GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

Similar topics
    En son konular
    » Koltuk Taşı
    Cuma Eyl. 01, 2017 11:19 pm tarafından horosanlı

    » Scorpion gpr
    Ptsi Ağus. 28, 2017 8:17 am tarafından ramses28

    » 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
    Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

    » 14-mart-2015
    C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

    » KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
    Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

    » sümbül...
    Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

    » taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
    Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

    » deneme
    C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

    » buldugumuz bir taş
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

    » Eski rum evleri ve definesi
    Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

    Kimler hatta?
    Toplam 0 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 0 Misafir :: 1 Arama motorları

    Yok

    Sitede bugüne kadar en çok 213 kişi C.tesi Tem. 29, 2017 8:28 am tarihinde online oldu.
    RSS akısı

    Yahoo! 
    MSN 
    AOL 
    Netvibes 
    Bloglines 



    Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

    Açıklanamayan Bilimsel Olaylar

    Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    1 Açıklanamayan Bilimsel Olaylar Bir Paz Şub. 13, 2011 8:51 am

    CANTAR

    avatar


    Açıklanamayan Bilimsel Olaylar

    Bilim
    dünyasında, bilinen teorilere uymayan, çok sayıda olay gözlenebiliyor.
    İlk başlarda açıklanamayan bu olaylar zaman içinde yeni teorilerin ve
    bilimsel buluşların ortaya çıkmasına neden olabiliyor ve bu nedenle bu
    tür açıklanamayan olayların üzerinde durmak insanlık için son derece
    faydalı sonuçlar doğurabilir. Ancak bu olaylardan bazıları ilk ortaya
    kondukları andan bu ana yıllar geçmiş olmasına rağmen halen
    açıklanamıyor ve yanlışlıkları da ispatlanamıyor. 2005 yılı itibariyle
    üzerinde en çok durulan ve henüz açıklanamayan 13 olay şu şekilde
    sıralanıyor:

    1) ETKİSİZ İLACIN (PLASEBO) ETKİSİ NEDİR?

    Etkisiz ilaç verilen hastaların, tıpkı normal ilaç almış gibi kendilerini iyi hissetmelerinin nedeni nedir, bilinmiyor.

    Süphesiz
    duymuşsunuzdur, ilaç yerine verilen etkisiz ilaçların, tıpkı ilaç
    almış gibi etki yaptığını. Ama nasıl etkidiği ve nedeni bilinmiyor.
    Plasebo etkisinin gücünü siz de evde bir deneyle görebilirsiniz, tabii
    bu deneyi üzerinde uygulayabileceğiniz birisini bulabilirseniz! Günde
    birkaç kez, birkaç gün boyunca birinin canını yakın. Deney in son
    gününe kadar ağrıyı morfin ile kontrol altına alın. Bu son gün morfin
    yerine tuzlu su kullanın. Sonuçta tuzlu suyun ağrıyı azalttığını
    göreceksiniz.

    İşte
    plasebo etkisi buna deniyor. Bu etki bazen çok güçlü olabiliyor.
    Yukarıdaki deneyi ilk kez İtalya da Torino Üniversitesi nden Fabrizio
    Benedetti yaptı. Doktorlar plasebo etkisinin onlarca yıldır farkında.

    Benedetti,
    ayrıca Parkinson hastalarında da plasebo etkisini araştırdı. Tuzlu
    suyun plasebo etkisinin hastalarda titreme ve kas sertliğini azalttığını
    gören (Nature Neuroscience, vol 7, p 587) Benedetti ve ekibi,
    hastalara tuzlu su verirken beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini
    ölçtü. Deneyde "Alt-talamik çekirdek"teki nöronların, tuzlu su
    verildikçe daha az tetiklendiği anlaşıldı. Bu şekilde hastalığın
    semptomları düzelirken, nöron faaliyetleri de azalıyordu.

    Benedetti
    bu deneyden elde edilen sonuçları şöyle değerlendiriyor: "Burada neler
    olup bitiğini öğrenmek zorundayız. Ancak bir şey kesin: Beklentiler ve
    terapötik sonuçlar arasındaki ilişki, beyin-beden etkileşimini anlamak
    için mükemmel bir model oluşturuyor. Şimdi bilim adamları plasebo
    etkisinin nerede ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyor.
    Hastalıklar farklı da olsa altta yatan mekanizma aynı olabilir".




    2) BIG BANG RADYASYONU YAYILIMI UZAYDA NASIL EŞİT OLUYOR



    ?Ufuk
    Problemi adı ile bilinen olgu, ?büyük patlama dan geride kalan
    radyasyon yayılımının evrenin her yerinde nasıl eşit olarak
    dağıldığıdır. Astrofizikçiler sorunu çözmek için göbek patlatıyor.


    Evren
    anlaşılmaz bir şekilde tekdüzedir. Görülür evrenin bir ucundan
    diğerine, uzayı bütünü olarak incelerseniz, kozmosu dolduran mikrodalga
    geri plan radyasyonunun sıcaklığının her yerde aynı olduğunu
    görürsünüz. Bu ilk bakışta şaşırtıcı gelmeyebilir; ancak bir uçtan
    diğer uca mesafenin 28 milyar ışık yılı olduğu ve evrenin 14 milyar
    yaşında olduğu düşünülürse, bu sonucun ne denli anormal olduğu ortaya
    çıkar.

    Hiçbir
    şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla ısı radyasyonunun,
    Big Bang sırasında ortaya çıkan soğuk ve sıcak noktalar arasındaki
    farklılığı eşitlemek için iki ufuk arasında yol alması mümkün
    görünmüyor. Bu "ufuk problemi" kozmologların başını ağrıtan en önemli
    problemlerden biri. Ortaya atılan ve herkes tarafından kabul edilmeyen
    görüşler var.




    3) EINSTEIN YANILIYOR MU?



    10
    yıldan daha uzun bir zamandır Japonya daki fizikçiler varolması mümkün
    olmayan kozmik ışınları gözlüyorlar. Kozmik ışınlar, evrende ışık
    hızına yakın bir hızda yol alan parçacıklardır Dünya da tespit edilen
    bazı kozmik ışınlar, süpernova gibi şiddetli olaylar sırasında üretilir
    ve bunlar doğada görülen en enerjik parçacıklar.


    Kozmik
    ışın parçacıkları uzayda yol alırken, evreni dolduran düşük enerjili
    fotonlarla çarpışarak enerjilerini yitirirler. Einstein ın özel
    görelilik kuramına göre bizim galaksimizin dışındaki bir kaynaktan
    çıkıp Dünya ya gelen kozmik ışınlar, o kadar fazla sayıda enerji
    azaltıcı çarpışmaya maruz kalır ki, bunların maksimum olası enerjisi 5 x
    10 19 elektronvolta çıkar. Buna Greisen-Zatsepin-Kuzmin sınırı adı
    verilir.

    Ne
    var ki son 10 yılda, Tokyo Üniversitesi nden Akeno Giant Air Shower
    Array adı verilen 111 parçacık dedektörü, GZK sınırının üzerinde birkaç
    kozmik ışın tespit etti. Kuramsal olarak bunların, enerji yitirmemiş
    olmaları için, bizim galaksimizin içinden gelmesi gerekir. Ancak
    astronomlar galaksimizin içinde bu kozmik ışınların gelmiş olabileceği
    bir kaynak bulamadılar. Peki bunlar nereden geliyordu?

    Bir
    olasılığa göre Akeno sonuçları yanlış olabilir. Bir diğer olasılık ise
    Einstein in yanılıyor olmasıdır. Einstein ın özel görelilik kuramına
    göre uzayın her yönde aynı olması gerekir. Ancak parçacıkların bazı
    yönlere doğru daha kolay yol alması durumunda ne olacak? O zaman kozmik
    ışınlar enerjilerinin daha fazlasını koruyabilir ve GZK limitlerinin
    dışına çıkabilir.

    Arjantin,
    Mendoza daki Pierre Auger deneyindeki fizikçiler de bu sorun üzerinde
    çalışıyor. 3000 kilometre kare üzerine yayılan 1600 dedektörden
    yararlanan bilim adamları, gelmekte olan kozmik ışınların enerjilerini
    tespit ederek Akeno sonuçlarının daha iyi anlaşılmasını
    sağlayabilecekler.




    4) HOMEOPATİK ERİYİKLER ETKİLİ Mİ?



    Homeopatik
    yöntem, kimyasal ilaçların sulandırılması esasına dayanır; tek bir
    ilaç molekülü içermeyecek noktaya gelinceye kadar sulandırılma devam
    etse dahi, suyun iyileştirme özelliğini koruduğu iddia edilir. Bu nasıl
    oluyor?


    Belfast
    taki Queen s University den farmakolog Madeleine Ennis ise homeopatiyi
    şiddetle eleştirenler arasında. Homeopatinin hiçbir işe yaramadığını
    düşüncesinde.

    Ennis,
    son makalesinde, iltihabi yangı durumunda ortaya çıkan insan
    akyuvarları üzerinde aşırı sulandırılmış histaminin etkilerini
    araştırdı. Bu bozofiller, hücre saldırı altındayken histamin adı
    verilen maddeyi salgılar. Bunlar bir kez salgılandığı zaman, histamin
    bozofillerin daha fazla salgılamasını engeller. Farklı laboratuvarlarda
    tekrarlanan bu çalışma homeopatik eriyiklerin histamin gibi etki
    yarattığını ortaya çıkartmış. Bu sonucun üzerine Ennis bu etkinin yok
    sayılamayacak kadar gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalmış.

    Bu
    nasıl oluyor? Homeopatlar kömür, örümcek zehiri gibi maddeleri etanol
    içinde eriterek, bu "ana eriyik"i su ile tekrar tekrar sulandırır.
    Sulandırma düzeyinden bağımsız olarak homeopatlar, orijinal ilacın su
    molekülleri üzerinde iz bıraktığını iddia eder.

    Ennis
    in niçin konuya kuşkuyla yaklaştığını anlayabiliyoruz. Kaldı ki
    homeopatik tedavinin, geniş kapsamlı, plasebo-kontrollü klinik bir
    deneyde bugüne dek yararlı olduğu kanıtlanmadı. Ancak Belfast çalışması
    (Inflammation Research, vol 53, p 181) bazı şeylerin "etkin olduğunu"
    gösteriyor. Enis diyor ki: "Bulgularımızı açıklamakta zorlanıyoruz.
    Dolayısıyla başkalarını ileri deneyler yapması için teşvik ediyoruz.
    Eğer bu ileri deneylerde sonuçlar olumlu çıkarsa kimya ve fiziği
    yeniden yazmamız gerekebilir."




    5) KARA MADDE VAR DENİYOR, AMA NEDİR AÇIKLANAMIYOR!



    Fizikçiler, evrende bazı olayları açıklayabilmek için kara maddenin varolduğunu söylüyor.


    Yerçekimi
    konusundaki bilgilerimizi galaksilerin nasıl döndüğü konusuna
    uyarladığınız zaman, ortaya yeni bir problem çıkar, çünkü galaksilerin
    hızla birbirlerinden ayrılması gerekir. Galaktik madde merkezi bir
    nokta etrafında yörüngeye oturur, çünkü bunların karşılıklı
    kütleçekimsel cazibesi, merkezcil kuvvetler yaratır. Ancak
    galaksilerde, gözlenen dönmeyi yaratacak miktarda kütle yoktur.

    Amerikalı
    astronom Vera Rubin, 1970 li yılların sonlarına doğru bu anormalliği
    tespit etti. Fizikçilerden gelebilecek en anlamlı tepki,
    görebildiğimizden daha fazla kütlenin varolabileceği doğrultusundaki
    önermeydi. Burada sorun bu "kara madde"nin ne olabileceği konusunda
    kimsenin bir fikri olmamasıydı.

    Şu
    anda hálá bu soruya kimse yanıt veremiyor. Öneri bol ama bu konuda bir
    ortak bir görüş yok. Bu da bilim adına utanılacak bir konu. Astronomik
    gözlemlere göre kara madde evrendeki kütlenin yüzde 90 ını oluşturmakla
    birlikte, insanoğlu bu yüzde 90 ın ne olduğunu bilmemekte.

    Büyük
    bir olasılıkla en önemli neden belki de böyle bir şeyin varolmamasıdır.
    Rubin de gerçeğin bu olduğuna inanıyor: "Eğer seçme şansım olsaydı,
    geniş mesafelerdeki kütleçekimsel etkileşiminin doğru olarak
    tanımlanması için Newton ın yasalarının değiştirilmesini talep
    ederdim."




    6) MARS TA METAN GAZININ KAYNAĞI NE?



    Viking uzay araçlarından biri Mars ta metan gazı var, diğeri yok diye rapor etti? Var mı yok mu?


    1976
    yılında Gilbert Levin gört gözle uzay aracı Viking den gelecek verileri
    bekliyordu. Mars tan milyonlarca kilometre uzakta, Viking uzay
    araçları Lander, yerden aldıkları toprak örneğini karbon-14 etiketli
    madde ile karıştırdı. Lander ın üzerindeki enstrümanlar, topraktan
    yayılan emisyonun içinde metan gazı olduğunu saptarsa, Mars ta yaşam
    olduğu anlaşılacaktı.

    Viking sonucun pozitif olduğunu belirtti. Demek ki bazı organizmalar karbon-14 ü sindirip yaktığı için metan gazı çıkıyordu.

    Ancak
    bu sonuçlar beklenilen etkiyi yaratmadı. Çünkü, organik molekülleri
    bulmak için tasarlanan başka bir enstrüman hiçbir şey bulamamıştı. Bilim
    adamları da Viking in yanlış veri gönderdiği konusunda görüş birliğine
    vardı. Peki Viking niçin pozitif sonuç göndermiş olabilirdi?

    Tartışmalar
    şiddetlendi. Bu arada NASA nın Mars a son gönderdiği Rover ların
    yolladığı bilgilere göre Mars geçmişinde sulak bir gezegendi ve bu
    nedenle yaşam olasılığı vardı. Levin, Mars tan gelen tüm verilerin
    yaşam olduğuna ilişkin görüşünü desteklediğini ileri sürüyordu.

    Ve
    Levin bu iddiasından hiçbir zaman vazgeçmedi ve bu konuda da yalnız
    değil. Los Angeles teki Güney Kaliforniya Üniversitesi nden hücre
    biyoloğu Joe Miller, verileri yeniden gözden geçirerek, emisyonun 24
    saatlik biyolojik döngüsüne ilişkin kanıtlar içerdiğini ileri sürdü. Bu
    da, yaşamın olduğuna ilişkin çok önemli bir kanıttı.

    Acaba öyle mi? Mars a gönderilecek araçların, Mars ta yaşam olup olmadığını bazı moleküllerin şekline bakıp karar verecek.




    7) HESAPTA OLMAYAN BU PARÇACIKLAR DA NE?



    Atomun
    yapısı modelinde asla yer almayacak bazı parçacıklar gözlendi. Eğer bu
    doğruysa, evrenin genişlemeyi bir kenara bırakın, kendi üzerine çökmesi
    gerekirdi!.. Ama bu parçacıkların varlığına inananlar da var. Bu nasıl
    oluyor?


    Bundan
    4 yıl önce Fransa da bir parçacık hızlandırıcısı varolmaması gereken 6
    parçacık tespit etti. Bunlara tetra-nötron adı verildi. Dört nötronun
    birbirine bağlanmasıyla oluşan bu yapılar fizik yasalarına meydan
    okuyordu.

    Caen
    deki Ganil hızlandırıcısında çalışan Francisco Miguel Marques ve
    arkadaşları bu yapıları yeniden ele geçirmenin yollarını arıyor. Eğer
    başarılı olurlarsa bu kümeler, atomik çekirdekleri bir arada tutan
    kuvvetleri yeniden gözden geçirmemize neden olacak.

    Ekip,
    berilyum çekirdeğini küçük bir karbon hedefe ateşleyerek, çevresindeki
    dedektörde biriken parçacıkları inceledi. Dedektörlere çarpan 4 ayrı
    nötronun izini göreceklerini umut ediyorlardı. Oysa Ganil ekibi
    yalnızca tek bir dedektörün üzerinde tek bir ışık çakması tespit etti.
    Bu ışık çakmasının enerjisi, dedektöre 4 nötronun aynı anda çarpmış
    olabileceğini gösteriyordu. Kuşkusuz, bu rastlantısal bir keşif
    olabilirdi. 4 nötron aynı yere aynı anda rastlantısal olarak varmış
    olabilirdi. Ne var ki bunun bir rastlantı olma olasılığı çok düşüktü.

    Ancak
    tetranötronların varolma olasılığı da bu rastlantı kadar düşüktü. Çünkü
    parçacık fiziğinin standart modelinde tetranötronlar yer almaz. Pauli
    ilkesine göre aynı sistem içindeki iki proton veya nötronun bile
    kuantum özellikleri aynı değildir. Aslında bunları bir arada tutan
    şiddetli nükleer kuvvet o şekilde ayarlanmıştır ki, bırakın 4 nötronu
    bir arada tutmayı, iki yalnız nötronu bile birlikte tutamaz. Marques ve
    ekibi bu keşif karşısında o kadar büyük bir şaşkınlığa uğramış ki,
    bulguların yanlış olduğunu düşünüp bir kenara atmışlar.

    Bu
    arada tetranötronların varlıklarına ilişkin başka kuşkular daha söz
    konusu. Fizik yasalarını bir kenara itip 4 nötronun birbirine
    bağlanmasına izin verdiğiniz takdirde kaos meydana gelebilir (Journal
    of Physics G, vol 29, L9) Bu şu anlama geliyor: Evren genişlemeye
    fırsat bulamadan çökerdi!..

    Bu
    mantık silsilesinin içinde yine de bazı boşluklar var. Hálihazırda
    geçerli olan kuramlar tetranötronların varolabileceğini kabul ediyor,
    ancak çok kısa ömürlü bir parçacık olarak. Maddenin çoklu nötronlardan
    oluşabileceği fikrini destekleyen bir başka kanıt da nötron yıldızları.
    Çok fazla miktarda yapışık nötron içeren bu unsurlar, nötronların
    kümeleşmeleri durumunda açıklanamayan bazı kuvvetlerin ortaya
    çıkabileceği olasılığını gündeme getiriyor.




    Cool PIONEER 10 VE 11 İ UZAY BOŞLUĞUNA ÇEKEN NE?


    Şimdi
    güneş sisteminin dışına çıkarak yıldızlararası boşlukta yol alan
    Pioneer 10 ve 11 uydularını uzay derinliklerine çeken veya iten bir
    enerji var, bu nedir?


    Bu
    iki uzay aracı ile ilgili bir öykü. Pioneer-10 1972 yılında fırlatıldı,
    Pioneer 11 bir yıl sonra yola çıktı. Şu günlerde iki uzay aracı,
    uzayın derinliklerinde sürükleniyor. Ancak bunların yörüngesi göz ardı
    edilemeyecek kadar önemli.

    Çünkü
    bunları bir şey itiyor veya çekiyor olabilir. Bu şey uzay araçlarının
    hızlanmasına yol açıyor. Gerçi sonuçta ortaya çıkan hızlanma saniyede
    bir nanometreden küçük! Bu da Dünya nın yüzeyindeki yerçekiminin on
    milyarda birine eşit. Ancak yine de Pioneer 10 u 400.000 kilometre
    öteye sürükleyecek kadar güçlü. NASA nın, Pioneer 11 ile bağlantısı
    1975 yılında kesildi. Ancak o noktaya kadar Pioneer 10 ile benzer bir
    sapmaya maruz kalmıştı. Bu sapmanın nedeni ne olabilir?

    Bunun
    kimse bilmiyor. Yazılım hataları, güneş rüzgárları veya yakıt sızıntısı
    gibi bazı olası açıklamaların yanlışlığı şu ana kadar kanıtlandı. Eğer
    bunun nedeni kütleçekimsel bir etkiyse, bu bizim bildiğimiz
    kütleçekimi olamaz. Aslında, bazı fizikçiler bu konuda o kadar
    çaresizler ki, bu gizemi açıklamak için açıklaması olmayan başka
    fenomenlere başvurmaktan çekinmiyorlar.

    İngiltere
    deki Portsmouth Üniversitesi nden Bruce Bassett, Pioneer bilmecesinin,
    hassas yapı sabiti olan alfa daki değişikliklerden kaynaklanmış
    olabileceğini ileri sürüyor. Diğerleri nedenin kara delikle ilgili
    olabileceğini düşünüyor.

    Bazıları
    da uzay aracından gelen erken yörünge bilgilerinin yeniden incelenmesi
    gerektiğine inanıyor. Bu veriler, yeni bilgilerin ışığı altında
    incelendiğinde taze fikirlere zemin hazırlayabilir. Ancak sorunun
    temeline inebilmek için güneş sisteminin derinliklerindeki yerçekimsel
    etkiyi test edecek yeni uzay araçlarına ihtiyaç var. Böyle bir aracın
    300 ile 500 milyon dolara mal olacak olması NASA yı düşündürüyor. Yine
    de Pioneer anomalisinin fark edilemeyen bir ısı kaynağı gibi çok basit
    bir nedene bağlı olabileceği olasılığı da var.




    9) EVRENİN GENİŞLEME HIZINI ARTIRAN NE?



    Keşif doğru, genişleme artan hızla sürüyor, fakat bu hızı artıran kuvvetin ne olduğu bir sır.


    Bu,
    fiziğin en utanç verici, en ünlü problemlerinden biridir. 1998 yılında
    astronomlar evrenin giderek artan bir hızda genişlediğini keşfettiler.
    Ancak bu sonuç hálá nedenini arıyor. O zamana kadar evrenin
    genişlemesinin Big Bang den sonra yavaşladığı düşünülüyordu.. Ann Arbor
    daki Michigan Üniversitesi nden kozmolog Katherine Freese, "Süpernova,
    galaksi kümeleri gibi gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgilerin
    bizlere uzayın genişlemesi ile ilgili bilgi vereceğini umuyoruz" diyor.


    Bir
    öneriye göre boş uzayın bazı özellikleri bu konuyla ilgili. Kozmologlar
    buna kara enerji diyor. Ancak bu da her şeyi açıklamakta yetersiz.
    Ayrıca evren geniş anlamda ele alındığı zaman Einstein ın genel
    görelilik kuramının biraz manipüle edilmesi gerekiyor.




    10) UZAYDAKİ KUIPER UÇURUMU NASIL AÇIKLANACAK?


    Plüto
    gezegeninin ötesinde buz tutmuş kayaların olduğu bir kuşak vardır. Bu
    Kuiper kuşağını geçtikten hemen sonra, birden hiçbir şeyin olmadığı
    boşluk başlıyor. Bu nasıl oluyor?


    Güneş
    sisteminin iyice uç noktalarına doğru yol alır ve Pluto nun ötesine
    geçerseniz çok tuhaf bir şeyle karşılaşırsınız. Birden, buz tutmuş
    kayalarla kaplı uzay bölgesi olan Kuiper kuşağını geçtikten hemen sonra
    artık hiçbir şey yoktur.

    Astronomlar
    bu bölgeye Kuiper uçurumu adını veriyor, çünkü kaya yoğunluğu birden
    bire bu bölgede azalıyor. Bu nasıl oluyor? Bunun tek yanıtı 10. gezegen
    olabilir. Bu arada Quaoar veya Sedna dan bahsetmiyoruz. Dünya veya Mars
    kadar büyük olabilen bu masif nesne, bölgeyi çer-çöpten temizliyor
    olabilir.

    Colorado,
    Boulder deki Southwest Araştırma Enstitüsü nden Alan Stern,
    "GezegenX"in varlığı ile ilgili kanıtların giderek inandırıcı bir boyuta
    ulaştığını belirtiyor. Hesaplamalar böyle bir gezegenin, Kuiper
    uçurumunun varolma nedeni olabileceğini düşünse de, kimse bu gizemli
    10.gezegeni görmüş değil.

    Ancak
    bunu da açıklayabiliriz. Kuiper kuşağı Dünya dan çok uzak olduğu için
    işe yarar bir görüntü almak zordur. Bölge hakkında bir şey söylemeden
    önce oraya gidip bu kuşağa bir göz atmak gerekir. Ancak bu da bir on
    yıldan önce olmaz. NASA nın Kuiper kuşağı ve Pluto ya doğru yol alacak
    olan New Horizon uzay aracı, 2006 yılının ocak ayında fırlatılacak.
    2015 yılından önce Pluto ya ulaşamayacak olan uzay aracı, ancak o zaman
    bu bilinmeyen bölgeyle ilgili bilgi gönderebilecek. Bu arada Kuiper
    uçurumunun ne olduğunu öğrenmek isteyenlerin yapacağı tek şey, uzayı
    izlemek.


    11) 28 YILDIR AÇIKLANAMAYAN SİNYAL NEREDEN GELDİ?



    1977
    tarihinde Ohio State University den astronom Jerry Ehman, "Big Ear" adı
    verilen radyo teleskobunun kaydettiği sinyali görünce şaşkınlıktan
    küçük dilini yutuyordu. Uzaydan alınan bu sinyal 37 saniye sürdü.
    Aradan 28 yıl geçti ama kimse bu sinyali neyin gönderdiğini çözemedi.


    Yay
    (Sagittarius) takımyıldızı yönünden gelen radyasyon pulsu, 1420
    megahertz radyo frekansı aralığı içindeydi. Bu frekans, uluslararası
    antlaşmalar gereğince yayın yapılması yasaklanan bir radyo frekansı
    içinde yer alıyor. Gezegenlerden gelen termal emisyonlar gibi doğal
    kaynaklı radyasyonlar, genellikle daha geniş frekansları kapsar. Peki
    bu sinyali ne göndermiş olabilir?

    Bu
    yöndeki en yakın yıldız 220 ışık yılı uzaktadır. Eğer sinyal buradan
    gelmiş olsaydı, çok daha güçlü bir astronomik olay meydana gelmiş olurdu
    -veya çok gelişmiş bir verici kullanan uzaydaki ileri bir uygarlıktan
    geliyor da olabilir.

    Bu
    tarihten sonra gökyüzünün o dilimi yüzlerce kez tarandı. Ve bir kez
    daha o sinyale rastlanmadı. Ancak Big Ear teleskobunun, herhangi bir
    zamanda, gökyüzünün milyonda birini taradığını düşünürsek, aynı dilim
    içinde yayın yapan uzaylı bir vericinin yeniden tespit edilmesinin de
    çok zor olduğu anlaşılır.

    Başkaları
    bunun çok basit ve sıradan bir açıklaması olduğunu düşünüyor. SETİ
    projesinde görev alan bilim adamlarından Dan Wertheimer, bu sinyalin
    kirliliğin bir sonucu olduğunu düşünüyor. Başka bir deyişle bu, Dünya
    daki bir vericiden kaynaklanan radyo frekansı enterferansı (parazit)
    olabilir. Wertheimer, "Buna benzer pek çok sinyale rastlıyoruz. Bu tür
    sinyallerin genellikle interferans olduğunu anlıyoruz" diyor.




    12) ASLA DEĞİŞMEMESİ GEREKEN ALFA YOKSA DEĞİŞTİ Mİ?



    Alfa
    sabiti, değişmiş olabilir mi? Eğer öyleyse bu fiziğe ihanet anlamına
    gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen
    çok önemli bir sabittir ve değişmemesi gerekir.


    1997
    yılında, Sydney deki New South Üniversitesi nden astronom John Webb
    uzaktaki bir kuasardan Dünya ya gelen bir ışığı analiz etti. Kuasarlar,
    çok uzakta olup kuvvetli radyo dalgaları gönderen gökcisimleridir. 12
    milyar yıllık yolculuğu sırasında bu ışık, demir, nikel ve krom gibi
    metal bulutları arasından geçmiş olmalıydı. Ve bilim adamları bu
    atomların, kuasar ışığın fotonlarının bir kısmını emdiğini keşfetti.

    Eğer
    bu gözlemler doğruysa, alfa adı verilen hassas yapı sabitinin, ışık,
    bulutlar arasından geçerken farklı değerlere sahip olduğu varsayımı
    ortaya çıkar.

    Ancak
    bu fiziğe ihanet anlamına gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim
    içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir. Dolayısıyla
    değişmemesi gerekir. Bunun değeri, elektronun yüküne, ışığın hızı ve
    Planck ın sabitine bağlıdır. Bunlardan biri değişmiş olabilir mi?

    Fizikçilerin
    hiçbiri bu ölçümlerin doğruluğuna güvenmek istemedi. Webb ve ekibi
    sonuçlarında bir yanlışlık olup olmadığını inceliyor. Ancak şu ana kadar
    bir hataya rastlamadılar.

    Webb
    in bulguları alfa ile ilgili bilgilerimize meydan okuyan tek fenomen
    değil. Bugün Gabon, Oklo da bulunan ve 2 milyar yıl önce aktif olan,
    bilinen tek doğal nükleer reaktör, ışığın madde ile etkileşimi ile
    ilgili bir şeyin değiştiğini gösteriyor. Los Alamos National Laboratory
    den Steve Lamoreaux ve ekibi, Oklo nun başlangıcından bu yana alfanın
    yüzde 4 ten fazla azaldığını ileri sürüyor.

    Ancak
    Paris teki Institute of Astrophysics ten astronom Patrick Petitjean ,
    Şili deki Very Large Teleskope (VLT) tarafından saptanan kuasar ışığı
    analiz edince, alfanın değiştiğine ilişkin herhangi bir bilgiye
    ulaşmadıklarını bildirdi. Bu arada VLT ın ölçümlerini inceleyen Webb,
    Paris ekibinin daha gelişmiş bir analize ihtiyaçları olduğu sonucuna
    vardı. Bu ölçümler üzerinde çalışan Webb ve ekibi bu yılın sonlarına
    doğru anomaliyi çözdüklerini açıklayabilir.




    13) SOĞUK FÜZYON YOKSA GERÇEK Mİ?



    Oda
    sıcaklığında çok kolay yoldan bedava enerji elde edildiğinde, bütün
    ülkelerin enerji sorunu çözülecektir. 16 yıl önce böyle bir deney
    gerçekleştirilmiş ve dünya ayağa kalkmıştı. Ancak, bu deney bir daha
    tekrarlanmamıştı. Şimdi bu düşünce yeniden canlandı!


    16
    yıldan sonra soğuk füzyon yeniden gündemde. Aslında, soğuk füzyon
    hiçbir zaman gündemden düşmemişti. ABD Deniz kuvvetleri
    laboratuvarlarında, nükleer reaksiyonların, oda sıcaklığında,
    tükettiğinden fazla enerji üretip üretmeyeceği konusunda 200 den fazla
    deney yürütüldü. Böyle bir sonuç, sadece yıldızların içinde oluşur..

    Eğer
    bu, yani kontrollü soğuk füzyon yeryüzünde gerçekleşirse, enerji
    sorunumuz biter. Amerikan Enerji Bakanlığı yeni soğuk füzyon deneylerine
    yeniden açık çek verdi..

    Enerji
    Bakanlığı nın 15 yıl önce yayımlanan ilk raporu, Utah Üniversitesi
    nden Martin Fleischmann ve Stanley Pons un orijinal soğuk füzyon
    sonuçlarının yenilenmesinin mümkün olmadığını açıklıyordu.

    Soğuk
    füzyonun temel iddiası şuydu: Paladyum elektrotları ağır suya
    batırıldığı zaman ortaya çok büyük miktarda enerji çıkacaktı. Sonuçta
    bir enerji patlaması yaşanacaktı. Burada sorun füzyonun oda
    sıcaklığında gerçekleşmemesiydi.

    George
    Washington Üniversitesi nden mühendis David Nagel e göre bu sorun
    değil. Süper iletkenlerin açıklanmasının 40 yılda açıklandığına dikkat
    çeken Nagel, soğuk füzyonu bu aşamada reddetmenin yanlışlığına
    değiniyor.


    _________________
    Bende 1 Para Vardı.
    Sendede 1 Para.
    Paraları Değiştirdik.
    Paramız Artmadı Senin 1 Paran,Benimde hala 1 Param Var.
    Bende 1 Bilgi Vardı.
    Sendede 1 Bilgi Bilgileri Değiştirdik.
    Bak Şimdi Seninde 2 bilgin.
    Benimde 2 bilgim oldu...

    ---***İŞTE BİZ BUNA PAYLAŞIM DİYORUZ***---

    (HAYATA DAİR CEVAPLARI TAM ÖĞRENMİŞTİK Kİ SORULARI YENİ SORULARLA DEĞİŞTİRDİLER)...
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com

    Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

    Bu forumun müsaadesi var:
    Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz