GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 4 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 4 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Sûfî ve Tasavvuf Kelimelerinin Kökü

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Sûfî ve Tasavvuf Kelimelerinin Kökü Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:39 pm

asel




SÛFÎ VE TASAVVUF KELİMELERİNİN KÖKÜ


Sûfî ve tasavvuf kelimeleri Kur'ân ve hadîslerde zikredilmediği gibi, sahâbe ve tâbiîn devrinde bilinen kavramlar da değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) devrine yetişen ve O'nu görme bahtiyarlığına eren kimselere "sahâbî" adı verildiğinden o dönemde zühd ve takvâ ile temâyüz eden şahsiyetlere bir başka ad verilmesine ihtiyaç duyulmamıştır. Sahabelere yetişen ikinci nesle de "tâbiîn" dendiğinden bu isimle anılmak onlara şeref olarak kâfiydi. "Tebe-i tâbiîn" döneminde iyice genişleyen İslâm dünyâsında refah seviyesi yükseldikçe halkın ibâdet ve zühd konularına yönelenlerine yeni bir takım adlar verilmeye başlandı. Bu adlar arasında en yaygın olanları âbid, zâhid, nâsik, bekkâ gibi isimlerdi. Bunların arkasından hicrî II. asrın ortalarından sonra kullanılmaya başlayan ve giderek yaygınlaşan kavram ise "sûfî" kavramıdır. İlk defa "sûfî" lakabıyla anılan zât, bir rivâyete göre Câbir b. Hayyân (ö.150/767), bir başka rivâyete göre ise Ebû Hâşim'dir. Her ikisi de Kûfe'li olan bu zâtların durumları nazar-ı i'tibâra alındığında "sûfî" kavramının önce Kûfe ve Basra'da ortaya çıktığı söylenebilir.
Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin hangi kökten geldiği konusu ihtilaflıdır. Kuşeyrî ve Hucvirî gibi bâzı müellifler bu kelimenin Arapça herhangi bir kelimeden türemiş olmadığını, olsa olsa câmid bir lakap olabileceğini belirtmektedirler. Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin Arapça bir kökü bulunduğunu öne sürenler ise bir kelime üzerinde ittifak edemeyerek değişik görüşler öne sürmüşlerdir. Tasavvuf kelimesine kök olarak Öne sürülen başlıca kelimeler şunlardır:
1. Asr-ı saâdetteki ashâb-ı suffenin suffesinden,
2. Bir çöl bitkisi olan sufâneden,
3. Duruluk ve temizlik anlamına gelen safa ve safvetten,
4. Saff-ı evvelden,
5. Kendilerini halka hizmete veren Benu's-sûfeden,
6. Ense saçı ve kıl demek olan sûfetü'l-kafâdan,
7. Sıfat kelimesinden,
8. Yunanca hakîm ve filozof anlamına gelen sofiadan,
9. Yün anlamına gelen sûftan.
Ashâb-ı suffe, hayâtlarını Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mescidinin sofasında geçiren, orada yatıp kalkan ve mescide devamdan başka dünyevî meşgûliyeti bulunmayan sahâbîler topluluğudur. Sayıları 70 ilâ 300 arasında değişen bu fakir sahâbîler topluluğu, aynı zamanda Allâh Rasûlü'nün hazır muallimleriydi. Bir bölgeden mürşid ve muallim istendiğinde bunların içinden seçilip gönderilirdi. Maişetleri Allâh Rasûlü ve zengin sahâbîler tarafından sağlanan ashâb-ı suffenin hayâtı ile sûfîlerin hayâtları arasında bir benzerlik dikkat çekmektedir. Bu yüzden sûfî ve tasavvuf kelimesinin suffe kökünden gelmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bu tevcih anlam açısından doğru sayılabilirse de dilbilgisi açısından doğru olamaz. Çünkü suffenin nisbeti suffîdir, "sûfî" değil.
Sûfî kelimesinin bir çöl bitkisi olan sufân ve sufâneden alınmış olması ihtimali, sûfîlerin yemeye değer vermemeleri ve genellikle nebâtî şeyler yemeye özen göstermiş olmalarından dolayıdır. Ancak sufân veya sufâne kelimesinin nisbeti sufânî olması lâzım geldiğinden sûfînin bu kökten gelme ihtimali yok gibidir.
Sûfî ya da tasavvuf kelimelerinin safa ve safvet kökünden gelmiş olduğu görüşünü öne sürenler, tasavvufun daha çok bir kalb tasfiyesi işi olduğuna ve safvet-i kalbe verdiği öneme dikkat çekerler. Safânın nisbesinin safâî, safvetin nisbesinin safevî şeklinde geldiğine bakılırsa bu ihtimal de pek geçerli sayılmaz.
Sûfîlerin kalbleriyle ve takvâ duygusuyla Allâh'a yönelişleri îtibârıyla halk içinde saff-ı evvelde bulunmaları gerektiğine istinâden tasavvufun saff kelimesinden gelmiş olabileceğini öne sürenler de vardır. Ancak bu kelimenin nisbetinin saffî olması gerektiğinden gramer açısından bu tevcih de muteber değildir.
Benu's-sûfe, İslâm'dan önce yaşayan ve kendilerini Kâbe hizmetine adayan bir kabîlenin adıdır. Sûfîler Hakk'a ve halka hizmeti ön planda tuttuklarından, kendilerine, Allâh'ın evi Kabe'ye hizmet eden bu kabileye nisbetle sûfî denmiştir. Mânâ ve gramer açısından uygun görünen bu tevcihe itiraz edenler, İslâm'ın geldiği yıllarda bu adla anılan bir kabile bulunmadığını ve Benu's-sûfe'nin münkariz olduğunu öne sürerler.
Sûfetü'I-kafâ, ense kılı demektir. Sûfîler giyim ve kuşamlarına önem vermedikleri ve saçlarına başlarına dikkat etmedikleri için kendilerine bu kelimenin nisbetiyle ad verilmiştir. Tasavvuf târihinde saçlarını uzatan ve "Şa'rânî" lakabıyla anılan pek çok mutasavvıf bulunmakla birlikte sûfî kelimesinin "sûfe" kökünden gelmesi pek mümkün görünmemektedir. Çünkü gramer kâidelerine göre bu kelimenin nisbesinin sufetî veya sufevî şeklinde olması gerekir.
Sûfînin en güzel sıfatlarla muttasıf bulunduğunu öne sürerek sûfî ve tasavvuf kelimelerinin sıfat kelimesinden geldiğini öne sürenler vardır. Bir önceki kelimede olduğu gibi gramer açısından böyle bir tevcih doğru değildir. Çünkü sıfatın nisbeti sûfî değil, sıfetî veya sıfevî olmalıdır.
Bîrûnî (ö.443/1051) ve onun ardından bâzı Batılı müsteşrikler, sûfî kelimesinin Yunanca "hikmet" anlamına gelen "sofia"dan alındığını öne sürmüşlerdir. Ancak sûfî kelimesinin felsefenin Arapça'ya çevrilmesinden çok önce İslâm dünyâsında kullanılmaya başlandığına ve İslâm filozoflarına "hakîm" ya da "feylesûf' denilerek "sûfî" denilmediğine bakılırsa, bu iddianın da kabulünün mümkün olmadığı anlaşılmış olur.
Sûfî kelimesinin kökü olarak en çok hüsn-i kabul gören kelime, yün anlamına gelen Arapça "sûf"tur. Klâsik tasavvuf yazarlarının ilklerinden olan Ebû Nasr Serrâc (ö.378/988), peygamberlerin, evliyâ ve asfıyânın yolu dediği sûf giyme âdetinden hareketle sûfî kelimesini bu kökten sayar. İnsanların giydikleri libasa nisbetle isim almalarının eski bir âdet olduğunu, Îsâ'nın arkadaşlarının beyazlar giydikleri için "beyaz libaslı" anlamına "havârîler" adını aldıklarını belirten Serrâc, sûfîlere de yünlü giydikleri için sûfî dendiğini; gömlek giyinenin fiili "tekammesa" ile ifâde edildiği gibi, sûfîlerin ilmine de "tasavvuf denildiğini anlatmaktadır. Onun ifâdesine göre sûfîleri, fakihlerin fıkha, muhaddislerin hadîse, müfessirlerin tefsire nisbeti gibi kendi hâl ve makamlarından birine nisbet edip adlandırmak mümkün değildir. Çünkü hâller ve makamlar pekçok ve değişken olduğundan sûfînin ad ve lâkabının devamlı değişmesi gerekir. Bu ise işi iyice zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Klâsik devir müelliflerinden Kelâbâzî, Ebû Nuaym, Gazzâlî, İbnu'l-Cevzî, Sühreverdî, İbn Teymiye ve İbn Haldun bu görüşü benimsemektedir. Müsteşriklerden Nicholson, Nöldeke, Massignon ve Goldziher ile son devir mutasavvıflarından Ezher şeyhi Abdulhâlim Mahmud de bu görüşe katılan âlimlerdendir.
Fransız müslüman Rene Guenon (Abdulvâhid Yahyâ), sûfî kelimesinin ebced hesabıyla "el-Hıkmetü'1-ilâhiyye" kelimesinin harfleri toplamına eşit olduğunu ve bu tevcihle sûfî ve tasavvuf kelimelerinin sûf kökünden gelmesi ihtimalinin daha büyük olduğunu belirtmektedir.
Sûfî kelimesinden önce âbid, zâhid, nâsik ve bekkâ gibi değişik isimlerle anılan tasavvuf mensupları, bu ismin yaygınlaşmasından sonra da muhtelif memleketlerde değişik bâzı isimlerle anılmışlardır. Vatanlarını terk ettikleri için "gurebâ", diyar diyar dolaştıkları için "seyyâhîn" (gezginciler), sahralarda dolaşarak zaman zaman mağaralarda yaşadıkları için Horasanlılarca "şikeftiyye", açlık ve az yemeye dikkat ederek dünyâya önem vermedikleri için Şamlılarca "cûıyye" (açlar), mülkün Allâh'a âit olduğu düşüncesinden hareketle Allâh'tan başka herkese karşı müstağni davrandıkları için "fukâra", kalblerini nurlandırmaya çalışmaları sebebiyle "nûriyye" gibi adlar almışlardır. Sühreverdî, mukarrebûnu sûfıye, ebrârı mutasavvife anlamında kullanmakta, fakr, zühd ve tasavvuf arasında bir ilişki bulunduğuna dikkat çekmektedir.


* Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz