlerden yapılmış kemer tokaları dikkati çekmektedir. İşte bu kemerler, Türkler’in kurdukları çeşitli devletlerden sonra, onların torunları olan Anadolu Türkleri’nin elinde değişe yoğrula aşağıda anlatacağımız kemer ve tokalarla noktalanıyordu. Toka kelimesi Türkçe olup eski manasıyla iki akar suyun birleştiği yer demektir. Zamanla dilde birçok şekillerde kullanılmıştır. Tokalaşmak iki elin birleşmesi, karşılıklı mutabakat, anlaşma, birleşme manalarında olup, manadan maddeye geçişte kemer tokasına ifade kazandırmıştır. Bugün artık şarkı, şiir ve eski resimlerde kalmış olan kemerler, dünkü giyinme ve süslenme hayatımızın bir parçası idi. İçtimai durumu ve cinsiyeti ne olursa olsun, herkesin çeşitli durumlar için kuşandığı birkaç kemeri olurdu. Bu kemerler bir devirde o kadar çok rağbet görmüştür ki, dervişler bile etrafı madenlerle çerçevelenmiş akik, kantaşı, yeşim vb.’den yapılmış tokalı kemerler takarlardı ve onlar tarikatlarının alameti sayılırdı. Kemer, iki ile beş parmak eninde, beli bir kere dolandıktan sonra toka ile nihayetlenen bir giyim tamamlayıcısıdır. Kemerin tokası ile beraber bir bütün olarak sanat eseri olanlarının yanı sıra, çoğunluğunda esas önemli ve sanat eseri olan kısımları tokalardır. Kemerler, kuşaklar gibi her gün kullanılmayıp, kutlu ve mutlu günlerde güzel elbiseler üzerine takılırlardı. Mesela gelinlere kemer bağlamak bir gelenek olmuştur. Gelinin babası, eğer vefat etmiş ise en yakın erkek akrabalarından biri, gelin elbisesi olan bindallı üzerine, kendi gücünün elverdiği nisbette kıymetli bir kemer takardı. Daha sonra gelin bir kılıç üzerinden atlatılır ve babası tarafından sırtı sıvazlanarak hayırlı evlatlar yetiştirmesi temenni edilirdi. Kemerler, özellikle Anadolu’nun değişik yörelerinde milli karakterlerinin de ötesinde, bölgelere göre karakter kazanmışlardır. Mesela Karadeniz yöresinde altından veya gümüşten hasır örgü kemerler, Doğu Anadolu’da sevadlı gümüş kemerler, Orta Anadolu savadlı gümüş kemerler, Orta Anadolu ve Trakya’da telkari kemer bağlamak düğün ve eğlencelerde adet haline gelmişti. Özellikle İstanbul kemerleri kıymetli kumaşlardan yapılmış olup, tokaları altın ve gümüştendi. Bu altın veya gümüşten yapılmış tokaların üzerlerine genellikle mıhlama tekniği ile yeşim ve mercan gibi kıymetli taşlar döşenirdi.  İstanbul’da saray için yapılan bu murassa kemerlerin, padişaha ait olanlarının bir başka görevleri vardı: Kılıç kuşanma: Gerçi bütün ordu mensupları kılıçlarını bellerindeki kemerden sarkan zincirlere asarlardı ama, Osmanlı’da kılıç kuşanma, Batı’daki kralların taç giyme merasimine denkti. Tahta çıkan her padişah biat merasimini takip eden hafta içersinde, herhangi bir gün sabah namazından sonra yola çıkardı. Genellikle saltanat kayığı ile deniz yolundan Eyüp Sultan’a gider, Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesini ziyaret eder ve orada kılıç kuşanırdı. (Kılıç, kemerden sarkan biri uzun diğeri kısa olan zincirlere, kılıcın kınındaki halkalardan asılır.) Daha sonra padişah at ile karadan saraya dönerken, yol üzerindeki atalarının türbelerini ziyaret ederdi. Osmanlı sultanlarından ilk defa İkinci Murat 1421 yılında Bursa’da kılıç kuşanmıştır. İstanbul’da ise Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Eyüp Sultan’da hocası Ak Şemseddin’in elinden kılıç kuşanmıştır. Yine hemen hemen Anadolu’nun her yanında, tokaları kakma tekniği ile yapılmış sade ve tombaklı kemerlere de sıkça rastlanırdı. Bu durumda kemerlerimizi kaba bir sıralama ile şöyle sınıflandırabiliriz:
1- Kemeri ve tokası madenden yapılanlar: Genellikle gümüşten, zengin aileler için ise altından yapılmışlardır. Gümüş üzerine savatlama tekniğinde, telkari tekniğinde (haddeden çekilmiş gümüş tellerden), hasır örgü tekniğinde veya kalem işi tekniklerinde yapılırlar. 2- Kemerleri kumaştan, tokaları madenden yapılanlar: Bunlarda süslü olan sadece tokalardır. Kemer ise kıymetli kumaştan yapılmıştır. Mıhlama; zümrüt, mercan, akik ve yeşim gibi kıymetli taşları madeni tokaya çakma tekniği, kakma (kabartma çökertme) tekniği ile yapılan son derece zarif şekiller veya bakır veya gümüşü tombaklama (civa ile altın kaplama) tekniklerinde yapılırlar. 3- Kıymetli kumaşlar üzerine altın telle işlemeli kemerler: Tek renkli kıymetli kumaştan yapılmış, her tarafı altın tellerle oya oya işlemeli kemerler veya kumaştan kemer üzerine, madenden değişik tekniklerde yapılmış ve takılmış, baklalı kemerler. 4- Etrafı maden ile çerçevelenmiş yekpare taşlı kemerler: Bunlar genellikle akik taşından yapılmış olup, tarikat mensuplarınca kullanılmış sade kemerlerdir. Özellikle bektaşilerde rastlanır
Küpenin Hikayesi
 Küpe, bugün olduğu gibi antik çağlarda da kadının güzelliğini pekiştiren, beğenilme çabasını tamamlayan bir takıymış. Güzelliğini takıların ışıltısıyla arttırmak isteyenler tarafından, kimi zaman kolye, yüzük ve bilezikle kullanılıp kusursuz bir ahengin parçası olmuş, kimi zaman da sade bir görünüm yaratmak için tek başına tercih edilmiş.
Anadolu bir çok konuda olduğu gibi takı ve maden işçili konusunda da Dünya kültür önemli gelişmelere sahne kara parçası. Önceleri altı gümüş ve bakır gibi madenleri başına işleyerek takılar yapan Anadolu insanı, zaman içinde değişik malzemeler kullanarak yeni kombinasyonlar yaratmış, takı yapımına Anadolu kültürünü ve zarafetini katmış. Anadolu’da ilk küpe örneklerine M.Ö. 3. binde rastlanıyor. Tunç Çağı’nda Anadolu’nun en önemli yerleşim merkezleri olan Truva, Eskiyapar ve Alacahöyük’te 20. yüzyılda yapılan kazılarda bulunan altın küpeler aradan geçen binlerce yıla karşın hâlâ göz kamaştırıyor ve zamana meydan okuyor. Mezarlara ölü arma anı olarak konulan eşyalar arasında önemli bir yer tutan küpeler, o dönemde Anadolu’da yaşayan insanların gerek maden işlemeciliğindeki yetkinliğini, gerekse motiflerdeki zevkin inceliğini gözler önüne seriyor.
Anadolu’da hüküm süren Urartuların, Lidyalıların ve Friglerin maden eşya üretimi ve takı işçiliğinde ne denli ilerlemiş olduklarını bugün müzeleri süsleyen arkeolojik eserlerden anlayabiliyoruz. Bilinen ilk küpe örnekleri basit görünümlü halka ve spirallerden oluşuyor. Hellenistik Dönem’e dek altının tek metal olarak kullanılmasıyla elde edilen küpeler, bu dönemden sonra yeni fikirlerin ve farklı malzemelerin ortaya çıkmasıyla daha albenili ve renkli bir hal alıyor. Telkâri, granülasyon, mineleme ve kakma gibi tekniklerin yaygınlaşması ve zincir sistemlerinin gelişmesiyle formlar canlılık ve çeşitlilik kazanıyor. Bu gelişmelere ek olarak, insan ya da hayvan figürlerinin küpelere uygulanması da yine bu döneme ilişkin bir yenilik. Küpelerde en çok rastlanan hayvan figürleri, aslan ve boğa başları, bir de güvercin. Mitolojik bir yaratık olan sfenks motifi de antik çağ kuyum ustalarının küpe yapımında tercih ettikleri arasında. Küpeleri süsleyen tanrı ve tanrıça figürleri arasında en sık görülenler, aşk tanrısı Eros ve zafer tanrıçası Nike. Büyük İskender’in Doğu topraklarını ele geçirmesiyle Doğunun gelenekleri, sanatı ve teknolojisi Batı kültürüyle kaynaşmış ve Doğudan gelen yeni ve de erli taşlarla alışılagelmiş formları n dışında farklı ve gözalıcı takılar elde edilmiş.
 Kuyum ustaları bu yeni kombinasyonlardan özellikle kolye ve küpe yapımında yararlanmış. Doğudan getirtilen de erli ve yarı de erli taşlar arasında; zümrüt, yakut, akuamarin, karneol, sard ve ametist sayılabilir. İnce işçilikli altın küpelere yerleştirilen bu taşların bazılarının geçirgenlik özelli inin olması, küpelerin ışık altında çok hoş görüntüler yaratmasına imkan tanımış. Birden fazla sarkacı olan küpelerin her sarkacına ayrı ayrı yerleştirilen bu renkli taşlar, gerek mitolojideki tanrıçaların ve efsanevi kraliçelerin, gerekse ölümlü kadınların kulaklarını süslemiş, boyunlarına ışık huzmesi olarak düşmüş. Sarkaç formu olarak kimi küpede disk, kimi küpede ise içi boş küreler kullanılmış. Roma Dönemi’nde, Hellenistik Dönem’de ulaşılan modelçeşitlili inin ve estetik anlayışının ötesine geçilerek; yeşim, inci ve özellikle camın takılarda kullanılmasıyla görsel anlamda da yenilik yaratılmış. Renkli cam boncuklarla süslenmiş altın küpeler ve kolyeler bu dönemde yaşayan kadınlar için cazip takılar haline gelmiş. İnci taneli küpeler dönemin kuyum sanatçıları tarafından özenle yapılmış ve Romalı kadınlar tarafından da sevilerek kullanılmış. Bizans Dönemi’nde yapılan küpelerde çoğunlukla bitki motifleri ve hayvan figürleri görülüyor. Özellikle karşılıklı duran hayvanların arasına yerleştirilen bitki yada haç en sık rastlanan süslemeler. Bu küpelerin tasarımında en çok kullanılan hayvan figürü ise tavus kuşu. Antik çağlarda küpe kullanımı kültürlere ve coğrafyaya göre de işiyor. Takıların çoğunlukla kadınlar için üretilmiş oldu u yadsınmaz bir gerçek olsa da antik çağlarda erkeklerin de takı kavramına hiç uzak olmadıklarını arkeolojik eserlerden anlayabiliyoruz. Özellikle Doğu geleneklerinde erkekler de kadınlar kadar süslenme imkanına sahipti. Yani erkekler de küpeli ve bilezikliydi.
Pers, Asur, Sümer gibi Doğu kültürlerinde tanrıların ve kralların oldu u kadar sıradan erkek vatandaşların da kulaklarında gösterişli ve zengin işçilikli küpelerin oldu unu zamanımıza ulaşabilen kabartmalarda ve heykellerde görebiliyoruz. Kadınların güzelliklerinin bir tamamlayıcısı olarak kullandı ı küpeler, erkeklerin kulaklarında süslenmenin ötesinde gücü simgeliyordu. Erkekler tarafından kullanıldığında çoğunlukla sosyal konum göstergesi ya da iktidar simgesi olarak kabul edilen yüzük ve küpeler; Mezopotamya, Mısır, Ege, Yunan, Roma ve Bizans kültürlerinde sıkça görülüyor. Hitit ve Frig gibi yerel Anadolu kültürlerinde de erkeklerin küpe taktıklarını, kabartmalardan ve mezarlardaki duvar resimlerinden biliyoruz. fiimdilerde müzeleri süsleyen küpeler, Antik çağlarda yaşamış olan kuyum ustalarının elemeği, göz nurunun bugüne ulaşmış örnekleri. Kimi, soylu kraliçelerin ya da mitoloji kahramanı tanrıçaların güzelliklerine güzellik katmış, kimi de yalın bir köy kadınının hayallerini süslemiş. Bir daha asla bir insan kulağına takılamayacak, bir insanı süsleyemeyecek olan bu antik takılar, şimdi bir vitrinin ardında, kendisinden yola çıkarak yepyeni takılar tasarlayacak tasarımcıları bekliyor. Belki yeniden doğacaklar o zaman |
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:47 pm | |
| Lidya Gümüşleri ... Efsanevi Lidya Krallığı’nda insanların topraklarında refah içinde yaşam sürdükleri kabul edilmektedir. “Karun kadar zengin” benzetmesi de, Lidya Kralı Kroisos’un adının zaman içinde değişime uğramasıyla oluşmuş bir deyimdir. Müzelerimizde sergilenen antik Lidya gümüşleri bugün bile büyük bir beğeni ile karşılanıyorlar ve hatta günümüz takı tasarımcılarına ilham veriyorlar.Batı Anadolu’nun verimli topraklarında hüküm süren Lidya Krallığı, başkentleri olan ve bugün Manisa sınırlarında bulunan Sardes’te, başta sanat ve bilim olmak üzere, bir çok alanda faaliyet göstermişler. Uygarlık tarihinde önemli bir yere sahip olan Lidyalılar sadece ilk parayı icat edip, kullanmakla kalmamışlar; aynı zamanda maden işlemeciliği ve kuyumculuk alanlarında da adlarından övgü ile bahsettirmişler. Verimli Lidya ovalarının ve gıpta edilen zenginliklerinin getirdiği bollukla; desenlerin, figürlerin dünyasını keşfe çıkan ve öğrendiklerini gümüşe, altına yansıtan usta ellerin eserleri bugün bile görenlerin nefesini kesecek güzelliktedir.
Yüzyıllarca bolluk, bereket, refah ve zenginlikle bir tutulan Lidya toprakları, bunların sadece söylencelerden ibaret olmadığını kanıtlamak istercesine sayısız anıt ve eserlerle doludur. Karun Hazinesi olarak tanınan altın ve gümüş eselerden oluşan hazine, yasadışı yollardan yurtdışına kaçırılmış ve daha sonra resmi kanallarla Türkiye’ye iadesi sağlanarak, sergilenmek üzere Uşak Müzesi’ne verilmiştir. Çeşitli altın ve gümüş eserlerden oluşan hazine, görenleri tam anlamıyla hayran bırakacak nitelikte zarif ve güzel. altın eserler arasındaki kolyeler, broşlar, bilezikler, küpeler ve yüzükler aradan geçen bunca yüzyıla karşın takı seven insanların rüyalarını süslüyor. Karun Hazinesi’ndeki gümüş eserler ise, gümüşün asaleti simgelediğinin çok eski bir Anadolu örneği olarak karşımıza çıkıyor. Gümüş eserler arasındaki çeşit çeşit kaseler, kepçeler, tütsü kapları, fibulalar ve sürahiler, Lidyalılar’ın gümüşü işlemedeki benzersiz incelik ve zarafetlerini de gösteriyorlar.
Arkeoloji dünyasında Phiale olarak bilinen geniş ağızlı kase formunu gümüşe uygulayan Lidyalı ustalar, kaseleri sadece gümüşün ışıltısına emanet etmemişler; onları ince ayrıntılı desenlerle de süslemişler. Kimi kaselere mitolojik figürler, kimi kaselere bitkisel motifler işleyen bu ustalar, kimi kaseleri de hayvan figürleri ile süslemişler. Sanatı gümüşle, estetiği günlük yaşamla birleştiren Lidyalılar’ın hünerli ellerinden çıkan gümüş eserler gerek günlük yaşamda, gerekse törenlerde, ibadetlerde kullanılmışlar. Çeşitli figürlerle süslü gümüş tütsü kaplarındaki tütsülerle dini törenleri gizemli bir hale getirirken, kutsal içeceklerini de birbirinden ilginç süslemeler ve motiflerle bezedikleri gümüş kepçelerle sunmuşlar. Antik çağ sanatının gözde motiflerini el emeği göz nuru bir dantel edasıyla tek tek gümüş eserlere aktaran Lidyalılar için sanat, belli ki gümüşle ve altınla yaşama dahil olmuş. El işçiliği ile özen ve sabırla bezenen kaseler, sürahiler, kaşıklar başlı başına sanat eseri gibi özenle işlenmişler. Kimi zaman lotus ve palmet motifleri ile kimi zamansa damla şeklinde süslenen gümüş eserler, sanatlarının asırlar sonrasına ulaşabileceğini bilmeyen ustalar tarafından sabırla yapılmış. Süslemelerde teknik olarak bazen kabartma, bazen oyma, bazen de kazıma teknikleri kullanılmış. Bazı gümüş kaselerin dışında kabartma olarak yapılmış olan sakallı erkek başları ise sanatçıların hünerlerinin yanı sıra, sabır ve özenlerini de ispat eder gibidir. Karışık hayvanlardan oluşan figürler ya da aslanla boğuşan Persli figürleri de Phiale olarak adlandırılan kaselerde sıkça kullanılan figürlerdendir. Kepçe, süzgü ve kulpu olan diğer kaplarda kulplar sade bırakılmamış, çeşitli hayvan figürleri ile süslenmiştir. Bu figürler arasında aslan ve kuğu figürleri en çok kullanılanlardır. Kulpları, bir kuğunun boynunun zarafeti ile güzelleştiren Lidyalı ustalar, aynı kulpları bir aslanın esnek ve çevik vücudu ile de hareketlendirmişler. Kuğudan başka gümüş eserlerde kullanılan bir diğer kuş figürü de horozdur. Özellikle kapların kapaklarında tutma işlevi için kullanılan bu figür ince işçilik ve ayrıntılı görünümü ile dikkat çekici bir şekilde işlenmiştir.. Oinochoe olarak bilinen sürahi kulplarında görülen formada, kulp genç bir erkek bedeninden oluşmakta ve bu genç figür iki aslanı tutarken gösterilmiştir. Görülüyor ki, Lidyalı sanatkârlar gümüş eserler üzerindeki her ayrıntıyı, her inceliği en güzel yaklaşımlarla yorumlamışlar ve kendi becerilerine, o dönem sanatının estetiğini katmışlar. Lidya gümüş eserlerinde görülen bir başka önemli figür de sfenkstir. Kuş kanatlı, aslan gövdeli ve insan başlı bu karışık mitolojik yaratıklar, antik çağ sanatının bir çok alanında sevilerek kullanıldıkları gibi, Lidya gümüş işlemeciliğinde de kendilerine önemli bir yer bulmuşlardır. Özellikle kulpların birleşim yerlerinde ya da kase kenarlarında kullanılan sfenks figürleri mitolojideki gizemlerini, gümüşün ışıltısı ile pekiştirir gibidirler. Lidya gümüş eserlerinde görülen işçilik ve teknik kuşkusuz göz alıcı ve incedir. Ancak daha fazla pırıltı, daha fazla estetik kaygısından mıdır bilinmez, Lidyalı sanatkârlar eserleri sadece gümüşten üretmemişler, aynı zamanda altın ve gümüşü birlikte kullanarak farklı tasarımlar ortaya çıkartmışlar. Bu tip kullanımda gümüş eserin üzerindeki motif ve figürler altından yapılıyor ve gümüşün ışıltısıyla, altının parıltısı göz okşayan bir birliktelikle, kusursuz bir estetikle harmanlanmışlar. Böylece gümüş eserler sanatsal açıdan paha biçilmez bir hale gelmiştir.Anadolu’da yaşayan halklar içerisinde efsanevi zenginliklere sahip olduğuna inanılan Lidyalılar, Anadolu’nun zengin kültür mozaiğine eşsiz altın ve gümüş eserler katmışlardır. Gerek altını, gerekse gümüşü işlemedeki başarılarının yanı sıra Lidyalılar, desen ve figürlerdeki benzersiz estetik ve incelikle de haklı bir üne kavuşmuşlar
GİZEMLİ MEDUSA HEYKELLERİ
Rivayetler ne kadar değişik olursa olsun, bugün bile değişmeyen bir gerçek var. Aradan bunca uzun bir süre geçmesine rağmen, Yerebatan Sarayı’ndaki dev Medusa heykelleri, ters ve yan duruşlarıyla büyük ilgi çekiyor ve o tarihten bugüne Yerebatan Sarayı’ndaki sular ahenkle damlayarak, sarnıcın yarı karanlık gizemli atmosferinde dolaşanlara talihsiz Medusa’nın yılan ıslıklı şarkısını fısıldıyor. Yağlı sedir ağacından yapılmış meşaleler, gece karanlığında ölgün ölgün yanıyor ve ıslak taş duvarları yetersizce aydınlatıyordu. Soğuktu. İnsanın kanını donduran nemli bir soğuk, nereden estiği belli olmayan ıslıklı rüzgarlarla, yeraltındaki uçsuz bucaksız bu dev mağarada kol geziyordu. Meşalelerin ışıkları, tabanı kaplayan bir karış yüksekliğindeki suyun yüzeyinde, korkunç şekilli hayvan resimleri yaratıyordu.
Gece karanlığında binlerce adam, soğuktan donmamak için birbirlerine sımsıkı sokulmuş, sabah olmasını bekliyordu. Yer suyla kaplı olduğu için oturamıyorlardı, yatamıyorlardı. Sudan biraz yüksekçe duvar çıkıntılarına sırayla çıkıp, uyuklamaya çalışıyorlardı. Üzerlerindeki Hidrapolis keteninden yapılmış paramparça harmaniyeler, tunikler onları bu dondurucu soğuktan kurtarmaya yetmiyor, çoğu bir daha uyanamayacakları sonsuz bir uykuya dalarak yavaşça suya düşüyor ve cansız gövdelerinin suda çıkardığı şapırtılı ses, mağaranın ıslak duvarlarında uzun uzun yankılanıyordu. Dünyanın yedi iklim, dört mevsiminden bahtsız kaderlerinin buraya sürükleyip attığı 7000 kadar adam bu dipsiz mağarada birer birer hayata veda ederken geride kalanlar, arkadaşları için sessizce gözyaşı döküyordu. Esmer tenli Suriyeliler, tıknaz Gürcüler, kulaklarında bakır halkalar taşıyan Habeşler, yüz ve kolları nakış nakış dövmeli Persler, burunlarına demir çemberler takmış abanoz vücutlu Araplar, saçları örgülü Hintliler, gururlarını çoktan yitirmiş Kafkasyalılar ağlıyorlardı. Gözyaşları sessizce suya düşüyor, suda zümrüt yeşili ve fosforlu yakamozlar yaratıyordu. Arkadaşlarının ve kendilerinin kötü kaderi için sessizce ağlayan bu adamlar, gözyaşlarının yıllar sonra yine burada dikilecek sütunlara işleneceğini ve bu gözyaşı kabartmalarını gören milyonlarca insanın da ağlayacağını görecek kadar çok yaşayamayacaklardı. Yere batmış bir saray
Kadim tarih kitaplarının tozlu sayfalarındaki kuru ve resmi ifadeli bilgileri okurken kafamızda canlanan görüntüler bunlar. Yerebatan Sarayı ya da dünyada tanınan adıyla Basilika Sarnıcı’ndan bahsediyoruz. Bizans resmi kayıtlarına göre, 7000 kölenin çok zor şartlar altında ve geceli gündüzlü çalışarak inşa ettikleri dünyanın en büyük sarnıcının içindeki mermer sütunların çoğunun üzerinde bulunan gözyaşı şekilleri, işte bu inşaat sırasında hayatını kaybeden köleler için ağlayan arkadaşlarının gözyaşlarını temsil ediyor. Kurulduğu andan itibaren zenginliğin sembolü haline gelen İstanbul, tarihi boyunca sık sık kuşatmalarla karşılaşmış. Uzun süren kuşatmalar sırasında meydana gelen su sıkıntısını önlemek için de suların depolanacağı sarnıçlar yapma ihtiyacı duyulmuş. Bunlardan en büyüğü de Yerebatan Sarnıcı. Ayasofya’nın güney batısında ve biraz ilerisinde bulunan Basilika Sarnıcı, 527-565 yılları arasında hüküm süren Bizans imparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılmış. Sonraları suyun içinden yükselen ve adeta bir ormanı andıran mermer sütunlar nedeniyle halk arasında “Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilmiş. Sarnıcın yerinde daha önce erken Roma çağında yapılmış olan büyük bir Basilika varmış. Burası 476 yılında çıkan bir yangında tamamen harap olduktan sonra İlius tarafından yeniden yaptırılmış, ancak tekrar bir yangın felaketine daha uğramış. Daha sonra 532 yılında bütün İstanbul’u kasıp kavuran Nika isyanında mermerlerine varıncaya kadar tahrip edilmiş. İmparator Justinianus, yangına uğramış olan büyük basilikanın yerinde tahminen 542 yılında, kayalık olan arazinin metrelerce derine inilerek kazılması yoluyla günümüzdeki sarnıcı yaptırmış. İnşaat sırasında tam 70000 köle yeraltında çalışmış. Basilika Sarnıcı’nın suyu İmparator Valens tarafından 368 yılında yaptırılan 971 metre uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile İmparator Justinianus’un yaptırdığı 115 metre uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla şehre 19 kilometre mesafede bulunan bugünkü Belgrat Ormanları’nda bulunan Eğrikapı su taksim merkezinden getirilmiş.
 Yerebatan Sarayı, uzunluğu 140, genişliği ise 70 metre olan dikdörtgen biçiminde bir alanı kapsayan dev bir yapı. 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen sarnıcın içinde her biri 9 metre yüksekliğinde tam 336 sütun bulunuyor. Birbirlerine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane olmak üzere 12 sıra oluşturuyor. Çoğunun daha eski yapılardan toplandığı anlaşılan ve çeşitli mermer cinsleriyle granitten yontulmuş sütunların büyük bir kısmı tek parçadan, bir kısmı da üst üste iki parçadan meydana geliyor. Sütunların bazıları Korint, bazıları da Dor üslubunda yapılmış. Sarnıcın tuğladan örülmüş 4.80 metre kalınlığındaki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale getirilmiş. Toplam 9.800 metrekarelik bir alanı bulunan sarnıç yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine sahip. Sütunlardan, üzeri oyma ve kabartma halinde tavus gözü, sarkık dal ve özellikle gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı hemen dikkat çekiyor. Bu gözyaşlarının hikayesini anlattık ve daha o zamanlarda bile Bizanslılar bunların bahtsız kölelerin gözyaşları olduğuna inanırlarmış. Medusa’nın gözleri
 Yerebatan Sarayı denince, burada bulunan Medusa heykellerinden de mutlaka söz etmek gerekiyor. Sarnıcın kuzey batı köşesindeki iki sütunun altında dayanak olarak kullanılan bu Medusa başları, Roma çağı heykeltraşlık sanatının en güzel örnekleri. Rivayetlere göre Medusa, Yunan Mitolojisi’nde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgona’dan biri. Kendisine bakanları bir anda taşa çevirme gücüne sahip olan ve saçları yüzlerce yılandan meydana gelen Medusa’nın heykelleri, eski dönemlerde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden koruması inancıyla kullanılmış. Yine rivayetlere göre Medusa, simsiyah gözleri ve uzun lepiska saçlarının güzelliği ile övünen bir genç kızmış. Eski Yunanistan’ın en büyük tanrısı Zeus’un oğlu olan Perseus’a gönül vermiş. Ne var ki, tanrıça Athene de Perseus’a aşıkmış ve çok kıskandığı Medusa’nın o pek öğündüğü saçlarını, korkunç yılanlar haline getirmiş. Ondan sonra da Medusa her kime baksa, onu bir anda taş haline getirir olmuş. Rivayetler ne kadar değişik olursa olsun, bugün bile değişmeyen bir gerçek var. Aradan bunca uzun bir süre geçmesine rağmen, Yerebatan Sarayı’ndaki dev Medusa heykelleri, ters ve yan duruşlarıyla büyük ilgi çekiyor ve o tarihten bugüne Yerebatan Sarayı’ndaki sular ahenkle damlayarak, sarnıcın yarı karanlık gizemli atmosferinde dolaşanlara talihsiz Medusa’nın yılan ıslıklı şarkısını fısıldıyor. Osmanlı’nın su sevdası
 İstanbul 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra, Yerebatan Sarnıcı bir süre kendi haline bırakılmış. Çünkü Osmanlılar duran değil, akan suyu benimsemişler. Ayrıca Osmanlılar İstanbul’un su sıkıntısını yeni yaptıkları su kemerleri ile büyük ölçüde gidermiş oldukları için, Yerebatan’ın suyunu daha çok saray bahçelerinin sulanmasında kullanmışlar. Ama Osmanlı yönetimi Yerebatan’a karşı tümüyle ilgisiz de kalmamış. Sarnıçta gerekli onarımlar hep yapılmış. Osmanlı İmparatorluğu döneminde sarnıcın ilk onarımı 1723 yılında Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yapılmış. 1876 yılında da Sultan II. Abdülhamit döneminde ikinci kez büyük bir onarımdan daha geçirilmiş. Yerebatan’ı yıllar sonra ilk kez keşfedip, Batı dünyasına tanıtan kişi ise 1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak için İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius olmuş. Bu kadar eski, bu kadar büyük ve bu kadar gizemli bir sarnıç hakkında çok fazla rivayet ve hikaye olması doğal. Cumhuriyet döneminde müze haline getirilen Yerebatan Sarayı, bugün artık aydınlatılmış suları, içinde yüzen balıkları ile yine ayakta ve ziyaretçilerini bilinmeyen bir tarihin derinliklerine doğru esrarengiz bir yolculuğa çıkarıyor. Ve Binbirdirek
 Aslında Yerebatan’ın biraz ilerisinde, onun kadar tanınmayan küçük bir kardeşi daha var. Binbirdirek Sarnıcı, Sultanahmet Camii ile Çemberlitaş arasındaki Divanyolu’nda bulunuyor. Binbirdirek, Bizans İmparatoru I’inci Constantinus döneminde Roma’dan İstanbul’a gelen senatör Philoksenus’un yaptırdığı sarayın sarnıcı olarak inşa edilmiş. 64’e 57 metre boyutlarındaki sarnıçta 16 diziden oluşan 224 sütun var ve adını da bu sütunlardan alıyor.Bizans’ın son zamanlarında terk edilen Binbirdirek, Osmanlı döneminde ipek ve iplik atölyelerinin bulunduğu bir yer haline getirilmiş. Daha sonraları üzerine Tayyarzade ve Fazlı Paşa köşkleri yapılan Binbirdirek de bugün müze olarak kullanılıyor. Binbirdirek Sarnıcı, Avrupa'nın ikinci büyük kapalı su sarnıcı olma özelliğini taşıyor. Yolunuz düşerse Yerebatan Sarayı’na ya da Binbirdirek Sarnıcı’na gidin. Meneviş meneviş harelenen suları, yüzlerce yıldır sürüp gelen ahenkli su seslerini, kaderlerine ağlayan adamların sessiz iç çekişlerini, şafak pembesi, hüzün mavisi renklerinde, nakış nakış ipek dokunan tezgahların fısıltısını duyacaksınız
|
| |
|
|  | | CANTAR



Mesaj Sayısı: 2288 Deneyim seviyesi: 5606 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 58 Nerden: İstanbul
 | Konu: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Tem. 13, 2010 10:48 pm | |
| MÜCEVHER İSİMLERÇoğu zaman kimlik ve isim birbirine karışır. İsim mi sahibini temsil eder, yoksa sahibi mi ismi? Çocuklarını ölümsüz ve değerli kılmak isteyenler birbirinden kıymetli taş ve madenlerin adını onlara isim olarak seçmiş. İşte Dürdane’den Zernigar’a ‘kıymetli’ isimler...
Farsça kökenli bir sözcük olan “isim”in sözlüklerdeki karşılığı bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söz olarak geçse de, konusu insan olunca bu sözcüğün yüklendiği anlam değişiyor ve insan ismi kimliğinin en önemli parçası haline geliyor. Hatta çoğu zaman kimliği temsil ediyor. İsim konusunda Antik Mısır kültüründen, Roma İmparatorluğu’na, İskandinav ülkelerinden İsrailoğullarına ve Müslüman Araplara kadar pek çok uygarlığın hemfikir olduğu nokta; ismin, o isme sahip olan insanların kaderleri üzerinde bir etkisi olduğu. Ancak bu inancın en güçlü savunucuları “nomen est omen” yani isim kaderdir diyen Romalılar. İsimler ve onların anlamlarından etkilenen Anadolu kültüründe çocuklarının kaderlerini değiştirmek amacıyla isimlerinin değiştirilmesi, ya da ilginç isimler verilmesi de bir gerçeklik. İsim-kimlik-kader arasındaki bağlantının en rasyonel anlamda eskiden Türkler tarafından ele alınmış olduğunu görüyoruz. Eski zamanlarda Türkler’de aileler çocuklarına doğum anında geçici bir isim verirlerdi. Çocuğun gerçek ismi gençlik çağlarında yaptığı kahramanlıklarla özdeş şekilde belirlenmekteydi. Böylece isim-kimlik-kader arasındaki bağlantı şansa bırakılmıyordu.
 Dede Korkut hikayelerinde gördüğümüz “Boğayı bir yumrukla yere seren” gencin Boğaç Han adıyla nam salmış olması bunun tipik bir örneğidir. Günümüze daha yaklaşıldığında ise çocuğa verilen isimle onun kişiliğinin benzeşmesi beklentisine tanık oluyoruz. “İsmiyle müsemma” deyimi de bu inancın bir sonucu. İsim ve kimlik arasındaki bu girift ilişki, ebeveynleri çocukları için güzel, etkileyici, ölümsüz çağrışımlı adlar bulmaya itmiş yüzyıllardır. Tabi ölümsüzlük ve değerlilik denince akla önce mücevherler gelmiş. Sonuçta Osmanlı’dan günümüze uzanan, İstanbul kültüründen Anadolu kültürüne kadar geniş bir yelpazede yer alan “paha biçilmez” isimler ortaya çıkmış. İşte o isimlerden derlediklerimiz: ALTUNAY: Altın ay AZRA: Delinmemiş inci BERİL: Doğada altıgen billurlar halinde bulunan saydam, çoğu yeşil berilyum CEVAHİR: Cevherler DÜRRÜŞAHVAR: Şahlara layık inci DÜRREFŞAN: İnci serpen DÜRÇİN: İnci toplayan DÜRDANE: İnci tanesi DÜRRİYE (Düriye): İnci gibi parlayan, parlak pırıltılı ELMAS: Değerli taş FİRUZE: Nişabur’da çıkan açık renkli bir taş GEVHER: Elmas GEVHEREFŞAN: Gevher saçan GEVHERİN: Mücevherli GEVHERİZ: Gevher saçan kimse GÜHER: İnci, elmas, mücevher gibi taşları tanımlayan gevher sözcüğünün hafifletilmişi GEVHERHAN: Mücevherlerin hanı İNCİ: İstiridyeden elde edilen çıkan değerli taş LAL: Kırmızı ve değerli bir süstaşı LAMİA: Parlayan parıldayan şey MİNE: Renkli cam kırıklarının dövülüp toz haline getirilerek takı yüzeyinde hazırlanan yuvalara doldurulması tekniği. Takı fırınlanınca cam eriyerek takı yüzeyinde parlak bir hal alır. NEVZER: Yeni altın PERİZE: Kırmızı altın PERTEV: Parlaklık, ışık yalım SEDEF: İnci kabuğu SİMİN: Gümüşten, gümüşe benzer, gümüş gibi SİMİNBERAN: Göğsü gümüş gibi olanlar SİMTEN: Gümüş tenli YEŞİM: Yağmur taşı da denilen yeşil, değerli taş YAKUT: Değerli bir süs taşı ZEREFŞAN: Altın saçan ZERRİN: Altından yapılmış, altın ZERNİGAR: Altınla işlenmiş, yaldızlı ZERGUN: Altın renkli, altın gibi sarı olan ZEYNEP: Babasının ziyneti ZİYNET: Süs Bezek ZÜMRÜT: Değerli taş İsimleri Kadar Değerliler...
Gevher Nesibe Sultan: Türk Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ın kızı. Rivayete göre 26-27 yaşlarında veremden hayatını kaybetmiş. Ölümünden önce Kayseri’de bir hastane açılmasını isteyen Gevher Nesibe Sultan, bu hastanenin açıldığını görememiş. Ancak vasiyetini yerine getiren kardeşi sayesinde 12 ve 13. yüzyıllarda tıp bilimi en üst seviyeye ulaşmış. Gevher Nesibe Sultan, tarihte ilk kez teorik eğitim yapan tıp okuluna ihtiyaç duyan ve kişisel servetini bu uğurda harcayan, sosyal hizmetleriyle tanınan ismi kadar kıymetli bir Türk kadını... Yakut Mustasımı: 13. yüzyılda, İslam yazısının Sülüs, Nesih, Mukakak, ReyhÉnü, Tevkü, Rıkaa’ adıyla bilinen altı çeşidini, bütün kaideleriyle tamamlayıp yazmayı başarmış, ayrıca bu yazılarda kullanılan kamış kalemin ağzını eğri kesmeyi icat ederek hat sanatına ayrı bir güzellik kazandırmış. 180 yıl yaşadığı rivayet edilen Mustasımı’nın, binden fazla Kuran-ı Kerim yazdığı söylenir. İstanbul Kütüphane ve müzelerinde bulunan 17 çalışmanın, Yakut’un eseri olduğu son sayfalarındaki imza ile belirlenmiş. Güher Pekinel: Kardeşi Süher Pekinel ile birlikte, günümüzde dünyanın en iyi piyano ikililerinden biri olan Güher Pekinel gözler için değil, kulaklar için birer mücevher olan yapıtları sunmakta |
|  | | MAMİ



Mesaj Sayısı: 82 Deneyim seviyesi: 197 Kayıt tarihi: 26/06/10 Yaş: 40 Nerden: MANİSA
 | Konu: Geri: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ Salı Ocak 11, 2011 1:53 pm | |
| [b]Takı, tarihin çok eski zamanlarından bu yana insanoğlunun hayatında önemli bir yere sahip olmuştur. Eski zamanlarda daha çok pratik amaçlarla gündelik hayatımızda yer alan takı ve aksesuarlar, günümüzde daha çok güzellik unsuru olarak kullanılmaktadır. Sözgelimi, önceleri iki kumaş parçasını tutturmak için kullanılan parçalar günümüzde daha çok dış görüntünün bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
İlk takı ve aksesuar malzemelerini kemik, hayvan dişleri, deniz kabuğu, ahşap ve taş oluşturuyordu. Takı, tarihte toplumda önemli yere sahip kişiler için yapılıyordu ve bu takılar onların sosyal statülerini gösteriyordu. Geçmişte, çoğu kültürde, takıların ölen sahipleriyle beraber gömüldüğü görülmüştür.
Takı ve aksesuar ürünleri, doğada bilinen tüm maddelerden yapılabilmektedir. Takı, saçtan ayak parmağına kadar vücudun her noktası için süslenme amacıyla kullanılabilir. Takılar geçmişte din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisiyle kullanılıyordu. Daha sonraları, bu anlamlara ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçlar da eklendi. Tüm bu bilgilerin ışığında; arkeolojik kazılardan çıkarılan takılara bakılarak Anadolu’da yaşayanların hangi dönemlerde hangi kültürden etkilendikleri kolayca anlaşılabiliyor.
Takı, dünden bugüne birçok amaca hizmet etmiştir. Kimi zaman maddi varlık göstergesidir takı, kimi zamansa sahibini kötülüklerden koruyan bir tılsım. Kimi zaman sosyal statüyü belli etme aracıdır, kimi zamansa elbisemizi süsleyen bir broş. Şüphesiz ki, günümüzde süslenme amacıyla kullanılması diğer tüm amaçlardan baskın çıkmıştır. Modern dünyada takı, güzelliği tamamlayan bir unsurdur.
Geçmişten günümüze bir yolculuk yaparsak, birçok kültürde değerli takı ve mücevherlerin maddi zenginlik olarak saklandığı bilinmektedir. Bunun yanında, takı, evlilik aşamasında, aileler arasında çeyiz olarak alınıp verilmektedir.
Takının gündelik hayatta pratik amaçlarla kullanımı geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Ancak, önceleri pratik amaçlarla kullanılan broş ve kemer tokası gibi aksesuar ürünleri zamanla süs eşyası olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Takı, belli bir gruba bağlılığı da gösterebilir. Hrıstiyanlar’ın taktığı haç ve Museviler’in taktığı köşeli yıldız hangi dine mensup olunduğunu göstermek için kullanılır. Nikah yüzüğü de kişinin evli olduğunu göstermek için günlük hayatta kullanılan takı çeşididir.
İnsanoğlu, musibetlerden ve belalardan korunma amacı ile de birçok takı çeşidi kullanmıştır ve günümüzde de kullanmaya devam etmektedir. İlkel kabilelerde kullanılan hayvan figürleri şeklinde takılar kötü ruhlardan korunma amacını güder. Müslüman toplumlarda kolye şeklinde takılan “Ayet el Kursi” de insanların kaza,bela ve kötülüklerden korunma ihtiyacını gidermeye yönelik bir araçtır.
Takının süslenme amaçlı kullanımı 19. yüzyılda diğer kullanım amaçlarına daha baskın çıkmaya başlamıştır.
TAKININ ANADOLU SERÜVENİ Takılar geçmişte din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisiyle kullanılıyordu. Daha sonraları, bu anlamlara ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçlar da eklendi. Tüm bu bilgilerin ışığında; arkeolojik kazılardan çıkarılan takılara bakılarak Anadolu’da yaşayanların hangi dönemlerde hangi kültürden etkilendikleri kolayca anlaşılabiliyor.
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE… Gerek dinsel nedenlerin, gerekse kendini beğendirme çabasının bir sonucu olarak insanın ilgisini sürekli çeken takıların ilk örnekleri taş, kemik, deniz kabukları ve fildişinden yapılırken, maden işçiliğinin başlamasıyla bunların yanı sıra tunç, gümüş, electrum ve özellikle altın takılar yoğun bir biçimde kullanılmaya başlanmış. Takılar en çok kadınlar tarafından kullanılsa da, zaman içerisinde erkekler de takıyı çok sevmişler ve onların da hayatlarının önemli bir parçası haline gelmiş. Hem dini, hem dünyevi amaçlarla kullanılan takılarda bazen her iki amaç da birbirleriyle sımsıkı bağlantılı oluyor. Önceleri din, tılsım, büyü, uğur gibi kavramların etkisiyle başlayan takı takma, dönem dönem bu anlamlarının yanı sıra, ölü hediyesi, tanrılara sunu, imtiyaz göstergesi, zenginlik ifadesi, hediye ve nihayet güzel görünmek gibi amaçları da kapsar olmuş. Yapılan arkeolojik kazılarda bazı yerleşim birimlerinde takılar bulunmuşsa da, günümüzde halen yapılan çalışmalar sırasında karşımıza çıkıyor olmalarının nedeni, mezarlara ölü takısı ve ölü hediyesi olarak bırakılma geleneğinden kaynaklanıyor. Anadolu ölü gömme adetlerinin bir gereği olarak mezara bırakılan hediyelerin yanında takılar da son derece önemli bir yer tutuyor. ÖNEMLİ BİR MERKEZ ALACAHÖYÜK M.Ö. 4’üncü binin sonu ve 3’üncü binin başlarında Anadolu Tunç Çağı’na girdi. Anadolu halkı bakıra kalay ekleyerek tuncu elde etmeyi başardı. Tuncun yanında bakır, altın, gümüş gibi madenleri dövme ve dökme tekniğinde işleyerek dinsel amaçlı veya günlük ihtiyaçlara cevap veren objeler ürettiler. Kazılar sonucu mezarlarda ele geçen altın, gümüş ve tunç süs eşyaları metal işçiliğinin en yüksek seviyeye ulaştığını bize kanıtlıyor. Batı Anadolu’da bu dönemin en parlak temsilcisi Troia. Troia kentinin özellikle II. Yerleşim katında açığa çıkarılmış olan altın, gümüş, electrum gibi değerli madenlerden yapılmış süs eşyaları, bize yine o dönemin sanat düzeyi hakkında bilgiler veriyor. Bu parlak uygarlığın, bir yandan Ege dünyası diğer yandan kuzey ve İç Anadolu ile kültür ilişkisi içinde olduğu anlaşılıyor. Anadolu uygarlığının Tunç Çağı’nda eriştiği üst düzeye tanıklık eden merkezse Alacahöyük. Burada yapılan kazılarla prens mezarlarında ele geçen altın, gümüş, agat, kuvars kristali gibi malzemelerden yapılan süs eşyalarından kolye, broş, iğne, bilezik, diadem, kemer ve elbise süsü olarak kullanılan çift altın idollerin her biri eşsiz birer sanat eseri niteliğinde. Tunç Çağı’nın orta ve geç evrelerinde (M.Ö. 2000-1200) Anadolu’nun doğal zenginlikleri Asurlu tacirlerin ilgisini çekmiş ve bu tacirler Anadolu’ya yapacakları ticareti daha organize bir duruma getirmek için Anadolu’ya ticaret kolonileri oluşturmuşlar ve merkez olarak da Kaniş Karum’u seçmişler. Elbette ki, Asurlu tacirlerin ilgi odağı Anadolu’daki altın, gümüş ve bakır madenleriymiş. Tacirler, Mezopotamya’dan lüks eşya, elbise ve koku getirip, değerli madenleri alıyorlarmış. Bu dönemde Önasya’nın eski sanat ürünlerini tanıyan Anadolulu sanatkarlar yeni tanıdıkları motifleri ve konuları anlayış ve zevkleri içinde işleyerek Anadolu üslubunu yaratmayı başarmışlardı. M.Ö. 900-600 yılları arasında Urartu Krallığı başkenti Van (Tuşpa) olan merkezi bir devlet yönetimine sahipti. Urartular metal ve taş süs eşyaları işçiliğinde büyük ilerlemeler gösterdiler. Granülasyon tekniğinin en güzel örneğini Altıntepe’de bulunan altın düğmelerde görürüz. M.Ö. 8. yüzyılda İç Anadolu Frig Krallığı’nın egemenliği altına girdi. Frigler başkent Gordion olmak üzere Kızılırmak havzasına yerleşmişlerdi. Frig döneminden özellikle altın küpe, bilezik, ve kolyeleri tanıyoruz. M.Ö. 8-7’nci yüzyıllara ait Frig tümülüslerinde birçok altın küpe, kolye, bilezik, yüzük ve fibula bulunmuştu. ORİENTALİZAN SANAT ÜRÜNLERİ M.Ö 900-600 arasındaki Anadolu’da geometrik döneme ait süs eşyaları çok az bulunur. Batı Anadolu kentleri, buralarda kurulan ticaret kolonileri aracılığıyla doğunun sanat ürünlerini tanımış ve M.Ö. 8’nci yüzyıl sonuyla 7’nci yüzyıl başlarında Orientalizan sanat sentezlerini gerçekleştirdiler. Bu dönemde doğulu motifleri kıymetli metal ve fildişi eserlerde yerel özelliklerle birlikte kullanmışlardı. Ephesos kazılarında bulunan altın elbise süsleri, hilal şeklindeki küpeler ve spirallerle Bayraklı kazısından çıkan süs eşyaları az da olsa dönem hakkında bilgi veriyor. Arkaik ve Klasik dönemlerde takılar yalın olmalarına karşın etkileyici görünürler. O dönemde, telkari ve mineleme teknikleri son derece yaygındı. Takılarda bitkisel motifler, kolyelerde nar, meşe palamudu ve hayvan başları işleniyordu. Klasik dönemdeyse bilinen biçimlerde fazla değişim yoktu. Dikkat çeken özellik son derece yalın olmalarına karşın etkileyici görünümde olmalarıydı. Küçük süs eşyaları döküm tekniğinde, biraz daha büyük olanlarsa altın plakalardan kesilerek şekillendirilmişti. Lydia hakimiyetine Pers kralı Kyros’un son vermesinin ardından Anadolu Perslerin egemenliği altına girdi, takılarda da Pers motifleri görülmeye başlar ve sanatta yeni doğu-batı sentezi gelişir. Zengin satrap ailelerinin kullandıkları altın sikkeler ve süs eşyaları Anadolu’nun çeşitli yerlerinde karşımıza çıkıyor. KIYMETLİ TAŞLARIN KATKISI M.Ö. 330 yılında Makedonya kralı Büyük İskender, kral Darius’u yendi ve Anadolu’daki Pers egemenliğine son verdi. M.Ö. 330-30 arasındaki Helenistik dönem takı sanatının en önemli dönemlerinden birini oluşturuyor. Helenistik döneme kadar sadece metalin özellikle altının kendisi kullanılarak yapılan süs eşyaları, bu devirden itibaren kıymetli taşlarla da bezenmişti. Zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, ametist gibi bir çok değerli taş Büyük İskender’in doğuya yaptığı seferler sonucu, Helenistik dönem süs eşyalarına yansıdı. Daha sonra, Roma hakimiyeti altına giren Anadolu’da sanat, başlangıçta Helenistik geleneklere bağlı kaldı. Roma’nın en etkin olduğu dönemde bile sanatta bölgesel özellikler ağır bastı. Takılara inci, jasper ve camın ilavesi bu döneme rastlar. Altın ile kıymetli taş kombinasyonlarının güzel ve bol örnekleri bu dönemde görülür. Kolyelerde sikkelerin kullanımı, hayvan başlı ve bitkisel motifli bilezikler, taşlarla bezeli kolyeler yine bu dönemde ortaya çıkar. Bu dönemden zamanımıza bol miktarda küpe, kolye, yüzük, bilezik gibi takı grupları gelebilmiş. Bunun nedeni ölüyle beraber mezarlara bırakılmaları.
OSMANLININ GÖZDESİ YEŞİM Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle M.S.4’üncü yüzyıldan 15’inci yüzyıla kadar yaklaşık bin yıllık bir ömrü olan Bizans uygarlığıyla ondan sonraki İslam uygarlıkları Orta Çağ’da Anadolu’da karşımıza çıkıyor. Bizans dönemine ait takıları mozaik, ikona ve fresklerden öğreniyoruz. Mezarlara hediye koyma adeti kalktığı için bu dönemden elimizde kalan fazla takı bulunmuyor. Süs eşyalarında biçim ve üslup olarak bitkisel motiflerin keskin hatlara ulaşması ve stilizasyonun yanı sıra bu dönemde dantel gibi oyulmuş ince matkap işçiliği dikkati çekiyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde kadınlar kadar erkekler de mücevher kullanmaya başlıyor. Bu etkinin İran’dan geldiği sanılıyor. Bu dönemde iğneler, yüzükler, küpeler, gerdanlıklar ve bilezikler son derece gözdeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle yeşim başta olmak üzere diğer değerli taşlar çiçek desenli altın takılara son derece ince bir işçilikle tutturuluyordu. Günümüzde, maalesef 19’ncu yüzyıl öncesine ait çok fazla çeşit elde bulunmuyor. Takı yolculuğuna günümüzde de devam ediyor ve halen gözde olmayı sürdürüyor. Binlerce yıldır genellikle kadınlar tarafından daha zarif görünmek amacıyla kullanılan takılar, kişinin bulunduğu sosyal statüsünü ve kimliğini temsil etmesinin yanı sıra değişik işlevleri bulunmaktaydı. Genellikle kadınların kıyafetlerini tamamlayıcı bir unsur olarak kullanılan küpe, hızma, halhal, yüzük gibi takılar, geçmiş dönemlerde krallar, firavun ve halktan erkekler tarafından da yaygın olarak kullanılmaktaydı.
İlk takılar, fildişi, taş, deniz kabuklarından, maden işlemeciliğinin başlamasından sonra da madenlerden yapılmıştır. Çok tanrılı dönemlerde yaratıcının yeryüzündeki temsilcileri olarak kabul edilen kral ve rahipler, sahip oldukları güçleri bedenlerinde de göstermek isteyince taş ve madenlerden yapılmış takılar kullanmaya başlanmışlardır. Kralların taktığı değerli takılar ayrıca devletin gücünü simgeleyen unsurlar anlamına gelmekteydi.
Yaygın olarak Arap ve Anadolu kültürlerinde kullanılan ve burna takılan hızma, kadının evli veya nişanlı olduğunun sembolü olarak kullanılmıştır. Anadolu'da bağda, bahçede tarlada çalışan kadınlar küçük çocuklarının ayağına taktığı halhaldan çıkan ses sayesinde çocuğunun nerede olduğunu bulmanın yanında çıkardığı ses sayesinde akrep gibi zehirli hayvanların yaklaşmasını engellemek amacıyla kullanılmaktaydı.
Eski bir kadın takısı olan tepelik ise Anadolu'da erkekler tarafından kadınlarına doğumlarda takılan bir takı olarak kullanılmıştır. Kadın, erkek çocuk doğurduğunda altın, kız doğurduğunda ise gümüş tepelik takılırdı.
Afrika'da ise erkekler, burunlarına taktığı çubuk ve küçük hızmalarla daha sert ve kızgın hale gelmeye çalışırken, doğayla savaşında daha güçlü hale geldiği düşünülmekteydi. Afrika'da kadınlar hem inançları hem de kendini güzelleştirdiğine inandıklarından boyunlarına halkalar takmışlardır. Bu halkalar yaş ilerledikçe artıyor, ancak artan halkalar zamanla çene ve boyun arasında uzama meydana getirdiği için bu kadına çevresinde hem hayranlık hem sevgi duygularının uyandırmasına neden olmaktaydı. Bu hayranlık, çekilen acının tek tesellisi olurken, günün birinde kadın bu halkaları çıkarınca asıl trajedi o an başlamaktaydı. Çünkü yıllarca halkalara alışan boyun kemikleri kafanın ağırlığını taşıyamayarak kırılmakta ve kadının ölümüne sebep olmaktaydı.
KÖLELERİN ALTIN KÜPE TAKMASI
Takılar sadece kadınlar tarafından kullanılmayıp geçmiş yüzyıllarda erkekler tarafından da yaygın olarak kullanılmaktaydı. Takı kişinin aslında bulunduğu sosyal statüyü, kişiliğini, inançlarını belirten bir sembol idi. Para kazanmak için değil yaşamak için çalışan köleler muhakkak kulaklarına bir altın küpe takarlardı. Köle öldüğü zaman defin masrafları bu küpe bozdurularak sağlanırdı. Geçmişten günümüze kadar çocukları hastalıklardan korunsun diye değişik renklerde boncuklar kullanmıştır. Günümüzde takılar biraz daha süs eşyası konumuna gelse de kişilerin kimliğini ortaya çıkaran unsurlar olma özelliğini korumaktadır. Günümüzde takıların genelde kadınlar tarafından kullanılmasının nedeni, kadının geçmiş yüzyıllarda baskı altında tutulması ve kendini ifade etmek için unsur arayışı içine girmesinin sonucunda takıyı tercih etmektedir.
ALTIN, tarih boyunca kadının ve erkeğin vaz geçemediği pahalı bir element. Kimisine göre güzelliğin simgesi, kimisine göre ihtişamın göstergesi... Kimisine göre zenginliğin delili... Kimisine göre ise fakirliğin ve kanın habercisi... Kadınlara göre ise şıklığın ve asaletin belgesidir, altın ve takı...Anadolu insanı açısından da en değerli tasarruf aracıdır. Ancak, altının değeri ve önemi hiç değişmese de, zamanla bazı alışkanlıklar değişiyor. O açıdan altın, günümüzde artık, tasarruf amaçlı değil, gerçek işlevi olan takı ve süs aracı olarak kullanılıyor. Değerli madenler ve taşlar, insanlık tarihi boyunca kimi zaman güzellik, kimi zaman zenginliğin ve asaletin simgesi olarak işlendi, kullanıldı. Takının tarihi, günümüzden 30.000 yıl önceye, Üst Paleolitik Çağ'a kadar uzanıyor. Ancak uzmanlar, gerçek anlamıyla kuyumculuğun, Mezopotamya'da, Mısır'da ve Anadolu'da, M.Ö. 4. binyılın sonlarına doğru başladığını belirtiyorlar. Antik takıların karmaşık kompozisyonları, ayrıntılı ve özenli işçilikleri incelendiğinde, akla hemen bunların hangi aletlerle, hangi üstün teknik bilgiyle yapıldığı sorusu geliyor. İnsanın yaratıcı gücünün bir uzantısı olan bu teknik gelişimler, aynı zamanda insanın çevresindeki malzeme ile savaşımının da bir göstergesi. Altının çıkartılması ve işlenmesi için gelişen teknolojiyle birlikte taklit ve element karşımı da gerçekleşmiştir.
Bir mineral piritine bakıldığında, şu eski atasözünü hatırlamakta yarar var: "Her parıldayan şey altın değildir..." Çünkü, soluk, kirli sarı rengi ve parlayan görünümüyle kimi zaman altına çok benziyor. Bu nedenle mineral piritine takma bir ad bile takılmış: "aptal altını"... Pirit, altın gibi kuvars damarlarında ve kayalarda bulunuyor. Çıplak gözle bakıldığında aynı altını andırıyor. Ancak, altın daha yoğun ve yumuşak. Buna karşılık, pirit kristalleri çok çabuk kırılıyor. İlkçağlardan beri hiç değişmeyen ve değerini yitirmeyen tek meteryal, hiç şüphe yok ki altındır. O nedenle bu sarı renkli maden, her dönemde, yediden yetmişe herkesin rüyalarını süsler. Çünkü altın, herkes için vazgeçilmez bir tutkudur. Bu tutkuyu yakından tanıyalım isterseniz: 1B grubu soy metallerinden olan altının özellikleri arasında, korozyon direnci, sülfürlenmeye ve oksitlenmeye karşı direnç, iyonlaşma serbestisi, diğer metallerle kolay alaşım yapabilme, yüksek elektrik ve ısı iletkenliği sayılabilir. Altına şekil vermek diğer metallere göre çok daha kolaydır. Kolayca haddelenmesi, bakır, gümüş ve diğer bazı metallerle değişik renk ve özelliklerde alaşımlar oluşturması onu süs eşyası yapımında eşsiz kılar. Ayrıca altının çok iyi bir iletken olarak son yıllarda elektronik sektöründe de endüstriyel mânâda kullanılmaya başlanması onun değerini artıran unsurlardandır. Altının saflığı "kırat"la (ayar) ifade ediliyor. Bu sözcük, Arapça "kirat"tan geliyor. Arabistan'da değerli madenlerin keçiboynuzu ağacının taneleriyle tartılması, bu sözcüğün Arapça'dan gelmesinin nedeni. Saf altın 24 kırat. Dünya da saf altın sadece merkez banklarında ve uluslararası borsalarda satılan altındır.Saf altın eski çağlarda kullanılmıştır. Günüzümde ise kıratlık değeri verilmiştir. Bu değerler sırasıyla; 22, 21, 19, 18, 14, 10, 9 ve 8 ayar olarak kullanılır.. Bir yüzüğün 18 kırat olması, 18'lik bölümünün saf altından, geri kalan kısmının ise başka metallerden oluştuğu anlamına geliyor. 19. yüzyılda, altının değerini ifade etmek için "binler" sistemi getirildi. Buna göre 18 kırat altının ayar damgası 750 olarak tanımlanıyordu. Yani 750'lik bölümü saf altın 250'lık bölümü diğer metaller. Altın, mücevher sanayii dahil, pek çok alanda saf olarak kullanılmaz. Hem değerli oluşu, hem de saf hâlinin çok yumuşak olması buna engeldir. Bunun yerine bakır ve başka maddelerle alaşım hâline getirilir. Bu alaşımlarda altın kütlesinin diğer metallerin kütlesine oranına karat (ayar) denilir. 24 ayar saf altın genelde binde 995 (1000 / 995) oranında saftır. 14 ayar altını ele alırsak [(14/24) x 100], yaklaşık yüzde 58,5 oranında saf altın içerdiğini görürüz. Aynı yöntemle diğer ayarlarda altının da kütlece ne kadar saf altın içerdiğini bulabiliriz. Türkiye’de altın 22, 18 ve 14 ayarlarda tanınırken, Latin Amerika’da genelde 10, İngiltere’de 9, Almanya’da ise 8 ayar olarak kullanılır. İspanya ve Portekiz’de 19, Arap ülkelerinde ise 21 ayar altın mücevher talep edilir. Altın karışımında kullanan element bileşimleri: 22 karat: %91.6 sı altındır ve 916 olarak damgalanır: Yüzük ve zincirler için ama asla pırlanta ile kullanılmayan bir alaşımdır. 18 karat: %75 i altındır ve 750 olarak damgalanır: Daha sert bir alaşımdır ve pırlanta ile kullanılır. 14 karat: %58.5 i altındır ve 585 olarak damgalanır: Genellikle küpe ve zincirler için kullanılan sert bir alaşımdır. 8 karat: %33.3 i altındır ve 333 olarak damgalanır: Çok sert bir alaşımdır Altının içerisinde kullanılan bileşimler: Platin: Normal altın için kullanılır. Gümüş: Beyaz altın için kullanılır. Bakır: Kırmızı altın için kullanılır. Pirinç: Normal altın için kullanılır. Nikel: Allerjiler nedeni ile kullanmaktan kaçınılmalıdır. Şayet sahte veya beklediğiniz ayardan düşük altın almışsanız sakın üzülmeyin. En azından değiştirme olasılığınız vardır. Bazen kuyumcuların bile bu kalpazanlara dolandırıldığı oluyor. İşte size dünya çapında bir örnek; Avrupa'da ve Türkiye'de kuyumcuları dolandıran şebekenin yaptıkları hile herkesi hayrete düşürdü. Bir süre önce bir erkek ve bayan elindeki ikili burma bilezikleri satmak için kuyumcuya girer. Kuyumcu bilezikleri almak için hepsini tek tek keser. Daha sonra kara taşa sürter. Taşa izi çıkan altının üzerine ilacı dökülür. Bekledikten sonra altın olduğunu görünce parasını öder. İkili böylelikle elindeki tüm bilezikleri kuyumculara satar. Lakin sonunda altının gerçek sarrafına satmak isterlerken yakayı ele verirler. Daha sonra öğrenilen bilgiye göre; kafadarlar ikili buyrma bilezik yapımında kullanılan iki telden birini altın, diğerini ise yumuşak bakırdan burgu yapıp desen verdiler. Böylelikle gramın yarısı bakır, diğer yarısıda altından olmuş oldu. Taşa sürtülen kısımda sadece gerçek altının izi kalıyor. Böyle bir dolandırıcılık üzerine kuyumcular burma bilezikleri çift taraflı taşa sürtüyorlar.
[size=12]ALTIN, gümüş, elmas ve değerli taşlar yıllarca kadının güzelliğini, erkeğin kudretini simgeler. Takı, duygu ve sevginin pahalı anlatım biçimidir... Asırlarca hatıraları ve anıları canlandırır. Kaldıkça değerlenir... Taşlı bir yüzük, kolye, bileklik, bilezik, değerli işlemeli kutular bazen köklü aileyi temsil eder. Takılar, geçmişten günümüze kadar ve günümüzden geleceğe kadar da zenginliği simgeler. Takı dendiğinde tek unsur "altın" olarak görülmektedir. Aslında takı zenginliği, altın, değerli taşlar, (elmas, pırlanta, yakut, zümrüt, vb.), gümüş gibi doğada elementi az olan zenginliklerden bazılarıdır.[/size] Takının işlevi bazen insanların karakterlerini, bazende yaptığı işlevleri göstermiştir. Geçmişten bunlara örneklerde verilebilir. Buna göre, Estetik çekiciliğe sahip güzel obje ve süs eşyası olmanın ötesinde, oyma yüzük taşlarının asıl işlevi, mühür olarak kullanılmalarıdır. Bunlar, birilerinin mülkünü işaretlemek, yetkisini belirtmek ve bazı objelerin kişiye özel olmasını sağlamak için çok yaygın olarak kullanılırlardı. Mülkiyet veya yetkiyi belirtmek için, oyma yüzük taşı veya metal (altın, gümüş) yüzük, bir parça kil veya balmumu üzerine bastırılırdı. Böylelikle kişiyi veya bir devleti tanıttığı için yüzüğün veya takının önemi artmış sayılır.!Bu tür mühürler, bir mektubun veya objenin güvenliği için kullanıldığı zaman kolayca kırılabilirlerdi, ama kırıldıkları hemen belli olurdu. Aristophanes'in komedilerinden birinde, kadınlar kocalarının mühürleri yüzünden yiyecek, yağ ve şarap depolarının haddinden fazla korunduğundan yakınırlardı. Yüzük taşları değerli objeler olup, bazen bunlara astronomik fiyat biçilirdi. Plinius, büyük paralar karşılığında değiş-tokuş edilen birçok yüzük taşı örneğini verir. Bir taşın değerinin onun doğası ve kalitesi ile belirlenmesine rağmen, işçiliği genelde değerini büyük ölçüde etkilemiyordu. Altın, gümüş ve değerli taşlar çıkartılan ülkelerde ise bunların değeri diğer ülkelere göre çok düşüktür. Lakin son zamanlarda bu zenginliklerin git gide azalması ise değerini arttırıyor. Değerli taş ve metaller zamanla birlikte zenginliğin göstergesi durumunu alınca bu kez altın işçiliğine yönelme olmuştur. Kadınların takıya olan merakı, altın ve değerli taşların bir anda ilgi odağı halini almıştır. Avrupa'da gelişmeye başlayan takı işlemeciliği ile birlikte zengin arap topraklarında bu zanaatın gelişmesiyle birlikte artık güzelliğin değil ihtişamın simgesi durumuna gelmiştir. [size=12]Tarihe baktığınızda dünyadaki bir çok savaşın ana nedenlerinden biri de altın ve değerli taşların ihtişamlığından kaynaklandığını görürsünüz. Fakir ülkelerde yaşayan halk, genelde zengin olmak ve paha biçilemez takılara sahip olabilmek için silahlar kuşanarak katliamlar yapmıştır. Zengin olan ülkelerin krallıkları zenginlik göstergesi olan altın ve değerli taşlardan süslemeli olan taçlar giymeyi gelenek haline getirmişlerdir. İhtişam ve kuvvetin göstergesi halini alan altın ve değerli taşlar artık bir ülkenin zenginliğini göstermeye başlamıştır. Bununla da kalmayıp insanın benliğinin içine girmeye başlamıştır. Krallar altın ve değerli taşlarla süslenmiş taçlar, yüzükler ve asalar ellerine alırken, kadınlarda güzelliklerinin ve asaletliklerini gösteren taç ve değerli taşlardan süslenmiş kolye, bilezik, yüzük, ve elbiseler giymeyi adet haline getirmişlerdir. Askeri yönden baskı yapamayan ülkeler zenginliklerini göstererek baskı unsuru haline getirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, çöküş devrinin son yüzyılını bu şekilde diğer imparatorluklara karşı güçlü ve kudretli halini göstermeyi başarmıştır[/size] Bu zengilik göstergesi olan altın ve değerli taşlar "umuda yolculuk" ülkesi olan Amerika'nın oluşumunu bile sağlamıştır. Herkes "altın vadisi" olarak tanımladığı ve bir çok ülkeden insana umut kapısı olan Amerika'da altın cevherleri bulacakları umuduyla buraya göç etmişlerdir. Göç sayısı o kadar fazla oldu ki, ABD'nin yerlilileri olan Kızılderililer ve diğer yerli halk bu sayı arasında azınlık durumuna düşmelerine neden olmuştur. Böyle oluncada her ülkenin ve her insanın başına gelebilecek tehlikelerin "yağmalamalar, şiddet.." doğmasına neden olmuştur. Şu anda dünyamızda petrol ve enerji kaynaklarının zenginlik asaleti göstergesi görünse bile, altın ve değerli taşların yanında yine hiç görünüyor. Bir ülkenin zenginliği hazinesindeki altın ve değerli taşların çokluğuyla ölçülmeye devam edilmektedir. Yani paranın karşılığı altının olması gerekiyor. Bazı inanışlara göre, Kadın dünya'ya gelen en güzel yaratık veya varlıklardan biri olarak sayılır. Bu nedenledir ki her türlü objenin yanında kadının varlığı güzel göstermesini veya dikkat çekmesini sağlamaktadır. Bu deyimi dikkate alırsak eğer reklamlarda kadın objesinin kullanılmasının nedenin ortaya çıktığını görürüz. Kadını kudretiyle ve güzelliğiyle hapseden ise takı ve değerli taşlardır. Kadını dünyasından koparan ve güzelliğine güzellik katan takı yani altın ve değerli taşların esir etmesinin ana nedenin ne olduğu hala araştırılıyor. Dünyada iki varlığın değerli taşlar ve altına tutkunmuş, birincisi kadın, ikinci ise kargalardır. Her ikisi de altın ve parıltılı eşyalara meraklıdır. Yine bu iki canlının altın ve değerli taşları elde etmek için ihtiras ve hırsını kullandığı görülmektedir.
[size=12]Bir rivayete göre; Zenginlikler ülkesi olan 'Kalk' devletinin ikiz prensesi var. Bu prenseslerin karakterleri birbirlerinden farklıymış. İkisi de zenginliği, ihtişam ve gösterişi severmiş. Kalk ülkesinin kralı kızlarını evlendirmeye karar vermiş. Tabii öyle bir prens bulması gerekiyor ki kızlarını yönetmesi gerektiği için akıllı olmalarını istemiş. İşte böyle bir ferman yayınlamış tüm dünyaya.. Ülkelerden prensler gelmiş ve Kalk ülkesinin kralı karşısında sıralanmışlar. Kıral, iki biricik kızını prenslerin karşısına çıkartmış. Prensesler ise güzellikleriyle adeta prensleri büyülemişti. Sıra seçime geldi. Prensesler ve prensler kendilerine uygun eşleri seçtiler. Zenginliği ve hoş görüsüyle ünlü olan Kalk ülkesinin kralı, kızlarını ve eş adayı olarak seçtikleri prensleri huzuruna çağırmış. Kızlarına sormuş, "bu prensin neleri hoşuna gitti de seni kendine bağlamış?"... Kızlardan biri "Kralım, prensin elinde bulunan altın çerçeveli cam kavanozun içinde bulunan ışıltı su ve rengarenk bulunan taşlar. Bu ikisinin güzelliği beni etkildi. Aynı zamanda prensin bana, "su, altın ve değerli taşlar sevgimizin saflığını ve güzelliğini göstermektedir. Dünyada huzuru ve mutluluğu ancak böyle yakalarız. Aşkımızı bunlar süslesin ama gönlümüzü sevgi, hoşgörü ve dürüstlük tamamlasın" demesi ilgimi çekti. Diğer kızına aynı soruyu sordu, "bu kızıda sevgimizi ancak altın değerli taşlar süsler, zenginlik olmazsa hiç birşey olmaz. Prenste aynı cevabı verir"... Kral da bu cevaplar üzerine, "hepiniz üzerinizdeki takıları çıkarın ve masanın üzerine koyun" dedi. Prens ve prensesler üzerindeki takıları çıkarttınca olanlar oldu. Zengiliği ve takıyı seçenler karga olup diyaralara kaçtı. Diğeri ise elindeki suyu yere boşaltınca yerler yarıldı.. Tüm altın ve değerli taşlar toprak ve su altına doğru gitti... Büyük bir dehşet yaşandı bir süre sonra bütün sarsıntılar durdu ve kral genç çifte yöneldi, "zengiliklerin hepsi suyun ve yerin altında. Elinizde kalan sadece sevginizdir. Altın ve değerli taşlar kötülüğün ve güzelliğin örtüsüdür. Bu yüzden dünya var oldukça takı ve taşlar güzelliğin simgesi, ihtişamın da göstergesi olacaktır" diye öğüt verir. Rivayet günümüze kadar gelmiştir. İhtişam ve güzelliğin simgesi hala altın ve takıdır.. [/b] |
|  | | | | GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAKI TAKI TARİHİ | |
|
Similar topics |  |
|
| | Bu forumun müsaadesi var: | Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
| |
| |
| |