GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

Similar topics
    En son konular
    » 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
    Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

    » 14-mart-2015
    C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

    » KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
    Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

    » sümbül...
    Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

    » taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
    Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

    » deneme
    C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

    » buldugumuz bir taş
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

    » Eski rum evleri ve definesi
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

    » kaya işaretler
    Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

    » taştan daire ve dörtgen
    C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

    Kimler hatta?
    Toplam 8 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 8 Misafir

    Yok

    Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
    RSS akısı

    Yahoo! 
    MSN 
    AOL 
    Netvibes 
    Bloglines 



    Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

    Tasavvufun Tarifi Ve Kaynağı

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    1 Tasavvufun Tarifi Ve Kaynağı Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:36 pm

    asel




    TASAVVUFUN TÂRİFİ VE KAYNAĞI
    ..:: 1 ::..

    Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği konusunda olduğu gibi, tasavvufun târifi konusunda da belli bir görüş birliği sağlanamamıştır. Tasavvuf, nazarî ve aklî bir ilim olmadığı, aksine tecrübî bir ilim olduğu için târifleri de pek çoktur. Çünkü her mutasavvıf tasavvufu yaşadığı mânevî tecrübelere ve bulunduğu makamlara göre tanımlamaktadır. Bu târiflerin sayısını bine kadar çıkaranlar, hattâ "mutasavvıfların sayısıncadır" diyenler vardır. İngiliz Müsteşrik Nickolson, Kuşeyrî Risâlesi ile Attâr'ın Tezkiretü'l-evliyâ'sı ve Câmî'nin Nefehâtü'l-üns'ünde geçen yetmiş sekiz târifi kronolojik sırayla bir araya getirmiştir.1 Tasavvufu ayrı ifâde ve lâfızlarla ele alan bu târifleri on grupta toplamak mümkündür. Biz bu bölümde târifleri on maddede gruplandırdıktan sonra bunların Kur'ân ve sünnetten mesnetlerini göstermeye çalışacağız. Önce tasavvuf târiflerini sıralayalım:

    1. Tasavvuf zühddür,
    2. Tasavvuf güzel ahlâktır,
    3. Tasavvuf tasfiye; Yâni kalb temizliğidir,
    4. Tasavvuf tezkiye; Yâni nefs ile mücâhededir,
    5. Tasavvuf istikâmet; yâni kitap ve sünnete sarılmaktır,
    6. Tasavvuf Allâh'a tam teslîmiyet ve rabbânîliktir,
    7. Tasavvuf Hakk'a vuslattır (ihsân),
    8. Tasavvuf İslâm'ın rûh hayâtıdır,
    9. Tasavvuf bir bâtın ilmidir,
    10. Tasavvuf havassa âit ledün ilmidir.

    Tasavvuf ve sûfî kelimeleri, her ne kadar kitap ve sünnette lafız olarak geçmese de mutasavvıfların tasavvufu târif ederken kullandıkları ifâdeler ile tasavvuf kavramlarının ekserîsi, Kur'ân ve sünnet kaynaklıdır. Bu yüzden tasavvuf târiflerinin Kur'ân ve sünnetten mesnedinin gösterilmesi, tasavvufun kaynağını da ortaya koyacaktır.

    l. Tasavvuf zühddür:
    Zühd dünyâya karşı tavır koymaktır. Mâsivâdan yüz çevirip Allâh'a yönelmektir. Tasavvufun Allâh sevgisine engel olan dünyâ alâkasını kalbden çıkarıp, gönlü Allâh'a yöneltme özelliğine dikkat çeken bâzı mutasavvıflar, onu zühd olarak görmüşlerdir. Tasavvufî telâkkînin zühd olarak ortaya çıkışı nazar-ı îtibâra alındığında bu görüşün yanlış olmadığı anlaşılır. Kronolojik esasa göre ilk tasavvuf târifi yapan Ma'ruf Kerhî'nin (0.200/815) tanımı da zühd anlayışına uygundur: "Tasavvuf hakîkatleri almak, insanların elindekinden ümid kesmektir."
    Zühd, tasavvufun gerçekleştirmeyi amaçladığı rûhî olgunluğa götüren bir vâsıtadır, bizzat gâye değildir. Bu yüzden tasavvufu sadece zühd diye târif, eksik olur. Kur'ân'da zühd kelimesi bir yerde ve ism-i fâil vezninde geçmektedir. "Zâten onlar Yûsuf hakkında zâhid idiler, O'na değer vermezlerdi."2 Kur'ân'da, dünyâdan kesilip tam anlamıyla Allâh'a yönelme mânâsında "Tebettül" kelimesi kullanılmıştır. "Her şeyden kesilerek tam anlamıyla Allâh'a yönel."3 Kur'ân'da pek çok âyet-i kerîmede dünyâ hayâtının geçiciliği ve çekiciliği anlatılmış4 ; insanları kandırmaması istenmiş5 ; önemsizliği ve âhiretin daha önemli ve hayırlı oluşuna dikkat çekilmiş;6 dünyâ hayâtının asla âhiret hayâtına tercîh edilmemesi emredilmiş;7 dünyâ hayâtına karşılık âhiret hayâtının verilmesinin ağır bir azâbı gerektireceği bildirilmiş;8 mal ve evlât dünyâ hayâtı, iyi ameller ise âhiret hayâtı olarak değerlendirilmiştir.9
    Âyetlerde genellikle dünyâ hayâtı ve ona meylin yerilerek âhiret hayâtının öğülmesinin sebebi, insanda fıtrî olan dünyâ sevgisini frenlemek ve kulluk şuurunun kaybolmamasını sağlamaktır. Hz. Peygamberin hadîslerinde de zühd öğülmüş ve zühdün en güzel örnekleri kendi hayâtlarında görülmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerîf var ki, tasavvufî anlamdaki "zühd" kavramını özetlemiş gibidir. Bir sahâbî gelip Hz. Peygamber (s.a.s.)'e sorar:
    "- Yâ Rasûlallâh, bana öyle bir amel göster ki, onu işlediğim zaman beni hem Hakk, hem de halk sevsin." Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurur:
    "Dünyâya karşı zâhid ol ki Allâh tarafından sevilesin. İnsanların ellerindekilere karşı zâhid ol ki, onlar tarafından sevilesin."10
    Hz. Peygamber'in bundan başka dünyâ hayâtına değer vermemeyi öğütleyen pek çok hadîsleri vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir:
    "Altına, gümüşe, kumaşa ve abaya kul olanlar helak oldu. Böyleleri kendilerine bir şey verilince râzı olurlar, verilmeyince kızarlar."11
    Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün elini İbn Ömer (r.a.)'in omzuna koyarak: "Dünyâda ya garip bir insan gibi, ya da yolcu gibi ol!" buyurur.12
    Bir başka hadîslerinde "dünyânın mü'minin zindanı, kâfirin cenneti" olduğunu haber vermişlerdir.13
    Abdullah b. Amr diyor ki: Allâh Rasûlü bir gün bize uğramıştı. Biz de oturduğumuz kulübeyi tamirle meşguldük. Bize "ne yaptığımızı" sordu. Biz de "yıkılmak üzere olan evimizi onarıyoruz." dedik. Bize: "Eceliniz daha yakın." buyurdu.14
    "Uhud dağı kadar altınım olsa borcumu ödemek için alacağım miktar müstesna, kalan kısmının üzerinden üç gün geçmeden elimden çıkmasını arzu ederdim." 15
    İbn Mes'ûd'un haber verdiğine göre Rasûl-i Ekrem bir gün hasırın üzerinde uyumuş ve hasır mübarek vücûdunda izler bırakmıştı. Bunun üzerine: "Hasırla aranıza bir şeyler serseydik " diyen sahâbîlere: "Benim dünyâ ile ne işim var? Ben, dünyâda yolculuğu sırasında bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan geçip giden bir yolcu gibiyim."16 buyurmuştu.
    Hz. Peygamber (s.a.s.)'in evinde günlerce ateş yanmaz, bir çorba bile pişmezdi. Üç günden fazla üst üste karnını doyurduğu olmazdı. Yiyecek bir şey bulursa yer, değilse oruca niyet ederdi. Bazen açlıktan karnına taş bağladığı bile olurdu. Nitekim Hz. Ömer: "Ben, Rasûlullâh'ın bütün bir gün açlıktan kıvrandığını ve karnını doyurmak için âdî bir hurma bile bulamadığını gördüm."17 derdi.
    Allâh Rasûlü vefât ettiği zaman, arkasında ne altın, ne gümüş, ne de câriye bırakmıştı. Sâdece binmekte olduğu beyaz bir katırla, silâhı, bir de yolcular için vakfettiği bir arazisi kalmıştı. Hattâ vefâtı sırasında bir vesk arpa karşılığı zırhı bir yahûdîde rehindi.18
    Allâh Rasûlü, ömrü boyunca zâhidâne bir hayât yaşadı. Yünlü, pamuklu, yamalı, yamasız, ne bulduysa onu giydi. Ne bulduysa onu yedi. Pabuçlarını, elbiselerini kendisi yamadı. Merkebe bindi, koyun ve keçilerini bizzat sağdı. Zengin-fakir herkesle el sıkışıp görüştü. Kilim üzerinde uyudu. Zevcesi Hafsa vâlidemiz anlatıyor: "Bir kilimi ikiye katlar da ona yatak yapardık. Bir defasında dörde katlamıştık da gece namaza kalkamamış ve "altına ne serildiğini" sorarak her zamanki serginin serilmesini taleb etmiş, istirahatı ile fazla meşgul olunmasından hoşnud olmamıştı.19

    2 Geri: Tasavvufun Tarifi Ve Kaynağı Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:37 pm

    asel




    2. Tasavvuf güzel ahlâktır:
    İslâm'ın ahlâk nizamıyla ilgilenmesi, kötü huyları söküp atarak onun yerine güzel huyları yerleştirmeyi amaçlaması sebebiyle bâzıları tasavvufu bu şekilde tanımlamışlardır. İşte bunlardan bir kaçı:
    Ebû Muhammed Cerîrî (ö. 311/923): "Tasavvuf, her güzel huyu benimsemek ve her kötü huydan sıyrılmaktır."
    "Ebû Bekir Kettânî (ö. 322/933): "Tasavvuf ahlâktır. Ahlâkî açıdan senden üstün olan safâ ve mânevî temizlik açısından da üstündür."
    Ebû Muhammed Murtaiş (ö. 328/939): "Tasavvuf güzel ahlâktır."
    Tasavvufun konusu "tahalluk ve tahakkuk"tur. Tahalluk, İslâm ahlâkını öğrenmek demek olduğuna göre, tasavvuf ile ahlâk içiçedir. Tasavvuf ıstılahları incelendiğinde özellikle "makâmât" olarak ifâde edilen kavramların sabır, şükür, rızâ gibi ahlâkî umdeleri ihtiva ettiği görülür. Ahlâkın İslâm'ın gerçekleştirmeyi amaçladığı en üstün değerlerden olduğu bilinmektedir. Nitekim Kur'ân'da: "Sen yüce bir ahlâk üzeresin."20 âyet-i kerîmesiyle Hz. Peygamber'in yüce ahlâkı öğüldüğü gibi bizzat kendileri de: "Ben başka bir maksadla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim."21 buyurmuşlardır. Hz. Âişe vâlidemize Efendimiz'in ahlâkından sorulduğunda o: "O'nun ahlâkı Kur'ân'dı." diye karşılık vermişti. Hadîs, Siret ve Şemâil kitaplarında O'nun güzel ahlâkını anlatan özel bölümler bulunmaktadır.
    O, güzel ahlâkının gereği olarak nefsi için kızmaz, intikam almaya kalkışmazdı. Nitekim Enes (r.a.): On yıl boyunca ona hizmet ettiğini ve bu süre içinde O'nun kendisine asla kızmadığını, bir işten dolayı azarlamadığını anlatırdı. O, rahmet peygamberiydi. Bu yüzden Uhud günü mübarek yanağı yarıldığında beddua etmesi istenmiş, O şu karşılığı vermişti: "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ben ancak dâvetçi ve âlemlere rahmet olarak gönderildim."22

    3. Tasavvuf tasfiyedir, kalb temizliğidir:
    Bâzı mutasavvıflar, safvet-i kalbe verdiği önemi nazar-ı îtibâra alarak tasavvufu bu şekilde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan bir kaçı şöyledir:
    Bişr Hâfî (ö. 227/841): "Sûfî, kalbini Allâh için tasfiye edip tertemiz yapan kimsedir."
    Ebû Saîd Harrâz (ö.277/890) "Sûfî, Allâh'ın, onun kalbini tasfiye edip nurla doldurduğu kimsedir. Böyle kalbine nur giren kimse zikr-i ilâhîden lezzet duyar."
    Cüneyd Bağdadî (ö.297/909): "Tasavvuf Allâh'ın safâyı sana has kılmasıdır. Allâh'tan gayri her şeyden (mâsivâ) gönlü arındırılan kimse gerçek sûfîdir."
    Tasavvuf târifleri içinde tasfiyeyi öne çıkaranlar, sayı bakımından diğerlerine nazaran daha çoktur. Kur'ân'da kalbin safvet (kalb-i selîm) ve kasvet şeklinde birbirine zıt iki vasfından bahsedilmekte, bunlardan biri övülürken, diğeri yerilmektedir. Övülen kalb, safvet özelliğine sâhip, içinde Allâh'tan başkasına yer olmayan "selîm kalb" tir. Nitekim: "O gün ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allâh'ın huzuruna selim bir kalble gelenler müstesna."23 buyurulmaktadır. Kasvetli kalb ise günah lekelerine bulanmış, kirlenmiş ve kararıp katılaşmış kalbtir. "Allâh'ın zikrinden uzak kasvetli kalbe yazıklar olsun."24 Allâh Teâlâ, kararan katı kalbleri kayalara benzetir. "Sonra kalbleriniz katılaştı da katılıkta taş gibi oldu. Hattâ daha da ileri. Taşlardan öyleleri vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır."25
    Kur'ân ve sünnette insanın kalbî amellerinin, organlarıyla yaptığı amellere üstünlük arzettiğini gösteren pek çok ifâdeler bulunmaktadır: "Allâh, sizin sûretlerinize ve mallarınıza değil, sîretlerinize, kalblerinize ve amellerinize bakar."26 "Haberiniz olsun ki insan vücûdunda bir et parçası vardır. O iyi ve sağlam olursa vücûd da iyi ve sağlam olur. Eğer o kötü olursa vücûdun tamamı kötü ve fâsid olur. Bilesiniz ki o et parçası kalbtir?"27 Demek ki kalbin salah ve safveti amellerin sonucuna da tesir ediyor. Bu yüzden Allâh Rasûlü bir seferinde eliyle kalbini işâret ederek üç defa: "Takvâ buradadır."28 buyurdu.
    Kalbi takvâya götüren safvet, safveti sağlayan itminân, itminânı temin eden de nâfile ibâdet ve zikirdir. Çünkü kalb günah lekeleriyle karardığı gibi, tevbe, zikir ve nâfile ibâdetle arıtılır. Nitekim Kur'ân'da kalblerin zikir ve îmânla itminâna erdiğine işâret eden âyetler vardır: "Dikkat edin, kalbler ancak Allâh'ın zikriyle itminâna erer."29
    Kalb tasfiyesi, nâfile ibâdet ve zikirle yapılan takvâ hazırlığıdır. Kalb tasfiye edilince, dâimâ iyiliğe meyleder bir duruma gelir ki, bundan sonra güzel huy ve ameller hiçbir zorlanmaya mahal kalmadan "refleks" hâlinde insanda yer eder. Ahlâkın esası da bu hâle ermektir. Böylece rûh sâfiyeti de tam bir tehzib sağlanmış olur. Zikrin kalb tasfiyesi ve mânevî kemâl konusundaki etkisi sebebiyle Muâz b. Cebel'in "En fazîletli amel hangisidir?" sorusuna Allâh Rasûlü: "Dilin, zikr-i ilâhî ile ıslak olduğu hâlde Allâh'a kavuşmandır."30 cevâbını vermiştir.

    4. Tasavvuf tezkiyedir; nefs ile mücâhededir:
    Bir takım sûfîler, tasavvufun nefsi eğitmek için kullandığı usulleri dikkate alarak bu ilmi böyle tanımlamışlardır.
    Cüneyd Bağdadî: "Tasavvuf sulhu olmayan bir cenktir." derken tasavvufun durmadan, dinlenmeden nefs cihadını gerçekleştirmeyi amaçladığını belirtmektedir.
    Cenâb-ı Hakk, Kur'ân'da Hz. Peygamber'in görevlerini sayarken bunlardan birinin "tezkiye" olduğuna işâret buyurmaktadır: "Allâh'tır, ümmîlere kendi içlerinden, onlara Allâh'ın âyetlerini okuyan, onları tezkiye eden, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen."31 Bu âyetteki tezkiyeden murad, mânevî arınmadır. İnsanları kötü huy ve alışkanlıklarından arıtmak, iyilik ve güzelliklerle bezemektir. Cenâb-ı Peygamber (s.a.s.)'e bir risâlet görevi olarak verilen tezkiye, aslında bütün müslümanlardan istenmektedir. Nitekim bir âyette: "Andolsun nefse ve onu yaratana. O, nefse kötülüklerini göstererek ondan kaçınmayı ilham etmiştir. Nefsini tezkiye eden, arıtıp kötü huy ve sıfatlardan korunan kişi kurtulmuş, onu kirleten ise hüsrana uğramıştır."32
    Tasavvuf tezkiyedir, fakat her tezkiye tasavvuf değildir. Bu yüzden tasavvufun emrettiği tezkiye, şeriatın hükümlerine uygun olan tezkiyedir. O da ittibâ ve imtisal ile olur. Yâni Allâh Rasûlüne uymak ve O'nu örnek almakla gerçekleşir. İttibâ bir sevgi ve muhabbet işidir. Nitekim Allâh Teâlâ: "De ki, eğer Allâh'ı seviyorsanız, bana ittibâ edin ki, Allâh da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın."33 Tasavvuftaki tezkiye her türlü yabancı etkiden ve felsefe şâibesinden uzak nebevî bir tezkiyedir. Böyle bir tezkiye şüphesiz kalblerin Allâh'a, cisimlerin rûha, nefislerin ibâdete, cemiyetin ahlâka, âlimlerin Rabbânîliğe karşı zayıflayan bağlarını güçlendirir, sâhiplerini dünyâ ziynetine, mal ve evlâd fitnesine ve şehvet ihtirâsına karşı korur.
    Nefs tezkiyesi denilen şey, nefsin riyâzat ve mücâhede yoluyla kötü sıfatlarının ortadan kaldırılmasıdır. "Senin en büyük düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir."34 hadîsi gereği nefs düşmanından kurtulmaktır. Bu konuda ileride tasavvuf kavramları bölümünde "mücâhede ve riyâzat" kısmında bilgi verilecektir.


    5. Tasavvuf, istikâmet; kitap ve sünnete sarılmaktır:
    Şeriat ölçüleri dışına çıkan bir tasavvufî anlayışı İslâmî saymak mümkün değildir. Tasavvuf şeriata sımsıkı sarılmayı ve edep sınırını gözetmeyi öngörmektedir. Bu yüzden bazıları tasavvufu bu anlamda tanımlamaktadır. Nitekim Cüneyd Bağdâdî: "Tasavvufu toplu hâlde zikir, (Kur'ân'ı) dinleyip vecde gelmek ve (Kitap ve sünnete) ittibâ ederek ameldir." diye tanımlar.
    Seriy Sakatî (ö.257/870): "Tasavvuf üç mânâyı kapsayan bir kelimedir. Mârifetin nûru, verâın nûrunu söndüremez. Tasavvuf, Kitap ve Sünnet'in zâhirine ters bir bâtın ilminden bahsetmez. Kerâmetleri sûfîyi Allâh'ın yasak bölgesine girmeye (haramlarını helal sayıp onlara dalmaya) sevk etmez." der.
    Cüneyd bir başka târifinde: "Tasavvuf bir evdir, kapısı şeriattır." der. Ebû Hafs Haddâd (ö.265/878): "Tasavvuf edepten ibârettir . Her makamın, her hâlin ve her vaktin bir edebi vardır. Ancak buralardaki âdâba riâyet eden kimse ricâl sınıfına girer."
    Tasavvuf, Kur'ân'daki "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol"35 âyetinde emredildiği şekilde, istikâmet üzere olmaktır. İstikâmet üzere olmanın zorluğuna işâret olmak üzere Efendimiz (s.a.s.): "Hûd sûresi beni ihtiyarlattı."36 buyurmuşlardır. Bu sûrenin özelliği istikâmet emreden âyetin burada olmasıdır.
    Kitap ve sünnetin emrettiği istikâmetin gerçekleşmesini sağlayan en mühim faktör, edeptir. Çünkü Peygamberimiz, kendi edep ve istikâmetinin Rahmânî ve mevhibe-i ilâhî olduğunu ifâde buyurmaktadır. "Beni Rabbım te'dib etti de benim edebim ne güzel oldu."37 Mutasavvıfların, "sâhibini, utanılacak şeylerden muhafaza eden sağlam bir his ve irâde" olarak târif ettikleri edep, onların şerîat sınırlarını korumada önem verdikleri hususlardan biridir ve istikâmeti korumaya yarar.

    3 Geri: Tasavvufun Tarifi Ve Kaynağı Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:37 pm

    asel




    6. Tasavvuf Allâh'a tam teslîmiyet ve rabbâniliktir:
    Bâzı mutasavvıflar teslîmiyet ve ibâdet konusundaki titizliğine bakarak tasavvuf için târifler yapmışlardır. Bunlara şöyle birkaç örnek verilebilir:
    Ebû Muhammed Ruveym (ö.303/915): "Tasavvuf, Allâh ile birlikte nefsi murâd-ı ilâhîye bırakmaktır."
    Ebu'l-Hüseyn Müzeyyin (ö.328/939): "Tasavvuf Hakk'a boyun eğmektir."
    Ebû Alî Rûzbârî (ö.322/933): "Tasavvuf, kişinin kovulsa bile Sevgili'nin kapısında diz çöküp beklemesidir."
    İbn Hafif (ö.331/942): "Tasavvuf, takdîr-i ilâhîye sabır, Allâh'tan gelene rızâ ile çöller ve yollar aşmaktır."
    Ebû Sehl Su'lûkî: "Tasavvuf itirâzı terketmektir."
    İslâm teslîmiyet demektir. Nitekim Kur'ân'da: "Ben âlemlerin Rabb'ına teslim oldum."38 âyetiyle Hz. Peygamber'in: "İslâm ol, kurtul."39 hadîsleri bunu ifâde etmektedir. Çünkü gerçek kulluk teslîmiyettir. "Allâh, kulunun kendisinden başkasına kul olmamasını"40 ister. Ayrıca "İnsanın hevâsının ve duygularının esiri olmamasını"41 bekler. Kur'ândaki "Rabbânîlik" emrini bu anlamda düşünmek gerekir. "Kitabı okuyup öğrettiğinize göre, içi dışına uygun Rabbani âlimler olun."42 Rabbânî âlim, ilmi kendisine fayda sağlayan, kendisini dünyâ zînetinden, mal ve evlad fitnesinden ve şehvet ihtirâsından koruyabilen kimse demektir. Bunun aksi ise, ilmi kendisine fayda sağlamayan âlimdir ki, Allâh Rasûlü böylelerinin kıyâmette en çok azâba uğrayanlar olacağını bildirmiştir.
    İslâm hristiyanların uydurdukları gibi dünyâdan büsbütün kopuk, evlenmeyi bile yasaklayan, dünyâ nîmetlerinden istifâdeyi nehyeden, halkın arasına karışmaya asla izin vermeyen rûhbanlığı yasaklamış, onun yerine yukarıdaki âyet-i kerîme ile "Rabbânîliği", Allâh adamı olmayı öğütlemiştir.

    7. Tasavvuf Hakk'a vuslattır (ihsân):
    Tasavvufun nihâî gâyesinin Hakk'a vuslat ve rızây-ı ilâhîye nâiliyyet oluşundan hareketle, Bâzıları tasavvufu buna benzer ifâdelerle tanımlamışlardır:
    Zünnûn Mısrî (ö. 245/859): "Ehl-i tasavvuf, Allâh'ı her şeye tercîh eden ve Allâh'ın da kendilerini herşeye tercîh edip yücelttiği kimselerdir."
    Ebu'l-Huseyn Nûrî (ö.295/907): "Tasavvuf, Hakk'ın nasîbi için nefsin nasibini külliyyen terketmektir."
    Ebû Amr Dımaşkî (ö.320/932): "Tasavvuf, yaratıkları noksan görmek, her noksandan münezzeh olan Hakk'ı görmekle noksan olan herşeye gözü yummaktır."
    Ebû Bekir Şiblî (ö. 334/945): "İki dünyâda Allâh ile berâber O'ndan başka birşey görmemektir."
    Bu târiflerde anlatılan basîret nazarıyla, tahakkuk ve müşâhede yoluyla Hakk'a vuslat, tasavvufun varmak istediği son hedeftir. O'na varmak ve O'nunla olmaktır. Kur'ân'daki Allâh'ın kendilerinden râzı olduğunu haber verdiği, rızâ ve ihsân makamına erdirdiği kullar bunlardır.43 İhsân, tasavvufta vusul, cem' ve maiyyet gibi kavramlarla ifâde edilmiştir. Buhârî'de rivâyet edilen bir kudsî hadîste vuslat ve Allâh ile berâberlik şuuru şöyle ifâde edilmektedir: "Allâh Teâlâ buyurur: "Benim velî kuluma düşmanlık edene Ben harp îlan ederim. Kulum Bana, üzerine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşamaz. Kulum farzlardan sonra nâfilelerle yaklaşmaya devam ederse Ben onu severim, Ben onu sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, düşünen aklı ve konuşan dili olurum. Böyle bir kulun istediğini hemen veririm, Bana sığınınca onu korurum."44 Kulun Allâh ile işitmesi, görmesi bir çeşit vuslattır. Allâh ile cem'dir. Allâh kulun fiilinin hâlikı olması hasebiyle bütün kullarıyla aynı durumdadır. Bu yakınlık Kur'ân-ı Kerîm'de birkaç âyet-i kerîmede açıkça belirtilmiştir. "Biz ona şah damarından daha yakınız."45 "Yönünüzü ne tarafa dönerseniz Allâh oradadır." 46, "Attığın zaman sen atmadın Allâh attı.".47 Bu âyetlerden kulun Allâh'a yakınlığı ve kulun fiillerinin Hâlik'a göre durumu açıkça ortaya çıkmaktadır. Aslında her şeyin fâili Allâh olduğu hâlde, insan dünyâ ve mâsivâ perdesi ile örtülü olduğundan, bu gerçeği göremiyor ve fiilleri geçici sûretlere hamlediyor. Fakat hadîste anlatıldığı gibi ibâdetlerle vuslata erenler bu sırrı hemen kavramaktadır. Tasavvufun ulaştırmak istediği tevhîd anlayışı budur. İbâdet sonucu meydana gelen aşk ve sevgi ile kulun Allâh'a varması, maddî ve zatî birleşme (hulul ve ittihâd) değil, mânevî bir vusuldür. Bunun başlangıcı kesbî, sonucu ise vehbîdir.

    8. Tasavvuf İslâm rûh hayâtıdır:
    İbâdet, riyâzat ve mücâhede sonucu rûhta meydana gelen kemâl ve inkişâf, mârifet-i ilâhiyye ve varlık konusunda bir takım ledünnî ve keşfi bilgilerin ortaya çıkmasını, aşk, cezbe, şevk ve zevk gibi rûhî duyguların yaşanmasını sağlar. Bu yüzden bâzı mutasavvıflar tasavvufun bu yönüne dikkat çekerek bu tür tanımlar yapmışlardır.
    Cüneyd Bağdâdî'nin iki sözü sûfîlerin rûh hâlini ve mârifet-i ilâhiyye anlayışını ifâde etmektedir:
    a) "Tasavvuf, Hakk'ın seni senlikten öldürüp kendisiyle diriltmesidir."
    b) "Tasavvuf, sûfînin içinde bulunduğu bir sıfattır. Bu sıfat, hakîkati îtibârıyla Hakk'ın, sûret ve zâhiri îtibârıyla halkındır."
    Ebû Ya'kub el-Mezâyilî: "Tasavvuf, her türlü sıfatın kaybolduğu bir hâldir." der.
    Ayrıca Kur'ân'da onun şahsına özel olarak: "Gecenin bir bölümünde uyanıp kalk ve sana mahsus olmak üzere bir nâfile (teheccüd) namazı kıl! Ola ki, Rabbın seni övgüye lâyık bir makama ulaştırır."48 "Senin Rabbın şüphesiz bilir ki, sen gecenin üçte ikisinden daha azını, yarısını ve bazan de üçte birini ibâdetle geçirmektesin."49 âyetleri onun gece namazına düşkünlüğünü tescil etmektedir. "Farz namazlardan sonra en fazîletli namaz, gece namazıdır."50 Hadîs-i Şerîfi, O'nun gece ibâdetine verdiği önemi ve gece namazının erdirici özelliğini gösterir. Efendimiz'in, geceleri dizleri şişinceye kadar ibâdet ettiğini ve kendisine "gelmiş geçmiş bütün günahlarının bağışlandığının Kur'ân diliyle haber verildiği" hatırlatıldığında şu cevâbı verdiği bilinmektedir: "Şükredici bir kul olmayayım mı?"51 Bu cevap O'nun ibâdetten aldığı rûhî hazzı gösterir.
    Farz ibâdetlerin dışında nâfile namaz ve oruç gibi zikir, dua ve istiğfarla çokça meşgul olduğu ve bu konuda ümmetine tavsiyelerde bulunduğu hadîs ve şemâil kitaplarında nakledilmektedir. Dualarında, diğer ibâdetlerinde olduğu gibi, tam bir vecd ve coşku içinde Rabbına iltica ettiği: "Sana teslim oldum, sana îmân ettim, sana güvendim, sana sığınıyorum." gibi lâfızlarla O'na olan teslîmiyetini ifâde buyurduğu bilinmektedir.
    Peygamberliğinin başlangıcında Hira mağarasında halvet hayâtı yaşadığı gibi, Medîne'de Ramazan aylarının son on gününde îtikâfa girer ve bu inzivâ sırasında rûhu yükselir, Cebrail ile Kur'ân'ı mukâbele ederdi.
    O'ndaki Allâh sevgisi, rûhunu doldurmuş, daha peygamberliğine tekaddüm eden aylarda inzivâ hayâtında iken halk O'nun için: "Muhammed Rabb'ına âşık oldu." demeye başlamıştı. Peygamberliğinden sonra da halktan dost olduklarına ancak Allâh için dost olmuş ve: "Allâh'tan başka bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekr'i edinirdim." 52 buyurmuştur. "Ben Allâh'ın dostuyum; ama bunu öğünmek için söylemiyorum."53 derdi. "Kişi sevdiği ile berâberdir." inancıyla ömür boyu Rabbı ile berâber olma rûhî olgunluğunda yaşadı ve nihâyet dünyâ ile âhireti tercîh konusunda muhayyer bırakıldığında: "Allâhümme er-Refîka'l-a'lâ; Senin yüce cânib-i izzetini tercîh ediyorum."54 diyerek rûhunu teslîm etti.

    4 Geri: Tasavvufun Tarifi Ve Kaynağı Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:37 pm

    asel




    Ondaki rûhî kemâl, Allâh sevgisiyle birlikte Allâh'tan sakınmayı gerektirecek ölçüdeydi. Nitekim: "Ben içinizde Allâh'tan en çok korkanınızım. O'ndan en çok sakınanınızım."55 buyururdu. Ancak ondaki bu korku, sevgi karışımı bir korkuydu. Tasavvufta "heybet" diye anlatılan sevgi ve korku hislerinin berâber bulunması hâli, Allâh Rasûlünde en üst seviyedeydi. Ondaki Allâh sevgi ve korkusu sebebiyle O, görenler ve dinleyenler üzerinde son derece etkili bir iz bırakırdı. Hattâ bir hadîs-i Şerîfte: "Ben, düşmanlarımı bir aylık mesafeden korkutacak bir rûhî güçle mücehhez kılındım."56 buyurmuştu. Hz.Ali'nin ifâdesine göre O'nu ilk görenin kalbine heybet hissi dolardı. Fakat O'nu tanıdıktan sonra insanın gönlünde samîmî bir muhabbet peyda olurdu. O'nu görenler arasında mehâbetinin etkisinden titreyenler olur, O: "Korkma, ben Kureyş'ten, güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum."57 buyurarak karşısındakini rahatlatırdı.
    O'na bakan yüzünü ayıramaz, O'nun yüzündeki nûrânîlik ve rûhânîlik pek çok kimseye: "Bu yüzün sâhibi yalancı olamaz."58 dedirterek müslüman olmalarına sebep olurdu.
    O'nun rûhânî ve nûrânî etkisi sohbet sırasında sahâbîler üzerinde de tesirini gösterir, huzurunda bulunanlar, rûhların melekûtî âlemlere yükseldiğini hissederlerdi. Nitekim Hanzala (r.a,): "Yâ Rasûlallâh, senin sohbetinde bulunduğumuz zaman dünyâdan soyutlanarak mânen yükseliyoruz; Cennet ve Cehennemi görür gibi oluyoruz. Bütün dünyevî emellerden sıyrılıyoruz. Fakat âilelerimize ve işlerimize dönünce durum değişiyor." deyince Efendimiz (s.a.s.): "Yâ Hanzala! Sizler benim yanımdaki vecd ve heyecanınızı muhafaza edebilseniz, meleklerin sizinle yolda musafaha ettiğini görürdünüz."59 buyurdu.
    O'nun sohbetinin rûhlarda meydana getirdiği tesir sebebiyle, hadîs kitaplarında sahâbîlerin O'nu dinlerken "Sanki başlarına kuş konmuş da onu kaçırmamak için hiç kımıldamadan pürdikkat kesildikleri."60 rivâyet edilmektedir.
    Allâh Rasûlü'nün vecd hâlini anlatan son bir rivâyete yer vermek, tasavvuftaki vecd ve cezbe hâlinin Hz. Peygamber'deki örneğini göstermek açısından ilginçtir:
    Anlatıldığına göre, Hz. Peygamber'e bir gün bir hâl arız olmuş, kendinden geçerek çevresinde olanlardan soyutlanmıştı. Bu hâlde iken Hz. Âişe yanına girdi. Ve Hz. Peygamber ona: "Sen kimsin?" diye sordu. Âişe (r.a.): "Âişe," cevâbını verince Allâh Rasûlü: "Âişe kim?" dedi. Hz. Âişe: "Sıddîk'ın kızı." karşılığını verdi. Bu sefer Efendimiz: "Sıddîk Kim?" diye soruyu yenileyince Âişe anamız: "Muhammed'in kayınpederi." dedi. Tekraren: "Muhammed kim?" diye sorulunca Hz. Âişe, Allâh Rasûlü'nün bir başka âlemde olduğunu ve sükût etmesi gerektiğini anladı ve başka soru sormadı.
    Allâh Rasûlü, çevresindeki ashâbına rûhânî bir hayât yaşatırdı. Sahâbîler O'nun sohbetlerindeki bu dînî his, heyecan, aşk, vecd ve istiğrak duygularını hâl yoluyla kendilerinden sonrakilere nakletmişler ve bu hayât kaybolmadan günümüze kadar gelmiştir. Rûhânî hayâtı, yazılı ve sözlü olarak anlatım mümkün olmadığı için gönülden gönüle, kalbden kalbe aktarılagelmiştir. "Mümin mü'minin aynasıdır."61 hadîsinde anlatıldığı gibi, hâllerin ve duyguların eğitimi in'ikâs yoluyla berâber ve bir arada bulunmak sûretiyle olur. O'nun bu rûhânî ve ahlâkî sıfatlarının mânevî in'ikâs yoluyla devam etmesi sebebiyle Allâh Teâlâ: "Biliniz ki, Allâh'ın Rasûlü aranızdadır." 62 "Sen onlar arasında bulunduğun sürece Allâh onlara azâb etmez."63 buyurmaktadır. Bu âyetlerde anlatılan Allâh Rasûlünün Asr-ı saâdetten sonra ümmetle berâberliği ve aramızda bulunuşu mânevî ve rûhânîdir.
    Âyet ve hadîslerde anlatılan, Peygamberimiz ve ashâbının yaşadığı rûhânî hayât, tasavvufî hayâtın temelini oluşturmuştur. Bu hayât, yaşanarak ve in'ikâs yoluyla, kalbden kalbe hâl yoluyla intikâl şeklinde gelmektedir. Zâhirî, ta'limî, aklî-mantıkî bir hayât değil, bâtınî, kalbî, keşfî ve rûhânî bir hayâttır. Tecrübe ve yaşama yoluyla intikâl ettiği için buna "İlm-i verâset" de denilir.

    9. Tasavvuf bir bâtın ilmidir:
    Tasavvuf, sûretten çok sîrete, kalıptan ziyâde kalbe, zâhirden çok bâtına önem veren bir ilimdir. Bu yüzden Bâzıları tasavvufu bu kalıplar içinde tanımlamak istemişlerdir.
    Cüneyd Bağdâdî: "Zâhirine özen gösteren bir sûfî görürsen bilesin ki onun bâtını haraptır."
    Zünnûn Mısrî: "Sûfî konuştuğunda hâline uygun söz söyleyen kimsedir. O kendinde bulunmayan bir şeyden bahsetmez. Dilini tutup konuşmayacak olursa muâmelesi hâlinin tercümanı olur, hâliyle dünyâdan kat'-ı alâka ettiğini anlatır."
    Ebû Muhammed Murtaiş (ö.328/939): "Sûfî, himmeti adımını geçmeyendir." Zâhiri ve bâtını dengeli, olduğundan fazla görünmeyendir. Tasavvuf bir bâtın ilmidir. İnsanın bir maddî ve bir de mânevî yapısının olması, dînî emirler ve hükümlerle, dînî ilimlerin bir zâhirî ve bir de bâtınî tarafının bulunması sonucunu doğurmuştur. İnsanın dış organlarından sadır olan fiillerle, iç dünyâsından ve bâtınından sâdır olan fiiller birbirinden farklıdır. Bu yüzden ibâdet ve muamelâtın organlara âit kısmını ve uygulamasını inceleyen ilme "Fıkıh" adı verilirken ibâdet ve muamelât sırasında kalbte meydana gelen ihlâs, riyâ, huşû gibi mânevî ve kalbî fiilleri inceleyen ilme de "ilm-i fıkh-ı bâtın" ve "ilmü'l-kulûb" denilmiştir. Bütün amel ve ibâdetlerin zâhirî organlara âit bir kısmı bulunduğu gibi, bâtın ve kalbe âit tarafı da bulunmaktadır ki, ibâdetleri ibâdet yapan, amelleri sâlih kılan bu noktadır. Meselâ namazı ele alacak olursak, namazın dış organlara âit kıyam, kıraat, rükû ve sücûd gibi bir takım zâhirî farzları bulunduğu gibi, huşû ve ihlâs gibi kalbe âit farzları da bulunmaktadır. Namazdan beklenen mânevî kemâl ve kurtuluş, ancak bununla gerçekleşir. Nitekim: "Namazlarını huşû ile kılan mü'minler kurtuluşa erdi."64 buyurulmuştur. "Beni anmak; zihninden çıkarmamak (zikir) için namaz kıl!"65 âyetinde namazın asıl gâyesi olan zikr-i ilâhînin bâtınî ve daimî şekline işâret vardır.
    Amel ve ibâdetlerin sıhhat derecesi, amellerin icrâsı sırasındaki niyetlerde bulunan ihlâsla alâkalıdır. Bu yüzden "Ameller ancak niyetlere göredir." buyrulmuştur. Kalbteki niyet hâlis olmadan yapılan amel ve ibâdet, zâhiren her ne kadar gerekli şartları taşısa da makbul sayılmaz. Ondan beklenen netîce hâsıl olamaz. Nitekim: "Namaza kalktıkları vakit, tenbel tenbel kalkarlar. İbâdetleriyle insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allâh'ı pek az anarlar."66 âyetinde anlatılan durum budur. Yine: "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar, kıldıkları namazdan gafildirler."67 âyetinde huşûdan yoksun ve ihlâssız, gafletle yapılan en değerli ibâdetin faydasızlığından bahsedilmektedir. Bu durum, ibâdetlerin ancak kalb ölçüsüyle değerlendirilebileceğini gösterir. Nitekim bir hadîste, en makbul ibâdetlerden olan "ilim, cömertlik ve muhârebede öldürülme" gibi fiillerin sâhiplerinin ihlâssız amelleri sebebiyle cehennemi boylayacakları haber verilmektedir.68
    Diğer ibâdetler için de durum aynıdır. Nitekim oruçtan gâyenin aç kalmak değil, takvâya ermek olduğunu, orucun farziyetini bildiren âyet69 belirttiği gibi, zekât, tezkiye ve arınma demektir. Bu arınma, hem malın arınması mânâsında maddî, hem de sâhibinin cimrilik ve benzeri kalbî marazlardan arınması anlamında mânevîdir. İnfakı anlatan âyetlerde de hedef hep rızâ-i Bârî; dolayısıyla mânevî ve kalbîdir. "Biz sizi ancak Allâh için yediririz, sizden bir teşekkür ve karşılık beklemeyiz"70 Cihad konusunda Allâh Teâlâ'nın "Nefslerinizle cihad ediniz."71 emrini, "canlarınızla cihada katılınız." mânâsında anlamak mümkün olduğu gibi, "nefislerinize karşı cihad ediniz." şeklinde anlamak da mümkündür. Çünkü nefs engelini aşamayan, Yâni nefsinin karşı koyma şeklindeki tepkisini yenemeyen kimse cihada nasıl katılabilir? Bu yüzden mutasavvıflar, nefs ile mücâhedeyi cihadın bir parçası saymışlar ve bu konuda: "Bugün küçük cihaddan büyük cihada; nefs ile cihada dönüyoruz."72 hadîsine istinad etmişlerdir.Yine Kur'ân'daki: "Ey mü'minler, sabredin, düşmana karşı hazırlıklı olun."73 âyetini sınırlarınızı korumak için nöbet tutun, şeklinde anlamak mümkün olduğu gibi, kalbî ve tasavvufî bir yaklaşımla "İçinizdeki düşman için de nöbet tutun; onu gözetim altında bulundurun ve bunun için de kalbî râbıtanız bulunsun." şeklinde anlamak da mümkündür. Çünkü Allâh Teâlâ âyetlerini ikişer mânâya gelebilecek şekilde indirdiğini haber vermektedir: "Allâh kelâmın en güzelini, çift manâlı bir kitap hâlinde indirmiştir ki, Rablarından korkanların bundan derileri ürperir."74
    Mutasavvıflar, "Allâh size zâhir ve bâtın nîmetlerini bol bol verir."75 âyetinde geçen zâhirî nîmetlerin dış organlara Allâh'ın ihsânı olan tâatlar olduğunu, bâtınî nîmetlerin de kalbteki duygular ve mânevî hâller olduğunu belirtmektedirler.76

    5 Geri: Tasavvufun Tarifi Ve Kaynağı Bir Cuma Tem. 09, 2010 6:38 pm

    asel




    Bu âyet ve hadîsler, şeriatın emrettiği ibâdet ve ahkâmın bir zâhir ve bâtın, bir rûhsat ve azîmet, bir fetvâ ve takvâ cihetinin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Takvâ ve ihlâs, bâtın işi ve kalb olayı olduğuna göre, bunun öğrenilmesi ve insanlara intikâli yazılı ve sözlü olarak değil, berâber bulunmak, bir arada olmak sûretiyle kalbden kalbe intikâl ile mümkün olacaktır. Nitekim takvânın takvâ ehli sâlih kimselerin yanında ve gözetiminde bulunmakla elde edilebileceğini gösteren şu âyet buna delildir: "Ey müminler, Allâh'tan takvâ üzere sakının ve sâdık kimselerle berâber bulunun."77 Ayrıca fâsık, zâlim ve kâfirlerle berâber bulunmayı yasaklayan bir âyet-i kerîme, bu konuda şöyle bir ölçü ortaya koymaktadır: "Zâlimler topluluğuyla oturma!"78 Hz. Peygamber (s.a.s.) iyilerle oturup kalkan kimseyi gülyağı satanın yanında bulunana,79 kötülerle oturup kalkanı ise, demirci dükkânında bulunana benzetirdi. Her ikisi de bulundukları yerin güzel, ya da kötü kokusundan etkilenirler.
    Mutasavvıflara göre, ameller ve ibâdetler gibi, dînî nassların da zâhirî ve bâtınî tarafı bulunmaktadır. Ehl-i sünnet ulemâsı Kur'ân'ın zâhirî mânâsından başka bâtınî mânâsının da bulunduğunda görüşbirliği hâlindedir. Ancak bâtınî mânâların mâhiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.
    Mutasavvıflar yukarda geçenlerden başka şu âyetleri Kur'ân'da bâtını mânânın varlığına delil sayarlar: "Kitapta terkettiğimiz hiçbir şey yoktur."80 "Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki kitapta mevcud olmasın."81 "Bu kavme ne oluyor ki, nerede ise hiçbir sözü anlamıyorlar."82
    Son âyette anlatılan müşriklerin anlayışsızlığıdır. Çünkü müşrikler Arapça nâzil olan Kur'ân'ın lâfzî ve zâhirî mânâsını anladıkları hâlde bâtınî mânâsını anlayamadıklarından, Kur'ân onları inceden inceye düşünmeye teşvik ve davet etmiştir.
    Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Her âyetin bir zâhiri ve bâtınî, her harfin bir haddi, her haddin bir matlaı vardır."83 hadîsi, nasslardaki zâhir ve bâtın mânânın varlığını teyid etmektedir. Kur'ân'ın bir mecrası, fenni, zahrı ve batnı vardır. O'nun yeni ve orijinal mânâları istinbât ile bitmez. O'nun mânâlarının sonuna ulaşılmaz.

    10. Tasavvuf, havâssa âit ledün ilmidir:
    Cüneyd: "Sûfîler, aralarına başkalarının dâhil olamadığı bir hâne halkı gibidir. Allâh ile kâim olduklarından onları Allâh'tan başkası bilemez."
    Ebû Süleyman Dârânî (ö.215/830): "Tasavvuf, Hak'tan başkasının bilmediği amellerin sûfî üzerinde cereyân etmesi ve devamlı olarak sâdece Allâh'ın bildiği bir hâl üzerine Hak ile berâber bulunmasıdır."
    Tasavvuf, havâssa âit ledün ilmidir. Mutasavvıflar arasında yaygın olan görüşe göre Hz.Peygamber (s.a.s.)'in Allâh'tan aldığı üç nevi ilim vardır. Bunlardan biri, Hz. Peygamber'in ashâbının hepsine öğrettiği; emir ve nehiylerden oluşan şeriat ilmi, diğeri ashâbın Bâzılarına tâlim buyurduğu özel ilim (tarîkat, tasavvuf ya da havâss ilmi), bir diğeri de Allâh ile kendisi arasında bir şifre mesâbesinde olan ve mânâsı sâdece kendisine mâlum, muhatabı bizzat kendileri olan ilimdir. Kur'ân'daki hurûf-i mukâtaa ve müteşâbih âyetler bu türdendir. Allâh Rasûlünün bizzat kendisinin: "Siz benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, çok ağlar, az gülerdiniz."84 hadîsi-i şerîfi Hz. Peygamber'in her aldığı bilgiyi aktarmakla yükümlü olmadığını göstermektedir. Ayrıca şu hadîsler, Efendimiz'in bâzı sahâbîlere mahrem şekilde öğrettiği öne sürülen bir bilginin var olduğuna delil sayılmaktadır: Hz. Ebû Hüreyre der ki: "Ben Allâh Rasûlü'nden iki kap ilim aldım. Bunlardan birini halka anlattım. Diğerini eğer meydana çıkarıp anlatacak olsaydım, şu boynum giderdi."85 Mutasavvıflara göre bu hadîste geçen ve anlatılmayan ilim, şeriata bağlılık ve Hz. Peygamber'e muhabbet sonucu meydana gelen özel ve bâtınî ledün ilmidir. Yine Muâz b. Cebel'in bir gün Rasûlullah'ın terkisine bindiği, orada kendisine bir başkasına açıklanmasına izin verilmeyen bir sırr ve gizli bir bilgi verildiği rivâyet olunmaktadır.86 Allâh Rasûlü'nün sırdaşı Huzeyfe b. Yemân'a nifak ve münâfıklar konusunda kıyâmete kadar olacak şeyleri haber verdiği nakledilmektedir.87 Ebû Bekir (r.a.) ile konuşmakta olan Allâh Rasûlünün yanına gelen Hz. Ömer'in, sanki Arap olmayan bir kimse gibi konuşulanlardan hiçbir şey anlamadığının rivâyet edilmesi, Allâh Rasûlü'nün bâzı sahâbîlere özel bilgiler verdiğine delil sayılabilir.
    Allâh Rasûlü'nden ilm-i havâss adıyla öğrenilen ve daha sonraki nesillere yazılı ve sözlü olarak değil de, mânevî verâset, rûhî tecrübe ve hâl yoluyla intikâl eden; ibâdet ve muhabbet sonucu elde edilen, ilm-i ledün adıyla anılan bir bilgi türü vardır. Bu bilgi yolu tasavvufun konusuna girmektedir.
    Bütün İslâmî ilimlerin ana kaynağı Kur'ân ve sünnettir. Bu kaynakların yorumu konusunda fıkıh ve kelâm gibi ilimler, akıl aracılığı ile istidlal ve burhan yolunu kullanırken tasavvuf; keşf ve ilham; yâni ledün yolunu kullanmaktadır. Ancak ilm-i ledün sırrına ermek; ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile belli bir mânevî olgunluğa ermeyi gerektirmektedir. Kur'ân-ı Kerîm âyetleriyle hadîslerde bu konuya delil olabilecek ifâdeler vardır. Nitekim Kehf sûresinde (18/65-82) Musa ile Hızır'ın arkadaşlığı sırasında Musa'nın olayların dış yüzüne bakarak hükmettiği, Hızır'ın ise ilm-i ledün sayesinde mes'elenin içyüzüne vâkıf olduğu görülmektedir.
    Bu konuda delil sayılan âyetlerden bazıları şöyledir: "Takvâ üzere olunuz ki Allâh size öğretsin."88 "Eğer takvâ üzere olursanız Allâh size furkan; iyi ile kötüyü ayırdedecek nur verir."89
    "Allâh'tan korkun ve Rasûlü'ne inanın ki, Allâh size rahmetinden iki kat versin ve sizin için, ışığında yürüyeceğiniz bir nur ortaya koysun."90
    Bu âyetlerde geçen furkan, rahmet ve nur gibi kavramlar, bir bakıma insanda meydana gelen "gönül aydınlanması" sayesinde ortaya çıkan "vehbî ilim" diyebileceğimiz keşf, feth ve ilhamlardır.
    Bu konuya delil olabilecek hadîslerden bâzıları da şöyledir:
    "Her ümmetin mukaddesleri; keşf ve ilhama mazhar kisileri vardır. Bu ümmetin mukaddeslerinden biri de Ömer b. Hattâb'dır."91
    "Öğrendikleriyle amel edene Allâh Teâlâ bilmediklerini öğretir."92
    "Kırk gün süreyle Allâh'a ihlasla amel edenin kalbinden lisanına hikmet pınarları akmaya başlar."93
    Keşf ve ilham, mutasavvıflar için hakîkata ulaşmada bir yol ve bir araç olmakla birlikte, hiçbir zaman gâye ve amaç değildir. Çünkü keşf ve ilham sâdece sâhibini bağlar. Sûfînin keşfi, müctehidin içtihadı gibidir. Hatâ ve sevap ihtimali her zaman vardır.
    * * *
    Son devir Ezher şeyhlerinden ve tasavvuf üstadlarından Dr. Abdülhâlim Mahmud (ö. 1978), bu târifler içinde en çok Ebû Bekir el-Kettânî'nin şu târifini beğenmekte ve "efradını câmi ağyarını mâni" olarak görmektedir: "Tasavvuf, safâ ve müşâhededir. Çünkü safâ, kalb tasfiyesini ve onun için gerekli olan ibâdet, zühd, mücâhede, ihlâs, teslîmiyet ve Hakk'a yönelmek gibi konuların hepsini içine almaktadır. Müşâhede de sûfîlere âit her türlü rûhî tecrübe, mânevî ahvâl ve keşfî bilgilerle mârifet-i ilâhiyye konuları bulunmaktadır.


    * Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat

    Sponsored content


    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    Similar topics

    -

    » Brokoli Çorbası Tarifi

    Bu forumun müsaadesi var:
    Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz