GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 5 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 5 Misafir :: 1 Arama motorları

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

OKKÜLTİZM EZOTERİZM

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 OKKÜLTİZM EZOTERİZM Bir Paz Tem. 04, 2010 9:06 am

CANTAR




<table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="100%"><tr><td colspan="2">Hepimiz
eski bir metni okuduğumuzda ya da bir efsaneden söz edildiğini
duyduğumuzda sembolik anlamının ötesinde bir şeylerin daha varlığını
düşünürüz. Bize öyle gelir ki bu metinlerin ya da mitlerin anlatmak
istedikleri daha derin gerçeklikler vardır ve bunu ancak bu sırları
çözmesini bilenler anlayabilir. Aslında bu düşünce hiç de yanlış
değildir.


Özellikle Avrupa’da ve Amerika’da son zamanlarda
çok sıkça kullanılmaya başlanan Türkçe’de “içrek” sözcüğü ile karşılanan
ezoterik sözcüğü içinde saklı olan anlamı sadece seçilmiş kişilere
açıklanan öğretileri tanımlamak için kullanılır.


Ezoterizm
sözcük olarak Yunanca eswterikoV (içe ait, içrek, sadece müritlerin
bildiği anlamında, Arıkdal Gizli Öğreticilik olarak kullanıyor)
sözcüğünden gelir. Bu sözcüğün kökü ise esw- ( iç, içerisi) dir .


Sözcük
anlamı olarak ise ezoterizm “sadece belli sayıda müritlere açıklanan
halkın düzeyine inmeyen ya da inmemesi gereken doktrine“ denir. Ezoterik
doktrin “müritlere sözlü olarak aktarılan tüm bilgi ve öğretilere“
denir (Petit Robert)


Meydan Larousse Ansiklopedisi ise Türkçe
eşanlamlısı İÇREK başlığı altında daha geniş bilgi vermektedir :


“Yalnız
vakıf olanlara öğretilen || Vakıf olmayanlarca anlaşılmayan bilgi ve ya
eserler için kullanılır. ...

ANSİKL. Fels. İçrek kelimesi
dışrakın karşıtıdır. Pythagoras’ın çömezlerini dışrak ve içrek diye
ikiye ayırdığı söylenir ; birinciler sadece adaylardı; ikinciler ise
üstadın öğretisini bütün incelikleri ve sırları ile
bilenlerdi.....Dışrak eserlerde yalnız en açık kanıtlar ileri sürülür ,
daha karanlık ve kesin olan kanıtlar ise içrek eserlerde yer alır. Sırra
ve gizli bilgiye ermiş olanlardan başkasının kavrayamayacağı esrarlı
bir öğreti fikri bir çok kimseye hoş görünmüş ve her devirde az ve ya
çok içrek topluluklar ( msl. Mason Dernekleri ) kurulmuştur.

-
Giz. ilm. Herhangi bir dinin , sadece sırra ve gizli bilgiye ermiş
olanlara açıklanan yönüne içrek bilim adı verilir. Kabala’cıların içrek
elyazmaları ,” açkı “ ve ya “anahtar “ adıyla anılır. İçrek öğreti ,
oyun kağıdı falı , simyacıların sırları, sihir , büyü , kabala
gelenekleri gizli dini törenleri vb. kapsıyordu. Apokalipsis’in
açıklanması , Hezeikel’in gördüğü hayallerin yorumlanması da içrek
konular arasında yer alır.”


Bu tanımda dikkat edilmesi
gereken nokta eski Yunan’da içrek ve dışrak kavramlarının
kullanıldığıdır , - dışrak ( exwterikoV ) ifadesini ilk kullanan
Aritoteles’tir - yalnız bunların genelde felsefe okullarına atıf yaptığı
görülür . Eski Yunan’daki ezoterik okulları ileride yayınlanacak
yazılarımızda göreceğiz. Ayrıca ezoterik topluluklar yıllar boyu “
esrarlı bir öğreti “ fikri hoş geldiği için değil , belli bir amaç için
kurulmuşlardır.


Daha geniş kapsamlı bir tanım yapacak
olursak , ezoterizm , sadece seçilmiş belli bir topluluğa verilen (
bunlara inisye < fr. initié denir ) , semboller ve şifreler aracılığı
ile aktarılan , erginlemeye ( fr. initiation ) dayanan, metafizik
öğretilere denir. Bu öğretilerin içeriği ve erginlenmenin aşamaları
çeşitli kültürlerde yeri geldikçe ayrıntılı biçimde incelenecektir.


Bu
arada ezoterizmi küçümsemek isteyenler ezoterizmin bir çok alan için
geçerli olduğunu söylerler. Örneğin kimya , matematik fizik bile sadece
bunu öğrenmek isteyenlere semboller vasıtası ile aktarılır. Bu her şey
için geçerlidir, bir koçun takımına verdiği taktikler bile semboller
vasıtası iledir , maçtan önce bir ritüel uygulanır gibi . Bu örnekler
ancak ezoterizmi anlatmak için örnek olarak verilebilir. Ancak ezoterizm
günümüzde kullanılan anlamı ile ezoterik öğretileri belirtir.


Ezoterik
öğretiler , çağlar boyunca ,sadece bu öğretileri almaya hazır kimselere
gerektiği gibi verildiğinden ve çağın getirdiği değişikliklere gerek
semboloji gerekse de açıklama yönünden uyum sağlayabildiği için günümüze
kadar gelmiştir. Bu öğretiler geniş kitlelerde yayılmamış , yayıldığı
yerde de bozulmaya uğrayıp yok olmuştur . Bu sayede saflığını koruyan
öğretiler bu yüzyılın son yarısındaki “ bilgilenme “ ye paralel olarak
kısmen gün ışığına çıkmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da yanlış
anlamalar ya da yanlı yayınlar da ortaya çıkmaktadır.


Ezoterizm
hakkında dikkat edilmesi gereken bir husus da dinlerin ezoterik ve
egzoterik yanları olmakla birlikte , ezoterizm sadece dinlerin ezoterik
yanı demek değildir . Bunu yanında ezoterizm sadece belli topluluklara
ait bir din de değildir. Kutsal olan sadece dinin tekelinde bulunmaz ,
daha farklı bir deyişle kutsal ile ilgilenen her öğreti bir din olmak
zorunda değildir . Ezoterizm kutsal olana daha derin bir bakıştır.


Ezoterizmi
genel olarak bir inanç olarak değil de , insanlığın tarihinin
başlangıcından günümüze kadar gelen bir gelenek , öğreti olarak
algılamak daha doğru olur. Bu bilgi sayesinde tarih içindeki bir çok
sanatçı ve düşünürün eserlerini anlamak da daha kolay olur.


Ülkemizde
de ezoterizm hakkında birkaç kitap çıkmıştır .


Buna en iyi
örnek ülkemizde Haziran 1994’de Gece Yayınlarından çıkan Cihangir
Gener’in Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi isimli kitabıdır. Kendi
alanında ilk olduğu için saygıyı hak eden bu çalışma bir takım
yanlışlıklar ve yanlı ifadelerle doludur. Bunlardan en önemlisi
ezoterizmin ulaştığı son noktanın masonluk olarak gösterilmesi
çabasıdır. Ezoterizm masonluk içinde de var olmakla birlikte ,
masonluğun dışında da varolan bir öğretidir.


Ezoterizm
hakkında ülkemizde çıkan bir önemli kitap ise , yakın zamanda
kaybettiğimiz Ergun Arıkdal tarafından yazılan Gizli Öğreticilik adlı
eserdir. Bu konuda araştırma yapmak isteyen okuyucular Ruh ve Madde
Yayınları tarafından 1997’de yayınlanan bu kitapta, dikkatli okumaları
kaydı ile, çok ilginç bilgiler bulacaklardır.


Ezoterizm
hakkında bir önemli kitap da Ergun Candan’ın yazdığı Gizli Sırlar
Öğretisi adlı eserdir. İçinde çok spekülatif fikirler de bulunsa bu
konuda araştıranlar için önemli bir başvuru kitabıdır.




Ezoterik
Öğretilerin Genel Özellikleri

Ezoterik öğretiler metafizik
öğretilerdir. Metafizik kelimesi Eski Yunanca meta

( sonrası,
ötesi ) ve jusikoV ( doğal, fiziki, fizik ) kelimelerinden türemiştir.
Latince’ye metaphysica olarak geçmiş ve buradan da bugünkü batı
dillerindeki yerini bulmuştur. Metafizik , Doğa’nın , fiziksel
görüntünün ötesini , yani sezgilerle anlaşılabilen bilgiyi kapsar . (
Daha sonra kazandığı anlamlar üzerinde durmayacağız )



Ezoterist
her şeyden önce Tanrı’nın varlığına inanır . Evren’in ondan oluştuğu ve
her varlıkta kendinden bir töz olan bir Tanrı’ya . Bu bağlamda
ezoterizmin yaradancı dinlerle yolu ayrılır. Aynı şekilde Cihangir
Gener’in söylediği gibi ezoterizm panteizm de demek değildir . ( a.g.e )



Amaç Tanrı’dan varolan fakat onun kadar mükemmel olmayan
insanın dünya üzerinde yaşadığı hayatlarının sonucunda tekamül ederek
yeniden Tanrı’ya dönmesidir. Bu düşünde en güzel ifadelerini Hint
düşüncesinde bulmuştur.


Aynı şekilde bu tekamül süreci için
de dünya üzerinde çeşitli ırkların yaşadığı ve sonra da yok oldukları
kabul edilmektedir.


Ezoteristin kişisel ödevi kendi
tekamülünü sağlamak , kolektif ödev ise başkalarınınkini sağlamaktır. Bu
iki ayrı ödev birbirlerinden soyutlanamaz.


Ezoterist Dünya
üzerinde yaşayarak öğreneceği çok şey olduğuna inanır ve dejenere
öğretilerde olduğu gibi kendini dış dünyaya kapamaz.


Ezoterik
öğreti sadece geleneksel bilgi ile sınırlı kalmaz , ezoterist çağının
bilimsel gelişmelerini de uyarlamayı bilir.


İlk çağlardan bu
yana bu öğretilerin geniş halk kitleleri tarafından yanlış algılanıp
bozulma ile yok olabileceği düşüncesi bu öğretinin üstadlarını
öğretilerini semboller ve gizli ifadeler ile aktarma zorunluluğuna
itmiştir. Kullanılan semboller ise hiç bir zaman insana uzak olmayan ve
anlamına ulaşabileceği sembollerdir.


Ezoterizmi iyi
anlayabilmek için ezoterizmin ve ezoterik düşüncenin tarihini ve buna
paralel olarak sembollerin dilini öğrenmek gerekmektedir. Ezoterik
düşünce tarihi insanlık tarihinden soyutlanamaz , bu yüzden de ileride
yayınlanacak yazılarımızda ezoterik düşünce tarihini insanlık tarihine
koşut olarak inceleyeceğiz.


Ezoterik düşünce tarih boyunca
Dünya’nın çeşitli yerlerinde ortaya çıkmıştır. Bugünkü Batı düşüncesinin
kaynakları ise hem Doğu’dan hem de Batı’dan gelir.


Bu
konularda araştırma yapmak isteyen Türk araştırmacısı da çok şanslıdır.


Türkiye’nin
gerek coğrafi konumu gerekse de tarih içindeki yeri bu bağlamda büyük
önem taşır. İlk olarak Yunan Uygarlığı’na kaynaklık eden Anadolu
Uygarlıkları bu topraklar üzerinde var olmuştur. Ayrıca o dönemde
Mezopotamya ile olan etkileşim de belirleyici olmuştur. Daha sonraları
ise Yunan Uygarlığı gibi Roma Uygarlığı da Anadolu topraklarından
yararlanmış , özellikle İmparatorluk kültürünün şekillenmesinde Anadolu
büyük rol oynamıştır.


Orta Çağlar boyunca ise Tasavvuf
düşüncesi bu topraklarda yeşermiştir.


Batı ezoterizminin
kilometre taşlarından Templier Tarikatı ise Haçlı seferleri sırasında
Müslümanlarla etkileşimleri sonucunda öğretilerini geliştirmişler ,
tasavvufdan etkilenmişlerdir.


Yeni bir çağa girdiğimiz bu
zamanlarda ise artık ezoterik bilginin açığa çıkması bütün insanlara mal
olması gerekmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan beri , bütün
engellemelere rağmen bir aydınlanma dönemine giren ülkemizin de bu çağda
büyük bir rol oynayacağı kuşkusuzdur . Bu yüzden bu konularda bilgili
olmak , hazırlıklı olmak hepimize düşen bir ödevdir.



Erginleme
/ İnisiyason

Türkçe’deki erginlemenin batı dillerindeki
karşılığı olan İnisiyasyon/Initiation sözcüğü Latince initiare =
başlamak sözcüğünden gelmektedir. Bu sözcük ise yürümek, gitmek anlamına
gelen ire fiili ve içerisine anlamını katan in takısı ile alakalıdır.
Türkçe’de yeni kullanılmaya başlayan erginleme sözcüğü aynı anlamı
vermese de iyi bir karşılık olmaktadır. Daha önceleri karşılık olarak
kullanılan tekris sözcüğü geniş bir kullanıma sahip değildir.


İnisiyasyon
en eski gizem dinlerinden beri varlığını sürdürmektedir. İnisiyasyon,
müridin bu yaşamda ölüp sonsuz yaşama dirilmesi ile sembolize edilir.
Onun için ritüellerde müridin ölüm deneyimi canlandırılır. İnisiyasyon
sembolizminde Nur’a ya da ışığa kavuşmak da önemli bir rol oynar.


İnisiyasyon
adayın geçmiş yaşamını terk edip ezoterik toplulukta yeniden yaşama
başlamasıdır. Bu süreç müridin kendi içindeki tanrısal özü bulma yolunda
alınması gerekenleri aldığı bir süreçtir. Bu yönüyle inisiyasyon
müridin çeşitli eğitimlerden ve sınavlardan da geçtiği bir süreçtir.


İnisiyasyon
boyunca alınan eğitim mürit tarafından gizli tutulur ve dışarıdan olan
hiçbir kimseye açıklanmaz. Eğitim süreci boyunca mürit çeşitli dereceler
ve unvanlar alır, bu eğitimde ne kadar ileriye gittiğini gösterir.


Ezoterik
inisiyasyonun bir özelliği de öğretinin yazılı aktarılmasından çok
sözlü, sembolik ve ritüeller yolu ile anlatımıdır. Tarih boyunca varolan
bir çok ezoterik örgütten günümüze yazılı belge kalmamasının ya da
sadece sembollerin ve alegorik ifadelerin kalmasının nedeni de
bundandır.


İnisiyasyon sadece bir eğitim değildir. Aynı
zamanda bireyin kendi içinde yaptığı bir yolculuktur. Semboller ve
ritüeller yardımı ile birey süreç boyunca kendi içinde de bir süreç
yaşar ve içindeki tanrısal özü keşfe koyulur. Bu nedenle mürit kuralları
harfi harfine uygulamak zorundadır.


Öte yandan Arıkdal’ın
inisiyasyon konusunda yazdıkları ilginçtir :


“ Bir tanım
yapmamız gerekirse Ruhsal bir tesirin nakledilişin hazır olmak
diyebiliriz. Burada spiritüel (ruhsal) bir tesir söz konusudur. Bu
tesirin nakledilmesi lazım. Kişiden kişiye, toplumdan topluma bu tesir
nakledilecek. Zaten bütün inisiyatik çalışmaların esası, bu tesirin bir
taraftan alınıp, bir tarafa naklinden ibarettir ve bu nakli
kolaylaştıracak bütün çalışmalar inisiyatik çalışmalardır. “


Burada
inisiyasyonun tehlikeli bir yönü ortaya çıkmaktadır. Müridin içine
girdiği örgüt, örgütün ritüelleri sayesinde, müridi kendi amaçları
doğrultusunda kullanabilir, onun enerjisini örgütün kolektif enerjisine
dahil edebilir. Sahte üstadlar önderliğinde kurulan örgütler genelde bu
şekilde ritüel uygulamaktadır.


Ezoterik inisiyasyon, özü
gereği, belli bir şekilde üstadlar tarafından verilmesi gereken bir
öğretidir. Tarih boyunca ezoterik öğretiler çeşitli şekillerde ortaya
çıkmışlardır. Bunların çoğu içinde bulunulan topluma ve çağa özgü
karakter göstermiş ve zaman içinde işlevlerini tamamlamışlardır.
Günümüzde bunların taraftarı olsa da bunlar tarih içindeki işlevlerini
çoktan tamamlamış öğretilerdir. Bir de tarih boyunca varolan ezoterik
düşüncelerin sentezini yapmış topluluklar vardır ki onlar günümüzde de
geleneksel işlevini sürdüren topluluklardır.


Bu tür bir
topluluğa girmek isteyen kişi kendini sahte üstadlardan ve negatif
amaçlı topluluklardan korumak zorundadır. Haluk Egemen Sarıkaya yıllar
önce Kötülük ve Kaynakları isimli eserinde bu tehlikeye dikkat çekmiştir
:


« Sanki son derece evrimleşmiş bir varlıkmış ya da bir
öğretmenmiş gibi hareket edip de aynı zamanda beşeri alışkanlıkları ve
zaafları olan bir kimse, sözde başarısı pek az bir disiplin ve
kesinkeslik sonucunda elde edilmiş gibi görüleceğinden, beşerlere son
derece çekici gelecektir. Bu nedenlerden ötürü, kendisi izleyenler onun
kişiliğine hayrandırlar ve o da Yasa’ya aykırı olarak böyle bir
hayranlığa izin verir. Bu surette, kendi gururunu şişirir ve
izleyicilerinin de fizik forma olan bağlılığını pekiştirir.
İzleyicilerine, kendilerine öğretilenlerdeki iyi ve kötüyü tefrik
etmelerini değil de, bunlara körükörüne inanmalarını telkin eder. Sahte
“öğretmen” bir kez bu körükörüne inanç tesis edildi mi, artık doğru
yolda eğitim yapmasını sağlayacak olan hiçbir eleştiriye ya da yargıya
maruz kalmayacaktır. Böylece , başında olduğu küçük topluluk, sahte bir
spiritüel grup haline gelir ve orada , akıl , işlevini yitirir.

Bu
halin kaçınılmaz sonucu olarak , obsesyonel bir durum ortaya çıkar. Bu
obsesyonun iki dayanak noktası vardır :


Birincisi, sahte
öğretmenin, izleyicilerinin dikkatini sadece kendi üzerinde tutarak,
dışarıda daha iyi şeyler keşfetmelerini ve dolayısıyla da kendisini
ayakta tutmak için katkıda bulunmalarını önlemek amacıyla gösterdiği
çaba .


İkincisi, sahte öğretmenin izleyicilerinin,
zekalarını kullanmaksızın keramete inanarak ve büyük bir Öğretmen’e
sahip olmanın gururu ile koltuklarını kabartarak kendilerini fizik bir
kişiliğe hayran olmanın uyuşuk, duygusal haline kaptırmak için
duydukları arzudur.


Bu duruma sık sık rastlanabilir. Bu
gerçek bir spiritüel grubun heves edilerek kurulan bir taklidinden
ibarettir. Her iki tarafın da samimiyetten yoksun olmasından ötürü,
hızla çözülmeye mahkumdur. Kişiliğine hayranlık duyma, sansasyonel olma
ve obsesyon halleri, kısa sürede, bu kişileri her türden duygusal,
şehvani ve seksüel düşkünlüklerin karanlık faaliyetlerine sürükler. Bu
toprakta hilekarlık da, yıkıcılık da, sapıklık da, entelektüel çarpıklık
da gelişir ve Yüksek Benlik’le olan irtibat kopar. Korkunç Kara Ayin ve
kara maji törenleri de işte böyle topraklarda kök salma imkanı
bulabilmiştir. »






Ezoterizm ile
Karıştırılmaması Gereken Kavramlar

Ezoterizmin ilk bakışta
anlaşılmasının kolay olmaması ve bir çok farlı kavramı kapsaması , çok
daha farklı öğretilerle karıştırılmasına neden olmuştur. Kuşkusuz bu
öğretilerin de ezoterizm ile ortak yönleri vardır , fakat bütünüyle aynı
tutmak olanaksızdır. Ezoterizm ile bir tutulan fakat çok daha farklı
olan kavramların başlıcaları şunlardır.


Okültizm

Mistisizm


Panteizm

Metafizik

Spritualizm

Teozofi

Antropozofi

Parapsikoloji

Ufoloji




Ezoterizm ve Okültizm

Ezoterizm ve okkültizm çoğu zaman
, çoğu yerde eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Ancak gerçekte
eşanlamlı oldukları söylenemez.


Okkültizm, köken olarak
“occultus = gizli “ sözcüğünden gelmektedir. Türkçe’de “Gizli İlimler”
terimi ile karşılanabilir.


Okkültizm sözcük olarak çok eski
zamanlardan beri kullanılmaktadır.


Okkültizm , gizli
bilimlerle ilgilidir. Gizli bilimler terimi ile anlaşılması gereken
bugünkü pozitif ve deneysel bilimlerin dışında kalan , yüzyıllardır
varolan ve insanı metafizik yönüyle algılayıp , doğadaki ve insandaki
fizik ötesi yönleri kullanan uygulamalardır. Bunların içine Astroloji,
Simya,Büyü,Fal ... girer .


Okkültizmle uğraşan kişi baştan
bazı prensipleri kabul etmek zorundadır. Bunlar ruhun varlığı ,Tanrı’nın
varlığı gibi temel prensiplerdir.


Okült uygulamalar bilmeyen
bir için bir anlam ifade etmeyeceği gibi , az bilen için de büyük
tehlike göstermektedir. Bu yüzden okült uygulamalar bir üstat
önderliğinde olmak zorundadır ve bu uygulamalar konuyu az bilen ya da bu
bilgiyi iyi yönde kullanması gerektiği yönünde eğitim almamış bir kişi
içinse büyük bir silah olabilirdi. Bu nedenle okültizm ezoteriktir ,
yani ancak belli bir eğitimden geçerek o bilgileri almaya hak kazanmış
olan kişilere verilebilir ve bu bilginini aktarımı da özel bir dille ve
sembollerle olur.


Buradaki nüans açıktır . Okült öğreti
ezoterik bir öğretidir ; ancak her ezoterik öğreti okült değildir.



Ezoterizm ve Mistisizm

Ezoterizm ve mistisizm de sık sık
karıştırılan kavramlardır.


Dilimize Fransızca’dan geçmiş
olan Mistisizm köken olarak , Latince Mysterium sözcüğünden , o sözcük
de Yunanca MÚst»rion sözcüğünden gelmedir. Bu sözcükler köken olarak
Yunanca MÚ – (susmak,sır olarak saklamak) kökünden gelmektedir.
Dilimize
mister/gizem olarak geçen sözcükle aynı kökendedir. Mistik sözünün
kökeninde de yine bu kökten gelen MÚstikÒj sözcüğü vardır. Bu sözcükler
aslında inisiyasyondan geçip sırlara vakıf olan anlamındadır.




</td></tr></table>
<table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0"><tr></tr></table>
Tüm topluluk üyelerine açık olan, ekzoterik "Erginlenme" yani
"Geçiş Ritleri"nin üç temel aşamada gerçekleştirildiği belirlenmiştir:
(1) Eski durum ya da statüden kopma, (2) iki durum arasındaki eşik ya da
statüsüzlük durumu ve (3) yeni durum ya da statü ile bütünleşme.
Antropologların özel önem verdikleri durum, "liminarite" (eşiksellik)
diye adlandırdıkları, geçiş ritine tabi olan kişinin statüsüzlük
durumudur. Bu eşiksellik evresinin türdeşlik, eşitlik, anonimlik,
mülksüzlük, dış görünüşe önem vermeme, servete bağlı ayrımların
olmaması, cömertlik, boyun eğme, yalınlık, acı ve ıstırabın kabulü...
gibi özelliklerle belirlenen bir "communitas" (yoldaşlık) durumu olduğu
belirlenmektedir. Bir tür toplumsal statü yitimi olan bu communitas
durumunun ezoterik yapının gelişmesinin temel taşı olduğu
savunulmaktadır. Diğer bir söyleyiş ile Ezoterizm bilinçli olarak
sürekli olarak "eşiksellik" durumunu sürdürme çabasıdır. Bu aşamada
sormamız gereken soru şudur: Evrensel düzeyde, her ilkel kültürde
rastlanan herkese açık, ekzoterik "Erginlenme" olgusu, nasıl olmuş da,
ezoterik bir yapıya evrimlenmiştir? Bu soruya yanıt arayabilmek için çok
eskilere doğru bir zaman yolculuğu yapmak gerekiyor. Vardığımız dönemde
yapacağımız “tarihsel özdekçi” gözlemlerin temelini ekonomi, sosyoloji
ve antropoloji oluşturmalı.



Proto-Neolitik (İÖ. 7500
-5500) ve Neolitik Çağ (İÖ. 5500 - 4500)

İlk gezimiz "Geçiş
Ritleri"nin herkese açık olarak uygulandığı bir döneme. Bu çağda
insanlar, ya avcı-toplayıcı gruplar biçiminde, ya da en ilkel tarzda
tarım yapan çok küçük çiftçi-çoban toplulukları olarak yaşamaktalar.
Topluluk üyeleri arasında en basit düzeyde bir işbölümü var, ancak
üyeler arasında toplumsal bir farklılaşma belirmemiş. Özel mülkiyetin
bulunmaması, siyasal iktidar kurumunun yokluğunu tayin ediyor.
Dolayısıyla devlet de yok...Eşitlikçi ideolojinin egemen olduğu
devlet-öncesi sınıfsız bir toplum yapısı bu. Bu dönemde geçerli olan
inanç dizgesi tümüyle "ritus" temelli. Yani inanç olgusu, bağımsız irade
sahibi olarak tasarlanan doğa güçlerini, topluluğun varlığını
sürdürebilmesi için gerekli koşulları sağlamaya ikna etme çabalarından
ibaret. Bu aşamada "ritus"u tanımlamak gerekiyor: uzlaşımsal simgesel
anlamlar taşıyan ve kutsal ile bağıntılı geleneksel davranış ve
uygulamalar. Diğer bir anlatımla, sözel törelerin simgesel davranışlarda
kurumlaşması... Ritus, evreni açıklamaya çalışan ilkel bir
kozmoloji/kozmogoni yaklaşımıdır; insanı, evrenin karmaşası karşısında
tutarlı bir çerçeveye oturtma çabası olarak görebiliriz ritusu. Bunlar
simgesel, standartlaşmış, yinelenen, değişmeyen, kendiliğindenliğe yer
vermeyen davranışlar. Örneğin geçiş ritleri... Ritusun işlevi belli:
öncelikle evreni anlamak için bir araç. Bilinmeyenden kaçınmayı, toplum
yaşamını standartlaştırmayı ve böylece kaygı gidermeyi sağlayan
psikolojik işlevleri de var. Toplumsal statüyü belirleyerek ve bireyi
toplumla bütünleştirerek eğitsel bir işlevde üstleniyor. Kültürel işlevi
ise topluluğun kültürünü gelecek kuşaklara aktarmasıyla ortaya çıkıyor.
Ritus uygulamalarına topluluğun tüm üyeleri katılıyorlar; katılımcılar
yoğun bir duygudaşlık içindeler; uygulamada hiyerarşik bir yapı yok,
ritusu yöneten şaman dışında tüm üyeler eşit ve anonim. Amaç, doğayı
yansılamak ve onunla özdeşleşmek. İnançsal yapı toprağa ve meteorolojiye
yönelik. Temel gereksinimler çerçevesine oturtulmuş kaba bir bereket
kültü geçerli. Ana Tanrıça (Toprak Ana) ve oğul/sevgili teması.
Mevsimler örnek alınarak düzenlenmiş bir "doğum-ölüm" eksenli inanç
yürürlükte ve bu inanç dizgesinde, egemen bir kollektivitenin genel ve
soyut ifadesi biçimlenmiş. Esas olan kollektivite olunca, ekzoterik yapı
topluluğun tümünü kapsıyor.



Geç Neolitik (İÖ. 4500 -
3500)

İkinci zaman gezimiz aynı topluluğa ancak bu kez Geç
Neolitik çağa gidiyoruz. Çok şeyler değişmiş aradan geçen yıllarda.
Bizim küçük köy, neredeyse bir kent düzeyine yükselmiş. Sulamaya dayalı
tarım ve saban kullanımının yaygınlaşması nüfusu arttırmış.
Avcı-toplayıcılık tümüyle terkedilmiş. Hayvancılık da gelişmiş. Yazı
bulunmuş, gerçi çok sınırlı kullanılıyor ama. İşbölümü uzmanlaşmaya
dayalı duruma gelmiş, toplum üyeleri arasında farklar belirmiş. En
önemlisi özel mülkiyet ortaya çıkmış. Yöneten-yönetilen olgusu belirmiş,
henüz kurumsallaşmamış olsa da bir siyasal iktidardan söz etmek olası.
Bunu bir tür erken-devlet olarak nitelendirebiliriz. Bu erken-devlet,
işbölümü ve teknolojik gelişmenin sağladığı üretim artışını, üretime
katılmaksızın denetleyen bir kesimin elinde yoğunlaşması sonucu, doğan
gerilimi yok etmek, özel mülkiyeti güvence altına almak ve sınıfsal
çatışmaları frenlemek için çabalıyor.




İnanç dizgesi,
yine rituslara dayanıyor ama kozmogoni/kozmoloji kurumsallaşarak
mitoloji biçimine dönüşmüş. Ritus uygulamaları örgütlenmiş, bu
uygulamaların yapılması için belirli kutsal mekanlar oluşturulmuş. Bu
mekanlarda, örgütlenmiş ritus uygulamalarını yöneten bir ruhban sınıfı
ortaya çıkmış; toplulukta herkese açık ritus uygulamaları sürüyor ancak,
yönetenler ve ruhban sınıfı, kapalı katılımlı başka rituslar uygulamaya
başlamışlar, bir tür ezoterik uygulama başlamış. Erginlenme hakkı
sınırlanmış. Toplulukta ekonomik ve siyasal güce dayalı bir seçkincilik
belirmiş; seçkinler kendi aralarında farklı bir inanç dizgesi
uygularken, topluma sundukları inanç tümüyle yöneticilik ideolojisini
meşru kılmak amacını taşımakta. Kutsal yönetici kavramı gelişiyor.
Bereket kültü ayrıntılı anlatımlarla zenginleşmiş. Yönetici, yiten/ölen
ve yeniden doğan tanrı ile özdeşleşmiş ve giderek bereketin sağlayıcısı
durumuna yükselmiş. Bunun cezası da var... Bereketi sağlayamayan ya da
sağlayamayacak kadar yaşlanan yönetici (kral) öldürülüyor (Regicide).
Siyasal güç sahiplerinin iradesi, rahipler tarafından mitolojiye
taşınmış. İnanç giderek bir devlet kültü halinde örgütleniyor ve siyasal
iktidarı meşrulaştırma işlevini üstleniyor. Bizim için esas değişim,
ezoterik bir uygulamanın bilinçli olarak yürürlüğe seçkinler (yönetici
ve ruhban sınıfı) tarafından konulmuş olması.




Kent
Devletleri (İÖ. 2500’den sonra)

Üçüncü zaman gezimiz, kent
devletinin köklü bir biçimde ekonomik ve sosyal yaşamı düzenleyip
denetlediği bir çağa... Kent nüfusu iyice artmış, işgücü örgütlenmiş ve
mesleki uzmanlaşma gelişmiş. Tarım ile ilgili teknolojik gelişme ve
yazının iletişimde kullanımı belirgin nitelikler. Önemli bir gelişim
ticaretin giderek artan bir hızla yoğunlaşması. Kentler arası ticaret
gelişiyor; hatta ticaret yollarının denetimi için diğer kent devletleri
ile savaşlar yapılıyor. Ticari kazanç, toplum içi ayrımların daha
keskinleşmesine yol açmakta. Kent devleti, kurumlaşmış siyasal iktidarı
kullanıyor. Yasalar konulmuş, özel mülkiyet ve yöneticinin hakları
yalnızca inançla değil, artık yazılı yasalarla da korunuyor. İnanç
dizgesi: ritus+mitos temelli hala, ancak zaman zaman belirli bir
akılsallığı öngören "logos" ilkesini de gözlemlemek olası. Zaman içinde
mitosla ilgili unsurlar silinecek, logosun ağırlığı artacaktır. İlerdeki
çağlarda, logos da giderek dogmaya dönüşecek ve klasik dinsel yapı
ritus+dogma biçime oturacaktır. Ancak bu gelişmeler için henüz çok zaman
var. Tam anlamıyla örgütlenmiş ve kurumsallaşmış bir ruhban sınıfı,
siyasal iktidarı meşrulaştıracak olan dinsel inancı bir ideoloji olarak
tüm topluma yaygınlaştırmayı başarmış. Ancak kendi kapalı
örgütlenmelerini ve bu çerçeve içinde farklı inanç ve hatta siyaset
yorumlarını oluşturmaktalar. Toplumda tam anlamıyla iki katlı bir
felsefe egemen: bir yanda kendi ezoterik yapısı içinde yönetici-ruhban
sınıfı yani seçkinler, diğer yanda geniş topluluklara yayılan sıradan
inandırma teknikleri...Seçkinlerin ezoterik örgütlenmesi, kendi
aralarında siyasal iktidarı meşrulaştırma endişesini tanımadığı için,
inanç bakımından devrimci yaklaşımlar sergileyebiliyor. Kamutanrıcı,
tektapımcı ve giderek tek tanrıcı yaklaşımlar da var. Tanrı-Kral kavramı
pekişmiş. Kral siyasal gücünün doruğunda. Bu nedenle artık kral kurban
edilmesi uygulaması terk edilmiş, bunun yerine 7 ya da 11 yıllık
dönemlerde yapılan dinsel bayramlarda kralın yerine bir sahte kral (mock
king) kurban ediliyor. Ne var ki, bu iki katlı yapı da zaman içinde bir
farklılık gösterecek; seçkinler dışında kalan hoşnut olmayanlar da
inançsal, siyasal ya da ekonomik amaçlarla, kendi ezoterik
örgütlenmelerini kuracaklar ve yapı böylece üç katlı bir örgütlenmeye
dönüşecektir. Ekonomik amaçlı olanlar toplumsal yapı içinde gerekli ve
verimli bulunacak; oysa siyasal ya da inançsal nitelikli olanlar sapkın
damgası yiyerek baskı altına alınacaktır. Toplumun tümüne yayılan,
ekzoterik nitelikli büyük tektanrılı dinler de işte bu başkaldıran
ezoterik yaklaşımlardan kaynaklanacaktır.





Son
Söz


Ezoterik yaklaşım çerçevesinde, inisiyasyon olgusu bir
süreçtir. İster en ilkel uygarlık düzeyinde, isterse en gelişmiş
teknoloji toplumlarında olsun, yapılan törenler, bu sürecin simgesel
olarak başlangıcını temsil ederler. Hangi uygarlık düzeyinde olursa
olsun, inisiyasyon süreci, mevcut kültür ve üretim biçimlerinde, belirli
bir rasyonalizm (akılsallık) gereğini öngörür. Burada söz konusu olan
rasyonalizm, temel olarak, insanın doğa ve toplum içinde kendi
özgünlüğünün ayrımına varması demektir. Bu farkındalık kavramı, ezoterik
anlayışa göre "bilinçlenme" anlamına gelir.


Özetle, ezoterik
örgütlerde inisiyasyon; insanın kendi özgünlüğünün bilincine varması
sürecidir. Bu da, temel kültür kavramlarının yorum ve kıyas yoluyla,
enine boyuna irdelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kültür kavramlarının
özümsenmesi doğrudan bilinçlenme, inisiyasyon sürecinin kendisini
oluşturur. Simgeler ise, kavramların billurlaşmış hali, somutlanmasıdır.
Somut olarak yaşananların soyutlanması kavramları, soyut kavramların
yeniden somutlanması da simgeleri oluşturur. Fakat, inisiyasyon çabası
içindeki her birey için, somut simgeler o bireyin kendi soyut yorumunu
yaratacak, soyut yorum da, bireyin yaşamında somutlaşacaktır. İşte,
toplumun kültür yapısından bireyin yaşamına uzanan inisiyasyon süreci
budur. Her simge ve temsil ettikleri her kavram, uzun bir tarihsel
sürecin ürünüdür. Ne simgeler, ne kavramlar, ne de
bilinçlenme-inisiyasyon, insanlığın kültür tarihinden bağımsız olamaz.
Tarih, aslında, aralarında bir tinsel bağ bulunan olgu ve kavramlardan
meydana gelir. Olgu ve kavramları birbirine bağlayan tinsel bağ
“tarihsel yorum” dur. Bu nedenle, tarihsel yorum değiştikçe, tarihin
anlamı da değişir ve farklı “izm”ler ortaya çıkar. Tarihsel yorumlama,
aslında bilinçlenme için gerekli olan akılsal, kavramsal yapıdır. Bu
yapı; “zemin, yöntem ve erek” olmak üzere üçlü bir dizge tarafından
belirlenir. Zemin, bu üçlü dizgede, yorumlamanın temelini ve yapının
özünü oluşturan “gizil özne” durumundadır. Yöntem ise, tarihsel yorumun
çevresini oluşturan ilişkiler ve koşullar sistemi; “structure”
anlamındadır. Temelde kavranması gereken bu üçlü dizgedeki iç
bağıntılardır. Zemin, yöntem ve ereği belirlerken; aynı zamanda yöntem
de ereği şekillendirmekte, diğer yandan böylece oluşturulan erek zemini
etkileyerek, çevrimi tamamlamaktadır. Üstelik bu karşılıklı etkileşimler
bir sarmal gelişim göstermektedirler. Örnek olarak; ilkel toplumlar;
zemine doğa’yı, yönteme de doğa insan ilişkilerini koyup, erek olarak
insanı tanımayı almışlar ve böylece ilkel bir metafizik aydınlanmaya
ulaşmışlardır. Bu dizge en basit düzeyde bir varlıkbilim (ontoloji)
açılımıdır. Bir başka örnek de; zemine Tanrı’yı, yönteme dinsel
kuralları (vahiy) oturtup, erek olarak da ahlaksal ve sosyal düzen
(etik) alınırsa ortaya çıkan “din” kurumudur.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

2 OKKÜLTİZM EZOTERİZM Bir Paz Tem. 04, 2010 9:13 am

CANTAR




Ezoterik İnisiyasyon (Erginlenme, Tekris);"dışarıdaki",
"yabancı", "harici", "bigâne" kişinin "içeri" alınması, "mahrem"
kılınması, ezoterik topluluğun "üyesi" durumuna getirilmesi, ezoterik
bilginin ışığına kavuşmasıdır.


Ezoterik İnisiyasyon; bireyde,
varlığın bir alt aşamasından bir üst aşamasına geçişi ruhsal olarak
gerçekleştirmeye yönelik süreçtir. Burada amaç, bir takım simgesel
eylemler ve fiziksel edimler aracılığıyla, bireye yeni bir yaşama
"doğmak" üzere "öldüğü" duygusunu aşılamaktır. Bu nedenle, kimi ezoterik
örgütlerde inisiyasyona, İkinci Doğuş da denilmektedir.


İnisiyasyon
yoluyla, kişi daha "yetkin" bir tinsel duruma girmekte, "üstün" bir
evrene ulaşmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, inisiyasyon, en derin
anlamıyla, bir çeşit "tanrılaştırma' dır. Temel işlevi, kişinin, dış
yaşamındaki her türlü koşullu durumunun ötesine geçmesidir. Böylesi bir
"tanrılaştırma" eylemi, evrenin özündeki "büyük varlığın" bireyde
belirmesi olgusunu varsayar. Bu varsayım temelini Panteist düşüncede
bulmaktadır.


Evren ile Tanrı'yı bir ve aynı şey sayan
öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adı Panteizm'dir.
Kamutanrıcılık da denilen Panteizm'in temel ilkesine göre, evrende
bulunan her şey tek bir Varlık'tan oluşmuştur. Gerçekte varolan bu tek
Varlık'tır ve tüm nesne ve canlılar onun çeşitli görünümleridir. Eski
gizemci ve ezoterik toplulukların çoğunda Panteist ilkeler
benimsenmiştir. Felsefe olarak Stoacılık ve Neoplatonizm'de panteist
anlayışlar vardır. Kabalacılık tümüyle panteisttir. Vahdet-i vücut
anlayışı ile Tasavvuf 'ta da panteist olgu benimsenmiştir.


Birey,
inisiyasyon yoluyla, kendinde zaten varolan bir özü canlandırmaktadır.
Bu bir "iç" gerçekleşmedir. Bu nedenle, ezoterik inisiyasyon uygulanan
kişinin, belirli bir takım özellik ve eğilimlere baştan sahip olması
gereklidir.


İnisiyasyon'nın Batı dillerindeki karşılığı olan
"initiation" sözcüğü, Latincedeki "initium" sözcüğünden türemiştir.
"Initié" ise aslında "yola koyulmuş, başlamış" demektir. Ezoterizm'de en
önemli kavram "İnisiyasyon"dır.


Ezoterizm (Batıniyye,
İçreklik), bilgilerin ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve
aşamalı olarak verildiği çalışma ve öğreti sistemidir. Asıl gerçeklerin
anlayabilecek yetenek ve bilgide olan kişilere aktarılabileceği görüşü
ezoterik sistemin özüdür.


Sistemin üç önemli özelliği vardır:

Öğretiyi
alacak olanların özenle seçilmelerinden sonra, inisiyasyon yöntemi ile
topluluğa kabul edilerek, yine aynı yöntemle ilerlemeleri.


Öğretilerin
bir dereceler silsilesi içinde verilmesinin yanısıra hiyerarşik yapı
gözeten bir örgütlenmenin bulunması.


Öğretilerin kapsamında
simge, allegori ve özdeyişlerin kullanılması.

Ezoterik
yaklaşımın özü; bireyin kendi kendini aydınlatamaması olgusuna bağlıdır.
Genelde, ezoterik öğreti uygulamasına karşın; bazen, Mistisizm
(Tasavvuf, Gizemcilik) kavramı ile ezoterizm kavramı bu noktada
ayrılırlar. Mistik kişi (mutasavvıf, gizemci) çoğu zaman elini eteğini
dünyadan çekmiş bir "münzevi"dir, düzen ve denetim dışıdır, hatta
disiplinsizdir. Gerçeğe bir anda "sezgi" yoluyla varabilir. Oysa,
ezoterizm'de, kişi ancak "inisiyasyon"a dayalı (initiatique) bir örgüt
tarafından ışığa kavuşturulabilir. Ezoterik örgüt kişiye, öncelikle
ruhsal bir etki aşılar, sonra bu etkinin üzerine bir "öğreti" kurmaya
çalışır; bunu yaparken de belirli bir hiyerarşik yapıyı ve disiplini
izler. Mistisizm'in bazen salt bireysel düzeyde kalabilmesine karşın,
ezoterizm daima örgütsel bir yapıdadır.


Mistisizm (Tasavvuf,
Gizemcilik), duygu ve sezgiye dayalı bir inanç yolu olarak, us ile deney
alanı dışında, duygu ve sezgilerle gerçeğe ulaşma anlayışıdır.
Tanrıbilimsel açıdan, kişinin kendi içine kapanarak, Tanrı'yı kendinde
araması biçiminde de tanımlanır. Mistisizmin son aşaması, Tanrı'nın
varlığında eriyerek, kişiliğin yokedilmesidir.


İnisiye olan
kişi üzerinde oluşturulan ruhsal etki, esas olarak, İnisiyasyon
töreninin "haricilere aktarılamaz" olan temel niteliğidir. Aristoteles,
Eleusis Gizemleri'nden söz ederken, "öğrenmek yerine hissetmek" diyordu.
İnisiyasyon sırasında da, aktarılan bir öğreti yoktur, yaşanan yoğun
duygular vardır. Ama, bu duygular, ilerde öğretinin serpileceği uygun
toprağı yaratmaktadır.


Öyleyse "inisiyasyon"nın gizemi, "dile
getirilemez, sözcüklerle anlatılamaz" bir gizemdir; ancak ritüeller
aracılığı ile yaşanır, çilesi çekilir, hissedilir. Gerçekten, tüm
ritüelleri en ufak ayrıntısına kadar hariciler tarafından bilinse bile,
ezoterik örgütlerin gizemleri tam olarak çözülemez ve çözülemeyecektir.
Zira bu gizemler ancak kişisel olarak yaşandığı zaman duyumsanabilir.
Tüm ezoterik örgütlerde bulunan ve üstünkörü incelendiğinde anlamsız
görünen ritüellerin, aslında, ister korkutucu, ister yadırgatıcı olsun,
inisiye olan kişiler üzerinde bir tür psikanalitik tedavi etkisini
andıran tinsel yankılanmaları vardır.


Bu durumda, inisiyasyon
yoluyla, birey kendi kendini "gerçekleştirmekte", yetkinleşme sürecine
ilk adımı atmakta, kendi özünde saklı olanları kuramsaldan eylemsele
yöneltmektedir. Üstelik bu durum bir kez kazanılınca, bir daha
yitirilmeyen bir niteliktir. İnisiyasyon olgusu artık sürekli bir
"durum"dur. İnisiye olmak bir daha geri alınamaz bir özelliktir.


Sonuç
olarak; ezoterik inisiyasyon:

Kişinin önceden belirlenen
eğilimleri ve özellikleri üzerine yapılandırılan,


Belirli bir
ruhsal etki yaratarak, kişinin bilinçaltına yönelen,


Bireyin
kendisinin tamamlaması gereken bir "saklı özün gerçekleştirilmesi"
çabasından oluşan üçlü bir süreçtir.


İnisiyasyon Törenlerinin
Nitelik ve Amaçları


Ezoterik örgütlerde, İnisiyasyon
Törenleri, bireyin benliğini etkilemeyi amaçlayan, ve hem fizik, hem de
tinsel birer "sınav" niteliği taşıyan deneyimlerdir. Aslında,
inisiyasyon, ezoterik örgüt üyelerinin, haricilere açmamak konusunda
yemin ettikleri bir "gizem" dir.


Törenin, katılanların
kişiliğine bağlı olmayan, kendiliğinden bir etkenliği vardır. Bu
etkenlik törenin kendi özünden kaynaklanmakta olup, töreni yöneten ve
düzenleyenlerin, ayrıca diğer katılıcıların kişiliğinden bağımsızdır.
Töreni yöneten önemli değildir, önemli olan törenin işlevidir. Buradaki
yaklaşım, dinsel yaklaşımla paraleldir; örneğin, namazın değerinin,
imamın kişiliğinden bağımsız olması gibi.


Diğer taraftan,
etkin sonuçlara ulaşabilmek için, törenin ritüeline, en ufak ayrıntısına
kadar uyulması gerekmektedir. Ancak, yine de, eğilimleri açısından
yatkın olmayan kişilere uygulanan inisiyasyon'nun etkisiz kalması
olasıdır. Bu noktada, dinsel yaklaşımdan ayrılınır; örneğin,
hristiyanlarda, vaftiz töreni, eğilimine bakılmaksızın herkese
uygulanır. Gizemci aradığı ışığa, bilgiye bir anda sezgiyle ulaşabilir.
Buna karşılık, inisiye olmuş kişi, bilgiyi ancak, zamanla ve bir takım
aşamalardan sırasıyla geçerek elde eder. Bu nedenle, inisiyasyon yolu,
uzun, çileli, aktif katılım gerektiren bir yoldur. Bunun sonucu olarak,
inisiyasyonu temel alan tüm ezoterik örgütlerde, hiyerarşik bir yapı
oluşmuştur. İnisiyasyonun çeşitli aşamaları, üyelerin ulaştığı
varsayılan çeşitli yetkinlik düzeyleri, bir takım "derece" lerle,
"rütbe" lerle belirlenmiştir.


Hiyerarşinin gereği olarak, her
ezoterik örgütlenmede, üyelerin seçilmesine, törelerin gözetilmesine,
geleneklerin sürdürülmesine egemen olan, çoğunlukla oldukça karmaşık ve
ayrıntılı bir organizasyon bulunur. Aynı şekilde, ritüellerin
izlenmesinde de, yine hiyerarşik yapının gereği olarak, disipline sıkı
sıkıya uyulur.



Ezoterik Düşüncenin Özü: İnisiyasyon

Ezoterizm
(esotérisme) sözcüğü, eski Yunancada "içeri almak" anlamına gelen
"eisotheo" sözcüğünden türetilmiştir. Bu terimin anlamı çok açıktır:
içeri almak demek, bir kapı açmak, dışardaki insanlara içeri girme
fırsatını vermek demektir. Simgesel olarak bu, saklı bir gerçeği, gizli
bir anlamı açıklamaktır. Bütün bunlar, ezoterizm sözcüğünün, bir
"kapalı" öğreti ifade ettiğini ortaya koyar. Dışarıdan ve kalabalıktan
soyutlanmış bir topluluğa, belirli bilgilerin aktarılması söz konusudur.


Bu
durumda, ezoterik düşünce temelinde, bu kapsama giren tüm örgütlerin
ortak noktalarını yakalamak olasıdır.



A)İnisiyasyon
kendi kendine bilgiye ulaşmak değildir. İnisiyasyonu oluşturan çeşitli
"gizler" belirli bir öğretinin dogmatik açıklamaları olmaktan çok,
inisiye olan kişide bir diriliş, bir yeniden doğuşla taçlanan bir ölüm
duygusu yaratmaya yönelik törenler, ritüeller ve teknikler dizisinden
oluşmuştur.


Tüm uygulanan tören, ritüel, ayin, allegorik öykü
ve efsanelerin simgesel özü, birbirine oldukça benzeyen bir ana tema
etrafında şekillenir: tüm ezoterik örgütlerde, inisiyasyon süreci,
"karanlıklar" (ölüm) içine yapılan bir girişle başlar. Bu aşama boyunca,
inisiyasyonya aday kişi, kendisinde öldüğü duygusunu yaratmayı
hedefleyen, bir takım korkutucu olaylar ve mekânlar içine sokulur,
çeşitli "sınav" lara tutulur. Bu aşama, bir tür "cehenneme iniş" tir
(Orpheus, Isis, Persephone, Tammuz gibi).


İniş ya da ölüm
aşamasını izleyen aşama, genellikle tüm ezoterik inisiyasyon
törenlerinde, belirli duygulanımlarla yüklü olmasına özen gösterilen,
yine de bir takım simgesel sınavların uygulandığı, bir çıkış, yükseliş
aşamasıdır. Bu noktada, genellikle, dar bir geçitten geçişle simgelenen,
tipik bir doğum olgusu da yer alır. İnisiye olan kişinin gözleri daima
bağlıdır, ve bu da, henüz karanlıktan kurtulamadığını vurgulamaktadır.
Son aşamayı, göz bağlarının çözümü ve ani bir ışıklandırmayla
(Aydınlanma, Nurlanma) ile başlayan, çeşitli güzellikte sahnelerle
süslü, neredeyse kendinden geçişi andıran, bir doruklanma oluşturur.
Alabildiğince
çeşitlendirilmiş, ama hemen tüm ezoterik örgütlerde birbirini andıran,
simgelerle canlandırılan ve inisiyasyon töreninin iskeletini oluşturan,
bu "iniş-yükseliş" ya da "ölüm-doğum" temasının aktarmak istediği öz
nedir?


İnisiyasyon süreci, bir yandan, "evrendoğum"
(kozmogoni) sürecinin aşamalarını, Kaos' un Işık tarafından
düzenlenmesini simgesel olarak canlandırmakta, temsil etmektedir; diğer
yandan, kişinin, Adem'in İlk Günahıyla yitirilen ayrıcalıklara fiktif
bir şekilde yeniden kavuşması, Eksiksiz Bilgi'ye ermek için gerekli
mistik koşulların içine yeniden doğmasıdır.


Evrendoğum
(Kozmogoni), evrenin oluşumu, yaradılışı ile ilgili ilksel ve inançsal
tasarımlardır. Genel olarak evrenin yoktan, hiçlikten, kaostan
varedildiği inancı, yani Yaradılış kavramı evrendoğumu ifade eder.
Adem'in
İlk Günahı, Tevrat'ın Tekvin bölümündeki Cennet'ten elma çalma
öyküsüdür. İnsan soyunun bu nedenle her zaman günahkar olarak yaşayacağı
dogmasının temellendiği ve Aziz Paul ve Aziz Augustinus tarafından
oluşturulan bu dogma, İsa'nın bu yüzden cisimleşerek, günahkar insan
soyunu bağışlatmak için kendini feda ettiğini ileri sürer. Bu ilk günah
insan soyunun mutsuzluğunun nedeni sayılır.
Özetle, inisiyasyon;


Bir
arınma' dır. İnsan böylece, eksiksiz, yetkin bir varlık olabilmek için,
dış yaşamdan getirdiği tutku ve yanlışlarından sıyrılır.


Bir
nurlanma' dır. İnsan böylece, yitirilmiş bilgi'ye erme, "Yitik Kelâm"ı
yeniden bulma umuduna kavuşur.


Bir bütünlenme' dir. İnsan
böylece, Günah'tan önceki ayrıcalıklı durumuna yeniden doğar ve evrenin
özündeki "Büyük Varlık" la birleşir.


Yitik Kelâm, Yitirilmiş
Bilgelik, insanoğlu'nun yaradılış sırasında sahip bulunduğu, ama
sonradan yitirdiği, sonsuz özgürlük ve mutluluk veren eksiksiz bilgiyi
simgeler. Tanrı bu bilgiyi insanlara vermiş, ancak haketmediklerini
görünce geri almıştır. Bu "bilgi"ye yeniden ulaşabilmek için, haketmek
yani çileli bir çaba göstermek şarttır. Bu nedenle, gelişigüzel her
insan bu bilgiye ulaşamaz, sadece seçkin kişiler, belirli sınav ve
aşamalardan geçerek bilgiyi elde edebilirler.


B) Ta
başlangıçtan beri, insanoğlu, nereden gelip nereye gittiğini,
varoluşunun amacını, ölümden sonraki yazgısını öğrenmek arzusuyla
yanmış; buna koşut olarak da, bütün çağlar boyunca, bir takım ezoterik
örgütler, evreni yöneten yasaları kavramış olduklarını, temel soruları
çözen "Dile Getirilmez Giz" e ulaştıklarını ileri sürmüşlerdir.
"Nereden Geliyoruz? Kimiz? Nereye Gidiyoruz?". İnsanoğlu, sınırsız
kudrete ve Tanrıya ulaşmaya duyduğu susuzlukla, hep bu üç soruyu
soragelmiştir kendine. Bu kesin ve eksiksiz bilgiye açlıktır. İster
dini, ister felsefi, ister mistik ya da isterse Gizlici (Occult) olsun,
tüm ezoterik örgütleri besleyen ana kaynak bu açlıktır.


Gizlicilik
(Occultisme), evrenin gizli gerçeğine ancak doğaüstü ve büyüsel işlem
ve yöntemlerle varılabileceği inancıdır. Teosofik inançlar ve Hermetik
Bilimler (Astroloji, Simya, Teürji, Fal, Kehanet, Büyü ve Sihir gibi
işlemler) bu kapsamdadır.



Ezoterizm ve Din

Tarihsel
olarak değerlendirildiğinde, ezoterik örgütlerle dinlerin eski çağlarda
hemen hemen tümüyle (örneğin Mısır'da Hermetizm, Yunan'da Eleusis,
Dionysos Misterleri ve Orfizm, Yahudilerde Kabalacılık ve Essen'liler,
Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde Mithracılık, Manicilik, Hristiyanlık'ta
Gnostikler, Katarlar, Şovalye Tarikatları, İslam'da Batıni Tarikatlar),
yakın çağlara kadar da kısmen içiçe oluşup geliştiklerini görebiliriz.
Bu gün bile, ezoterik örgütlerden bazısı belirli bir din çerçevesi
içinde kendini sürdürme çabasındadır.


Yapısal açıdan
değerlendirildiğinde, ezoterik örgütlerle dinler arasındaki benzeşim ve
ayrımlar kolayca ortaya çıkar. Her iki kurumda da, inançlar ve/veya
öğretiler, belirli ayin, tören, ritüeller aracılığıyla pekiştirilmekte;
ve bunlar belirli bir hiyerarşinin gözetim ve denetiminde
gerçekleştirilmektedir. Gene her iki kurum da, çeşitli simgeler, mitler,
efsane ve allegorilerden geniş boyutlarda yararlanmakta; "olumlu
bilimlere" ancak kendi ilkelerinin koyduğu sınırlar içinde göz
yummaktadır.


Ayrımlara gelince, tek bir temel ayrım bulunur:
Dinler, inançlarını yayma çabası içinde olduklarından, herkese açık
kurumlardır. Diğer bir ifade ile, ekzoterik (exotérique)'dirler. Oysa,
ezoterik kurumlar, ilkesel olarak, özel nitelikler ve eğilimler taşıyan
kişilere açıktırlar.



İnisiyasyonun Kökeni: İlkel
Topluluklarda "Erginlenme" Törenleri

Yapılan bilimsel
araştırmalar, tüm ilkel topluluklarda, zaman ya da mekân farkı
olmaksızın tümünde, bilimsel adı "Geçiş Ayinleri" (Rites de Passage)
olan, bir tür inisiyasyon töreninin varlığını ortaya koymuştur.


Genel
olarak, ilkel toplulukların sosyal yapılarında, dört temel gruba
ayrılma ilkesi geçerlidir. Bunlar; çocuklar, gençler, yetişkinler ve
evlileri de kapsayan yaşlılar (ya da eskiler) grupları olarak
belirlenmektedir.
Bir toplumsal gruptan, bir diğerine yükselme her
zaman bir "geçiş ayini" vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Bu tür ayinler,
ilkel topluluğun tüm üyelerine açık (ekzoterik) törenlerdir. Kuşkusuz en
önemli ve en yetkin geçiş ayini, yeni yetmenin yetişkinler topluluğuna
katılması sırasında yapılır. Bu geçişe "erginlenme" adı verilir.


Erginlenme,
tüm ilkel topluluklarda görülmüş, örneğin Fiji'liler ve
Avustralya'lılar gibi en geri kültür aşamalarında bile yaygın olduğu
saptanmıştır.


Erginlenme, düzenli olarak, üç aşamada
gerçekleştirilmektedir; adayın toplumdan yalıtılması, bekletme ve
eğitim, yeni duruma geçiş. Bu aşamaların tamamlanmasıyla kişi, artık
yetişkinler arasına kabul edilmekte, hem varoluşsal rejiminde, hem de
toplumsal konumunda kökten bir değişim olmaktadır.


Törenin
amacı, bireyi bir önceki toplumsal statüsündeki kurallar ve davranışlar
sisteminden tümüyle kurtarmaktır. Ama bu kurtuluş sırasında, adayın
oynadığı rol bütünüyle edilgendir. Adaya, neredeyse kirli bir nesne gibi
davranılmakta, arıtılması gereken bir eşya olarak bakılmaktadır.


Sonuçta,
erginlenen kişi, eski toplumsal etkinliği ile ilgili nesne ve
teknikleri artık tanımıyormuş, kullanamazmış durumuna zorla itilir.
Tümüyle eski benliğini yitirmiş, eski yaşamından kopmuş olduğu
varsayılır. Bu kopuş, bu yapay bellek yitimi yanlızca kuramsal düzeyde
kalmamakta, çeşitli aşağılamalar, işkenceler, ağır sınavlar aracılığı
ile somut şekilde yaşanmaktadır. Örneğin: Masai'lerde (Kenya) ayinle
sünnet edilen erkekler, yaraları kapanıncaya kadar kadın giysileri ile
dolaşmak ve küpe takmak zorundadırlar. Kimi topluluklarda, diş sökmek
(Afrika), göğüs adalelerinden bağlanıp asılmak (K.Amerika), parmak
kesmek (Okyanusya) gibi daha gaddarca uygulamalar da vardır.


Hemen
tüm erginlenmelerde rastlanan bu zorlamalı bellek yitimi, anılardan
arınma yoluyla, kişinin bilincinde bir tür bekaret sağlamakta, kişiyi
artık geçersiz ve yetersiz duruma gelmiş eski bağlarından kurtarıp,
kendi kendinden sıyırmaktadır.


Böylece, kültürün en ilkel
düzeylerinden başlayarak, "erginlenme"nin, kişinin oluşumunda önemli bir
rol oynadığını ve özellikle de gençlerin varoluşlarında esaslı bir
sıçramayı ifade ettiğini görüyoruz.


En ilkel toplum insanı
bile, kendini doğal durumuyla "eksik" görmekte, doğa tarafından
yaratılmış, verilmiş haliyle "tamamlanmamış" olarak kabul etmektedir.
Asıl anlamıyla insan olabilmesi için, bu ilk eksikli durumunda ölmesi,
hem kültürel, hem tinsel ve hem de sosyal olarak daha üst bir yaşama
doğması gerekmektedir.


Erginlenme eylemi, sonuçta, paradoksal
ve doğa-üstü bir ölüm ve yeniden diriliş/ikinci doğuş deneyine
indirgenebilir. Erginlenme insanın "başka" olmak istediğini, doğal
düzeyinde kalmak istemediğini, ideal bir imgeye göre kendini yeniden
yaratmaya çabaladığını gösterir. İlkel insan, insanlığın tinsel ülküsüne
ulaşmaya böylece adım atmaktadır.


Tören, her ilkel
toplulukta, adayın ailesinden uzaklaştırılması ile başlar. Uzakta,
çayırın ortasında ya da ormanın içinde bir kulübede, bazen bir mağarada
bekletilir aday. Daha bu ilk adımda ölüm simgesi vardır. Yanlızlık,
orman, karanlıklar ölümü vurgular. Bazı ilkellerde bir kaplanın gelip
adayı ormanın içlerine götüreceği inancı vardır. Banda kabilesinde
adayın bir canavar tarafından yutulmuş olduğu varsayılır. Aslında kulübe
ana rahmini simgelemektedir. Burada adayın ölümü ve cenin durumuna geri
dönüşü söz konusudur. Genç adaylar sınavlarının bir kısmını burada
vermekte, kabilenin sırlarını burada öğrenmektedirler. Bu aşamada ölüm
simgeciliği alabildiğine abartılır. Bazı toplumlarda, adaylar yeni
açılmış mezarlara gömülürler, ölü gibi hareketsiz kalırlar, ölüye
benzemek için vücutlarına beyaz toz sürerler. Diş sökme, parmak kesme
gibi işlemlerin yanı sıra sünnet, dövme yapma, deride iz açma bu aşamada
uygulanır.


Ölüm simgeciliği, her zaman, yeniden doğuş
simgeleriyle içiçedir. Adaylar, erginlenmeden sonra başka adlar almakta
(Dede Korkut Masallarında ad kazanmaya çalışan gençler), önceki
yaşamlarına ait herşeyi unutmuş sayılmakta, ayinin peşisıra bebekler
gibi başkalarınca beslenmekte, kollarına girilerek yürütülmektedirler.
Örneğin; Bantu' larda adayın yatağa yatıp bebek gibi ağlaması
zorunludur.


Erginlenen kişi, yanlızca ölüp, yeniden doğan
olmayıp, aynı zamanda, metafizik düzeyde açıklamalar edinen, bilgilenen,
sırları öğrenen kişidir. Kabilenin tanrılarını, onların gerçek
adlarını, dünyanın oluşumuna ait efsaneleri öğrenmiştir. Erginlenen
kişi, bilen kişidir. Bu nedenle, erginlenme, bilinc körlüğü veren doğal
durumun aşılması anlamına gelir. Adayın varoluşunun gerçek boyutlarını
keşfe, insan sorumluluğunu üstlenmeye çağrıdır.





Simgesel
Açıklamalar

İlkellerdeki erginlenmelerde rastlanan bazı
uygulamaların simgesel anlamları aşağıda açılanmaya çalışılmıştır:

A)Katılma
Kulübesi:
Simgesel olarak, mezar ya da ana rahmini belirtir. Doğum,
yaşam, ölüm ve yeniden doğum çevriminde bağlantı noktasını oluşturur.

B)Dar
Kapıdan Geçiş:
Bir varlık durumundan diğerine, bir varoluş
sürecinden başkasına dönüşümü, yani doğum olayını simgeler. Kapı ya da
sıkça görüldüğü üzere "tehlikeli geçit, köprü" olgusu, dışarı ile içeri
arasındaki sınırlamayı olduğu kadar, bir durumdan ötekine geçişi de
simgelemektedir. Bu geçiş olayı aslında varoluşsal bir şıçramadır. Bir
kopuşu ve bir aşkınlığı vurgular. Çeşitli mitler ve dinsel geleneklerde
yeralmaktadır. Örneğin: Yunan mitolojisinde Hades'in kapısı, kapıda
duran Kerberos, geçilmesi gereken Styx ırmağı, İran mitolojisinde Cinvat
köprüsü, İslam inancında Sırat köprüsü, Ortaçağ efsanelerinde Kutsal
Kâse Graal'i arayan Lancelot'nun geçtiği sularla örtülü köprü ve şato
kapısı, İskandinav mitolojisinde cehennemin üzerinden geçen köprü.
Kutsal
Kâse Graal, İsa'nın son yemekte kullandığı ve sonradan içine kanının
toplandığına inanılan kutsal tasa verilen addır. İnanışa göre bu kase,
Batı Avrupa'ya Arimethea'lı Joseph tarafından getirilmiş, fakat
kaybolmuştur. Bir çok Breton efsanesinin konusu ve özellikle Kral Arthur
Efsanelerinin eksenini Graal'in aranışı oluşturur. Graal bu
efsanelerde, insanlığın evrensel mutluluğunu ya da gerçek bilgiyi
simgeler. Yitirilmiş Bilgelik kavramına denk düşer.

C)Yardım
Gerektiren Yolculuklar
Yürümeyi yeni öğrenen bebek simgesi, bir
önceki yaşamdan herşeyin silinmesini simgeler. Yolculuk eski yaşamdan
kopuş ve yeni yaşama ulaşma anlamındadır. Yolculuğun hedefi Gerçek
Bilgi' ye ulaşmaktır. Graal'in aranışında olduğu gibi zorlu sınavlar ve
tehlikeler içerir.

D) Sıvı Simgeciliği
İlkel topluluklarda,
erginlenme sırasında adayın su, yağ, sidik ya da kan ile yıkanması,
vücudunun ovulması en sık görülen uygulamalardandır. Özellikle tüm
vücudun suya batırılması dikkat çeker. Bu uygulama bir yandan
Hristiyanların vaftiz işlemini anımsatırken, diğer yandan bir çok
ezoterik örgütte yapılan su ritüellerine denk düşer. Sıvı simgeciliği
hem adayın sıvı içinde bulunan cenin durumuna dönerek yeniden doğuşunu
vurgularken, hem de suyun arıtıcı niteliği sayesinde önceki yaşamın
pisliklerinden kurtuluşu amaçlar.

E) Ateş ile Arınma
İlkellerin
erginlenme törenlerinde, yine sıkça görülen bir uygulama da, ateşin
kullanımıdır. Ateş sayesinde adayın cesareti ve özverisi sınanır. Ateş
üzerinden atlama, korlar üzerinde yürüme, vücudun bir bölümünün
dağlanması gibi zorlu uygulamalar yapılır. Burada, ateşin hem arıtıcı,
hem de dönüştürücü-değiştirici niteliği ön plana çıkar. Zaten ateş
tapımı bilinen en eski dinsel inançlardan biridir. Ateş tapımına
Mısır'da, Slavlar'da, Germen'lerde, Kelt'lerde eski Yunan ve Roma'da,
İran'da, Hindistan'da, Kuzey Amerika yerlilerinde, Meksika'da, Çin'de,
Afrika'da ve Polinezya'da rastlanmıştır. Ancak en yetkin uygulaması
Mazdeizm'de bulunur, Zerdüşt dininde ateş, Ahura Mazda'yı simgeler ve
hiç söndürülmeden korunur. Günümüzde Hindistan'da Parsi'lerde ateş
tapımı sürmektedir.

F) Toprak Simgeciliği
Toprak Ana (Terra
Mater) en ilkel toplumlarda bile rastlanan, temel imgelerden önde
gelenidir. Bu imge tüm kültürlerde, sayılamayacak kadar çok biçim
altında görülmüştür. İnsanların toprak tarafından doğurulması evrensel
yaygınlığa sahip bir inançtır (Adem'in topraktan yaratılması inancı). En
genel anlamıyla, toprak insanoğlunun kozmik anası olarak
değerlendirilir. Ana ve doğum kavramlarında olduğu gibi, Ölüm ve mezar
kavramları da, toprakla bütünleşmektedir. Bu nedenle, ölüm ve ikinci
doğum simgeciliğinde baş rolü toprak oynamaktadır.





Ekzoterikten
Ezoteriğe

Evrensel düzeyde, her ilkel kültürde rastlanan herkese
açık, ekzoterik "Erginlenme" olgusu, nasıl olmuş da, ezoterik bir
yapıya evrimlenmiştir?


Bu değişimin temelde iki ayrı nedeni
gözlemlenmiştir. İlki; tektanrılı dinlerin gelişmesi ile
bağdaştırılabilir. Bu dinler, bir yandan panteistik inançları
törpülerken, diğer yandan insan iradesini hor gören bir niteliktedirler.
Doğaya açık, doğanın içinde onurlu bir konum sahibi olan ilkel insanı,
bu durumundan uzaklaştırıp, kul düzeyine indirgemişler, "kader" olgusu
ile özgürlüğünü yoketmişlerdir. Üstelik, pagan inançlarla kıyasıya
savaşım vermişler, insanoğlunu "tanrılaştıracak" her türlü yaklaşım ve
düşünceyi sapkınlıkla suçlamışlardır.


Diğer neden, ezoterik
örgütlerin, sömürge oluş koşullarının zorlamasıyla, "ilkel" anlayışın
"uygar" anlayışa karşı kendini savunma güdüsü gereği, siyasal nitelik
kazanmalarına bağlıdır. Amaç, uygarlığın karşısında sarsılan eski
gelenek, örf ve inançları pekiştirmektir. Afrika'da Ngui-Goril adamlar,
Nkee-Pars adamlar, Bwiti ve Poro, Malenezya'da Duk-duk ve İniet, Orta
Amerika'da Kakçek, Kuzey Amerika'da Didewiwin, Hamatsa ve Kaçina bu tür
ezoterik örgütlerdir.




Son Söz

Ezoterik
yaklaşım çerçevesinde, inisiyasyon olgusu bir süreçtir. İster en ilkel
uygarlık düzeyinde, isterse en gelişmiş teknoloji toplumlarında olsun,
yapılan törenler, bu sürecin simgesel olarak başlangıcını temsil
ederler. Hangi uygarlık düzeyinde olursa olsun, inisiyasyon süreci,
mevcut kültür ve üretim biçimlerinde, belirli bir rasyonalizm
(akılsallık) gereğini öngörür. Burada söz konusu olan rasyonalizm, temel
olarak, insanın doğa ve toplum içinde kendi özgünlüğünün ayrımına
varması demektir. Bu farkındalık kavramı, ezoterik anlayışa göre
"bilinçlenme" anlamına gelir.


Özetle, ezoterik örgütlerde
inisiyasyon; insanın kendi özgünlüğünün bilincine varması sürecidir. Bu
da, temel kültür kavramlarının yorum ve kıyas yoluyla, enine boyuna
irdelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kültür kavramlarının özümsenmesi
doğrudan bilinçlenme, inisiyasyon sürecinin kendisini oluşturur.
Simgeler ise, kavramların billurlaşmış hali, somutlanmasıdır. Somut
olarak yaşananların soyutlanması kavramları, soyut kavramların yeniden
somutlanması da simgeleri oluşturur. Fakat, inisiyasyon çabası içindeki
her birey için, somut simgeler o bireyin kendi soyut yorumunu yaratacak,
soyut yorum da, bireyin yaşamında somutlaşacaktır. İşte, toplumun
kültür yapısından bireyin yaşamına uzanan inisiyasyon süreci budur. Her
simge ve temsil ettikleri her kavram, uzun bir tarihsel sürecin
ürünüdür. Ne simgeler, ne kavramlar, ne de bilinçlenme-inisiyasyon,
insanlığın kültür tarihinden bağımsız olamaz.
Çağdaşlarımızın —en azından Batı'dakilerin— çoğunluğunun
anlamakta güçlük çeker göründükleri ve dolayısıyla hemen hemen sürekli
olarak tekrar değinmek gereken şeyler vardır. Bunlar çoğunlukla gerek
genel olarak tradisyonel bakış açısıyla, gerekse daha özellikle ezoterik
ve inisiyatik bakış açısıyla ilişkili olan her şeyin bir tür temelinde
yer almakla birlikte, normalde, daha çok, basit (ya da ilksel
—elementaire— ) olduğunun kabul edilmesi gereken bir düzeyde olan
şeylerdendir. Örneğin, törenlerin (ya da, kudsiyetle ilişkili usul ve
yolların— ÇN.) rolü ve etkinliği konusu da böyledir. Bununla çok
yakından ilişkiselliği nedeniyle, inisiyatik bağlanmanın gerekliliği
konusu da, en azından kısmen, aynı durumda görünmektedir. Gerçekte,
inisiyasyonun temelde belirli bir mânevi etkinin naklini içerdiği ve bu
naklin ancak, işlevi herşeyden önce söz konusu etkiyi muhafaza etmek ve
iletmek olan bir örgenleşmenin uyguladığı bir usul (ya da izlediği bir
yol) vasıtasıyla mümkün olabileceği kavranıldığında artık hiçbir güçlük
kalmaz gibi görünmektedir, iletim ve bağlanma, sonuçta, bir ve aynı
şeyin, inisiyatik "zincir"in aşağıdan yukarıya ya da yukarıdan aşağıya
doğru alınmasıyla ilişkili olan, iki ters yönüdür. Ancak, böyle bir
bağlanma içinde olan bazıları için bile güçlüğün söz konusu olduğunu
daha önce gördük; bu daha şaşırtıcı gelebilir, fakat, kuşkusuz, bunda,
bu kişilerin ilişkili oldukları ergenleşmelerin mâruz kaldıkları
"nazariyatçılık" ile gerçek işlevlerinde oluşan zayıflamanın bir
sonucunu görmek gerekir. Zira, açıktır ki, yalnızca bu "nazari" bakış
açısında kalan için, söz etmiş olduğumuz düzeydeki konular ve tüm özgün
"teknik" hususlar ancak çok dolaylı ve uzak bir perspektifte yer alırlar
ve bu nedenle de, bunların —temel nitelikteki—önemleri az ya da çok
bilinmeyebilir. Yine, bu durumun fiili inisiyasyon ile bilkuvve
inisiyasyon arasındaki mesafeyi ölçmeyi mümkün kılabileceği
söylenebilir; kuşkusuz, bundan birincinin ihmal edilebilceği anlamı
çıkmaz, durum bunun tersidir, zira özgün anlamında inisiyasyon, yani
gerekli "başlangıç" (initium) odur ve o, tüm daha sonraki gelişmeleri
sağlayıcı imkânları kendisiyle birlikte getirir; fakat, mevcut
şartlarda, bu bilkuvve inisiyasyon ile en küçük bir tahakkuk başlangıcı
arasında her zamankinden daha fazla mesafe bulunduğunu iyi anlamak
gerekir. Her ne olursa olsun, biz inisiyatik bağlanmanın gerekliliğini
yeterince açıklamış bulunuyoruz Ancak, bu konuda bize yöneltilmiş olan
bir kaç sorunun daha var olması nedeniyle, bu ifade etmiş olduklarımıza
bir kaç tamamlayıcı hususu daha eklemekte yarar görüyoruz.

Öncelikle,
(bir din, vd.,ye sonradan giren) bir dönmenin manevi etkileri aldığı
anda bile hiçbir manevi etki hissetmemesinin bazılarında oluşturacağı
düşünceleri açıklığa kavuşturmamız gerekiyor; aslını söylemek gerekirse,
bu durum, yine bir manevi etkinin iletildiği ve en azından genelde, söz
konusu durumdakinden daha fazla hissedilmediği, ancak bunun o etkinin
gerçekten var olmasını ve onu almış olanlarda, o olmaksızın oluşamayacak
olan, bazı tutumların ortaya çıkmasını sağlamasını engellemediği,
papazlık aşaması törenleri örneği, egzotik (zahirî) düzeydeki
törenlerdekiyle tamamen kıyaslanabilirdir. Fakat, inisiyatik düzey
açısından konuyu daha derinlemesine ele almamız gerekiyor: dönmenin
kendisine iletilen etkiyi hissetmesi bir tür çelişki oluştururdu, zira
o, bu bağlamda, ve tanım itibarıyla da daha henüz salt bilkuvve ve
"gelişmemiş" durumdadır, oysa etkiyi hissetmek kapasitesi, tersine,
belirli bir gelişmişlik ya da işleyiş kazanmışlık derecesini zorunlu
olarak gerektirir; ve bu nedenledir ki, az önce bilkuvve inisiyasyonun
başlangıç oluşturuculuğundan söz ettik. Yalnız, egzoterik (zahirî)
alanda, sonuçta, alınan etkinin dolaylı olarak ve etkisel sonuçlarıyla
dahi, bilinç düzeyine hiç çıkmamasında hiçbir uygunsuzluk yoktur; buna
karşın, inisiyasyonda durumun tamamen farklı olması gerekir, ve
İnisiyenin tamamladığı içsel çalışmadan sonra bu etkinin içsel olarak
hissedilmesi gerekir, ki bu da kesinlikle herhangi bir derecede fiili
inisiyasyona geçişi belirtir. Normalde, ve şayet inisiyasyon ondan
beklenmekte haklı olunan sonuçlan veriyor ise, olması gereken budur;
ancak, gerçekte, çoğu durumda inisiyasyonun hep bilkuvve olarak kaldığı
Doğrudur, yani söz ettiğimiz etkisel sonuçlar sürekli olarak gizil halde
kalırlar; ancak, bu durum inisiyatik açıdan, bazı yetersizliklerden
kaynaklanan, bir anomalidir (ya da, bir aykırılıktır), burada gerek
inisiyenin yeterli niteliklere sahip olmaması, yani, —dışarıdan hiçbir
katkıda bulunulamayacak olan— kendi yapısındaki imkânların kısıtlı
olması, gerekse de bazı örgenleşmelerin yeterince gelişmemişlikleri ya
da —gerekli asgari niteliklere sahip olanlara bilkuvve inisiyasyonu her
zaman verebilirken, yani manevi etkinin ilk iletimini yapabilirken—
fiili inisiyasyona ulaşmayı sağlayabilecek yeterli desteği artık veremez
hale gelmelerine ve hatta, buna ulaşmaya yetenekli olanlara, böyle bir
şeyin var olabileceği düşüncesini bile veremez hale gelmelerine yol açan
dejenereleşmişlikleri söz konusu olabilir.

Yine, konunun başka
bir yönüne geçmeden önce, sırası gelmişken şunu da belirtelim ki, bu
iletimin, daha önce özellikle belirttiğimiz gibi, "büyü" ile kesinlikle
hiçbir ilişkisi yoktur ve olamaz, zira burada temelde söz konusu olan
bir manevi etkidir, oysa büyüsel düzeye dahil olan her şey tamamıyla
yalnızca psişik etkilerin kullanımıyla ilişkilidir. Manevi etkiye,
ikincil (ya da yan etki) olarak, bazı psişik etkilerin eşlik ettiği vâki
olsa bile, bu hiçbir şeyi değiştirmez, zira bu, sonuçta tamamen kazai
olan ve çeşitli gerçeklik düzeyleri arasında birbirini tutmanın
kaçınılmaz olarak daima mümkün olmasından kaynaklanan bir durumdur. Her
halükârda, yalnızca manevi etkiyle ilişkili olan ve inisiyatik olması
açısından, bunun dışında hiçbir var olma nedeni olmayan inisiyatik yol
(ya da usul, yöntem) ne bu psişik etkiler üzerinde, ne de bunlar
vasıtasıyla işler. Kaldı ki, egzoterik (zahirî) alanda da, dinsel
usuller açısından da bu böyledir; ve bu da, bunlarda, bir kez daha
belirteceğimiz üzere, manevi alan ile ilişkili olan her şeye tamamen
yabancı olup, sadece, tamamen bayağı ve hatta çok aşağı düzeyden,
ikincil bir tradisyonel bilim olan; büyü ile ortak olan hiçbir şeyin
bulunmaması için kesinlikle yeterlidir.

Şimdi bize en önemlisi
olarak görünen ve konunun temeliyle daha yakından ilişkili olan noktaya
gelebiliriz; bu bağlamda şöyle bir görüş öne sürülebilir: hiçbir şey
llke'den ayrımlanamaz, zira ondan ayrımlanabilen bir şeyin ne herhangi
bir gerçek varoluşu ne de, en aşağı düzeyden bile, herhangi bir
gerçekliği olabilir. Dolayısıyla, gerçekleştirilme vasıtaları neler
olursa olsun, sonuçta, sadece —kopmuş olan bir bağın tekrar kurulmasını
sağlayabilecek biçimde— Ilke'nin kendisine olan bir bağlanma olarak
kabul edilemeyecek olan bir bağlanmadan nasıl söz edilebilir? Bu tür bir
sorunun, yine bazılarınca sorulan şu soruya yeterince benzediği fark
edilebilir: Kurtuluşa ulaşmak için çaba sarf etmeye ne gerek var, değil
mi ki, "Bizatihi varlık" (Atma) değişmez, hep aynı kalır ve hiçbir şey
tarafından hiçbir biçimde etkilenmez ya da değiştirilemez? Bu tür
sorular yöneltenler, böylece, konulara salt kuramsal bakış açısından
baktıklarını gösteriyorlar, ki bu da onların konuların sadece bir yanını
gördüklerini ya da, bir anlamda birbirini tamamlamakla birlikte,
aslında birbirinden açıkça ayrı olan iki bakış açısını, yani ilkesel
bakış açısı ile tezahür etmiş varlıklarla ilişkili bakış açısını
birbirine karıştırdıklarını ortaya koyuyor.

Kuşkusuz, salt
metafizik açıdan yalnızca ilkesel yön dikkate alınarak tüm geri kalan,
bir tür, kenara atılabilir. Fakat, özgün inisiyatik bakış açısı,
tersine, mevcudatın —aşılmalarını amaçladığı— koşullarından, ve
özellikle, içinde bulundukları halleriyle, beşeri bireylerden hareket
etmek zorundadır; dolayısıyla, zorunlu olarak, ve onu saf metafizik
bakış açısına kıyasla karakterize eden temel nitelik olarak, bir gerçek
hali ele almak ve bunu ilkesel düzene herhangi bir biçimde tekrar
bağlamak durumundadır. Bu noktaya tamamen açıklık kazandırmak için şunu
belirteceğiz: ilkede hiçbir şeyin değişime uğramasının asla söz konusu
olmayacağı açıktır; dolayısıyla, kurtulacak olan hiçbir biçimde
"Bizatihi Varlık" olmayıp —zira, o asla koşullanmamıştır, -hiçbir
sınırlamaya tâbi değildir— "Ben"dir (Moi) ve, bu kurtuluşa ancak ona
kendisinin "Bizatihi Varlık" tan ayrı olduğu zannını veren yanılgının
bertaraf edilmesiyle ulaşacaktır; yine, tekrar kurulması gereken,
gerçekte, ilke ile olan bağ değildir, çünkü o daima vardır ve varlığının
sona ermesi de mümkün değildir. Fakat tezahür etmiş olan varlıkta bu
bağın gerçek bir bilincinin oluşturulmasıdır; ve beşeriyetin bugün
içinde bulunduğu koşullarda bunu gerçekleştirmek için inisiyasyonun
sunduğunun dışında başka hiçbir imkan yoktur.

Dolayısıyla,
inisiyatik bağlanmanın gerekliliğinin bir ilkesel gereklilik değil —bu
durumda onun kadar önemli olan ve bu nedenle hareket noktası olarak
almak zorunda olduğumuz— bir zuhurat gerekliliği olduğu anlaşılabilir.


Oysa, kadim çağların insanları için inisiyasyon gereksiz ve hatta
kabul edilemezdi, zira, ilkeye yakınlıkları nedeniyle, onlarda mânevi
gelişme, tüm dereceleriyle, tümüyle doğal bir biçimde ve kendiliğinden
oluyordu; fakat, sonraları "düşüş"ün oluşmasından itibaren kozmik
tezahürün kaçınılmaz vetiresi uyarınca, halen içinde bulunduğumuz
devrenin koşullan o zamankilerden tamamen farklı hale gelmiştir ve bu
nedenle, kadim zamanlardaki imkanların tekrar oluşturulması
inisiyasyonun önde gelen amaçlarındandır. Dolayısıyla, bu koşullan
gerçekte oldukları şekilleriyle dikkate alaraktır ki, biz inisiyatik
bağlanmanın gerekliliğini kabul etmek durumundayız, yoksa, hiç
kısıtlamasız biçimde, genel olarak ve her çağ için -hele de her dünya
için- değil. Bu bağlamda, canlı varlıkların kendiliklerinden ve
ana-babasız olarak doğabilmeleri konusunda daha önce başka yerde söz
etmiş olduklarımıza özellikle dikkati çekeceğiz. Bu "kendiliğinden"
oluşan nesil aslında ilkenin bir imkânıdır, ve bunun gerçekten mümkün
olabileceği bir dünya pekâlâ düşünülebilir; ancak, bizim dünyamız için,
.ya da en azından dünyamızın Şimdiki durumunda, böyle bir şey söz konusu
değildir. Birer "doğuş"u ifade eden mânevi hâllere ulaşmak konusunda da
böyledir ve bu kıyaslama söz konusu durumun kavranılmasına yardımcı
olmak açısından bizce en uygun olanıdır. Bu bağlamda, yine şunu da
belirtebiliriz: dünyamızın bugünkü halinde toprak bir bitkiyi
kendiliğinden, ya da daha önceki bir bitkiden elde edilmiş bir tohum
ekilmiş olmaksızın, üretemez. Ancak, pekâlâ da böyle bir zamanın olmuş
olması gerekmektedir, aksi takdirde hiçbir şey başlayamazdı, fakat artık
böyle bir imkân söz konusu değildir, içinde bulunduğumuz koşullarda,
önceden ekilmeden hiçbir şey biçilmez, ve bu manevi açıdan olduğu kadar,
maddî açıdan da böyledir; varlığa, onun manevi gelişimini mümkün kılmak
için, aktarılması gereken öz, ona, inisiyasyon vasıtasıyla, tamamen
tohumunkine benzeyen "örtülü" ve bilkuvve bir halde, iletilen etkidir.

Bu
fırsattan aynı zamanda, bazı örneklerini ortaya koymuş olduğumuz, son
zamanlardaki bir yanlış değerlendirmeye de değinmek için yararlanacağız:
bazıları, inisiyatik bir örgenleşmeye bağlanmanın sadece "inisiyasyona
doğru" atılmış bir tür ilk adım olduğunu zannediyorlar. Bu, ancak
gerçekten bir fiili inisiyasyon söz konusu olduğunda doğrudur; oysa,
bizim söz konusu ettiğimiz kişiler bilkuvve inisiyasyon ile fiili
inisiyasyon arasında hiçbir ayrım yapmıyorlar, ve belki de, çok büyük ve
hatta temel bir öneme sahip olduğunu söyleyebileceğimiz, böyle bir
ayrımın var olduğundan bile haberleri yok; ayrıca, anlam karışıklıkları
yaratmaya çok müsait olan, "büyük inisiye"lere ilişkin okültist ve
teosofist kökenli bazı kavrayışlardan az ya da çok etkilenmiş olmaları
çok mümkündür. Her halükârda bu kişiler inisiyasyon sözcüğünün "giriş"
ve "başlangıç" anlamlarına gelen "initium" sözcüğünden türetilmiş
olduğunu unutuyorlar; bu, kat edilecek olan, bir yola giriştir, ya da,
olağan insanın dar sınırlı yaşamınınkinden farklı olan bir düzeydeki
imkânların geliştirileceği yeni bir varoluşun başlangıcıdır; ve
inisiyasyon, en dar ve en kesin anlamında, gerçekte, tohum filizi
halindeki, mânevi etkinin iletilmesinden, yani, başka deyişle,
inisiyatik bağlanmanın oluşturulmasından başka şey değildir.


Shamanic
Rite - Peter F Christiansen

Yine inisiyatik bağlanmayla
ilişkili olan bir diğer konu da son zamanlarda gündeme getirildi; bu
konunun şümulünün tam olarak anlaşılması için, bunun inisiyasyonun
normal ve olağan olmayan yollardan elde edildiği durumlar ile ilişkili
olduğunu hemen belirtmek gerekiyor.

Böyle durumların istisna
olmaktan öteye hiçbir zaman geçmediklerinin ve ancak bazı koşullar
normal iletimi imkânsız kıldıklarında, bu iletim eksikliğini belirli bir
ölçüde gidermek için, ortaya çıktıklarının iyi bilinmesi gerekir.
Yalnızca, belirli bir ölçüde diyoruz, zira, hem böyle bir şey ancak,
olağanın çok üzerinde olan niteliklere sahip olup, kendi özgün
imkânlarıyla arayamadıkları manevî etkiyi bir tür kendilerine çekmek
için yeterince güçlü esinleri olan kişilikler için söz konusu olabilir
hem de kusurlu bir tradisyonel örgenleşme ile sürekli temas sonucu
sağlanacak inisiyatik gelişmelerin az ya da çok kısmi ve noksan
olmamaları, böyle kişilikler için bile, çok enderdir. Bu konu üzerinde
daha fazla durmayacağız, yine de, buna rağmen, bu imkândan sırf söz
etmiş olmak bile tehlike yaratmaktan tamamen uzak olmayabilir, zira pek
çok kişi kendileri için bu bağlamda bir takım kuruntulara kapılabilir;
yaşamlarında biraz olağanüstü olan, ya da aslında olağanüstü olmayıp da
onlara öyle gelen, bir şeyin ortaya çıkması, onların o şeyi böyle bir
inisiyasyon elde etmekte olduklarının işareti olarak yorumlamaları için
yeterli olur. Özellikle, günümüz Batılıları için, sürekli bir
bağlanmadan kurtulmayı sağlaması nedeniyle, böyle bir şeyi kabullenmek
çok kolay olur; bu nedenle, normal inisiyasyon imkânı ortadan
kalkmadıkça, onun dışında herhangi bir inisiyasyonun söz konusu
olamayacağını özenle vurgulamak yerinde olur. Bir diğer çok önemli nokta
şudur: böyle bir durumda bile, aslında, daima bir inisiyatik "zincir"e
—hangi vasıta ve tarzlarla olursa olsun— bağlanmak ve bir manevî etkinin
iletilmesi söz konusudur ve bu vasıtalar ve tarzlar, kuşkusuz, normal
durumlardakilere kıyasla çok farklı olabilirler ve de, örneğin olağan
zaman ve mekân koşullarının dışında oluşan bir eylem içerebilirler;
ancak, her halükârda, burada kaçınılmaz olarak gerçek bir temas vardır
ve bu temasın, kuşkusuz, —yalnızca hayal gücünden kaynaklanan— "görü"
ile hiçbir ortak yönü yoktur. Daha önce, başka bir yerde, imâda bulunmuş
olduğumuz Jacob Boehm'ninki gibi bazı bilinen örneklerde bu temas —bir
kez görülüp, bir daha görülmeyen— gizemli bir Şahsiyete rastlanılmasıyla
oluşur. Bu gizemli şahsiyet nasıl biri olursa olsun, burada sadece,
herkesin istediği gibi yorumlayabileceği, muğlak ve (pek) anlaşılmaz bir
"işaret" değil, fakat tamamen "müspet" bir olgu söz konusudur.

Şu
var ki, bu tarzda inisiye olan kişi, kendisine sunulmuş olanın ve
böylece bağlanmış olduğu şeyin gerçek doğası konusunda açık bir bilince
sahip olmayabilir ve —onu bu konuda azıcık dahi bilgi sahibi kılabilecek
bir "eğitim"i olmadığından dolayı— haliyle bu konuda hiçbir açıklama
dahi yapamayacak durumda olabiliriz. Hatta, gerek kendisinin, gerekse
içinde yaşadığı çevrenin, ne inisiyasyon sözcüğünden ne de öyle bir
olgunun varlığından haberleri bile olmayabilir. Fakat, bunların, temelde
fazla önemi yoktur ve bu durum, inisiyasyonun gerçekliğini hiç
etkilemez. Ancak bu tarz inisiyasyonun normal inisiyasyona kıyasla bazı
kaçınılmaz dezavantajları vardır Bunu belirttikten sonra, anımsatmış
olduğumuz soruya gelebiliriz, zira bu birkaç vurgulama bu konuda daha
kolayca yanıt sunabilmemizi olası kılacaktır. Bu soru şuydu: inisiyatik
nitelikte içeriği olan bazı kitaplar, bir tradisyonel "zincir" ile
hiçbir doğrudan temas söz konusu olmaksızın, sadece okunmalarıyla,
özellikle nitelikli olan ve o kitapları gerektiği gibi inceleyen
kişilere, sözünü etmiş olduklarımız türünden bir inisiyasyon
sağlayabilecek olan, bir manevi etkinin iletilmesinde vasıta olabilirler
mi? "Kitaplarla bir inisiyasyonun elde edilmesinin olanaksızlığı"
yeterince açıkladığımızı zannetmekte olduğumuz bir husustur, ve ne
türden olurlarsa olsunlar sadece kitap okumanın, kimi kez olağan
inisiyasyon vasıtalarının yerini alan, şu istisnai vasıtalardan birini
oluşturabileceğinin düşünülebileceği hususunun hiç aklımıza gelmemiş
olduğunu itiraf etmemiz gerekiyor. Kaldı ki, inisiyatik bir etkinin tam
anlamıyla iletilmesinin söz konusu olduğu, özel ve belirli durum bir
yâna, böyle bir şey, sözlü iletişimin gerçek tradisyonel eğitimin, her
yerde ve her zaman, gerekli bir koşulu olarak kabul edilmesi olgusuna
açıkça aykırı olurdu. Öyle ki, bu (tradisyonel) eğitim yazılı olarak
yapıldığında bile, sözlü iletişimden asla vazgeçilemez, zira bu
iletişimin gerçekten geçerli olabilmesi bir tür "canlısal" (vital)
öğenin iletilmesini gerektirmektedir, oysa kitaplar böyle bir iletişimi
sağlayamazlar. Fakat, belki de en çok şaşırtıcı olan, sorunun, tam da,
hiçbir yanlış anla-, taya yol açmamak için, "kitabî" incelemeye ilişkin
olarak —inisiyatik tertipte içeriği olan kitapların durumunu da
özellikle belirterek—yeterince açıklama sunmuş olduğumuzu zannettiğimiz
bir bölüm ile bağlantılı olarak sorulmuş olmasıdır; dolayısıyla, tekrar
bu konuya dönüp, söylemek istediğimizi biraz daha tam olarak
geliştirerek sunmak yararlı olacak gibi görünmektedir.

Açıktır
ki, bir kitabı okumanın pek çok farklı tarzları vardır ve bu (farklı
tarzda) okumalardan elde edilecek sonuçlar da aynı şekilde çok farklı
olurlar: örneğin, bir tradisyonun kutsal Metinleri söz konusu ise,
sözcüğün tam anlamıyla din-dışi olan bir kişi, ya da modern "eleştiri",
bunlarda sadece (bir) "edebiyat" bulacaktır ve —en zahirî anlamda bile
olsa, en ufak bir gerçek kavrayış edinmeden (zira, okumuş olduğunun bir
hakikati ifade edip etmediğini bilmediği gibi, böyle bir soruyu kendi'
kendine sormaz dahi)— bu okuduklarından tümüyle kelimelerde kalan bir
bilgi edinecektir; ve bu, en dar anlamda "kitabî" diye
nitelendirilebilecek olan bilgi türüdür. Oysa, tradisyona bağlanmış olan
kişi, bunun sadece zahirî anlamını bilse dahi ve her ne kadar anlayışı
henüz hâlâ "kelâm" düzeyiyle sınırlanmış durumda ise de, bu Metinlerde
tümüyle başka şeyler görecektir ve onlarda bulacağının onun için —sadece
derin bilgi ile kıyaslanamayacak denli— büyük bir değeri olacaktır; bu
en aşağı derece için, yani öğretisel hakikatleri anlayamayıp, bu
Metinlerde sadece —onun, hiç değilse, tradisyona kendi olanakları
ölçüsünde katılmasını sağlayacak olan— bir davranış biçimi bilgisini
arayan bir kişinin durumunda bile böyledir. Örneğin; ilahiyatçının
yaptığı gibi, öğretinin zâhiriliğini tam olarak özümsemeyi amaçlayan
kişinin durumu ise, kuşkusuz, öncekinden çok daha yüksek bir düzeydedir.
Ancak, yine de hep kelâmî anlam söz konusudur ve diğer, daha derin,
anlamların yani, sonuç olarak, bâtını anlamlarının var olup
olmadıklarından bir kuşku bile duyulmayabilir. Tersine, bâtınî olana
ilişkin biraz kuramsal bilgisi olan ise, bazı yorumların yardımıyla ya
da başka biçimde, kutsal Metinlerde içerilen anlam zenginliğini
sezinlemeye ve ardından da "kelâm"ın ardında saklı olan "ruh"u
ayırdetmeye başlayabilir; dolayısıyla, onun kavrayışı egzoteristlerin en
bilgin ve en yetkin olandan çok daha derin ve yüksek düzeydedir.
Dolayısıyla, bu Metinlerin incelenimi, normalde, her tahakkuktan önce
yapılması gereken öğretisel hazırlığın önemli bir aşamasını
oluşturabilir. Fakat, bu arada, böyle bir çalışmaya girişen kişi şayet
başka yerden hiçbir inisiyasyon almazsa, hep —böyle bir (kitabî)
incelemenin, ondan ne denli yararlanılsa da, ' aşılmasına tek başına,
haliyle, hiçbir yardımının olamayacağı— kuramsal bilgi düzeyinde kalır.

Kutsal
Metinler değil de, özgün inisiyatik nitelikte olan —Şankaraşarya, ya da
Muhittin-i Arâbî'ninkiler örneği— bazı metinler söz konusu olduğunda
ise bir nokta hariç olarak, yine hemen hemen tümüyle aynı şeyleri
söyleyebiliriz: Dolayısıyla, bunları okumanın bir doğu uzmanına
sağlayacağı tüm yarar, falanca yazarın (ki, o şahsiyet onun için
gerçekten sadece bir "yazar"dan başka hiçbir şey değildir) falanca
şeyleri söylemiş olduğunu bilmektir. Yine, şayet bunları, basit bir
hafıza çabasıyla metin olarak aynen tekrar aklanmakla yetinmeyip tercüme
etmeye kalkarsa, çok büyük bir olasılıkla, bozar, zira bunların gerçek
anlamını hiçbir derecede özümsemiş değildir. Daha önce
söylediklerimizden tek farklılık olarak, burada, artık zâhirîlik söz
konusu değildir, zira bu yazılar yanhzca bâtınî olan ile ilişkilidirler
ve böyle olmakla da, onun uzmanlık alanının tümüyle dışındadırlar.
Bunları gerçekten anla-yabilmişse, zâhirîlik ile bâtınîliği birbirinden
ayıran sınırı aşmış demektir ve o zaman da aslında, kuramsal bâtınîlik
ile karşıkarşıyayızdır, ki, daha önce söylemiş olduklarımızı—hiçbir
değişiklik yapmadan— bu durum için de yineleyebiliriz.

Şimdi sıra
son, ancak bakış açımız için aynı derecede önemli olan, bir farklılığı
ele almaya geldi: bir aynı kitabın, "kuramsal" bâtınîlik durumunda olan
ve henüz bir inisiyasyon almamış olduğunu farz ettiğimiz biri tarafından
okunması ile, —tersine— bir inisiyatik bağlılığa sahip olan biri
tarafından okunması arasındaki farklılıktan söz etmek istiyoruz,
inisiyatik bağlanma içinde olan kişi de, doğal olarak, bu kitapta
diğerinin gördükleriyle aynı tertipten şeyler görecektir, fakat onları
muhtemelen daha tam olarak görecektir ve özellikle, onlar ona bir tür
farklı bir ışık sunacaklar. O kişi, sadece bilkuvve bir inisiyasyon
durumunda bile olsa bu yine böyle olacaktır. O kişi kendisinde
tamamlanmamış olarak bulunan bir öğretisel birikimi ancak belirli bir
derecede daha derinleştirmiş olacaktır. Fakat, tahakkuk aşamasına
ulaşmış olan biri için durum tamamen değişiktir. O kişi için, kitabın
içeriği sadece —törensel denilebilecek bir anlamda ve içsel çalışmada
kullanılan çeşitli tertipten simgeler bağlamında— bir tefekkür vasıtası
oluşturmaz. Kaçınılmaz olarak, doğaları itibarıyla, simgesel olan
tradisyonel metinlerin böyle (değişik) bir rol oynamalarında, kuşkusuz,
anlaşılmayacak bir şey yoktur. inisiyatik bağlanma durumunda olan kişi
için "kelâm" yitip gider ve -gerçekten- o kişi için sadece, "kelâmın
ötesinde olan "ruh" söz konusu olur ve böylece ona —bir mantra yada bir
yantra üzerinde yoğunlaşarak zikir yaptığı sırada olduğu gibi— sadece
kuramsal bir kavrayış için geçerli olabilecek olanlardan tamamen farklı
olanaklar sağlanabilir. Fakat, bunun böyle olması, tekrar belirtelim ki,
sadece o kişinin almış olduğu ve—o olmadan bir kişinin, ne tür
niteliklere sahip olursa olsun, böyle şeyleri en ufak bir ölçüde bile
tahakkuk ettirmek olanağına sahip olamayacağı— gerekli koşulu oluşturan
inisiyasyon sayesindedir, bu da, sonuçta, tamamen, her fiilî
inisiyasyon, bil-kuvve inisiyasyonu zorunlu olarak gerektirir demektir.
Şunu da ekleyelim ki, inisiyatik türden bir metin üzerinde zikire dalan
bir kişi, bu şekilde, o metinin yazarından kaynaklanan bir etki ile
gerçekten temas haline girerse —ki, böyle bir durum, gerçekte, şayet bu
metin tradisyo-nel tarzdan kaynaklanıyorsa ve özellikle o kişinin
kendisinin dahil olduğu özel "zincir"ile ilişkiliyse olasıdır— bir
inisiyatik bağlanmadan çok uzak bir durum olmakla birlikte, bu durum da
asla o kişinin birikiminin bir sonucundan başka bir şey değildir.
Böylece, konuya nasıl bakılırsa bakılsın, kitaplar vasıtasıyla bir
inisiyasyon elde etmek kesinlikle hiçbir biçimde söz konusu olamaz,
ancak, bazı koşullarda kitap kuşkusuz, tamamen başka bir şeydir. Bu kez
konu üzerinde, hiçbir yanlış anlamaya yer bırakmayacak ve (kitaplarda),
istisnai olarak dahi, inisiyatik bağlanma gerekliliğinden muaf
tutabilecek bir şeyin bulunabileceği düşüncesine kapılmamayı
sağlayabilecek denli yeterince durmuş olduğumuzu umarız.


http://gizlihazineler.turkforumpro.com

3 OKKÜLTİZM EZOTERİZM Bir Paz Tem. 04, 2010 9:14 am

CANTAR





GURU
VE UPAGURU



Guru'nun ya da "Manevi Üstadın (Mürşid'in)
inisiyatik rolünden çok söz edilir (kuşkusuz bunun böyle olması, bundan
söz edenler bu konuyu her zaman tam olarak anlıyorlar demek değildir).
Ancak, buna karşın, genel olarak sessizlikle geçiştirilen bir başka
husus vardır: bu, Hindu tradisyonunda upaguru olarak adlandırılanın
(inisiyasyondaki) rolüdür. Upaguru adı ile, nasıl olurlarsa olsunlar,
herhangi bir kişi için rastlanılmaları halinde belirli bir manevî
tekâmül vesilesi ya da (bu yönde) bir hareket noktası oluşturan tüm
varlıklar ifade edilir. Genel olarak, bu varlığın kendisinin oynamış
olduğu bu rolün bilincinde olması hiçbir biçimde gerekli değildir. Her
ne kadar burada bir "varlık"tan söz ediyorsak da, tamamen aynı şekilde
(bu bağlamda), aynı etkiyi yaratan bir nesneden ya da hatta aynı etkiyi
yaralan herhangi bir durumdan da söz edebilirdik. Bu, sonuçta —daha önce
sık sık belirtmiş olduğumuz üzere— herhangi bir şey, duruma göre, bu
açıdan bir "vesile" oluşturabilir demektir. Bunun (upaguru1-nun)
sözcüğün tam anlamında bir "neden" olmadığı ve aslında gerçek "neden"in
bu etkiye maruz kalan kişinin doğasında bulunduğu kendiliğinden
anlaşılmaktadır. Zira o kişide böyle bir etki uyandıran şey başka bir
kişide hiç de böyle bir etki yaratmayabilmektedir. îşlevlerinin böyle
olması nedeniyle, bir ve aynı manevî tekâmül süreci içinde doğal olarak
pek çok upaguru'nun varlığının söz konusu olduğunu da ekleyelim. Zira
upaguru'ların her biri ancak geçici bir role sahiptir ve sadece belirli
bir süre boyunca etkin olabilir ve ondan sonra artık onunla
karşılaşıldığında o ancak —her an karşılaştığımız ve az çok
kayıtsızlıkla karşıladığımız— tüm diğer şeyler kadar önem taşır.

Upaguru

terimi, temelde, gerçek Guru'nun yardımcısı gibi kabul edilebilecek
olup (Guru'ya kıyasla) ancak ikincil ve bağımlı bir rolü olanı ifade
ediyor. Aslında, gerçek Guru'nun müritlerinin tekâmülüne yarayışlı olan
tüm durumları —müritlerinin her birinin yetenek ve eğilimlerine uygun
bir biçimde— değerlendirmeyi bilmesi gerekir. Hatta, şayet gerçekten tam
anlamıyla bir manevî Üstat (Mürşit) ise, kimi kez —gerektiğinde— böyle
durumları kendisi de tezahür ettirebilir. Dolayısıyla, bir varlık
tarafından kendi etkinliğini oluşturmak ya da güçlendirmek için
kullanılan araçların ve çeşitli imkanların o varlığın uzantıları
olmaları gibi, bunların da sadece Guru'nun bir tür "uzantıları"
oldukları söylenilebilir. Açıktır ki, bunun böyle olması Guru'nun kendi
özgün rolünün azalmasına hiç yol açmaz, tersine, onun daha tam ve
—olağan durumların sınırsız çeşitliliğinin bu durumlardan bireysel
doğalara uygun düşen birkaçının bulunmasını daima mümkün kılmasıyla— her
müridinin doğasına daha uygun düşen bir uygulama yapabilmesini sağlar.

Bu

söylemiş olduğumuz "normal" denilebilecek olan ya da en azından
inisiyatik süreç açısından "normal" olması gereken, yani bir beşerî
Guru'nun fiilî varlığım gerektiren durumlarla ilişkilidir. Bunun
dışındaki az ya da çok istisnai durumlarda söz konusu olan bir başka
tarz ile ilişkili değerlendirmelere geçmeden önce bir başka vurgulama
daha yapmak uygun düşüyor. Özgün anlamında inisiyasyon bir manevi Üstad
(Mürşid) olmak için gerekli olan niteliklere sahip olmayan ve bu nedenle
yalnızca —yapmakta olduğu işlem ile bağıntılı olan etkiyi— "nakledici"
olarak hareket eden biri tarafından oluşturulmuşsa, söz konusu
inisiyatör tamamen özel bir önem taşıyan ve tarzında bir tür "tek" olan
bir upagtıru olarak da kabul edilebilir. Zira, "ikinci doğuş"u gerçekten
belirleyen husus o inisiyatörün işin içine girmesidir. Inisiyasyonun
sadece bilkuvve olarak kalması gerekse bile bu böyledir. Bu durum aynı
zamanda upaguru'nun rolünün, en azından belirli bir derecede, bilincinde
olmasının gerektiği tek durumdur da. "En azından belirli bir derecede"
diyoruz, zira az ya da çok dejenere olmuş ya da zayıflamış inisiyatik
örgenleşmeler söz konusu olduğunda inisiyatör naklettiği şeyin gerçek
doğasından habersiz olabiliyor ve hatta törenlerde mündemiç olan
etkinlik hakkında hiçbir fikri bile bulunmayabiliyor. Oysa ki, bu durum,
başka vesilelerle açıklamış olduğumuz üzere, bunların —usulüne uygun
olarak yapıldıklarında— geçerli olmalarını hiçbir biçimde engellemez.
Yalnız, tabiî ki, bir Guru'nun bulunmaması nedeniyle, böyle elde edilmiş
olan inisiyasyonun —belki başka bir sefer sözünü edebileceğimiz bazı
istisnai durumların dışında— hiçbir zaman fiilî hâle geçememesi riski
fazladır. Şimdilik bu hususta' tüm söyleyeceğimiz —burada kuramsal
olarak mutlak bir imkânsızlık söz konusu olmasa bile— fiilî hâle geçişe
aslında hemen hemen olağan-dışı imkanlarla elde edilen inisiyatik
bağlanma kadar ender rastlanıldığıdır. Öyle ki, sonuçta, söz konusu olan
en yaygın kapsamlı uygulama olduğunda bunu dikkate almakta yarar
yoktur.

Bunu belirttikten sonra, upaguru'nun —sunmuş olduğumuzdan
daha derin bir anlamını belirtmek üzere— genel değerlendirmesine
dönelim. Beşeri Gürü temelde gerçek "içsel Guru"nun dışsallaşmış ve
adeta "maddeselleşmiş" temsilinden başka bir şey değildir ve gerekliliği
inisiyenin, belirli bir manevi tekamül derecesine ulaşmamış olduğu
sürece, "içsel Gürü" ile bilinçli olarak doğrudan temas kuramamasından
kaynaklanır. Beşeri bir Gürü bulunsun ya da bulunmasın, içsel Gürü, her
durumda, daima vardır (ya da, hazır bulunur -ÇN.). Zira o "kendilik"
(Soi) ile "bir"dir ve, kısaca belirtilecek olursa, inisiyatik
gerçeklikleri tam olarak kavramak isteniliyorsa bu bakış açısında
bulunmak gerekir. Bu açıdan bakıldığında az önce sözünü etmiş olduğumuz
türden istisnalar artık yoktur. Sadece "içsel Guru"nun etkinliğinin söz
konusu olduğu çeşitli tarzlar vardır. Upaguru'lar da beşerî Gürü gibi
—fakat daha düşük bir derecede ve, deyim yerindeyse, daha "kısmi"
olarak— "içsel Guru"nun tezahürleridirler. Dolayısıyla, onlar, deyim
yerindeyse, onun —henüz kendisiyle doğrudan iletişim oluşturamayan
varlık ile mümkün olduğu ölçüde iletişim oluşturabilmek için— büründüğü
görünümlerdir. Söz konusu varlık o durumdadır ki, onunla iletişim ancak
dışsal vasıtalarla Tutulabilmektedir. Bu durum, örneğin, müstakbel
Buda'nın art arda rastlamış olduğu yaşlının, hastanın, kadavranın ve
keşişin onu Aydınlanma'ya (illumination) yöneltmek isteyen Deva'ların
büründükleri şekiller oldukları rivayetinin de anlaşılmasını mümkün
kılmaktadır. Bu Deva'larm kendileri de burada "içsel Guru"nun
görünümleridirler. Fakat, burada bunların illa da sadece "görüntü"ler
olduklarını düşünmemek gerekir. Ancak, kuşkusuz, bazı durumlarda bu da
mümkündür. Bir upaguru rolünü oynayan varlığın bireysel gerçekliği bu
durumdan hiç etkilenmez ya da herhangi bir tahribata uğramaz. Onun
geçici olarak "vasıta "lığını yaptığı yüksek düzeydeki gerçeklik
karşısında bir tür silinmesi yalnızca —onun bilinçli ya da çoğu kez
bilinçsiz olarak taşıyıcısı haline gelmiş olduğu— "mesaj"in özellikle
yönelik olduğu kişi için (ya da, o kişi açısından; söz konusudur.

Hiçbir

yanlış anlamaya yol açmamak için, son olarak belirtmiş olduğumuz
hususa, "içsel Guru"nun tezahürlerinin sadece "sübjektif" (öznel) bir
şey oluşturdukları şeklinde yorumlamaktan çok kaçınmak gerektiğini
ekleyeceğiz. Biz bunu hiç de bu şekilde anlamıyoruz, ve, bizim bakış
açımıza göre, "sübjektiflik" (öznellik) en boş (ya da, temelsiz)
yanılgılardan biridir. Sözünü etmekte olduğumuz yüksek gerçeklik
"psikolojik" alanın çok üzerindedir ve "sübjektif" (o yüksek düzeyde)
artık gerçekten hiçbir anlam ifade etmez. Hatta kimileri bunun üzerinde
durmayı gerektirmeyecek denli çok açık bir şey olduğunu bile
düşüneceklerdir. Fakat, biz çağdaşlarımızın çoğunun zihniyetini bize
böyle belirlemelerin gereksiz olmadıklarını düşündürecek denli iyi
bilmekteyiz. "Manevi Üstat" (Mürşid) söz konusu olduğunda işi bunu
"Bilincin Yöneticisi" (Directeur de conscience) olarak yorumlamaya dek
vardıran kişiler görmedik mi?



GERÇEK VE SAHTE MÂNEVİ
EĞİTİCİLER



Bir inisiyatik organizasyona tamamen
bağlanmak olan ve bir mânevi etkinin iletilmesini gerektiren tam
anlamıyla inisiyasyon ile önceleri sadece bilkuvve olarak var olan bir
inisiyasyonu fiilî hâle geçirmek için, sonradan kullanılacak olan
imkânlar doğal olarak, her durumda, zorunlu önsel bağlanmayla bağıntılı
olan bir etkinliğe sahip olan imkânlar arasında yapılması gereken
ayrımın sık sık üzerinde durduk. Varlığın manevi gelişimini oluşturacak
olan "içsel çalışma"ya dışarıdan yapılmış birer yardım olan (ve, tabî
ki, hiçbir zaman bir içsel çalışmanın yerini tutmayan) bu imkânlar
bütünlüklerinde, -en geniş anlamında alınıp ve öğretisel düzeydeki bazı
verilerle sınırlandırılmayıp, yaptığı çalışmada (hangi derecede olursa
olsun) bit manevi tahakkuka ulaşmasında inisiyeye rehberlik edecek
nitelikte olan her şey onun bağlamına dahil edilerek- "inisiyatik
eğitim" deyimiyle ifade edilebilirler.

Özellikle çağımızda en zor
olan, kuşkusuz, bir inisiyatik bağlanma elde etmek değildir. Fakat
nitelikli, yani -onların dışında hareket ettiğinde en yetkin Üstadın
bile hiçbir fiilî sonuç alamayacağının belli bir şey olduğu- kendi özel
yeteneklerine uygun olan tüm imkânları kullanarak, manevi rehber
işlevini gerçekten yerine getirebilecek olan bir eğitici bulmaktır.
Böyle bir eğitici bulunmadığında, daha önce açıklamış olduğumuz gibi,
inisiyasyon -uygun tören (ya da, ibadet) ile manevi etki gerçekten
nakledilmiş olduğunda kuşkusuz geçerli olmakla birlikte, çok ender
istisnaların dışında hep sadece bilkuvve olarak kalır. Güçlüğü daha da
artıran, bu rolü oynamak için gerekli hiçbir niteliğe sahip olmayıp da,
manevi rehber olmak iddiasında olanların sayısının hiçbir zaman
günümüzde olduğu kadar fazla olmamış olmasıdır. Bunun yol açtığı tehlike
bu kişilerin çok güçlü ve az ya da çok anormal bir psişik yapıya sahip
olmaları -ki, kuşkusuz bu durum manevi gelişme açısından hiçbir şey
kanıtlamaz ve hatta daha çok olumsuz bir göstergedir- oranında daha
fazladır. Bu hususta gerekli ayrımları yapmak için yeterli bilgiye sahip
olmayanları bu konuda uyarmak gerekir. Dolayısıyla, ancak kendilerine
meyil gösterecek olanları -ve bunun sonucunda sadece zaman yitirmekle
kalırlarsa kendilerini mutlu saymaları gereken kişileri- yanlış yola
saptırabilen bu sahte eğiticilere karşı elden geldiğince temkinli olmak
gerekir, ister zamanımızda pek çok rastlanıldığı üzere basit aldatıcı
üfürükçüler olsunlar, ister kendilerinde bu tür yetenek olduğuna
kendileri de inanmış olsunlar, sonuçta bunların bir şey ifade etmeyeceği
açıktır. Hatta, bir anlamda, az ya da çok samimi olanları (zira bu
hususta birtakım dereceler söz konusudur) bu bilinçsizlikleri nedeniyle,
daha da tehlikelidirler. Çağdaşlarımızda maalesef çok yaygın olarak
görülen ve defalarca değinmiş olduğumuz bir husus olan psişik olan ile
manevi olanın birbirine karıştırılmasının en kötü yanılgılara yol
açabildiğini eklemeye gerek bile yoktur. Buna sözde "güç"ler ve, az ya
da çok olağanüstü "olay"ların cazibesi eklendiğinde, ki bunlar hemen
hemen daima eklenir, bazı sahte eğiticilerin başarılı olmalarının nedeni
anlaşılır.

Ancak, bunların, hepsinin değilse bile çoğunun
kolayca tanınmasını sağlayan bir nitelikleri vardır ve bu, sonuçta,
inisiyasyona ilişkin olarak değişmez biçimde hep söylemiş
olduklarımızdan doğrudan doğruya ve kaçınılmaz biçimde çıkan bir şey
olmakla birlikte, az ya da çok kuşkulu olan çeşitli kişiler hakkında
bize son zamanlarda yöneltilmiş olan sorular nedeniyle bunu daha bir
belirginlikle yine açıklamanın yararsız olmayacağı kanaatindeyiz.
Belirli bir tradisyonel tarza bağlı olmadan ya da bu tarzların
oluşturdukları kurallara uymadan, kendini bir manevi eğitici gibi
gösteren kişi, kendine atfetmiş olduğu niteliğe gerçekten sahip olamaz.
O, duruma göre âdi bir düzmeci ya da inisiyasyonun gerçek niteliklerini
bilmeyen bir "gafil" olabilir ve birinciden çok bu ikinci durumda çoğu
kez, kesinlikle, o kişi belki de kendisinin bile bilmediği bir şeye
hizmet etmektedir. Etkinliğin bir ilk koşulu olarak, düzenli bir
organizasyona bağlı olmak gerekliliğini bir yana bırakarak, herkese ve
hatta inanmayanlara bile inisiyatik nitelikte bir eğitim verdiğini öne
süren (ki, bu durum öncekiyle biraz benzeşir) ya da tradisyonel olarak
bilinen inisiyasyonlardan herhangi birine uymayan yöntemlerle etkinlikte
bulunan herkes için bunun böyle olduğunu söyleyeceğiz. Bu birkaç hususa
dikkat edilip ciddi olarak üzerlerinde durulursa, "sahte inisiyasyon"
yaratıcılarının maskeleri —bunlar hangi şekle bürünmüş olurlarsa
olsunlar— hemen düşer. Bir de, gerçek olmakla birlikte, sapmış ve
tradisyonel hak mezheplere uygunluğunu yitirmiş olan inisiyasyonların
temsilcilerinden gelebilecek tehlikeler söz konusudur. Fakat, kuşkusuz
bu, en azından batı aleminde çok daha az rastlanan bir durumdur.
Dolayısıyla, bu koşullarda bununla uğraşmak çok daha az acil olan bir
konudur. Kaldı ki, en azından, böyle inisiyasyonlara bağlı olan
"eğitici"lerin genelde sözünü etmiş olduklarımızla ortak bir yönleri
olarak, her fırsatta ve hiçbir geçerli neden bulunmadan (zira, onları
olağan bir amaçlarını oluşturan, öğrencilerini bu yolla cezp etmeyi ya
da elde tutmayı geçerli bir neden olarak kabul edemeyiz) psişik
"iktidar"larını ortaya koymak ve bu düzeyden yetilerin aşırı ve az ya da
çok düzensiz biçimde geliştirilmelerine ağırlık vermek —ki, bu durum
tüm gerçek manevi gelişimlerin her zaman aleyhinedir— alışkanlıklarının
olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan, gerçek manevi eğiticilere
gelince, bunlar ile sahte eğiticilerin arasındaki belirtmiş olduğumuz
hususlara ilişkin farklılık, bunların tam olmasa da (zira, bu sözünü
etmiş olduğumuz koşullar gerekli olmakla birlikte yeterli
olmayabilirler) büyük ölçüde kesinlikle ayrımlanabilmelerinde yardımcı
olur. Ancak, burada yine bazı yanlış fikirleri yok etmek için bir
vurgulama daha yapmak uygun düşer. Çoğunun zannettiğinin tersine, bir
kişinin bu rolü belirli sınırlar içinde yerine getirmeye elverişli
olması için, o kişinin kendisinin de tam bir manevi gelişmeye ulaşmış
olması her zaman gerekli değildir. Aslında, açıktır ki, bir öğrenciye,
onun inisiyatik kariyerinin ilk aşamalarında, geçerli bir biçimde
rehberlik edebilmek için bundan daha azı da yeterlidir. Tabiî ki, bu
öğrenci, onun artık rehberlik edemeyeceği bir noktaya ulaştığında,
eğitici onun için artık hiçbir şey yapamayacağını söylemekte ve onu
-çalışmasını en uygun koşullarda sürdürebilmesi için- mümkünse kendi
Üstadına ya da tanıdığı kendinden yetkin olan başka bir eğiticiye
göndermekte tereddüt etmez. Durum böyle olduğunda, sonuçta, öğrencinin
ilk eğiticisinin manevi düzeyini aşmasında anormal olan hiçbir şey
yoktur. Zaten o kişi şayet gerçekten olması gerektiği gibi biri ise,
öğrencisinin bu düzeye ulaşmasına katkıda bulunmuş olmaktan ancak onur
duyabilir. Aslında, kişisel kıskançlıklar ve rekabetlerin gerçek
inisiyasyon alanında hiçbir yeri yoktur, oysa sahte eğiticiler söz
konusu olduğunda böyle durumlara hemen hemen daima rastlanılır. Sadece
gerçek mânevi Üstatların değil, inisiyasyonun ne olduğu konusunda biraz
bilgiye sahip olan herkesin de teşhir etmeleri ve mücadele etmeleri
gerekenler böyle kişilerdir.



DOĞUŞTAN BİLGELİK VE

SONRADAN

ELDE EDİLEN BİLGELİK



Konfüçyüs iki tür bilgenin var
olduğunu öğretiyordu: doğuştan bilge olanlar ve, Konfüçyüs örneği,
sonradan kendi çalışmalarıyla bilge olanlar. Burada, Konfiçyüsçü
hiyerarşinin en yüksek derecesini oluşturan "bilge"nin (chong) aynı
zamanda daha önce başka yerde açıklamış olduğumuz üzere, zahirî ve
bâtını alanların birleştikleri bir jûr sınır-nokta'da bulunması
nedeniyle, Taocu hiyerarşinin ilk basamağını oluşturduğunu hatırlamak
gerekir. Bu koşullarda, Konfüçyüs'ün “doğuştan bilge"den söz ederken,
sadece doğası itibariyle, bir hazırlık ,(ya da, çalışma) yapmasına gerek
kalmadan, inisiyatik hiyerarşiye gerçeklen dahil olmak için gerekli tüm
niteliklere sahip olan ve dolayısıyla az ya da çok uzun ve zahmetli
çalışmalarla dışsal hiyerarşi derecelerinde yavaş yavaş yükselmeye
hiçbir gereksinimi olmayan kişileri mi kastetmek istemiş olup olmadığı
sorusu akla gelebilir. Bu, aslında, çok mümkündür ve hatta en gerçeksi
(vraisemblable) yorumu oluşturur. böyle bir durum o denli doğru (ya da,
gerçek) olabilir ki, kendi özgün yetileriyle, deyim yerindeyse,
doğrudan—Konfüçyüs'ün bile kendisinin hep içinde olarak kabul ettiği— bu
zahirî alanın ötesine geçebilecek varlıklar söz konusu olabilir. Öte
yandan, özgün Konfiçyüsçü bakış açısının içerdiği sınırlanmalar
aşıldığında doğuştan bilgeliğin —belirtmiş olduğumuzun sadece özel bir
durumunu oluşturduğu— daha geniş ve daha derin bir anlam ifade edip
etmeyeceği sorusu da akla gelebilir.

Böyle bir sorunun söz konusu
olabileceği kolayca anlaşılır. Zira, sık sık belirtmek fırsatını bulmuş
olduğumuz üzere, her gerçek (ya da, doğru) bilgi, varlık tarafından ilk
ve son olarak edilmiş olan ve hiçbir şeyin hiçbir zaman
kaybettiremeyeceği, daimi bir kazanç (müktesebat) oluşturur. Sonra, bir
varoluş halinde belirli bir tahakkuk derecesine ulaşmış olan bir varlık
başka bir hale geçtiğinde, kaçınılmaz olarak, bu şekilde elde etmiş
olduğu —ve, dolayısıyla, bu yeni hâlde "doğuştan" gelmeymiş gibi
belirecek olan— bilgiyi de kendisiyle birlikte (o yeni hâle) götürmek
durumundadır. Tabiî ki, burada eksik kalmış olan bir tahakkuk söz
konusudur. Zira, aksi takdirde, başka (ya da, yeni) bir hâle geçmek
anlamsız olurdu. Bizi burada esas ilgilendiren durum olan beşerî hâle
geçmiş olan varlık durumunda ise, bu tahakkuk (ya da, tekâmül) henüz
bireysel varoluş koşullarını aşamamıştır. Fakat, bu tahakkuk en basit
(ilkel) derecelerden, beşerî halde, bu halin kemâl durumuna tekabül
edene en yakın olan noktaya dek uzanabilir. Hatta, beşer olarak doğan
tüm varlıkların bu sonuncu durumda olmalarının gerektiği bile öne
sürülebilir. Zira bu bireysel tekâmül düzeyine doğal ve kendiliğinden
(spontane) sahiptirler. Bu durum onların beşeri halde doğmadan önce
böyle bir düzeye ulaşmak noktasına gelmiş olduklarını gösterir.
Dolayısıyla, onlar gerçekten de doğuştan bilgedirler ve bu sadece
Konfüçyüs'ün kendi bakış açısından onu anlayabileceği kısıtlı biçimde
değil, fakat bu deyime verilebilecek olan tüm anlam genişliği için de
böyledir.

Daha uzağa gitmeden önce, burada beşerî hâlin dışındaki
varoluş hallerindeyken elde edilmiş olanların söz konusu olduğunu
vurgulamak yerinde olur. Dolayısıyla bunun herhangi bir
"reenkarnasyoncu" kavrayış ile hiçbir ilişkisi yoktur ve olamaz. Kaldı
ki, bu, her durumda, ona ters düşen metafizik düzeydeki nedenler bir
yana, ilk insanlar durumunda da açıkça saçmadır. Bu da bu konunun
üzerinde daha fazla durmanın yararsız olması için yeterlidir. Belki de,
daha önemle vurgulanması gereken kolaycı bir yanlış anlamaya yol
açabilecek olması nedeniyle, beşerî hâlden söz ettiğimizde, bu öncelik
(anteriorite), beşerî halde söz konusu olan geçici (fânî) süreklilik
ile, gerçekten ve harfi harfine, az ya da çok özdeşleştirilebilecek olan
bir sürekliliği içerir olarak değil de, sadece çeşitli hallerin bir
nedensel zinciri enimi olarak anlamak gerektiğidir. Aslını söylemek
gerekirse, bunlar böyle tamamen simgesel bir biçimde, birbirini izleyen
haller olarak ifade edilemezler. Fakat, anlaşılacağı üzere, dünyamızın
koşullarına uygun olan böyle bir simgeciliğe başvurulmadığında, bu
konuları beşerî dil ile anlaşılabilecek biçimde ifade edebilmek tamamen
imkânsız olur. Bu husus belirtildikten sonra, yine konumuza dönelim: Bir
varlığın beşerî hâlde doğmadan önce belirli bir tahakkuk düzeyine
ulaşmış olduğundan söz edilebilir. Konunun bu tarzda ifade edilişinin
—ne denli yetersiz olsa da— hiçbir uygunsuzluk içermemesi için, bunu
hangi anlamda kavramak gerektiğini bilmek yeterlidir. Bu şekildedir ki,
böyle bir varlık, beşeri dünyadaki bu tahakkuk için gerekli olan tekâmül
derecesine, chong-jen, ya da Konfüçyüsçü bilge, derecesinden tchen-jen
ya da "hakiki insan" düzeyine dek gidebilen derecelere doğuştan sahip
olacaktır.

Ancak, yeryüzünün bugünkü koşullarında, bu doğuştan
bilgeliğin ilk baştaki kadim çağlardaki gibi tamamen kendiliğinden
tezahür edebileceğini zannetmemek gerekir, zira, ortam kesinlikle
dikkate alınması gereken engeller çıkarır. Dolayısıyla, söz konusu olan
varlığın bu engelleri aşmak için mevcut olan imkanlara başvurması
gerekir, bu demektir ki, o varlık, yanlış olarak zannedildiği gibi, bir
inisiyatik zincire bağlanmak zorunluluğundan muaf değildir, böyle bir
bağlanma olmadığı takdirde, beşeri hâl içinde bulunmakta olması
nedeniyle, sadece, -onun tahakkukunda daha ileriye gitmesine izin
vermeyen, bir tür mânevi "uyku"ya dalmışçasına beşeri hale girerken
nasıl idiyse öyle kalır. Yine, duruma göre, o varlığın- tedrici bir
biçimde geliştirmek gereği söz konusu olmaksızın- chong-jen hâlini,
dışsal olarak, tezahür ettirdiği düşünülebilir, zira bu hâlde yine
zahiri alanın üst sınırında bulunur; fakat bu sınırın ötesinde olanlara
ulaşmak için, kelimenin tam anlamıyla inisiyasyon daima zorunlu ve aynı
zamanda böyle bir durumda yeterli olan bir koşul oluşturur. O zaman, bu
varlık, görünüşte, alelade beşeri halden yola çıkmış olan
inisiyeninkiyle aynı olan derecelerden geçebilir, fakat (aslında) gerçek
tamamen farklı olacaktır, zira, sadece, normalde önce bilkuvve olan
inisiyasyon o varlık için hemen fiilî hale gelmekle kalmayacak, fakat
aynı zamanda, o varlık bu "derece"leri, deyim yerindeyse, -kuşkusuz,
aslında, bunu ifade etmekte olan, eflatuncu "hatırlama ya
benzetilebilecek biçimde- onlara daha önceden sahip olmuş gibi,
tanıyacaktır". Bu durum, kuramsal bilgi düzeyinde, bazı öğretisel
bilgilerin bilincine içsel olarak önceden sahip olan fakat
bunları—gerekli deyimleri bilmediğinden dolayı— ifade edemeyen ve bunlar
ifade edilir edilmez bunları hemen tanıyan ve bunları özümsemek için
hiçbir çalışma yapmasına gerek kalmadan bunların anlamlarına tamamen
nüfuz eden birinin durumuyla da kıyaslanabilir. Hatta, inisiyatik
törenler ve simgeler ile karşılaştığında, bunlar da ona sanki o bunları,
bir tür "zaman-dışı" olarak hep biliyormuş gibi gelebilir, zira, özel
biçimlerin ötesinde ve onlardan bağımsız olarak özü oluşturan her şey
aslında onun kendisinde bulunmaktadır ve aslında bu bilginin gerçekten
hiç bir " zamansal başlangıcı " yoktur. Zira o bilgi, zaman tarafından
gerçekten koşullanmış tek hal olan, beşeri hal sürecinin dışında
tahakkuk ettirilmiş olan bir kazancın (müktesebatın) sonucudur.

Söylemiş

olduğumuzdan çıkan bir diğer sonuç da, inisiyatik yolda ilerlemek için,
sözünü etmekte olduğumuz türdeki bir varlığın dışsal ve beşerî bir
Guru'nun yardımına ihtiyacı olmadığıdır. Zira hakiki guru olan "içsel
Guru" o varlıkta başından beri etkindir. Bu durum tüm geçici
müdahaleleri gereksiz kılar ve dışsal Guru'nun rolü de bu tür bir
müdahaleden başka şey değildir ve bu, daha önce atıfta bulunmuş
olduğumuz istisnai durumdur. Yalnız, iyi anlaşılması zorunlu olan bir
şey de şudur ki, bu durum, insanlığın devre'nin iniş sürecinde
ilerlemesi ölçüsünde, daha da istisnalaşan bir durumdur. Bu durum ilk
bakıştaki hâlin ve onu izlemiş olan hallerin, Kali-Yuga'dan önceki bir
son kalıntısı, kaçınılmaz olarak karartılmış olan bir kalıntı olarak
görülebilir. Zira doğuştan, "hak olarak", "hakiki insan" niteliğine ya
da ufak bir derecede (manevi) tahakkuk ettiricilik niteliğine sahip olan
varlık o niteliğini artık tamamen kendiliğinden ve tüm olağan
koşullardan bağımsız olarak geliştiremez. Tabiî ki, o varlık için
olağanlıkların etkisi asgariye inmiştir ve zaten, sonuçta söz konusu
olan sadece bir insiyatik bağlamadır, ki o varlık, doğasının bir sonucu
olan bir "cezbe" ile karşı konulmazcasına yönelerek, bu bağlanmayı her
zaman elde edebilir. Fakat, özellikle önüne geçilmeye çalışılması
gereken şey, gerek doğal olarak kendilerini inisiyasyonu aramaya
yönelmiş hissetmeleri nedeniyle —ki, bu durum, çoğu kez, sadece onların
bu yola girmeye hazır olduklarım gösterir. Yoksa onların bu yolu daha
önce, başka bir hâldeyken, kısmen katletmiş olduklarını değil—, gerekse,
her inisiyasyondan önce kendilerinde bazı —muhtemelen manevi olmaktan
çok psişik düzeyden olan— az ya da çok belirsiz "kalınırların (ya da
"iz"lerin) varlığını hissetmeleri nedeniyle, kendi durumlarının da böyle
bir durum olduğu zaman çok kolayca kapılabilmeleridir. Manevi, düzeyden
olmaktan çok psişik düzeyden olan bu hisler, sonuçta, hiçbir fazla
olağan üstülük taşımazlar ve yeterli, insanların geneline kıyasla, biraz
daha az olarak sınırlanmış olan ve bu nedenle de, bireyselliğin
bedensel tarzına daha az kapatılmış olan (enferme) —ki, bu durum, o
kişilerin inisiyasyon için gereken niteliklere gerçekten kesinkes sahip
olduklarını da göstermez— her insanın sahip olabileceği birtakım
"önsezi"lerden başka bir şeyi ifade etmezler. Tüm bunlar, kuşkusuz,
kişinin kendisinin bir mânevi Üstat olduğunu öne sürmesi ve fiilî
inisiyasyona ulaşması ve de bu bağlamda kişisel çabalar göstermekten
kendini muaf zannetmesi için hiç de yeterli olan nedenler değildir.
Hakikat, şunu belirtmemizi zorunlu kılıyor ki, böyle bir imkân vardır,
fakat bu çok küçük bir azınlığa özgüdür. Öyle ki, sonuçta, pratik olarak
dikkate alınmayabilir. Gerçekten bu imkâna sahip olanlar, sözünü
ettiğimiz duruma daima varacaklardır. Aslında önemli olan tek şey budur.
Diğerlerine gelince, onların boş hayalleri, o hayallere inancı da
eklemeye ve bunun sonucuna göre davranmaya kapılırlarsa, onları ancak en
üzücü (ya da sıkıcı) düş kırıklıklarına sürükleyebilir.


"Bilgi bir hazineyse, uygulanması da bu hazineyi açan
anahtardır." - Aristoteles


Sübjektif ve Objektif Zihin

Basit

bir gözlem bile insanların zihinsel olarak objektif ve sübjektif olarak
ayrıldığını gösterir. Bunlar sanki iki zekâ çeşididir ve kiminde biri
ağır basar ve kiminin de diğeri ağır basar. Her ikisinin dengeli oluşu
idealdir, ancak insanlık bilindiği gibi genelde idealden uzaktır.
Objektif zihin beynin sol küresi tarafından idare edilir, mantık, hesap,
bilimsel düşünce burada yürütülür, sağ küre ise sanatsal ve
sezgiseldir. Sol küre ağırlık biriyle sağ küre ağırlıklı biri pek
anlaşamaz. Zira görüş zaviyeleri tamamen farklıdır.

Ezoterizm
dediğimiz şey beynin sağ küresindeki bilinçaltı bağlantılardan ortaya
çıkmaktadır. Beş duyudan gelen sinyaller ve sol kürenin yürüttüğü
mantıksal hesaplar onu anlamak için yeterli değildir. Ancak ezoterizm
salt sağ küresel zihniyetiyle yürütülemez. Mutlaka beynin her iki
küresi birlikte çalışmalı ve ancak insan bu haldeyken ezoterik bilgi
anlaşılır veya ortaya çıkar. O halde, ezoterizm = içrek, batıni ve
egzoterizm = dışrek, zahiri. Yani ezoterizmi anlamak için bir yol,
yordam (metot) gereklidir.



Yol

Tarikat yol
demektir. Öyleyse bu kelimenin anlamı her ne kadar günümüzde
yozlaşmışsa, bir zamanlar birisi veya birileri karmaşa içinde bir anlam
arayışına girmiş ve nihai bir hedefe varmak için bir yol haritası
hazırlanması gerekli olduğunu tespit etmiş. Belirli bir program
dâhilinde takip edilmesi gerekli adımları içeren bir sistem
geliştirmişlerdir. Kendisi veya kendileri bu nihai hedefe varmış olan
başkalarına yol göstermek isteyen kişilerdir. Bu sisteme de tarikat
adını vermiş. Bunun başka bir izahı yoktur. Ancak zaman zarfında,
tarikat kelimesi bu ilksel saf anlamını yitirmiş, karanlık emellere
yönelik bir örgüt veya taraftarlarının kesin inançla karizmatik bir
lidere bağlı olduğu bir ideolojik sistem anlamına gelmiştir. Batıda kült
denilen bu yeni tarikatlar, taraftarlarının zihinlerini belirli
kalıplar içerisinde hapsetmektedir.

Şimdi buradan aldığımız
ders, ezoterik açıdan belirli bir yol vardır, ama buna tarikat
demeyeceğiz. Çünkü tarikat kelimesi artık ne yandan bakarsak, ender
durumlar hariç genelde ezoterizmden uzak anlamlar ifade etmekte.

Modern

hakikat yolcusuna birçok yol sunulmakta. O bütün yollar aynı yere gider
gibi banal klişelere aldanmaz. Tüm seçenekler arasında doğru yolu
bulmak onun için hayatidir. Ağzından bal akan her kılavuza teslim
olmayacak kadar uyanıktır. Çünkü bilir ki yolu yürüyecek olan
kendisidir. O yol başkasının sırtında gidilecek bir yol değildir. Yolun
kestirmesi ve kolayı yoktur.



Ezoterizm, Okültizm ve
Maji

Şimdi ezoterimz ve okültizm terimlerine gelelim. Ezoterizm
ve okültizm aynı mı ayrı mı? Kimi der ki bunlar aynı şey, biri dışa
kapalı diğer gizli demektir. Kim der ki bunlar ayrı, okültizm
ezoterizmin bir kolu veya ezoterizm okültizmin bir kolu; veya okültizm
kötü amaçlı ve ezoterizm iyi amaçlı; veya ezoterizm salon okültizmidir.
Bana kalırsa, okültizm ve ezoterizm birbirine yakın şeyler.

Günümüzde

okültizm kelimesini tamamen ekarte eden giderek artan bir trend vardır.
Onun yerine giderek benimsenen maji kelimesi ilk bakışta radikal bir
ifade olarak gözükmekte. Ancak şöyle düşünün bizi derinden etkileyen bir
şeye büyüleyici demiyor muyuz? Büyü ve yaşlı bilge büyücü veya şaman
bilinçaltımızda yatan güçlü bir sembol değil mi? Geleneksel
kökenlerimize indiğimiz zaman bu arketipe her toplumda önemli bir rol
verildiğini görebiliriz. O halde bizi iktidarsız kılan tüm görüşleri bir
kenara koyarak erk ve bilgeliği kucaklayan bu korkusuz hakikat
yolcusunu örnek alabiliriz. Zira riyakarlık, vasatlık, yapaylık, doğa
düşmanlığı hakim olduğu bu çağda, tüm bu sapmalara dur diyecek cesaret,
karşı koyabilecek güç gerekir.



Kardeşlik Örgütü

Şimdi

diğer bir terime gelelim. Batıda “Order” kelimesi düzen demektir. Oysa
birçok kelimede olduğu gibi batı dillerinde bu kelimenin birbirinden
farklı çeşitli anlamaları vardır ve bu anlamlar cümleye göre değişir. Bu
kelimenin bir karşılığı da örgüt veya tarikattır. Genelde order dini
ise ona tarikat denilir, özellikle siyasi veya diğer organize bir
kurumsa örgüt denilir. Ezoterik örgüt veya gizli örgüt esasında sıkı
kurallara bağlı tüm örgütsel davranışlar belli prosedürlere bağlı
(ritüel) bir cemiyettir. Gizlilik ilkesi ona işlevsellik kazandırmak
içindir. En ilkel topluluklarda bile ancak özel şartlarla girilen gizli
cemiyetler vardır. Bazı ilkel kabilelerde bu cemiyetlere girmek
erginlik yeterdir. Bir çocuk örneğin 13 yaşına bastığı zaman acıya
dayanıklılığı gibi bazı testlere tabii tutulur, geçtiğinde de kabilenin
sırları ona öğretildiği bir merasimden geçer. Antik çağlarda gizem
okullarıma girmek için erginlik yeterli değildi. Gizem okullarının amacı
kişide ezoterik bilgeliğe vakıf, üstün bilinç haline sahip insan
yaratmaktı. Bu tür insanlara özel unvanlar verilirdi. Bunlar arasında
üstat, adept, magus vs. daha genel bilinenlerdendir. Bu kişiler ezoterik
örgüt içinde birer otorite ve eğitmen sayılırdı. Günümüzde mevcut
ezoterik örgütlerin en tanınmış olanı Hürmasonluktur, ancak bunun
dışında başka kardeşlik cemiyetleri vardır. Kardeşlik cemiyeti üyeler
arasında sıkı ailevi bağ üzerine kurulmuştur. Bu tür cemiyetlere
fraternite denilir. Örneğin Gül Haç kaynaklı cemiyetlerde erkeklerin
adları önünde Frater, hanımların adları önünde Soror konulur. Her ikisi
Latince’de kardeş demektir. Ayrıca genelde kullandıkları adlar motto
denilen bir deyimdir. Buna bazen majikal isim de denilir. Kişi örgüte
inisiye olduğu zaman kendi majikal amacını veya kişiliğini yansıttığı
inandığı bir takma isim alır. Bu da inisiyasyonun bir yeni başlangıç,
yeni doğuş olduğu esasını vurgular.

Fraternitelerin esas
itibarıyla ikiye bölündüğü söylenir, sosyal kardeşlikler ve majikal
kardeşlikler. Majikal kardeşlikler fizik ötesini hedefleyen çalışmalarla
ezoterik esasları sübjektiflikten objektifliğe dönüştürmeye yöneliktir.
Bunu yapabilmek için birkaç yıl süren yoğun bir günlük çalışma programı
sunarlar. Bu çalışma programı azimle takip eden aday sonunda adept
seviyesine ulaşır ve bu tür operasyonları yapabilecek kapasiteye ulaşır.
Ancak bu yol herkese göre değildir.



Gelenek veya
Tradisyon

Çok eski çağlarda bilgi sözlü olarak aktarılıyordu,
ancak daha sonra kaybolması istenilmeyen bilgiyi aktarmak için başka
yöntemler uygulandı, bunların arasında yazı, resim müzik, ritüel de
vardı. Zamanla birikimler oldu ve kadim bilgelik öğretileri gelişti.
Bütün bilgi dallarında olduğu gibi, kadim bilgelik öğretilerinin de
kendine özgü bir dili vardır. Bu dilde, doğru sözcüğü doğru yerde
kullanmanın, sözcüğün kökenini, telaffuzunu ve tam karşılığını bilmenin,
diğer bilgi dallarına göre önemi daha da fazladır. Çünkü söz konusu
bilgiler çok ince hususlardı ve doğru bir şekilde aktarılması
gerekiyordu. Dili doğru kullanmak ve ayrıca bilgileri doğru bir şekilde
deşifre etmek de kadim bilgeliğin içerdiği konular arasında birer okült
bilim/sanattır. Bu evrensel bir dildir. Hiçbir bilgi dalı yoktur ki,
geçmişi onun kadar eski çağlara dayansın ve onun kadar değişik
uygarlıkların katkısıyla zenginleşmiş olsun. Bünyesinde taşıdığı
sözcükler, ne yer, ne de zaman gözetmeksizin, farklı kaynaklardan
türemişlerdir. Terimler değişse de kavramlar değişmez. Dolayısıyla, aynı
anlama gelen birçok sözcük de oluşmuştur.



Evrensel Dil,
Semboller ve Arketipler

Tarihte zaman zaman bazı sözcükler
anlamını yitirir, sözcüklerin gerçek anlamı ya tercüme, ya kültürel
yozlaşmadan dolayı unutulur veya dejenere olur. Özellikle metafizik,
ezoterik ve teolojik konularda bu genel bir kuraldır. Sözcük ve
terminoloji anlaşmazlığı birçok gereksiz tartışmaya neden olmuştur.
Özellikle din ve metafizik çevrelerde garip sapmalara ve gerçekdışı
doktrinlerin yayılmasına yol açmıştır. Bu konuda sözcük ve terimlerin,
hatta imlânın yerleşmesi ve doğru anlamda kullanılması amacıyla ileride
bir genel sözlük yayınlamakta belki fayda olur.


Her
kelimenin kendine özgü bir titreşimi vardır. O halde, neden belirli bir
sözcüğü temel kavramların ifadesinde kullanıyoruz diye sorulursa,
yanıtımız şudur: O sözcüğe vermek istediğimiz anlamı daha iyi bir
şekilde hissetmemizi, sezmemizi sağlıyor ve ayrıca bizi daha somut bir
anlayışa sevk ediyor. Bazı sözcüklerin ifade gücü yetersiz kalmaktadır
ve bu da açıklamak istediğimiz bazı kavramların ülkemizde henüz tam
gelişmediğini göstermektedir. Bu açıdan, bazı temel kavramlarda yabancı
kelimeleri kullanmak zorundayız. Çünkü, bu kelimelerin titreşimleri,
taşıdığı anlamı daha iyi bir şekilde yansıtır. Örneğin, Latince'den
gelen "ekinoks" (equa/eşit, nox/gece) sözcüğün içerdiği anlam, kadim
gizli ilimlerde bu sözcüğe verilen önemi vurgular. Bu nasıl olur? Bunu
anlatmak zor, burada bir sezgisel aktarma söz konusu. Örneğin, neden
müzik dediğimiz ses düzeni bize belirli bir mesaj verir? Oysa,
ekinoks'ın Türkçe karşılığı olan "ılım" sözcüğü basit bir türevdir,
farklı karşılıkları olup özelliği yoktur ve "müsbet ilimler" uğruna yeni
üretilmiştir. Bizim konumuz ise kadim bilimlerle ilgilidir. Üstelik,
okült görüşe göre belirli sözcükler asırlar boyunca kullana kullana
belirli enerjiler toplar ve belirli düşünce formlarıyla yakından
irtibatlıdır, ilgili konularıyla yineden çağrıştırabilir zihinsel ve
duygusal kayıtlar tutarlar ve ayrıca evrensel olarak her dilde
kullanılıp evrensel bir olayı temsil ederler.

O halde, konumuza
girerken, yurt dışında olduğu gibi bu "evrensel dil"e uyum sağlamamız
gerekir ve ister Çince veya Arapça olsun, ister Latince veya Grekçe
olsun, kavramların özgün iletimlerini taşıyan sözcükler kullanmakta
yarar vardır. Bu kilit sözcüklerin bazılarında, anlamlarına anlam katan
ebced değerler de bulunmaktadır. Bazen de ses tonlarının gizli
özelliklerine dayanarak sözcükler türetilmiştir veya hecelerinin
köklerine inip çeşitli anlamlar elde edebiliriz.

Evrensel dil
bağlamda diğer kavram da semboldür. Sembol de belirli bir anlamı taşıyan
bir resim veya şekildir. Görsel oluşu açısından beynin sağ küresine,
bilinçaltına, hatta kolektif bilinçaltı arketiplere direkt bağlantı
kurar. Sembollerin eozterizmde geniş bir kullanma alanı vardır.
Arketipler farklı insanlarda aynı aktarım yaratan, masal, efsane ve
destanlarda işlenen ve bazen spontane olarak rüyalarda ortaya çıkan
sembol ve temalardır.

Platon felsefesinde "anamesis" sözcüğü,
bilgilerin sadece duyu ve akıl yolu ile değil, fakat hatırlama yolu ile
geldiğini açıklar (1). Bu görüşe göre evrensel bilgi, şu veya bu şekilde
şuurun derinliklerinde vardır. Gizli öğretiler ruhu eğitmeye değil,
fakat bildiklerini hatırlatmaya yarar. Modern okültizm, evrensel
bilginin akaşik kayıtlar olarak adlandırılan bir çeşit bilgi okyanusunda
veya kitlesel şuur (toplu bellek) kaydında bulunduğunu açıklar. Kilit
sözcükler de bu ortak bellekten yararlanmak için birer vasıtadır.



Kadim Bilgelik

Zaman
gözetmeksizin, insanoğlunun bulunduğu her yerde bazı ortak öğeler
paylaşılmıştır, bir yandan insan beş duyusu ile tanımladığı evreni
incelemiş ve ona göre yaşamını idame etmiştir, diğer yandan, en ilkel
toplumlarda dahi, insan duyu-üstü halleri, alemleri ve varlıkları
tanımlamış, ruh ile madde ayrımı yapmış ve ona göre ruhsal disiplinler,
felsefeler ve inançlar kurmuştur. Kimi insanlara göre, insan yaşamının
ruhsal veya doğa-üstü bir boyutu yoktur. Böyle görüşlü insanlara
söyleyecek bir şeyimiz yok, gülüp geçeriz. İnsan olarak sezgilerimiz ve
kültürel birikimimiz bize farklı şeyler söylüyor, bunlara da biraz kulak
vermemiz gerekiyor, aksi halde sürekli kendimize bir baskı uygulamamız
gerekiyor. Bu tür baskıları Sigmund Freud cinsel baskılar olarak
tanımladı, ancak farklı alanlarda da baskılar ve blokajlar olabilir.
Bize geçmişten ve manevi zirveye çıkmış insanlar tarafından sunulan
miras, bilgelik hazinesi inkar edilemez.

Hayatta daha farklı bir
şeyler olduğunu inanan veya bazı deneyimlerden dolayı inanmak zorunda
kalan kişiler için, ki onlar artan bir azınlığı oluştururlar, artık
hazır bir inancın çelişkilerini sorgulamadan kabul etmek mümkün
değildir. Bu inanç günü gününe değişen bilimsel ideoloji de olabilir,
din konusunda oluşan bir takım varsayım veya yorum da olabilir veya
genel olarak halk tarafından doğru olarak kabul edilen bir takım değer
veya varsayım olabilir.

Sorgulama cesaretini gösteren böyle bir
yolu seçmiş insanlar da bir arayış içersindedirler. Diğer yandan,
yaşamlarını sorgulamadan, her şeyi bire bir kabul eden ve bilinçsiz
yaşayan insanların sayısı da az değildir. Ancak bu konudan kaçış
yoktur, insan kim olursa olsun, er geç yaşamın temel gerçekleri ile yüz
yüze geleceklerdir. Yine en doğru ve güvenilir rehberimiz içsel
sesimizdir, buna sezgi deriz. Bu sezgilerin üzerine gitmek onların bizi
nereye götüreceklerini saptamak daha cesur bir yol olacaktır. Objektif
tarzda düşünerek kendimizi her tür yanılgıdan arındırabiliriz. Ruhsal
bir varlığın gerçekliliğine temas ettiğimizde, ilk işimiz bu olgunun
kaide ve kurallarını öğrenmektir. Bunun bizim için hayati bir zorunluluk
taşıdığını da idrak etmekten kaçınamayız.

Ancak, bu yanıta
varmadan birçok evreden geçmemiz gerekir. Çeşitli yollardan kanıtlar
aramamız gerekir. Bilimsel meyillimiz varsa, bu konuda yapılan
laboratuar deneylere başvurabiliriz. Sübjektif olarak da böyle bir
kanıya varabiliriz, psişik veya içsel bir deneyimimiz bütün
şüphelerimizi bertaraf edebilir. Yılların arayışı sonunda gerek içsel,
gerekse de dışsal olarak bu yanıtın kanıtlarını görmeye başlayabiliriz
ve aklımıza uyacak felsefeler üretebiliriz. Yaşam biçimi ve davranışları
ruhsal bir realitenin gerçeğini yansıtan biri de, bizi bu konuda ikna
edebilir. Üstün sanat veya edebiyat eserleri bizi farklı bir boyutta
yükseltebilir ve orada ruhun hakikati ile yüz yüze gelebiliriz veya en
azından sezebiliriz.

Eğer bu konuda yazılan edebiyatı araştıracak
olursak, ruhu tanımlamada karşımıza çeşitli doktrinler serilecektir.
Kutsal kitaplarda, en azından Orta-Doğu kökenli olanlarda, ruhu
tanımlamada es geçtiğini ve ancak çeşitli imalar verildiğini göreceğiz.
Oysa, farklı dinlerden mistikler, evliyalar ve mürşitler içsel
deneyimlerine dayanarak daha ayrıntılı bilgiler vermişlerdir. Ezoterik
anahtarlarla kutsal metinlerde bulunan örtülü sembolleri çözebiliriz.

Ekoller

farklı da olsa, kadim ve modern ezoterizmde hemen hemen aynı öğelerin
paylaşıldığı görülür. Ruhsal tekamül, ilahi kıvılcım, yeniden doğuş,
kaynağa dönüş kavramları da bunlara dahildir.



Ruhsal
Tekamül

Ruhsal tekamül biyolojik tekamül veya evrimden
farklıdır. Ayrıca beşeri tekamül vardır ki bu uygarlık seviyesine
ulaşmaya yönelliktir. Uygar bir toplum ruhsal gelişmeye elverişli bir
ortamı sağlar. Karşılıklı saygı ve dayanışma ve insanın her türlü yönünü
özgürce geliştirmesi ruhu besler. Ancak uygarlıkla teknolojiyi
karıştırmamak gerekir. Uygarlık düzgün davranış ve dayanışma şekilleri
barındıran toplumda vardır. Ruhsal tekamülün bireysel boyutu olduğu gibi
kitlesel boyutu da vardır. Ancak kitlesel tekamül bireysel tekamülden
başlar. Krishnamurti'nin dediği gibi: "Dünyayı değiştiremezsiniz, sadece
kendinizi değiştirebilirsiniz ve böylelikle de zamanla dünyayı da
değiştirirsiniz ... ". Ancak ruhsal tekamüle girmeden ve insan-üst olma
yollarını aramadan önce, insan olmayı öğrenmemiz gerektiği de acı bir
gerçektir. Ancak yaşamın amacı ruhsal tekamül ise, insanların bunu pek
başaramadıkları, hayatta çok basit dersleri öğrenmekle ömürlerini
tükettiklerini görürüz. Adeta daha uzun bir yaşam gerektiği veya sınıfta
kalanın tekrar aynı dersleri alabilmesi için bir yöntemin gereği
hissedilir. Çünkü insan genelde potansiyelinin çok gerisinde faaliyet
gösterir, hatta onun idrakinde bile değil. Bu da bizi başka bir kavrama
getiriyor... reekarnasyon.



Ölüm Ötesi, Reenkarnasyon

Ölüm

ötesi yaşam Reenkarnasyon, helak olma gibi kavramları ister mecazi
olarak, ister metafizik bir gerçek veya yanılgı olarak kabul edin, bu
konuda geliştirilen başlıca kavramlara aşağıda kısaca değineceğiz. Ölüm
ötesi yaşam ruhçuluk (spiritüelizm) ve parapsikolojinin ana konularından
biridir.

Reenkarnasyonu yeniden doğuş, ruh göçü veya
Osmanlıca'sı tenasüh olarak tanımlayabiliriz. Bu kurama göre ruhsal
varlığımız ölümsüzdür, ölümden sonra hayat olduğu gibi doğumdan önce de
vardır. Beden sadece fiziksel dünyada var olmamız için bir vasıtadır.
Eğer dünyasal planda yeteri kadar ders almamışsak, bedensel ölümden
sonra ruhsal varlığımız bir müddet sonra alması gerektiği ders ve
deneyimlere uygun diğer bir bedende yeniden doğma ihtiyacı duyar ve
enkarne olacaktır (bedenlenme). Ezoterik açıdan reekarnasyonda sadece
insan bedeni söz konusudur. Yani hayvan olarak tekrar doğmak söz konusu
değildir.

Kutsal metinlere göre Tanrı insanı kendi suretinde
yaratmıştı ve ciğerlerine can nefesi üfleyerek ona can vermişti.
Ezoterik açıdan bu sembolik bir ifadedir ve tasavvufta da yeri vardır.
İnsanoğlu Tanrı'nın suretindedir çünkü o bedensel olarak küçük bir
evrendir, bu kuram ileride kapsamlı olarak işlenecektir. Ayrıca
Tanrı'nın içimize üflediği nefes evvel zamanda içinde O'nun özünden
gelen ve ilahi özelliğini koruyan parçacıklar olarak tanımlanır. Bu
ölümsüz "İlahi Kıvılcımları"dan dolayı hepimiz aslında birer tanrıyız
İlahi kıvılcım ruhtan farklı olup ondan daha yüksek bir titreşime
sahiptir ve insanın en yüksek en içsel benliğini, cevherini ve özünü
içerir ve her zaman yüksek bir boyutta bulunur. Oysa ruh enkarnasyondan
enkarnasyona olgunlaşır. Bedensel yaşından tamamen ayrı olarak bazı
ruhlar gençtir ve bazıları yaşlıdır. Ruh ancak, tam kıvamına eriştikten
sonra, yaşamdan, "dünya okulundan" alabildiği her şeyi aldıktan sonra
ruhsal dünyalara girmeye, ilahi kaynağına yanaşmaya hazırdır ve artık
içsel muhasebesinde (karma) ödeyecek borcu kalmamıştır.

Batı
ezoterizmde reenkarnasyon doktrini kabul etmek zorunluluğu yoktur. Bazı
sistemlerde sözü dahi geçmez. Ancak, reenkarnasyon sadece Doğu felsefeye
has bir görüş değildir, Eski Grek Filozoflar, Kadim Mısırlılar, Yahudi
Kabalistler ve birçok İslam tarikatı bu görüşü kabul etmişti. Eğer İlahi
adalete inanacaksak reenkarnasyon doktrini bize yegane çözüm gibi
gelebilir. Ancak, bu ilahi adalet kavramı için karma yasasını
reekarnasyon doktrini ile birlikte ele almak zorundayız. Karma konusunda
birçok yanlış algılamalar vardır. Karma basit olarak sebep ve sonuç
kanunudur. Ne ekersek onu biçeriz. Sadece bir ahlaki karma söz konusu
değildir, çünkü her niyetlendiğimiz, düşündüğümüz, yaptığımız şeyden her
an sorumluyuz. Bu hem bir doğal kuralıdır, hem de ruhsal yanı da
vardır. Karma Sanskritçe'de fiil anlamına gele "kr" kökünden türemiş bir
sözcüktür. Esasen biz kendi karmamızı üretiriz ve başımıza gelen
olayları kendimiz yaratıyoruz. Kör talih, feleğin silesi ve kaderin
cilvesi diye bir şey yoktur. Bu tür kavramlar ilahi düzene karşı
hakarettir. Arabesk müziğin acı haykırışları sadece mazoşistlerin kendi
başına gelenleri örmesi ve bundan sapık bir zevk almasından ibarettir.
Arabeskçileri kötülemek amacımız yoktur, ancak negatif negatifi
çağrıştırır, dolayısıyla onlara pozitif olmalarını öneririz.

Ruhsal

tekamülün sonucu ruhsal olgunluktur, bir de İnsani Kamil evresi vardır
ki, o söz ettiğimizin biraz ötesinde bir evredir. Ruhsal olgunluk birçok
erdemlere sahip olup, kendimizi ve ortamımızı tanıdığımız, ona uyum
sağladığımız ve olumlu bir şekilde yönlendirmeye hazır olduğumuz bir
evredir. Bu evrede sanki artık insanların ortak yazgısı gibi süren
çocukluk hali sona erir. Ruhun belki de binlerce yıl süren uzun
tırmanışı, kendisiyle ve başkalarıyla kıyasıya uğraşmasıyla buraya
erişir.

Yaşlı ruhlar ruhsal gerçekleri daha kolay idrak ederler,
oysa genç ruhlar henüz yolun başındadırlar, onlar daha fiziksel ortamın
derslerini tam olarak idrak etmemişlerdir. Bu yolda ruh kendi içsel
kararlarıyla mükemmelliğe doğru adım atar. Yolun türlü şekilleri vardır
ve kişiye göre değişir. Yollar temelde bir olmak üzere, farklı
toplumlara ve farklı kişisel yapılara göre değişir, duygu ağırlıklı
insanlar mistik bir yol ararlar ve ilahi aşka varmaya çalışırlar, akıl
ağrılıklı insanlar okült bir yol ararlar ve sırlara vakıf olmak
isterler, onlara ilahi bilgeliğe ulaşmaya yönelirler. Daha pratik
insanlar uygulamalarla direk deneyimler peşindedir onlar majikal bir yol
ile tanrısal erke ulaşmak isterler.



Okültizm, Sır ve
Gizlilik

"Okültizm", anlamı "gizli" olan Latin kökenli (occultus)
bir sözcükten gelmektedir. Osmanlıca'sı "ilmi-i gayb" veya "ilm-i
ledün"dür. Türkçe karşılığı "gizli bilimler"dir. Kelimenin karşılığı
bazı kişileri hoşnut etmemiştir ve farklı sözcükleri türetilmesine yol
açmıştır. Ancak, daha uygun bir sözcük de bulunamamıştır. "Sır" anlamı
taşıyan bu kelimenin karşılığında insanın aklına, imtiyazlı gizli bir
örgütün elinde kıskançlıkla korunan bilgiler yerine, arayanın önünde
perde perde açılan ve çözüldükçe bilinenin ötesinde kalan bir konu
gelmelidir.

Okült bilgiler ve uygulamalar tarih boyunca gizli
tutulmuştur. Belirli sebeplere dayanan bu gizlilik perdesi, ancak
gerektiğinde aralanmıştır. Zamanla sırlar konusu gevşeklik kazanarak,
günümüzde her yerde bilgi kırıntıları, arayanın bulacağı bir şekilde
serpilmiştir. Bu perde daha ziyade konunun içeriğinden kaynaklanır.
Sembolik olarak, "İsis'in Peçesi" deyimi ile ifade edilen bu perdeyi
açmak, arayanın gayret ve inisiyatifine bağlıdır. Gerçi zamanımızda
"okült" konular ne kadar açık konuşulsa da, bu konuda, ne kadar çok
kitap yazılıp dağıtılsa da, yine de her zaman bir sır payı vardır ve
sırların olduğu yerde tabii ki sırları tutan veya tuttuğunu ima edenler
de vardır. Bunlar kimdir? Bunu bilmek kolay değildir. Okültistler
genelde kendilerini pek bildirmezler. Kendilerini açıklayanlar ya bir
misyon üstlenmiştir veya da şarlatanlardır. Tarih boyunca, cahil ve
fesat insanlar arasında okült ilimler konusunda birçok batıl inanç ve
olumsuz tanımlar yapılmıştır. Bu yüzden, konuyla ilgilenenler
kendilerini saklamayı tercih etmişlerdir.

Sır tutmak için başka
nedenler de verilmiştir. Her şeyden önce sır tutmak bir disiplindir ve
bilginin dışa yansımasından ziyade içe dönüşmesini sağlar. Ayrıca,
zamanın inançlarına ters düşen doktrinler, tarih boyunca gizli
tutulmuştur. Hazırlıksız şahıslara ileri seviyede bir uygulama veya
bilgi vermenin, bir el fenerine yüksek gerilimli elektrik yüklemek gibi
etki yapacağı söylenir. Eski çağlarda Mister Kültlerinde ve günümüzde
bazı hiyerarşik ve ezoterik cemiyette, giriş yapan aday (inisiye) bir
çıraklık döneminden sonra bazı derecelerden yükselir. Cemiyet
yetkilileri onun derecesine ve kapasitesine uygun bilgi ve uygulamalar
verirler. Kendi derecesinden yüksek olan öğretiler onun için sırdır ve
öyle olması gerekir. Yeni bir öğreti verildiği zaman onu taze bir
idrakle karşılaması beklenir, bazen dramatik bir şokla bu bilgi belleğe
adeta mühürlenir. Sırlar öğretisini almak isteyen aday bir hazırlık
döneminden geçirildikten sonra onun liyakatine kavuşur. Artık sınavı
geçmiştir ve zor koşullarda kazanılan öğretilerin değerini bilecektir.

Çağlar

boyunca ve dünyanın her tarafında ezoterik cemiyetler sırlarını büyük
yeminlerle muhafaza etmişlerdir. Bu yüzden antik çağlardaki Misterlerin
sırlarını halen kimse bilmemektedir. Roma İmparatorluğu zamanında
Sodalitas Kardeşliği'nin yeminleri kutsal sayılırdı ve onları
tutmayanlara ölüm cezası tatbik etmek Roma kanunlarında bile yer alırdı.

Bir

görüşe göre, okült formüller, sırrı açıklandığı anda güçlerini
kaybederler. Halk arasında bir inanca göre, eğer bir niyet sessizce
tutulursa o gerçekleşir, açıklanırsa gerçekleşmez. Ayrıca, gücün yanlış
ellere geçip istismar veya suiistimal edilmemesi için formülü gizli
tutulduğu bilinmektedir. Günümüzde okültistler bilgileri sır
tutmaktansa, daha ziyade mahremiyetlerini korumak istemişlerdir, onlar
iyi eğitim görmüş ve toplumda belirli yerleri olan kişilerdir ve ilgi
alanlarının başkaları tarafından anlayışla karşılanmayacağını ve doğru
algılanmayacağını bilmektedirler.

Biz yeni bin yıla, Yeni Çağa
girdikçe ve ruhsal, metafizik konular yayıldıkça, şüphesiz okült
sözcüğü yerine farklı anlam taşıyan bir sözcük gelecektir. Zira
okültizm, ruhsal bilgilerin bir azınlık tarafından korunduğu karanlık
bir çağı anımsatır. Ayrıca, Yeni Çağda farklı disiplinler, bilimler,
sanatlar, kültürler kaynaşacaktır, oluşan tek sistem ayrıca bireysel
tercihlere göre farklılıkları da içerecektir.



Ezoterizm
ve İnisiyasyon

Ezoterik'in Türkçe karşılığı "içrek", Osmanlıca
karşılığı "batıni" dir. Genel de sanıldığı gibi bir azınlık tarafından
korunan bilgi anlamına değil de, insanın içsel realitelerine yönelik
bilgi kütlesi anlamına gelir ve burada dışsal realiteye yönelik bilgi
arasında bir sınır çizilir. Ezoterik'in karşıtı olan "Egzoterik" ise,
Türkçe'de "dışrak" Osmanlıca'da "zahiri" anlamına gelir. Ezoterik'in
kökeni Grekçedir (esotericos). Grekçe derken, tabi ki Eski Yunanca
kastediliyor. Batı Okültizmi'nde Grek kökenli kelimeler oldukça
fazladır. Burada önemle belirtmek gerekir ki ezoterik açıdan zengin olan
Grek felsefesi, antik çağlarda Anadolu, Yunanistan ve civar Akdeniz
ülkelerinde yaygındı. Grekler, istila ettikleri yerlerde kendilerinden
önceki kadim Pelask ve diğer kayıp Anadolu uygarlıklarının bilgilerini
özümsemişlerdi. Roma İmparatorluğun yayılması ile bu değerlerde bir
çöküş yaşandı ve Romalıların varisi Bizans İmparatorluğunun kuruluşu ile
Hıristiyanlık yayıldı, kadim bilgelik, ilim ve uygarlığına sırt
çevrildi, anıtları yağmalandı, yazılı eserleri yakıldı ve karanlık bir
devire girildi. Bu karanlık devir, Rönesans döneminde, Hıristiyanlık
öncesi bilgeliğin keşfedilmesine dek devam etti. Bu nedenle, Anadolu,
Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının varisi olan eski Grek uygarlığı,
ona sırt çeviren Bizans'a kıyasla oldukça farklı bir nüansa sahipti ve
insanlığa yerel değil evrensel değerler bıraktı.

Serge Hutin'e
göre ezoterizm, "sembolik olarak saklı bir hakikati, gizli manayı
meydana çıkarmaktır" (2). İnisiyasyonun karşılığı ise ikrardır. İkrarı
Atilla Tokatlı "Gizli Örgütler" adlı eserinde iyi bir şekilde tarif
etmiştir: "İkrar, dışardaki yabancı, biğane kişinin mahrem kişiye
dönüşmesi, içeri alınmasıdır. `Bireyde, varlığın bir alt kademesinden
bir üst kademesine geçişi, ruhsal olarak gerçekleştirmeye yönelen
süreçtir' (Serge Hutin). Burada söz konusu olan, `bir takım sembolik
fiiler edimler), manevi ve fizik tecrübeler aracılığıyla, yeni bir
hayata doğmak üzere öldüğü hissini aşılamaktır. İkrar'ın Batı
dillerindeki karşılığı olan `initiation', Latince'deki `initium'
sözcüğünden gelir. `İnitium' başlangıç, giriş demektir. Mahrem, ikrarlı
karşılığı olan `initie' (inisiye) de `yola koyulmuş adam' anlamına gelir
ve ikrarlı kişi mutasavvıf'tan (mistik'ten) burada ayrılır. Mutasavvıf,
çoğu zaman bir münzevidir, bir `intizamsızdır'. Oysa, kişi ancak ikrara
dayanan (initiatique) bir örgüt tarafından mahrem kılınabilir. Oysa, bu
örgüt yeni mensuba eli yüzü düzgün bir doktrin'den çok ruhsal etki
aşılar. Müritler ikrar'ın `biğane aktarılmaz' karakteri üzerinde
dururlar hep. Burada söz konusu olan şeyin deruni bakımından (içten)
gerçekleştirilmesi gerekli haller olduğunu söylerler. R. Guenon'a göre,
`Öğrenilip aşılanabilecek tek şey bu hallerin kazanılmasına hazırlayıcı
metodlardır... Aristoteles, Eleusis Gizemleri'nden sözederken, `öğrenmek
yerine duymak' diyordu... Demek ki, ikrar yolu ile kişi kendi kendini
kesin şekilde `gerçekleştirmekte', saklı imkanlarını kuvveden fiile
çıkarmaktadır. Gene müritlere göre ikrar hali, bir defa kazanılınca
artık kaybedilmeyen daimi bir hâldir."(3)

Bu konularda sık sık
kullanılan başka bir sözcük "tradisyon" dur, tam karşılığı anane veya
gelenektir. Ezoterik anlamda tradisyon nesilden nesile intikal eden
kadim bir öğreti sistemidir. Genel anlamda, bir ezoterik veya okült
tradisyon'dan söz edildiği gibi, bir Batı Okült Tradisyonu veya Doğu
Tradisyonu'ndan söz edilir. Ayrıca daha da ayrıntıya girerek bir Tibet
Tantrik Budhist Tradisyonu veya Grek Orfik Tradisyonu'ndan söz etmek
mümkündür. Burada aktarılan metod mürşidden müride, guru'dan çela'ya,
inisiyatör'den inisiye'ye aktarılır. Ayrıca, bazı çevrelere göre, ölmüş
bir tradisyonu akaşik kalıplarından yeniden canlandırmak da mümkündür.

Günden

güne bu site ekleyeceğimiz sayfalarda sık sık kullanacağımız diğer bazı
sözcüklerin anlamı kısaca şöyledir: Kadim, genel tarih anlayışını aşan
çok eski çağlar; Kozmos, kadim ilimler açısından evren anlamına gelen
Grekçe bir sözcük, ancak evreni canlı ve ilahi bir düzen olarak ifade
eder; Hiyerarşi, yetki ve etkilerin üsten aşağıya indiği, kademe kademe
yükselen bir yönetim zinciri; Doktrin, belirli kurallar veya kuramlar
içerisinde bulunan ve bazı kilit öğeleri içeren öğreti; İrtibat, başka
bir varlıkla kurulan duyu-üstü iletişim. Diğer terimler talep üzerine
eklenecektir ve diğer yazılarımızda açıklanacaktır. Simya konusu ruhsal
veya maddi dönüşüm, basit bir şeyi mükemmel bir şeye dönüştürmektir.
Maji, irade doğrultusunda değişiklik yaratmanın sanatı ve ilmidir
(Aleister Crowley'nin tanımı) vs.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Sponsored content


Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz