GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ


 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 6:08 pm tarafından kılıç3838

» sümbül...
Çarş. Eyl. 03, 2014 1:36 am tarafından Battal Ebrail

» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
C.tesi Mart 01, 2014 8:48 pm tarafından aydin-28

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 pm tarafından 56476364528

» deneme
Paz Kas. 24, 2013 7:54 am tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 4:54 pm tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 4:46 pm tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 11:30 pm tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 1:38 pm tarafından yousef

» mağara için bilgi almak istiyorum
C.tesi Haz. 22, 2013 8:43 am tarafından kurt ini

En iyi yollayıcılar
CANTAR
 
magaracı
 
asel
 
SİMBAD
 
aydin-28
 
novanda
 
marduktr
 
styla
 
MAMİ
 
hattap
 
Kimler hatta?
Toplam 4 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 4 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 83 kişi Perş. Tem. 01, 2010 10:23 pm tarihinde online oldu.
Paylaş | 
 

 İLK İNSANLARIN YAŞAM BİÇİMİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
CANTAR




Mesaj Sayısı: 2284
Deneyim seviyesi: 5604
Kayıt tarihi: 26/06/10
Yaş: 59
Nerden: İstanbul

MesajKonu: İLK İNSANLARIN YAŞAM BİÇİMİ   Ptsi Tem. 05, 2010 3:21 pm



TAŞCI NIN SON HALİ SANKİ ONA DOKUNMUYACAĞIMI
MI
SANDI.......


Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız






Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız











İlk İnsanın Yaşam Biçimi




insanın yaşayışı değiştikçe evi de
değişiyordu. Evlerin tarihi yazılsaydı mağaradan başlamak gerekirdi.
Doğa yapısı olan bu evi, insan hazır olarak bulmuştu.

Doğa,
kötü bir mimardır. Dağları ve dağlardaki mağaraları yaparken bunlarla
insanın yaşayacağını kesinlikle önemsememiştir. Bu nedenle insanlar
barınacak mağara ararlarken kendilerine her bakımdan uygun olanına pek
sık rastlamıyorlardı. Evin ya tabanı çok alçaktı, ya duvarları çökmek
üzereydi; ya da kapısı alabildiğine dardı ve içeriye emekleye emek-leye
girmek zorundaydı.

Evi, içinde yaşanabilecek duruma
getirmek için bütün topluluk kolları sıvar, mağaranın tavanıyla
duvarlarını taş âletlerle hazır ve ağaç kazıklarla da düzeltirdi.

Giriş
yerinde ocak açılır ve çevresine de taş dizilirdi. Anneler yavrularına
özenle “yalaklar” hazırlarlardı.

Yerde bir çukur kazılır ve döşek
yerine de ocaktan ılık kül koyarlardı.

Mağaranın bir köşesinde
ayı eti ve her türlü yiyecek için bir ambar yapılırdı.

Böylece
insan, doğanın yaratmış olduğu mağaraya bir çeki düzen veriyor, kendi
gücüyle bunu insan evi’-ne çeviriyordu.

İnsan; kaya
diplerinde hazır ça-tımsı yerler bulduğunda altına duvar örüyor, hazır
duvar bulunca da üzerini çatıp ev yapıyordu.

Fransa’nın
güneyindeki dağlarda ilk insanlardan kalma böyle bir ev bulunmuştur.
Yerli halk bu eve “Şeytan Ocağı” gibi yadırgatıcı bir ad vermiştir.
Çünkü, büyük taş- parçalarından yapılmış bu inin ocağında yalnız şeytan
ısınabilir sanmışlardır. Atalarının tarihini daha iyi bilselerdi,
“Şeytan OcağY’mn şeytan tarafından değil, insan eliyle yapılmış olduğunu
anlarlardı.

İlk avcılar bir zamanlar burada kayalık bir
çatı altında ve dağdan kopmuş taş parçalarından meydana gelen iki duvar
bulmuşlar. Bu hazır İki duvara, dikey iki duvar da İnsanlar Örmüş…
Duvarların biri büyük taş levhalardan, öbürü de kazıklar arasına dallar
örülüp üzeri hayvan deri-siyle kaplanarak yapılmış…

Bu
sonuncu duvann böyle yapıldığını yalnızca var sayıyoruz, çünkü zamanla
yıkılıp gitmiştir.

Duvarlarla çevrili geniş bir çukur olan
zeminliğin dibinde çakmaktaşı parçaları, kemik âletler ve boynuzlar da
bulunmuştur.

“Şeytan Ocağı” yarı ev, yarı mağaradır.
Artık buradan gerçek eve geçiş pek uzak değildir.

Böylece,
mağaralarla hazır kaya çatılan altında değil, açık havada kurulmuş ilk
evler belirdi.

Daha sonraları her türlü bulguda arkeologlar,
arkeoloji biliminin tüm kurallarına uya-ak bazı işlerini
süır-dürüyorlardı. Gözlerinin önünde ilk avcıların evi gittikçe daha iyi
beli-riyordu.

Avcı evi, duvar dipleri boyunca taş
bloklar, mamut kellesi ve dişleri bulunan bir zeminlikti. Duvarlar, ağaç
kazıklar arasına dallar örülerek

ve hayvan derileriyle
kaplanarak yapılırdı. Kazıkların uçları da yukarıda birleşerek çatıyı
meydana getirirlerdi. Duvarların berkiltiimesi İçin de diplerine taşlar
ve mamut kemikleri yı-ğıhrdı.

Böyle bir ev dışarıdan
büyük bir kulübeye benzerdi. Bir duvarın dibinde mamut dişinden yapılmış
kadın heykelcikleri bulunmuştu. Bir tom-20bul, öbürü de zayıf bir
kadındı. Sanatçının, bu heykelcikleri doğadan kopya ettiği
anlaşılıyordu. Kadınların saçları üzerinde Özellikle durulmuş olup özene
bezene işlenmişti.

Kulübenin ortasında ve yerde sandık
ödevini gören dairesel bir çukur vardı. Bulunan kemik iğne, mavi tilki
dişlerinden gerdanlık ve bir mamut kuyruğu anlaşılan burada korunmak
istenmişti.

Evin en aydınlık yeri olan ocak başında yassı
taş levhalardan iş tezgâhı yapılırdı. Böyle tezgâhlar üzerinde
âletlere, malzeme parçalarına ve kalıntılarına, yarım kalmış eşyalara
şimdi bile rastlanır. İşte tezgâh üzerinde serpilmiş kemik boncuklar…
Bazıları hazır, cilâlı ve delik. Bazıları daha hazır değil… Usta, uzunca
bir kemiği birkaç yerinden çentmişse de, ayrı ayrı boncuklar halinde
doğraya-mamtş… Bir şey engel olmuş; belki de insanlar evlerini bırakmak
zorunda kalmışlar. Bu beceriyle yapılmış mızrak uçlarını, delikli kemik
iğneleri, çeşitli işlerde kullanılan taş keskileri bırakıp gittiklerine
göre, herhalde büyük bir tehlikeyle karşılaşmışlardı.

Bu eşyaları
yapmak pek kolay de-ğildİ. Her birine saatlarca emek verilmişti.
Tarihte İlk İğne olan kemik iğneyi eie alalım: İğne büyük bir şey değil
gibi görünür ama, bunu yapabilmek büyük ustalık ister.

İnsan
konutlarından birinde hammaddesi ve yapılması yanm kalmış eşyalarıyla,
tam donatımlı bir kemik iğne işliği bulunmuştu. Burada her şey olduğu
gibi kalmıştı.

O kadar ki, eğer bugün kemik iğne işe
yarasaydı, bu işlikte hemen ertesi gün iğne yapımına başlanabilirdi.

iğne
şöyle yapılırdı: Önce keskiyle tavşan kemiğinden bir kıymık çıkarılıp
ucu pürtüktü bîr taşla sivriltilir,

sonra taş bizle
delik açılır ve yine bir taş levhayla perdahlanırdı.

İğne
ustaları her toplulukta bulunmazdı. Kemik iğne en değerli eşyalardan
biriydi.

1853 yılında İsviçre’de şiddetli bir kuraklık
olmuştu. Vadilerde ırmakların suyu azalmış, göllerin suları çekilerek
çamurlu dipleri meydana çıkmıştı. Zürihgölü kıyısındaki Ober-mailen
kasabasının halkr sudan bir parça toprak koparabilmek için kuraklıktan
faydalanmaya karar vermişlerdi.

Bunun için suyu çekilen
araziyi bîr bentle gölden ayırmak gerekti.

işe başlandı.
Arabacılar atlarını dehleyerek bende toprak taşıyorlardı. Toprak hemen
oradan, kurumuş gölün dibinden alınıyordu. Birdenbire kazmacılardan
birinin küreği yan çürümüş bîr kazığa çarptı, derken ük kazığın ardından
bir ikincisi, üçüncüsü bulundu. Bir zamanlar insanların burada yaşamış
ve çalışmış oldukları anlaşılıyordu. Küreğin toprağa hemen her vuruşunda
yeni taş baltalar, olta iğneleri, çanak çömlek kırıkları çıkıyordu.
Arkeologfar olaya el koydular. Bulunan her kazığı, gölün dibin-! den
çıkan her şeyi inceleyerek vaktiyle Zürih gölündeki göl-evlerinden
yapılma kasabayı olduğu gibi kitap sayfalarına geçirdiler.

Arkeologlar,
İsviçre’de Neuchatel gölünü de incelediler. Yapılan incelemeler gölün
dibinin birkaç kat olud-ğunu göstermiştir.

Börekte
hamur, peynirden kolayca ayrıldığı gibi gölün dibinde de bir katı
öbüründen ayırmak kolaydı. Altta bir kat kum, onun üzerinde, ev;
kapkacak ve alet kalıntılarıyla çamur katı, sonra yeniden kum tabakası…
Bu, böylece birkaç kez tekrar ediyordu. Yalnız bir yerde, iki kum
tabakasıarasında kalın bir kömür tabakası vardı.

Bu tabakalar
nasıl meydana gelmişti?

Kumu su getirebilirdi, kömür nereden
çıkmıştı?

Burada ateş yakılmış olduğu da belliydi.

Bilimadamlan
tabakaları inceleyerek gölün tüm tarihim öğrendiler. Çok eski
zamanlarda gölün kıyılarına gelen insanlar köylerini burada kurmuşlardı.
Yıllarca sonra göl suları kabara kabara kıyıyı basmıştı.

İnsanlar
su altında kalan köylerini bırakıp gitmişlerdi. Yapılan suda çürümüş,
yıkılıp gitmiş. Önceleri kırlangıçların cıvıldaştığı damların üzerinde
küçük balık sürüleri yüzmeye başlamıştı. Evin ardına kadar açık
kapılarından yüzgeçlerini oynata oyna-ta turna balıkları çıkıyordu.
Sobanın yanındaki kanepenin altında yengeçler kollarını kımıldatıyordu.
Yıkıntıların üzerini yavaş yavaş çamurlar ve bunları da kumlar
kaplıyordu.

Çok daha sonraları, su yavaş yavaş çekilerek
gölün dibi görünmeye başladı. Öncelereri köyün bulunduğu kumluk alandan
çekildi… Köy artık görünmüyordu. Çünkü kumların altında kalmıştı.

insanlar
yeniden gölün kıyısına göç ettiler. Baltalar işlemeye, sarı kumların
üzerine yongalar saçılmaya başladı. Gö! kenarında birbiri ardınca yeni
ve sağlam evler yükseldi.

İnsanla gölün savaşı böylece sürüp
gidiyordu. Bu savaşta talih bir insanlara, bir göle gülüyordu. İnsan
yapıyor, göl yıkıyordu.

Bu sonu gelmeyen savsatan usanan
insanlar, gölün kenarını bıra-kıp,dibine kazıklar çıkarak bunların
üzerinde ve gölün ortasında yaşamaya başladılar. Döşemenin
aralıklarından görünen su, artık insanlar için

tehlikeli
değildi. Ne kadar yükselirse yükselsin, döşemeye kadar çıkamazdı.

Ama
insanın sudan başka bir düşmanı daha vardı: Ateş… ahşap evlerle
birlikte ilk yangınlar da başladı. Binlerce yıldır insanın hep isteğine
boyun eğen ateş, şimdi bir yırtıcı hayvan gibi tırnaklarını göstermişti.

İşte
Neuchatel gölünün dibinde bulunan kalın kömür tabakası, eski bir yangın
kahntısıydı.

Evleri kül eden ateş, bize müzelerimize çok değerli
şeyler; yeni ağaç kap, balıkçı ağları, hatta buğdaytane-leri ve bitki
saplan gibi şeyler bırakmıştır.

Ateş kolay yakabileceği şeyleri
nasıl olmuş da, “mucize” türünden korumuştur?

Eşyalar
tutuşarak suya düşüyordu. Su onları söndürüyor; yani, bir bakıma
koruyordu da. Böylece zedelemeden gölündibine çöküyorlardı. Orada
eşyaları başka bir belâ bekliyordu; çürüme tehlikesi. Fakat yanarak
kömürleşmeleri onları bu tehlikeden kurtarmıştı, incecik bir kömür
kabuğu, eşyaları çürümekten kor rumuştu.

Eşyalar ateşten
ayrı, sudan ayrı et-kilenselerdi, yok olup giderlerdi. Fakat ateşle su
birlikte işliyordu. Bu yolla binlerce yıl önce dokunmuş ve çok dayanıklı
olmayan bir keten parçası bile korunabilmiştir.








En son CANTAR tarafından Ptsi Tem. 05, 2010 3:30 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://gizlihazineler.turkforumpro.com
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: İLK İNSANLARIN YAŞAM BİÇİMİ   Ptsi Tem. 05, 2010 3:27 pm

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
CANTAR




Mesaj Sayısı: 2284
Deneyim seviyesi: 5604
Kayıt tarihi: 26/06/10
Yaş: 59
Nerden: İstanbul

MesajKonu: İLK İNSANLARIN YAŞAM BİÇİMİ   Ptsi Tem. 05, 2010 3:32 pm

Sibirya’da bir mağaradan 2008’de çıkarılan parmak kemiklerinin
daha önce hiç rastlanmamış yeni bir insansı türüne ait olduğu
belirlendi. Kemiğe DNA analizi yapıp gen haritasını çıkaran bilimciler,
‘X-woman’ adını verdikleri canlının ne Neandertal’e ne de modern insanın
atalarına benzediğini farkedince şaşkınlık yaşadı.

Leipzig
Almanya’daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Svante Pääbo
ve Johannes Krause tarafından yürütülen araştırmaya göre parmak
kemikleri bulunan canlı 48 bin ila 30 bin yıl önce yaşamış.

Kemiğin
çıkarıldığı Altay Dağları’ndaki Denisova mağarası civarında daha önce
bulunan fosiller, bölgede Neandertal ve ilk insanların da aynı zaman
diliminde yaşamış olduğunu gösteriyor. Pääbo’ya göre bu üç insansı, yani
Neandertal, Homo Sapiens ve henüz ismi konmayan yeni tür, büyük
ihtimalle komşuydu ve birbiriyle karşılaşmıştı.
Krause tarafından
yürütülen DNA analizinde, önce hücre çekirdeiğinin dışında yer alan ve
anneden geçen mitokondriyal DNA çıkarıldı, daha sonra gen haritası
oluşturuldu. Harita, bugün yaşayan 54 insan, 30 bin yıl önce Sibirya’da
yaşamış bir modern insan, 40 bin yıldan fazla süre önce yaşamış altı
Neandertal ve bugünkü bir pigme şempanzenin genomuyla kıyaslandı.

Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız

Sonuçta yeni insansı türüne ait mitokondriyal
DNA’nın kimyasal yapısının modern insanla arasındaki farkların, modern
insanla Neandertal arasındakinden en az iki kat daha fazla olduğu
belirlendi.

Krause,
“Neandertal ile modern insanın atalarının arasındaki mitokondriyal fark
bir tür ayrımını gösterir. Bu fark yeni tespit edilen fosilde iki kat
fazla olduğu için bunun yeni bir türe ait olduğunu söyleyebiliriz” dedi.

Analizlere devam eden bilimciler, derlenen
bilgilerin bugüne kadar çizilen evrim haritasına yeni bir kol
ekleyebileceğini söylüyor.

Paleoantropoli ve zooloji bilim adamlarının araştırması
sırasında Altay Dağları’nda bulunan en az 30 bin yıllık serçe parmağı
kemiğinin DNA incelemesi ve hücre organeli mitokondri yapısı incelendi.
Mitokondri, kas-sinir hücrelerinde enerji iletimini sağlıyor.
Leipzig’deki
Max Planck Evrim Antropolojisi Enstitüsü uzmanı Johannes Krause,
“Neanderthal insanı ve günümüze uzanan homo sapiens (Bilen İnsan)
insanından farklı gözüken bu soyun (veya türün) gerçekten apayrı olup
olmadığının anlaşılması için derinlemesine araştırmalar olacak” dedi.


Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız

Neandherthal insanı ile “modern
insan” homo sapiens’in 500 bin yıl önce genetik olarak farklılaşma
ihtimalinin kuvvetli olduğu düşünülüyor.
“Gerçekten daha önce hiç
görmediğimiz yeni insan soyuna benziyor. 40 bin yıl geriye gidebilen bu
tür homo sapiens’e çok benziyor; ancak genetik olarak farklı” diyen Max
Planck antropoloji genetiği uzmanı Johannes Krause, güney Sibirya Altay
türü için, “Dik Yürüyen İnsan” homo erectus’tan çok daha genç Altay
insanı soyunun 1,9 milyon yıl önce ilk çıkış kıtası olarak Afrika’dan
türemiş olabileceğini belirtti.


Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız


48 bin yıl önce yalnızca Neanderthaller
ve insanların atalarının yaşadığını düşünen uzmanlar üçüncü bir tür
keşfetti.

Sibirya'da bir mağaranda bulunan fosil
kalıntıları, DNA'sı incelendikten sonra insanoğlunun geçmişini şaşırttı.
Uzmanlar 48 bin ile 30 bin yıl önce ölmüş bir çocuğun parmağı olduğunu
düşündükleri fosilin sonucunu incelediklerinde üçüncü bir insan ırkı
olduğunu gördüler.
Daha önce modern insanoğlunun atalarının ve daha
sonra ölen Neanderthallerin o dönemde yaşadığını düşünen uzmanlar
DNA'ları inceledikten sonra üçüncü bir tür buldular. İnsanlık tarihi
yeniden mi yazılıyor?

Mitokondriyal
DNA'yı(anneden çocuğa geçen genetik kod) inceleyen Dr. Svante Paabo "bu
sonuçların ardından daha önce hiç keşfetmediğimiz bir üçüncü tür
bulduk." dedi. Adına X-Woman(X-kadın) konulan ırkın mitokondriyal
genleri incelendiği için daha feminist bir bakışla X-Kadın adını
verdikleri belirtildi. Henüz nasıl bir fiziksel özelliğe sahip
olduklarını bilemediklerini belirten araştırmacılar bu konu hakkında
araştırmalarının sürdüğünü söyledi.


BU GÜN YAŞAMIŞ
OLSAYDI GÜNÜMÜZ DE NEANDERTAL İNSANI BÖYLE GÖRÜNTÜSÜ OLACAKTI






Bilim adamları, 30
bin yıl önce soyu tükenen ilk insanlar olarak bilinen
"Neanderthal"lerin sesini, fosiller ve bilgisayar kullanarak ilk kez
canlandırmayı başardı. [/size]

NewScientist.com internet
sitesinde verilen habere göre, Florida Atlantik Üniversitesinden
antropolog Robert McCarthy, bu insanların nasıl ses çıkardığını bulmak
için ses yollarını yeniden yapılandırdı. Bu çalışmanın sonunda, ilk
insanların konuştuğu ancak bizden farklı ses çıkarttıkları saptandı.

Bilim
adamları, özellikle bu insanların, modern insanların birbirlerini daha
rahat anlamalarına imkan tanıyan sesli harfleri kullanmadığını keşfetti.


Buna örnek olarak da ilk insanların, dinleyicinin bir
kelimedeki ses vurgusunu ayırt etmesine yardımcı olacak "e" gibi sesli
harflerden yoksun oldukları gösterildi.

Fransa'dan bulduğu
fosillerle bu çalışmasını yapan McCarthy'nin, şimdi "tam bir ilk insan
cümlesi" canlandırmayı hedeflediği belirtildi.

Neandertaller de boyanır

Kazı alanında boya
maddesi ve farklı boya karışımları içeren deniz kabukları bulundu.

Yaklaşık
50 bni yıl önce yaşayan Neandertallerin ‘boyandığı’ ortaya çıktı.
İspanya’nın
güneyindeki bir kazı alanında, iskeletlerin yakınında boya partikülleri
bulunan deniz kabuklarına rastlandı. Ulusal Bilimler Akademisi
Bülteni’nde yayımlanan konuyla ilgili makalede, Neandertallerin boyayı
bildiği ve bazı vücut kısımlarını boyadığı belirtildi.
Bilim
insanlarının iki ayrı alandan topladığı kemik malzemelerden bazılarının,
pigment içeren kozmetik madde içerdiği belirlendi. Bristol
Üniversitesi’nden Prof. Joao Zilhao ve ekibinin bulguları,
Neandertallerin makjay yaptığına ilişkin ilk açık kanıt olarak kabul
gördü.

Zilhao, bazı kaplarda izine rastlanan boyaların ‘karışım’
olduğu, bunun da Neandertallerin boyayı karmaşık reçetelerle
üretebildiğini gösterdiğini söyledi.

Hangi nedenle olursa olsun
boyamak ve boyanmak Neandertaller’in soyut düşünebilidğinin de kanıtı.
Üstelik boyanmakla kalmayıp, takı olarak tasarladıkları bazı kemik ve
deniz kabuklarına da aynı kazı alanlarında rastlandı.


130 bin yıl önce denizci
olduk



Modern insanın atalarının tahmin edilenden çok
daha önce denizlere açıldığı ortaya çıktı.

National Geographic'te
çıkan habere göre, arkeologlar Yunanistan'ın Girit adasında yaptıkları
kazılarda, en az 130 bin yıllık taş aletler buldu.

Bilim
adamları, aralarında taş baltaların da bulunduğu bu ilkel aletlerin,
Akdeniz'de bilinen en erken deniz yolculuklarının kanıtı olduğu ve ilkel
insanın atalarının denizcilik yetilerini yeniden düşünmek gerektiğini
belirtiyor.

5 milyon yıldır bir ada olan Girit'e bu taş aletleri
yapanların teknelerle geldiği sanılıyor.

Akdeniz'de seyahatin
tarihini 100 bin yıl kadar geriyeg*türebilecek bu keşifler öncesinde ilk
insanların Kıbrıs, birkaç başka Yunan adası ve Sardunya adasına
ulaştığını gösteren insan yapımı aletlerin yaşları, 10 bin ila 12 bin
yıl öncesine dayanıyordu.

Bilim adamları, anatomik olarak modern
homosapienlerin deniz yolculukları yaparak Avustralya'ya bundan 60 bin
yıl önce gittiğini tahmin ediyordu.






Bilim geliştikçe geçmişimizle ilgili çarpıcı buluşlarla
karşılaşıyoruz. İnsanlığın geçmişinde kayıp zamanlar var. 50.000 yıl
öncesini biliyor ama 8.000 yıl öncesini bilmiyoruz, 35.000 yıl öncesinin
kanıtlarını buluyor ve bu kanıtların 6.000 yıl öncesinden daha ileri
bir uygarlığı ima ettiğini görüyoruz fakat nedenlerini bulamıyoruz. Ama
en azından artık atalarımız maymundu demiyoruz...

İnsanlığın geçmişi aşağı
yukarı 8.000-10.000 yıl arasındadır, bu periyot Buzul Çağı öncesine
götürülerek artırabilir ama Buzul Çağı'ndan ve öncesinden kalan izler
kafamızı daha çok karıştırabilir. Bilim "homo sapiens"in yani bugünkü
insanın geçmişini arkeolojik olarak 6 bölüme ayırmaktadır:

Tarih Çağı Bugün-Milat /
1.yıl.
Yıl Demir Çağı Milat-MÖ 1.000
Bronz Çağı MÖ 1.000-MÖ 2.000
Neolitik
Çağ MÖ 2.000-MÖ 4.000
Mezolitik Çağ MÖ 4.000-MÖ 8.000
Geç
Paleolitik Çağ MÖ 8.000-MÖ 12.000

Ama bu ayrım sadece bir
genellemedir, tarihsel deneyseldir ve bölünmeler yapaydır, öte yandan
buluşlara ve bilimsel gelişmelere göre de değişkendir. Örneğin Bronz
Çağı'ndan önceki döneme bir zaman evvel Taş Devri deniyordu ve bu tanım
çok hatalıydı. Çünkü Taş Çağı veya devri günümüzde de sürmektedir,
Avustralya Aborjinleri, Yeni Gine yerlileri, Amazon içlerinde yaşayan
kabileler, Afrika Kalahari Çölü'ndeki Buşmenler 20. yüzyılda
yaşamalarına rağmen Taş Çağı kültüründedirler. Olası bir nükleer savaş
sonrasında belki de beş veya on bin yıl sonra onlar yine var olabilirler
ve yaşamlarını bugünkü gibi sürdürebilirler.

This image has been resized.
Click this bar to view the full image. The original image is sized
903x480 and weights 76KB.

Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız

On bin yıl önceki çiçekli cenaze töreni:

Bilindiği
kadarıyla homo sapiens yani bizler son büyük buzlanma döneminin
ortalarında ortaya çıktık ve bu dönem yaklaşık 10.000 yıl önce sona
ermişti. Gerçek insanın izleri bugün çoğunlukla Avrupa'da, İskandinavya,
Fransa ve Almanya'da bulunmuştur ve bazı güncel kuramlara göre ise,
Artrik Bölgesi yani Kuzey Kutbu buzlanmanın merkeziydi, çok sert kışlar,
rutubetli, karlı soğuk yazlar yaşanıyordu. Yaşamak için öncelikle
soğuktan korunmaya çalışılıyor, örtünme güdüsü gelişiyor ve daha sıcak
yerlere ulaşılmaya çalışılıyordu. Zekanın gelişmesi için sıcak iklimler
şarttı, açık havada yaşamak, tarım yapabilmek için gerekliydi.
Neandertal insanın homo sapiens insanın ilk döneminde yaşadığı
düşünülmektedir, mitik bir inanç olarak Neandertal insanın sapiens'in
atası olduğu da varsayılmaktadır. Ortadoğu, Cebelitarık ve Kuzey
Afrika'da bulunan Neandertal insan kafataslarının genel olarak, alınları
çıkıntılı ve çeneleri sivridir ama kafatası kapasiteleri yüksektir;
1300-1500 cm3 arasındadır. Buna karşın Avrupalı homo sapiens'lerinki
1100-1700 cm3 arasında değişmektedir. Fakat kafatası büyüklügünün yani
beynin büyüklüğünün zeka ile ilgili olduğu artık kabul edilmemektedir,
yani beynin büyüklüğü üstün zekayı göstermez. Burada asıl önemli olan
Neandertal insanın davranış biçimidir, Neandertal'ler ölülerini gömecek
hatta bir cenaze töreni yapacak kadar bilinçliydiler, Irak'ta Sanidar
Mağarası'nda bulunan bir mezarda ölünün çevresi yaban çiçeği
kalıntılarıyla doluydu; bu bir insan davranışıdır ve maymunsu bir
hayvanı göstermemektedir.


Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız

Cro-Magnon insanların giyim modası

Eğer
Neandertal insanı bir maymunsu insan türü olarak varsaymazsak, homo
sapiens'in yani bizlerin atası olduğunu daha kolay kabul edebiliriz. Her
iki grup da, Kuzey Yarımküre'de yaşamışlar, Güney İngiltere'den
Mississippi Deltası'na kadar yayılmışlardı ama karanlık bir nokta daha
vardır: Neden her iki grup buz kütlelerinin daha az olduğu Batı
Avrupa'yı tercih etmemiştir? Acaba Kuzey Kutup noktasının daha güneyde
bulunduğu varsayımında yanılıyor olabilir miyiz? Homo sapiens'in ilk
örneklerini Cro-Magnon diye tanımlıyoruz, Güney Fransa'da bulunan
iskeletler bize onların tipik Avrupalı olduklarını gösteriyor, ortalama
boy 1.80'dir ve kafatasları bugünkü insanlardan daha büyüktür. Bazı
antropologların ilginç bir iddiası vardır: Bir toplum olarak yaşamayı
bilen Cro-Magnon insanların zekasının bugünkü insanın zekasından daha
yüksek olduğunu öne sürerken, örnek olarak da o dönemin yaşam
koşullarında ancak üstün bir zekanın yaşamını sürdürebileceğini iddia
ediyorlar. Örnek olarak da, mağara duvar resimlerini gösterirken,
resimleri bir sanat eseri olarak tanımlıyorlar. Cro-Magnon ressamlar
gördükleri hayvanları kusursuz resmederken, insanları da çizmislerdi ve
resimlerde bu insanların giyimli oldukları görülüyordu. Gerçekten de,
Rusya'da bulunan bir Cro-Magnon kalintısının üzerinde kürklü bir
pantolon, işlemeli bir gömlek, boynunda bir kolye vardı. Takılar, deniz
kabuklarından ve hayvan kemiklerinden yapılmıştı. Antropologlar,
kalıntıların 33.000 yıl öncesinden kalmış olduğunu belirlediler.

Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız

Ya 30.000 yıl önceki beyin ameliyatı
gerçekse?

Bu tarihleme, diğer geleneksel görüşlerin çok ötesine
taşmaktadır. Kaya resimleri daha birçok yerde bize yüksek bir kültürün
izlerini gösteriyorlar; insanlar giyimlidir, kadınların etekleri vardır,
pantolonlu erkeklerin yanısıra şortlu olanları da vardır hatta ayakkabı
ve bot giymektedirler. İnsan yüzleri daha da şaşırtıcıdır;
erkeklerin
yüzleri traşlıdır ve saçları kesilmiştir, bunu nasıl yapıyorlardı?
Demir Çağı öncesinde metalik aletler yoksa, neyle traş oluyorlardı? Ve
en garibi aralarında beyaz uzun saçlı olanlar görülüyordu. Neolitik ve
Mezolitik insanın giyimli ve traşlı olduğunu biliyoruz ama onların yaşam
dönemi MÖ 8.000 ile 4.000 arasındadır, oysa biz burada 30.000 yıl evvel
yaşayan insan türünden söz ediyoruz. Cro-Magnon insanlarin yaşam
merkezlerinde kemik ve fildişinden yapılmış mükemmel iğneler ve düğmeler
bulunmuştur. Aynı tür düğme ve iğnelerin Avrupa kültüründe birkaç bin
yıl öncesinde ancak kullanıldığı bir diğer gerçektir. Ama inanılmaz bir
gerçek daha var: Bazı Neolitik kafataslarında düzgün delikler bulundu.
Kafatasını delme operasyonu gönümüzde bir tümörü veya kan pıhtısını
almak için ya da kafatası kırılmalarında çökük parçayı düzeltmek için
yapılmaktadır. Güç bir operasyon olduğu kadar, büyük bir dikkat, ustalık
ve performans gerektirir. Neolitik insanların bunu yapabildiklerine
inanmak çok güçtür. Eğer yaptularsa ilkel aletlerin çok ötesinde
aletleri olması gerekirdi, çakmaktaşından bıçaklarla, anestezi olmadan
ve hijyenik kurallar bilinmeden böyle bir beyin operasyonu nasıl
yapılırdı? Ve günümüzün Neolitik toplumlarında böyle bir bilgi ve olay
yoktur. Öyleyse, insanlığın ilkel dönemi olarak kabul ettiğimiz çağlarda
yaşayan atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyi sandığımızın ya da
bildiğimizi zannettiğimizin çok üstündedir.

Eski Mısır ressamları Ebu Simbel
Tapınagı'nda görüldüğü gibi karanlık koridorlara ve yeraltı odalarının
duvarlarına resim yapabilmek veya yazı yazabilmek için, yağ kandilleri
kullanıyorlardı, kandillerin bıraktığı is lekeleri hala görülmektedir.
Ama gerek Cro-Magnon'ların, gerekse de Neolitik insanların mağaralarında
bu tür izler yoktur. Fransa, Cabrerets'de bulunan labirent türü dev
mağara sisteminde yüzlerce metrelik dar koridorlar bulunmaktadır ve o
karanlık koridorların duvarlarına muhteşem bizon resimleri yapılmıştır.
Peki, ilkel insanlar, hangi teknikle karanlık mağaraları
aydınlatıyorlardı? Bizim hala bulamadığımız bir teknikleri mi vardı?
Eğer böyleyse, Eski Mısırlılar bu tekniği neden bilmiyorlardı? Kisacası,
ilk insanlar bizlerden daha akıllı mıydılar? Eidetik belleklerinin yani
önceden algılanan objelerin zihinde çok net bir şekilde canlandırılması
yeteneklerinin çok gelişmiş olduğu kesindir. Gördükleri tüm detayları
duvar resimlerine aktarıyorlardı.

This image has been resized.
Click this bar to view the full image. The original image is sized
780x380 and weights 198KB.

Enlarge
this imageSayfayı
küçültmek Gercek
boyutunu görmek için buraya tıklayınız

Mağaralarda ne arıyorlardı?

Ve şimdi
bir paradoksumuz var; bizler Paleolitik insanın Cro-Magnon insan
tarafindan karakterize edildiğini söylüyoruz, fiziksel üstünlükleri,
geniş beyin kapasiteleri ve zekaları ortadadır, eidetik belleklerini de
biliyoruz ama onları en ilkel koşullarda buluyoruz. Neden ve nasıl?
Eski
Mısır ressamları yeraltı odalarının duvarlarına resim yapabilmek veya
yazı yazabilmek için, yağ kandilleri kullanıyorlardı, kandillerin
bıraktığı is lekeleri hala görülmektedir, ilkel insanlar, hangi teknikle
karanlık mağaraları aydınlatıyorlardı? Bizim hala bulamadığımız bir
teknikleri mi vardı? Eğer böyleyse, Eski Mısırlılar bu tekniği neden
bilmiyorlardı? Kısacası, ilk insanlar bizlerden daha akıllı mıydılar?

Neolitik dönemden kalma bir
kent, köy ya da büyük bir yerleşim merkezi henüz bulunamamıştır, neden
mağaralarda yaşıyorlardı? Buna karşın, Paleolitik insanların yaşadıkları
küçük köylerin Avrupa'da kalıntıları bulunmuştur. Arada neler oldu?
Paleolitik dönemden sonra yaşayan Neolitik insanların yerleşim
merkezleri neden bulunamıyor? Ya daha da öncesi? 30.000 yıl önce üstün
bir uygarlık var olduysa, 12.000 yıl önceki Paleolitik Çağ'da bu
uygarlık yok olduysa ve sonra yine Neolitik Çağ'da yükseldiyse, iniş ve
çıkışların nedeni nedir? Gerçeği nasıl öğreneceğiz? Güney İspanya Sierra
Morena'daki mağara duvarlarında bulunan bir grup simge bizlere bir yazı
türünü göstermektedir ve 20.000 yıl öncesine aittir, benzerleri
Brezilya ve İzlanda'da bulunmuştur. Homo sapiens ile yani bizim
geçmişimizle ilgili iki bulmacayı çözmemiz gerekiyor:
Eğer homo
sapiens'in gelişmiş yeteneklerinin tarihi 12.000 yıllıksa, Taş Çağı
insanının yeteneklerini nereye koyacağız? Ve eğer ciddi kanıtlara göre,
insan zekasının geçmişi 35.000 yıl öncesine kadar gidiyorsa neden
yerleşik düzeni gösteren uygarlık izlerini bulamıyoruz?

Önümüzde
sadece 6.000 yıllık bir uygarlığın kalıntıları duruyor. 30.000 yıllık
bir boşluktan sonra, nasıl oldu da topu topu 5.000 yıl içinde
kentleşmeye ve teknolojiye ulaşıp, matematiği, tarımı, tıbbı birdenbire
öğrendik?
Aradaki dev boşluğu açılayabilecek hiçbir bilimsel görüş
yoktur. Aranan açıklama, Daniken türü uzaylılar yaklaşımı şeklinde
değildir ama dünyadışı bir ilişki olasılığı da hemen reddedilemez çünkü
mantıklıdır.

Efsaneler bizi gerçeğe götürebilir...

Sayısız
mitolojik anlatı, hep göklerle ilgilidir ve daima uçan insandışı
yaratıklardan söz edilir. Eğer bir zamanlar dünyadışı canlılar
buradaysalar, acaba Cro-Magnon insanlara bir şeyler öğretmiş veya
bırakmış olamazlar mı? Uzak geçmişin uygarlık düzeyinin nedeni bu
olabilir mi? Aranan ve gerekli olan kanıtlar milyonlarca tonluk buz
kütlelerinin altında yani kuzey yarımkürenin kuzeyinde olabilirler ve
bizler onlara ulaşıncaya kadar orada duracaklar. Tarih öncesi insanlar
artık ilgimizin odağıdır, Erken Paleolitik Çağ'ın baslangıcı 3 milyon
yıl öncelere ulaşır yani karşımızda kapkara dev zaman dilimleri vardır.
Taş Çağı'nın küçük insan toplulukları bize tüm öyküyü anlatmıyorlar,
elimizde milyonlarca insanın yok olduğunu anlatan efsanelerden başka bir
şey yok. Eğer bu efsanelerin temelinde gerçek saklıysa, geçmişimizde
zeki insanlar, kültür ve hatta uygarlıklar var olmuş olabilir. Onları
neyin yok ettiğini bilmiyoruz? Doğa mı neden oldu yoksa kendilerini mi
yok ettiler? Fakat topyekün yok oluşu ve yıkımı gösteren kanıtların
azlığı nedeniyle doğasal felaketler olasılığı daha fazladır.



ESKİ
ZAMANDA PORNOĞRAFİ
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://gizlihazineler.turkforumpro.com
styla




Mesaj Sayısı: 95
Deneyim seviyesi: 139
Kayıt tarihi: 02/07/10
Yaş: 32
Nerden: KAHRAMANMARAŞ

MesajKonu: Geri: İLK İNSANLARIN YAŞAM BİÇİMİ   Ptsi Tem. 05, 2010 4:15 pm

İlginç olan Gerçekler.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

İLK İNSANLARIN YAŞAM BİÇİMİ

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ ::  :: -