GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

Similar topics
    En son konular
    » 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
    Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

    » 14-mart-2015
    C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

    » KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
    Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

    » sümbül...
    Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

    » taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
    Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

    » deneme
    C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

    » buldugumuz bir taş
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

    » Eski rum evleri ve definesi
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

    » kaya işaretler
    Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

    » taştan daire ve dörtgen
    C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

    Kimler hatta?
    Toplam 6 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 6 Misafir

    Yok

    Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
    RSS akısı

    Yahoo! 
    MSN 
    AOL 
    Netvibes 
    Bloglines 



    Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

    Zühd Dönemi

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    1 Zühd Dönemi Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:49 pm

    asel




    ZÜHD DÖNEMİ


    I. Zühd Dönemi: Bu dönem Asr-ı saâdetle başlayan, tabiîn ve tebe-i tabiîn devrini ve ilk iki asrı içine alan, tasavvuf kavramının zuhûruna kadar olan dönemdir.

    II. Tasavvuf Dönemi: Sûfî ve tasavvuf kavramlarının kullanılmaya ve ilk sûfî adlarının duyulmaya başladığı hicrî II. asrın sonundan, tarîkatların zuhur ettiği devre kadar olan üç, üç-buçuk asırlık bir dönemdir. Tasavvuf bu dönemde ortaya çıkmış, müessese hâline gelmiş ve Cüneyd, Bâyezid, Nûri, Hallaç, Ebû Nasr es-Serrâc ve Gazzâlî gibi büyük sûfî ve mutasavvıflar bu dönemde yetişmiştir.

    III. Tarîkat Dönemi: Tasavvuf müesseselerinin en güçlüsü olan tarîkatların ortaya çıkarak sosyal hayâtın bir parçası hâline geldiği hicrî VI. milâdî XI. asırdan başlayarak, tasavvufî tefekkürün İbn Arabî gibi büyük temsilcilerinin yetiştiği; zaman zaman medrese-tekke çatışmalarının gündeme geldiği, şiir ve edebiyatta en değerli tasavvufî mahsullerin verildiği, günümüze kadar devam eden dönemdir.


    1. Hz.Peygamber (s.a.s.)'in Hayâtında Zühd
    Hz. Peygamber'in bizzat zühdî bir hayât yaşadığını, bunu sevdiğini ve ashâbına da tavsiye ettiğini "Tasavvufun Târif ve Kaynağı" bahsinde anlatmıştık.1 Biz burada Efendimiz'in hayâtını konu alan sîret ve hadîs kaynaklarına dayanarak Hz. Peygamber'in zühdî hayâtıyla ilgili bâzı tesbitlerde bulunduk:
    İbn Abbâs'ın rivâyetine göre, Peygamber (s.a.s.), peşpeşe birkaç gece aç sabahlar, hâne halkı da çoğu zaman akşamlan yiyecek birşey bulamazdı. Zâten ekmekleri arpa ekmeğiydi.2
    Enes b. Mâlik (r.a.)'in rivâyetine göre, Fâtıma vâlidemiz, Peygamberimiz'e pişirdiği ekmekten bir parça getirmiş ve Allâh Rasûlü, "Bu nedir?" diye sorduğunda "Pişirdiğim çörektir. Size getirmeden canım çekmedi." demişti. Bunun üzerine Fahr-ı âlem: "Üç gündür babanın ağzına giren ilk lokma bu olacak." buyurdu. Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Allâh Rasûlü'nün açlıktan beline taş bağladığı olurdu.3
    Hz. Âişe anlatıyor: Dört ay geçerdi ki, Allâh Rasûlünün karnı buğday ekmeğiyle doymuş olmazdı.4 O'nun hâne halkı da üçgün peşpeşe arpa ekmeğiyle karınlarını doyurmadan Allâh'a kavuşmuşlardır.
    Ebû Hüreyre ve Âişe'den gelen bir rivâyette, aylar geçtiği hâlde Allâh Rasûlü'nün evinde bir çorba pişmediği ve âile halkının hurma ve su ile beslendiği, bazan da sağmal hayvanları bulunan komşularının gönderdikleri sütü içtikleri rivâyet edilir.5
    Enes b. Mâlik der ki: "Peygamber (s.a.s)'in , öğle ve akşam, ekmek ile eti bolca bir arada cem'ettiği olmamıştır."6 Nitekim yine Enes (r.a.) Allâh Rasûlü'nün bir düğün yemeğinde et ve ekmeği bile bulunmadığını haber vermektedir.
    Âişe (r.a.) vâlidemiz diyor ki: "Allâh Rasûlü'nün midesine bir günde iki tür yemek birden girmedi. Et yediği zaman başka birşey yemediği gibi, hurma ve ekmek yediğinde onların üzerine birşey ilâve etmezdi."
    Ebû Nadr anlatıyor: Ben Âişe vâlidemizin şöyle konuştuğunu duydum: "Birgün Allâh Rasûlü ile birlikte oturuyorduk. Babam Ebû Bekir bize bir koyun budu ikrâm etti. Gece karanlığında Allâh Rasûlü ile onu kesmeye çalışıyorduk. Birisi "Kandiliniz ve ışığınız yok mu?" diye seslendi. Dedim ki: "Yakacak yağımız olsa, biz onu yerdik."7
    Âişe vâlidemizin ifâdesine göre O'nun yatağı içi hurma lifi ile dolu bir deriden ibâretti. Yemeğini yere oturarak yer ve: "Ben kulum, kul gibi yerde oturarak yerim."8 buyururdu.
    O'nun dünyâya yönelmeyi ve ona kul olmayı yeren pekçok hadîsi-i şerîfi vardır:
    "Kimin himmet ve kaygısı dünyâ olursa, Allâh onun işini dağıtır, fakirliğini gözünün önüne koyar. Kimseye nasibinden fazla dünyâlık gelmez. Niyet ve himmeti âhıret olanın işini Allâh Teâlâ toparlar (cem), gönlüne zenginlik verir. O arkasını dönse de dünyâ ona gelir."9
    "Himmet ve kaygılarını teke indirip sâdece âhıret kaygısı taşıyanın dünyâsına Allâh kâfidir. Kaygısını dünyâya dağıtanın ise Allâh, hangi vadide helak olduğuna aldırış etmez."10
    Kurduğu devlet, dünyânın en kudretli devleti hâline geldiği, devlet hazinesi dolup taştığı zamanlarda bile, O'nun yaşantısında bir değişiklik olmadı. Hanımları O'nun bu mütevazı hayâtına dayanamayarak dünyâlık istediler. O da onları ya dünyâyı, ya da Allâh ve Rasûlünü seçmek konusunda serbest bırakmış, yirmi dokuz gün süreyle bir bakıma onları boykot etmişti (İ'lâ). Bu süre zarfında Hz. Peygamber'i bir hasır üzerinde uyumuş gören Hz. Ömer ağlamış, Allâh Rasûlü de dünyânın değersizliğini ve dünyâdan yüz çevirmek gerektiğini anlatarak onu teselli etmişti. Nihâyet Ahzâb sûresinin ilgili âyetleri nâzil oldu: "Ey Peygamber, zevcelerine de ki: Eğer bu süflî hayâtı, onun zînet ve parlaklığını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allâh'ı ve Peygamberini ve âhıret yurdunu istiyorsanız, Allâh aranızdan iyi olanlara büyük mükâfat hazırlamıştır."11
    Hz. Âişe der ki: "Hz. Peygamber'in hiçbir zaman karnı doymadı ama, asla şikâyetçi olmadı. Bazan O'nun bu hâline acır ve: "Bari sana yetecek kadar bir rızka erişseydin." derdim. O ise, ülü'1-azm peygamberlerin bu dünyâdan böyle gelip geçtiklerini anlatırdı."12
    Mal biriktirmeye asla heveskâr değildi. Çünkü O, tercîhini "kul peygamberlikten" yana yapmıştı. Nitekim: "Kul peygamberlikle melik peygamberlik arasında muhayyer bırakıldım. Cebrail mütevazı davranmamı bana işâret etti. Ben de kul peygamber olmayı tercîh ettim ve bir gün doyayım ve bir gün aç kalayım, dedim."13 buyurarak buna işâret etmiştir.
    Kendisine arka arkaya iki defa aynı yemeği getiren Berîre'ye: "Kıyâmet gününde sen, yemeğinin buharı olmaktan korkmuyor musun? Yarın için birşey ayırıp saklama! Zira Cenâb-ı Hakk her günün rızkını ayrı ayrı verir." buyurmuştu
    İnfak etmeyi çok severdi. Nitekim Hz. Bilâl'e: "Ya Bilâl, infak et! İnfak etmekle Arş'ın sâhibinin senin malını azaltacağından korkma!"14 buyurmuştu.
    Birgün namazda hatırına evde bir miktar altının bulunduğu gelmiş, eve giderek onun tasadduk edilmesini emretmişti. Ölüm döşeğinde bile tasadduktan geri durmazdı. Nitekim tasadduk edilmek üzere hanımlarından birine verdiği üç dinarın hemen tasadduk edilmesini emretti ve: "Bu para bende iken Rabbıma ne yüzle giderim." buyurdu.
    Kendisinden birşey istendiğinde derhal verir, eğer istenen şey kendisinde yoksa vaad eder ve eline geçen ilk fırsatta bu isteği karşılardı.
    Bir defasında ashâb-ı suffe: "Yâ Rasûlallâh, hurma yemekten ciğerlerimiz kavruldu." demişlerdi de O: "Medîneliler bize ne veriyorlarsa biz de size onu veriyoruz."15 buyurmuştu.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) vermeye ve infak etmeye son derece heveskâr olduğu ve vermek hakkında "Veren el, alan elden hayırlıdır." buyurduğu hâlde, istemek ve almak konusunda son derece müstağnî idi. Ashâbının da bu konuda müstağni olmasını öğütlerdi. Nitekim Medîne'ye hicret ettikten bir süre sonra, yedi sekiz kadar sahâbînin bulunduğu bir mecliste, onlardan "Yalnız Allâh'a kulluğa, beş vakit namaz kılmaya ve ülü'1-emre itaata ve kimseden birşey istememek üzere" bey'at etmelerini istedi. Râvînin ifâdesine göre: "Bu bey'ate katılanlar, asla kimseden birşey istemedikleri gibi, savaşta kazara ellerinden kılıçları düşecek olsa bile, onu yerde bulunan kimseden istemez, yere inip alırlardı."16
    Evini süsleyen kızı Fâtıma'nın evine girmemiş ve: "Böyle süslü yerlere girmek bize yakışmaz."17 buyurmuştu.
    Kendisine hediye edilen ipek bir elbiseyi "Takvâ sâhipleri böyle şeyler kullanmazlar."18 buyurarak hanımlarından birine vermişti.
    Buhârî'nin rivâyetine göre, çoğu zaman elbisesinde iki yama bulunurdu.
    Ciğerparesi Fâtıma, eldeğirmeninde un, kuyudan su çekmekten ellerinin yarıldığını göstererek, kendisine ev işlerinde yardım etmek üzere, harp esirlerinden yardımcı istemişti de O: "Ehl-i suffe böyle fakir yaşarken ve Bedir şehidlerinin yetimleri perişan bir hâldeyken sen buna nasıl talip olabiliyorsun?"19 buyurmuştu.
    Buyururdular ki:
    "Allâh bir kulunun hayrını murad ederse, dünyâdan zühdünü kolaylaştırır, kendisine kusurlarını gösterir. Dünyadan el etek çekene yaklaşınız. Çünkü onun telkin ettiği hikmettir."20
    "Allâh'ı tanı, karşında bulursun. Bolluk zamanında O'nu an, darlığa düşünce sana yardım eder."21

    2 Geri: Zühd Dönemi Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:50 pm

    asel




    2. Ashâb-ı Kirâm'ın Zühdî Hayâtı
    Tasavvufun temelini teşkil eden Allâh Rasûlü'nün ve ashâbının zühdî hayâtının esasları, daha çok kılık kıyafet, yeme-içme, barınma mekânı gibi dünyâ nîmetlerine değer vermemek; zikir ve nâfile ibâdetle meşgul olmak, ibâdet ve tefekkür için tenha yerleri tercîh etmek, Allâh'a karşı bir teslîmiyet ve tevekkül içinde olmak şeklindeki rûhânî ve mânevî fiillerle tevhîd konusundaki sözler ve duygulardan oluşmaktadır. Tasavvufun esası sayılan zühd, takvâ ve rûhânî hayâtın 'Hz.Peygamber'in hayâtında' özellikle yakın çevresindeki sahâbîlerde derin izler bıraktığı bilinmektedir. Nitekim sûfî tabakât kitaplarından Ebû Nuaym İsfahânî'nin Hilyetü'l-evliyâ adlı eseriyle İbnu'l-Cevzî'nin Sıfatu's-saf-ve'si ve Şârânî'nin et-Tabakâtu'1-Kübrâ'sı sahâbe içinde zühdî yaşayışı ile tanınan büyük sahâbîlere ve suffe ashâbına yer vermektedir. İlk tasavvuf klasiği sayılan el-Luma' ise Allâh Rasûlü'nün örnek zühdî yaşantısını verdikten sonra hulefâ-i râşidînin husûsîyetlerini ayrı ayrı zikretmekte ve arkasından önce ashâb-ı suffeyi, sonra da diğer sahâbîleri zühd özellikleriyle anlatmaktadır.
    Ebû Nasr Serrâc'ın (ö.378/988) muasırı olan klasik tasavvuf müelliflerinden Ebû Bekir Kelâbâzî (ö.380/990) ise eserinde sahâbeden sûfîyâne vecd hâlleri anlatılan, söz ve fiilleriyle bu hayâtı tasvir edenlerin Hz. Ali ile oğullan Hasan ve Hüseyin olduğunu ve bu işin ehl-i beyt imamlarından Ali b. Hüseyn Zeynelâbidîn, Muhammed Bakır ve Ca'fer Sâdık ile devam ettiğini anlatır, fakat bunların hayâtlarına, söz ve fiillerine dâir bilgi vermez. Tasavvuf tabakâtı müelliflerinin ilklerinden sayılan Ebû Nuaym İsfahânî ise Hılye-tü'l Evliyâ adlı eserinde asr-ı saâdetteki tasavvufî unsurları anlatırken zâhid sahâbîlerden, hulefâ-i râşidîn ve aşere-i mübeşşereden başlayarak, 46 kadar sahabî saymaktadır. Arkasından ashâb-ı suffeden 85 sahâbîye ayırdığı bölümle bu sayıyı öncekilerle 131'e çıkarmaktadır. Bunların ardından Hasan ve Hüseyin ile kadın zâhid sahâbîlere yer vermektedir.22
    Hilyetü'I Evliyâ'yı bir bakıma özetlemiş bulunan İbnu'l-Cevzî ise Sıfatü's Safve'sinde aşere-i mübeşşere dâhil toplam 123 erkek ve 32 kadın zâhid sahâbîyi anlatır.23
    Hucvirî (ö.470/1077) dört büyük halîfeden sonra ehl-i beyt imamları Hasan, Hüseyin, Zeynelâbidîn, Muhammed Bakır, Cafer Sâdık ile ashâb-ı suffeden 22 kişinin hayâtlarını anlatır.
    Muahhar kaynaklardan Şa'rânî'nin (ö.973/1565) tabakâtında aşere-i mübeşşereden başka 14 sahâbîye,24 Münâvî'nin (ö.1031/1622) el-Kevakibü'd Dürriyye'sinde hulefâ-i Râşidînden sonra alfabetik sırayla 35 sahâbîye yer verilmiştir.25 Bütün bunlar, tasavvuf târihi müelliflerinin, tasavvufî hayâtın menşeinin, ashâbın hayâtında var olduğunu gösteren delilleridir. Sülemî ve Kuşeyrî gibi Bâzı tabakât müellifleri, eserlerine hicrî ikinci asır sûfîlerinden başladıkları için, sahâbîlere yer vermemişlerdir. Sülemî sahâbenin zühdünü bugün elimizde olmayan Kitâbu'z-zühd adlı eserinde yazdığını söylemektedir.26

    a ) Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    Sünnî tasavvuf telakkisinde Hz. Ebû Bekir, zühd ve verâı ile tasavvufî hayâtın ashâb içindeki öncülerinden sayılır. Nitekim Ebû Bekir Vâsıtî: "Bu ümmet içinde sûfîyâne sözler ilk defa Hz. Ebû Bekir'in dilinden dökülmüştür." diyerek onun Allâh Rasûlü'ne malının tamamını getirdiğinde: "Çoluk çocuğuna ne bıraktın?" sorusuna: "Allâh'ı ve Rasûlünü" cevâbına işâret etmektedir.27
    Şüphelilerden sakınma konusunda gösterdiği titizlik, ondaki verâ duygusunun tezahürü olduğu gibi, tasavvuftaki "helal lokma" inceliğinin de esasıdır. Nitekim kendisine ikrâm edilen bir sütün şüpheli veya helal olmadığını öğrenince boğazına soktuğu parmağıyla onu çıkarmış ve "Eğer bu lokmalar canım çıkmadıkça çıkmayacak olsaydı, onu da göze alırdım." demişti.
    Ma'rifet-i ilâhiyye konusunda söz söyleyen ve Allâh Rasûlü ile bu konuda söyleşen ve bu söyleşi Ömer gibi büyük sahâbîlere bile ağır gelen Ebû Bekir şöyle konuşurdu: "Ma'rifetine, ma'rifetini tanıyamamaktan başka yol bırakmayan Allâh'ı teşbih ederim." "Kim mârifetin hâlisinden bir şey tadarsa, bu zevk onu Allâh'tan gayri herşeyden alıkoymaya kâfidir."
    Cömertliği takvâda, zenginliği tam inançta, şerefi alçak gönüllülükte bulduğunu söylerdi. Selmân-ı Fârisî'ye: "Yâ Selmân, Allâh'ın emirlerini tut. İleride büyük fetihler olacak, senin payına ne düşecek bilemem ama yiyip içecek ve sırtına giyecekten fazla olmasın." diye nasihat ettiği gibi, Abdurrahman bin Avf'a da: "Gelecekte dünyânın genişleyeceğini, bolluğa kavuşacağını görüyorum. Bolluk zamanında ipek perdeler, atlas yastıklar kullananlar çıkacak. Sizden birinizin boynunun vurulması, dünyâya dalmasından daha iyidir." diye öğüt verirdi.

    b) Hz. Ömer (r.a.)
    Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, hakkında: "Her ümmetin ilhama mazhar (muhaddes) kişileri vardır. Bu ümmetin muhaddesi Ömer'dir."28 buyurarak övdüğü ve: "Hakk Ömer'in dilinden konuşuyor."29 hadîsiyle yücelttiği, hayâtı boyunca asla dünyâya değer vermeyen Hz. Ömer (r.a.), hâlife olduğu zaman bile üstünde oniki yaması bulunan bir hırka ile halka imamlık yapmıştır. Dünyâya meylederek yüksek ve süslü evler yapanları uyaran Hz. Ömer, dünyâyı bir çöplük gibi görürdü. Nitekim yol üzerindeki bir çöplüğün kenarına dikilerek: "İşte can u gönülden bağlandığınız dünyâ bu çöplük gibidir." demişti. Bir gün yolda elinde etle Câbir bin Abdullah'ı gören Hz. Ömer: "Siz komşu ve akraba doyuracağınıza, kendi midenizi doyurmak mı istiyorsunuz?" diye çıkışmıştı.
    İran kisrâsının tahtı ve ganîmet malları Medîne'ye getirildiğinde: "Tükettiniz dünyâ hayâtındaki güzel nîmetlerinizi, onlardan yararlanıp sürdünüz safânızı; burası için hiçbir şey bırakmadınız, artık bugün horlayıcı azâbla cezalandırılacaksınız."30 âyetini okuyup ağlamıştı.
    Oğlu Abdullah'ın odasına girdiğinde et yediğini görünce: "Sen her canının çektiğini yiyor musun? Bilmez misin ki, insanın canının çektiği herşeyi yemesi israf, israf ise haramdır." diye çıkışmıştı.
    Hz. Ömer'in hâlifeliği sırasında Tûr sûresini okuyan güzel sesli birini duyduğu; bu okuyuştan etkilenerek hastalanıp bir ay kadar evinden dışarı çıkamadığı ve sahâbîlerin kendisini ziyarete geldiği nakledilir.
    Hâlifeliği zamanında pekçok köleleri bulunmasına rağmen, sırtına yüklendiği odun destesini taşır ve "Niye bunu adamlarına taşıtmıyorsun?" diyenlere "Nefsimi denemek ve onu ıslah etmek istiyorum." cevâbını verirdi. Onun bu sözleri tasavvuf erbâbının nefs mücâhedesine örneklik teşkil edebilecek özelliktedir. Nefsinin, mala ve mevkîye güvenmesine fırsat vermezdi. Temkin ehliydi. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk'a münâcâtı sırasında: "Allâh'ım, sana yakın olup mekrine düşmemi mi, yoksa vaslınla senden kesilmemi mi murad edersin? Hayır hayır, en güzeli temkin." derdi.

    c ) Hz. Osman (r.a.)
    Hz. Osman(r.a.) Kur'ân okumaya düşkünlüğü, ağlaması, sehâveti, gece ibâdeti, hayâsı ve sabrı sebebiyle sûfîlere örnek olmuştu. Harama bakan bir gence: "Ben senin gözünde zinâ eseri görüyorum." diyerek basîretinin keskinliği ve firâsetini hissettirmişti. Allâh elçisine en sıkıntılı zamanlarında servetiyle destek olmuştu. Özellikle "Ceyşu'l-usra" diye bilinen Tebuk savaşında orduyu teçhiz etmek üzere ticaret kervanını bütün develeriyle birlikte infak ederek orduyu donatması ve "Bi'ru'r-Rûme" denilen bir kuyuyu sâhibinden satın alıp ümmetin istifâdesine sunmasıyla malını İslâm'a hizmet için tuttuğunu göstermiştir. Meleklerin bile kendisine imrendiği yüksek bir hayâ duygusuna sâhipti.
    Hz. Osman: "Hayrı dört şeyde buldum:
    1) Nâfilelerle muhabbet-i ilâhiyeye varmak,
    2) Allâh'ın ahkâmını icrâda sabretmek,
    3) Takdir-i ilâhiyeye rızâ göstermek,
    4) Nazar-ı ilâhîden haya." diye konuşurdu.31

    3 Geri: Zühd Dönemi Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:50 pm

    asel




    d ) Hz. Ali (r.a.)
    Hz. Ali (r.a.); Cüneyd gibi büyük sûfîlerin hakkında: "Eğer Hz. Ali savaşlarla meşgul olmasaydı, bu bizim ilmimize dâir çok şeyler söylerdi. Çünkü o, Allâh'ın kendisine ledünnî ilim verdiği bir kâmil insandı." dedikleri, Hz. Peygamber'in "İlim şehrinin kapısı"32 diye tanıttığı bir insandı. Bu husûsiyetleriyle Allâh Rasûlünün ashâbı içinde ince mânâlara, latif işâretlere, tevhîd, ma'rifet ve îmân konusunda veciz ibarelere sâhipti. Nitekim kendisine: "Rabbını nasıl tanıdın?" diye soranlara şu karşılığı vermişti: "O'nun kendisini tanıttığı şekilde, O hiçbir zaman sûrete benzemez, duygularla idrak olunamaz, insanlarla mukayese edilemez. Uzakta olana yakın, yakında olana uzaktır. Herşeyin üstündedir. Ancak bu, O'nun altında birşey vardır anlamına gelmez. O, herşeyin altındadır. Ancak bu da, O'nun üzerinde birşey olduğu anlamına gelmez. O herşeyin önündedir ama, O'nun önünde birşey vardır, demek değildir. O, eşyaya dâhildir, fakat herhangi birşey gibi birşeyin içinde onunla birlikte değil. Ben kendisi gibi hiçbir varlık bulunmayan Allâh'ı tesbih ederim."
    Hz. Ali kendisine îmânı soran birisine: "Îmân, sabır, yakîn, adl ve cihad temellerine dayanır." diye cevap vermiş ve arkasından sabrı on makam üzere, yakîn adl ve cihadı da onar makam üzere anlatmıştır."33 Eğer bu rivâyet doğru ise tasavvufî makamlardan ilk bahseden kişi Hz. Ali'dir, denilebilir.
    "İnsanların ayıp ve kusurlarından nasıl kurtulabileceğini" soran birine: "Aklını başkan, sakınmayı vezir, nasihati dizgin, sabrı kumandan, takvâyı azık, Allâh korkusunu yoldaş, ölümü ve belâyı hatırlamayı arkadaş" edinenlerin günah ve kusurlarından kurtulabileceğini söylemişti.
    Hz. Ali, Hz. Ömer'e: "Dostumuz Allâh Rasûlüne kavuşmak dilersen yamalı gömlek giy, nalinini onar, emelini küçült, karnını doyurmadan ye!" diye nasihat etmişti.
    Hz. Ali, namaz vakti geldiğinde tirtir titrer, yüzünün rengi değişirdi. "N'oluyor sana yâ Emîre'l-mü'minîn" denildiğinde: "Allâh'ın göklere, yere ve dağlara arzedip kabul etmedikleri ve insanın kabullendiği emanetin ifâsı vakti geldi. Korkum bu emaneti gereği gibi yerine getirememektir." derdi.
    Hz. Ali şehîd edildiği zaman oğlu Hasan minbere çıkıp şunları söyledi: "Emîru'l-mü'minîn aramızda katlolundu. Dünyâya âit geriye sâdece bir hizmetçi satın almak için ayırdığı 400 dirhem bıraktı." diyerek onun dünyâya âit hiçbir mal bırakmadığını ümmete ilan etmişti.
    Rivâyete göre Hz. Ali der ki: "Hayır dört şeyde toplanmıştır: Susmak, konuşmak, bakmak ve hareket. Allâh'ın adı geçmeyen bir konuşma boştur. Tefekkürü olmayan bir susma unutkanlık ve dalgınlıktır. İbretle olmayan bakış gaflet, Allâh'a kulluk için olmayan hareket kayıptır. Allâh, konuşması zikir, susması fikir, nazarı ibret, hareketi ibâdet olan kimseye rahmet etsin. İnsanlar böylelerinin elinden ve dilinden selâmettedir."
    Ebû Nasr Serrâc, dört büyük hâlifenin tasavvufî hayât içindeki yerleri konusunda şunları söylemektedir: Dünyâyı bütünüyle terkederek elinde, avucunda bulunan herşeyi Allâh yolunda infak ile fakr-ı tammı seçenlerin imamı Hz. Ebû Bekir'dir. Dünyânın yarısından geçip, yarısını âile efrâdı ve akrabalarının hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer'dir. Dünyâlık malı Allâh için biriktiren veya Allâh için biriktirmekten sarf-ı nazar eden, biriktirdiğini Allâh için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman'dır. Gönlünde bir dünyâ meyli duymayan, istemediği hâlde dünyâ kendisine doğru geldiğinde reddederek ondan kaçanların serveri İmam Ali'dir.34
    * * *
    Allâh Rasûlü ve hulefâ-i râşidînin hayâtında zühd, takvâ, sabır, tevekkül, cömertlik, ferâgat şeklinde yaşandığını gördüğümüz rûhânî ve mânevî hayâtın diğer sahâbîlerce de benimsendiğini ve en güzel örneklerinin onlar tarafından yaşandığını görüyoruz. Nitekim önceleri Allâh Rasûlü'nden dünyâlık isteyen hanımları bile, gelen âyetten35 sonra bundan vazgeçerek zühdî hayâtı benimsediler.
    Âişe vâlidemiz şöyle anlatıyor: "Bir defasında giydiğim bir elbise çok hoşuma gitmişti. Hâlimden bunu farkeden babam Ebû Bekir: "Bilmez misin ki, insan dünyâ nîmetine hayranlık duyunca, o duygudan kurtuluncaya kadar Allâh kendisine gadap eder." dedi. Ben de o elbiseyi çıkarıp bir başkasına hediye ettim."
    Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, çocuklarından birine bir elbise satın almıştı. Çocuk sokağa çıkınca elbisesi yırtılmış ve koşarak babasına gelip: "Babacığım, elbisem yırtıldı." diye şikâyette bulunmuştu. Abdullah b. Ömer: "Yırtılan yerini yama ve tekrar giy!" diyerek oğlunu uyarmıştı.
    Salim b. Abdullah anlatıyor: "Evlendiğim zaman babam, pekçok kimseyi düğünüme çağırmıştı. Davetliler arasında Ebû Eyyûb Ensârî de vardı. Evin duvarlarını süsleyen yeşil perdeleri gören Ebû Eyyûb: "Herkesin kadınların sözüne kanacağına inanırdım da, sizin inanacağınızı sanmazdım." demişti.
    Abdullah b. Mes'ud, güzel ve yüksek bir ev yaptırmış ve Ammâr b. Yâsir'i evine çağırmıştı. Ammâr evi görünce:
    "Evin yüksek, emelin büyük, ölümün yakın." diye ölümü hatırlatmış ve tûl-i emele kapılmamaya çalışmasını öğütlemek istemişti.

    3. Ashâb-ı Suffe ve Zühdî Hayât
    Ashâb-ı suffenin tasavvufî hayâtın ilk nüvesini teşkil ettikleri, hattâ sûfî ve tasavvuf kelimelerinin bunlara ad olan suffe kökünden geldiği öne sürülmüştür. Bunların genellikle muhâcir ve ensarın fakirlerinden oluşan, sayıları 70 ilâ 300 arasında değişen sahâbîlerden meydana geldiği bilinmektedir. Civar kabilelerden muallim istendiğinde Peygamberimiz, bunlar arasından seçip gönderirdi. Bu yüzden ashâb-ı suffe tekkenin de medresenin de İslâm târihindeki ilk nüvesi sayılır.
    Hılyetü'l-evliyâ adlı eserinde ashâb-ı suffeyi tanıtan Ebû Nuaym İsfahani onlar hakkında şu görüşlere yer vermektedir: "Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini fânî birşeye güvenmekten koruduğu; fânîye aldanmak yerine, Allâh'ın emirlerine sarılmayı prensip hâline getirmiş kimselerdi. Bu hâlleriyle dünyâya değer vermeyenlere örnek olmuşlardı. Âileleri ve malları bulunmadığı gibi, kendilerini Allâh'ın zikrinden alıkoyacak bir ticaret ve meşgaleleri de yoktu. Dünyâ nâmına kaybettiklerine asla üzülmezler, âhıret namına kazandıklarına sevinmezlerdi."36
    Ebû Nasr Serrâc, şu âyetlerin ashâb-ı suffe hakkında nâzil olduğunu ve onların özelliklerini anlattığını ifâde etmektedir:37
    "Sadakalarınızı, kendilerini Allâh yolunda vakfedip çarşı-pazar dolaşamayan, durumlarını bilmeyenlerin iffet ve istiğnalarından dolayı kendilerini zengin sandığı, senin sîmalarından tanıdığın, yüzsüzlük edip yalvara yakara isteyemeyen iffetli fakirlere verin."38
    Müşrikler, Mescid-i Nebevî'nin sofasında barınan Ammâr, Suheyb ve Habbâb gibi kölelerin varlığından rahatsız olmuşlar ve bunların kovulmasını istemişlerdi de şu âyet-i kerîme nâzil olmuştu: "Sabah akşam, rızâsını dileyerek Rabblarına dua ve ibâdette bulunanları yanından kovma!"39 "Sabah akşam, Rabblarının rızâsını dileyerek dua edenlerle birlikte sen de sabret! Dünyâ hayâtının güzelliğini arzu ederek gözlerini onlardan başkasına çevirme!"40
    Hz. Peygamber (s.a.s.), ashâb-ı suffeyi sever ve onlarla dâimâ görüşürdü. Hattâ onlar etrafına toplanıp halka olunca, onlar kalkmadan kalkmaz, musâfaha ettiğinde onlar çekmedikçe elini çekmezdi. Ashâbına da onlara hürmet ve hizmet edilmesini tavsiye ederdi. Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hasan ve amcazâdesi Ca'fer'in oğlu Abdullâh, onlarla oturup kalkmaktan son derece hoşlanırlardı.
    Ebû Hüreyre, Selmân Fârisî, Suheyb Rûmî, Ebû Musa Eş'arî ve Ebû Zerr gibi ünlü sahâbîler hep ashâb-ı suffedendi. Ebû Hüreyre'nin onlarla ilgili şu sözü, hâllerini en iyi şekilde özetlemektedir: "Suffe ashâbından yetmiş kadarını gördüm, giydikleri elbise namaz kılarken diz kapaklarına ulaşmıyordu. Bu yüzden rukûa vardıklarında avret yerleri açılmasın diye elbisenin eteğini çekiştiriyorlardı."

    4 Geri: Zühd Dönemi Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:51 pm

    asel




    d ) Hz. Ali (r.a.)
    Hz. Ali (r.a.); Cüneyd gibi büyük sûfîlerin hakkında: "Eğer Hz. Ali savaşlarla meşgul olmasaydı, bu bizim ilmimize dâir çok şeyler söylerdi. Çünkü o, Allâh'ın kendisine ledünnî ilim verdiği bir kâmil insandı." dedikleri, Hz. Peygamber'in "İlim şehrinin kapısı"32 diye tanıttığı bir insandı. Bu husûsiyetleriyle Allâh Rasûlünün ashâbı içinde ince mânâlara, latif işâretlere, tevhîd, ma'rifet ve îmân konusunda veciz ibarelere sâhipti. Nitekim kendisine: "Rabbını nasıl tanıdın?" diye soranlara şu karşılığı vermişti: "O'nun kendisini tanıttığı şekilde, O hiçbir zaman sûrete benzemez, duygularla idrak olunamaz, insanlarla mukayese edilemez. Uzakta olana yakın, yakında olana uzaktır. Herşeyin üstündedir. Ancak bu, O'nun altında birşey vardır anlamına gelmez. O, herşeyin altındadır. Ancak bu da, O'nun üzerinde birşey olduğu anlamına gelmez. O herşeyin önündedir ama, O'nun önünde birşey vardır, demek değildir. O, eşyaya dâhildir, fakat herhangi birşey gibi birşeyin içinde onunla birlikte değil. Ben kendisi gibi hiçbir varlık bulunmayan Allâh'ı tesbih ederim."
    Hz. Ali kendisine îmânı soran birisine: "Îmân, sabır, yakîn, adl ve cihad temellerine dayanır." diye cevap vermiş ve arkasından sabrı on makam üzere, yakîn adl ve cihadı da onar makam üzere anlatmıştır."33 Eğer bu rivâyet doğru ise tasavvufî makamlardan ilk bahseden kişi Hz. Ali'dir, denilebilir.
    "İnsanların ayıp ve kusurlarından nasıl kurtulabileceğini" soran birine: "Aklını başkan, sakınmayı vezir, nasihati dizgin, sabrı kumandan, takvâyı azık, Allâh korkusunu yoldaş, ölümü ve belâyı hatırlamayı arkadaş" edinenlerin günah ve kusurlarından kurtulabileceğini söylemişti.
    Hz. Ali, Hz. Ömer'e: "Dostumuz Allâh Rasûlüne kavuşmak dilersen yamalı gömlek giy, nalinini onar, emelini küçült, karnını doyurmadan ye!" diye nasihat etmişti.
    Hz. Ali, namaz vakti geldiğinde tirtir titrer, yüzünün rengi değişirdi. "N'oluyor sana yâ Emîre'l-mü'minîn" denildiğinde: "Allâh'ın göklere, yere ve dağlara arzedip kabul etmedikleri ve insanın kabullendiği emanetin ifâsı vakti geldi. Korkum bu emaneti gereği gibi yerine getirememektir." derdi.
    Hz. Ali şehîd edildiği zaman oğlu Hasan minbere çıkıp şunları söyledi: "Emîru'l-mü'minîn aramızda katlolundu. Dünyâya âit geriye sâdece bir hizmetçi satın almak için ayırdığı 400 dirhem bıraktı." diyerek onun dünyâya âit hiçbir mal bırakmadığını ümmete ilan etmişti.
    Rivâyete göre Hz. Ali der ki: "Hayır dört şeyde toplanmıştır: Susmak, konuşmak, bakmak ve hareket. Allâh'ın adı geçmeyen bir konuşma boştur. Tefekkürü olmayan bir susma unutkanlık ve dalgınlıktır. İbretle olmayan bakış gaflet, Allâh'a kulluk için olmayan hareket kayıptır. Allâh, konuşması zikir, susması fikir, nazarı ibret, hareketi ibâdet olan kimseye rahmet etsin. İnsanlar böylelerinin elinden ve dilinden selâmettedir."
    Ebû Nasr Serrâc, dört büyük hâlifenin tasavvufî hayât içindeki yerleri konusunda şunları söylemektedir: Dünyâyı bütünüyle terkederek elinde, avucunda bulunan herşeyi Allâh yolunda infak ile fakr-ı tammı seçenlerin imamı Hz. Ebû Bekir'dir. Dünyânın yarısından geçip, yarısını âile efrâdı ve akrabalarının hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer'dir. Dünyâlık malı Allâh için biriktiren veya Allâh için biriktirmekten sarf-ı nazar eden, biriktirdiğini Allâh için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman'dır. Gönlünde bir dünyâ meyli duymayan, istemediği hâlde dünyâ kendisine doğru geldiğinde reddederek ondan kaçanların serveri İmam Ali'dir.34
    * * *
    Allâh Rasûlü ve hulefâ-i râşidînin hayâtında zühd, takvâ, sabır, tevekkül, cömertlik, ferâgat şeklinde yaşandığını gördüğümüz rûhânî ve mânevî hayâtın diğer sahâbîlerce de benimsendiğini ve en güzel örneklerinin onlar tarafından yaşandığını görüyoruz. Nitekim önceleri Allâh Rasûlü'nden dünyâlık isteyen hanımları bile, gelen âyetten35 sonra bundan vazgeçerek zühdî hayâtı benimsediler.
    Âişe vâlidemiz şöyle anlatıyor: "Bir defasında giydiğim bir elbise çok hoşuma gitmişti. Hâlimden bunu farkeden babam Ebû Bekir: "Bilmez misin ki, insan dünyâ nîmetine hayranlık duyunca, o duygudan kurtuluncaya kadar Allâh kendisine gadap eder." dedi. Ben de o elbiseyi çıkarıp bir başkasına hediye ettim."
    Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, çocuklarından birine bir elbise satın almıştı. Çocuk sokağa çıkınca elbisesi yırtılmış ve koşarak babasına gelip: "Babacığım, elbisem yırtıldı." diye şikâyette bulunmuştu. Abdullah b. Ömer: "Yırtılan yerini yama ve tekrar giy!" diyerek oğlunu uyarmıştı.
    Salim b. Abdullah anlatıyor: "Evlendiğim zaman babam, pekçok kimseyi düğünüme çağırmıştı. Davetliler arasında Ebû Eyyûb Ensârî de vardı. Evin duvarlarını süsleyen yeşil perdeleri gören Ebû Eyyûb: "Herkesin kadınların sözüne kanacağına inanırdım da, sizin inanacağınızı sanmazdım." demişti.
    Abdullah b. Mes'ud, güzel ve yüksek bir ev yaptırmış ve Ammâr b. Yâsir'i evine çağırmıştı. Ammâr evi görünce:
    "Evin yüksek, emelin büyük, ölümün yakın." diye ölümü hatırlatmış ve tûl-i emele kapılmamaya çalışmasını öğütlemek istemişti.

    3. Ashâb-ı Suffe ve Zühdî Hayât
    Ashâb-ı suffenin tasavvufî hayâtın ilk nüvesini teşkil ettikleri, hattâ sûfî ve tasavvuf kelimelerinin bunlara ad olan suffe kökünden geldiği öne sürülmüştür. Bunların genellikle muhâcir ve ensarın fakirlerinden oluşan, sayıları 70 ilâ 300 arasında değişen sahâbîlerden meydana geldiği bilinmektedir. Civar kabilelerden muallim istendiğinde Peygamberimiz, bunlar arasından seçip gönderirdi. Bu yüzden ashâb-ı suffe tekkenin de medresenin de İslâm târihindeki ilk nüvesi sayılır.
    Hılyetü'l-evliyâ adlı eserinde ashâb-ı suffeyi tanıtan Ebû Nuaym İsfahani onlar hakkında şu görüşlere yer vermektedir: "Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini fânî birşeye güvenmekten koruduğu; fânîye aldanmak yerine, Allâh'ın emirlerine sarılmayı prensip hâline getirmiş kimselerdi. Bu hâlleriyle dünyâya değer vermeyenlere örnek olmuşlardı. Âileleri ve malları bulunmadığı gibi, kendilerini Allâh'ın zikrinden alıkoyacak bir ticaret ve meşgaleleri de yoktu. Dünyâ nâmına kaybettiklerine asla üzülmezler, âhıret namına kazandıklarına sevinmezlerdi."36
    Ebû Nasr Serrâc, şu âyetlerin ashâb-ı suffe hakkında nâzil olduğunu ve onların özelliklerini anlattığını ifâde etmektedir:37
    "Sadakalarınızı, kendilerini Allâh yolunda vakfedip çarşı-pazar dolaşamayan, durumlarını bilmeyenlerin iffet ve istiğnalarından dolayı kendilerini zengin sandığı, senin sîmalarından tanıdığın, yüzsüzlük edip yalvara yakara isteyemeyen iffetli fakirlere verin."38
    Müşrikler, Mescid-i Nebevî'nin sofasında barınan Ammâr, Suheyb ve Habbâb gibi kölelerin varlığından rahatsız olmuşlar ve bunların kovulmasını istemişlerdi de şu âyet-i kerîme nâzil olmuştu: "Sabah akşam, rızâsını dileyerek Rabblarına dua ve ibâdette bulunanları yanından kovma!"39 "Sabah akşam, Rabblarının rızâsını dileyerek dua edenlerle birlikte sen de sabret! Dünyâ hayâtının güzelliğini arzu ederek gözlerini onlardan başkasına çevirme!"40
    Hz. Peygamber (s.a.s.), ashâb-ı suffeyi sever ve onlarla dâimâ görüşürdü. Hattâ onlar etrafına toplanıp halka olunca, onlar kalkmadan kalkmaz, musâfaha ettiğinde onlar çekmedikçe elini çekmezdi. Ashâbına da onlara hürmet ve hizmet edilmesini tavsiye ederdi. Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hasan ve amcazâdesi Ca'fer'in oğlu Abdullâh, onlarla oturup kalkmaktan son derece hoşlanırlardı.
    Ebû Hüreyre, Selmân Fârisî, Suheyb Rûmî, Ebû Musa Eş'arî ve Ebû Zerr gibi ünlü sahâbîler hep ashâb-ı suffedendi. Ebû Hüreyre'nin onlarla ilgili şu sözü, hâllerini en iyi şekilde özetlemektedir: "Suffe ashâbından yetmiş kadarını gördüm, giydikleri elbise namaz kılarken diz kapaklarına ulaşmıyordu. Bu yüzden rukûa vardıklarında avret yerleri açılmasın diye elbisenin eteğini çekiştiriyorlardı."

    5 Geri: Zühd Dönemi Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:51 pm

    asel




    6. İlk İki Asır'da Başlıca Zühd Mektepleri
    Hicrî II. asırın sonuna kadar olan dönem genellikle zühdün ferdî olarak yaşandığı bir dönem olmakla birlikte bâzı bölgelerde belli başlı zâhidlerin açtığı bir zühd çığırı gözlenmektedir. Bunların başhcaları Medîne, Basra, Kûfe ve Horasan mektebidir.

    Hicrî I. II. (M. VII. ve VIII.) Asır'daki Zühd Mektepleri

    a) Medîne Mektebi
    Zühd ve tasavvufun Kur'ân ve sünnetten alınan temel esasları İslâm devletinin ilk başkenti olan Medîne'de hayâta yansımıştır. Zühdî hayâtın en güzel örnekleri orada Hz. Rasûlullah (s.a.s.) ile hulefâ-i râşidîn, ashâb-ı kiram ve ashâb-ı suffenin hayâtında yaşandı. Medîne, zühdî hayâtın merkezi olmaya, Emevîlerin başkenti Şam'a taşıdıkları yıllara kadar devam etti. Şam'da Emevî saltanatının hüküm sürdüğü yıllarda Medîne'de Saîd b. Müseyyeb (ö.90/709) gibi zâhidler eksik değildi. Siyasî otoritenin merkezi Şam'a taşınınca Medîne mânevî hayât açısından daha bir önem kazandı. Allâh Rasûlünün beldesi ve başkenti siyâsî çalkantılardan bunalanların sığındığı bir selâmet sahili oldu. Vakıâ zaman zaman Abdullah b. Zübeyr gibi siyâsî kavganın içinde yer alan kimseler ve onların taraftarları görünse bile, Medîne genel havası îtibârıyla bir zühd şehriydi.

    b) Kûfe Mektebi
    Hz. Ali'nin devletine başkent yaptığı bu şehir, Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in şehid edildiği Kerbelâ'ya yakındır. Ehl-i Beyt taraftarları ile şîa mensuplarının Şam'daki Emevî hânedanına karşı savaş verdikleri bir merkezdir. Hz. Hüseyin'in şehâdetinden sonra meydana gelen pişmanlık sebebiyle bu bölge insanlarından bir grup, üzüntü ve gözyaşı ile kendilerini zühd ve ibâdete verdiler. "Bekkâûn" adıyla anılan bu gruba, pişmanlıkları sebebiyle "Tevvâbûn" adı da verilmiştir. Siyâsî kargaşanın âmil olduğu bu zühdî hayât, bâzı araştırıcıların ifâdesiyle Yemen halkının "misâli ve sembolî" özelliğini taşır. Mezhep de şia ve ehl-i beyt temayülüyle tanınır. Bunların hadîs ilmiyle olan ilgilerinde zâhir ve zâhire âit konular ağırlık kazanır. Şiirde de plâtonik aşk anlatımı esastır. Tavus b. Keysân, Saîd b. Cübeyr, Mansûr b. Ammâr, Câbir b. Hayyân ve Rebî b. Haysem burada yetişen ilk zâhidlerdendir. İlk defa sûfî lakabıyla anılanlar genellikle Kûfe'den çıkmıştır. Ebû Hâşim Sûfî (ö.l50/767) Kûfelidir.
    Ebû Haşim Sûfî, önce Kûfe'de, ardından Bağdad'da yaşamış ve buralarda meşhur olmuş bir sûfîdir. Melâmet anlayışına yakın fikirlere sâhiptir. Onun anlayışında, ihlâsa ermekten çok, riyâdan korunmak esastı. Nitekim Süfyân Sevrî'nin onun hakkındaki şu sözü bunu gösterir: "Ebû Hâşim olmasa riyânın ince noktaları bilinmezdi."


    c) Basra Mektebi
    Basra, İslâm tasavvufunda siyasetten uzak bir zühdî hayâtın merkezi olmuştur. Çünkü burada yetişen Hasan Basrî, İslâm'da kitap ve sünnete dayalı ehl-i sünnet anlayışını ilk sistemleştiren zâhid-sûfî olarak anılır. Basra mektebi Temîmoğullarına bağlı bulunduğundan, tenkid ve araştırma özelliği taşır. Şiirde rasyonalist bir telakkiye sâhip olan Basra mektebi, hadîste de araştırıcı ve sık eleyici bir yapıyı hâizdi. Mezhep îtibârıyla genelde ehl-i sünnet, kısmen de Mu'tezile olan Basra mektebinin Hasan Basrî'den sonraki en ünlü isimleri, onun talebeleri olan Mâlik b. Dinâr, Abdülvâhid b. Zeyd'dir.
    Hicrî I. ve II. asrın zâhidlerinin en önemli özelliği, cehennem korkusu ve cennet ümidi ile gözyaşı dökmek, ibâdet ve riyâzatla Hakk'a bağlanmak, dünyâdan el-etek çekmekti. Ancak bu asırlarda Râbiatü'l-Adeviyye ve Ma'rûf Kerhî gibi, sevgiyi öne çıkaran bir anlayış da yaygınlaşmaya başladı. Böylece Basra'daki tasavvuf mektebi Hasan Basrî ve Râbia'nın önderliğinde iki türlü gelişme gösterdi: Korku ve Hüzün Ekolü, Sevgiye Dayalı Zühd Yolu.
    aa. Korku ve Hüzün Ekolü: Bu ekolün kurucusu Hasan Basrî, 21/642-110/728 yılları arasında yaşadı. Hz. Peygamber'in hanımlarından Ümmü Seleme'nin himâyesinde Medîne'de yetiştiği ve Basra'da yaşadığı bilinir. Hadîs, fıkıh, kelâm ve tasavvuf sahasında üstad sayılan Hasan Basrî, iyi bir hatipti. Sûfî tabakât kitapları, özellikle Ebû Nuaym ve ondan naklen diğerleri, onun havf ve hüzün ile me'lûf olduğunu anlatır.49 Tanıyanların "dâimâ gözü yaşlı ve yüzü kederli" diye târif ettiği Hasan Basrî, dünyâ ikbâline değer vermeyen ve dünyâya sırt çeviren bir zâhiddi. Zâhidliği kadar tefekkür ve tezekküre dayalı bir tasfiyeyi benimsemişti. Ancak onun bu derin rûh hayâtı, hüzün, havf ve fakra âit söz ve tavırları, zâhidliği bir gâye ve nihâî amaç hâline getirmek değil, aksine bir hayra erişmek ve bir serden kurtulmak içindi. Erişmek istediği hayır, cennet ve rızâ-i ilâhî; kurtulmak istediği korku, cehennem ve gadab-ı ilâhîydi.
    Terâcim-i ahvâl ve tabakât kitapları onun, cehennemin sâdece kendisi için yaratılmışçasına cehennemden korktuğunu kaydeder. Korku ve hüzün konusunda: "Îmân eden kişinin kaygı ile sabahlayıp akşamladığını" söylerdi. Çünkü mü'min iki korku arasındadır. Biri geçmiş bir suç, diğeri kalan bir ömür. İnsan işlediği suçunun Allâh tarafından nasıl karşılanacağını bilemediği gibi, ömrünün kalan kısmında nelerle karşılaşacağının da farkında değildir.
    Hasan Basrî ile başlayan bu tasavvufî cereyanın temel özelliği, insanı îmâna kavuşturan tefekkür, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye sûretiyle insanı Allâh'ın rızâsına kavuşturan korku ve hüzündür. Hüznün temelinde tefekkür vardır. Çünkü tefekkür, insanı hem iyiliğe, hem de iyiliği yapmaya çağırır. Kötülüğü yapmaktan pişman olmak onu yapmamayı sağlar. Fâni olan ne kadar çok olsa, bâkî olana denk olamaz.
    Basra mektebi, Hasan Basrî'nin Habîb A'cemî (ö.115/733), Muhammed b. Vâsî (ö.127/744), Mâlik b. Dînâr (ö.131/748), Eyyûb Sahtiyânî (ö.131/748) Ferkad Sebahî (ö.131/748), Abdülvâhid b. Zeyd (ö.177/793) gibi talebeleri vâsıtasıyla devam etmiştir.50

    6 Geri: Zühd Dönemi Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:52 pm

    asel




    bb.Sevgiye Dayalı Zühd Yolu: İlk temsilcisi Râbia Adeviyye'dir. Râbia, hemşehrisi Hasan Basrî'den farklı bir tasavvufî anlayışın sâhibi ve kurucusu olmuştur. Onun geliştirdiği tasavvufî hayât, sevgi ağırlıklıdır. Allâh'ı zâtından dolayı severek dünyâdan el-etek çekmek ve yalnız O'nun cemâlini temaşâya gönül vermektir. Böylece Râbia sevgiyi ikiye ayırmış olmaktadır:
    1. İnsanı mâsivâ ile meşgul eden sevgi;
    2. Allâh'ı zâtı için sevmek.
    Râbia sıcak bir aşktan kaynaklanan vuslatı tadan ve cemâlullah peşinde koşan bir zâhide idi. O'nun sevgiye dayalı zühd anlayışı şu kıtada özetlenmiştir:
    Seni iki sevgi ile seviyorum. Biri Sana karşı aşk ile bağlanışımın ifâdesi, öbürü Senin sevilmeye lâyık oluşunun içimde meydana getirdiği sevgi.
    Sana sevgi ile bağlanışım yüzünden yalnız Seni anıyor, Senden başkasıyla alâkadar olmuyorum.
    Senin sevgiye lâyık oluşunsa Seni görmek için aradaki perdeleri kaldırmandır.
    Râbia, Allâh'a olan sevgisinden dolayı, ibâdetlere mukabil cennet beklentisini, efendisine ücret karşılığı hizmet eden bir hizmetçi konumuna düşmek olarak görür. Çünkü sevgi ve aşk, sevgiliden karşılık beklemeye mânîdir. Râbia Adeviyye, Hasan Basrî'den hemen sonraki nesildendir. 185/801 yılında vefât etmiştir. Bir başka şiirinde de şöyle der:
    Allâh'ı sevdiğini söylüyorsun, fakat O'na karşı gelmeye devam ediyorsun.
    Senin sevgin gerçek olsaydı O'na itaat ederdin. Çünkü seven sevdiğine itaat eder.
    Râbia, Allâh sevgisine engel her türlü sevgiyi Hakk'a perde görürdü. Kulluğu da Allâh sevgisi şartına bağlardı:
    Allâh'ım Sana Cehennemden korkarak ibâdet ediyorsam beni Cehennem ateşinde yak. Eğer Sana Cennet ümidiyle tapıyorsam Cennetini bana haram kıl.
    Benim Sana olan sevgi ve ibâdetim, Senin sevilmeye ve kulluğa lâyık bir mâbûd oluşundandır.
    Sözlerinde ve şiirlerinde sevgi kavramını açıkça ilk defa kullanan Râbia olmakla birlikte bu anlayış, daha sonraki dönemlerde korku ve hüzne dayalı tasavvufî telakkîden daha fazla yaygınlaşmış, hattâ tasavvuf, geneli îtibârıyla, bir sevgi ve gönül mektebi hâlini almıştır.

    d) Horasan Mektebi
    "Horasan diyârı" olarak anılan Mâverâünnehr bölgesinin hicrî II. asırdan başlayarak son devirlere kadar mühim tasavvufî şahsiyetlerle temâyüz ettiği ve pek çok ekolün kurucusunun bu bölgeden yetiştiği, özellikle Anadolu'nun İslâmlaşması ve Türkleşmesi olayında hizmet îfâ eden sûfîlerin bu bölgeden geldiği bilinmektedir. Bu îtibârla Horasan tasavvufunun tasavvuf târihinde önemli bir yeri vardır. İbrahim b. Edhem (ö.161/777), Fudayl b. İyâd (ö.187/802), Şakîk Belhî (ö.194/809) bu bölgeden yetişen ilk zâhidlerdir. Horasan asıllı olan bu ilk zâhidler, daha sonra Basra ve Bağdad civarına gelerek, o bölgedeki tasavvufî cereyanların tesiriyle yetişmişlerdir. Bu yüzden Horasan bölgesi ilk zâhidlerinde, Basra mektebinin zühd, fakr, ibâdet, Allâh korkusu gibi bâriz vasıfları göze çarpmaktadır. Horasan zâhidleri bu vasıflardan başka bir de "tevekkül" konusundaki fikirleriyle farklı bir tablo sergilemişlerdir. Onlar tevekkülü "Allâh'ın vaadine karşı nefsin tam bir itmi'nan içinde olması" şeklinde yorumlamışlardır. Daha sonraki yıllarda Nişabur ekolüyle "melâmet ve fütüvvet" konularına ağırlık verecek olan bu ekol, "rızâ"nın makam veya hâl olması gibi bir tartışma ile makamı hâl olarak savunup Bağdad ekolünden ayrılmıştır.
    Hicrî II. asırın sonuna kadar olan dönemde Râbiatü'l Adeviyye "muhabbetullah"ı, Ma'ruf Kerhî "ma'rifetullah"ı zühdün esası yaptı. Mânevî eğitimde mürşid edinme işi de Ma'ruf'un geliştirdiği hususlar arasındadır. Gerek Râbia, gerekse Dâvûd Tâî bekârdır. Dâvûd Tâî, kitaplarını ırmağa atarak riyâzata yönelmiştir. Yine bu dönemde riyâzat ve mücâhede hayli ileri noktalarda uygulanmıştır. Cezbe, vecd ve semâ gibi konular henüz pek yaygınlık kazanmış değildir.


    * Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat

    7 Geri: Zühd Dönemi Bugün 2:47 am

    Sponsored content


    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    Similar topics

    -

    » KAN GURUPLARI

    Bu forumun müsaadesi var:
    Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz