GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ


 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Salı Eyl. 30, 2014 1:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Çarş. Eyl. 03, 2014 8:36 am tarafından Battal Ebrail

» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Paz Mart 02, 2014 4:48 am tarafından aydin-28

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Perş. Ara. 19, 2013 4:05 am tarafından 56476364528

» deneme
Paz Kas. 24, 2013 3:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 11:54 pm tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 11:46 pm tarafından cansu

» kaya işaretler
C.tesi Eyl. 07, 2013 6:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 8:38 pm tarafından yousef

» mağara için bilgi almak istiyorum
C.tesi Haz. 22, 2013 3:43 pm tarafından kurt ini

En iyi yollayıcılar
CANTAR
 
magaracı
 
asel
 
SİMBAD
 
aydin-28
 
novanda
 
marduktr
 
styla
 
MAMİ
 
hattap
 
Kimler hatta?
Toplam 5 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 5 Misafir :: 1 Arama motorları

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 83 kişi Cuma Tem. 02, 2010 5:23 am tarihinde online oldu.
Paylaş | 
 

 ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
novanda




Mesaj Sayısı: 150
Deneyim seviyesi: 227
Kayıt tarihi: 24/09/10

MesajKonu: ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER   C.tesi Ocak 22, 2011 9:21 am

Trysa

Trysa harabeleri Kaş - Finike yolu üzerindeki Kyaenai harabelerine ait köyün
üzerindeki kayalara oyulmuş tapınak şeklindeki mezarı gördükten hemen sonra
Davazlar Köyü'ne gelinir. Trysa bu köyün 1 km ilerisindeki Gölbaşı mevkiindedir.
Tepenin doğu eteğinde, çıkış yolunun hemen yakınlarında birçok lahit görerek
tırmanmaya devam ederken, Trysa'nın kuzey ve batısını çeviren kiklopien tarzı
su duvarları ile yapı kalıntılarını da görmek mümkündür. Tepenin kuzeydoğu
ucuna ulaşıldığında Gölbaşı Anıtı olarak adlandırılan heroonun kalıntıları ile
karşılaşılır. Heroon dört yandan çok köşeli taşlardan örülmüş bir duvar ile
çevrilidir. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan
lahit bu duvarların batı köşesine konmuştur.
M.Ö. IV. yüzyıla ait heroona doğu yönünden süslü bir kapı ile girilir. Kapı
lentosunun dış yüzünde belirli aralıklarla işlenmiş kanatlı dört boğa arasında
gorgoneion tasviri mevcuttur. Boğaların dıştakilerinin altlarına koltukta
oturan erkekler, içtekilerin altına ise erkeklere yüzleri dönük ve arkalarında
kızları bulunan kadınlar isabet eder. Bunlar mezarın sahibi olan kişiler
olmalıdır.
Heroonu çevreleyen duvarın iç yüzünde yer alan çift sıra frizde mitolojik
sahneler vardır. Kapının bulunduğu tarafta, dışta; ilk sırada Amazonlarla
Yunanlıların savaşı, ikinci sırada da belden yukarısı insan şeklinde at adam
yani Kentaurlar yer alır. Diğer tarafta ise harp sahnesi bulunmaktadır.
Heroonun doğu duvarında Theseus ile ilgili kabartmalar iki frizde de duvar
boyunca devam eder. Atina kralının oğlu olan Theseus Atina'ya babasının yanına
gelirken yolları kesen bütün dev ve vahşi hayvanları öldürmüştür. Girit
Adası'ndaki korkunç Minotauros'u öldürerek Yunanistan'ın en ünlü kahramanı olur.
Bu frizlerde ayrıca diğer bir kahraman olan Perseus da yer alır. Zeus ile
Danae'nin oğlu olan Perseus'un kahramanlıkları arasında "Medusa'nın başını
kesmesi" de vardır.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.




TRİPOLİS
Denizli İl merkezinin 40 km.
kuzeyindedir. Buldan İlçesi Yenicekent Kasabası'nın doğusunda, Büyük Menderes
Nehri ile kasaba arasındaki yamaçlar üzerinde kurulmuştur. Batıya açılan Büyük
Menderes ovası ile hem Ege kıyılarına hem de İç Anadolu ve Akdeniz'e
bağlanmaktadır.
Kent güneyindeki Çürüksu Vadisi'nde kurulmuş olan çağdaşı Laodikeia'ya 30 km., Hierapolis'e ise 20 km. uzaklıktadır.
Tripolis, Lidya bölgesi içinde, Karya ve Frigya bölgelerine ulaşımı sağlayan,
sınır, ticaret ve tarım merkezlerinden birisidir. Kuruluş biçimi ve şehircilik
anlayışı ile yörenin, en zengin kentlerindendir. Tripolis'in, Lidyalılar
zamanında kurulduğu tahmin edilmektedir. Lidya, Pers ve Hellenistik dönemlere
ait tarihi bilgiler henüz yoktur. Bu devirlerle ilgili kalıntılara da
rastlanmamaktadır. Kentin kalıntıları üslup yönünden Roma ve Bizans Dönemi
karakteri taşımaktadır. Anıtsal yapıların en iyi örnekleri İ.S. 1., 2. ve 3.
yüzyıllarda yapılmıştır. Plinius'a göre, şehrin bir diğer adı Apollonia'dır.
Sikkelerinde tanrıça Leto'nun, Letoia Phthia oyunlarının ve Menderes Nehri'nin
isimleri vardır. Tripolis ve çevresi tarih içinde birçok deprem ve savaşlara
sahne olmuştur. İ.S. 325 yılında Nikea meclisinde hazır bulunan Lidya
piskoposları listesinde Tripolis'in adının geçmesi piskoposluk düzeyinde bir
şehir olduğunu göstermektedir.
Tripolis'in Yapıları
Tiyatro
Kent merkezindedir. Grek tiyatrosu gibi araziye uygun olarak Roma tarzında
yapılmıştır. Tüm bölümleri harap durumdadır. Yaklaşık 10.000 kişi alabilecek
kapasitededir.
Hamam
Tiyatronun yaklaşık 200 m.
batısında yer almaktadır. Sur duvarları dışında bulunmaktadır. Dış duvarları
kısmen ayaktadır. Tonoz ve kemerli iç kısımlar yıkılmıştır. Bölümleri ise
tespit edilebilmektedir. Kalın duvarlarında büyük nişler mevcuttur.
Şehir Binası
Hamamın yaklaşık 150 m.
güneyindedir. Sadece temelleri kalmıştır.
Kale ve Surlar
Tripolis Geç Roma ve Bizans Döneminde sur ve kale ile çevrilmiştir. Eğimli
arazide kurulan kentin surları yer yer burçlarla, gözetleme kuleleri ve kalın
duvarlarla desteklenmiştir. Tiyatroya bitişik devam eden sur, kentin
kuzeyindeki en yüksek tepede kule ile birleşir.
Kule, hem savunmaya hem de gelecek düşman tehlikesini gözetlemeye yöneliktir.
Nekropol
Surun, doğu ve güney yamaçlarındadır. Burada kaya mezarları, podyumlu mezarlar
ve lahitler görülmektedir






Tralleis
Bugünkü Aydın İli sınırları içindedir. Efsaneye göre Argoslular ve barbar
Trakyalı Tralleislilerce kurulmuştur. Ancak daha önceleri Karialılarca
kullanılmış bir kent olmalıdır. İ.Ö. 334'te İskender tarafından alınmasından
sonra, Hellenistik kralıklar arasında sık sık el değiştirmiştir. Bergama
krallık çağında ise yontuculukta zirveye ulaşmış, Bergama Zeus sunağında
çalıştıkları bilinen Apollonios ve Tauriskos isimli iki büyük yontu ustasını
yetiştirmiştir. Strabon tarafından halkının zenginliği anlatılan kent üzerinde
bugün ayakta kalan tek yapı, Aydınlılarca Üçgözler olarak adlandırılan İ.S. II.
yüzyılda yapılmış gymnasiona ait kalıntıdır. Nekropol kentin güneyinde modern
Aydın'ın üzerinde yer alıyor. Yapılan kazılarda ele geçen yazıtlardan ve antik
çağ yazarlarının anlattıklarından, Hellenistik Dönemde Zeus Larasios tapınağı
ve buna bağlı Zeus Larasios kültünün varlığı anlaşılmaktadır. Ancak yeri bugün
kesin olarak belli değildir. Bunun dışında agora, tiyatro, stadion kentin diğer
yapılarındandır.


Tlos (Kaleasar)
Fethiye - Korkuteli yolu üzerindeki Kemer bucağından, 13 km sonra Yaka Köyündeki,
Kale Mahallesinde bulunan Tlos harabelerine gidilir.
Lykialıların M.Ö. 1200 yıllarında yapılan Troya savaşına katıldığını biliyoruz.
Ele geçen belgeler Lykia şehirlerinin tarihlerinin M.Ö. V. yüzyıla kadar
gittiğini göstermektedir. Daha eski belgeler ele geçmediği için bu şehirlerin
kuruluşlarını tam olarak bilememekteyiz. Lykia'da hayat II. binlerde
başlamaktadır. İşte Tlos'da tesadüfen bulunan bir baltanın da M.Ö. II. bin yıla
ait olması bu tezimizi kuvvetlendiren bir delil olarak karşımıza çukmaktadır.
Böylece Tlos'un II. bin yılda Talawa adıyla varolduğunu bilmekteyiz. İleride
ele geçecek diğer belgeler de Lykia şehirlerinin tarihlerini daha eskilere
götürmemize yarayacaktır.
M.Ö. II. yüzyılda Tlos'un Lykia Birliği'ne girdiğini biliyoruz. Bizans
döneminde de varlığını sürdüren Tlos XIX. yüzyıla kadar hayatiyetini
sürdürebilmiş nadir ören yerlerinden birisidir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır






Theimussa
(Kale iskelesi-Üçağız)
Karayolu ile Kekova'yı bağlayan yer Theimussa'nın bulunduğu Üçağız Köyü'dür.
Burası aynı zamanda tekneler için iyi bir barınaktır. Üç tarafı yeşil
teknelerle çevrili Üçağız Koyu doğal bir liman görünümündedir. Koyun kuzey
kıyısında yer alan Üçağız Köyü'nün içinde görülen kalıntılar Theimussa antik
kentine aittir. Şehrin tarihi hakkında pek bilgi yoktur, ancak bir kitabeden
tarihinin M.Ö. IV. yüzyıla kadar indiği anlaşılmaktadır. Burada daha çok mezar
kalıntıları görülürse de köyünü kıyısında söveleri hâlâ yerinde bir kapı ile
alçak bir kayalık üzerinde kule kalıntısı da görülebilir.
İskelenin hemen arkasında bulunan bir mezar M.Ö. IV. yüzyıla ait olup ev
tipinde ve üzerinde çıplak, erkek bir genç tasviri vardır. Kitabesinde
Kluwanimi'ye ait olduğu yazılıdır.
Doğuda denizin hemen yukarısında birbiri üzerine binmiş hissini veren birçok
lahit görülür. Bu mezarların çoğu Hellenistik ve Roma dönemine aittir.
Mezarların üzerindeki yazıtlar da Kyaenai ve Myra vatandaşı diye yazılıdır.
Kaleköy'deki Simena, Apollonia, İsinda ve Aperlai ile birlik oluşturduğu gibi
herhalde Theimussa'da, Myra ve Kyaenai ile bir birlik oluşturmuş olup o
şehirlerden birisi ile Lykia Birliğinde temsil edilmekteydi. Şehrin doğu ucunda
kayaların kesilmesiyle 28 m
uzunlukta 8 m
genişlikte bir iskele bulunmaktadır. Kayaların kesilme izleri bugün de
görülebilir. Buradan Kaleköy'de bulunan Simena'ya geçilir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır



TERMESSOS

Termessos, Türkiye’nin en iyi korunmuş antik şehirlerindendir. Antalya’nın 30 kilometre
kuzeybatısında yer alır. Denizden ortalama yüksekliği 200 metre olan Antalya
dağları çevresindeki travertenlerden 1.665 metre
yükseklikte, Güllük Dağı’nın tepesinde doğal bir platform üzerine kurulmuştur.
Bir çok vahşi bitkinin arasında saklanmış ve sık çam ormanlarıyla
sınırlanmıştır. Termessos’un, huzur veren ve el değmemiş görünümüyle diğer
antik şehirlerden daha farklı ve etkileyici bir havası vardır. Doğal ve tarihi
zenginliklerinden ötürü, şehir adını taşıyan Milli Park kapsamına alınmıştır.
Termessos’taki çift “s”, şehrin Anadolu insanları tarafından kurulduğuna dair
dilbilimsel bir kanıt sağlar. Strabo’ya göre, Pisidia halkı olan Termessos
sakinleri kendilerini Slymi olarak çağırırlardı. Yaşadıkları dağa da verilen bu
isim, sonraki yıllarda Zeus’la özdeşleştirilen ve burada da Zeus Solymes
kültünün yükselmesine sebep olan Anadolu tanrılarından Solymes’den gelmektedir.
Termessos madeni paralarında genelde bu tanrı vardır ve paralara adını
verilmiştir.
Tarih sahnesinde bu şehirle ilk karşılaşmamız meşhur Büyük İskender
kuşatmasıyla bağlantılıdır. Bu olayla ilk ilgilenen ve Termessos’un stratejik
önemini kaydeden eski tarihçilerden biri olan Arrianos, şehri kuşatan başa
çıkılamaz doğal engellerden dolayı şehrin küçük bir birlikle bile
savunulabileceğini belirtmiştir. İskender, Pamphylia’dan Frigya’ya geçmek istemişti
ve Arrianos’a göre Frigya’ya yol Termessos’tan geçiyordu. Gerçekten de, daha
alçak ve kolay geçitler varken İskender’ın neden o kadar sarp olan Yenice
geçidini tırmanmayı seçtiği hala tartışma konusudur. Perge’deki düşmanlarının
İskender’i yanlış yola gönderdiği de söylenir. İskender, Termessosluların
kapattığı geçidi geçmek için oldukça çaba ve zaman harcamıştır ve bu sinirle
geri dönerek Termessos’u kuşatmıştır. Muhtemelen Termessos’u zaptedemeyeceğini
bildiğinden, İskender hücuma geçmemiştir fakat bunun yerine kuzeye doğru
yürümüş ve öfkesini Sagalassos’dan çıkarmıştır.
Tarihçi Diodors, Termessos tarihinde bir başka unutulmaz olayı da tüm
detaylarıyla kaydetmiştir. M.S. 319’da İskender’in ölümünden sonra,
generallerinden biri, Antigonos Monophtalmos, kendisini Küçük Asya’nın
hükümdarı ilan etmiştir ve esas destekçisi Pisidia olan rakibi Alcetas ile
savaşmak için hazırlanmıştır. Antigonos Monophtalmos’un kuvvetleri, 40.000
piyadeden, 7.000 süvariden ve ayrıca sayısız filden meydana gelmiştir. Bu üstün
nitelikli kuvvetlerin hakkından gelemeyen Alcetas ve arkadaşları Termessos’a
sığınmışlardır. Termessoslular, onlara yardım etme sözü vermişlerdir. Bu
sürede, Antigonos şehrin önüne gelmiş ve burada kamp kurarak düşmanının
kendisine iade edilmesi için çabalamıştır. Yabancı bir Makedon uğruna
şehirlerinin felakete sürüklenmesini istemeyen Termessos yaşlıları Alcetas’ın
iade edilmesine karar vermişler ancak genç Termessoslular verdikleri sözü
tutmak istemişler ve bunun dışına çıkmayı reddetmişlerdir. Yaşlılar, Alcetas’ı
bırakma niyetleriyle ilgili bilgilendirmek amacıyla Antigonos’a heyet
yollamışlardır. Savaşa devam etmek için yapılan gizli bir plana göre,
Termessoslu gençler şehri terk etmeyi başarmıştır. Yakında tutsak olacağını
öğrenen Alcetas, düşmanın eline verilmektense ölmeyi tercih etmiş ve kendini
öldürmüştür. Yaşlılar, Antigonos’a Alcetas’ın cesedini yollamışlardır. Üç gün
boyunca cesede her türlü eziyeti yapan Antigonos, daha sonra cesedi gömmeden
bırakarak Pisidia’dan ayrılmıştır. Olanlara kızan gençler, Alcetas’ın cesedini
geri almışlar, saygı içerisinde gömmüşler ve anısına bir güzel bir anıt
dikmişlerdir.
Termessos, açıkça bir liman şehri değildi ancak, toprakları güneybatıda
Attaleia (Antalya) Körfezi boyunca uzanırdı. Şehrin denize olan bu bağlantısından
dolayı şehir, Ptolemyler tarafından alınmıştır. Daha 40 yıl önce İskender’in
güçlü dönemlerinde bile direnen bir şehrin, Mısır egemenliğini kabul etmesi çok
şaşırtıcıdır.
Likya’nın Araxa şehrinde bulunan bir yazıt, Termessos hakkında önemli bilgi
verir. Bu yazıta göre, M.Ö. 200’lerde Termessos bilinmeyen sebeplerden dolayı
Likya şehirleri birliği ile savaştaydı ve M.Ö. 199’da Termessos kendini tekrar
Pisidialı komşusu İsinda ile savaşta buldu. Bu dönemde M.Ö. 2. yüzyılda Küçük
Termessos kolonisinin şehrin yanında kurulduğunu görüyoruz. Termessos, eski
düşmanı Serge ile daha iyi mücadele edebilmek için Pergamum Kralı II Attalos
ile dostça ilişkiler içine girdi. II. Attalos da bu dostluğun anısına
Termessos’da 2 katlı bir stoa inşa ettirdi.
Termessos, Roma’nın müttefikiydi ve böylelikle M.Ö 71’de Roma Senatosu
tarafından bağımsızlığı kabul edildi; bu kanuna göre Termessos’un özgürlüğü ve
hakları garanti altına alındı. Bu bağımsızlık, Galatia Kralı Amyntas ile
yapılan ittifak haricinde (M.Ö. 36-25 yılları hükümdarlık sürdü) uzunca bir
süre devam etti. Termessos’un bağımsızlığı, “Autonomous” (Özerk) adını taşıyan
madeni parasıyla da belgelenmiştir.
Ana yoldan sarp bir yolla şehre ulaşılır. Bu yoldan geçen biri, etrafında
Termessosluların “Kral Caddesi” olarak isimlendirdikleri eski yolun yanı sıra
Helenistik dönem istihkam duvarlarının, sarnıçların ve diğer bir çok kalıntının
bulunduğu meşhur Yenice Geçiti’ni görebilir. Termessos halkının katkılarıyla
M.Ö. ikinci yüzyılda yapılan Kral Caddesi, yükselen şehrin duvarlarının
yanından geçer ve düz bir yol şeklinde şehrin merkezine kadar uzanır. Şehir
kapısının doğusundaki duvarlarda zarlarla kehanet içeren oldukça enteresan
yazıtlar vardır. Roma İmparatorluğu tarihi boyunca bu tür büyüler, sihirler ve batıl
inançlar yaygındı. Büyük olasılıkla Termessoslular, geleceği tahmin etmeye
oldukça meraklıydılar. Bu tür yazıtlar, genellikle dört beş satır
uzunluğundadır ve zarlarla belirlenen sayılar içerir, kehanet için tanrının adı
istenir ve kehanetin içeriği o tanrının öğütleri içinde verilir.
Resmi binaların bulunduğu Termessos şehri, iç duvarların az ilerisindeki düz
arazide yer alır. Bu yapılardan en dikkat çekici olan çok özel mimari
özelliklere sahip bulunan agoradır. Açık hava pazar yeri olan bu yapının zemini
taş bloklar üzerinde yükselmiştir ve kuzeybatısında beş büyük sarnıç
oyulmuştur. Agora üç yandan stoalarla çevrilmiştir. İki katlı stoada bulunan
bir yazıta göre, stoa, Pergamum Kralı (M.Ö. 150-138 yılları arasında
hükümdarlık sürmüştür) II. Attalos tarafından dostluklarının kanıtı olarak
Termessos’a hediye edilmiştir. Kuzeydoğu stoa, muhtemelen Attalos’un stoası
taklit edilerek Osbaras isimli varlıklı bir Termessoslu tarafından
yaptırılmıştır. Agoranın kuzeydoğusunda bulunan kalıntıların gymnasyuma ait
olduğu düşünülmektedir ancak sık ağaçların arasından bunu anlamak zordur. İki
katlı stoa içerde tonozlu odalarla çevrelenmiş avludan oluşur. Stoanın dışı
nişlerle ve Dor nizamında diğer süslemelerle dekore edilmiştir. Bu yapı M.S.
birinci yüzyılı işaret eder.
Agoranın hemen doğusunda tiyatro vardır. Pamphylia Ovasının üzerinde manzaraya
hakim olan tiyatro hiç şüphesiz Termessos ovasının en göz alıcı yapısıdır.
Helenistik dönem tiyatro planını koruyan bu tiyatro, Roma tiyatrosunun en
belirgin özelliklerini sergiler. Helenistik caeva ya da yarım dairesel oturma
alanı, diazoma ile ikiye ayrılır. Diazoma’nın üzerinde sekiz, aşağısında on
altı oturma sırası vardır. Tiyatro, yaklaşık 4000 – 5000 seyirci kapasitesine
sahiptir. Geniş kemerli giriş yolu, cavea ile agorayı bağlar. Güney parados’a
daha sonraları kemer yapılmışsa da kuzey parados orijinalindeki gibi üstü açık
olarak bırakılmıştır. Sahne binası M.S. ikinci yüzyılın özelliklerini gösterir.
Bunun arkasında sadece uzun, dar bir oda vardır. Burası, görkemli bir şekilde
süslenmiş cepheyi kesen beş kapı ile oyunun sahnelendiği podyuma bağlanır.
Sahnenin altında vahşi hayvanların dövüşe çıkarılmadan önce tutuldukları beş
küçük oda vardır. Diğer tüm klasik şehirlerde olduğu gibi tiyatronun yaklaşık 100 metre ilerisinde
odeon vardır. Küçük bir tiyatroyu andıran bu yapı, M.Ö. birinci yüzyıla kadar
uzanabilir. Çatı seviyesine kadar oldukça iyi korunmuş olan odeon en iyi kalite
yontma taş duvarcılığı örneği sergiler. Alt kat sadeyken ve iki kapıyla
ayrılmışken, üst kat Dor düzeninde süslenmiş ve kare şeklinde kesilmiş taş
bloklardan yapılmıştır. Yapının orijinalinde çatısının olduğu kesindir çünkü
ışığı doğu ve batı duvarlarındaki 11 geniş pencereden almaktadır. 25 metre uzunluğundaki bu
çatının binanın üzerinde nasıl durduğu hala belirlenememiştir. Günümüzde içi
toprak ve moloz dolu olan harabedeki oturma düzeni ya da oturma kapasitesi
değerlendirmek pek mümkün değildir. Oturma kapasitesi muhtemelen 600-700
kişiden fazla değildi. Molozların arasında, renkli mermer parçaları
çıkartılmıştır bu da iç duvarların mozaiklerle süslü olabileceğini
göstermektedir. Bu güzel yapının, bouleuterion ya da konsey odası olarak hizmet
vermiş olması da mümkündür.
Termessos’ta değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde altı tapınak vardır. Bunlardan
dört tanesi odeonun yanında kutsal olduğu tahmin edilen alanda bulunmuştur. Bu
tapınaklardan ilki odeonun tam arkasında yer alır ve gerçekten görkemli bir
duvarcılık işçiliği sergiler. Bu tapınağın şehrin asıl tanrısı Zeus Solymeus’a
ait olduğu ileri sürülmektedir. Ancak ne yazık ki, geriye 5 metre yüksekliğindeki
tapınağın iç duvarlarından başka çok az şey kalmıştır.
İkinci tapınak odeonun güneybatı köşesinde uzanır. Bu tapınağın cella’sının
duvarlarının boyutları 5.50 x 5.50 metredir ve prostylos tarzındadır. Halen
ayakta duran ve tamamlanmış olan girişte bulunan bir yazıta göre, bu tapınak
Artemis’e ithaf edilmiştir ve hem harabe hem de içindeki kült heykel Aurelia
Armasta isimli bir kadın ve kocası tarafından kendi gelirleri kullanılarak yaptırılmıştır.
Girişin diğer tarafında yazılı bir zemin üzerinde bu kadının amcasının heykeli
durur. Tarzına bakılarak tapınağın tarihinin M.S. ikinci yüzyılın sonlarına
kadar uzandığı söylenebilir.
Artemis tapınağının doğusunda Dor tarzı tapınağın kalıntıları vardır. Bir
kenarda altı veya 11 sütundan oluşan tapınak peripteral tiptedir; boyutlarına
göre değerlendirilecek olursa bu tapınak, Termessos’un en büyük tapınağı
olmalıdır. Rölyeflerden ve yazıtlardan bu tapınağın da Artemis’e ithaf edildiği
anlaşılmıştır.
Daha ileride doğuda kesilmiş taşlardan yapılan terasın üzerinde küçük bir başka
tapınağın kalıntıları vardır. Tapınak yüksek bir podyum üzerinde yükselir,
ancak hangi tanrıya ithaf edildiği bugün bilinmemektedir. Yine de, klasik
tapınak mimarisinin genel kurallarına karşı bu tapınağın girişi sağdadır ve bu
da tapınağın bir yarı tanrıya ya da kahramana ait olabileceğine işaret eder. Bu
tapınağın tarihi M.S. üçüncü yüzyılın başlarına kadar uzanabilir.
Diğer iki tapınak Korinth düzenindeki Attalos Stoası’nın yanında yer alır ve
prostylos tarzındadır. Yine bugün halen bilinmeyen tanrılara ve tanrıçalara
ithaf edilen bu tapınaklar, M.S. ikinci ya da üçüncü yüzyılı işaret ederler.
Bu geniş merkezi alanda bulunan tüm resmi ve kült yapılar arasında, en ilginçlerinden
biri tipik Roma dönemi evi formundadır. Altı metre yüksekliğe ulaşan Batı
duvarında bulunan Dor düzenindeki kapı aralığının üzerinde bir yazıt
görülebilir. Bu yazıtın üzerinde evin sahibinden, şehrin kurucusu olarak
övgüyle söz edilir. Şüphesiz, bu ev Termessos’u kuranın değildi. Belki bu,
şehre fevkalade hizmetler sunan ev sahibine bir ödüldü. Bu tür evler genellikle
soylu kimselere ve zenginlere ait olurdu. Ana giriş, ikinci bir kapıya giden
bir salona, bu ikinci kapı da merkezi avluya ya da atrium’a açılır. Yağmur
sularını tutmak için avlunun ortasında impluvium ya da havuz vardır. Atrium,
evin bu gibi günlük faaliyetlerinde önemli yer tutardı ve aynı zamanda konuk
kabul odası olarak da kullanılırdı. Bu yüzden de sık sık gösterişli bir şekilde
süslenirdi. Evin diğer odaları düzenli bir biçimde atriumun etrafında yer alır.

Geniş, dükkanların sıralandığı portico’ları olan bir cadde, şehir boyunca
kuzey-güney istikametinde uzanırdı. Sütunlar arasındaki boşluklar genellikle,
çoğu güreşçilere ait olan başarılı sporcuların heykelleriyle doldurulmuştur. Bu
heykellerin yazılı kaideleri hala yerlerindedir ve bu yazıları okuyarak bu
caddenin eski ihtişamını yeniden canlandırılabiliriz.
Şehrin güneyi, batısı ve kuzeyinde çoğu şehir duvarları içerisinde olan, kayaya
oyulmuş mezar taşları bulunan geniş mezarlar vardır ve bunlardan bir tanesinin
Alcetas’a ait olduğu düşünülmektedir. Ne yazık ki, mezar hazine avcıları
tarafından yağmalanmıştır. Mezarın içerisinde kline’nın arkasında sütunların
arasında bir çeşit kafes oyulmuştur ve bunun yukarısında muhtemelen süslenmiş
bir friz vardı. Mezarın kalan kısmı M.Ö. dördüncü yüzyıla tarihlendirilebilecek
ata binen bir savaşçının betimlemeleriyle bezenmiştir. Genç Termessosluların
General Alcetas’ın trajik ölümünden ne kadar fazla etkilendikleri ve onun için
görkemli bir mezar yaptıkları bilinmektedir ve tarihçi Diodoros, Alcetas’ın
Antigonos ile at üzerinde savaştığını kaydeder. Çakışan bu olaylar, aslında
mezarın Alcetas’a ait olduğuna ve rölyefde betimlenenin de o olduğuna işaret
eder.
Yüzyıllardır şehrin güneybatısında sık ağaçların arasında saklanan lahit,
insanı bir anda tarihi törenin derinliklerine götürür. Ölüler, kıyafetleri,
mücevherleri ve diğer aksesuarlarıyla bu lahitlere konurdu. Yoksulların
bedenleri, sade taş, kil ya da ahşap lahitlerde yakılırdı. Tarihi M.S. ikinci
yüzyıla uzanan bu lahitler, yüksek kaideler üzerinde durur. Öte yandan zengin
aile mezarlarında, lahitler soyuyla ya da onun yanına gömülme izni olanlarla
birlikte ölen kişi için hazırlanmış şatafatlı bir şekilde bezenmiş yapının
içine yerleştirilmiştir. Böylelikle, kullanım hakkı resmi olarak garanti altına
alınmış oluyordu. Bu biçimde, belirli bir mezarın tarihi belirlenebilir.
Ayrıca, lahitlerinin açılmasını engellemek ve mezar soyguncularını korkutmak
için tanrıların öfkesini çağıran yazıtlar da bulunabilir. Bu yazıtlar aynı
zamanda kurallara uymayanlara uygulanan para cezalarını da belirtir. 300 ile
100.000 denari arasında değişen bu para cezaları genellikle Zeus Solymeus adına
şehir hazinesine ödenirdi ve yasal hükümlerin yerini alırdı.
Şu ana kadar Termessos’ta herhangi bir kazıya başlanılmamıştır.
Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli
kitabındaki bilgilerden hazırlanmıştır.




Sura
Myra'ya yakın bir harabe yeri de Sura'dır. Çayağzındaki Andriake harabelerinin
hemen üzerinde olup Kaş'a giden yol bugün Sura antik kentinin içinden
geçmektedir.
Sura'nın tarihi hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak buranın
Apollon'un kehanet merkezlerinden birisi olduğu antik yazarlarca
bildirilmektedir. Diğer Lykia şehirleri gibi M.Ö. IV. yüzyılda varlığını
sürdüren bu küçük Lykia şehrinde bugün akropol ve bunun doğu yüzündeki mezarlar
görülür.
Apollon Tapınağı, akropolün batısındaki derin vadi içindedir. Kayaya oyulmuş
olarak kalan basamaklar, akropolden buraya merdivenlerle inildiğini
göstermektedir. Tapınak inantis planlı olup dor nizamındadır. Arka cephede
triglif ve metop sırasının bir bloğu hâlâ görülebilir.
Kehanetin yapıldığı kaynak akropolün dibinde bulunur. Rahipler burada et dolu
şişleri suya batırarak balıkların eti yiyip yememesine göre kehanette
bulunuyorlardı. Tapınağın gerisinde oldukça harap durumdaki Bizans kilisesinin
yıkıları görülmekte olup asfalt yoldan vadiye bakıldığında bu yapılar bu güzel
vadi içinde izlenmektedir.
Sura'ya çok yakın bir yerleşme yeri de birkaç km ileride, yine bu yol üzerinde
Gürses'teki Trabenda antik kentidir. Antik ismi ve tarihi hakkında pek bilgimiz
olmayan bu şehirde de sur kalıntıları ve lahitlerle karşılaşılır. Lahitlerin
büyük çoğunluğu Roma Devri'ne aittir. M.Ö. V. yüzyıla ait kabartma figürlü
lahit Lykia tipindedir. Akropol doğu ve batıdan sur duvarları ile çevrilidir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır







Syedra
Alanya-Gazipaşa karayolunun yaklaşık 20.km.sinde Seki Köyü sınırları
içerisindedir. Kente, batıda halen ayakta olan anıtsal kapı ile girilir.
Kentte, Antik Çağdan günümüze değin kullanılan, içleri sıvalı doğal kaynaktan
beslenen sarnıçlar vardır. Kentin su gereksinimi çok sayıdaki diğer sarnıçlarla
da karşılanmaktadır. Kent içindeki bir mağarada, doğal kayaya oyulmuş nişin
çevresi freskolarla süslenmiştir. Mağara dinsel amaçlı kullanılmıştır ve vaftiz
mağarası olarak bilinmektedir. Kentin doğusunda, çok görkemli bir yapı
kalıntısı olan hamam ile karşılaşıyoruz. Zemininde yer yer mozaik kalıntıları
görülmektedir. Hamamın hemen batısında kuzey-güney doğrultusunda kentin sütunlu
caddesi uzanmaktadır. Caddenin kuzeyindeki duvarda nişler yapılmıştır.1994
yılından bu yana Alanya Müze Müdürlüğü'nce yapılan kazılar sonucunda, sütunlu
caddenin, 250 x 10 metre
boyutlarında ve kuzeyi sütunların taşıdığı ahşap çatı ile kapalı, güneyi taş
döşemeli açık yol şeklinde olduğu ortaya çıkmıştır. Oyun ve yarışlarla ilgili
bilgiler içeren birçok yazıtın varlığı kente önem kazandırmıştır. Kentdeki
diğer önemli yapılar tapınak, tiyatro, dükkanlar, evler ve kent surlardır.
Kazılar sonucunda kentin İ.Ö.7.yüzyıldan İ.S.13.yüzyıla kadar ki tarihine
ilişkin kalıntılar ortaya çıkarılmıştır





Simena
(Kale)


Kale Köyü eski Simena antik
kenti üzerine kurulmuştur. Bulunan yazıtlardan kentin tarihini M.Ö. IV. yüzyıla
kadar indirebiliyoruz.
Simena kalesi Orta Çağ'da kullanılmıştır. Orta Çağ surlarının oluşturduğu iç
kalede, kalıntıları birkaç bloktan ibaret olan bir tapınak ile bu tapınakla
irtibatlı bir stoada yer almıştır.
Ayrıca yine kale içinde, doğal kayaya oyulmuş 7 oturma sırası ile 300 kişilik
bir tiyatro yer alır ki bu, Lykia şehirleri içinde en küçük tiyatrodur. Kaya
mezarının üzerinde, düzgün bloklardan oluşan Roma Devri duvarı ve onun üzerinde
de mazgalları ile geç devir suru vardır. Burada aynı anda üç ayrı devir görmek
mümkündür. Kıyıda, harap durumdaki hamamın kitabesinde "Aperlai halkı ile
meclisi ile birliğin diğer şehirleri tarafından İmparator Titus'a armağan
edilmiştir" ibaresi bulunur.
İkisi ev tipi mezar olmak üzere burada birçok mezar görülmektedir.
Kulenin kuzeyinde kalan ev tipi mezarda Lykia dilinde yazıt dikkati çeker.
Kale'den Üçağız'a bakıldığında, buranın ne kadar emniyetli bir doğal liman
olduğu görülür.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır




SİLLYON
Perge ve Aspendos arasında yer alan bu Pamphylia şehri, yamaçları neredeyse
tamamen dik, üzeri ise düzlük bir tepede kurulmuştur. Bu tepe, olağan dışı
fiziksel yapısıyla uzaktan bile görülebilir. Strabo, yazılarında denizden kırk
stad ya da 7.2
kilometre içerde olan bu şehrin Perge’den görülebileceğini
ifade eder.
Diğer tüm Pamphylia şehirleri gibi, Sillyon’un da genel olarak Truva
Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Calchas isimli kahramanlar tarafından kurulduğu
kabul edilir. Sillyon’da bulunan bir heykel kaidesinde Mopsos’un ismi
yazılıdır.
Sillyon M.Ö. üçüncü yüzyılda kendi adını taşıyan madeni parasını basmaya
başlamıştır. Muhtemelen Roma döneminde Sillyon olarak değişen şehrin ismi, bu
paraların üzerinde Sylviys olarak geçer.
Tarihte Sillyon ismine, Arrianos’un Büyük İskender’in seferleri hakkındaki
notlarına kadar neredeyse hiç rastlanmamıştır. Bu notlar, Perge halkının aksine
Sillyon halkının Büyük İskender’e karşı düşmanca davrandığını belirtir.
Askerlerin yanı sıra paralı askerlerden de destek alarak kendilerini iyi
müdafaa etmişlerdir. Sillyon’un her açıdan Pers döneminden beri askeri bir üs
olduğu görülür, Helenistik, Roma, Bizans ve Selçuklu çağlarından kalan
harabeler ve surlar şehrin askeri kimliğini uzun süre koruduğunu gösterir.
Yanköy’den tepeye doğru düz patikayı tırmanan birinin karşılaşacağı ilk şey
aşağı giriş kapısıdır. Bu kapı, iki dikdörtgen kule ve at nalı şeklinde bir
avludan oluşur. Kapı, planlarıyla ve duvar işçiliğiyle Perge’nin Helenistik
kapısına benzer. Buradan yola çıkılırsa, kapı M.Ö. üçüncü yüzyıla
tarihlendirilebilir.
Sillyon sarp kenarlı bir tepenin üzerinde kurulduğundan şehri surlarla
kuşatmaya gerek duyulmamıştır. Sadece eğimin en az olduğu batı ve güneybatı
bölümlerinde surlar, kuleler, siperler dikilmiştir. Bunlar, özenli bir taş
işçiliği ve büyük teknik uzmanlık sergiler.
Şehrin en eski kalıntıları ana giriş kapısının kuzeydoğusundadır. Burada bir
kişinin ilk karşılaştığı yapı, Bizans döneminden kalan iki katlı, yüksek
duvarlı bir binadır. Yapı iyi bir durumda da olsa işlevi henüz
anlaşılamamıştır. Bu yapının sonunda, Sillyon’un en önemli yapılarından biri,
Helenistik döneme ait 7x55 metre boyutunda bir palaestra vardır. Palaestra’nın
batı duvarında 10 tane değişik boyutlarda pencere vardır. Biraz daha ileride
zarif kapısı olan ve duvarları özenle yapılmış küçük bir Helenistik yapı
vardır. Yapının ünü, kapının üzerindeki yerel Pamphylia lehçesi ile yazılmış
yazıttan gelmektedir. 30 satır uzunluğundaki yazıt, bugün bu lehçe ile yazılmış
bilinen en uzun ve en önemli belgedir. Ne yazık ki, daha sonraki tarihlerde
kapıda bir delik açılarak yazıtın bir bölümü yok edilmiştir. Yunan harfleri ile
yazılan bu lehçe, M.S. birinci yüzyıla kadar Pamphylia’nın genişçe bir kısmında
kullanılmışsa da, bu tarihten sonra giderek unutulmuş ve yerini Yunanca’ya
bırakmıştır.
Platonun güney ucunda üzücü bir manzara ile karşılaşılır. Avusturyalı
araştırmacı Lanckoronski’nin seyahat notlarında 1884’te devlet tarafından çok
iyi korunduğunu belirttiği Sillyon tiyatrosu ve onun hemen yanındaki odeon
1969’daki toprak kaymasında tepeden aşağı göçmüş ve geriye sadece caeva’nın
seyircilerin oturduğu 11 sıra basamağı kalmıştır.
Tiyatrodan hemen sonra, yanlarında tırabzanları olan taş merdivenler, kare ve
ya dikdörtgen planlı o dönemin titiz tipik taş işçiliğiyle yapılmış Helenistik
dönem evlerine çıkar. Doğuya doğru gidilirse, küçük bir Helenistik tapınakla
karşılaşılır. 7.30X11.00 metre ölçülerindeki bir podyumun üzerinde yükselen
tapınağın ana salon duvarları ve dış kolonların tabanındaki duvar halen
durmaktadır. Varolan mimari kalıntılardan tapınağın ön cephesi sütunlu Dor
tarzında olduğu anlaşılır.
Onüçüncü yüzyılın başlarından itibaren, Selçuklular, tıpkı diğer bazı
şehirlerde yaptıkları gibi, Sillyon’a da küçük gruplar halinde yerleşmişlerdir.
Selçuklular geleneklerine bağlı olarak acropolis’te küçük, ince duvarlı,
mazgallı siperi olan bir kale yapmışlardır. Selçuk döneminden günümüze kalan en
ilgi çekici yapı acropolis’in kuzeybatı kısmındaki kare, kubbeli camidir.
Acropolis’in doğu ucunda birkaç Bizans ve Selçuk yapısından başka önemli bir
kalıntı yoktur. Üst kapıdan köye dönerken iyi muhafaza edilmiş kuleye ulaşmadan
önce, sade mezarlardan oluşan necropolis (mezarlık) alanından geçilir. Kare
planlı kulenin iki katı vardır ve alt kata açılan bir kapısı bulunmaktadır. Üst
kısımdaki siperlere açılan kapılar savunma amaçlı yapılmıştır. Stadyum kulenin
güneybatısındaki terasta yer almaktadır. Oldukça kötü durumdadır; geriye sadece
batı kenarı boyunca uzanan tonozların üzerindeki seyirci sıraları kalmıştır.
Bölgede muhtemelen ihtiyacı karşılayacak yeterli su kaynağı bulunmamaktaydı
çünkü Helenistik dönemden itibaren kapalı ve açık su sarnıçlarının yapımına
önem verildiği açık şekilde görülmektedir.
Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir







Sidyma
Fethiye - Kaş yolu üzerinde, Eşen'den ayrılan bir yoldan 17 km sonra Dodurga Köyü'ne
gelinir. Buradan yola devam edilirse köyün Asar mahallesindeki Sidyma ören
yerine ulaşılır. Fethiye'ye 55
km olan Sidyma'nın eski tarihi pek bilinmemekle beraber
Roma Devri'nde büyük gelişme gösterdiği bilinmektedir. Bu gelişme Bizans
Çağı'nda devam etmiştir. Roma Çağı'ndaki gelişmenin nedeni İmparator
Marcus'tur. Marcus (450 - 457) daha imparator olmadan Perslere karşı yapılan
savaşta Lykia Bölgesi'nde hastalanır, Sidyma'da bırakılır ve Sidymalı iki
kardeşin evine yerleşir. Marcus, iyileştikten sonra kardeşlerden biri ona sorar
"Eğer imparator olsaydın bize nasıl bir iyilik yapardın" Marcus da
"Bu olması İmkansız olay olsaydı sizi şehrinizin en önde gelen kişileri
yapardım" diye yanıtlar. Daha sonra II. Theodosius'un ölümü üzerine tahta
geçen Marcus sözünde durur ve Sidyma'dan ilgisini eksik etmez, kendisine bakan
bu kişileri yüksek makamlara getirir.
Köyün kuzeyinde bulunan akropol iki bölüm halindedir. Güneydoğu eteği boyunca 365 m uzunluğunda, yer yer 3 m yükseklikte erken döneme
ait bir duvar uzanmakta, Sidyma'nın erken dönemde de var olduğunu
kanıtlamaktadır. Bu duvarın doğu ucu polygonal biçimde yapılmış olup burada
kapı ve gözetleme kulesi de bulunmaktadır. Buranın biraz ilerisinde 6 oturma
sırası belli olan ve daha geç dönemde yapılmış tiyatro gezilebilir. Diğer
kalıntılar toprak altında kalmıştır. Sur, sonraki devirlerde de kullanıldığı
için yer yer harçlı duvarlar ve kuleleri ile görülmektedir. Akropolde, birkaç
küçük kalıntı sarnıçlardan başka eser görülmez. Asıl ören yeri, bu akropolün
kuzey eteğindeki vadide bulunmaktadır. Sidyma'nın güneybatı tarafına yakın
yerde 9 m
yükseklikte bir yapı bulunmaktadır ki birçok devirde kullanılmış bir mezar
yapısıdır.
Köyün ortasında sütunları esas yerinde duran stoanın, bulunan kitabesinde,
Cladius zamanında (41 - 54) yapıldığı ve ona armağan edildiği anlaşılmaktadır.
Stoanın güneyinde, şimdi düz bir alan halindeki agora, kuzeyinde ise yine
Cladius döneminde yapılan ve cella duvarlarının kuzey kısmından birazı ayakta
kalmış 9 m
uzunlukta bir tapınak yer alır. Bu tapınak imparatorlara ve Artemis'e
adanmıştır.
Harabenin üzerine yapılan köy evleri nedeniyle bazı kalıntılar zor seçilebilir
hale gelmiştir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.



SİDE
Eski Pamphylia’nın en geniş limanı olan Side, denize doğru kuzey-güney yönünde
uzanan küçük bir yarım adanın üzerinde kurulmuştur.
Hem Strabo hem de Arrianos, Batı Anadolu’daki Aeolia’da bulunan Kyme’den
göçenler tarafından kurulduğunu kaydeder. Büyük olasılıkla, bu kolonileşme M.Ö.
7. yüzyılda olmuştur. Arrionas’a göre göçmenler Kyme’den Side’ye geldiklerinde
lehçeyi anlayamamışlar ancak yerli dilin etkisi öyle büyük olmuş ki kısa bir
süre sonra yeni gelenler kendi dilleri olan Yunanca’yı unutmuşlar ve Side’nin
dilini konuşmaya başlamışlardır. Yapılan kazılarda bu dilde yazılmış birkaç
yazıt ortaya çıkmıştır. M.Ö. üçüncü ve ikinci yüzyıllara ait bu yazıtlar, henüz
çözülememiştir ancak, yerel dilin kolonileşmeden sonra birkaç yüzyıl daha
kullanıldığını kanıtlarlar. Side kazılarında bulunan başka bir obje, M.Ö. 7.
yüzyılda ait Neo Hititler’e ait olabilecek bazalt sütun kaidesi, bölgenin eski
tarihi hakkında da bir başka kanıt sağlar. “Side” kelimesi Anadolu kökenlidir
ve nar anlamına gelir.
Bundan sonra, Side’nin Likya ve Pers hakimiyetinde olduğu dönemlere ilişkin
hemen hemen hiç bilgi bulunmamaktadır. Ancak, şehrin Pers egemenliği altında
olduğu beşinci yüzyıl süresince hala kendi parasını basıyor olması, Side’nin o
dönemlerde de büyük ölçüde özgür olduğunun göstergesidir.
Side, karada ve deniz tarafında güçlü surlara sahip olmasına rağmen M.S. 333’te
herhangi bir savaşa girmeden Büyük İskender’e teslim oldu.
İskender’in ölümünden sonra, Side uzunca bir süre Ptolemaic ve Seleucid
İmparatorlukları’nın egemenliği altında kalmıştır ve M.Ö. 190’da büyük bir
deniz savaşına tanıklık etmiştir. Bu çarpışma, Roma ve Pergamum’un desteklediği
Rodos filosu ile Syria Kralı III. Antiochos’un, ünlü Cartagenalı Hannibal
komutasındaki filosu arasında olmuştur, ancak Rodos kuvvetleri kazanmıştır.
M.Ö. ikinci yüzyılda Side, Pergamum’un Attaleid kuvvetlerini uzak tutmayı
başarmış ve varlıklı bir ticaret, bilim ve eğlence merkezi haline gelerek
bağımsızlığını korumayı başarmıştır. Side’nin eğitim ve kültür merkezi olarak
Doğu Akdeniz’deki önemi, M.Ö. 138’de Syria tahtına çıkan VII. Antiochos’un
gençliğinde eğitim alması için Side’ye gönderilmesinden de anlaşılabilir.
M.Ö. birinci yüzyılda Side büyük bir talihsizlik yaşamıştır, Cilicia korsanları
şehre el koymuş ve kendileri için bir deniz üssüne ve köle pazarına
dönüştürmüşlerdir. Side halkı, büyük ihtimalle kendilerine de hatırı sayılır
miktarda kar sağladığı için bölgenin adının kötüye çıkmasına neden olduğu halde
bu tür bir ticarete göz yummuştur. Sert yanıtlarıyla ve nükteli sözleriyle
meşhur Stratonicus, “En kötü, en hain insanlar kimlerdir?” sorusuna şu yanıtı
vermiştir: “Pamphylia’da Phaselisliler ancak dünyada Sidelilerdir.” Ünlü Roma
Generali Pompey, M.Ö. 67’de korsanların hükümdarlığına son vermiş ve Side halkı
generale ithafen anıtlar ve heykeller yaptırarak şehrin kötü adını silmeye
çalışmıştır. Roma yönetiminde, özellikle ikinci ve üçüncü yüzyıllarda bölge
valisinin ve idari personelinin merkezi bir metropol haline gelen Side, ikinci
bir altın çağ yaşamıştır. Geniş limanı sayesinde, Side bu dönemde özellikle
Mısır başta olmak üzere tüm Akdeniz ülkeleri ile ticari ilişkileri
geliştirmiştir. İthal edilen mallar Side’den karayolu ile Orta Anadolu’ya
ulaşırdı. Side’nin ticaret merkezi olarak önemi, sadece ana caddeleri dolduran
dükkanlardan değil aynı zamanda en dar kenar sokaklarda ve ara yollarda bile
kurulan yüzlerce dükkandan da anlaşılabilir. Side, ayrıca önemli bir köle
ticareti merkezi olmaya da devam etmiştir. Mısır’da bulunan Roma İmparatorluğu
dönemine ait belgeler, bu kölelerin çoğunlukla Afrika’dan Side’ye
gönderildiğini kaydeder. Side’nin korsanlığa fırsat vermeyen büyük bir ticari filoya
da sahip olduğu bilinir. Deniz ticareti bir çok tüccarın varlığının kaynağı
olmuştur. Bu varlıklı tüccarlar sadece servetlerini artırmak için çalışmamışlar
aynı zamanda şehir halkının yararına işler de yapmışlar, şehrin güzelleşmesi
için, sosyal ve dini teşkilatlar kurulması için, aynı zamanda yarışmalar ve
oyunlar düzenlenmesi için büyük bağışlarda bulunmuşlardır. Bir geç dönem
kapısının üzerinde bulunan bir yazıtta, adı okunamayan iki kişinin memurlar ve
ihtiyar heyeti için bir deipnisterion’ları yani aş ocakları olduğu yazılıdır.
Modesta isimli bir kadın gladyatör karşılaşmalarını, Tuesianos isimli bir başka
Side sakini de denizcilerin Side’ye dönüşünün kutlandığı şölenleri
düzenlemiştir; bir çift hayırsever karı koca ise Side’nin su sisteminin tamirini
kendi ceplerinden sağlamıştır. Bugün Side’de hala ayakta duran binaların ve
anıtların büyük bir kısmı bu muhteşem döneme aittir.
Side’nin son bolluk yılları, Doğu Pamphylia Piskoposluk merkezi olarak hizmet
verdiği M.S. beşinci ve altıncı yüzyıllarda yaşanmıştır. Bu dönemde yapılanma
çok fazla olmuştur ve şehir surların dışına doğru genişlemiştir. Yedinci
yüzyılın ortalarından itibaren Arap filolarının Anadolu’nun güney kıyılarına
yıkıcı saldırıları, bölgeyi savaş alanına dönüştürmüştür. Doğal olarak Side de
bu savaştan etkilenmiştir; kazılarda, şehrin Araplar tarafından tamamen
yakıldığını gösteren yanmış küle dönmüş katmanlar ortaya çıkarılmıştır.
12. yüzyıl Arap coğrafyacısı İdrisi’ye göre, Side bir zamanlar büyük ve
kalabalık bir şehirmiş ancak yağmalandıktan sonra Side sakinleri Side’yi terk
etmiş, iki gün süren yolculuğun ardından Antalya’ya yerleşmiş; böylelikle
İdrisi’ye göre Side “Eski Antalya” olarak anılmaya başlanmıştır.
Karadan ve denizden gelen tehlikelere karşı korunmak için Side, dört taraftan
yüksek surlarla çevrilmiştir. Yapılan tamirlere ve revizyonlara bağlı olarak
deniz surları yüzyıllardan beri daha fazla değişikliğe uğramıştır ve orijinal
görünümünü büyük ölçüde yitirmiştir, hatta kimi bölümleri yıkılmıştır. Özenli
bir şekilde yığma taştan yapılmış olmalarından dolayı deniz surlarının aksine
kara surları ve bu surların kulelerinin tümü ayaktadır. Şehre, doğu istihkam
duvarlarındaki iki kapıdan girilir. Geniş ana kapı Helenistik dönemde inşa
edilmiştir. İki yanında iki kule vardır ve at nalı şeklindeki avluya açılır. Bu
avludan ve kare bir odadan geçilerek şehre girilir. Perge’deki gibi kapı ve
avlu kompleksi M.S. ikinci yüzyılda birkaç kat sütun ile süslenmiş ve onur
törenlerinin yapıldığı alan haline dönüştürülmüştür. Yine Helenistik döneme ait
olan ikinci büyük kapı, şehrin kuzeydoğusunda bulunur; kare kulelerin arkasında
gene kare şeklinde bir avlu yer alır.
Ana cadde kuzeydoğu kapısından başlar ve neredeyse tamamen düz bir çizgi
halinde yarımadanın batı ucu boyunca uzanır. Bu cadde boyunca şehrin başlıca
resmi binaları ve meydanları yer alır. Kazılar mükemmel tasarlanmış bir
kanalizasyon sistemini ortaya çıkartmıştır. Tonozlarla örtülü olan bu sistem
ana caddelerin altında olduğu gibi daha küçük caddelerin altında da yer alır.
Şehir surlarının dışında ve ana kapının tam karşısında önündeki üç nişle ve bir
çeşme ile görkemli bir şekilde süslenmiş cepheden oluşan anıtsal çeşme,
nymphaeum uzanır. Borulardan gelen su, bu nişlerin ortasındaki fıskiyelerden
akardı.
Şehrin ticari ve kültürel etkinlik merkezi olan agora, sıralı kemerleri olan
cadde boyunca uzanır. Bugün müzenin hemen karşısından agoraya girilebilir. Bu
kare alan dört tarafında portico’larla çevrilmiştir. Portico’ların
kuzeydoğusunun ve kuzeybatısının arkasında bulunan dükkan sıraları günümüzde
hala görülebilir. Agoranın güneybatı köşesinde, tiyatroya komşu bulunan ilginç,
kubbeli yapı, şehrin latriumu ya da halk tuvaleti olarak hizmet vermiştir. Bu
yapı, Anadolu’daki en süslü ve en iyi korunmuş latrium örneğidir. Yapının
önündeki bir kanaldan temiz su akarken, 24 tuvalet kapasiteli bu yapıdan pislik
kanalizasyonlarla atılırdı. Agoranın tam ortasında, Tyche’ye (Şans Tanrıçası)
ithaf edilmiş olan daire biçimli bir tapınak vardır. Orijinalinde dış
çevresinde 12 sütun bulunan ve çatısı piramit şeklinde örtülmüş olan bu
tapınaktan günümüze kalan tek şey tapınağın podyumudur.
Bu agora; güney kenarı boyunca uzanan bir cadde ile ikinci agoraya, devlet
agorasına bağlanır. Bu agora planı da karedir ve Ion tarzı sütunları olan portico’larla
ile kuşatılmıştır. Agora’nın ortasındaki yüksek platformun gösteriler için ve
kölelerin satışı için kullanıldığına inanılır. Doğu portico’sunun arkasında
mimari özelliklerine göre bir imparatorluk sarayı ya da kütüphane olduğu
düşünülen geniş, süslü üç odalı yapı vardır. Hala mevcut olan kalıntılardan,
yapının iki katlı olduğu ve görkemli bir şekilde heykellerle bezendiği
anlaşılır. Orijinal dekor stilini göstermesi için yerinde bırakılan Nemesis
heykelinden ayrı olarak kazılar süresince bulunan tüm heykeller Side Müzesi’ne
taşınmıştır.
Günümüzde müze olarak kullanılan agoranın hamamı M.S. beşinci yüzyıla ait beş
odalı bir Bizans yapısıdır. İki kemerli bir kapıdan girilir. Küçük bir soğuk su
havuzu bulunan ilk oda frigidarium’dur. Buradan taş kubbeli terleme odasına
yani lokonicum’a geçilir. Yapının üçüncü ve en büyük odası sıcak oda ya da
diğer adıyla caldarium’dur. Hamamın ısıtma sistemi mermer zeminin altından
geçer. Caldarium’dan sonra dar bir kapıdan geçilerek iki odalı tepidarium’a ya
da yıkanma alanına girilir. Hamamın önünde yıkanmadan önce insanların spor
yaptıkları portico’lu avlusu olan palaestra vardır.
Sonraki yıllarda şehrin giriş kapısı olarak kullanılan takın yanında sonradan
kısmen restore edilmiş güzel bir anıt bulunur. Bu anıt iki aedicules (türbe)
arasında bulunan bir nişten oluşur. Arşitrav’da (Yunan ve Roma mimarisinde
sütunların üzerine yatay biçimde gelen kiriş) bulunan bir yazıta göre bu anıt
İmparator Vespasion ve oğlu Titus anısına M.S. 74’te yaptırılmıştır. M.S.
dördüncü yüzyılda, son dönem şehir surlarının yapımı sürerken bu anıt şehrin
herhangi başka bir yerinden buraya getirilmiş ve çeşmeye dönüştürülmüştür.
Tiyatro, planı ve yapı tipi ile Anadolu’da mevcut bulunan tek örnektir. M.S.
ikinci yüzyılda Helenistik temeller üzerine inşa edilmiştir. Side düzlük bir
alan üzerine kurulduğundan tiyatronun üst sıraları ancak doğanın izin verdiği
kadar yükseltilebilmiştir bu da çok dik değildir; alt sıralar ise kemerli bir
altyapı üzerinde uzanmaktadır.
Cavea’yı ikiye bölen 3.30
metre genişliğindeki diazoma’nın altında 29 oturma
sırası sayılabilir. Üst bölümünde 29 oturma sırasından sadece 22 tanesi hala
ayaktadır. Böylece, 16–17 bin kişilik kapasiteye sahip olan bu tiyatro
Pamphylia bölgesinin en büyük tiyatrosudur. Alt bölümün dış galerisinden
merdivenler diazoma’ya doğru yükselir. İçerdeki galerilerden merdivenler
tiyatronun üst bölümüne çıkar. Galerilerin iki ucunda muhtemelen tiyatro
çalışanlarının ve aktörlerin girişini sağlamak için parados’lar bulunmaktaydı.
Orkestra yeri yarım daireden biraz daha büyüktür ve sonraki dönemlerde ön
sıralardaki koltuklarda izlemeyi elverişsiz hale getiren uzun ve kalın bir
duvarla örülmüştür. Bu duvar, deniz savaşlarının canlandırılmasında ve diğer
sporlarda orkestra alanının zaman zaman su ile dolmasını engelleyen su geçirmez
pembe bir sıva ile kaplanmıştır; hiç şüphesiz bu alan vahşi hayvan dövüşleri
için de kullanılmıştır. Bu gösterilerde yırtıcı hayvanlar birbirleri ile ya da
gladyatörlerle kapışırlardı. Hatta bazen silahsız insanlar, suçlular, köleler
ve tutuklular vahşi hayvanların karşısına çıkartılır ve onların çaresiz
mücadeleleri kaba bir neşe içinde izlenirdi.
Orkestranın arkasında, geniş bir podyum üzerinde sahne binası yükselir. Bu bina
63 metre
uzunluğunda iki katlı cepheden oluşur. Podyumun üzerindeki beş dar kapı
sütunlarla, nişlerle ve heykellerle süslenmiş orkestraya bağlanır ve bunun alt
katında sanatçıların girişini sağlamak için beş adet boşluk vardır. Bu
boşluklar arasında aynı Perge’deki tiyatro gibi Dionysos konulu resimler
bulunan mermer frizler vardır. Sahne binasının rölyefleri bölgede yeni başlayan
restorasyon çalışmaları tamamlanıncaya kadar agora’ya taşınmıştır.
Dördüncü yüzyıl boyunca yaşanan tehlikelerden dolayı bu süreçte yeni bir
istihkam duvarı inşa edilmiştir, sahne binasının yüksek arka duvarı bu duvar
için avantaj olmuştur. M.S. altıncı ve beşinci yüzyıllar boyunca tiyatro açık
hava kilisesi olarak kullanılmıştır ve parados bölümleri, zeminleri mozaiklerle
süslenerek küçük kiliselere dönüştürülmüştür.
Pamphylia’daki en çeşitli ve güzel tapınaklar Side’dedir. İki muazzam tapınak,
denizde ve limanda, yan yana yarımadanın güney ucunda yer alır. Bu tapınaklar,
M.S. ikinci yüzyılın ortalarında yapılmıştır. Etrafında bir sıra sütunu olan
Korinth düzenindeki tapınaklar, bütünüyle mermerden oluşur. Kısa kenarların her
birinde altı sütun varken uzun kenarlarda onbir sütun vardır. M.S. beşinci
yüzyılda bu tapınakların önünde geniş bir bazilika inşa edilmiş ve tapınaklar
bazilikanın atrium’unun (avlusunun) içine alınmıştır. Oldukça hasar görmüş
olmalarına rağmen tapınakların biçimleri saptanabilmiştir. Side’nin koruyucu
tanrısı Athena olduğundan tapınaklardan birinin, limanın ve denizcilerin
koruyucusu olan oldukça ünlü Athena’ya adanmış olması muhtemeldir. Diğer tapınak
ise, Apollo’ya ithaf edilmiş olmalıdır. Apollo Tapınağı’nın restorasyon
çalışmaları devam etmektedir.
Bu iki tapınaktan başka, bir sıra kemerli caddenin en büyük son meydanının
doğusunda, tanrı adamlara ithaf edilmiş yarım daire biçimli bir tapınak vardır.
Bu tapınağın ana odasına batıdan yüksek podyumun üzerindeki merdivenlerden
girilirdi. Bu merdivenlerin üzerinde dört tane Korinth tarzı sütun vardır. Bu
tapınak M.S. ikinci yüzyıla aittir.
Kemerli caddenin ve tiyatronun arasında eski bir Roma tapınağının kalıntıları
vardır. Ön sütunları ve yan tarafın baştan iki sütunu serbest bırakılan ancak
diğer yan ve arka sütunların arasına ana odanın duvarlarının örüldüğü
pseudoperipteral tarzı bu tapınaktan sadece podyum kalmıştır. Podyum
kalıntıları, yedi basamağın üzerinde kuzeyden yükselir. Tapınak duvarının
önünde dört granit Korinth nizamında sütun vardır. Tiyatroya yakın olmasından
dolayı, tapınağın Dionysos’a ait olduğu düşünülür.
M.S. üçüncü yüzyılı işaret eden Side’nin üç halk hamamı, kemerli caddede bulunur.
Özel devlet korumasında olan bu güzel bina, 40x50 metre boyutundadır. Hamamın
değişik olan odaları tonozludur. Bu yapının önündeki geniş avlu daha çok
palaestra olarak kullanılırdı.
Fazla olan su ihtiyaçlarını karşılamak için Side halkı insanüstü çaba
harcamıştır.
Melas Nehri’nin (günümüzün Manavgat Çayı) kaynağından gelen su, şehir
sarnıçlarında toplanıp kil borularla şehre dağıtılmadan önce, iki katlı su
kemerleri üzerinde, kayalara oyulan kanallardan, tonozlu yer altı tünellerinden
ve vadilerden geçerek oldukça maceralı 30 kilometrelik bir yolculuktan sonra
Side’ye ulaşırdı.
Side’de şehir surlarının dışında geniş mezarlıklar bulunur. Bugün hala bu
mezarlıklarda, kare basit oyuklar, bölünmüş lahitler ya da tapınak formunda
görkemli anıtlara benzeyen bir çok çeşit mezar görülebilir. Bu alanlar ölülerin
şehri yani necropolis olarak bilinir. Bu mezarların en güzelleri denizin
yanındaki batı mezarlığında bulunabilir. Merdivenlerden çıkılarak ulaşılan bir
podyumun üzerinde dört sütunlu tapınak gibi bir bina vardır. Bu binanın
içindeki mermer lahitler, kemerli nişlerin içinde bulunur. Bu bina M.S. ikinci
yüzyıla aittir ve süslerle bezenmiş avlusuyla birlikle varlıklı bir ailenin
mezarı olduğu sanılır.
Side, 1947’den beri Türk arkeologlar tarafından kazılmaktadır ve bu kazılar
aralıklı olarak devam etmektedir.
Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.



SELGE
Selge önemli bir Pisidia şehridir. Toros dağlarının güney eteklerinde
ulaşılması güç doğal korunaklı bir yerde bulunur. Selge’ye, uçurumların,
nehirlerin ve küçük şelalelerin bulunduğu ormanlık yoldan tırmandıktan sonra
bir Roma köprüsünden geçilerek ulaşılır. Doğal ve tarihi zenginlikleri nedeniyle
Köprülü kalyon Milli Parkı kapsamına alınmıştır.
Strabo’ya göre Selge’nin kurucusu Calchas’tır ve daha sonraları Lacedaemoniler
(Spartalılar) bölgeye yerleşmişlerdir. İlk yerleşim M.Ö. ikinci bin yılın
sonunda Dor göçleri sırasında Truva Savaşı’yla bağlantılı olarak meydana
gelmiştir. İkinci yerleşim Rhodes’in kolonileştirilmesiyle birlikte M.Ö. 7.
yüzyılın başında olmuştur. Bunu doğrulayan herhangi bir yazıt bulunmamaktaysa
da kolonicilerin kıyıdan görülmesi zor ve dağların arasında saklanmış bir yerleşim
yeri seçeceği düşüncesini kabul etmek zordur.
Selge, madeni para basan ilk Pisidia şehridir. Selge’de M.Ö. 5. yüzyıldan
başlayarak Pers standartlarına uygun ve Aspendos madeni paralarından ayırt
edilmesi zor olan gümüş paralar basılmıştır. Bu madeni paralar
Aspendos’unkilere oldukça benzer. Paranın iki tarafında güreşçiler görülür;
paranın tersinde sapan kullanan bir figür ve Stlegiys of Estlegiys olarak
yazılan şehrin adı vardır. Bu yerel isimler, Luvian diliyle bağlantılı olan ve
bizim üçüncü bin yılda Pisidia’da konuşulduğunu bildiğimiz Pisidia dilinin M.Ö.
beşinci yüzyılda hala kullanılıyor olduğunu gösterir.
Selge’nin tarihi hakkında süreklilik gösteren bir bilgiye sahip değiliz.
Kaynaklar göre, Termessos’un eski düşmanı olan Selge, Büyük İskender buraya
geldiğinde onunla saf tutmuştur. Bölgedeki köklü ve yaygın kavgacılık
eğiliminden Selge büyük olasılıkla neredeyse her zaman komşularıyla savaş
içindeydi.
Polybius’tan Selge ile ilgili ilginç bir olay öğreniyoruz. M.Ö. 218’de Selge ve
başka bir Pisidia şehri olan Pednelissos savaştaydı. Selge daha fazla nüfusa
sahipti ve 20.000 asker çıkarabiliyordu. Bu dönemde bir çok Pisidia şehri Selge
ile müttefikti ve böylelikle Pednelissos’u kuşattılar.
Pednelissos halkı yardım için Syria Kralı III. Antiochos’un amcası Achaios’a
başvurdular ve Achaios da kuşatmayı kaldırma görevini generallerinden biri olan
Garsyeris’e verdi. Polybios olayın geri kalanını şöyle anlatır: Pednelissos
halkı destek için Achaios’a başvurdu. Achaios da buna karşılık en güvenilir generali
Garsyeris’i ve 6500 adamını yardıma gönderdiyse de Selge halkı ana geçitleri
tutarak Garsyeris ve askerlerinin geçişine izin vermedi. Millias’tan
Kretopolis’e ilerlerken Garsyeris geçitlerin kapatıldığını duydu ve yurduna
geri döndü. Selge halkı da evlerine geri çekildi ve hasata başladı. Aslında bu
bir şaşırtmacaydı çünkü Garsyeris hemen geri döndü ve Kretopolis geçitini ele
geçirdi ve buraya bir kuvvet koyduktan sonra Perge’de Selge’nin düşmanlarıyla
temasa geçerek Pamphylia’ya geçti. Onlardan yardım sözü aldı. Bu sırada
Selge’nin askerleri, Garsyeris’in adamları tarafından tutulan geçiti yeniden
zaptetmeyi denediler ancak başarılı olamadılar. Selge’nin askerleri
Pednellissos’a karşı savaşmaya devam ettiler ve kuşatmayı kaldırmadılar.
Pednellissos açlıkla mücadele ettiği için, Garsyeris 200 adamını buğday yüklü
çuvallarla şehre sokmaya karar verdiyse de bu girişimi başarısız odu ve her şey
Selgelilere kaldı. Başarılarıyla cesaretlenen Selge askerleri hücuma geçtiler.
Pednellios’da sadece küçük bir kuvvet bırakıp tüm kuvvetleri Garsyeris’in
üzerine püskürttüler ve bundan kısa bir süre sonra Garsyeris’i köşeye
sıkıştırdılar. Ancak Garsyeris süvarileri ile düşmana arkadan beklenmedik bir
saldırı yaptı ve galip geldi. Bu arada, Pednellissos halkı özgür kaldı ve
düşmandan geriye kalanlara saldırdı. Selgeliler yaklaşık 10.000 adam kaybederek
ağır bir yenilgiye uğradılar. Geriye kalan askerler şehirden kaçtılar ancak
Garsyeris onlara şans tanımayacaktı. Hemen geçitleri tuttu, onları takip etti
ve Selge’nin dışında görünüverdi. Kırılan gururları ve barış istekleriyle Selge
en önemli vatandaşlarından biri olan Logbasis’i elçi olarak yolladı. Ancak
Logbasis halkına ihanet ederek Selge’yi şehri Garsyeris’e teslim etti.
Garsyeris şehri hemen işgal etti. Achaios’un gelişine kadar Garsyeris barış
antlaşmalarını uzattı. Achaios şehre ulaştığında, Logbasis’in planladığı bir
oyun ile halkı ve korumaları bir toplantıya çağırdı. İnsanlar toplantıdayken
Achaios, Logbasis’in de yardımıyla Selge ve Kesbedion’un dışındaki Zeus Tapınağını
almaya çalıştı. Hileleri ortaya çıktığında neredeyse buraları ele geçiriyordu.
Bir çoban askerleri gördü ve tehlikeden haberdar etti. Selgeliler tam zamanında
toplandılar ve ilk olarak Logbasis’in evine hücum ettiler; onu, oğullarını ve
bütün adamlarını öldürdüler ve sonra şehrin savunmasına koştular. Aynı zamanda
bütün köleleri serbest bıraktılar. Achaios çok fazla can kaybına uğradı ve
püskürtüldü. Bunun hemen ardından, Selgeliler anlaşma için Achaios’a başvurdu
ve böylece barış yaptılar ve Selge’nin önce 400 talent daha sonra 300 talent
ödemesi ve Pednelissos’dan alınan tüm tutsakları serbest bırakması koşuluyla
barış yaptılar. Böylelikle Selgeliler topraklarını ve özgürlüklerini yeniden
kazandılar.
Görüleceği gibi, Selge halkı bağımsızlığına kavuşmuş ancak bunun bedeli oldukça
ağır olmuştur. Ödeyebildikleri miktar, şehrin refah seviyesinin ne kadar yüksek
olduğunun kanıtıdır.
Strabo, şehrin doğal güzelliklerini, verimli meyve bahçelerini, geniş
otlaklarını ve ormanlarını över. Strabo aynı zamanda Selge sakinlerinin sık sık
oldukça uzun mesafelerde seyahat ettiklerini de kaydeder. Şehrin esas geliri
zeytin, şarap ve şifalı bitki üretiminden gelirdi.
M.Ö. 25’te Galatia Krallığı’nın kurulmasıyla, Selge bir süre bağımsızlığını
kaybetmiştir ancak, Roma yönetimi altında, Selge iyi ilişkiler kurmuştur.
İmparatorluğun sona erişine kadar bağımsız statüsünü korumuştur ve sevgili
vatanlarını kimseye vermemişlerdir. Ayrıca, sık sık madeni para basılmasından
üçüncü yüzyıla kadar ekonomik hayatın sağlıklı kaldığı anlaşılmaktadır.
İmparator Theodosius ( M.S. 379-395 ) tarafından Phyrigia’ya yerleştirilen
Gothlar kısa bir süre sonra tüm Küçük Asya’yı yakıp yıkarak, tecavüz ederek
ayaklandılar. M.S. 399’da Selge de Tribigild önderliğindeki Gothların hücumuna
uğradı ancak Selge düşmanı geri püskürttü. Bu güç gösterisi Selge’nin eski
gücünden hiç bir şey kaybetmediğini gösterir.
Selge istihkam duvarlarıyla çevrili üç tepenin üzerinde uzanır. Bugün halen bir
kısmı duran bu duvarların yedi ana kapısı ve ortalama 100 metre aralıklarla
dizilmiş kuleleri vardı. Bugün görünebilen ilk kalıntı günümüz Zerk köyünün bir
kısmını oluşturan Yunan-Roma tarzı tiyatrodur. Tiyatronun alt kısmı kayalıklı
bir yamaçta uzanmaktadır. At nalı şeklindeki cavea, tiyatroyu aşağıda 30, yukarıda
15 sıra oturacak yere ayıran diazoma ile kesilmiştir. Diazomanın hemen
altındaki sırada bulunan taştan yapılmış oturacak yerler bozulmadan kalmıştır.
Bu tiyatro yaklaşık 9,000 kişilikti. Dört ayrı giriş diazomaya açılırdı. Buna
ek olarak cavea ve sahne arasında bulunan tonozlu paradoslar da tiyatroya
girişi sağlamaktadır. Roma dönemi sahne binası bugün sadece bir taş yığınıysa
da binanın genel planı yapılabilir; binanın beş kapısı ve sütunlu cephesi
vardır. Bunlar M.S. ikinci yüzyıla kadar tarihlendirilebilir.
Bütün olarak yıkık dökük bir durumda olsa da tiyatronun hemen yanında stadyuma
ait oturma yerlerinin ana hatları görülebilir. Ayakta kalan kısımlardan
stadyumun olasılıkla ortalamadan biraz daha küçük olduğu görülmektedir. Ayrıca
Selge’de stadyumda kazanılan zaferlerin kaydedildiği yazıtlar da vardır. İki
tapınağın kalıntıları batıda en yüksek tepede bulunabilir. Bunun Polyios’un
bahsettiği Kasbedion olması büyük olasılıktır. Bu durumda, 17x34 metre olan
büyük peripteral tapınak şehrin baş tanrısı Zeus’a ait olmalıdır. “Templum in
antis” (çift sütunlu revakı olan küçük tapınak) planlı tapınağın da kesin
olmamakla birlikte yakınında bulunan bir yazıta dayanılarak Artemis’e ithaf
edildiği söylenebilir.
Bu tepenin arkasında sadece yağmur sularını biriktirmek için değil aynı zamanda
kuzeybatıdan bir kanalla gelen suyu da tutmak için büyük bir sarnıç inşa
edilmiştir.
Güneydoğuda bu tepe ve diğer tepelerin arasında kentin diğer önemli kamu
binaları yer alır. Burada bir yamaçta sütunlu girişi olan oldukça uzun bir
caddenin, bir nymphaeum’un ve bir hamamın oldukça parçalanmış kalıntıları
vardır.
Güneydoğudaki tepede üç tarafı kapalı geniş kare bir agoranın kalıntıları
vardır. Bunun yanında daha sonraki dönemlere ait olan apsidli bazilika vardır.
Çoğunlukla Roma dönemine tarihlendirilen Selge harabeleri, özellikle M.S.
ikinci yüzyılda Selge’nin ne kadar zengin ve güçlü bir şehir olduğunu gösterir.

Selge’de kazı yapılmamıştır.
Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli
kitabındaki bilgilerden hazırlanmıştır.

_________________
.................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
novanda




Mesaj Sayısı: 150
Deneyim seviyesi: 227
Kayıt tarihi: 24/09/10

MesajKonu: DEVAMI   C.tesi Ocak 22, 2011 9:23 am

CORACESIUM (Alanya)
Türkiye’nin güney sahilinde en dikkat çekici manzaralardan birine sahip olan
Alanya, denize uzanan kayalık bir yarımadanın üzerinde bulunur. Alanya, ilginç
evlere, dik uçurumlara ve istihkam duvarlarına sahiptir. Günümüzün Alanya’sı
olan yerde bilinen en eski yerleşim alanı “kaya” anlamına gelen Coracesium
şehridir. Bu şehir, bulunduğu yer itibariyle bazen Cilicia bazen de Pamphylia
topraklarına dahil edilmiştir. Strabo, Cilicia’yı batıdan doğuya doğru
betimlerken dik uçurumun üzerinde kurulmuş bir kale olarak tanımladığı
Coracesium ile başlar.
Mükemmel limanına ve son derece korunmalı konumuna bağlı olarak bu yer, hemen
hemen her çağda korsanların ya da ayaklanmacıların sığınağı olmuştur. Bu yüzden
M.Ö. 199’da III. Antiochos’a karşı direnen tek şehir Cilicia olmuştur. Yarım
asır sonra, bölgenin yöneticisi olan Diodotos Trypon da VII. Antiochos ile
müttefik kalmayı reddetmiştir. M.Ö. birinci yüzyılda Akdeniz’de korsanlık Roma
İmparatorluğu için büyük bir ekonomik ve politik sorundu; korsanların hububat
gemilerine el koyması öyle boyutlara ulaşmıştı ki neredeyse Roma’yı bile açlık
tehlikesiyle yüz yüze bırakmıştı. Bu sebepten, Puplius Servius M.Ö. 78’de
Cilicia’ya gönderilmiş ve korsanlara karşı bir dizi sefer düzenlemiştir ama
sonunda başarısız olmuştur. Ancak daha sonra M.Ö. 65’te Roma Senatosu
tarafından yetkilerle donatılıp güçlendirilen Puplius, tüm korsan kalelerine
karadan ve denizden saldırarak onları kendi kontrolü altına almıştır. En son
düşen şehir Coracesium olmuştur ve bu süreç içinde sadece korsanların filoları
yok edilmemiş aynı zamanda şehrin istihkam duvarları da yıkılmıştır ve bu
taşlar denize düşmüştür.
Roma İmparatorluğu döneminde Coracesium muhtemelen büyük bir şehir haline
gelmişti çünkü şehir, ikinci yüzyılda kendi madeni parasını basmaya
başlamıştır.
Coracesium’un Hıristiyanlığın ilk yüzyılı ve eski Bizans dönemine ait çok fazla
bilgi yoktur. Komşuları Cilicia ve Pamphylia ile birlikte Hıristiyanlığı erken
dönemlerde kabul etmiş olmalıdır.
Bu dönemde ayrıca şehrin adında da bir değişiklik olmuştur ve şehir
“Kalonorosa” ya da “Güzel Dağ” adını almıştır. Bu isim, çeşitli değişikliklerle
Orta Çağlara kadar kullanılmıştır. Türklerin şehri fethetmesinden sonra da,
şehir Venedikliler, Cenovalılar ve Kıbrıslılar tarafından Candelor, Scandelore
ya da Galenorum olarak adlandırılmıştır.
1220-1237 yılları arasında hükümdarlık süren Sultan I. Alaaddin Keykubat tahta
çıkar çıkmaz, ilk stratejik oyunu kalenin karşı tarafına ilerlemek oldu. Şehrin
yöneticisi Kyr Vard tarafından teslimini garanti altına aldıktan sonra şehre
kendi adını verdi, böylece şehir Alaiye adını aldı. Alaaddin’in limanda
yaptırdığı iyileştirmelerin yanı sıra şehrin Selçukluların başkenti Konya’ya
yakın olması hızlı gelişmesini garantilemiştir. Sultan kışları Alanya’da
geçirdiğinden, şehir birçok inşaat faaliyetine tanık olmuş ve günümüzde de
görebildiğimiz muhteşem yapıları kazanmıştır.
Selçuklu Devleti’nin çökmesinden sonra bölgenin kontrolü Karamanlıların eline
geçmiş; bölge zaman zaman da onlara sadakat yemini eden yerel hükümdarlar
tarafından yönetilmiştir. Kıbrıs Lusignan Kralları sık sık Alanya’yı ele
geçirmeye çalışmışlar, Türkler ve Mısırlılar da şehri Kıbrıs’ı istila etmek
için üs olarak kullanmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşuyla birlikte,
doğu Akdeniz’de ticaret zayıflamıştır ve Alanya eski önemini büyük ölçüde
kaybetmiştir. Bugün Alanya, en iyi korunmuş Selçuklu şehirlerinden biridir.
Alanya Kalesi’nin doğu bölümü deniz ile sınırdaştır ve bu bölüm kuzey
duvarlarıyla kesiştiği yerde Kızıl Kule olarak bilinen geniş sekizgen bir kule
ile korunur. Bu kulenin çapı 29
metre ve yüksekliği 33 metredir. Sade dış görünümüne
rağmen beş katlı karmaşık bir planı olan kulenin içi bir dizi savunma sistemi
ile donatılmıştır. Üst bölümün alt iki katı, kulenin Kızıl Kule olarak
anılmasına yol açan kırmızımtırak tuğlalarla örülmüştür. Yazıtlar, kulenin
1226’da Alaaddin Keykubat için Halepli mimar Ebu Ali’ye yaptırıldığını
kaydeder. Kule 1951 ve 1957 yılları arasında restore edilmiştir.
Kızıl Kule’nin 150 metre
kadar güneyinde, geriye kalan tek Selçuklu tersanesi ya da donanma alanı
vardır. Toplam 57x40 metre olan alan, duvarlarla tonozlu beş ayrı mekana bölünmüştür.
Bunlardan her biri diğerlerine sivri uçlu kemerleri olan dört kapı ile
bağlanır. İçerdeki bu mekanlar, ortaçağ gemilerinin yapımı için yeterli alan
sunmaktaydı. Tersaneye, Kızıl Kule’nin bulunduğu yönden girilir. Girişte,
tersanenin 1227 yılında Alaaddin Keykubat için yapıldığına atfen beş satırlık
bir yazıt vardır. İlk satırda “Allah için zafer ve erken fetih” (Kuran LXI,13)
yazmaktadır. Girişin sağındaki küçük oda, Mekke yönünü gösteren bir mihrap
olmamasına rağmen belki tersanede çalışan işçiler için mescit olarak ya da
ambar olarak kullanılmış olabilir. Soldaki gün ışığı ile aydınlanan oda ise
muhtemelen çalışma odası olarak kullanılmıştır.
Deniz tersanesinin güneyinde, günümüzde Tophane olarak bilinen ve karadan ya da
denizden gelebilecek saldırılara karşı korunmak için tasarlanmış iki katlı bir
kule yükselir. 19 metre
yüksekliğinde olan bu kare kule, yüksek bir uçurumun üzerine inşa edilmiştir.
Zemin kat, iç duvarlarla dört tonozlu odaya ayrılmıştır. Üst kat ise tonozlu
bölmelerle çevrili açık bir oda şeklini almıştır.
Kızıl Kule’den başlayarak kuzey duvarları, Ehmedek olarak bilinen istihkâm
alanına kadar uzanır. Eski Helenistik sur harabelerinin üzerine inşa edilen,
her biri üç kuleye sahip iki yapının planı oldukça kuraldışıdır. Ana giriş
doğudaki geniş bir kapıdandır. Buradan merdivenlerle küçük bir kuleye çıkılır.
Girişin hemen içinde sarnıçları olan şekilsiz geniş bir açık alan vardır. Daha
ileride üç geniş oda vardır. Doğu odasında bir pencerenin yanındaki sıvaya
dönemin yelkenli sandallarının resimleri kazılmıştır. Ortadaki oda muhtemelen
oturma salonu olarak kullanılmıştır ve kuzeybatı ucundaki kubbeli küçük oda ise
banyodur. Ehmedek’in alt kulesinin kuzey cephesinde Alaaddin Keykubat
döneminden, 1227 tarihli güzel bir yazıt vardır.
Ehmedek’in güneyinden ilerlenecek olursa Süleymaniye Camii ile karşılaşılır. Bu
cami iki an bölüme ayrılmıştır; kare ana oda kubbe ile örtülmüştür ve bunun
önünde kemerlerle ayrılmış üç kubbeli bir sundurma vardır. Kubbeler tuğladan
yapılmıştır, duvarlar ise tuğla ve yontulmuş taştan örülmüştür. Caminin
kuzeybatı ucunda iki adet oniki köşeli minare yükselir.
Caminin güneyinde, seyyahlar ve tüccarlar için yapılmış odalarla çevrili geniş
avlusu olan bir kervansaray vardır. Odaların arkasındaki tonozlu geniş bölüm
hayvanlar için kullanılırdı.
Akşebe Türbesi kervansarayın hemen üzerinde yer alır. Ana bina inşaatın
kırmızımtırak tuğlalı bölümüne kadar tek kubbelidir. Kubbeli alana komşu ve bu
alanın doğu cephesi boyunca benzeri bir başka kubbeli alan ve tonozlu bir oda
bulunur. Mavi çinilerle bezenmiş küçük bir minare de yapının kapısının
kuzeydoğusundan yükselir.
Hisar, kalenin tepe noktasında yer alır ve 180x150 metre boyutunda olan
düzensiz bir dörtgen şeklindedir. Bu bölgenin orijinal yapıları, bölgeyi çevreleyen
istihkam duvarlarının üç tanesine dayalı inşa edilmiştir. Batı kenarının sarp
uçuruma yakın olmasından dolayı bu kenarda sağlam duvarlara daha az ihtiyaç
duyulmuştur. Tuğlalardan yapılmış iki büyük sarnıç bu alanın ortasında yer
alır. Bu kalenin tarihi önemi göz önüne alınacak olduğunda, bu bölgede bir
yerin varolduğu düşünülmektedir ancak bugüne kadar kalede bulunan belirgin
kalıntılar arasında böyle bir binaya rastlanmamıştır. Şayet rastlansaydı,
muhtemelen güneybatı ucunda olurdu çünkü bu bölgede çok fazla yıkılmış bina
enkazı ve boyalı fresklerin izleri görülmektedir. Burada ayrıca etrafındaki
yapılar tarafından rahatsız edilmemiş bir Bizans kilisesi de görülebilir.
Kilisenin planı haç şeklindedir ve haçın çubuklarının kesiştiği bölüm,
pandantifler (kubbeli inşaatta kemerler üzerine oturtulmuş kubbe ile kemerlerin
arasını kapatan üçgen biçimindeki kubbe parçalarının her biri) üzerine
oturtulmuş yüksek bir kubbe ile örtülüdür. Birkaç freskli figür, apse (binanın
en ucunda dışa doğru yarım daire formunda alan) duvarlarında ve pandantiflerde
bugün hala görülebilir.
Güney istihkam duvarlarında inşa edilmiş olan küçük bir kilise, Alanya’daki üç
ana işgal evresine tanıklık etmiştir. Günümüzde Arap Evliyası olarak bilinen bu
yapı, Bizans döneminde, Helenistik kule kalıntıları üzerine inşa edilmiştir.
Selçuklu dönemlerinde kilise, üzerine dikkatle eklenmiş mazgallı siperle
savunma duvarına birleştirilmiştir. Doğudan girilen kilise, tuğlalardan
yapılmış alçak bir kubbe ile örtülmüştür ve üslubundan M.S. on birinci yüzyıla
ait olduğu düşünülebilir. Bu yapı, sonradan cami olarak kullanılmıştır.
Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.



PRİENE (Güllübahçe - Söke)
Priene: Aydın ili Güllübahçe beldesi yakınındadır. Priene’de Alman Arkeoloji
Enstitüsü tarafından kazı ve araştırma çalışmaları yürütülmektedir. Varlığı
M.Ö. 2. bin yılına kadar uzanan şehrin ilk kuruluşu hakkındaki bilgilerimiz
hâlen varsayımlara dayanmaktadır. Helenistik dönem boyunca şehir Ptolemaic ve
Seleucid Krallıklarının ve Pergamum Krallığı’nın yönetimi altına girdi. M.Ö.
133’de Pergamum Kralı II. Attalus’un ölümünden sonra toprakları kendi isteğiyle
Roma’ya eklendi ve böylelikle Priene Roma egemenliğine altına girdi. Bizans
döneminde şehir piskoposluktu. Bulgular İmparatorluğun çöküşüne kadar
yerleşimin devam ettiğini kanıtlamaktadır. Bu dönemin sonunda ise, Priene
tamamen terk edilmiştir.
Priene eski şehir plânlamacılığının en güzel örneğidir. Şehir, Miletli mimar
Hippodamus tarafından geliştirilen “grid sistemi” ile inşa edilmiştir.
Genellikle 3,5 metre
genişlikte olan şehrin yan sokakları arazinin eğimli olması sebebiyle
merdivenlidir. Resmi ve halka açık diğer binalar çoğunlukla bir bloğun tamamını
kapsamaktadır ve şehir merkezinde yer alır. Bunlar arasında oldukça korunmuş
olarak günümüze kadar gelen Athena Tapınağı (M.Ö. 4. yüzyıl), Tiyatro, Agora,
Zeus Olympos Tapınağı, Bouleuterion (M.Ö. 150), 2 Gymnasion ve Demeter kutsal
alanı bulunmaktadır. Şehrin, biri batıda diğer ikisi doğuda olmak üzere üç
kapısı vardır. Priene’nin ana giriş kapısı olan “Doğu Kapısı”, taşlı
kaldırımdan yapılmış uzun bir yokuş yoldan sonra ulaşılabilen Tiyatro sokağının
kuzey doğusunda yer alır.


PİSİDİA
Kabaca konuşacak olursak, Pisidia batıda ve kuzeyde Frigya ile, doğuda İsaura
(Lycaonia) ve güneyde Likya ve Pamphylia ile çevrili dağlık bölgedir. Bu
topraklar, aşağı yukarı Türkiye’nin Göller Bölgesini ve Antalya’nın kuzeyindeki
dağları içine alır. Bu bölgedeki araştırmalar ve kazılar bölgenin tarih öncesi
zamanlardan beri yerleşim yeri olduğunu gösterir. Elimizdeki buluntulara göre,
bölgedeki ilk yerleşimlerin tarihi Üst Paleolitik evreye kadar uzanmaktadır.
Çoğunlukla ovalarda ve doğal yükseltilerde bulunan höyüklerden ve insanların
yaptığı doğal tepelerde bulunan höyüklerden ve insanoğlu tarafından yapılan
yüksekliklerden kültürlerin gelişimini takip etmek mümkündür. Bu durum,
özellikle Burdur’un 25
kilometre güneybatısında Hacılar Höyüğü için geçerlidir.
Hacılar sadece bu bölge için değil aynı zamanda tüm Anadolu tarihöncesi bilimi
için de önemli bir yerleşim yeridir. Burada 1957’den 1960’a kadar İngilizler
tarafından yapılan kazılar, Anadolu’nun geçmişinin bilinmeyen dönemlerini
aydınlatmıştır; burada keşfedilen kültürün o döneme ait diğer kültürlerden
üstün olduğu ve kendi yaratıcı özelliğinin olduğu ispatlanmıştır. Hacılar’da
dokuz yerleşim katmanı saptanmıştır ve karbon 14 testlerine göre bunların hepsi
M.Ö. 5600 ve 4750 arasındaki döneme uyar. Buna ek olarak, bunların altında M.Ö.
7000 yıllarını işaret eden A-seramik Neolitik kültüre ait kalıntılar ortaya
çıkartılmıştır. Hacılar’dan çıkartılan en ayırt edici kalıntı fırınlanmış
kilden yapılmış kadın figürleri serisidir. Oturan, uzanan ve çocuk taşıyan kadın
figürleri gibi farklı bu figürlerin hepsinde dolgun göğüsler vardır ve cinsel
organları açıkça betimlenmiştir. Bu figürler, Anadolu kadınının doğurganlığını
ve bereketini sembolize eden Ana Tanrıça ile özdeşleştirilebilir.
Hacılar bölgesindeki bir araştırmada, geniş bir yerleşim alanında ortaya
çıkartılan 30 tepecik buranın M.Ö. 3. bin yılın sonlarında yoğun bir yerleşim
yeri olduğunu kanıtlar. Tarihsel süreçte Pers hükümdarlığının ortalarına kadar
Pisidia’dan söz edilmemiştir fakat Helenistik dönemde yerleşimde kısmi bir
artış olmuştur. Prehistorik dönemde görülenin aksine, bu dönem süresince yerel
halk dağlara çıkarak buralarda kurdukları şehirlerde yaşamışlardır. Savaşçı bir
ruha sahip olan Pisidia insanları devamlı olarak yıkıcı hilelere başvururlardı.
Özgürlük aşkları dağlarda yaşayan Pisidia insanlarını tek bir devlet altında
birleştirmeyi her zaman engellemiştir. Hiç şüphesiz, arazinin kantona uygun
yapısının da bu hizipçiliğe katkısı olmuştur. Pisidia halkı hem dağlık bölgede
arazide bulunmanın hem de önemli ticaret yollarının bölgelerinden geçmemesinin
avantajını kullanarak, özgürlüklerini korumayı ve M.Ö. birinci bin yılın ikinci
yarısına kadar hiçbir devletin himayesine girmemeyi başarmışlardır.
Büyük İskender, Pamphylia’nın şehirlerini aldıktan sonra Pisidia dağlarından
Frigya’ya girmeyi planlamıştır. Bu, aynı zamanda Pisidialılara da bir güç
gösterisi anlamına geliyordu ancak İskender’ın planı geri tepti çünkü Frigya’ya
çıkan Yenice Geçiti’ni kontrol eden Termessos halkı bu geçiti kapadı. Birkaç
gün kaybettikten sonra, İskender geçiti ele geçirdi ve Termessos’u kuşattı
ancak bu şehri kuşatmanın kendisine çok fazla zamana mal olacağını anlayınca,
kuşatmadan vazgeçti. Kuzeye kadar ilerleyerek, İskender başka bir Pisidia şehri
olan Sagalassos’a geçti. Tarihçi Arrianos, İskender’ın ve Sagalassos’un
orduları arasındaki antlaşmayı detaylarıyla vererek şunu söylemiştir:
“Sagalassos önemli bir şehirdi. Diğer tüm şehirler gibi Sagalassos’da da
Pisidialılar yaşardı. Burada yaşayanlar, çok savaşçı bir halkın en cesurları
olarak ünlenmişti.” Sagalassos’u aldıktan sonra, İskender yolu üzerindeki diğer
Pisidia şehirlerini de fethetti.
İskender’ın, Lycia ve Pamphylia’da bir kurtarıcı gibi karşılanmasına rağmen
Termessos ve Sagalassos gibi Pisidia şehirlerinde çok büyük bir direnişle
karşılaşmasından çok önemli sonuçlar çıkartılabiliriz. İskender tüm Batı
Anadolu’nun kontrolünü ele geçirmiş olmasına rağmen Pisidialıların bu güçlü
direnişleri, onların ne kadar özgürlük seven insanlar ve kendilerini İskender’ı
yenecek güçte hissedecek kadar soylu savaşçılar olduklarını gösterir.
Antiochos’u bozguna uğrattıktan sonra Roma, Küçük Asya’da toprak istemediği
için
savaşta kazandıkları topraklar olan Pergamum’u ve Rhodes’i müttefiklerine
verdi. Anlaşmaya göre, batı Pisidia Pergamum’a verildi. Pergamum Kralı
tarafından kurulan Asya vilayetinin dışında kalmasıyla Pisidia, M.Ö. 133’de
özgürlüğüne kavuştu. Bu dönemde kuzey Pisidia’daki olaylar hakkında çok fazla
şey bilmiyoruz ancak doğaları itibariyle güney Pisidia insanları korsanlıkla
uğraştı. Roma’nın müdahalesi yüzeysel kaldı ve şehirler fark edilebilir bir
ekonomik canlanma içine girdi. Bu sebeplerden dolayı, M.Ö. birinci yüzyılın
ortalarında , Pisidia yerleşimlerinin önemli bir bölümü şehir devlet statüsü
kazandı ve kendi madeni paralarını basmaya başladılar.
Pax Romana ile, yerleşim bir kez daha Pisidia ovalarına döndü ve soyguncu
krallarının saklandığı dağlar bile kültür ve sanat merkezi haline geldi.
Sosyal, kültürel ve ticari yaşam canlandı. Bu dönemde gözlem noktaları olarak
kullanmak ve nüfusun Romalılaşmasını hızlandırmak için bir çok koloniler
kuruldu. Cremna, Comama, Antiocheia, Olbasa ve Parlais gibi şehirlerde kurulan
koloniler; kale gibi yapılandırıldı. Buralar aynı zamanda Roma kültürünün ve
Latin dilinin yayılmasını sağlayan merkezler olarak da iş gördü.
Çeşitli imparatorların destekleriyle, M.S. ikinci yüzyılın sonuna kadar bu
bölgede yapı patlaması yaşandı. Yeni yollar, bölgenin şehirlerini birbirine
bağladı. İmparatorluk çökerken bile, özellikle Termessos’ta ve diğer bütün
Pisidia şehirlerinde bir çok yapı vardı. Üçüncü yüzyılın ortalarından
başlayarak, eşkıyalar doğu Pisidia’da güç kazandılar ve Cremna’yı zaptederek
burayı üs olarak kullandılar. İmparator Probus (M.S. 276 – 282 yılları arasında
hükümdarlık yaptı) Küçük Asya’ya geldi ve bölgeyi eşkıyalardan temizledi.
M.S. dördüncü yüzyılın ilk yılları, Pisidia şehirlerinin çöküşünün başlangıcına
işaret eder. Bu süre içerisinde koloniler arasında enteresan bir durum gelişti.
Bölgede birçok bir çok Roma vatandaşı yaşamasına rağmen Yunanca sadece yazı
dilinde kullanılan Latince’den daha yaygındı. Bildirgeler hem Yunanca hem de
Latince olarak iki resmi dilde yazılıyordu ve böylelikle insanlar bildirgeleri
anlayabiliyorlardı.
Strabo, 13 Pisidia şehrini M.Ö. birinci yüzyılda yaşadığı bilinen Artemidoros
isimli bir adamın adıyla tanımlamıştır. Son tahminlere göre, yukarıda daha önce
belirtilen beş koloniye ek olarak, 51 Helenistik ve Roma dönemine ait yerin
ismi bilinmektedir. Bunlardan bazılarının yerleri henüz bilinmemektedir. Tüm bu
şehirler arasından biz, bugünkü Antalya şehri sınırı içerinde bulunan üç
tanesinden söz edeceğiz: Termossos, Ariassos ve Selge.
Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli
kitabındaki bilgilerden hazırlanmıştır.






Piginda
Aydın İli'ne bağlı Bozdoğan İlçesi, Çamlıdere Köyü'nün yaklaşık 7 km. kuzeyinde yer alan kent
Byzantion'lu Stephanos'un bildirdiğine göre, Karia'da yer alan küçük bir
yerleşmedir. Kentle ilgili bilgilerimiz hiç araştırma yapılmamış bir yerleşim
olması nedeniyle sınırlıdır. Üç akropolden oluşan kent üzerinde Hellenistik
Döneme ait surlar bugün rahatlıkla görülebilmektedir. Tiyatro ve olasılıkla
Heraion olarak adlandırabileceğimiz kutsal yapı önemlidir. Kare planlı yapıda
ele geçen yazıtdan öğrendiğimize göre kent üzerinde Zeus Pigindenos (Pigindalı
Zeus) kültü ve bu külte bağlı Zeus Tapınağı yer almaktadır. Bu tapınağın yeri
henüz saptanmış değildir. Ancak bunun Piginda da olduğu sanılmaktadır



Pınara (Minareköy)
Fethiye - Kaş karayolu üzerinde Eşen yakınından ayrılan yol bizi 6 km sonra Minare Köyü
yakınındaki harabelere götürür. Pınara harabeleri de bu köyün gerisinde
bulunmaktadır. Bugünkü Minare Köyü'nün ismi, minare biçiminde ve üzerinde kuş
yuvasına benzeyen kaya mezarlarının yer aldığı bir kayadan gelmiş olmalıdır.
Esasen harabenin ismi de bu kayadan gelmiştir. Zira Pınara, Lykia dilinde
yuvarlak manasına gelmektedir.
Şehrin Xanthos'tan gelme kolonistlerce kurulduğunu eski kaynaklardan
öğreniyoruz. Tarihi bölge ile beraber anılması gereken Pınara, İskender'e
kapılarını açarak teslim olmuştur. Pınara'nın tarihi İskender'den çok önceye,
Troya'ya kadar gitmektedir. Troya Savaşı'nda Pınaralı okçu Pandaros'tan bahsedilir.
Stroban ve daha sonraları Stephanos Byzantions Pınara'nın Lykia'nın çok önemli
bir kenti olduğundan bahsederler. Lykia Birliği içinde üç oy hakkına sahip 6
şehirden birisi olan Pınara İskender'in ölümüyle Bergama Krallığı'na bağlanmış
daha sonra Roma'nın bir şehri olmuştur. Bu dönemde canlanmış ve imar edilmiş
ancak 141 ve 240 yılındaki depremlerden büyük zarar görmüş M.S. IX. yüzyılda
terk edilmiştir. 1957'de görülen depremde de hasar gören dağdaki kayalar aşağı
kaymıştır.
Şehrin akropolü, üzerinde mezarların yer aldığı yuvarlak bir kayadadır. Buraya
güneyden kayaya oyulmuş merdivenlerle çıkmak mümkündür. Akropolün etrafı bir
surla olup buranın Bizans Devri'ne kadar kullanıldığı doğu kısmındaki Bizans
yapılarından anlışılmaktadır.
Akropolün doğu eteğinde yer alan Pınara harabelerinde zengin mimarî
kalıntıların bulunması eskiden refah içinde yaşayan bir kent olduğunu
göstermektedir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır






Phellos
(Pınarbaşı)
Felen Yayla'da bulunan Phellos'a ulaşmak için Kaş - Finike karayolunun 10. km.sindeki Ağullu'dan
Çukurbağ'a doğru sapılıp yeni açılan 3 km.lik yoldan yada biraz ilerideki başka bir
yoldan Pınarbaşı'na ulaşılır. Buradan yangın gözetleme kulesinin yanına kadar
gitmek gerekir. Ayrıca harabeye, Kaş'tan da yürüyerek ulaşmak mümkündür. Tepede
bulunan akropole, çalılıklar arasında bulunan dar bir patika yol ile ulaşılır.
Akropolden aşağı bakıldığında Kaş'ın hemen üzerinde olduğumuzu görürüz. Batıya
doğru baktığımızda da Akdağ'ın başı karlı manzarası bizi büyüler.
Phellos M.Ö. IV. yüzyılda oldukça önemli bir kentti. Hatta Kaş'ta bulunan
Antiphellos, Phellos'un limanı idi. Daha sonra Antiphellos ormanlarında bulunan
sedir ağacı sayesinde zengin ve önemli bir kent olurken Phellos da eski önemini
yitirmiştir.
Sarnıçlarla su ihtiyacını karşılayan diğer Lykia şehirlerinin aksine Phellos'un
suyu boldur. Tepenin doğu yamacındaki zengin su kaynağı aynı zamanda
Çukurbağ'daki çeşmeyi besler. Phellos kentinden çok fazla bir kalıntı bugün
toprak üzerinde görülmese de çevresindeki inanılmaz güzellikler seyredilmeye
değerdir.

Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır



Patara
(Gelemiş, Ovagelmiş, Kelemiş)
Patara antik kenti Fethiye - Kalkan arasındaki bereketli Xanthos vadisinin
güneybatı ucunda yer alır. Ana yoldan Gelemiş yoluna sapıldığında 5 km.lik yol bizi Patara
harabelerine götürür. Son yapılan kazılarda M.Ö. VII. yüzyıla ait seramiklerin
ve paraların bulunması Patara'nın tarihini daha eskilere götürmemize sebep
olmaktadır.
Apollon tanrının doğduğu yer olarak bilinen Patara, Lykia'nın en önemli ve en
eski şehirlerinden birisidir. Hitit Kralı IV. Tudhaliya (M.Ö. 1250 - 1220)
Lukka seferi sırasında "Patar Dağı'nın karşısında adaklar ve armağanlar
yaptım, steller diktim, kutsal mekanlar inşa ettim" demiştir. Bundan da
anlıyoruz ki Hitit Çağı'nda Patara, Patar adıyla vardı. Patara, Xanthos
vadisinde denize açılabilecek tek yer olması nedeniyle tarih boyunca önemli
kent olma özelliğini her çağda devam ettirmiştir. Yeni kazılar onun eski
tarihini de ortaya çıkarması bakımından çok önemlidir. O nedenle şimdilik
şehrin tarihini M.Ö. VI. ve V. yüzyıla kadar çıkarabiliyoruz. İskender'e
kapılarını açarak yıkılmaktan kurtulan şehir, İskender'in ölümüyle M.Ö. 315'te
Antigonos'un ve M.Ö. 304'te Demetrios'un işgalinden kurtulamamıştır. Daha sonra
Mısır'daki Ptolemiaios, Philadelphos'un eline geçmiş, Mısar kralları döneminde
ismi bir müddet Arsinoe olmuşsa da bu isim daha sonraları benimsenmemiş, Patara
M.Ö. 190 yılında III. Antiokhos tarafından zapdetilmiştir. Livius'un M.Ö. II.
yüzyıla girerken yaşanan büyük Antiokhos dönemi olayları ile bağlantılı olarak
Patara için söylediği "Caput gentis" deyimi, yani soyun başkenti
deyişi onu diğer kentlerin en başına yüceltir.
Lykia Birliği içindeki Pınar'a, Xanthos, Olympos ve Myra gibi Patara da üç oy
hakkına sahipti. Birlik toplantıları çoğu kez birliğin limanı durumunda olan
Patara'da yapılmakta idi. Roma egemeliğine geçtikten sonra da önemini
yitirmeyen Patara, Roma valiliklerinin adli işlerini gördüğü bir merkez oluşu
yanında Roma'nın doğu eyaletleriyle bağlantısını kurduğu bir deniz üssü olarak
da önemini korumuştur. Patara aynı zamanda Anadolu'dan Roma'ya nakledilen
tahılların depolandığı ve saklındığı bir limandı. Onun için İmparator Hadrian
zamanında Andriake de olduğu gibi burada da büyük bir hububat ambarı
yapılmıştır. Roma İmparatoru Hadrian karısı Sabine ile Patara'ya gelmiş, bir
müddet burada dinlenmiştir. Roma İmparotorluk çağında Lykia ve pamphylia
eyaletinin başkenti olan Patara, Apollon'un önemli bir kehanet merkezi olarak
da ün yapmıştır. Eski yazarlar kışın burada, yazın Delos'ta kehanette
bulunulduğunu kaydederler. Şehir Bizans döneminde de önemini devam ettirmiş,
Hristiyanlar için önemli bir merkez olmuştur. Zira "Noel Baba" diye
anılan Saint Nicholaos, Pataralıdır. Ayrıca St. Paul Roma'ya gitmek için
Patara'dan gemiye binmiştir. Böylece Erken Hristiyanlık döneminde bir
Piskoposluk merkezi olmuştur. İmparator Konstantin'in başkanlık ettiği M.S.
325'teki Nikaia konsülünde Lykia'nın tek imza yetkilisi din adamı Eudemos'un
Patara Piskoposu oluşu kentin bu devinde gözde oluşunun kanıtıdır. Ne yazık ki
bundan sonra Patara'da şansızlıklar başlamış, tanrılar ve kutsalkişiler buraya
yüz çevirmiş gibi 1600 m
uzunluğunda ve 400 m
genişliğindeki liman kumlarla dolmuştur. Böylece gemiler yanaşamamış, bu da
Patara'nın yavaş yavaş önemini yitirmesine sebep olmuştur. Günden güne kumlarla
örtülen Patara kumların altında uyuyan güzel olarak günümüze kadar gelmiştir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır




Orthosia
Aydın İli'ne bağlı Yenipazar İlçesi, Donduran Köyü sınırları içinde yer
almaktadır. Antik Çağ yazarlarından Strabon Orthosia'dan Karia yerleşmesi olarak
söz etmektedir. İ.Ö. 7. yüzyılda Kimmerlerin saldırısına uğrayan kent, Lydia
Kralı Alyattes'in Kimmerleri yenmesi sonucu bu egemenlikten kurtulup
Lydialıların eline geçen İ.Ö. 6. yüzyılda ise İonia birliğine katılır ve birçok
Anadolu kenti gibi Perslerin egemenliğine girer. Kentteki önemli yapılar
arasında yer alan tiyatro ve Bizans yapısı bugün de ayaktadır. Nekropol
üzerinde ise iyi korunmuş durumda lahitler ve oda mezarlar kaliteli işçilik
göstermektedir





Olympos
(Çıralı, Yanartaş, Deliktaş)
Antalya-Finike yolundan Olympos'a gitmek için Ulupınar'dan harabe levhasının
olduğu yola sapmak gerekir. Dar fakat nefis güzellikteki yol bizi Olympos'un
sahiline kadar indirir. Harabeye ulaşmak için çayı geçip geniş kumsalda biraz
yürüdükten sonra Olympos'un içinden geçen çay kenarına ulaşılır. Çay'ın
yanından giden patika yol bizi harabenin içine götürecektir.
Olympos Hellenistik Devir'de kurulmuştur. Varlığını M.Ö. II. yüzyılda
bastırdığı Lykia birlik sikkelerinden anlıyoruz. M.Ö. 100'de birliğin önde
gelen ve üç oy hakkına sahip altı şehrinden birisi olmuştur. M.Ö. I. yüzyılda
Olympos'a korsanlar dadanmış, şehir korsanların yerleştiği bir yer haline
gelmiştir. M.Ö. 78'de Roma komutanı Servilius Isaurieus Olympos'u korsanlardan
temizleyerek şehri Roma topraklarına katmış, Roma dönemi sırasında hemen
yakınındaki tabii gazların yandığı Çıralı'daki Demirci tanrı Hephaistos kültü
ile büyük bir ün sahibi olmuştur.
M.Ö. II. yüzyılda bütün Lykia kentlerindeki onarım ve yardımlarından
tanıdığımız Rhodiapolisli Opramoas'ın Olympos'a da yardım elini uzattığını ve
birçok yapının onarımını ve yeniden yapımını sağladığını görüyoruz. Böylece bu
yüzyıl Olympos'un en refah içinde olduğu yüzyıl olmuş, bundan sonraki III.
yüzyılda yeniden korsanlar Olympos'a musallat olmuşlardır. Korsanların
saldırıları zengin ve mamur şehri bir anda fakir düşürmüş ve önemini
yitirmesine sebep olmuştur. Bundan sonra şehir önemsiz küçük bir kent olarak
yaşamını sürdürmüştür.
Venedik, Ceneviz ve Rodos şövalyelerinin Akdeniz'de cirit attığı Orta Çağ'da
şehir biraz hareketlenmiş ise de Osmanlıların deniz üstünlüğünü kurmalarından
sonra iyice önemini kaybetmiş ve XV. yüzyılda terk edilmiştir.
Olympos, içinden geçtiği dereciğin iki yanına yayılmıştır. Kumsaldan da görülen
ve mezarların üzerinde bulunan yüksek tepe Olympos'un akropolüdür. Üzerindeki
yapı kalıntıları ise Orta Çağ'da bir kale şekline sokulan surlara aittir. Bu
tepeden bakıldığında Venedik misali ırmağın güzel görüntüsünü
seyredebilirsiniz. Irmak, kenarlarına yapılan poligonal teknikteki duvarlarla
kanal haline sokulmuş, bugün de izlerini gördüğümüz köprü ile iki yaka
birleştirilmiştir.
Nehrin karşı tarafında hemen kıyıda görülen pencereli yapı şehrin hamam
kalıntılarıdır. Olympos'un bu kıyısına nehrin üzerindeki iri taşlara basarak
geçilebilir. Burada çalılıklardan çok zor gezilebilen Olympos'un tiyatrosu
bulunur. Tiyatronun tonozlu paradosları, orkestraya ve çevreye dağılmış süslü
kapı ve niş parçaları burada tipik bir Roma Devri tiyatrosunun bulunduğunu
gösterir. Tiyatro ile deniz arasında Bizans Çağı bazilikası ve suru ile nehrin
kenarındaki hamam kalıntılarıdır. Tiyatronun tonozlu paradosları, orkestraya ve
çevreye dağılmış süslü kapı ve niş parçaları burada tipik bir Roma Devri
tiyatrosunun bulunduğunu gösterir. Tiyatro ile deniz arasında Bizans Çağı
bazilikası ve suru ile nehrin kenarındaki hamam nefis bir başka yapı kalıntısı
yer alır. Ortada oluşan geniş açıklıktan anlaşıldığına göre şehrin agorasının
ve gymnasionunun burada olması gerekmektedir.
Olympos'a bir saatlik mesafedeki yanartaşın mitolojik öyküsü şöyledir:
Yunanistan'a bağlı Argos'ta, Bellerophontes adlı tanrısal güzellikte bir
delikanlı yaşarmış. Uçan at Pegasos'a sahip olmayı çok istediğinden dağ bayır
damadan günlerce Pegasos'un peşinden koşturmuş ama muvaffak olamamış. Birgün
tanrılar rüyasında uçan ata nasıl sahip olabileceğini bildirmişler. O da
tanrıların istediği şekilde atın su içtiği bir anda kendine verilen altın gemle
ata sahip olmayı başarmıştır.
Ancak Bellerophontes birgün yanlışlıkla birisini öldürür. Bundan dolayı
Argos'tan ayrılıp Tiryns kralı Proitos'un sarayına sığınır. Kraliçe bu
yakışıklı gence çok geçmeden aşık olur. Onunla sevişmek ister. Fakat
Bellerophontes konuk olduğu evin sahibine saygısızlık etmek istemez ve
kraliçenin arzusunu geri çevirir. Kraliçe de kocasına yalan söyleyerek gencin
kendisinin zorla koynuna girmek istediğini ileri sürerek ondan intikam almak
ister. Kral öfkelenir ise de konuğunu öldürmek istemez ve onu öldürtmek için
kayınbabası olan Lykia kralına bir mektupla birlikte gönderir.
Bellerophontes Lykia'ya ulaşır. Kral onu Xanthos nehri yakınında karşılar ve
dokuz gün misafir eder. Dokuzuncu günde damadının gönderdiği mektubu alır ve
öldürülmesi gerektiğini anlar. Ancak o da öldüremez ve Khimaira'nın öldürmesini
ister. Böylece ondan kurtulmayı düşünmüştür. Khimaira önü arslan arkası yılan,
ortası keçi olan ve ağzından alevler saçan garip bir yaratıktır. Bellerophontes
tanrıların isteği ve kanatlı atı Pegasos sayesinde Khimaira'yı yere serer.
Kral, Bellerophonhes'e daha birçok zor işler vermişse de o hepsinin hakkından
gelmiştir.
Bunun üzerine kral onun tanrı soyundan geldiğine inanarak ona birçok armağanlar
verir ve kızıyla evlendirir. Bellerophontes Poseidon soyundan gelmektedir. Bu
evlilikten üç çocuğu olur, bunlardan kızı Laodameia, Zeus ile sevişir ve bu
sevişmeden Sarpedon doğar. Sarpedon büyüyünce Lykia kralı olur. Troya savaşına
katılır.
Ben ta uzaklardan geldim yardıma
Anaforlu Xanthos'tan geldim, uzak
Lykia'dan.....
diyerek savaşta geri kalanlara çıkışır ve birçok kahramanlık gösterdikten sonra
Akhilleus'un silahlarıyla savaşan Patroklos tarafından öldürülür. Son nefesini
verirken de vazifesini Glaukos'a devrederek ölür. Zeus oğlunun ölüsünü Lykia'ya
götürmesi için Apollon'a emir verir.
İşte böylece yer altı yaratıklarından Typhon ile Ekhidna'nın birleşmesinden
doğan Khimaira, bugün Çıralı ve Yanartaş denilen Olympos'tan görülen dağda
yaşarmış. Belerophontes'in uçan atı Pegasos'a binerek öldürdüğü Khimaira son
nefesini verirken bile ağzından alevler çıkıyormuş. Bugün tabii gazların
kayalar arasından çıkıp yanması işte bu efsane ile birleştirilir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır




Nysa
Aydın İli'ne bağlı Sultanhisar İlçesi sınırları içindeki Karia kentlerindendir.
Kent ile ilgili en önemli bilgileri yaşamının büyük bölümünü Nysa'da geçiren
Strabon'dan almaktayız. Strabon kentin iki bölümden oluştuğunu anlatmaktadır.
Şehri ikiye bölen sel yatağının batısında gymnasion yer almaktadır. Kuzeyde
Bizans yapı kalıntısı ve kütüphane yer almaktadır. Kütüphanenin kuzeyinde ise
sahne binasında görülen kabartmalarıyla ayrı bir öneme sahip olan tiyatro
bulunmaktadır. Sel yatağının doğusunda ise odeon ve bouleuterion yer alıyor.
Şehrin nekropolü batıda ufak bir yerleşme yeri olan Akharaka yolu üzerinde
bulunmaktadır.






PERGE Pamphylia’nın önde gelen
şehirlerinden biri olan Perge, Kestros (Aksu) Nehri’nin 4 kilometre batısında
iki tepe arasındaki geniş bir ovanın üzerinde kurulmuştur.
M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan ve Perge’den söz eden ilk yazar olan Skylax,
şehrin Pamphylia’da olduğunu ifade eder. Yeni Ahit’de Havarilerin Faaliyetleri
bölümünde “... Paul ve yoldaşları Paphos’tan ayrıldığı zaman Pamphylia’daki
Perge’ye geldiler” cümlesi eski çağlarda Perge’ye denizden ulaşılabiliyor olduğunu
gösterir. Tıpkı Kestros’un bugün uygun iletişim sağlaması gibi, eski çağlarda
da dalgıçlar bölgeyi daha üretken kılıp Perge’de deniz ticaretine olanak
sağlayarak önemli rol oynarlardı. Perge denizden 12 kilometre içerde
olmasına rağmen, Kestros sayesinde bir kıyı şehri gibi denizin avantajlarından
yararlanabiliyordu. Üstelik, içerde olmasından dolayı denizden gelen korsan
saldırılarından da korunmuş oluyordu.
Üçüncü ya da dördüncü yüzyıl dünya haritasının geç dönem kopyalarında Perge,
Pergamum’da başlayan ve Side’de biten ana yolun yanında gösterilir.
Strabo’ya göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Kalkhas isimli
kahramanların liderliğinde Argos’tan gelen koloniciler tarafından
keşfedilmiştir. Dilbilimsel araştırmalar Achaean’ların Pamphylia’ya M.Ö. ikinci
bin yılın sonlarına doğru girdiğini doğrular. Bu çalışmalara ek olarak, 1953’te
Perge şehrinin Helenistik giriş kapısının avlusunda yapılan kazılarda bulunan
M.S. 120 – 121 yıllarına ait yazıtlar da bu kolonileşmeye tanıklık eder;
heykellerin altlarındaki yazılarda şehrin efsanevi kurucularından Mopsos,
Kalkhas, Riksos, Labos, Machaon, Leonteus ve Minyasas adlı yedi kahramandan söz
edilir.
Dördüncü yüzyılın ortalarına kadar Perge ile ilgili daha fazla yazılı kayıt
yoktur. Bununla birlikte, Büyük İskender’in gelişine kadar Perge’nin Perslerin
yönetiminde bulunduğu su götürmez bir gerçektir.
M.Ö. 333’te Perge hiç direnmeden İskender’e teslim olmuştur. Perge’nin bu
teslimci davranışı, olumlu politikasının yanı sıra o dönemde şehrin henüz
koruyucu surlarla çevrilmemiş olması ile de açıklanabilir.
İskender’in ölümünden sonra, Perge kısa bir süre Antigonos’un nüfuz alanına ve
daha sonra Seleucid egemenliği altına girmiştir. Seleucidler ve Pergamum kralı
arasındaki sınır anlaşmazlığı, Apamea Antlaşması’ndan sonra da devam edince
Roma Konsolosu Manlius Vulso M.S. 188’de arabulucu olarak Roma’ya
gönderilmiştir. Manlius Vulso, III Antiochos’un Perge’de bir garnizona sahip
olduğu öğrenince Pergamum Kralı’nın ısrarı ile şehri kuşatmıştır. Bu noktada,
garnizon komutanı, konsolosu Antiochos’un izni olmadan şehri teslim edemeyeceği
konusunda bilgilendirmiş ve bunun için otuz güne ihtiyacı olduğunu söylemiştir.
Bu sürenin sonunda da Perge Pergamum’un eline geçmiştir.
Yaklaşık olarak M.Ö. 133’te Pergamum Krallığı Roma’ya devredildiğinde Perge,
tam bağımsız olmuştur.
M.Ö. 79’da Romalı devlet adamı Cicero, bazı davalarda savcılık görevi yürüten
konsey yardımcısı Kilikyalı Gaius Verres’in kanunsuz davranışlarını senatoya şu
ifadelerle anlatmıştır: “Bildiğiniz gibi, Diana’nın Perge’de çok eski ve kutsal
bir tapınağı var. Şunu iddia ediyorum ki, bu tapınak da Verres tarafından
soyulmuş, yağmalanmıştır ve Diana’nın heykelinden altın koparılmış ve
çalınmıştır.”
Perge’de kutsal sayılan tanrı ve tanrıçalar arasında Artemis’in önemli bir yeri
vardır. Pamphylia lehçesinde Vanassa Preiia denilen bu eski Anadolu tanrıçası,
Helenistik dönem madeni paralarının üzerinde bu adla görülür ve Yunan
kolonileşmesinden sonra Artemis Pergaia adını alır. Madeni paraların üzerine
kült heykel ya da kadın avcı olarak basılmasının yanı sıra, Perge’nin Artemis’i
kazılarda bulunan bir çok heykel ve rölyefin de konusudur. Kare taş blok
üzerinde kült heykel biçimindeki bir rölyef özellikle ilginçtir. Artemis
Pergaia kültü, daha birçok şehirde, hatta Akdeniz çevresindeki ülkelerde bile
görülür.
Eski dünyada Artemis Pergaia’nın bu kadar ünlü olmasına rağmen, ona ait
tapınağın izleri henüz bulunamamıştır. Şimdilik, Artemis’in altınla bezeli
heykelini koruyan ve boyutları, güzelliği ve mimarisi antik yazarlar tarafından
göklere çıkarılan bu ünlü anıtın madeni paralardaki şematik betimlemelerinden
edinebildiğimiz bilgilerle yetinmeliyiz.
M.S. 46’da , Perge Hıristiyan dünyası için önemli bir olaya ev sahipliği
yapmıştır. Yeni Ahit, Havarilerin Faaliyetleri bölümünde, St. Paul’ün
Kıbrıs’tan Perge’ye oradan da Pisidia’daki Antiocheia’ya gittiği ve sonra
Perge’ye dönerek bir vaaz verdiği anlatılır. St. Paul daha sonra şehirden
ayrılarak Attaleia’ya gitmiştir.
İmparatorluk döneminin başlangıcından itibaren, Perge’de iş projeleri hayata
geçirilmiş ve M.S. ikinci ve üçüncü yüzyıllarda şehir yalnızca Pamphylia’nın
değil, tüm Anadolu’nun en güzel şehirlerinden biri haline gelmiştir.
Dördüncü yüzyılın ilk yarısında, Büyük Konstantin (324 - 337) krallığı sırasında,
Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmasıyla birlikte, Perge,
Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Şehir beşinci ve altıncı
yüzyıllarda da bir Hıristiyanlık merkezi olmayı sürdürmüştür. Sık görülen isyan
ve akınlara karşı, kendilerini yalnızca akropolisin içinde savunabilen
vatandaşlar, şehir surlarının içine çekilmişlerdir. Perge yedinci yüzyılın
ortalarında baş gösteren Arap akınlarıyla kalan gücünü kaybetmiştir. Bu dönemde
şehrin bir kısmı Antalya’ya göç etmiştir.
Şehre giren bir kişinin karşılaştığı ilk bina, Kocabelen Tepesi’nin güney
eteklerine inşa edilmiş Yunan-Roma tipi tiyatrodur. Yarım daireden biraz daha
büyük olan cavea (seyirci oturma yerlerinin bulunduğu alan), ortasından geçen
geniş bir diazomayla (yatay geniş basamak) ikiye ayrılmıştır. Toplam 13000
kişilik tiyatro diazomanın altında 19, yukarısında 23 oturma sırasından oluşur.
Roma tiyatrosu mimari kurallarına uygun olarak, giriş ve çıkış yolu olarak
kullanılan tiyatro galerilerinde, izleyiciler diazomaya her iki uçtan, kemerli
geçitlerden ve merdivenlerden geçerek her iki tarafta da bulunan paradoslardan
(yan çıkış kapıları) ulaşırlar ve buradan da oturacakları yerlere dağılırlardı.

Cavea ve sahne arasında orkestraya ayrılan alan, yarım daireden biraz daha
geniştir. Orkestra alanı, üçüncü yüzyıl ortalarında gladyatör ve vahşi hayvan
dövüşlerinin popüler olduğu zamanlarda arena olarak kullanılmıştır. Bu alanın
etrafı, hayvanların kaçmasını engellemek için Herme formunda yapılmış mermer
toplar arasından geçen oyma panellerle çevrilmiştir.
Kısmen ayakta duran iki katlı sahne harabesi, sütunlu mimarisi ve heykel
süslemeleriyle M.S. ikinci yüzyılın ortalarına tarihlendirilebilir. Harabenin
cephesinde sanatçıların girişlerini ve çıkışlarını sağlayan beş kapı arasındaki
sütunlar yukarıdaki dar bir podyumu destekler. Tiyatronun en belirleyici
özelliği, podyumun bu yüzünü süsleyen mitolojik konulu rölyeflerdir. Sağdaki
ilk rölyef, mitolojide nymph (su, dağ ve ormanlarda yaşayan periler) olarak
bilinen kadınlardan biri ile Perge’nin can damarı Kestros (Aksu) Nehri’ni
kişileştiren yerel bir tanrıyı betimler. Buradan itibaren rölyefler sırasıyla,
şarap tanrısı ve tiyatroların kurucusu ve koruyucusu olan Dionysos’un tüm
hayatını anlatır. Dionysos, Zeus’un ve bir kralın kızı olan ve baharla
karşılaştırılan güzelliği dillere destan Semele’nin oğludur. Kocasını sürekli
kıskanan Tanrıça Hera, oğlu ile birlikte Semele’den kurtulmak ister. Tanrıça,
Semele’yi kandırmak için kızın annesinin kılığına girer ve Semele’den Zeus’u tüm
ihtişamı ve gücüyle görmesine izin vermesi konusunda ikna etmesini ister. Her
şeye inanan Semele oyuna gelir ve Zeus’a razı olması için yalvarır.
Sevgilisinin yalvarışlarına dayanamayan Zeus, iki tekerlekli at arabasıyla
Olympos’tan iner ve onlara görünür ancak, ölümlü Semele, Zeus’un parlaklığına
dayanamaz ve alevler içinde kül olur. Ölürken, doğmasına henüz zaman olan
aşkının meyvesine hayat verir ve onu alevlerin dışına fırlatır. Zeus bu erkek
bebeği alır, kendi kalçasını yararak bebeği yerleştirir ve yarayı diker ve
bebeği normal doğum zamanı gelene kadar orada saklar. Bu nedenle önce annesinin
rahminden daha sonra da ikince kez babasının kalçasından dünyaya gelen çocuğa
Dionysos-born (çifte doğan) adı verilir. Böylece, bebek Hera’nın
kötülüklerinden korunabilmesi, beslenebilmesi ve yetişkinlik çağlarına
erişebilmesi için, Hermes tarafından Nysa Dağı’ndaki nymph’lere götürülür.
Nymphler, burada çocuğu özel ilgi ve sevgiyle büyütürler. En sonunda, genç bir
adam olan Dionysos bir gün mağaranın duvarlarında yetiştirilen asmalardaki tüm
üzümlerin suyunu içer. Şarap, böylece keşfedilir. Yeni içkisini dünyanın her
köşesine tanıtmak ve asma kültürünü yaygınlaştırmak için şarap tanrısı, iki
panterin çektiği iki tekerlekli arabasıyla dünya turuna çıkar.
Ne yazık ki, bu güzel kabartmaların önemli bir bölümü sahnenin çökmesi sonucu
hasara uğramıştır. 1985’de başlayan kazılar süresince bulunan bu parçalar,
orijinalinde yapının değişik konulardaki daha fazla frizle süslendiğinin
kanıtıdır. Yapının hangi bölümüne ait olduğu hala anlaşılamayan 5 metre uzunluğundaki bir
frizin konusu özellikle ilginçtir. Bu frizde, Tyche sol elinde bir bereket
boynuzu ve sağ elinde bir kült heykel taşır. Bunun her iki tarafında
tanrıçalarına kurban etmek için boğalar getiren bir yaşlı adam ve iki gencin
figürleri vardır.
Tiyatrodan şehre giden asfalt yolun sağında eski çağlardan günümüze kalan en
iyi korunmuş stadyumlardan biri vardır. 34x334 metre ölçülerindeki bu büyük
dikdörtgen yapı, kuzey ucunda at nalı şeklindedir ve güneyi açıktır. Binaya
büyük olasılıkla bu noktadan anıtsal ahşap bir kapıdan geçilerek girilmekteydi.
Stadyumun altında, uzun kenarlarının her birinde otuzar ve kuzey ucundaki kısa
kenarında on tane olmak üzere toplam yetmiş kemerli oda bulunmaktadır. Bu
odalar birbirlerine bağlıdır ve her üç bölmede bir tiyatroya giriş vardır. Bu
bölmelerin günümüze kadar ulaşabilenlerinin üzerindeki, sahiplerinin adının
yazılı olduğu ve çeşitli malların listelendiği yazıtlardan bu yerlerin dükkan
olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kemerli odaların üzerinde bulunan oturma
sıraları 12,000 kişilik oturma kapasitesi sağlar. Üçüncü yüzyılın ortalarında
gladyatör vahşi hayvan dövüşleri popüler olunca, stadyumun kuzey ucu koruyucu
kafeslerle çevrilmiş ve arenaya dönüştürülmüştür. Mimarisi ve taş işçiliği, bu
büyük yapının M.S. 2. yüzyıla ait olduğunu kanıtlar.
Şehir surlarının dışında kalan dikkate değer bir başka kalıntı da Bithynia
Valisi Plancius Verus’un kızı Plancia Magna’nın lâhdidir. Şehrin anıtlarla ve
heykellerle bezeli birçok yerine sahip olan ve Perge’deki kamusal işlerin
başını çeken Plancia Magna, varlıklı ve yurttaşlık bilincine sahip bir kadındı.
Topluma yaptığı hizmetlerden ötürü, halk, meclis ve senato Plancia’nın
heykellerini dikmiştir. Çeşitli yazıtlarda Plancia’nın adı şehrin idaresindeki
en üst düzey memurluk olan “demiurgos” sıfatı ile birlikte yazılır. Buna ek
olarak, Plancia Magna, ömür boyu tanrıların anası rahibesi, Artemis Pergaia
rahibesi ve imparatorluk kültü baş rahibesi idi.
Perge’nin büyük bir kısmı, bazı bölümlerinin tarihi Helenistik döneme kadar
uzanan surlarla çevrilidir. İstihkam duvarlarının üzerine 12 – 13 metre yüksekliğinde
kuleler inşa edilmiştir. Ancak sürekli barışın ve sükunetin sağlandığı Pax
Romana döneminde surlar önemini yitirmiş ve duvarların ötesinde tiyatro ve
stadyum gibi yapılar hiç korkmadan inşa edilmiştir. Dördüncü yüzyılda yapılan
surlardaki geç döneme ait kapıların birinden geçerek şehre giren biri, daha
sonraki dönemlerde yapılan duvarlarla çevrili 40 metre uzunluğunda
küçük, dikdörtgen bir avluya gelir. Bu avludan zafer takı formunda ve oldukça
süslü ikinci bir kapıya, güney kapısına geçilir. Bu kapı, 92 metre uzunluğunda ve 46 metre genişliğinde
trapezoid biçimli avluya çıkar. İmparator Septimus Severus ( M.S. 193 - 211)
hükümdarlığı süresince tören alanı olarak kullanılan bu avlunun batı duvarında
anıt çeşme ya da nymphaeum vardır. Yapı, geniş bir havuzun arkasında iki katlı
zengin süslemeli bir bina cephesinden oluşmaktadır. Yazıtından yapının, Artemis
Pergaia, Septimius Severus ve karısı Julia Domna ve oğullarına ithaf edildiği
açıktır. Nymphaeum kazılarında bulunan binanın cephesine ait bir yazıt, bina
cephesinin parçaları ve Semptimius Severus’un ve karısının mermer heykelleri,
şimdi Antalya Müzesi’ndedir.
Nymphaeum’un tam kuzeyindeki anıtsal koridor, Pamphylia’daki en geniş ve en
muhteşem hamama açılır. 13x20 metre ölçülerindeki geniş havuz (natacia), kamuya
açık büyük spor alanının (palaestra) güney portico’sunda (sütunlu giriş) yarım
daire formunda bir odanın içini kaplar. Palaestra, ön tarafta bir portico ile
sınırlandırılır. Pergeliler palaestra’da spor yaptıktan sonra bu havuzda
temizlenirlerdi. Ön cephenin dinamik mimarisinden, cephede kullanılan renkli
mermerlerden ve dekor olarak kullanılan Genius, Heracles, Hygiea, Asklepios ve
Nemesis heykellerinden, bu alanın göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip olduğu
açıktır. Buradan bir başka kapı, gene havuzlu bir alan olan frigidarium’a
(soğuk su odası) çıkar. Hamama girecek insanlar bu havuza girmeden önce havuzun
kuzey kenarı boyunca sığ bir kanaldan akan suda ayaklarını yıkarlardı.
Varolan kanıtlar frigidariumun Muse (Zeus ve Mnemosyne’nin dokuz kızının, dokuz
sanat dalı tanrıçası kız kardeşin her birine verilen genel ad) heykelleriyle
bezendiğini gösterir. Buradan sonra birbirine bağlantılı tepidarium ve
caldarium vardır. Bu odaların altında kazan dairesinden gelen sıcak havanın
dolaşımını sağlayan ısıtma sistemine ait tuğla dizileri görülür. Roma hamamında
yıkanmak çok aşamalı bir işlemdi. Hamama giren kişi ilk olarak apodyterium denilen
bir odada giysilerini çıkartır ve bundan sonra spor yaptığı palaestra’ya
girerdi. Gösterdiği fiziksel efor sonucu oluşan terinden ve kirinden arınmak
için havuza girer ya da caldrium’daki sıcak suyla yıkanırdı. Buradan sonra,
soğuk su banyosu için tepidarium’a ya da frigidarium’a giderdi. Roma döneminde
hamam sadece yıkanmak için kullanılan bir yer değil, aynı zamanda erkeklerin
günlerini geçirmek için buluştukları ya da çeşitli önemli konuları
tartıştıkları bir yerdi. Frigidarium’un kuzeyindeki uzun dikdörtgen bölüm
muhtemelen hamama gelenlerin gezindiği ve sohbet ettiği bir yerdi. Bu odanın
batı duvarlarında uzun, mermer bir sıra vardır. Kazılar süresince birçok sütun
tabanında bulunan yazıtlar, sütunların üzerinde bulunan heykellerin Claudius
Peison isimli biri tarafından bağışlandığını gösterir.
İçerdeki avlunun kuzey ucunda Perge’nin en görkemli yapısı olan Helenistik
giriş kapısı vardır. Tarihi M.Ö. üçüncü yüzyıla uzanan ve arkasında at nalı
şeklinde bir avlu olan iki kuleden oluşan bu kapı, çağın savunma stratejisine
uygun olarak akıllıca tasarlanmıştır. Kuleler üç katlıdır ve koni şeklindeki
çatılarla örtülmüştür. Plancia Magna’nın yardımıyla, M.S. 120 ve 122 yılları
arasında bu avlunun dekorasyonunda çeşitli değişiklikler yapılmış ve savunma için
kullanılan bu yapı şeref avlusuna dönüştürülmüştür. Bina cephesini oluşturmak
için kat kat renkli mermerler döşenmiş, birkaç yeni niş açılmış ve korinth
tarzı sütunlar ilave edilmiştir. Alt kısımlardaki nişlerde Afrodit, Hermes, Pan
ve Dioskouroi gibi tanrı ve tanrıçaların figürleri yer almaktaydı. Avluda
yapılan kazılarda dokuz heykelin yazılı kaideleri bulunmuştur ancak heykellere
henüz ulaşılamamıştır. Yazıtlara göre, muhtemelen yukarıdaki nişlerin içinde
yer alan bu heykeller, tarihi belgelerde de anlatıldığı gibi Truva Savaşı’ndan
sonra Perge’yi kuran efsanevi kahramanları temsil etmekteydi. İki heykel
kaidesi üzerindeki yazıtta, M. Plancius Varus ve oğlu C. Plancius Varus’un
isimleri Perge’ye karşı olan cömertliklerinden ve yüceliklerinden dolayı “kurucu”
sıfatıyla yer almaktadır, kendilerine bu şeref uygun görülmüş ve Perge’nin
ikinci kurucuları olarak kabul edilmişlerdir.
At nalı şeklindeki avlu kuzeyde Plancia Magna tarafından yaptırılan zafer takı
şeklindeki anıtsal giriş kapısı ile sınırlandırılmıştır. Kazılarda ortaya
çıkartılan heykel kaidelerindeki yazılar, giriş kapılarındaki nişlerde
Nerva’dan Hadrian’a kadar olan süreçte hükümdarlık süren imparatorların ve
karılarının heykellerinin durduğunu göstermektedir.
65 metrekarelik agora, Helenistik giriş kapısının doğusunda yer alır. Geniş bir
stoa (kenarları sütunlu gezinti caddesi), dört bir kenardan dükkanlar dizili
bir merkezi çevreler. Bu dükkanların zeminleri renkli mozaiklerle döşenmiştir.
Kuzey portico’daki bir dükkanın önünde eski oyunlarda kullanılan ilginç bir taş
görülebilir. Kişi başına altı taş ile oynanan ve bu taşların zar gibi atıldığı
oyunun, benzer taşlara komşu şehirlerde de rastlanmasından dolayı, o dönemlerde
bölgede popüler olduğu sanılmaktadır. Avlunun ortasında Side’deki agora’da
(çarsı) olduğu gibi yuvarlak bir yapı vardır; bu yapının kesin özellikleri
henüz bilinmemektedir.
Kuzeyden güneye şehir merkezi boyunca, restorasyon çalışmaları halen süren
sütunlu bir cadde, acropolis’in (hisar) yakınında bulunan Demetrios-Apollonios
Zafer Takının altından geçerek uzanmaktadır. Bu cadde doğudan güneye inen bir
başka cadde ile kesişir. 250
metre uzunluğundaki bu caddenin iki kenarında,
arkalarında sıra sıra dükkanlar bulunan geniş portico’lar vardır. Bu şekilde,
iki tarafı sütunlu mimari, Romalıların perspektif anlayışlarını yansıtan
çeşitli örnekler sunar. Ayrıca bu portico’lar insanlara kışın şiddetli
yağışlardan ve yazın Perge’nin kavurucu sıcaklarından korunabilecekleri yer
sağlardı. İklim koşullarına uygun olmasından dolayı, bu tip caddelere güney ve
batı Anadolu şehirlerinde sık sık rastlanırdı. Perge’nin sütunlu caddesinin en
ilgi çekici yanı yolu ortadan bölen havuzumsu su kanallarıdır. Nehir tanrısı
Kestros tarafından akıtılan bu temiz ve berrak su, caddenin kuzey ucundaki anıt
çeşmeden (nymphaeum) çıkar, oradan da durgun bir şekilde kanallara akar ve
Pamphylia’nın kavurucu sıcaklarında Pergelileri bir nebze serinletirdi. Hemen
hemen caddenin tam ortasında, portico’ya ait rölyeflerle bezeli dört sütun göze
çarpar. İlk sütunda dört atın çektiği bir savaş arabasına binen Apollo; ikinci
sütunda avcı kadın Artemis; üçüncü sütunda şehrin mitolojik kurucularından
Calchas ve son olarak dördüncü sütunda şans tanrıçası Tyche (Şans)
betimlenmiştir.
Ana yol, akropolisin ayağında M.S. ikinci yüzyılda inşa edilen bir başka
nymphaeumda (anıt çeşme) son bulur. İki katlı yapının zengin cephe mimarisi ve
sayısız heykelleri, yapıyı Perge’nin en dikkat çekici anıtlarından biri yapar.
Kaynaktan getirilen sular, çeşmenin tam ortasındaki nehir tanrısı Kestros
heykelinin altından aşağıdaki havuza boşalır ve buradan kanallar yoluyla
caddelere akardı.
Caddelerin kesiştiği Apollonios Zafer Takından sola dönüp Helenistik kapıdan
geçince Perge’nin en eski binası olarak bilinen palaestra ile karşılaşılır.
Burada, öğretmenleri denetiminde şehrin gençleri güreş antrenmanı ve beden
eğitimi yaparlardı. Bir yazıta göre, odalarla çevrilmiş olan açık alandan
oluşan bu büyük kare yapı, C. Julius Cornutus tarafından M.S. 41 – 54 yılları
arasında hüküm süren İmparator Claudius anısına yaptırılmıştır.
Sanatçılar tarafından mermer bir kente dönüştürülen Perge, modern şehir
planlamacılarını kıskandıracak kusursuz şehir planıyla gerçekten muhteşemdi.
Birinin şehrin görkemini tam olarak anlayabilmesi için Antalya Müzesi’ni
ziyaret ederek Perge’den çıkarılıp burada sergilenen yüzlerce heykeli görmesi
gerekir.
Perge’nin yetiştirdiği ünlü adamlar arasında Fizikçi Asklepiades’den, felsefeci
Varus’tan ve matematikçi Apollonios’tan söz edilebilir.
Perge’de kazı çalışmaları Türk arkeologlar tarafından 1946’dan beri devam
etmektedir.
Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.

_________________
.................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
novanda




Mesaj Sayısı: 150
Deneyim seviyesi: 227
Kayıt tarihi: 24/09/10

MesajKonu: DEVAMI   C.tesi Ocak 22, 2011 9:24 am

Myus
Bafa Gölü kıyısında, Miletos'un 15
km. doğusunda, Avşar Köyü yakınlarında bulunmaktadır.
Strabon Myus'un Atina kralı Kodros'un oğlu Kydrelos tarafından kurulduğunu
bildirilmektedir. Yine Strabon'un anlattığına göre Panionion birliğine dahil
kentlerden birisidir. Herodotos, İ.Ö. 499'da Pers donanmasının Myus kenti
açıklarına demirlediğini bildirmektedir. Ancak Herodotos Myus'un İ.Ö. 494'teki
Lade Deniz Savaşına sadece üç gemi ile katıldığını bildirmektedir. Yapılan
kazılarda antik kaynaklarda adı geçen ve beyaz mermerden yapıldığı bilinen
Dionysos tapınağı ortaya çıkarılmıştır. Kent üzerinde bugün Dionysos tapınağına
ait parçalar, Arkaik Döneme ait sur duvarları ve Bizans kalesi kalıntıları
görülmektedir


Myra (Demre, Kale)
Antalya'nın Kale (Demre) ilçesinde bulunan Kaş - Finike arasındaki çarpıcı kaya
mezarlarıyla ünlü Myra'ya düzgün bir yolla kolayca ulaşılır. Aziz Nicholaos'ın
piskoposluk yaptığı ve bu nedenle tüm Orta Çağ boyunca ününü sürdüren Myra
önemli bir Lykia kenti olup isme "Yüce Ana Tanrıçasının yeri"
anlamına gelmektedir. Lykia dilinde "Myrrh" olarak geçen Myra, Demre
ovasını kuzeybatıdan çeviren dağların denize bakan yamacına kurulmuştur. Önce
bugünkü kaya mezarlarının üzerindeki tepeden kurulan şehir daha sonraları
aşağıya inerek genişlemiş ve Lykia'nın çok önemli altı büyük kentinden birisi
olmuştur. Kentin M.Ö. IV. yüzyılda basılan ilk sikkesi üzerinde ana tanrıça
kabartması vardır.
Antik kaynakların M.Ö. I. yüzyıldan itibaren Myra'dan bahsetmelerine rağmen,
kaya mezarlarından ve bastıkları sikkelerden, şehrin en az M.Ö. V. yüzyılda varolduğu
anlaşılmaktadır.
Şehrin içinden geçen Demre Çayı (Myros) deniz ticaretini geliştirmiş ancak
korsanların kolayca baskın yapmalarına neden olmuştur. Bu nedenle Myralılar
limanları Andriake'de, nehrin ağzına bir zincir gererek bu baskınları
durdurmaya çalışmışlardır. M.Ö. 42'de Sezar'ı öldüren Brutus asker toplamak
için Lykia'ya gelmiş, Xanthos'u aldıktan sonra komutan Lentulus'u para toplamak
için Myra'ya göndermiştir. Myralılar buna karşı çıkmışlar ve kendilerini
müdafaa etmeye çalışmışlarsa da komutan nehrin ağzına gerilen zincirleri
kırarak şehre girmiştir. M.S. 18'de Tiberius'un evlatlığı olan Germanicus ve
karısı Agrippina burayı ziyaret etmişler ve Myralılar limanları olan
Andriake'ye onların heykellerini dikerek kendilerine olan saygılarını göstermişlerdir.
M.S. 60'da ise St. Paul Roma'ya giderken Myra'da gemi değiştirir. Eski
kaynaklar Myra ile Limyra arasında gemi seferlerinin yapıldığını kaydederler.
Lykia Birliği'nin metropolisi olan Myra M.S. II. yüzyılda büyük bir gelişme
göstermiş, burada Lykialı zengin kişilerin yardımları ile birçok yapı
yapılmıştır. Örneğin Oinoandalı Licinius Langus 10.000 dinar vererek tiyatro ve
portikoyu yaptırmıştır. Ayrıca Rhodiapolisli ve Kyeanaili Iason'un da Myra'nın
imarı için çok yardım ettigini kitabelerden anlıyoruz. Aziz Nicholaos'ın
Myra'da başpiskoposluk yaptığı II. Theodosion (408 - 450) zamanında Myra'nın
Lykia Bölgesi'nin başşehri olduğu bilinmektedir. Şehir VII. yüzyıldan
başlayarak IX. yüzyıla kadar devamlı Arap akınlarına uğramış, 809 yılında Harun
El Reşit'in komutanlarından birisi Myra'yı zaptetmiştir. 1034 tarihinde
Arapların yaptığı deniz hücumlarında St. Nicholaos Kilisesi yıkılmıştır.
Arap akınlarının verdiği huzursuzluk, Myros Çayı'nın sık sık taşması, bu taşma
nedeniyle gelen toprakla bazı yapıların dolması ve bu arada meydana gelen
depremler şehrin terk edilmesine ve Myra'nın köy hüviyetine bürünmesine sebep
olmuştur. Türkler bu bölgeye geldikleri zaman böylesine küçülmüş bir Myra
bulmuşlardır.
Tiyatronun üzerindeki dağda bulunan akropolde fazla birşey kalmamıştır. 1842'de
Myra'yı ziyaret eden ve akropole çıkan Spratt burada küçük taşlardan başka
birşey kalmadığını görmüştür. Roma Devri'nden kalma şehir surlarında yer yer
Hellenistik Devir'den kalma ve hatta M.Ö. V. yüzyıla ait olan duvar kalıntıları
bulunmaktadır. Tiyatronun yakınında şehre doğru giderken, yolun sonunda hamam
veya bazilika olabilecek geç devir kalıntıları görülmektedir.
Myra'nın su ihtiyacı Demre deresinin aktığı vadi kenarındaki kaya yüzüne açılan
kanallarla karşılanmaktaydı. Bugünde bu kanalları görmek mümkündür. Myra'nın
diğer yapıları bugün toprak altında olup gün ışığına kavuşacakları zamanı
beklemektedirler. Myra'ya gelirken yol üzerindeki Karabucak mevkiinde, günümüze
kadar iyi korunmuş Roma Devri mezar anıtı dikkati çeker.
Çay ağzındaki Myra'nın limanı olan Andriake'nin üzerinde kehanet merkezi
olmasıyla ünlü Sura antik kenti Sura'dan birkaç km uzaklıktaki Gürses'te ise
Trebenda antik kenti yer alır. Şimdi tiyatrodan başlayarak kaya mezarlarını ve
St. Nicholaos Kilisesi'ni tanıyalım:
Myra'nın görkemli tiyatrosu oldukça sağlam olarak günümüze kadar gelebilmiştir.
Arkasındaki dik dağın yamacında kurulan tiyatronun caveası büyük ölçüde
kayalara oyulmuştur. Tiyatro daha sonraları arena olarak da kullanılmış, bu
nedenle bazı düzenlemeler yapılmıştır.
Kaya mezarlarıyla ünlü Myra'da mezarlar hemen tiyatronun üzerinde ve doğu
taraftaki nehir nekropolü denilen yerde olmak üzere iki yerde toplanmıştır.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.



MİLETUS
Miletus (Milet): Milet, Aydın ili, Söke ilçesi sınırları içerisinde Söke’ye 30 km. uzaklıkta ve Akköy
yakınlarındadır.
Milet’te ilk kazılar 1899’da Th. Wiegand tarafından başlatılmış ve 1938’e kadar
devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra tekrar başlatılan çalışmalar
hâlen kazı ve onarımlarlarla Alman uzmanlar tarafından sürdürülmektedir.
M.Ö. 38’de şehir, Roma imparatorlarının özel ilgisiyle özerkliğini elde etti.
Böylece Milet İyon şehirleri arasında metropol düzeyine ulaştı. M.S. 3.
yüzyıldan başlayarak, bu parlak dönem yavaş yavaş kötüye gitmeye başladı.
Şehir, limanlar alüvyonla doldukça, etrafı bataklığa döndükçe ve sıtma
tehlikeli boyutlara ulaştıkça terk edilmeye başlandı. Bizans döneminde, şehrin
sınırları oldukça daralmıştı ve binalar tiyatronun çevresinde toplanmıştı.
Duvarlar yeniden inşa edildi ve bazı binalar restore edildi. M.S. 6. yüzyılda
ilerlemek için yapılan çabalar ise uzun sürmedi.
Milet kuruluşunda bir liman kenti olmakla beraber, Büyük Menderes nehrinin
getirdiği alüvyonlarla liman doldurulduğu için bugün denizden içeride
bulunmaktadır. Kentte ızgara plân uygulanmış ve yapılar bu plânın öngördüğü
biçimde konumlanmışlardır. Kentte bulunan yapılar arasında 15.000 kişilik
kapasitesi olan ve son yıllarda onarılmaya başlanan Roma çağı yapısı Tiyatro,
M.S. 1. yüzyılda inşa edilmiş Roma Hamamları, ana dini merkez olan Delphinion,
Kuzey Agora, M.S. 1. yüzyıla ait Ionik Stoa, Capito hamamları, Gymnasium, 2.
yüzyılda inşa edilen Bouleterion, 164x196 m. boyutlarındaki Güney Agora, M.S.
2. yüzyılda yapılan Faustina Hamamı önem kazanır.


Magnesia
Magnesia ad Meandrum, Aydın İli, Germencik İlçesi Ortaklar Bucağına bağlı Tekin
Köy sınırları içinde Ortaklar-Söke karayolu üzerinde yer almaktadır. Kent,
kuruluşunun anlatıldığı efsaneye ve antik kaynaklara göre Thessalia'dan gelen
ve Magnetler olarak isimlendirilen bir kavim tarafından kurulmuştur. Apollon'un
kehaneti ve lider Leukippos'un öncülüğünde o dönemde bir koy olan bugünkü Bafa
Gölü kıyısında karaya çıkan Magnetlerin kurdukları ilk Magnesia'nın yeri kesin
olarak bilinmemekle birlikte, Menderes Nehri kenarında olduğunu antik
kaynaklardan öğrenmekteyiz. Menderes'in sürekli yatak değiştirip taşması sonucu
oluşan salgın hastalıklar ve Perslere karşı daha emin bir kent kurma zorunda
kalmaları nedeniyle Magnetler, İ.Ö. 400 yıllarında kenti bugünkü yerinde,
Gümüşçay'ın yanında yeniden kurmuşlardır. Hellenistik Dönemde önce Seleukos,
ardından Bergama Krallığı'nın hakimiyetine giren Magnesia, Roma Döneminde
önemini korumuş, Bizans Döneminde piskoposluk merkezi olmuştur. Magnesia, bir
kent suru ile çevrili, yaklaşık 1.5
km. çapında bir alanı kapsayan, ızgara planlı cadde ve
sokak sistemine sahip bir kentti ve Priene, Ephesos, Tralleis üçgeni arasında
ticari ve stratejik açıdan önemli bir konuma gelmişti. Magnesia antik kenti
fazla yıkım ve tahribata uğramamıştır. Bunda nehir taşmalarının ve Gümüş
Dağı'ndan inen yağmur sularının getirdiği mil tabakasının kenti örtmesinin de
payı yüksektir. Magnesia'da ilk kazılar kısa süreli bazı araştırmalardan sonra
1891 yılında Berlin Müzesi adına Carl Humann tarafından yapılmıştır. 21 ay
süren bu kazılarda tiyatro, Artemis tapınağı ve sunağı, agora, Zeus tapınağı ve
prytaneion kısmen ya da tamamen ortaya çıkarılmıştır.
Magnesia'da bulunan eserler Paris, Berlin ve İstanbul müzelerinde
sergilenmektedir. 1893 yılında sona eren kazılardan yaklaşık 100 yıl sonra,
yavaş yavaş ortadan kaybolmakta olan Magnesia'da kazılara 1984 yılında Kültür
Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi adına yeniden başlanmıştır. Magnesia'nın
zamanımızdaki ünü antik dönem mimarı Hermogenes'ten kaynaklanmaktadır. Antik
Dönem yazarı mimar Vitruvius'a göre Hermogenes oktagonal pseudodipteros tapınak
planını uygulayan ilk mimardır. Vitruvius, Hermogenes'in baş yapıtının
Magnesia'daki Artemis Leukophryene tapınağı olduğunu söyler. Hermogenes'in
tapınağı, Arkaik Döneme (İ.Ö. 6 yy.) ait olan Artemis tapınağının kalıntıları
üzerine Hellenistik Dönemde (İ.Ö. 3/2 yy.) inşa edilmiştir. Tapınak, İon
düzeninde 8 x 15 sütunlu olup 67.50 x 40 metreyi bulan boyutlarıyla Anadolu'nun
4. büyük tapınağıdır. Tapınağın önünde "U" formlu planıyla Bergama
Zeus sunağına öncülük eden bir sunak bulunmaktaydı. Sunak, yüksekliği iki insan
boyuna ulaşan kabartma ve heykellerle bezenmişti. Magnesia'daki diğer önemli
bir yapı ise bugün toprak altında kalmış olan tiyatrodur. Magnesia tiyatrosu
(İ.Ö. 2 yy. sonu), Vitruvius'un verdiği genel tiyatro planına en fazla uyan
ender örneklerden biridir. 100 yıl önceki kazılardan sonra yeniden toprakla
örtülen diğer yapıların başında yine Hermogenes'in yaptığı varsayılan agora ve
Zeus tapınağı gelmektedir. 26.000
m² lik boyutu ile döneminin en büyük çarşıları arasında
yer alan agoradaki Zeus tapınağının cephesi bugün Berlin Bergama Müzesi'nde
sergilenmektedir. Magnesia'da bugün görülebilen diğer yapılar Roma İmparatorluk
dönemi ve daha sonralarına aittir. Spor ağırlıklı bir eğitim merkezi olan
gymnasion, Milet'teki Faustina hamamının küçük bir kopyası olan hamam, tiyatro
ile Artemision arasında yer alan odeion, 25.000 kişilik stadion, su yolu
theatron olarak adlandırılan, tiyatro planlı bitmemiş bir yapı, çarşı
bazilikası, niteliği henüz bilinmeyen bir Bizans yapısı ve Artemision'u da
çevreleyen Bizans suru Magnesia'da bilinen diğer yapılardır. 15. yüzyıla ait
enine planlı Çerkez Musa Camii ise örenyerinin tek İslâmî yapısıdır. Yabancı
ekiplerin büyük olanaklarla çalıştıkları Ephesos, Milletos, Aphrodisias ve
Hierapolis gibi ünlü antik kentlerimiz arasında, onlardan hiç de aşağı kalmayan
ün ve öneme sahip bu ören yerimizi gezin, görün, tanıyın, tanıtın.


Limyra (Turunçova)
Finike'ye 9 km
uzaklıkta bir harabe yeri de Limyra'dır. Turunçova - Kumluca arasındaki
Torunlar'da bulunan antik kent, 1216
m yüksetlikteki bir tepenin eteğinde kurulmuş olup yol
üzerindedir.
Limyra, Lykia'nın en eski şehirlerinden birisidir ve eski adı da Zemuri'dir. Bu
şehrin varlığı M.Ö. V. yüzyıldan beri bilinmektedir.
Zengin topraklara sahip olan şehir, giderek zenginleşmiştir. Lykialı Perikles,
Perslere karşı Lykia Birliği'ni kurmak için Limyra'yı başkent olarak kullanmış,
Lykia'nın sönmeyen özgürlük meşalesinin ateşini bu kentte yakmıştır. Bilindiği
üzere M.Ö. IV. ve V. yüzyıllarda bütün Anadolu gibi Lykia da Pers egemenliği
altında bulunmakta ve Anadolu, satrap adı verilen genel valilerle yönetilmekteydi.
Büyük İskender M.Ö. 333 yılında Perslerin egemenliğine son vermiş, böylece
Büyük İskender'in eline geçen bölge onun bıraktığı Vali Nearkhos tarafından
idare edilmiştir. İskender'in ölümünden sonra paylaşılan imparatorluğun bu
bölgesi; önce Antigonos'un, ondan sonra M.Ö. 301 yılında Lysimakhos'un eline
geçmiştir. Bundan sonra tekrar Ptolemaiosların buraya sahip olduğunu görüyoruz.
Böylece şehir kısa aralıklarla İskender'in generalleri arasında el
değiştirmiştir. Ptolemaiosların yönetiminde M.Ö. 197 yılına kadar kalan bölge
ve Limyra şehri nihayet bu tarihte Suriye Kralı III. Antiokhos tarafından
alınarak Suriye Krallığı'na bağlanmıştır.
Bundan sonra Magnesia Savaşı'nda Antiokhos'un yenilmesiyle yapılan Apemaia
Antlaşması'na göre Limyra, Rodos Krallığı'na verilmiştir. Ancak Lykialılar bu
Rodos egemenliğinden pek hoşlanmamışlar, bu nedenle sık sık başkaldırarak
Roma'nın dikkatini bu bölgeye çekmeye çalışmışlardır. Nihayet Romalılar M.Ö.
167'de bölgeye Rodos Krallığı'ndan alarak kendi kontrolleri altına tutmuşlardır.

M. Ö. II. yüzyılda Lykia Birliği içinde gördüğümüz Limyra, kendi adına birlik
parası bastırabilecek durumdaydı. M.Ö. I. yüzyıl ve M.S. II. yüzyıl arası,
Perikles döneminden sonra Limyra'nın en parlak dönemi oluşmuştur. Ne varki M.S.
141'de meydana gelen deprem Limyra'yı alt üst etmiş, büyük zarar vermiştir. Bu
depremden sonra bölgenin zenginlerinden olan Opramoas şehrin yeniden
kurulmasına yardım etmiş, bu arada kitabesinden öğrendiğimize göre tiyatroyu da
bu zengin şahıs yeniden yaptırmıştır.
Bizans dönemi de bir hayli parlak geçen Limyra'nın bu dönemde Piskoposluk
Merkezi olduğunu görüyoruz. Ancak IX. yüzyıldaki Arap akınlarından sonra şehir
önemini yitirerek terkedilmiştir.
Yolun kenarında Limyra'nın tiyatrosu bulunmaktadır. Tiyatro M.S. 141 yılındaki
büyük depremle yıkılmış, zengin Opramoas tarafından yeniden yapılmıştır. Bugün
tiyatronun tonozlu, çift diazomalı skenesi yıkılmış durumdadır. Tiyatronun
karşısında, yer yer sökülen Roma ve Bizans Devri surları bulunur.
Sur duvarın yukarı bir çevirme yapmakta, bunun için de Perikles'in sarayı
bulunmaktadır. Surların arasından geçilirse bu kısma ulaşmak daha kolay
olacaktır. Ayrıca şehrin caddesi bir derenin istilasına uğrayarak sular altında
kalmış ve dramatik bir görünüşe sahip olmuştur.
Tiyatronun üzerinde bulunan mezar anıtının kitabesinde Katabura'ya ait olduğu
anlaşılmaktadır. Kabartmalarla süslü kaidesinin üzerinde bir lahdin yükseldiği
bu anıt mezar, M.Ö. 350 tarihlidir. Katabura, Limyra Kralı Perikles'in kardeşi
veya akrabası olmalıdır.
Doğu nekropolünde kayaya oyulmuş ion sütunlu M.Ö. IV. yüzyıla tarihlendirilen
bir mezar anıtı ile üzerinde kabartmaları bulunan bir diğer mezar dikkat
çekicidir. Limyra yakınındaki Çavdır'da dere kenarında bulunan M.Ö. IV. yüzyıla
ait lahit ilginçtir. Bu mezarın bir tarafında baba, diğer tarafında anne ve
çocuk kabartmaları görülür. Finike'den Elmalı istikâmetine giderken yolun
kuzeydoğu tarafında bulunan tepede grup halinde Lykia kaya mezarlarının nefis
görüntüleri ile karşılaşılır.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.



Laertes
Toros Dağları üzerinde, Dim Vadisi ağzında yükselen Cebel-i Reis dağının
eteğine kurulmuştur. Alanya'dan yaklaşık 25 km. uzaklıktadır. En yakın köy
Gözüküçüklü'dür. Antik Çağda Dağlık Kilikya olarak bilinen bölgenin sınırları
içerisindedir. Strabon kentten, limanı olan ve göğüs biçiminde bir tepe üzerine
kurulmuştur diye söz eder. Kentin günümüze kadar gelebilen önemli kalıntıları
olarak gözetleme kulelerini, Caracalla eksedrasını, odeon veya tiyatroyu, Zeus
Megistos tapınağını, Apollon tapınağını, Caesar tapınağını, agora, hamam ve
nekropolünü sayabiliriz. Kentte Hellenistik Döneme ait kalıntıların olmayışı,
bu sırada bölgenin korsanların elinde oluşuna ve dolayısıyla imar faaliyetlerinin
yeterince yapılamayışına bağlanmaktadır. Kentin tarihini daha erkene götüren ve
bu kentte bulunmuş İ.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen, üç yüzü Fenike dilli yazıt
Alanya Müzesi'nde sergilenmektedir. Laertes'te bulunan diğer bir eser, Alanya
Müzesinde sergilenen "Romalı bir askere ait olan diploma", kentin
askeri yönüne ışık tutacak özelliktedir. Kalıntılar Roma Dönemine
tarihlenmektedir.


Labranda
Zeus Labraundos'un kutsal alanı olan Labranda, eski Karia'da (Güneybatı
Anadolu), bağlı olduğu Mylasa (Milas) şehrinin 14 km. kuzey doğusunda yer
almaktadır.
En eski buluntular yaklaşık İ.Ö. 600 yılına aittir. 6. ve 5. asırlarda kutsal
alan, sonradan tapınak terası olarak kullanılan alan tek küçük suni bir
düzeltiden oluşuyordu. 497'de kutsal alanda bir savaş yapılmış ve Karia ordusu
müttefikleri Miletlilerle beraber Pers ordusuna yenilmiştir.
İ.Ö.4. yy. tapınağın en önemli devridir. Mausolos (İ.Ö.377-352) ve İdrieus
(İ.Ö. 351-344) adlı satraplar zamanında burası yeni bir görünüm kazanmıştır.
355'de Labranda'daki yıllık kurban şöleninde Mausolos kendisine yönelik bir
suikastten son anda kurtulmuştur. Burada yer alan bir dizi suni teras, bir veya
iki giriş binası, küçük bir Dor binası (olasılıkla çeşme binasıdır), anıtsal
merdiven, iki geniş ziyafet salonu (andronlar), sundurmalı yapı (oikoi diye
adlandırılır), Stoa ve etrafı sütunlu Zeus Mabedi gibi yapılar bu olaydan sonra
yapılmış olsa gerekir. 344'de İdrieus'un ölümüyle bu tür çalışmalara son
verilmiştir. İ.S. 4. yüzyılda meydana gelen büyük bir yangın felaketi nedeniyle
kutsal alan kült yeri olmaktan çıkmıştır.
Buradaki kazı çalışmaları 1948 yılında Uppsala Üniversitesi'nden A.W. Persson
tarafından başlatılmıştır ve o zamandan beri aralıklarla devam etmektedir.
Şimdiki kazılar P. Hellström tarafından yürütülmektedir.
Mylasa'dan kutsal alana 8 m.
genişliğinde olan kutsal yol ile ulaşılırdı. Bu yolun üzerindeki döşeme izleri
bugün bile görülebilmektedir. Alana iki giriş binasından (propylon) biriyle
geçilirdi. Bunlar Milas mermerinden yapılmış, iki sütunlu, her iki cephede İon
alınlıkları taşıyan etkileyici geçit kapılarıydı.
"Dor Binası" diye adlandırılan yapı, dikdörtgene yakın düzensiz
oluşumuyla güney propylon binasının hemen doğusunda yer almaktadır. Kuzeye
dönük, dört sütunlu, ön avlulu mermer cepheli, Dor düzeninde bir yapıdır.
Muhakkak ki bir çeşme binası işlevindeydi. Roma Devrinde bu küçük bina hamam
külliyesine dahil edilmiştir.
Kutsal alanın 200 m.
batısında, arkası istinat duvarıyla sağlamlaştırılmış stadyum bulunmaktadır.
Yarışların başlama ve bitiş taşları her iki uçta da hâlâ mevcuttur. Kutsal
alanda yapılan 5 günlük şölen sırasında burada da bazı yarışlar düzenlenmiş
olsa gerektir.


Klaros
Klaros oniki İon kentinden biri olan Kolophon'a ait bir kehanet merkezidir. İki
kent arasında kurulmuş olan Klaros, Kolophon'un 13 km. güneyinde, Notion'un
(deniz üzerindeki Kolophon) 2
km. kuzeyinde yer alır. Buradaki Apollon Tapınağı,
Delphi ve Didim'deki gibi kehanet merkezi olarak uzun zaman büyük önem
taşımıştır. Kutsal alan ile ilgili en eski bilgiler Homerik hymnoslarda
(ezgiler) İ.Ö. 7. ve 6. yüzyıla değin gitmektedir. Hellenistik ve Roma Dönemi
boyunca da önem taşıyan Klaros Apollon Tapınağı'nın yakınında bir kutsal
mağaranın bulunması, burada daha önceki dönemlerde bir Kybele kültünün
varlığına işaret eder.
Klaros Apollon kutsal alanı ilk olarak C. Schuchardt tarafından saptanmıştır.
Daha sonra 1907 yılında Theodore Macridy kutsal yolun başlangıcında yer alan
propylon'un (anıtsal giriş binası) sütununu bularak, 1913 yılında Charles
Picard ile birlikte propylonu gün ışığına çıkarmış, aynı zamanda büyük
eksedrayı bulmuştur. I. Dünya Savaşı nedeniyle ara verilen çalışmalar 1950
yılında Louis Robert tarafından başlatılmış ve 1961 yılına değin
sürdürülmüştür. 27 yıllık bir aradan sonra 1988'de başlayan kazılar, Prof. Dr.
Juliette de La Geniere
başkanlığındaki bir ekip tarafından gerçekleştirilmektedir. 1988-1989
yıllarında yapılan sistematik temizlik çalışmaları sayesinde, alüvyonlar
altında kalmış olan yapılar açığa çıkarılmıştır.
Kutsal alanın başlangıcında yer alan ve deniz yoluyla gelenler için giriş
konumunda olan propylon, İ.Ö. 2. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir. Dor
düzenindeki yapı kare planlı olup 3 krepis üzerinde yükselmekte ve kuzey
bölümünde iki sütun bulunmaktadır. Orthostatlar, duvarlar, anteler ve
sütunlarda Apollon kâhinine danışmak üzere, kentler adına gelmiş olan
delegelerin ve tanrı Apollon'a ilahiler söyleyen çocukların isimlerini içeren
yazıtlar yer alır.
Propylon ile tapınak arasında uzanan ve tapınağın doğu cephesinde sona eren kutsal
yolun iki kanadında, üzerinde Roma Dönemi ileri gelenleri, Asya eyaleti
valileri ve antik kentler ile ilgili onur anıtları bulunmaktadır. Bunların
üzerinde, anıt sahiplerine ait olabilecek bronz heykellerin izleri görülür.
Apollon tapınağı, 26 x 46 m.
boyutlarında olup Dor düzeninde inşa edilmiştir. Peripteros planındaki (6 x 11
sütunlu) tapınak 5 krepis üzerinde yükselmekteydi. Tapınağın cellasında (kült
heykelinin bulunduğu oda) büyük boyutlu Apollon heykeliyle birlikte Artemis ve
Leto heykellerinin de ele geçirilmesi, burada Apollon'un yanı sıra kızkardeşi
Artemis ve anneleri Leto için de bir kültün varlığına işaret eder. Bulunan
parçalara göre 7-8 m.
yüksekliğinde olabileceği düşünülen Apollon heykeli oturur durumda, Artemis ve
Leto heykelleri ise ayakta betimlenmiş olmalıdır. Bu anıtsal heykellerin
mulajları, tapınağın batısında yeniden düzenlenmiştir. Stilistik açıdan İ.Ö. 3.
yüzyılda yapımına başlandığı anlaşılan tapınağın peristyloslu İmparator
Hadrianus (İ.S. 2. yüzyıl) tarafından tamamlanmıştır. Kazılardan elde edilen
verilere göre, söz konusu tapınağın altında Arkaik Dönemde de Apollon'a ait
küçük bir tapınağın ve sunağın bulunduğu anlaşılmaktadır.
Tapınağın cellasının altında bugün taş kemerleri görülen kutsal bölümde
kehanet, antik kaynaklara göre Delphi'de olduğu gibi Pythia adı verilen kadın
aracılığıyla değil, bir erkek kâhin aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.
Klaros'ta bulunmuş olan yazıtların kehanet üzerine hiçbir bilgi vermemekle
birlikte, Bergama, Sivas, Amasya, Kayseri ve Konya gibi kentlerde Klaros
Apollonunun öğütlerini içeren yazıtlar bulunmuştur. Bunun yanı sıra, Psidia
kentlerinden Sagalassos'ta Klaros Apollon'u için bir tapınak yapıldığı
bilinmektedir. Klaros'taki Apollon tapınağının kehanet
alanındaki işlevini ortaya koyan en eski bilgi Büyük İskender Dönemine
gitmektedir. Pausanias'a göre; Büyük İskender'e rüyasında Pagos Dağı'nın
eteklerinde (Kadifekale) yeni, büyük bir kent kuracağı söylenmiş, bunun üzerine
kral rüyanın yorumu için Klaros'taki Apollon kâhinine danışarak olumlu yanıt
aldıktan sonra yeni Smyrna'yı kurmuştur. Tapınağın pronaosunda (giriş bölümü)
kuzey ve güney yönünde iki merdiven bulunmakta, bunlar mavi mermerden yapılmış
bir koridorda birleşmektedir. Doğu-batı yönündeki koridor, 0.70 m. genişlikte, 2.10 m. yükseklikte olup,
daha sonra ikiye ayrılarak yeraltı salonlarına ulaşmaktadır. Yeraltındaki
kemerli iki salondan oluşan, kâhinliğin yapıldığı adyton (kutsal oda) kült
heykelinin bulunduğu cellanın altında yer almaktadır. Doğudaki kemerli salonda
taş oturma bantlarının yanı sıra, Apollon'un kutsal taşı olan mavi mermerden
yapılmış omphalos bulunmaktadır. Bunun bir benzeri de Delphi'de ele
geçirilmiştir. Kâhin ve yazman, bekleme odası niteliğindeki bu salonda
durmaktaydı. Batıdaki ikinci salonda, doğudaki ile arasında yer alan kapıdan
başka bir giriş bulunmamakta, yalnızca kâhinin karanlıkta girebildiği bu
salonda, içinde kutsal suyun korunduğu, dikdörtgen bir kuyu yer almaktaydı.
Kâhin bu suyu içtikten sonra kehanetlerini şarkı şeklinde dile getirmekteydi.
Apollon tapınağının 27 m.
doğusunda 9 x 18.45 m.
ölçülerinde bir sunak yer almakta, tapınak ile sunak arasında kuzey-güney
yönünde yerleştirilmiş 4 sıra halinde 100 adet hayvan bağlama bloğu
bulunmaktadır. Üzerlerinde birer demir halkanın yer aldığı dikdörtgen formlu
taş bloklar şimdiye dek bulunmuş olan tek örnektir ve kurban törenleri için
yapılan düzenlemelerle ilgili bilgi vermesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Törenlerin yapıldığı alanın kuzey kenarı boyunca yer alan bir sıra stel, kutsal
alanın bu bölümünü sınırlar görünümdedir. Klaros'ta ele geçirilmiş olan bir
decretum'dan, Apollon'a adanmış bayramların her beş yılda bir kutlandığı
anlaşılmaktadır. Apollon tapınağının kuzeyinde, ona paralel olarak inşa edilmiş
İon düzeninde küçük bir tapınak ve sunak yer almaktadır. Bu sunakta Arkaik
Döneme ait Artemis heykelinin ele geçirilmesi, söz konusu tapınağın Artemis'e
adandığını göstermektedir.


OSMANİYE-KARATEPE-ASLANTAŞ GEÇ HİTİT KALESİ
Karatepe-Aslantaş; Adana (bugün Osmaniye) İli, Kadirli İlçesi sınırlarında M.Ö.
8. yüzyılda, yani Geç Hitit Çağında, kendisini Adana Ovası hükümdarı olarak
tanıtan Asativatas tarafından, kuzeydeki vahşi kavimlere karşı bir sınır kalesi
olarak kurulmuş, Asativadaya diye adlandırılmıştır. Kalenin batısında, güney
ovalardan Orta Anadolu yaylasına geçit veren bir kervan yolu, doğusunda Ceyhan
Irmağı (Pyramos), bugün ise Aslantaş baraj gölü yer almaktadır. Yüksek
kulelerle donatılmış T-biçimli anıtsal iki kapı binası kale içine açılıyordu.
İki kule arasından, üstü açık bir geçitten sonra bir eşiğin arkasında bazalttan
mil yatakları içinde dönen anıtsal ahşap bir kapı aşılarak bir sahanlığa, bunun
yanında iki yan odaya, gene sahanlıktan da kale içine giriliyordu. Güneybatı
kapı binasının iç tarafındaki kutsal alanda çifte boğa kaidesi üstünde Fırtına
Tanrısı'nın boy heykeli yer alıyordu. Kapı binalarının iç duvarları bazalt
bloklara işlenmiş arslanlar, sfenksler, yazıtlar ile günün inanç ve yaşayışını
sergileyen kabartmalardan oluşan duvar kaplamaları ile donatılmıştır. Bugüne kadar bilinen Fenike ve Hiyelogrif
(Luvca) yazı sistemlerindeki en uzun çift dilli metin birer kere her iki kapı
binasına; Fenikece 3. bir örneği de kutsal heykel üzerine işlenmiştir.
Böylelikle, Fenike metninin okunabilmesi sayesinde, henüz tam anlamıyla
çözümlenmemiş olan, Anadolu'da M.Ö.2.bin yılının başlarına kadar geri giden
hiyerogliflerin nihai çözümüne olanak sağlayan bir anahtar ele geçmiş oldu.
İşte bu yüzdendir ki Karatepe-Aslantaş yazıtları Mısır hiyerogliflerinin
okunmasını sağlayan ünlü Rosetta taşına benzetilmiş, uluslararası bir üne
kavuşmuştur. M.Ö. 2. bin yılda Anadolu'ya hakim olan, başkenti bugünkü Boğazköy
(tarihsel Hattuşaş) olan Hitit İmparatorluğu M.Ö. 1200 yıllarında "deniz
kavimleri" baskını sonucunda parçalanıp dağıldıktan sonra, Torosların
güneyinde Malatya, Sakçagözü, Maraş, Kargamış, Zincirli gibi bazı krallıklar
kurulmuş, bunlar daha sonra, çeşitli aşamalarda Asurluların eline geçmiş
yağmalanmışlardır. Asativatas'ın hükümdarlığı işte bu döneme rastlar. Kurduğu
kale de büyük olasılıkla Asurlular tarafından M.Ö. 720 sıralarında Salmanasar
V, ya da M.Ö. 680 yıllarında Asarhaddon tarafından yakılıp yıkılmış ve
terkedilmiştir.
Astivatas'ın Seslenişi
Ben gerçekten Asativatas'ım
Güneşimin adamı, Fırtına Tanrısı'nın kulu
Avariku'sun büyük kıldığı, Adanava hükümdarı
Beni Fırtına Tanrısı Adanava kentine ana ve baba yaptı ve Adanava kentini ben
geliştirdim
Ve Adanava ülkesini genişlettim, hem gün batısına, hem de gün doğusuna doğru.
Ve benim günümde Adanava kentine refah,tokluk, rahatlık tattırdım, ve Pahara
depolarını doldurdum
Ata at kattım, kalkana kalkan orduya ordu kattım, herşey Fırtına Tanrısı ve
Tanrılar için,
çalımlıların çalımını kırdım.
Ülkede kötü olanları ülke dışına attım
Kendime bey konakları kurdum, soyumu rahata kavuşturdum ve baba tahtına
oturdum, bütün krallarla barış kurdum.
Krallar da beni ata bildiler, adaletim, bilgeliğim, ve iyi yüreğim için.
Bütün sınırlarımda güçlü kaleler kurdum, kötü kişilerin, çete başlarının
bulunduğu sınırlarda;
Mopsos evine boyun eğmeyenlerin hepsini ben , Asativatas, ayağımın altına
aldım.
Buralardaki kaleleri yok ettim, kaleler kurdum ki Adanavalılar rahat ve huzur
içinde yaşaya.
Gün batısına doğru benden önceki kralların alt edemediği güçlü ülkeleri alt
ettim.
Ben Asativatas, bunları alt ettim, kendime kul ettim ve onları ülkemin
gündoğusuna doğru, sınırlarımın içine yerleştirdim.
Ve günümde Adanava sınırlarını gün batısına, gerekse gün doğusuna doğru
genişlettim.
Öyle ki, önceleri korkulan yerlerde, erkeklerin yola gitmekten korktukları
ıssız yollarda, günümde kadınlar kirmen eğirerek dolaşmaktadır.
Ve benim günümde bolluk, tokluk, rahat ve huzur vardı.
Ve Adanava ve Adanava ülkesi huzur içinde yaşıyordu.
Ve bu kaleyi kurdum ve ona Asativadaya adını vurdum,
Fırtına Tanrısı ve tanrılar beni buna yönelttiler, ta ki bu kale Adana ovasının
ve Mopsos evinin koruyucusu olsun.
Günümde Adana ovası topraklarında bolluk ve huzur vardı,
Adanava'lılardan günümde kılıçtan geçen kimse olmadı.
Ve ben bu kaleyi kurdum, ona Asativadaya adını vurdum.
Oraya Fırtına Tanrısı'nı yerleştirdim ve ona kurbanlar adadım; yılda bir öküz,
çift sürme zamanı bir koyun, güzün bir koyun adadım.
Fırtına Tanrısını takdis ettim, bana uzun günler, sayısız yıllar ve bütün
kralların üstünde büyük bir güç bahşetti.
Ve bu ülkeye yerleşen halk öküz, sürü, bolluk ve içkiye sahip oldu, dölleri bol
oldu, Fırtına Tanrısı ve tanrılar sayesinde.
Asativatas'a ve Mopsos evine kulluk ettiler.
Ve eğer krallar arasında bir kral, prensler arasında bir prens, hatırı sayılır
bir insan Asativatasan'ın adını bu kapıdan siler, buraya başka bir ad yazar,
bunun ötesinde bu kente göz diker ve Asativatas'ın yaptırdığı bu kapıyı yıkar,
yerine başka bir kapı yapar ve ona kendi adını vurursa, aç gözlülük, kin ya da
hakaret amacıyla bu kapıyı yıkarsa, o zaman Gök Tanrısı, Yer Tanrısı ve Evrenin
Güneşi ve bütün tanrıların gelen kuşakları bu kralı, bu prensi ya da hatırı
sayılır kişiyi yeryüzünden sileceklerdir.
Yalnızca Asativatas'ın adı ölümsüzdür, sonsuza dek,
Güneşin ve Ayın adı gibi.


Kültepe Örenyeri

Kayseri-Sivas karayolunun 20.
km.sinde yolun 2 km. kuzeyindedir. Yüksekliği 22 m. çapı 50 metreyi bulan
bir höyük tepe ile onun etrafını çeviren "Karum" adı verilen aşağı
şehirden ibarettir.
1948 yılından beri Prof. Dr. Tahsin Özgüç başkanlığındaki heyet tarafından
sistemli olarak kazılmaktadır. Kazılarda höyükteki en eski yerleşimin Geç
Katolik Çağ (M.Ö.300-2500) olduğu, onu Eski Tunç Hitit, Frig, Hellenistik-Roma
çağlarının takip ettiği tespit edilmiştir.
Karum sahası; höyüğün doğu ve güneydoğu eteklerini çevirmektedir. M.Ö.
1950-1650 yıllarında Anadolu'ya ticaret maksadıyla gelen Assurlu tüccarlar
tarafından iskân edilmiştir. Höyük ve Karum alanında açığa çıkarılan büyük
dinsel ve resmi yapılar, evler, dükkanlar ve atölyelere ait mimari kalıntılar
açık hava müzesi olarak sergilenmektedir.
Soğanlı Örenyeri
Kayseri-Adana karayolu üzerinde bulunan Yeşilhisar İlçesi'ne bağlı, ilçeye 15 km. mesafede Soğanlı
Köyü'nün içindedir.
Ürgüp, Göreme, Ihlara ve Zelve vadilerinin benzeri doğal oluşum ile kaya kilise
ve mağaralarının, bugünkü köy evleriyle iç içe girdiği bir yerleşim yeridir.
IV. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlığın Kappadokya'daki merkezlerinden biri
olmuş, VII. ve VIII. yüzyıllarda önemini sürdürmüştür.
Elliye yakın kaya kilise ve mağarası bulunduğu anlaşılmakla beraber, ancak
Balıklı Gök, Tokalı, Karabaş, Yılanlı, Kubbeli, Geyikli ve St. Barbe kiliseleri
gezilebilmektedir. Bu kiliselerin hepsinde de İsa ve havarilerini konu alan
freskler bulunmaktadır.
VIII. ve XIII. yüzyılda Kappadokya bölgesinde yapılan kilise (şapel) ve
manastırlardan en ilginç plan ve görünüşe sahip olanları Soğanlı'dadır. Ayrıca
Soğanlı'nın eski halkı da kayalara oyulan ev ve barınaklarda yaşamıştır.
Halen Kappadokya bölgesinde dini amaçlı binlerce kaya olukları ve sivil amaçlı
kaya yerleşimleri bulunmaktadır. Bu oyuklardan 600 kadarı Soğanlı ve Erdemli
köylerindedir. Soğanlı Kayseri'den 80 km., Göreme ve Ürgüp'ten 70 km., Derinkuyu ve Doğanlı
yeraltı şehrinden 35 km.
uzaklıktadır.
Soğanlı yer hareketleri sırasında çökmelere uğramış ve çöken yerler sel suları
ile daha da derinleşmiş; burada uçurumları olan derin vadiler meydana
gelmiştir.
Yer hareketleri ve erozyon sonucu ortaya çıkan en ilginç doğa manzarası masa
biçimli dağlardır. Masa biçimli tepeler ve kubbeli kaya kiliseleri
Kappadokya'dan başka bir yerde görülmeyen kültür ve doğa varlıklarıdır.
Soğanlı kaya kilisesinin duvarları değişik renklerle boyanmış durumdadır ve
üzerine resimler yapılmıştır. Ayrıca bu kiliseler içinde ve bazı kaya
oluklarında dini resimlerin yasaklandığı ikonoklastik döneme ait tek renkli
geometrik motifler ve haç resimleri bulunmaktadır.
Duvar resimlerindeki konular İncil'den alınmıştır. İsa peygamberin doğumu,
vaftiz edilişi, mahkemesi, mucizeleri, çarmıha gerilişi, Hz. Meryem'in başından
geçen olaylar, at üzerinde Kudüs'e gidişi ve azizlere ait freksler vardır.
Soğanlı kiliseleri arasında Tokalı, Gök, Karabaş, Canavar, Meryem Ana, St.
Barbe ve Geyikli kiliseleri en fazla ilgi çeken ve gezilen yerlerdir.
Kültepe-Kaniş-Karum Örenyeri
Kayseri Müzesi'ndeki eserlerin kaynağını temsil eden Kültepe, eski ismiyle
Kaniş, Kayseri'nin 21 km.
kuzeydoğusunda eski Kayseri-Sivas; Kayseri-Malatya anayolu üzerindedir.
Kültepe, biri yerlilerin oturduğu höyükten, öteki aşağı şehir veya Asur'lu
tüccarların yerleştiği Karum alanından oluşmuştur. Höyüğün çapı 500 m., ova seviyesinden
yüksekliği 20 m.
dir. Tepeyi dört yanından aşağı şehir/Karum çevirmiştir. Karum, üç yönünde düz
ova şeklinde görülmekle beraber, doğu yönü ova seviyesinden 1.5-2.5 m. lik bir yüksekliğe
sahiptir. Çapı 2 km.yi
bulan Karum, höyük ve ortasındaki kalesi sağlam birer sur ile çevrilidir.
Kültepe, araştırmacıların dikkatini 1881 den sonra çekmiştir. O zamana kadar
benzerlerine rastlanmamış olan çivi yazılı tabletler müzelere akıyordu. 1893 ve
1894'de E. Chantre, 1906'da H. Wickler, H. Grothe yaptıkları kazılarda
tabletlerin bulunduğu yeri tespit edemediler. B. Hrozny 1925'te tesadüfen,
tabletlerin çıkarıldığı yeri ve dolayısıyla Asur Ticaret Kolonileri'nin
merkezini/Karum'u keşfetti.
1948 yılında Türk Tarih Kurumu ve Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına
höyükte ve Karum'da başlatılmış olan sistemli kazılar, kesintisiz olarak
sürdürülmektedir.
Eski dünyanın ünlü ticaret merkezi Karum Kaniş'te sonuncusu iki safhalı olmak
üzere (la-b), dört yapı katı vardır (I-IV). Günümüzden dörtbin yıl önce Kuzey
Mezopotamyalı/Asurlu tüccarların Anadolu'da kurdukları aşağı yukarı yüzelli
sene süren bu uluslararası ticaret ilişkileri döneminde, Anadolu
Mezopotamya'nın eski uygarlığına açılmış, onlardan yazıyı öğrenmiş, kültür
seviyesini yükseltmişti. II. ve I. katlarında keşfedilen eski Asur dilinde
yazılmış çivi yazılı tabletler, Anadolu ile Asur arasında sürdürülen ticaret
hakkında detaylı bilgilerin yanı sıra, borç alıp-verme, faiz, evlenme-boşanma,
veraset, esir ticareti, mahkeme kararları ve yerli beylerle yapılan yazışmalar
hakkında da canlı bilgiler vermektedir. Bunlar arasında, daha az sayıda, edebi
metinler ve okul temrin metinleri de bulunmaktadır. Anadolu'yu tarih
aydınlığına bu vesikalar kavuşturmuştur. Bunlar Anadolu'nun en eski yazılı
belgeleridir. Anadolu tarihi burada başlamıştır. Kaniş'in en önemli özelliği
budur. Kültepe-Kaniş Anadolu'daki bu ticaret sisteminin baş şehridir. Aynı
zamanda Kaniş Krallığı'nın da merkezidir. I. ve II. katlar arkeoloji, filoloji
ve şehircilik bakımından en zengin ve en önemli olanlarıdır. Bu iki şehrin
birbirinden taş döşeli sokaklarla ayrılan büyük mahalleleri, tam planlarıyla
açığa çıkarılmıştır. Eski dünyanın ayrı dilleri konuşan bu iki ülkesinin temsilcileri
bu şehirlerde yan yana yaşamışlardır. Onların planları açıkça belli olan
evleri, arşivleri, atölyeleri, depoları, dükkanları gün ışığına çıkarılmıştır.
İki katlı evlerin çoğunda oturma odaları, arşiv ve kiler/depolar bir birinden
ayrılmış durumdadır. Her iki şehir de çıkan bir yangın sonucunda yok olmuştur.
Hitit kültürü ve sanatı, eski Babil sanatını temsil eden Asurlularla yerlilerin
karışmasından meydana gelmiş bir sanattır. Hitit sanat üslubunun Eski Hitit
Krallığı (1650) kurulmadan önce geliştiğini kanıtlayan buluntuların, -damga
mühürlerin, kurşun, tunç, fildişi, gümüş kadın ve erkek tanrı heykelciklerinin-
sayısı az değildir. Bunlar arasında eski Babil tesirini gösteren heykelciklerin
yanı sıra Kuzey Suriye'den ithal edilmiş fayans heykelcikleri de vardır. Bu,
uluslararası bir ticaret merkezinde beklenmesi gereken bir özelliktir.
Hitit seramik sanatı, Kültepe'de teknik ve şekil açısından en yüksek noktasına
erişmiştir. Seramiğin bir bölümü günlük işlerde kullanılmaya uygun değildir.
Onlar törenlerde ve özel durumlarda kullanılmış olmalıdır.
Kültepe ustaları topraktan hayvan şeklinde içki kapları yapmakta usta idiler.
Ayakta duran, yatan, diz çökmüş durumda tasvir edilmiş bu içki kaplarının
yanında, hayvan başı şeklinde olanları da vardır. Bu kutsal hayvan biçimli
kaplar, kıymetli madenlerden yapılmış olanların taklididir. En çok rastlanan
ritonlar; aslan, boğa, antilop, kartal biçimli olanlardır.
İçine tabletlerin konulduğu pişmiş topraktan, mühür baskılı binlerce zarf
bulunmuştur. Mühür ve baskıları sosyal yapıya uygun olarak çeşitli
üsluplardadır. Her iki katta da üslupların gelişimini izlemek ve bunları
kronolojik biçimde göstermek mümkündür.
Silindir baskıların büyük çoğunluğu ikinci kattadır. Bu çağda Mezopotamya ile
kurulan sıkı ilişkiler, Anadolu'da da silindir mühür kullanımını
yaygınlaştırmıştır. Bu çağ mühürleri; 1. Eski Babil, 2. Eski Asur, 3. Eski
Suriye, 4. Eski Anadolu üsluplarına ayrılır. II. kattaki silindir mühür
baskılarının çoğu eski Asur üslubundadır.
Eski Anadolu üslubu, Mezopotamya düşünce tarzının Anadolu'ya yerleşmesinden
sonra olgunlaşmıştır. Hitit sanatının kaynağını oluşturan bu üslup dini,
mitolojik, savaş ve av sahnelerinden oluşur. Mitolojik sahnelerde Mezopotamyalı
Anadolulu unsurlar yan yana görülmektedir.
I. katında çivi yazılı tabletlerde görülen değişiklikler, mühürlerde de tespit
edilmektedir. Bu çağın üslupları II. kattakilerden farklıdır. Ayrıca tabletler
de mühürlenmeye başlanmıştır.
Anadolu üslubunu taşıyan mühürler iki türlüdür:
1. Geleneğe bağlı kalanlar.
2. Eski Hitit mühürleri.
Damga şeklindeki eski Hitit mühürlerinin konularını dini sahneler, karışık
varlıklar, heraldik kartallar, hayvanlar ve yıldızlı simgeler oluşturmaktadır.
Bu çağda Asur ile ticaret bağları çok zayıflamış; yerli özellikler artmış ve
yerli krallar güçlenmiştir. Anadolu birliğe doğru gitmektedir.
II. Kat M.Ö. 1920-1840; I. katı 1798-1740 yılları arasına tarihlenmiştir. II.
ile I. arasında 50-60 yıllık bir boşluk vardır. Kültepe Höyüğü'nün
Roma-Hellenistik, Greco-Pers ve özellikle Tabal ülkesinin bir şehri olarak
önemini Geç-Hitit Döneminde de koruduğu anlaşılmıştır. Kalede Kaniş Kralı
Varşama'nın sarayı keşfedilmiştir. Sarayın büyük bir kısmı tahrip edilmiş
olmasına rağmen zemin katın 50 odası ve arşiv vesikalarından bir kısmı açığa çıkarılmıştır.
I. katı ile çağdaş olan saray, altındaki II. kat sarayının enkazı üstüne
kurulmuştur. Saray eski Babil modasına göre inşa edilmiştir.
Tepede bu çağın altındaki Eski Tunç Çağının son ve orta safhaları geniş bir
alanda tetkik edilmiştir. Kültepe'nin bu dönemi Sümer, Akad sonrası, Akad
çağları ile çağdaştır. Kuzey Suriye ve Mezopotamya'dan bölgenin tipik seramiği,
altın, mücevherat, Akad sonrasına özgü silindir mühürler ithal edilmiştir.
Bunlar Anadolu Mezopotamya ilişkilerinin Asur Ticaret Kolonileri Çağından çok
daha önceleri başladığını kanıtlamaktadır


Kalamaki (Kalkan)
Kaş'a bağlı olan Kalkan, içinde tarihi eserlerin bulunmamasına rağmen turizm
açısından aranan bir merkezdir. Kaş - Fethiye yolu üzerinde yer alan eski adı
"Kalamaki" olan Kalkan, Kaş'a 25 km uzaklıktadır. 1922'deki mübadelede burada
bulunan halkın bir kısmı Yunanistan'a, bir kısmı da Avusturalya'ya gitmiştir.
Yunanistan'a gidenler Atina yakınında "Kalamaki" adlı köyü kurarak
yaşamlarını sürdürmektedirler. Bunların çocukları vatan hasretini gidermek için
zaman zaman Kalkan'a gelip ziyarette bulunmaktadır. Yakın zamana kadar
sabunculuk ve zeytinyağı ile geçimini sağlayan Kalkan tertemiz pansiyon ve
otelleri ile lezzetli ürünler sunan lokantalarının yanında yakın zamanda
yapılan yat limanı ile de mavi yolcuların uğrak yeri haline gelmiştir. Dik bir
burun gibi denize uzanan yedi burnu geçen tekneler emin liman olan Kalkan'a
sığınırlar. Burada bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri gibi yakında
bulunan Patara, Letoon ve Xanthos gibi Lykia'nın üç önemli kentini de bir günde
gezme olanağı bulabilirler.
Kalkan'da konaklayan turistler ilçeye 6 km uzaklıkta bulunan Kaputaş Mağarası'na da
ziyaret edebilirler. 50 m
uzunluğunda, 40 m
genişliğinde, 15 m
yüksekliğindeki mağaraya girdiğimizde güneş ışınlarının yansıması ile oluşan
yeşil ve mavi renklerin bütün tonlarını kapsayan olağanüstü güzellikteki
görünüm oldukça etkileyicidir. Mağaranın içi sandalla dolaşılacak büyüklükte
olup, yakınında bulunan Kaputaş Plajı da mavi suları ile yüzmek için ideal bir
yerdir.
Çok sayıda güvercini barındırması nedeniyle Güvercinlik deniz mağarası denilen
mağara, Kalkan'a 2 km
uzaklıkta, İnce Burun'un arkasındadır. Küçük ve dar ağızlı Güvercinlik İni
Deniz Mağarası da Güvercinlik mağarasına 100 metre uzaklıktadır.
Kalkan'a bağlı Bezirgan Köyü'nün sahilindeki İnbaş mağarasının yanına kadar yol
gitmektedir. Ilık kış günleri, hele hele doyumsuz ilkbaharda mor ve kırmızı
renklerdeki begonvillerin süslediği ve son yıllarda onarılarak pansiyon ve
lokanta haline getirilen sevimli beyaz badanalı yapılar ile Kalkan iyi bir
dinlenme yeridir.
Kalkan'dan yakın yarlere gezilerde yapılabilir. Örneğin hemen Kalkan'ın
üzerinde olan Bezirgan yaylası iyi bir yürüyüş yeridir. Yeşillikler içindeki
Bezirgan Köyü'nün yukarısındaki tepelerde Pirha adında bir antik şehrin
kalıntısı görülür. Köyden 15 dakikalık bir yürüyüşle denizden 850 m yükseklikteki harabe
yerine ulaşılır. Dağın yamacı birçok kaya mezarı ile doludur. Lahitler ise
dağınık bir şekilde görülür. Bezirgan Köyü ile İslamlar Köyü sınırlarındaki
Göldağ mevkiinde birbiri ile bağlantılı muntazam işlemeli kaya mezarları
bulunmaktadır. Gömbe'ye giderken Bezirgan Köyü çıkışında, bir çınarın
karşısındaki kayaya oyulmuş Lykia ev tipi mezarın içi ve dışı kabartmalarla
süslenmiş olup bugün maalesef kırık durumdadır.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.



İotape
Alanya-Gazipaşa karayolunun 33.km.sinde yer alır. Antik kent adını, Kommagane
kralı 4. Antiochus'un (İ.S.38-72) karısı İotape'den almıştır. İmparator
Traianus'tan Valerianus'a kadar kent kendi adına sikke bastırmıştır. Kalıntılar
Roma ve Bizans Dönemi özelliklerini taşımaktadır. Denize doğru uzanan yüksekçe
bir burun, kentin akropolü durumundadır. Surlar bu bölüme kale görünümü
vermektedir. Yapılar oldukça tahrip olmuştur. Akropolün karaya bağlandığı
vadide, doğu-batı yönünde uzanan Liman caddesi yer almaktadır. Caddenin her iki
yanında üç basamaktan oluşan krepis bulunduğu ve yer yer bunların arasında
heykellerin durduğu kaidelerinden anlaşılmaktadır. Heykellere ait yazılı
kaideler kentin başarılı atlet ve hayırsever vatandaşları hakkında bilgiler
içermektedir. Akropolün doğusunda bulunan koyda, üç nefli, dikdörtgen planlı
bir bazilika yer alır. Kentteki, tek nefli küçük bir kilisenin nişi içerisinde
oldukça tahrip olmuş fresko izlerini görmek mümkündür. Freskoda H.G.
stratelates betimlenmiştir. Kentin günümüze kadar gelebilmiş yapılarından
birisi de hamamdır. Hamama ait kanalizasyon sistemi halen görülebilir. Antik
kentin ortasından geçen modern yolun güneyinde 8 x 12.5 m. ölçüsünde bir
tapınak kalıntısı bulunmaktadır. İotape antik kentine ait nekropol kuzey ve
doğudaki tepeler üzerindedir. Nekropolde anıt mezarların yanı sıra tonoz örtülü
küçük mezar yapıları da yer almaktadır


Istlada (Kapaklı)
Lykia Bölgesi'nin küçük fakat etkileyici bir
antik kenti de Istlada'dır. Istlada'ya Finike - Kaş karayolu üzerindeki
Davazlar Köyü'nden gidilir. Doğuya ayrılan 4 km'lik yol bizi Kapaklı Köyü'nün Hoyran
mevkiindeki ünlü anıt mezarının yanına kadar götürür. Burada İlkokulun hemen
karşısında bulunan ve M.Ö. IV. yüzyıla ait Hoyran Anıtı bütün görkemiyle karşımıza
çıkar.
Ağaçların gölgesinde mahzun duran Hoyran Mezar Anıtı bir kayadan kesilerek ev
tipi mezar haline getirilmiştir. Üzeri yuvarlak mezar anıtının alınlığında üç
kişi ayakta durmaktadır. Alttaki geniş frizde ise ortada bir sedir üzerine
uzanmış erkek figürü ve bu figürün önünde bir masa ile dört silahlı adam figürü
yer almaktadır. Arkasında ise iki erkek ve iki kadın figürü vardır. Kapısının
üzerinde silinmiş bir Lykia yazıtı göze çarpar.
Akropolün doğu ve kuzey yönünde kaya
mezarları, lahitler ve stel şeklindeki mezarlar ile sarnıçlar görülür.
Mezarların tümü Roma Devri'ne aittir. Bu lahitlerin arkasında kayaya oyulmuş Lykia
ev tipi mezarlardan biri Güvercinli mezar olarak anılır. Mezarın üzerinde
horoz, sfenks ve güvercin tasvirleri bugün de görülebilir. Mezarın kuzey
yönünde ise mezar sahibinin ve yakınlarının tasvir edildiği bir friz yer
almıştır. Mezar M.Ö. IV. yüzyıla aittir.
Hoyran denilen bu kısım aşağısında da kalıntılar bulunmaktadır. Buraya araba
ile Kekova yolundan gitmek gerekmektedir. Kekova yolunda Üçağız'a 2 km kala Çevreli'den
Kapaklı'ya giden yola sapıldığında 1,5 km sonra solumuzda Bucak denilen yerde bir
kayaya işlenmiş nefis bir Lykia mezarı görülür. M.Ö. IV. yüzyıla ait mezar
kayaya kabartma olarak yapılmış olup üzerinde oturan iki kişi görülür.
Buradan devam edildiğinde Kapaklı'ya varmadan Enişdibi denilen yerin deniz
tarafında yine harabelerle karşılaşılır. Patika yol takip edilirse çok uzak
olmayan Hayıtlı denilen Gökkaya Koyu üzerindeki yerde yine ilginç kalıntılara
ulaşılır. Buradaki lahitler mimari yapılarla iç içedir evler yapı taşlarına
kadar ayaktadır.
Bu yapıların yanında bir kilisenin apsis kısmı da ayakta görülür. Böylece
burada Lykia devri Hellenistik, Roma ve Bizans Çağı eserlerini yan yana görmek
mümkündür.
Gökkaya Koyu'nun üzerindeki bu yer Istlada ise, Hoyran'daki lahitlerin
bulunduğu kısım buna bağlı bir yer olmalıdır. Böylece Istlada'nın eserleri
Kapaklı ile ona bağlı Hoyran ve Hayıtlı mevkiilerine dağılmıştır.
Ayrıca denizden Gökkaya Koyu'ndan da buraya çıkmak çok kolaydır. Koydaki kilise
yıkıları yanından çıkılarak buraya kolayca ulaşılır.

Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.



İsinda (Belenli)
İsinda harabeleri Belenli Köyü'nün hemen yakınındaki tepededir. Kaş'tan
Finike'ye giderken Ağullu Köyü'nü biraz geçince sağa sapan asfalt yol ile
Belenli'ye gidilir.
İsinda diğer küçük Lykia şehirleri gibi bir beyin oturduğu küçük bir Lykia
şehri idi. O nedenle de Lykia birliği içinde Aperlai ile birlikte temsil
edilmişlerdir. Şehrin ismini de gösteren kitabelerde "İsindalı
Aperlaililer" ibaresinin geçmesi Aperlai'nin İsinda'yı temsil ettiğini
göstermektedir.
Şehrin etrafını bir sur çevirir. Bunlar kuzey ve kuzeydoğu köşede daha az
belirlenir. Surların ortasına yakın yerde uzun bir yapının temel izleri
seçilir. Yükseklerde kurulmuş Lykia şehirleri su ihtiyacını sarnıçlarla
karşıladığından burada da birçok sarnıçla karşılaşılır.
İsinda'nın en ilginç kalıntısı, akropolün ortasında bulunan, Lykia dilinde
yazıta sahip iki ev tipi mezardır. Ayrıca köy yönünde birçok kaya mezarı ile
Roma Devri'na ait Lykia tipi lahitler de görmek mümkündür. Birkaç tanesi hemen
köyün üzerindeki sırtlarda farkedilir. İsinda'dan Kaş yönüne bakıldığında
görülen manzara bizi oldukça etkiler.
Belenli Köyü'nden uzak olmayan Cindam denilen yerde dikkatimizi çeken mezarın
alt kısmı ev tipinde üst kısmı lahit şeklindedir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır



HERAKLEİA SALBAKE
Kent, Denizli İli, Tavas İlçesinin 10 km. kuzey batısında bulunan Vakıf Köyü
sınırları içindedir. Yerleşim daha çok kuzeydeki su ile çevrili bölgede
yoğunluk kazanmaktadır. Herakleia Salbake, antik coğrafyada belirtilen Caria
ile Phrygia bölgelerini ayıran Babadağ (Salbake) Sıradağlarının güneyinde
bugünkü Tavas Ovasına bakan eteklerinde yer almaktadır. Caria kenti olarak
bilinir. Herakleia ile Aphrodisias'ı küçük Tmelos'a (Kırkpınar) Çayı doğal
sınır olarak ayırmaktadır. Her iki kentin de nehir tanrısı Tmelos'tur.
Herakleia; batısında Aphrodisias, güneyinde Apollonia ve Tabai, güneydoğusunda
Sebastopolis ve Kidrama ile yakın ve çağdaş kentler durumundadır.
Kentin ilk kuruluşu hakkında antik kaynaklarda herhangi bir bilgiye
rastlanmamaktadır. Önemli yapıları; şehri çevreleyen Roma Dönemi suru ve
stadyumdur.
Stadyum
Antik kenti çevreleyen sur ile bugünkü Vakıf Köyünün arasındadır. Doğu-Batı yönünde
olan stadyuma ait, yamaçlarda bazı basamaklar görülmektedir. Batı kısmındaki
basamaklar ise tamamen tahrip olmuştur.
Herakleia Hieronu
Herakleia Salbake antik kentinin yaklaşık 4 km. doğusunda, bugünkü Tavas-Kızılcabölük
kasabasının 1km. kuzeydoğusunda, Ören Sırtı ve Kocapınar mevkii diye
adlandırılan yerlerdir. Salbakos (Babadağ) sırtında yer alan Hieron dikdörtgen
prizma şeklindedir.
Dört tarafını plakalardan oluşan kabartmalar çevirir. Buraya; Artemis, Apollon,
Pan, Dionysos ve Herakles ile ilgili mitolojik sahneler işlenmiştir.

_________________
.................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
novanda




Mesaj Sayısı: 150
Deneyim seviyesi: 227
Kayıt tarihi: 24/09/10

MesajKonu: DEVAMI   C.tesi Ocak 22, 2011 9:26 am

Hattusaş
Boğazköy (Hattuşaş) örenyeri, Çorum İli'nin 82 km. güneybatısında yer
almakta olup Ankara'ya uzaklığı ise 208 km'dir. Hitit devletinin eski çekirdek
bölgesinin merkezinde bulunan Boğazköy (Hattuşaş) örenyeri Budaközü Çayı
vadisinin güney ucunda, ovadan 300
m. yükseklikteki sayısız kaya kütleleri ve dağ
yamaçlarının bölünmesiyle çevrili olarak kuzey ve batıda derin yamaçlarla
sınırlandırılmıştır. Şehir kuzeye doğru açık olup kuzey kısmı dışında diğer
kısımları surla çevrilidir.
Hattuşaş örenyeri ilk kez 1834 yılında Charles Texier tarafından gezilmiş ve
dünyaya tanıtılmıştır. Bu kalıntılarla Hitit devleti arasında ilk kez bir bağ
kuran kişi Sayce'tır. Bu zamana kadar Hitit'lerin merkezinin Suriye olduğu
sanılmaktaydı. 1882'de Carl Human, Otto Puchstein ile Boğazköy'e birlikte
gelmiş ve ilk kez toplu bir plan çalışması yapmıştır. Halen Pergamon Müzesinde
bulunan Yazılıkaya'nın kalıplarını da çıkarmışlardır. E. Chantre ilk test
kazısını 1893-1894'te gerçekleştirmiş, 1905 yılında ise Makridi ve H. Winckler
Boğazköy'ü gezmişler ve 1917 yılına kadar devam eden kazı çalışmalarını
yürütmüşlerdir. 1932 yılında ise Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Kurt Bittel
tarafından başlanılan sistemli kazılara II. Dünya savaşı sırasında bir süre ara
verildikten sonra, yeniden başlanmış ve 1978 yılına kadar çalışmalar aralıksız
sürdürülmüştür. 1978 yılından 1993 yılına kadar Dr. Peter Neve başkanlığında
yürütülen kazı çalışmalarını, 1994 yılından itibaren Dr. Jurgen Seeher
üstlenmiştir.
Boğazköy (Hattuşaş) örenyerinde M.Ö. III. binden itibaren yerleşim
görülmektedir. Bu dönemdeki küçük ve müstahkem yerleşmenin Büyükkale ve
çevresinde olduğu tespit edilmiştir. M.Ö. 19. ve 18. yüzyıllarda Aşağı Şehir'de
Asur Ticaret Kolonileri Çağı yerleşmeleri görülmektedir ve şehrin adına ilk kez
bu çağa ait yazılı belgelerde rastlanmıştır.

Boğazköy (Hattuşaş) Sfenski
Kalker, M.Ö. 14-13. Yüzyıl, Yüksekliği 2.58 m, Boğazköy güney kapısının say yanındaki
sfenks olup Almanya'da Berlin Müzesin'nde sergilenmektedir.
Hattuşaş'taki ilk gelişme dönemi büyük bir yangınla sona ermiştir; bu yangının
sorumlusu Kuşşara kralı Anitta olmalıdır. Belgelere göre hemen bu tahripten
sonra yaklaşık M.Ö. 1700 yıllarında yeniden yerleşime açılan Hattuşaş
1600'lerde Hitit devletinin başkenti olmuştur; kurucusu tıpkı Anitta gibi
Kuşşara kökenli olan I. Hattuşili'dir.
Hattuşaş başkent olduktan sonra şehrin gelişmesinin en uç noktasında anıtsal
bir yapılaşmayla karşılaşılmaktadır; 2 km. genişliğindeki şehir saray, tapınak ve
mahalleleriyle M.Ö 13. yüzyıldaki haline kavuşmuştur. Hattuşaş'ın ikinci
gelişme döneminde imparatorluğun son yıllarında hem içte hem de dışta üç önemli
Hitit kralı etkin olmuştur. Bunlar III. Hattuşili, oğlu IV. Tudhalia ve onun
oğlu II. Şuppiluliuma'dır. II. Şuppiluliuma'nın son dönemlerinde (M.Ö. 1190)
ekonomik sıkıntılar ve iç karışıklıklar nedeniyle yıkılan Hitit devletinden
sonra Boğazköy 4 yüzyıl boyunca terk edilmiştir. Daha sonra buraya Frigyalılar
(M.Ö. 8. yy. ortaları) yerleşmiştir. Hellenistik ve Roma Döneminde (M.Ö. 3. -
M.S. 3. yy.) Hattuşaş küçük surla çevrili bir beylik merkezi, Bizans Döneminde
ise bir köy durumundadır.

Boğa Ritonları
Pişmiş topraktan törensel içki kapları, Eski Hitit Dönemi,
M.Ö. 16. yüzyıl, Yükseklikleri 90
cm.,
Fırtına tanrısının iki boğasını simgelemektedir.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Hattuşaş'ın "Yukarı Şehir" olarak bilinen kesimi 1 km² den daha büyük
bir yüzölçüme sahip, eğimli bir arazidir. Bu alan M.Ö. 13. yüzyılda Geç
İmparatorluk Çağında şehrin gelişmesine sahne olmuştur. Yukarı Şehir'in geniş
bir bölümü yalnızca tapınak ve kutsal alanlardan oluşmaktadır. Yukarı Şehir
geniş bir kavis halinde onu güneyden çeviren bir surla donatılmış olup, sur
üzerinde 5 kapı mevcuttur. Şehir surunun en güney ucunda ve kentin en yüksek noktasında
bastion ile sfenksli kapı yer almaktadır. Diğer dört kapıdan güney surunun doğu
ve batı ucunda karşılıklı Kral Kapısı ve Aslanlı Kapı yer almaktadır.
Yukarı Şehir'de görülen yapılaşma üç evrelidir. Birinci evre ilk surların
inşaatı ile çağdaştır. İkinci evre, surlarda görülen ilk tahribattan sonraki
yeniden yapım ve tapınak kentinin son biçimini almış olması ile belli olan
evredir. Son evrede ise mevcut yapılarda görülen tadilat ve tamiratlar dışında
dinsel amaçlar dışında bir yeni yapılaşma başlamıştır. Yukarı Şehir'de
"Mabedler Mahallesi" olarak bilinen alan sfenksli kapıdan; Nişantepe
ve Sarıkale'ye kadar uzanır. Bu alanda çeşitli evrelere ait bir çok tapınak
açığa çıkarılmıştır. Tapınak planlarının genel karakteri, bir orta avludan
girilen ve birer dar ön mekân ile derin ana mekânlardan oluşan kült odaları
grubunun yapıyı biçimlendirmesidir.
Tapınaklarda ele geçen malzemeler beş gruba ayrılmaktadır.


1- Seramikler,
2- Aletler,
3- Silahlar,
4- Kült objeleri,
5- Yazılı belgeler.


Yukarı Şehir'in girişinde,
Büyükkale'nin hemen önünde yer alan Nişantepe ve Güneykale'de Hitit sonrası
yapılaşmalar dikkat çekicidir ve bu M.Ö. 7-6. yüzyıla tarihlenen Frig
yerleşmesidir. Hitit Döneminde bu alan topoğrafyaya göre üç bölümde incelenir:
Büyükkale'nin güneyindeki geçit (viaduct), Yukarı Şehir'e giden yolun iki
tarafında ve Nişantepe'nin kuzeyinde önceden yerleşilen plato ile Güneykale'nin
yerleşim alanı.

Kadeş antlaşması Çivi Yazılı Tablet
Pişmiş toprak, M.Ö. 13. yüzyıl, 13.8x17.6x5.1 cm. ve
9.2x4x2.7 cm., Hitit Kralı 3. Hattuşili ile Mısır Firavunu 2. Ramses arasında
M.Ö. 1280-1269 yılları arasında yapılan dünyanın ilk yazılı antlaşmasından iki
parça. İstanbul Arkeoloji Müzesi
Kuzey ve güney binası dışında önemli bir yapı da Batı Binası ve Saray Arşividir.
Büyük bir yangınla tahrip olmuş binanın yamaçta iki bodrum katı olduğu
düşünülmektedir. Bu iki bodrum katında yaklaşık 3300 adet bulla ve 30 çivi
yazılı tablet bulunmuştur. Bullaların 2/3'ü büyük kral mühürleri taşımakta ve
kronolojik listeye göre I. Şuppiluliuma'dan Hattuşaş'ın son kralı ve onun
torunu II. Şuppiluliuma'ya kadar kralları temsil etmektedir. Kral mühürleri
yanında kraliçe mühürleri de açığa çıkarılmıştır.
Güneykale'deki yapılaşma ise II. Şuppiluliuma tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bu alanda geniş bir gölet ile üç ayrı noktasında üç yapı mevcuttur. Oda 1 ve 2
olarak adlandırılan ve ayakta duran iki yapıdan oda 2, göletin kuzey köşesinin
batısında yer alır. Tek mekânlı olan bu oda içe doğru daralarak küçülen parabol
biçimli bir kubbeye sahiptir. Oda 1'de ise in situ olarak az kalıntı ele
geçmiştir. Oda 2'nin duvarlarının üçü de kabartmalarla bezelidir. Karşı
duvardaki ana tasvirde sola dönmüş, uzun elbiseli bir figür vardır. Yuvarlak
başlığı üstünde kanatlı bir güneş kursu bulunmakta, sol elinde litus, sağ
elinde ise ankh motifini tutmaktadır. Doğu duvarında Şuppiluliuma'ya ait
kabartma vardır. Karşısındaki batı duvarında ise hiyeroglif kitabe yer
almaktadır



Hamaxia
Alanya'nın 6 km.
kuzey batısındaki Elikesik Köyü'nde, kent; antik Pamphylia Bölgesi sınırları
içerisindedir. Halk arasında Sinekkalesi olarak bilinmektedir. Antik Çağın
meşhur coğrafyacısı Strabon kentten, gemi yapımında kullanılan kerestenin elde
edildiği, özellikle sedir ağaçlarının bol olduğu bir yer olarak söz etmektedir.
Kentin Roma öncesi iskân edildiği sanılıyor. En üst noktada yer alan rektogonal
taşlarla yapılmış kule olması olası yapıda Hellenistik Dönem özellikleri
görülmektedir. Kentteki en önemli kalıntılar olarak; antik bir çeşme ile
önündeki havuzu, yarım daire planlı, oturma sıraları halen görülebilen
yazıtlarla donatılmış geniş bir eksedrayı, dini yapı komleksini ve nekropolü
sayabiliriz. Kentte bulunan bazı yazıtlarda Hermes'in amblemi Kaduceus'un
işlenmiş olması, burada Hermes'e ait bir tapınağın varlığını göstermektedir.
Alanya Müzesi'nde sergilenmekte olan kabartmalı bir mezar steli ostoteklerin
önemli bir bölümü Hamaxia'da bulunmuştur. Kentin İ.S.100-200 yılları arasında
zengin olmayan küçük, Coracesium'a bağlı bir topluluk olarak yaşamını
sürdürdüğü biliniyor. Kalıntıların önemli bir bölümü Roma ve Bizans Dönemine
aittir.





Gerga
Aydın İli'ne bağlı, Çine İlçesi Deliktaş mevkiinde yer alan kent, Alabanda
antik kentinin 13 km.
kuzeybatısında bulunmaktadır. Kentin tarihinin Arkaik Döneme kadar gittiğini
gösteren izler vardır. Halen kent içinde görülen kalıntılar Arkaik Dönem ve
Roma Dönemine aittir. Gerga, Karia kültürünü yansıtan önemli bir merkezdir.
Dağlar arasında kurulmuş bir kent olması nedeniyle Karia karakterini korumuş
olan kentlerden biri olarak nitelendirilmektedir. Sur duvarları tipik Karia
stilindedir.
Gerga adı kaynaklarda bir kent olarak belirtildiği gibi yerel bir tanrıya ait
olabileceği de belirtilmektedir. En önemli yapı, halen ayakta olan ve tapınak
olarak adlandırılabilecek özelliklere sahip yapıdır. Büyük kesme taşlardan
yapılmış, yapının üçgen alınlığında yazı vardır. Yapının hemen altında yere
düşmüş dev heykelin Kybele'ye ait olabileceği düşünülmektedir. Heykelin
zamanımızdan 20-30 yıl önce ayakta olduğu kaynaklardan ve çevre halkından öğrenilmiştir.



Efesin
Tarihçesi
İzmir İli Selçuk İlçesi sınırları içindeki antik Efes kenti'nin ilk kuruluşu
M.Ö. 6000 yıllarına, Neolitik Dönem olarak adlandırılan Cilalı Taş Devri'ne
kadar inmektedir. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve kazılarda Efes çevresindeki
höyükler (tarih öncesi tepe yerleşimleri) ve kalenin bulunduğu Ayasuluk
Tepesi'nde Tunç çağları ve Hittitler'e ait yerleşimler saptanmıştır. Hititler
Dönemi'nde kentin adı Apasas'tır. M.Ö. 1050 yıllarında Yunanistan'dan gelen
göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis
Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender'in
generallerinden Lysimakhos tarafından M.Ö. 300 yıllarında kurulmuştur.
Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Asya
eyaletinin başkenti ve en büyük liman kenti olarak 200.000 kişilik nüfusa
sahipti. Efes, Bizans Çağında tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu
Selçuk'taki Ayasuluk Tepesi'ne gelmiştir. 1330 yılında Türkler tarafından
alınan ve Aydınoğulları'nın merkezi olan Ayasuluk, 16.Yüzyıl'dan itibaren
giderek küçülmeye başlamış, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra
Selçuk adını almış ve bugün 30.000 kişilik nüfusa sahip turistik bir yerdir.
Efes
Antik dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan Efes, İ.Ö. 4.bine dek giden
tarihi boyunca uygarlık, bilim, kültür ve sanat alanlarında her zaman önemli
rol oynamıştır.
Doğu ile Batı (Asya ve Avrupa) arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli
bir liman kenti idi. Bu konumu Efes'in çağının en önemli politik ve ticaret
merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını
sağlamıştır.
Ancak, Efes antik çağdaki önemini yalnızca büyük bir ticaret merkezi olarak
gelişmesini ve başkent oluşuna borçlu değildir. Anadolu'nun eski anatanrıça
(Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültünün en büyük tapınağı da Efes'de yer
alır. Bu tapınak dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir.
Efes tarihi boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları geniş bir alana
yayılır. Yaklaşık 8 km²lik bir alana yayılan bu kalıntılar içinde
kazı-restorasyon ve düzenleme çalışmaları yapılmış, ziyarete açık olan
bölümlerdir.


1- Ayasuluk Tepesi (İ.Ö. 3. bine tarihlenen en erken yerleşim ile Bizans Devrine ait,
Hıristiyanlık dünyası için büyük önem taşıyan St. Jean Kilisesi),
2- Artemision (İ.Ö. 9-4.
yüzyıllara ait önemli bir dini merkez; dünyanın yedi harikasından biri olan
Artemis Tapınağı)
3- Efes
(Arkaik-Klasik-Hellenistik-Roma ve Bizans Devri yerleşimi),
4- Selçuk (Selçuklu, Osmanlı
Dönemi yerleşimi ve bu yerleşimi barındıran, bugün önemli bir turizm merkezi
olan modern kent),


Antik Çağda önemli bir
uygarlık merkezi olan Efes bugün de yılda ortalama 1,5 milyon kişinin ziyaret
ettiği önemli bir turizm merkezidir.
Efes'teki ilk arkeolojik kazılar British Museum adına J.T. Wood tarafından 1869
yılında başlamıştır. Wood'un ünlü Artemis Tapınağını bulmaya yönelik bu
çalışmalarına 1904 yılından sonra D.G. Hogarth devam etmiştir. Bugün de
çalışmalarını sürdüren Avusturyalıların Efes'teki kazıları ilk olarak 1895
yılında Otto Benndorf tarafından başlatılmıştır. Avusturya Arkeoloji
Enstitüsü'nün 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında kesintiye uğrayan çalışmaları
1954 yılından sonra aralıksız devam etmiştir.
Efes'te Avusturya Arkeoloji Enstitüsü'nün çalışmalarının yanı sıra 1954
yılından itibaren Efes Müzesi de T.C. Kültür Bakanlığı adına kazı, restorasyon
ve düzenleme çalışmalarını sürdürmektedir.
100 yıldan fazla bir süredir devam eden bu çalışmalar ile bir yandan Efes
tarihine ve Anadolu arkeolojisine yeni boyutlar kazandıran bilimsel sonuçlar
elde edilmekte, diğer yandan kazılar sonucu açığa çıkarılan önemli yapı ve
anıtlar restore edilerek ayağa kaldırmakta ve çevreleri ile birlikte
düzenlenmektedir.
Efes Müzesi tarafından son yıllarda yapılan kazılar:


1- Çukuriçi Höyüğü: Magnesia kapısının güneybatısında bulunmaktadır. Elde edilen
buluntulara göre İ.Ö. 4. bine dek giden prehistorik yerleşim ortaya
çıkarılmıştır.
2- Ayasuluk Tepesi Kazıları:
Kalenin güneydoğu yamaçlarında sürdürülmektedir. Elde edilen buluntular ışında
İ.Ö. 3500 yıllarına inmektedir.


Efes
Müzesi
T.C. Kültür Bakanlığı adına Efes'teki arkeolojik araştırmalardan, düzenleme,
kontrol ve koruma çalışmalarından sorumlu olan Efes Müzesi, Efes ve yakın
çevresinde bulunan Miken, Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu
ve Osmanlı devirlerine ait önemli eserlerin yanı sıra kültürel faaliyetleri ve
ziyaretçi kapasitesi ile de Türkiye'nin en önemli müzelerinden biridir.
Efes'teki ilk arkeolojik kazılardan sonra 1929 yılında depo işlevinde kurulmuş,
1964 yılında yeni bölümün inşası ile genişleyen Efes Müzesi sonraki yıllarda
sergi değişiklikleri ve yeni ekler ile sürekli gelişmiştir.
Efes Müzesi'nin ağırlıklı olarak bir antik kentin eserlerini sergileyen müze
olması nedeniyle kronolojik ve tipolojik bir sergileme yerine eserlerin buluntu
yerlerine göre sergilenmeleri tercih edilmiştir. Buna göre salonlar Yamaç Evler
ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu,
Efes Artemisi Salonu, İmparator Kültleri Salonu olarak düzenlenmiştir. Bu
salonların yanı sıra müze iç ve orta bahçelerinde çeşitli mimari ve
heykeltraşlık eserleri bahçe dekoru içinde ve uyumlu olarak sergilenmektedir.
İki büyük Artemis heykeli, Eros başı, Yunuslu Eros heykelciği, Sokrates başı,
Efes Müzesi'nin dünyaca tanınmış ünlü eserlerinden bazılarıdır.
Efes Müzesi koleksiyonlarında halen yaklaşık 50.000 eser bulunmaktadır. Bu sayı
her yıl sürdürülen arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan veya çevre
halkının bağış yoluyla getirdiği eserler ile artmakta, müze koleksiyonları
zenginleşmektedir. Bu eserlerin kısa süre içinde bilim dünyasının ve insanlığın
hizmetine sunulması düşüncesiyle Efes Müzesi'nde "Yeni Buluntular
Salonu" oluşturulmuştur. Ancak, bu salon her zaman yeterli gelmemekte,
diğer salonlardaki sergilemelerin de yeni buluntular ışığında ve çağdaş
müzecilik anlayışına uygun olarak yenilenmesi gerekmektedir.
Bu anlayışa uygun olarak Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonunda yapılan yeni
düzenlemede buluntu gruplarını birarada sergileyerek konu bütünlüğü
oluşturulması amaçlanmıştır. Salonda günlük yaşam konusu içinde her çağdaki
insan için vazgeçilmez gereksinimler olan tıp ve kozmetik aletleri, takıları,
ağırlıklar, aydınlanma araçları, müzik ve eğlence buluntuları ve dokuma
araçlarından örnekler; ev kültü ve dekorasyonunda kullanılan heykelcikler,
imparator ve tanrı heykelleri, büstleri ve mobilyalar sergilenmektedir. Salonun
bir bölümünde Efes Yamaç Evler'den "Sokrates Odası" olarak bilinen
bir oda fresk, mozaik ve çeşitli mobilyalardan oluşan dekoru içinde
foto-mankenler ile düzenlenmiştir.
Efes Müzesi'nin müze, Efes ve Selçuk içinde yeni düzenlemeler sonucu ziyarete
açılan yeni bölümleri;
1- Arasta ve Hamam Bölümü:
Müzenin orta bahçesine bitişik, müze ile bütünlük oluşturan bölümde eski Türk
kasabalarında ticaret hayatı ve kaybolmaya yüz tutan çeşitli el sanatları canlı
olarak sergilenmektedir. Tarıma bağlı yöresel yaşamda önemli yer tutan tahıl
öğütme sistemi (değirmenler) gelişimi ve farklı tipleri ile; bakırcılık ve gözboncuğu
yapımı; Türk çadırlarının sergilendiği bölüm içinde eski Türk yapısı ve 16.
yüzyıla ait Osmanlı hamamı da restore edilerek sergi alanında
değerlendirilmiştir.
2- Ayasuluk Kitaplığı: Efes
Müzesi'nin arka sokağı içindeki eski bir Türk yapısı (14. yüzyıl) müze
tarafından restore edilmiş ve semt halkının günlük gazete veya kitap
okuyabileceği küçük bir kitaplık işlevi kazandırılmıştır.
3- Görme Engelliler Müzesi: Efes
aşağı Agoradaki antik dükkânlardan biri restorasyonu yapılarak görme
engelilerin gezebileceği bir müzeye dönüştürülmüştür. İki bölümden oluşan bu
müzede kopya ve orijinal eserler sergilenmektedir.
Kültür ve Eğitim Faaliyetleri
Efes Müzesi olağan müzecilik faaliyetlerine paralel olarak ilçe halkına ve
arkeoloji çevresine yönelik kültür ve eğitim faaliyetleri de düzenlenmektedir.
Bu faaliyetler;


Konferanslar:
Ağırlıklı olarak Efes ve çevre arkeolojisi konularının tartışıldığı sürekli
konferanslar düzenlenmektedir.
Sergiler: Efes Müzesi içindeki
sanat galerisinde resim heykel ve çeşitli el sanatlarından oluşan çağdaş sanat
eserleri sürekli olarak sergilenmekte, bu şekilde antik ve çağdaş sanat
eserleri arasında bağlantı sağlanmakta ve 21. yüzyıla aktarılabilecek bir
çağdaş sanat eserleri koleksiyonu oluşturulmaktadır.
Seminerler: Efes Müzesi
tarafından her yıl eski eserlerin korunması, özellikle çocukların Efes ve eski
uygarlıklar konularında eğitimine yönelik seminerler; zaman zaman Kültür
Bakanlığı'nca düzenlenen Türkiye müzelerindeki tüm müze uzmanları için eğitim
kursları ve kazı sonuçları toplantıları düzenlenmektedir.


Ayrıca Efes örenyerinde
sürekli sergiler bulunmaktadır.


  • Kuretler Caddesi'nde "Baharatçı Dükkanı" sergisi
  • Aşağı agorada "Antik Kentler Nasıl Kuruldu" sergisi
    bulunmaktadır.



İsabey
Camii
1375 yılında Aydınoğullarından İsa Bey tarafından Şamlı Mimar Ali'ye inşa
ettirilmiş olan cami, Türk sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir.
St. Jean Kilisesi
Bizans İmparatoru Büyük Iustinianus tarafından inşa ettirilmiştir. Dönemin en
büyük yapılarından bir olan, altı kubbeli kilisenin merkezi kısmında, altta,
Hz. İsa'nın en sevdiği havarisi St. Jean'ın mezarı bulunmuştur. Kuzeyinde
hazine binası ve vaftizhane vardır.
Kale
Ziyarete kapalı olan kale içinde cam ve su sarnıçları vardır.
Artemis Tapınağı
Dünyanın yedi harikasından biridir. Antik dünyanın mermerden inşa edilmiş ilk
tapınağıdır. Büyüklüğü, 105 x 50
m. ve ön cephesi diğer Artemis (Ana Tanrıça) tapınakları
gibi batıya dönüktür.
Yedi Uyuyanlar
Bizans Döneminde mezar kilisesi haline getirilmiş olan bu yer, Geç Roma imparatorlarından
Decius zamanında putperestlerin zulmünden kaçan yedi Hıristiyan gencin Panayır
Dağı eteklerinde sığındıkları mağaradır.
Meryemana
İsa'nın annesi Meryemana, İsa öldükten sonra St. Jean ile birlikte Efes'e
gelmiş ve hayatının son yıllarını burada yaşamıştır.
Magnesia Kapısı ve Doğu Gymnasionu

Efesin çevresindeki sur duvarlarının doğu kapısıdır. Yanında bulunan gymnasion,
Roma Çağının okuludur.
Yukarı Agora ve Bazilika
İmparator Augustus tarafından inşa ettirilmiş, resmi toplantıların ve borsa
işlemlerinin yapıldığı yerdir.
Odeion
Zamanında üzeri kapalı olan yapıda Kent Meclisi toplantıları yapılmış ve
konserler verilmiştir. 1.400 kişilik kapasiteye sahiptir.
Prytaneion
Kentin ölümsüzlüğünü simgeleyen kent ateşinin hiç durmadan yandığı yerdir.
Salonun çevresinde tanrı ve imparator heykelleri sıralanmıştı. Müzedeki Artemis
heykelleri burada bulunmuş ve daha sonra müzeye getirilmiştir. Yanındaki
yapılar kentin resmi misafirlerine ayrılmıştı.
Domitianus Meydanı
Meydanın güneyinde, teras üzerinde İmparator Domitianus adına Efesliler
tarafından yaptırılmış büyük bir tapınak ve altında Efes yazıtlar galerisi
vardır. Doğuda Pollio Çeşmesi ve olasılıkla hastane yapısı, kuzeyinde cadde
üzerinde Memnius Anıtı yer alır.
Herakles Kapısı
Roma Çağı sonlarında yaptırılmış olan bu kapı Kuretler Caddesi'ni yaya yolu
haline getirmiştir. Ön cephesinde Kuvvet Tanrısı Herakles kabartmaları
dolayısıyla bu ismi almıştır.
Traianus Çeşmesi
Cadde üzerindeki iki katlı anıtlardan biridir. Ortada duran İmparator Trainus'un
heykelinin ayağı altında görülen küre dünyayı simgeler.
Yamaç Evler
Teraslar üzerine inşa edilmiş olan çok katlı evlerde kentin zenginleri
oturuyordu. Evlerin tabanlarında mozaikler, duvarlarında mermer kaplama ve
freskler vardır.
Hamam ve Umumi Tuvalet
Romalıların en önemli sosyal yapılarındandır. Soğuk, ılık ve sıcak kısımlar
vardır. Bizans Çağında tamir görmüştür. Ortasında havuz olan umumi tuvalet
yapısı, aynı zamanda toplanma yeri olarak da kullanılmıştır.
Hadrianus Tapınağı
İmparator Hadrianus adına, anıt tapınak olarak inşa ettirilmiştir. Korinth
düzenlidir ve frizlerinde Efes'in kuruluş efsanesi işlenmiştir.
Oktogon
Kleopatra'nın kız kardeşine ait anıtsal bir mezardır.
Heroon
Efes'in efsanevi kurucusu Androklos adına yaptırılmış bir çeşme yapısıdır. Ön
kısmı Bizans Döneminde değiştirilmiştir.
Celcus Kütüphanesi
Hem kütüphane, hem de mezar anıtı görevini üstlenmiştir. Kitap ruloları, yapı
içerisinde, duvarlardaki nişlerde saklanıyordu. Cephesi 1970-1980 yılları
arasında restore edilmiştir.
Agora Güney Kapısı
Kütüphaneden önce, İmparator Augustus zamanında inşa edilmiştir.
Mermer Cadde
Kütüphane meydanından tiyatroya kadar uzanan caddedir.
Agora
110 x 110 m.
boyutlarında ortası açık, çevresi portikler ve dükkanlarla çevrilidir. Kentin
ticari ve kültürel merkeziydi.
Büyük Tiyatro
24.000 kişilik kapasiteyle antik dünyanın en büyük tiyatrosudur. Çok süslü ve
üç katlı sahne binası tamamen yıkılmıştır. Oturma basamakları üç bölümlüdür.
Liman Caddesi
Efes kentinin limana bağlantısını sağlıyordu. 600 m. uzunluktaki cadde
üzerine kentin Hıristiyanlık Döneminde anıtlar yapılmıştır.
Tiyatro Gymnasionu
Hem okul ve hem de hamam işlevine sahip büyük yapının avlu kısmı açıktadır.
Burada tiyatroya ait mermer parçalar restorasyon amacıyla sıralanmıştır.
Liman Hamamı
Liman Caddesinin sonundaki büyük yapılar grubudur. Bir bölümü kazılmıştır.
Meryem Kilisesi
Hz. Meryem adına inşa edilmiş ilk kilisedir.
Saray Yapısı, Stadyum Caddesi, Stadyum
ve Gymnasion
Otoparkın doğu kısmında yer alan Bizans sarayı ve caddenin bir bölümü restore
edilmiştir. Stadyum, antik devirde sportif oyunların ve yarışmaların yapıldığı
yerdir. Geç Roma Çağında gladyatör oyunları da yapılmıştır. Stadyumun yanındaki
gymnasion ise hamam-okul kompleksidir.



Dolichiste (Kekova) Doğa ve tarihin bütünleştiği bir dünya cenneti olan
Kekova olağanüstü güzellikleri bünyesinde barındırmaktadır. Mavi yolculuk
yapanların kolayca ulaşıp gezebildiği ve yatlarını emin bir şekilde
demirleyebildiği bir yer olan Kekova tarihle iç içe inanılmaz güzellikler
sergiler. Kekova'ya denizden ulaşım Kaş ve Kale Çayağzı'ndan kiralanan
kayıklarla yapılabilir.
Kaş'tan sonra Uluburun geçilerek Kekova'ya doğru yol alındığında önce Sıcak
Yarımadası ile karşılaşılır. Sıcak İskelesinde Aperlai antik kenti, yarımadanın
ucunda Toprakada ve Karaada yer alır. Bundan sonra Kekova Adası uzanmaktadır.
Bu adadan dolayı tüm bölge Kekova adıyla anılmaktadır. Kekova Adası depremlerle
biraz suyu batmış bu nedenle buraya batık şehir denilmiştir. Kekova Adası'nın
karşısında Kaleköy ve biraz ileride de yatlar için sakin bir koy olan Üçağız
Köyü bulunmaktadır.
Fenike - Kaş karayolundan Kekova levhasının bulunduğu yola sapıldığında 19 km sonra bir doğa harikası
olan Üçağız'a ulaşılır.
Burası tarihle doğanın ve bugünkü yaşamın iç içe olduğu bir bölgedir. Sıcak
İskelesindeki Aperlai, Batık Kent, Kaleköy'deki Simena, Üçağız'da bulunan
Theimussa, Gökkaya koyu üzerindeki Istlada birbirine çok yakın antik
kentlerdir. Deniz kenarındaki bu kentlerden başka Kılıçlı'da Apollonia, Üçağız'a
2 km
uzaklıkta yol üzerindeki Çevreli'de Tyberissos antik kenti bulunur. Tyberissos
eski adı Tirmisin olan ovaya bakan 365 m yükseklikteki bir tepe üzerinde
bulunmaktadır. Dağın eteklerinde bir düzineye yakın Lykia lahdi ve güvercin
yuvası şeklindeki Lykia kaya mezarları bulunmaktadır ki bunlar Hellenistik ve
Roma Çağı'na aittir. Antik şehir tepenin iki zirvesinde yer alır. Kuzeyde
şehrin akropolisi, bulunmaktadır. Daha alçak olan güney tepesinde ise Dor
düzenindeki Apollon tapınağının üzerine onun taşları ile yapılmış olan bir
kilise bulunur.
Çevreli'den Kapaklı'ya doğru gidilirse 4 km sonra İnişdibi denilen yere gelinir. Bu
alanın doğusunda yani deniz tarafında 10 dakikalık bir yürüyüş yapılırsa ilginç
yapılarıyla ünlü Istlada antik kentini de görme şansına sahip olabilirsiniz.
Buradaki şehirler küçük olduğundan birkaçı birleşerek Lykia Birliği içinde
temsil edilmekteydiler. Örneğin; Aperlai, Simena, Apollonia ve İsinda bu birlik
içinde temsil ediliyordu. Çevreli'den 2 km sonra yol bizi bir yeryüzü cenneti olan
Kekova'ya ulaştırır. Bu yol Üçağız'da bitmektedir. Ancak buradan teknelerle
Kaleköy'deki Simena, Batık şehir, Sıcak İskelesi'ndeki Aperlia görülebilir.
Kekova Adası
Bölgeye adını veren ada, Kale Köyü'nün önünde uzanan büyükçe bir adadır. Ucunda
yer alan Tersane Koyu'na tekneler yerleşebilir. Burada Bizans Devri'ne ait bir
kilisenin apsisi ile karşılaşılır. Kazı yapılmadığı için tarihini bilmediğimiz
bu adanın her tarafı kalıntılarla doludur. Tersane Koyu'na göre sağ tarafta
denize batmış dükkânlar ile sol tarafta batık şehrin su içindeki kalıntıları
görülebilir. Kıyıya takip ettiğimizde, evlerin yarısının sulara gömüldüğünü ve
merdivenlerin denize indiğini görebiliriz. Ayrıca denizin içinde temeller ve ev
tabanlarını da görmek mümkündür.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.







DİDYMA (Didim)
Didyma (Didim): Aydın ilinin Söke ilçesi, Yeni Hisar köyü sınırları içerisinde
yeralan Didyma, Apollon Tapınağı ile ünlüdür.
Didyma’daki ilk kazılar 1858’de İngilizler tarafından Newton’un başkanlığında
yapılmış. 1905’te Th. Weigand yönetiminde başlatılan kazılar sistemli temellere
dayandırılarak 1937’ye kadar sürdürülmüştür. Bu dönemde tapınağın büyük bir
kısmı ortaya çıkmıştır. Kazı ve araştırma çalışmaları Alman uzmanlar tarafından
hâlen sürdürülmektedir.
Didymaion, Miletus’a bağlı bir kâhinin ikamet yeri ve mabet olarak bilinir. Son
kazılardan Didyma’nın sadece bir kâhinin ikametgâhı değil, aynı zamanda yoğun
bir yerleşim yeri olduğu da anlaşılmıştır. Arkaik tapınağın yapımına M.Ö. 6.
yüzyılın ortalarında başlanıldığına ve yapımının aynı yüzyılın sonlarında
tamamlanıldığına inanılır. Helenistik tapınağın yapımına, Büyük İskender’in
Perslere karşı elde ettiği zaferden sonra başlanılmıştır. Ancak, kalıntılardan
bu Helenistik tapınağın yapımının tamamlanmadığı anlaşılmaktadır.


Dağlık
Gazipaşa İlçesi'ne 18 km.
uzaklığındaki Güneyköyü sınırları içerisindedir. Antik Çağda Dağlık Kilikya
olarak bilinen bölge sınırları içinde kalmaktadır. Kentin adı Kommagene kralı
4. Antiochus'tan gelmektedir. Kalıntılar üç yükselti üzerinde toplanmıştır.
Birinci bölüm sütunlu cadde, agora, hamam, zafer takı ve kilisenin bulunduğu
kesimdir. İkinci bölüm Kilikya Bölgesine özgü mezar yapılarının bulunduğu
nekropol alanı; üçüncü bölüm ise batıda denize uzanan, sarp kayalıklar üzerine
yapılmış kale kalıntılarıdır. Kentin kuzeyinde, halen mimarî elemanları
görülebilen bir tapınak kalıntısı mevcuttur. Kentin merkezine trikonkhos adı
verilen üç duvarı apsis şeklinde dini işlevi olan bir yapı yer alır. Kalıntılar
Roma, Bizans ve Ortaçağ Dönemine tarihlendirilmektedir.


Çatalhöyük
Çatalhöyük, Konya'nın Çumra İlçesi sınırlarında olup, ilçenin 10 km. doğusunda yer
almaktadır. Höyük, farklı yükseklikte iki tepe düzü olan bir tepe şeklindedir.
Bu iki yükseltisi nedeniyle çatal sıfatını almıştır. Çatalhöyük 1958 yılında J.
Mellaart tarafından keşfedilmiş, 1961-1963 ve 1965 yıllarında kazısı
yapılmıştır. Yüksek tepenin batı yamacında yapılan araştırmalar neticesinde, 13
yapı katı açığa çıkarılmıştır. En erken yerleşim katı (1) ise M.Ö. 5500
yıllarına tarihlenmektedir. Stil kritiği yolu ile yapılan bu tarihleme, C 14
metodu ile de doğrulanmış bulunmaktadır. İlk yerleşme, ilk ev mimarisi ve ilk
kutsal yapılara ait özgün buluntuları ile insanlık tarihine ışık tutan bir
merkezdir.
Çatalhöyük'teki yerleşimin, yani şehirciliğin en iyi bilinen dönemi 7. ve 11.
katlardadır. Dörtgen duvarlı evlerin duvarları birbirine bitişiktir. Ortak
duvar yoktur, her evin kendi müstakil duvarı vardır. Evler ayrı ayrı planlanmış
ve ihtiyaç duyulunca yanına başka bir ev yapılmıştır. Evlerin bitişik duvarları
nedeniyle şehirde sokaklar mevcut değildir. Ulaşım düz damlar üzerinden
olmaktadır. Şehri sınırlayan ve koruyan sur duvarları niteliğinde herhangi bir
buluntuya rastlanmamıştır. Bina yapımında kullanılan malzeme kerpiç, ağaç ve
kamıştır. Evlerin temel derinlikleri azdır. Duvarlar arasında ağaç dikmeler
vardır. Bu dikmeler üzerine gelen kirişler düz tavanı taşımaktadır. Tavan üst
örtüsü kamış üzerine sıkıştırılmış kil topraktır. Evler tek katlı olup, eve
giriş damda açılan bir delikten merdivenle olmaktadır. Her ev bir oda ve bir
depodan oluşur. Odaların içinde dörtgen ocaklar, duvarların ön kısımlarında
taban döşemesinden yüksekliği 10-30
cm. arasında değişen sekiler ve duvar içinde dörtgen
nişler bulunmaktadır. Duvarlar sıvalıdır, sıva üzeri beyaza boyandıktan sonra
sarı, kırmızı ve siyah tonlarda resimler yapılmıştır. Kutsal odalar diğer
odalara nazaran daha büyüktür. Bu evlerin içindeki duvar resimleri yanında ise
orijinal boğa başı, koç başı ve geyik başlarının sıkıştırılmış kil ile konserve
edilmiş trofeleri duvarlara aplike edilmiştir. Bunların yanında rölyef halinde
insan figürleri ile hayvan figürleri de görünmektedir. Çatalhöyük'te duvar
resimleri en erken 10. en geç 11. tabakada bulunmuştur. En güzel ve
gelişmişleri ise 7. ve 5. tabakalara aittir. Bu resimler paleolitik insanın
mağara duvarlarına yaptığı resimlerin bir gelenek olarak devamıdır. İnanç
olarak avın bereketi için yapılan resimlerdir. Geç döneme doğru duvar
resimlerinde ev sahnelerinin azaldığı ve kuş motifleri ile geometrik desenlerin
ortaya çıktığı görülür.
Duvarlara resmedilmiş olan akbabalar tarafından parçalanan başsız insan
figürlerinin ölü gömme adetleri ile ilgili olduğu sanılmaktadır. Akbabalar
tarafından et kısmı yenerek temizlenen kemikler toparlanarak hasırlardan
yapılmış bir örtüye sarılır ve ev içindeki şekillerin altına gömülürdü.
Şekiller altında yapılan araştırmalarda çok sayıda iskelet ortaya
çıkarılmıştır. Ölü hediyesi olarak kemikten yapılmış aletler, renkli taşlar,
kesici aletlerden taştan baltalar, deniz kabuğundan yapılmış boncuklar
konmuştur. Çatalhöyük kazısında ele geçen heykelcikler bize ana tanrıça
kültürünün (tapınma) başlangıcı ve zamanın inançları hakkında özgün bilgiler
vermektedir. Pişmiş toprak ve taştan yapılmış bu heykelcikler 5 ila 15 cm. arasında değişen
büyüklüktedir. Şişman, iri göğüslü, büyük kalçalı ve zaman zaman doğum yapar
vaziyette tasvir edilmişlerdir. Bu özellikleri bolluk ve bereketi temsil
etmeleri nedeniyledir. Çatalhöyük'te ele geçen alet ve malzemelerin hemen hepsi
taş, pişmiş toprak, baltalar, sığ tabaklar, yüksek kabartma bereket tanrıçası
motifleri ile süs eşyası olarak kullanılan bilezik ve kolyelerdir. Pişmiş
topraktan iri taneli hamura sahip, çarksız siyah ve kiremit renkli kaplar ve
çanaklar bulunmuştur. Ayrıca ana tanrıça ve mukaddes hayvan figürü de pişmiş
topraktan yapılmıştır. Kemikten yapılmış kesici ve delici aletler ile
obsidyenden yapılmış mızrak ve ok uçları Çatalhöyük'te kullanılan en önemli
malzemelerdir.
Çatalhöyük'te 1996 yılına kadar kazı yapılmamış; bu yıldan itibaren İngiliz
Arkeoloji Enstitüsü tarafından Ian Hodder başkanlığında kazılara devam
edilmiştir. Kazı buluntuları Konya Arkeoloji Müzesi'ndedir. Bunların bir kısmı
teşhir edilmiş, diğerleri ise depolarda koruma altına alınmış durumdadır.


Cyaneae-Kyaenai (Yavi veya Yuva Köyü)
Finike - Kaş karayolu üzerindeki diğer bir ören yeri de Kaş'a 23 km uzaklıktaki Yavı
Köyü'nün üzerinde bulunan sarp kayalıklardaki Kyaenai'dir. Araba ile tiyatronun
yanına kadar çıkılabilir, köyden de harabe yerine tırmanmak mümkündür. Kyaenai
ismi koyu mavi anlamına gelmekte, ayrıca "Çınlayan Kayalar" adıyla da
anılmaktadır. Bunun nedeni rüzgarın buradaki kayalara çarparak çınlaması olsa gerektir.

Şehrin ne zaman kurulduğunu bilemiyoruz ancak ele geçen kitabeler şehrin
tarihini M.Ö. IV. yüzyıla kadar çıkarmamıza neden oluyor. O tarihten itibaren
de Kyaenai devamlı iskan edilen bir Lykia şehridir. Kyaenaili zengin lason 16
Lykia şehrine yardım ettiği gibi kendi şehrine de yardım etmiş, imarına
çalışmıştır. Bu nedenle de ona Lykia'nın en büyük hakimi anlamına gelen
"Lykiakn" ünvanı verilmiştir. Roma Devrinde büyük gelişme gösteren
şehir Bizans döneminde de psikoposluk merkezi olarak varlığını sürdürmüş, X.
yüzyılda terk edilmiştir.
Kyaenai 240 m
kadar yükseklikteki sarp kayalıkların üzerine kurulmuştur. Şehrin etrafını 450 m uzunlukta bir sur
çevirir. Surun Bizans döneminde de kullanıldığı sonradan konan taşlardan
anlaşılmaktadır. Surun batı ve kuzey kısımlarında bugün üç kapı görülmektedir.
Batı duvarının güney ucunda da dördüncü bir kapı olmalıdır.
Tepenin güney eteğinde ise tabii meyile oturtulmuş ve günümüze kadar sağlam
gelebilmiş bir tiyatro bulunmaktadır.
Tiyatro ile akropol arasında nekropol sahası yer alır. Ağaçlar arasında Roma
Devri'ne ait irili ufaklı birçok lahit bulunmaktadır. Kyaenai, Lykia
Bölgesi'nde en çok lahit görülen şehir niteliğinde olduğundan buraya lahitler
kenti de denir. Batı taraftakiler sade, doğu yamaçtakiler daha değişik ve
bazıları kabartmalıdır. Bu kabartmalı lahitler M.Ö. 350'ye tarihlenir. Diğer
lahitlerin hepsi Roma dönemine aittir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır



CORACESIUM (Alanya)
Türkiye’nin güney sahilinde en dikkat çekici manzaralardan birine sahip olan
Alanya, denize uzanan kayalık bir yarımadanın üzerinde bulunur. Alanya, ilginç
evlere, dik uçurumlara ve istihkam duvarlarına sahiptir. Günümüzün Alanya’sı
olan yerde bilinen en eski yerleşim alanı “kaya” anlamına gelen Coracesium
şehridir. Bu şehir, bulunduğu yer itibariyle bazen Cilicia bazen de Pamphylia
topraklarına dahil edilmiştir. Strabo, Cilicia’yı batıdan doğuya doğru
betimlerken dik uçurumun üzerinde kurulmuş bir kale olarak tanımladığı Coracesium
ile başlar.
Mükemmel limanına ve son derece korunmalı konumuna bağlı olarak bu yer, hemen
hemen her çağda korsanların ya da ayaklanmacıların sığınağı olmuştur. Bu yüzden
M.Ö. 199’da III. Antiochos’a karşı direnen tek şehir Cilicia olmuştur. Yarım
asır sonra, bölgenin yöneticisi olan Diodotos Trypon da VII. Antiochos ile
müttefik kalmayı reddetmiştir. M.Ö. birinci yüzyılda Akdeniz’de korsanlık Roma
İmparatorluğu için büyük bir ekonomik ve politik sorundu; korsanların hububat
gemilerine el koyması öyle boyutlara ulaşmıştı ki neredeyse Roma’yı bile açlık
tehlikesiyle yüz yüze bırakmıştı. Bu sebepten, Puplius Servius M.Ö. 78’de
Cilicia’ya gönderilmiş ve korsanlara karşı bir dizi sefer düzenlemiştir ama
sonunda başarısız olmuştur. Ancak daha sonra M.Ö. 65’te Roma Senatosu
tarafından yetkilerle donatılıp güçlendirilen Puplius, tüm korsan kalelerine
karadan ve denizden saldırarak onları kendi kontrolü altına almıştır. En son
düşen şehir Coracesium olmuştur ve bu süreç içinde sadece korsanların filoları
yok edilmemiş aynı zamanda şehrin istihkam duvarları da yıkılmıştır ve bu
taşlar denize düşmüştür.
Roma İmparatorluğu döneminde Coracesium muhtemelen büyük bir şehir haline
gelmişti çünkü şehir, ikinci yüzyılda kendi madeni parasını basmaya
başlamıştır.
Coracesium’un Hıristiyanlığın ilk yüzyılı ve eski Bizans dönemine ait çok fazla
bilgi yoktur. Komşuları Cilicia ve Pamphylia ile birlikte Hıristiyanlığı erken
dönemlerde kabul etmiş olmalıdır.
Bu dönemde ayrıca şehrin adında da bir değişiklik olmuştur ve şehir “Kalonorosa”
ya da “Güzel Dağ” adını almıştır. Bu isim, çeşitli değişikliklerle Orta Çağlara
kadar kullanılmıştır. Türklerin şehri fethetmesinden sonra da, şehir
Venedikliler, Cenovalılar ve Kıbrıslılar tarafından Candelor, Scandelore ya da
Galenorum olarak adlandırılmıştır.
1220-1237 yılları arasında hükümdarlık süren Sultan I. Alaaddin Keykubat tahta
çıkar çıkmaz, ilk stratejik oyunu kalenin karşı tarafına ilerlemek oldu. Şehrin
yöneticisi Kyr Vard tarafından teslimini garanti altına aldıktan sonra şehre
kendi adını verdi, böylece şehir Alaiye adını aldı. Alaaddin’in limanda
yaptırdığı iyileştirmelerin yanı sıra şehrin Selçukluların başkenti Konya’ya
yakın olması hızlı gelişmesini garantilemiştir. Sultan kışları Alanya’da
geçirdiğinden, şehir birçok inşaat faaliyetine tanık olmuş ve günümüzde de
görebildiğimiz muhteşem yapıları kazanmıştır.
Selçuklu Devleti’nin çökmesinden sonra bölgenin kontrolü Karamanlıların eline
geçmiş; bölge zaman zaman da onlara sadakat yemini eden yerel hükümdarlar
tarafından yönetilmiştir. Kıbrıs Lusignan Kralları sık sık Alanya’yı ele
geçirmeye çalışmışlar, Türkler ve Mısırlılar da şehri Kıbrıs’ı istila etmek
için üs olarak kullanmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşuyla birlikte,
doğu Akdeniz’de ticaret zayıflamıştır ve Alanya eski önemini büyük ölçüde
kaybetmiştir. Bugün Alanya, en iyi korunmuş Selçuklu şehirlerinden biridir.
Alanya Kalesi’nin doğu bölümü deniz ile sınırdaştır ve bu bölüm kuzey
duvarlarıyla kesiştiği yerde Kızıl Kule olarak bilinen geniş sekizgen bir kule
ile korunur. Bu kulenin çapı 29
metre ve yüksekliği 33 metredir. Sade dış görünümüne
rağmen beş katlı karmaşık bir planı olan kulenin içi bir dizi savunma sistemi
ile donatılmıştır. Üst bölümün alt iki katı, kulenin Kızıl Kule olarak
anılmasına yol açan kırmızımtırak tuğlalarla örülmüştür. Yazıtlar, kulenin
1226’da Alaaddin Keykubat için Halepli mimar Ebu Ali’ye yaptırıldığını
kaydeder. Kule 1951 ve 1957 yılları arasında restore edilmiştir.
Kızıl Kule’nin 150 metre
kadar güneyinde, geriye kalan tek Selçuklu tersanesi ya da donanma alanı
vardır. Toplam 57x40 metre olan alan, duvarlarla tonozlu beş ayrı mekana
bölünmüştür. Bunlardan her biri diğerlerine sivri uçlu kemerleri olan dört kapı
ile bağlanır. İçerdeki bu mekanlar, ortaçağ gemilerinin yapımı için yeterli alan
sunmaktaydı. Tersaneye, Kızıl Kule’nin bulunduğu yönden girilir. Girişte,
tersanenin 1227 yılında Alaaddin Keykubat için yapıldığına atfen beş satırlık
bir yazıt vardır. İlk satırda “Allah için zafer ve erken fetih” (Kuran LXI,13)
yazmaktadır. Girişin sağındaki küçük oda, Mekke yönünü gösteren bir mihrap
olmamasına rağmen belki tersanede çalışan işçiler için mescit olarak ya da
ambar olarak kullanılmış olabilir. Soldaki gün ışığı ile aydınlanan oda ise
muhtemelen çalışma odası olarak kullanılmıştır.
Deniz tersanesinin güneyinde, günümüzde Tophane olarak bilinen ve karadan ya da
denizden gelebilecek saldırılara karşı korunmak için tasarlanmış iki katlı bir
kule yükselir. 19 metre
yüksekliğinde olan bu kare kule, yüksek bir uçurumun üzerine inşa edilmiştir.
Zemin kat, iç duvarlarla dört tonozlu odaya ayrılmıştır. Üst kat ise tonozlu
bölmelerle çevrili açık bir oda şeklini almıştır.
Kızıl Kule’den başlayarak kuzey duvarları, Ehmedek olarak bilinen istihkâm
alanına kadar uzanır. Eski Helenistik sur harabelerinin üzerine inşa edilen,
her biri üç kuleye sahip iki yapının planı oldukça kuraldışıdır. Ana giriş
doğudaki geniş bir kapıdandır. Buradan merdivenlerle küçük bir kuleye çıkılır.
Girişin hemen içinde sarnıçları olan şekilsiz geniş bir açık alan vardır. Daha
ileride üç geniş oda vardır. Doğu odasında bir pencerenin yanındaki sıvaya
dönemin yelkenli sandallarının resimleri kazılmıştır. Ortadaki oda muhtemelen
oturma salonu olarak kullanılmıştır ve kuzeybatı ucundaki kubbeli küçük oda ise
banyodur. Ehmedek’in alt kulesinin kuzey cephesinde Alaaddin Keykubat
döneminden, 1227 tarihli güzel bir yazıt vardır.
Ehmedek’in güneyinden ilerlenecek olursa Süleymaniye Camii ile karşılaşılır. Bu
cami iki an bölüme ayrılmıştır; kare ana oda kubbe ile örtülmüştür ve bunun
önünde kemerlerle ayrılmış üç kubbeli bir sundurma vardır. Kubbeler tuğladan
yapılmıştır, duvarlar ise tuğla ve yontulmuş taştan örülmüştür. Caminin
kuzeybatı ucunda iki adet oniki köşeli minare yükselir.
Caminin güneyinde, seyyahlar ve tüccarlar için yapılmış odalarla çevrili geniş
avlusu olan bir kervansaray vardır. Odaların arkasındaki tonozlu geniş bölüm
hayvanlar için kullanılırdı.
Akşebe Türbesi kervansarayın hemen üzerinde yer alır. Ana bina inşaatın
kırmızımtırak tuğlalı bölümüne kadar tek kubbelidir. Kubbeli alana komşu ve bu
alanın doğu cephesi boyunca benzeri bir başka kubbeli alan ve tonozlu bir oda
bulunur. Mavi çinilerle bezenmiş küçük bir minare de yapının kapısının
kuzeydoğusundan yükselir.
Hisar, kalenin tepe noktasında yer alır ve 180x150 metre boyutunda olan
düzensiz bir dörtgen şeklindedir. Bu bölgenin orijinal yapıları, bölgeyi
çevreleyen istihkam duvarlarının üç tanesine dayalı inşa edilmiştir. Batı
kenarının sarp uçuruma yakın olmasından dolayı bu kenarda sağlam duvarlara daha
az ihtiyaç duyulmuştur. Tuğlalardan yapılmış iki büyük sarnıç bu alanın
ortasında yer alır. Bu kalenin tarihi önemi göz önüne alınacak olduğunda, bu
bölgede bir yerin varolduğu düşünülmektedir ancak bugüne kadar kalede bulunan
belirgin kalıntılar arasında böyle bir binaya rastlanmamıştır. Şayet
rastlansaydı, muhtemelen güneybatı ucunda olurdu çünkü bu bölgede çok fazla
yıkılmış bina enkazı ve boyalı fresklerin izleri görülmektedir. Burada ayrıca
etrafındaki yapılar tarafından rahatsız edilmemiş bir Bizans kilisesi de
görülebilir. Kilisenin planı haç şeklindedir ve haçın çubuklarının kesiştiği
bölüm, pandantifler (kubbeli inşaatta kemerler üzerine oturtulmuş kubbe ile
kemerlerin arasını kapatan üçgen biçimindeki kubbe parçalarının her biri)
üzerine oturtulmuş yüksek bir kubbe ile örtülüdür. Birkaç freskli figür, apse
(binanın en ucunda dışa doğru yarım daire formunda alan) duvarlarında ve
pandantiflerde bugün hala görülebilir.
Güney istihkam duvarlarında inşa edilmiş olan küçük bir kilise, Alanya’daki üç
ana işgal evresine tanıklık etmiştir. Günümüzde Arap Evliyası olarak bilinen bu
yapı, Bizans döneminde, Helenistik kule kalıntıları üzerine inşa edilmiştir.
Selçuklu dönemlerinde kilise, üzerine dikkatle eklenmiş mazgallı siperle
savunma duvarına birleştirilmiştir. Doğudan girilen kilise, tuğlalardan
yapılmış alçak bir kubbe ile örtülmüştür ve üslubundan M.S. on birinci yüzyıla
ait olduğu düşünülebilir. Bu yapı, sonradan cami olarak kullanılmıştır.
Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki

_________________
.................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
novanda




Mesaj Sayısı: 150
Deneyim seviyesi: 227
Kayıt tarihi: 24/09/10

MesajKonu: DEVAMI   C.tesi Ocak 22, 2011 9:30 am

COLOSSAE
Denizli İli'nin 25 km.
doğusunda, Honaz İlçesi'nin 2
km. kuzeyinde yer almaktadır.
Denizli-Ankara karayolunun 16.
km. sinde bulunan Organize Sanayi Bölgesi'nden Honaz'a
giden karayolu, Colossae kentinin içinden geçmektedir.
Antik kent, Honaz (Kadmos) dağının kuzeyinde Aksu Çayının kenarına kurulmuştur.
Antik Çağdan beri kullanılan güney şark yolu üzerindedir. Büyük Frigya içinde
bulunan en önemli merkezlerdendir. Ksenophon'a göre Frigyanın 6 büyük şehrinden
biridir.
Pers egemenliğinde de parlak çağlarını yaşamıştır. İ.Ö. 2.yy.dan itibaren
Hierapolis ve Laodikeia'nın kurulması ile önemini yitirmiştir. İ.S. 1.yy.
başlarında Laodikeia ile birlikte yüncülük ve dokumacılıkta çok gelişmiştir.
İ.S. 1.yy. da Neron döneminde meydana gelen depremle harap olmuştur.
Geç Roma döneminde Hierapolis ve Laodikeia göçler nedeni ile köy hüviyetine
bürünmüştür.
İ.S. 692-787 yıllarında şimdiki Honaz İlçe merkezinin bulunduğu yerde Chonae
adıyla kurulan kent nedeni ile tamamen terk edilmiştir. Chonae kentinde St.
Michael kilisesinin bulunduğunu eski kaynaklardan öğrenmekteyiz.
Ancak şu anda hiçbir kalıntısı yoktur. Yukarıda tepe üzerinde ise Osmanlı
Dönemine ait bir kale kalıntısı mevcuttur.
Colossae antik kentinin kalıntılarına, akropol olan höyük tepesi ile
çevresindeki arazilerde rastlanmaktadır. Höyüğün kuzeyindeki bölgede kayaya
oyulmuş oda ve ev tipi mezarlar bulunmaktadır.


Cadyanda-Kadyanda (Üzümlü) Kadyanda harabeleri Fethiye'den 18 km uzaklıktaki Üzümlü
Köyü'nün 9 km.
kuzey doğu istikametindeki bir tepe üzerindedir. Üzümlü'nün 400 m yukarısında ve denizden
915 m
yükseklikteki harabelerde Roma İmparatorluk çağı eserleri görülür.
Lykia dilinde "Kadawanti" olarak bilinen Kadyanda fazla önemi olmayan
bir şehir olup yazıtlarından en erken M.Ö. V. yüzyıla tarihlenmektedir. Ancak
geniş alanı kaplayan kalıntılar şehrin Roma İmparatorluğu dönemindeki
ihtişamını göstermesi bakımından ilginçtir.
Kadyanda, etrafı muntazam olmayan iri taş bloklardan oluşan surlarla çevrilidir.
Bu surların bazı kısımları bugün dahi etkileyici bir görünümdedir. Buradan
Xanthos vadisi ve Fethiye Ovası panoramik bir görüntü arz eder.
Surların yanından Kadyanda'nın tiyatrosuna ulaşılır. Akropolün güney yamacına
yaslanmış tiyatro yıkılmasına rağmen eski görkemini yansıtır şekildedir.
Harabeden 1,5 km
uzaklıkta bir dönemecin yanında, bir çukurun karşısından orman içine doğru 150 m kadar yüründüğünde
büyük kaya bloklarına oyulmuş ev tipi mezarlara rastlanır.

Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.



Belkıs / Zeugma Antik Kenti Kurtarma Çalışmaları
Gaziantep İli, Nizip İlçesi'nin 10
km. doğusundaki Belkıs Köyü'nde, Fırat Irmağı kıyısında,
Zeugma Antik Kenti bulunmaktadır. Tarih öncesi çağlardan beri kesintisiz iskan
gösteren bu yerleşimin önemi, Fırat Irmağı'nın en kolay geçit verdiği iki
noktadan birisinde olmasıdır. Zaten "Zeugma" adı da
"köprübaşı" veya "geçit yeri" gibi bir anlam taşımaktadır.
Günümüzde, üzerinde fıstık ağaçlı yetişmiş bulunan, 3-4 metre kalınlığında toprak
tabakasıyla örtülüdür. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan
bu antik kentin 1/3'ü, su tutulması Ekim 2000'de tamamlanacak olan Birecik
Barajı göl alanı altında kalacaktır.
Tarihi
Kent, Hellenistik Dönem'in önemli bir ticaret merkezidir. Bölgenin Roma
İmparatorluğu egemenliğine girmesinden sonra, burada "IV. Lejyon"
olarak adlandırılan askeri garnizonun yerleşmesi ile kentin önemi artmıştır.
Zeugma'da ticaretin ilerlemesiyle sanatsal etkinlikler artmış ve kültürel bir
gelişme sağlanmıştır. Antakya'dan Çin'e uzanan ipek yolunun Zeugma'dan geçmesi,
Samsat'dan ırmak yoluyla ticaret yapılması, IV. Garnizon'nun burada
konuşlandırılması sonucunda, tüccarların kente yerleştiği ve Fırat manzaralı
teraslara villalarını yapmış oldukları anlaşılmaktadır. Kentte, gelişmiş bir
sınır ticareti ve buna bağlı olarak büyük bir gümrük olmalıdır. İskeleüstü
olarak adlandırılan tepede, bir arşiv odasında 65.000 adet mühür baskısının ele
geçmiş olması, bu kanıyı güçlendirmektedir. Papirus, parşömen, para torbaları
ve gümrük balyalarını mühürlemede kullanılan bu mühür baskıları, Zeugma'da, hem
güçlü bir haberleşme ağının, hem de gelişmiş bir ticaretin varlığını
göstermektedir.
Büyük İskender'in generallerinden Seleukeia Nikator I İ.Ö. 300'de
Belkıs/Zeugma'nın ilk yerleşimi olan "Seleukeia Euphrates" kentini
kurar. Antik çağın önemli gezgin/tarihçilerinden biri olan Amasyalı Strabon,
burasının Kommagene'nin dört önemli kentinden biri olduğunu ve burada ticaretin
yapıldığını bildirmektedir. Kent, İ.Ö. 64'de Roma İmparatorluğu'nun
topraklarına katılır ve adı "geçit", "köprü" anlamına gelen
ZEUGMA biçiminde değiştirilir. İ.S. 256'da Sasani kralı Şapur, Belkıs/Zeugma'yı
ele geçirir, kentte önemli tahribat olur. Bu tarihten itibaren Zeugma bir daha
kendini toparlayamaz, Roma dönemindeki görkemine ulaşamaz. Bölge ile birlikte
kentte, İ.S. 4. yüzyılda, Geç Roma, İ.S. 5-6 yüzyıllarda ise Erken Bizans
egemenliği görülür. 7. yüzyıldaki Arap akınları sonucunda Belkıs/Zeugma terk
edilir. 10-12. yüzyıllar arasında küçük bir Abbasi yerleşimi görülür. 17.
yüzyılda Belkıs Köyü kurulur.
Arkeolojik Kazılar
Kazılara 1987 yılında Gaziantep Müze Müdürlüğü tarafından Belkıs Tepesi'nin
güneyinde başlanmıştır. Ana kayaya oyulmuş oda mezar ve önünde yapılan bu
kazıda, kaçakçılardan arta kalan çok sayıda heykel bulunarak Gaziantep
Müzesi'ne taşınmıştır. Mezar sahiplerine ait kireç taşından yapılmış olan bu
heykeller, şimdi Gaziantep Müzesi'nin Belkıs Salonu'nda sergilenmektedir.
1992-1997 yılları arasındaki kazılarda, Dionysos ve Ariadne'nin düğünü sahneli
taban mozaiği ortaya çıkarılmıştır. Kazılarda bir villa tamamen, diğer bir
villa ise kısmen açığa çıkarılmıştır. Villanın merkezinde, iç avlu içinde,
tabanı geometrik desenli mozaik döşenmiş, sütunlu bir havuz vardır. Zemin kat
odaları bu avluya açılmaktadır. Bu havuzun güneyindeki dikdörtgen planlı
salonun tabanı Dionysos ve Ariadne'nin düğününün resmedildiği bir mozaik ile
döşeliydi. Bu mozaiğin 2/3'lük parçası, 1998 yılında yerinden sökülerek çalınmıştır.

1993-1994 yıllarında Birecik Barajı'nın yapımı nedeniyle, yukarı terastaki Roma
Villası'nı genişletme çalışmaları dışında, Şelte Deresi'nde, daha önceki
yıllarda açılmış bir kaya mezarı önündeki terasta dizili olan kartal ve yün
sepeti kabartmalı mezar stelleri, Çimlitepe Mevkii'nde, tonozlu bir mezarın
önünde yer alan başı kesilmiş heykel ve Ayvaz Tepesi'nin kuzeybatısında, mevsim
tanrıçalı resimli taban mozaiği, kaldırarak Gaziantep Müzesi'ne taşınmıştır.
Gaziantep Müzesi'nin yaptığı kurtarma kazılarına 1993 yılında Batı Avustralya
Üniversitesi'nden Prof. Dr. David Kennedy de katılmıştır. Bu kazıda Kelekağzı
Mevkii'nin doğusundaki tepede, ulaşılan ilk Roma Villası'nın taban mozaik
döşemesinin, kaçakçılar tarafından sökülmüş olduğu görülmüştür. Arta kalan
harflerden, buradan sökülen resimlerin ölümsüz iki aşık Metiox ve Partenope'ye
ait olduğu, yapılan araştırmada ise bunların ABD/Huston'daki özel Menil
Koleksiyonu'nda bulunduğu saptanmıştır. Bu Metiox-Partenope mozaiği, Kültür
Bakanlığı'nın girişimleri sonucunda Haziran-2000'de Gaziantep Müzesi'ne iade
edilmiştir.
1996 yılında Birecik Barajı gövde duvarının temel kazısı sırasında bazı mozaik
parçalarına rastlanması üzerine, çalışma durdurulmuş ve bu alanda arkeolojik
kazı yapılmıştır. Bu kazıyla Belkıs kent sınırının doğuda Belkıs Köyü'yle
sınırlı olmadığı, köyün yaklaşık 1
km. doğusuna doğru uzandığı saptanmıştır. Burada yapılan
Roma Hamamı kazısında bir külhan, üç Calidarium, üç Tepidarium odası ile iki
havuz, iki Frigidarium ve iki Apoditerium odası, bir soğuk su havuzu ile bir
Latrina'dan oluşan hamam yapısının temelleri bulunmuştur. Hipokaust sistemi,
taban mozaikleri, su künkleri, su dağıtım deposunun kaidesi ortaya çıkarılmış
ve planı alınmıştır. Duvarların hemen tamamı yok olmuş, temel üstünde, ancak
30-40 cm'lik
bir kısmı kalmıştır. Hamamdan elde edilen 36 parça geometrik mozaik
kaldırılarak Gaziantep Müzesi'ne taşınmıştır.
1996-1998 yıllarında ise Fransa/Nantes Üniversitesi'nden Dr. Catherine Abadi
Reynal sorumluluğundaki bir ekibin katılımıyla, Gaziantep Müzesi tarafından
kurtarma kazıları yapılmıştır. Bu kazıyla birlikte Zeugma, bütünüyle ele
alınmıştır. Kelekağzı Mevkii'nde yerleşim katları ve kanalizasyon sistemi
ortaya çıkarılmıştır. Halme Deresi'nde Roma, Bizans evleri ve blok kesme taşlarla
örülmüş kanalizasyon, Bahçedere Mevkii'nde zeytinyağı atölyesi açığa çıkarılmış
olup, Belkıs kentini güneydoğu, güney, batı ve kuzeydoğudan yarım ay biçiminde
saran nekropolisdeki mezarların tespiti yapılmıştır.
1998-1999 yıllarında Kelekağzı Mevkii'nde yapılan kurtarma kazısında anıtsal
bir yapının, yaklaşık 20x15 m. boyutlarındaki bir salonunun resimli taban
mozaik döşemesinin, önceki yıllarda parça parça sökülmüş olduğu saptanmıştır.
Buradan Akratos, Mevsim tanrıçası, Satir ve çingene adı verilen bir kadın başı
eski eser kaçakçılarından kurtarılmıştır.
Kelekağzıüstü Mevkii'ndeki I. yerleşim terasında yapılan kurtarma kazısında,
bir binanın üç odası ve iki havuzu açığa çıkarılmıştır. İç avlu merkezindeki
sütunlu havuzun taban mozaiğinde, ortada Okeanos ve Thetis'in büstleri,
aralarında ise ırmak canavarı yer almaktadır. Üç köşesinde yunus balığı üstüne
binmiş, birbirine sırtı dönük yerleştirilen Eros betimleri vardır. Sol üst
köşede ise Pan, balık tutmaktadır. Kalker ana kaya olması sebebiyle Fırat Irmağı,
1. terasın yaklaşık yarısını eritmiştir.
Belkıs/Zeugma'nın ne kadar önemli ve hareketli bir şehir olduğunu ele geçen bu
mozaiklerden başka, İskeleüstü Tepesi'nde bulunan Roma arşivi kanıtlamaktadır.
Arşiv olduğu anlaşılan mekanda toplam 65.000 (altmışbeşbin) adet mühür baskısı
ele geçmiştir. Bu sayı, diğer antik kentlerin tamamında bulunan mühür
baskılarından (Bulla) daha çoktur. Üzerinde resimler olan mühür baskıları,
papirüs, parşömen gibi dokümanların, değerli eşyaların konulduğu torbaların,
yiyecek içecek kaplarının, gümrük balyalarının mühürlenmesinde
kullanılmaktaydı. Bu mühürler posta gönderilerinin "alındı" veya
malzemelerin "açıldı" kanıtı olarak arşiv odasında korunmaktaydı.
Ekim 1999 - 20 Haziran 2000 tarihleri arasında gerçekleştirilen çalışmaların
ilk bölümünde, Mezarlıküstü Mevkii'nde, iki Roma villası tümüyle gün ışığına
çıkarılmıştır. İ.S. 256'daki Sasanu saldırısı nedeniyle yangın katının altında
kalan bu villalar, önce birinci katın eriyen kerpiç duvarları, daha sonra da
yukarı teraslardan akıp gelen 3
m. kalınlığındaki erozyon toprağı ile örtülerek günümüze
kadar korunmuştur. Bu sebeple oda içlerinde çok sayıda sikke, bronz şamdan,
bronz ve pişmiş topraktan yapılmış kandil ve çömlek bulunmuştur. Ayrıca
mozaikler ve freskler sapasağlam ele geçmiştir. Tonozlu kilerin ön kısmındaki
iri erzak küplerinin arasında, bronz Mars heykeli sırt üstü yatık biçimde
bulunmuştur.
Anılan villalarda yemek ve dinlenme odaları, sütunlu havuzlar, hazneli
çeşmeler, kiler, mutfak ve ana kayaya oyulmuş sarnıçlar gün ışığına
çıkarılmıştır. Villalarda dört adet sütunlu havuz ve hazneli çeşme ele
geçmiştir. Çeşmelerin haznesinin biri mermerle kaplanmış, bir diğerine ise
mermer görünümlü freskler yapılmıştır. Ayrıca çeşmelerin ikisinde, birbirinin
benzeri, ağzında su akıtacağı boru tutan bronz aslan başı bulunmuştur. Çeşme
haznesine dolan su, sığ havuza tahliye edilerek taban mozaiğine canlı bir
görüntü vermiş olmalıdır. Korint mimarlık düzeni ağırlıklı sütun başlığına
yumurta dizisi ve Ion kymationu yerleştirilmiş, Dor sütun başlıklarına ise
kuşak ve yumurta dizisi yapılmıştır. Villaların temiz suyu, pişmiş topraktan
yapılmış künklerle ve içi sıvalı, kapak taşlı kanallarla sağlanmıştır. Atık su
ise kaba yontulu taşlarla örülmüş, 30x60 cm. boyutlarında kanallara tahliye
edilmiştir. Villaların zemin kat duvarları kesme taş bloklarıyla, 1. kat
duvarları ise kerpiç ile örülmüştür. Sadece kiler, mutfak, depo gibi yerlerde
köşe ve duvar ortalarında kesme taş, aralarda ise kaba yontulu taş ve çamur
kullanılmıştır.
Bu villalarda altı sığ havuz, üç yemek odası, dört dinlenme odası, iki kiler ve
üç soyunma odasında olmak üzere toplam on yedi taban mozaiği ele geçmiştir.
Bunlardan dört adeti geometrik, diğerleri mitolojik konuludur. Sırasıyla
Akhileus, Musalar, Eros, Priske, Fırat ırmak tanrıları, tanrıça Demeter,
Dionysos-Telete-Skyrtos, Perseus-Andromeda, Satiros kılığındaki Zeus-Antiope,
Galatia, Tanrı Poseidon-Okeanos-Tethis, Dionysos-Ariadne, Venüs'ün doğuşu ve
Satiros-Anitope mozaiği, içinde bulundukları mekanın mimarisi, freskleri ve
buluntularıyla birlikte kaydedilip, resimli çekilip, çizimi yapılarak
belgelendikten sonra Gaziantep Müzesi'ne kaldırılmıştır.İyi durumdaki
mozaiklerden birinde, Fırat Irmağı'nın tanrısı Euphrates, bir kline üzerine
uzanmış, dirseğinin altındaki testiden Fırat akmakta ve sulanan topraktan
yeşillikler fışkırmaktadır. Fırat'ın çevresine sunduğu bolluk ve bereket, diğer
bir mozaiğe daha konu olmuş, üç bin ırmak tanrısının kralı Akheloos, yemişler
ve meyveler saçan bereket boynuzuyla birlikte betimlenmiştir. Fırat çevresinde
yetişen üzüm, armut, incir, nar, yenidünya, ayçiçeği vs. meyvelerin resimleri,
bu bordürde bereket boynuzu ve dallarla çevrilerek resmedilmiştir.
Villaların oda duvarları zengin motifli fresklerle süslenmiştir. Bu fresklerde
tanrıça, tanrı, erkek, kadın, tavuskuşu, ördek, yılan ve kelaynak kuşları
betimlerinin yanı sıra, bitkisel, üçgen, baklava dilimi vs. gibi geometrik
desenli resimler de bulunmaktadır. İç avluya bakan duvarlarda ve çeşmelerde ise
mermer görünümünde fresk yapılmıştır.
2000 Projesi
Belkıs/Zeugma'da 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı'nın "A" bölümünü
oluşturan iki yerleşim terası (340-372 kotları), 20 Haziran 2000 tarihi
itibariyle Birecik Barajı gölü altında kalmıştır. 04 Ekim 2000 tarihinde su
altında kalacak olan "B" bölümünde ise (372-385 kotları), 15 Haziran
2000 tarihinden itibaren Kültür Bakanlığı yönetiminde, Başbakanlık Güneydoğu
Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi'nin (GAP-BKİ) koordinatörlüğünde,
Packard Humanities Institute (PHI) ve Birecik Barajı ve Hidroelektrik Santralı
Tesis ve İşletme A.Ş.'nin katılımıyla kurtarma çalışmaları yürütülmektedir.
Zeugma Antik Kenti'nde ve GAP bölgesinde ivedi arkeolojik kurtarma
çalışmalarını gerçekleştirmek üzere Gap İdaresi ile PHI arasında 07 Haziran
2000 tarihinde bir mutabakat zaptı imzalanmıştır. Bu mutabakata göre PHI
çalışmaların finansmanı için 5 milyon dolara kadar yardımda bulunmayı taahhüt
etmiştir.
Zeugma Antik Kenti'nin su altın da kalacak ve 1/3'nden daha az bir bölümü olan
A ve B alanlarındaki arkeolojik kurtarma ve belgeleme çalışmaları Kültür
Bakanlığı, Anıtlar ve Müzeler genel Müdürlüğü'ne bağlı Gaziantep Müzesi
Müdürlüğü başkanlığında Türk, Fransız, Amerikan, Avustralya, Avusturya, İngiliz
(Oxford Arkeolojik Ünitesi ) arkeologlarının katılımıyla oluşan geniş bir ekip
tarafından sürdürülmektedir. A ve B alanının toplamından daha büyük olan ve su
altında kalmayacak olan "C" bölümünde yapılacak çalışmalarla ilgili
olarak, Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü, GAP İdaresi ve PHI
arasında ilke bazında anlaşmaya varılmış olup, ayrıntılı program üzerinde
çalışılmaktadır. Bu alanda uzun vadede kazılar, taşınır ve taşınmaz eserlerin
restorasyonu ve konservasyonu, açık bir arkeolojik park oluşturulması ile bir
müze yapımı planlanmakta, ayrıca bunların gerçekleştirilebilmesi için
kamulaştırma çalışmalarına da yer verilmesi öngörülmektedir.
Görüleceği gibi Zeugma Antik Kenti'nde uzun zamandan beri değişik alanlarda,
özveriyle çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Buna rağmen kamuoyunda
Zeugma'daki çalışmalara ilk kez 2000 yılında başlanılmış gibi yanlış bir
izlenim oluşmuştur. Bakanlığımızca bu konuda kamuoyunun doğru
bilgilendirilmesine çalışılmaktadır.
http://www.zeugmaweb.com


ATTALEİA (ANTALYA)
M.Ö. 188’de Syria Kralı III Antiochos, Pergamum ittifakı tarafından Magnesia’da
bozguna uğratılmasından sonra Apamea Barışı’nı imzaladıysa da sınırlar
konusundaki anlaşmazlık sona ermedi. Pergamum ve onun güçlü filosu için
Pamphylia sadece çok önemli değil, aynı zamanda Side’yi ele geçirmeye
çalışırken uğradığı başarısızlıktan sonra donanmasının sığınması için acil bir
ihtiyaçtı. Bu sebepten (M.Ö. 159 – 138 yılları arasında hüküm süren) Pergamum
Kralı II. Attalos donanmaya ait bir üs kurma amacıyla kendi adını verdiği
Attaleia’yı kurdu. Şehrin eski bir yerleşimin uzantısı olması ya da önceden var
olan bir yerleşimin üzerine yapılanmış olması muhtemeldir. Antalya’nın 5 kilometre batısında
bugünkü Gurma Köyü topraklarında kurulan antik Olbia şehri, madeni parasına
göre tarihi beşinci yüzyıla kadar uzanan antik bir merkezdi. Attaleia’nın
kurulmasıyla, Olbia önemini kaybetti, varoş seviyesine indi. Olbia sakinlerinin
Attaleia’nın halkını oluşturduğu varsayılır.
Eski çağlarda Attaleia olarak bilinen şehir Türkçe çoğu eser de dahil olmak
üzere doğulu kaynaklarda Adalya olarak, batı kaynaklarda ise Adalia ve bazen de
Satalia olarak ve günümüzde ise Antalya olarak geçer.
Elimizde şehrin tarihiyle ilgili süreklilik gösteren bir kayıt yoktur. M.Ö.
133’de Pergamum Kralı’nın topraklarını Roma’ya devretmesinden sonra Attaleia
bir süreliğine bağımsız kaldıysa da daha sonra Cilicia devletine bağlandı. M.S.
46’da St. Paul’ün Perge üzerinden Attaleia’yı ziyareti şehrin tarihinde önemli
bir olaydır. Şehrin ticaret merkezi olarak refah seviyesinin en yüksek noktaya
ulaştığı dönemin M.S. ikinci yüzyıl olduğu bilinir ve M.S. 130’da İmparator
Hadrian’ın ziyareti anısına yapılan yeni anıtlarla daha da değer kazanmıştır.
Keşfedildiği günden beri donanmaya ait bir üs olmasının yanı sıra orta
Anadolu’daki yüksek platolara giden yolların başlangıç noktasında bulunan
Attaleia, Bizans devrinde de yoğun bir ticari liman olmaya devam etmiştir. M.S.
altıncı yüzyıldan sonra Attaleia metropol olarak bu sıfatı yitiren Perge’nin
yerini almıştır; bu, şehrin dini merkez olarak önem taşıdığı için daha üstün
gelmiş olabileceğini gösterir. Bununla birlikte yedinci yüzyılın ortalarından
itibaren Arap deniz egemenliğinin yayılması, Akdeniz’de Bizanslılara ağır bir
darbe vurmuştur ve Attaleia’nın arada sırada ellerinden çıkmasına yol açmıştır.

Antalya, 12O7’de Selçuk Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından Türk
topraklarına katıldıktan sonra bölge başka bir büyük gelişme dönemine tanıklık
etmiştir ve bugün hala bir kısmı görülebilen Selçuk mimarisi eserleriyle
bezenmiştir.
Antalya’da hala duran kalıntıların başında şehrin surları gelir. Bu at nalı
şeklindeki surlar, limanı ve etrafındaki antik şehri çevreler. Bu surlar, M.S.
ikinci yüzyılda inşa edilmiştir. Surlardaki Helenistik temellerden
Selçukluların, surların büyük bir bölümünü yenileyerek ve kendi askeri strateji
kavramlarına uygun biçimde kuleler ekleyerek dikkate değer önemli değişiklikler
yaptığını biliyoruz. Ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, 1671’de Antalya’yı
ziyaret ettiğinde surlar boyunca 80 kule bulunduğunu, surların çevresinin 4400
adım olduğunu ve dar sokaklı yaklaşık 3,000 evi çevrelediğini yazmıştır. Fakat
ne yazık ki günümüzdeki hızlı kentleşme sonucu surların ve kulelerin büyük bir
kısmı yıkılmıştır.
Günümüzde hala sur giriş kapılarının sadece bir tanesi durmaktadır. Hadrian’ın
Antalya’yı ziyareti anısına dikilen bu şeref kapısı, iki sütunlu cephesi ve
dört pilon (kapı kulesi) üzerinde yükselen üç kemeriyle tipik Roma zafer takı
görünümündedir. Zafer takı Roma mimarları tarafından geliştirilen ve
imparatorlar şerefine inşa edilen yeni bir yapı formu idi. İmparator ve
ailesinin heykelleri kemerlerin üzerine yerleştirilirdi ve askerlerin bu takın
altından geçerken savaşlarda döktükleri kanlardan arındıklarına inanılırdı.
Zafer takının her iki cephesinde de, arşitrav kemerlerin ve sütunların
üzerinden kesilmeden uzanır; frizlerde ve figürlerde zengin rölyefler
oyulmuştur. Üç geçit, bitki ve çiçek rölyefleriyle süslenmiş tonozlarla
kapatılmıştır. 1959’da yürütülen başarılı bir restorasyon çalışmasından sonra
bu olağanüstü eserin iki seviyeden oluştuğunu gösteren belli mimari öğeler
aydınlığa kavuşmuştur. Giriş kapısının her iki yanında da iki farklı yapıda
kule bulunmuştur. Kemerin sol arkasındaki kule Roma dönemine aitken sağdaki
kule yazıtlarda belirtildiğine göre Selçuk dönemlerine uzanır.
Şehrin parkında kara ve deniz surlarının buluştuğu yerdeki duvarların güney
köşesinde denize bakan bir noktada Hıdırlık Kulesi olarak bilinen ilginç bir
anıt durur. 14 metre
yüksekliğe ulaşan kule, üzerinde silindir bir gövde yükselen kare planlı yüksek
bir kaledir. Doğu tarafındaki dikdörtgen kapı küçük bir odaya açılır. Odanın
kenarındaki dar merdivenler üst kata çıkar. Mevcut kanıtlardan kulenin tepeli
bir çatı ile örtüldüğü görülür. Kulenin yapılma nedeni hala tartışma konusudur.
Planı Roma dönemi mozolelerini anımsatsa da kule, daha çok deniz feneri ya da liman
gözlem kulesi olarak kullanılmış olabilir. Kulenin mimari özellikleri ve taş
işçiliği M.S. ikinci yüzyıla tarihlendirilebilir fakat üst seviyede yüzeyde
yapılan Bizans dönemine ait belirgin onarım izleri hemen göze çarpar.
Kesik Minare olarak bilinen başka bir eser de özellikle ilginçtir çünkü
minarenin yapılışı Roma döneminden Osmanlı dönemine kadar uzanır. Serapis için
yapılan tholos (daire) biçiminde inşa edilmiş M.S. ikinci yüzyıla ait tapınağın
temelleri üzerine, tapınağın mimari öğeleri kullanılarak altıncı yüzyılda büyük
bir kilise inşa edilmiştir. Yedinci yüzyılda Arap akınlarında yıkılan bu kilise
dokuzuncu yüzyılda desteklerle ve belli bazı eklemelerle onarılmıştır. Yapı,
Selçuklular döneminde camiye dönüştürülmüş ancak 1361’de Antalya Cyprus Kralı
I. Peter’in eline geçince yeniden bazilikaya çevrilmiştir. Son olarak I.
Beyazıd’ın hükümdarlığı sırasında Şehzade Korkut güneybatı köşesine bir minare
ekledi ve yapıyı kendi adıyla anılan camiye dönüştürdü. Daha geç dönemlere
kadar ibadete açık olan cami, büyük bir yangın sonucu ağır hasara uğramış ve
sonunda terk edilmiştir.
On birinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’ya yerleşmeye başlayan
Türkler, kısa bir süre içinde kendi İslami inançlarına ve toplum yapılarına
uygun olarak yeni bir mimari tarz yarattılar. Bu oluşum süreci içinde, tarzları
Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki eski mimari özelliklerden yoğun biçimde
etkilenmiştir. Türk Anadolu mimarisi, çok sayıda işlevi olan yapılar, en başta
camiler ve medreseler ve bunların ardından türbeler, hamamlar ve kervansaraylar
üretmiştir. Bu yapılar bazen ayrı ayrı, bazen de külliye olarak bilinen bir
kompleks oluşturacak şekilde bir arada inşa edilir.
Türk Anadolu mimarisinde en parlak dönemlerden biri olarak kabul edilen on
üçüncü yüzyıl, Antalya’da önemli eserlerin inşa edildiği bir dönemdi.
Antalya’nın sembolü haline gelen Yivli Minare ve onun çevresindeki yapı
kompleksi Türk – İslam uygarlığı açık hava müzesi görünümüne sahiptir.
Antalya’daki en eski Selçuk eseri olan bu minare, 1219 – 1238 yılları arasında
hüküm süren Sultan I. Alaeddin Keykubad tarafından hizmete sokulmuştur. Toplam 38 metre yüksekliğinde,
kare bir temel üzerinde yükselen minarenin yivli gövdesi lacivert ve turkuaz
çinilerle süslenmiştir. Kuzey tarafta 90 basamaklı bir merdivenden minarenin
şerefesine çıkılır. Caminin müezzini Müslümanları duaya çağırmak için her gün
beş kez bu basamakları tırmanır.
Yivli Minare’nin bitişiğindeki cami, adını yine bu minareden alır ve yapıdaki
bir yazıtta belirtildiğine göre 1373’te Mubarizettin Mehmet Bey tarafından inşa
ettirilmiştir. Altı kubbeli olan bu yapı Anadolu’daki çok kubbeli cami türünün
ilk örneklerinden biridir.
Yivli Minare kompleksinin içinde yer alan harika bir anıt da, Zincirkıran
Mehmet Bey için 1373’te yaptırılan türbedir. Baştan başa köşeli kesilmiş taş
duvarla örülmüş türbe, içten yuvarlak, kubbe formunda ve dıştan sivri uçlu
sekizgen çatı ile örtülmüştür. Türbede üç lahit bulunmaktadır.
Farklı özellikteki bir başka türbede, Sultan II. Beyazıd’ın eşi Nigar Hatun yatmaktadır.
Türbe 1502 yılına aittir.
Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli
kitabındaki bilgilerden hazırlanmıştır.



ASPENDOS
Köprüçay (Eurymedon) nehrinin yanında kurulmuş olan Aspendos, muhteşem antik
anfi-tiyatrosuyla dünyaca tanınmaktadır.
Yunan efsanesine göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Pamphylia’ya gelen
kahraman Mopsos liderliğindeki Argive kolonicileri tarafından kurulmuştur.
Aspendos bölgede kendi adına madeni para bastıran ilk şehirlerden biridir.
Tarihi M.Ö. beşinci ve dördüncü yüzyıla uzanan bu gümüş sikkelerde şehrin adı
yerel yazı ile Estwediiys olarak geçer. 1947’de yapılan Adana yakınındaki
Karatepe kazılarında bulunan M.S. sekizinci yüzyılın sonlarına ait hem Hitit
hiyeroglifi hem de Finike alfabesi ile kazılmış olan iki dildeki yazıt, Danunum
(Adana) Kralı Asitawada’nın kendi isminden türetilmiş Azitawadda adında bir
şehir kurduğunu ve kendisinin Muksas ya da Mopsus hanedanı üyesi olduğunu
belirtir. “Estwediiys” ve “azitawaddi” isimleri arasındaki bu şaşırtıcı
benzerlik Aspendos şehrinin Asitawada’nın kurduğu şehir olabileceğine işaret
eder.
Aspendos eski çağlarda politik bir güç olarak önemli rol oynamamıştır.
Aspendos’un kolonileşme dönemindeki siyasi tarihi Pamphylia bölgesindeki
akımlarla uyum sağlar. Bu eğilim ile Aspendos, kolonileşme döneminden sonra bir
süre Likya egemenliği altında kalmıştır. Şehir, M.Ö. 546’da Pers hakimiyeti
altına girmiştir. Aspendos’un bu dönemde de kendi adında parasını basmaya devam
etmiş olması, şehrin Pers egemenliği altında bile oldukça özgür olduğunu
gösterir.
M.Ö. 467’de devlet adamı ve askeri komutan Cimon ve onun 200 gemiden oluşan
filosu, ani bir saldırıyla Eurymedon (Köprüçay) Nehri’nin ağzında konuşlanan
Pers donanmasını yok etmiştir. Cimon, Pers kara kuvvetlerini ezmek için, en iyi
savaşçılarını daha önce ele geçirdiği tutsakların giysilerini giydirip kıyıya
göndererek Persleri kandırdı. Persler bu adamları gördüklerinde onların düşman
tarafından serbest bırakılan yurttaşlar olduğunu düşündüler ve kutlama
şenlikleri düzenlediler. Bundan yararlanan Cimon, karaya çıkartma yaptı ve
Persleri yok etti. Bundan sonra Aspendos, Attika-Delos Deniz Birliği’nin üyesi
oldu.
M.Ö. 411’de Persler şehri tekrar ele geçirdiler ve üs olarak kullandılar.
Şehrin Peleponnes Savaşlarında kaybettiği prestijin bir kısmını yeniden kazanma
çabası içindeki Atina komutanı, M.Ö. 389’da şehrin teslim olmasını garanti
altına alabilmek için Aspendos kıyısına demir attı. Yeni bir savaş istemeyen
Aspendos halkı aralarında para topladılar ve topladıkları parayı Atina
komutanına vererek herhangi bir zarara meydan vermeden geri çekilmesi için
yalvardılar. Komutan parayı aldığı halde, adamları bütün tarlalardaki ekinleri
çiğneyerek Aspendosluları zarara uğrattı. Öfkelenen Aspendoslular komutanı
çadırında bıçaklayarak öldürdüler.
Büyük İskender Perge’yi ele geçirdikten sonra M.Ö. 333’te Aspendos’a
girdiğinde, daha önce Pers kralına haraç olarak çok sayıda at veren ve vergi
ödeyen halk, İskender’in de bunları istememesini rica etmek için kendisine elçi
gönderdi. Anlaşmaya varıldıktan sonra İskender teslim olan şehirde bir garnizon
bırakarak Side’ye gitti. Sillyon üzerinden geri dönerken Aspendosluların kendi
elçilerinin teklif ettiği anlaşmayı onaylamadıklarını ve kendilerini müdafaaya
hazırlandıklarını öğrenen İskender, hemen şehre doğru ilerledi. İskender’in
bölükleriyle geri döndüğünü görünce acropolis’e çekilen Aspendoslular yeniden
barış sağlayabilmek için elçi gönderdiler. Ancak bu kez oldukça ağır koşulları
kabul etmek zorunda kaldılar. Bu anlaşmaya göre, bir Makedon garnizonu şehirde
kalacak ve yıllık vergi olarak 4000 atın yanı sıra 100 talent (daha çok altın
ve gümüş için kullanılan, Attica’da (şimdiki Yunanistan) 6000 drahmi, Suriye ve
Filistin’de 3000 şekel karşılığı ağırlık birimi) altın vereceklerdi.
İskender’in ölümünden sonra devam eden savaşlarda dönüşümlü olarak Ptolemilerin
ve Seleucidlerin kontrolü altına giren kent, daha sonra M.Ö. 133’e kadar
Pergamum Krallığı’nın eline geçirmiştir.
M.Ö. 79’da Cicero’nun davayı Roma senatosuna sunmasından önce, Cilicia konsey
yardımcısı Gaius Verres’in tıpkı Perge’de yaptığı gibi Aspendos’u da
yağmaladığını biliyoruz. Verres, halkın gözleri önünde tapınaklardaki ve
meydanlardaki heykelleri almış ve onları at arabalarına yüklemiştir. Öyle ki
Verres, kendi evinde bulunan Aspendos’un ünlü harpçı heykelini bile almıştır.
Aspendos diğer Pamphylia şehirleri gibi en parlak dönemine M.S. ikinci ve
üçüncü yüzyıllarda ulaşmıştır. Bugün hala bu bölgede görülebilen anıtsal
mimarinin büyük bölümü bu altın çağda yapılmıştır. Şehir kıyıda olmasa da,
Eurymedon (Köprüçay) Nehri’nin kenarında bulunması gemilerin şehre ulaşımını
mümkün kılmıştır. Bu ulaşım imkanı, Aspendos’un arkasında yer alan verimli ova
ve sık ormanla örtülü dağlarla birlikte şehrin gelişiminde belirleyici
faktörler olmuştur. Şehirde dokunan altın ve gümüş işlemeli duvar halıları,
limon ağacından yapılmış mobilyalar ve heykelcikler, yakındaki Kapria Gölü’nden
elde edilen tuz, şarap ve özellikle Aspendos’un meşhur atları, Aspendosluların
ihraç ettikleri ürünler arasında en başta gelenlerdir. Üzüm yetiştirmekle ve
şarap tüccarlığı ile tanınmış olsalar da dini törenlerinde tanrılarına şarap
sunmayan Aspendoslular, bunun sebebini “Eğer şarap yalnızca tanrılara ait
olsaydı, kuşlar üzümleri yemeye cesaret edemezlerdi” diyerek açıklamışlardır.
Tarihte adından söz ettiren birkaç Aspendoslu vardır. Döneminde ünlü bir askeri
komutan olan Andromachos, aynı zamanda Finike ve Suriye valisiydi. Doğuştan
filozof olan Diodorus’un eserleri hakkında bilinen azdır ancak uzun saçları,
kirli giysileri ve filozof Cynic takipçilerinin simgesi çıplak ayakları, onun
Pythagorus’tan etkilendiğini gösterir.
13. yüzyılın başından itibaren, Aspendos, Selçuklu Türklerinin yerleşimlerinin
izlerini taşımaya başlar. Özellikle I. Alaeddin Keykubat’ın hükümdarlığı
sırasında tamamen restore edilen tiyatro, Selçuklu tarzında zarif çinilerle
süslenmiş ve saray olarak kullanılmıştır.
Antalya – Alanya karayoluna dönen yolun sonunda en görkemli, aynı zamanda
işlevsel açıdan en iyi tasarlanmış ve en eksiksiz Roma tiyatrosu örneği ile
karşılaşılır. Yapı, Yunan geleneğine uygun olarak bir tepedeki bayıra
yapılmıştır. Günümüzde ziyaretçiler yapıya epey sonra inşa edilen ön cephedeki
kapıdan girerler. Aslında orijinal giriş, sahne binasının iki ucundaki tonozlu
paradoslardandır. Caeva yarım daire şeklindedir ve geniş bir diazoma ile ikiye
bölünmüştür. Yukarda 21, aşağıda 20 oturma sırası vardır.
Seyircilerin güçlük çekmeden yerlerine oturabilmesi için dolaşım kolaylığı
sağlamak amacıyla giderek yayılan merdivenler yapılmıştır, aşağı bölümde
orkestra seviyesinden başlayan merdiven sayısı 10 iken bu sayı yukarıda
diazomanın üst başlangıcında 21’dir. Daha sonraki bir tarihte yapıldığı
düşünülen 59 kemerli galeri, üst caeva’nın bir ucundan diğer ucuna uzanır.
Mimari açıdan bakıldığında diazomanın tonozlu galerisi üst caeva’yı destekleyen
bir alt yapıdır. Protokolün genel kuralı olarak caeva’nın her iki tarafındaki
girişlerin üzerinde bulunan localar imparatorluk ailesine ve kendilerini
Roma’nın yürek tanrısı Vesta’ya adamış kutsal bakirelere ayrılmıştır.
Orkestradan başlayıp yukarı çıkarak, ilk sıra senatörlere, yargıçlara ve
büyükelçilere, ikinci sıra ise şehrin diğer ileri gelenlerine ayrılmıştır.
Diğer kısımlar tüm vatandaşlara açıktır. Kadınlar genellikle galerinin
altındaki üst sıralarda otururlardı. Cavea’nın üst kısmındaki oturulacak
belirli yerlere yontulmuş isimlerden buraların da belli kişilere ayrıldığı
açıkça anlaşılmaktadır. Tiyatronun oturma kapasitesini kesin olarak belirlemek
imkansız olsa da 10.000 – 12.000 kişilik oturma kapasitesine sahip olduğu
söylenir. Son yıllarda düzenlenen Antalya Film ve Sanat Festivali kapsamında
tiyatroda verilen konserlerde tiyatroya 20.000 seyircinin alınabildiği
görülmüştür.
Hiç şüphesiz tiyatronun en dikkat çekici öğesi sahne binasıdır. Yığma taştan
yapılan iki katlı bu binanın alt katında, sanatçıların sahneye çıkışlarını
sağlayan beş kapı vardır. Ortada porta regia olarak bilinen büyük kapı ve bunun
iki yanında da porta hospitales olarak bilinen iki küçük kapı vardır.
Orkestranın hizasındaki küçük kapılar ise, vahşi hayvanların saklı tutulduğu
yerlere açılan uzun koridorlara aittir. Kalan parçalardan, duvarlardaki nişler
ve bina formundaki küçük yapıların içine üçgen ve yarım daire biçimindeki küçük
süs çatılar (pediment) altında heykeller yerleştirildiği anlaşılmaktadır.
Sütunlu üst kattın ortasındaki pediment’te şarap tanrısı, tiyatroların kurucusu
ve koruyucusu olan Dionysos’un kabartması vardır. Sahne binası cephesinin bazı
bölümlerinde görülebilen beyaz sıvanın üzerindeki kırmızı zikzak motifler,
Selçuklu dönemine aittir. Sahne binasının üst kısmı oldukça süslü ahşap bir
çatı ile örtülmüştür.
Aspendos’taki tiyatro olağanüstü akustiğiyle de meşhurdur. Orkestranın
ortasında çıkartılan en ufak bir ses bile en üst sıradaki galerilerden rahatça
duyulabilir. Zengin bir kültürel mirasın ortasında yaşayan Anadolu asilzadeleri
şehirlerle ve onların etrafında bulunan anıtlarla ilgili hikayeler yaratmışlardır.
Kuşaktan kuşağa aktarılan bu hikayelerden biri Aspendos Tiyatrosu ile
ilgilidir. Buna göre; Aspendos Kralı, şehre kimin en fazla hizmet
sunabileceğini görmek için bir yarışma düzenleyeceğini ve kazananın kızı ile
evlenebileceğini ilan eder. Bunu duyan sanatkarlar son hız çalışmaya
koyulurlar. Nihayet karar günü geldiğinde, kral herkesin çabasını bir bir
inceler ve iki aday seçer. Bu adaylardan birincisi, şehre su kemerleri yolu ile
çok uzak mesafelerden su getiren bir sistemi kurmayı başarmıştır. İkinci aday
ise tiyatroyu inşa etmiştir. Kral birinci adaydan yana karar vermek üzere iken
tiyatroya bir daha bakması istenir. Tiyatronun en üst galerisi civarında
gezinirken nereden geldiği belli olmayan bir sesin derinden ve defalarca
“Kralın kızı bana verilmeli.” dediğini duyar. Büyük bir şaşkınlık yaşayan kral,
sesin nereden geldiğini arar ancak kimseyi bulamaz. Bu kişi, tabii ki,
yarattığı şaheserin akustiği ile övünen ve sahnede çok kısık bir sesle konuşan
tiyatronun mimarının ta kendisidir. Sonunda güzel kızı mimar kazanır ve düğün
töreni de bu tiyatroda yapılır.
Güney parados’taki bir yazıttan, tiyatronun İmparator Marcus Aurelius (M.S.
161-180) döneminde Theodoros isimli bir Aspendoslunun oğlu mimar Zeno
tarafından yapıldığını biliyoruz. Bu yazıta göre, Aspendos halkı Zeno’yu takdir
etmiş ve onu stadyumun yanında geniş bir bahçe ile ödüllendirmiştir. Sahne
binasının her iki tarafındaki girişlerin üzerinde bulunan Yunanca ve Latince
yazıtlar, bize sahne binasının Curtius Crispinus ve Curtius Auspicatus
isimlerinde iki kardeş tarafından hizmete sokulduğunu ve binayı tanrılara ve
İmparatorun ailesine ithaf ettiklerini anlatır.
Tiyatroda bir gösteri sergilemek için hiçbir ücret talep edilmezdi. Gerekli
prodüksiyon maliyetlerinin bir kısmı kamu kuruluşları tarafından karşılanırdı,
ancak gösteri bittikten sonra elde edilen karın bir kısmı bu kuruluşlara geri
dönerdi. Genellikle, oyunları izlemek ya da yarışmalara girmek isteyen biri,
ücret ödemek ya da bilet almak zorundaydı. Biletler metalden, fildişinden,
kemikten ya da çoğu zaman pişmiş kilden yapılır; bir yüzünde resim, diğer
yüzünde ise oturma sırası ve numarası yazılırdı.
Aspendos’un başlıca diğer kalıntıları tiyatronun arkasında, acropolis’in
yukarısındadır. Tiyatronun yanından başlayan bir patikadan ulaşılan
acropolis’te karşılaşılan ilk yapı, 27X105 metre ölçülerindeki bazilikadır.
Bazilika, Romalılar tarafından icat edilen mimari bir yapıdır. Roma
bazilikaları farklı amaçlar için kullanılırdı ancak bunların hepsi toplumla
ilgili meseleler olurdu. Bu binalarda mahkemeler ve alışveriş pazarları
kurulurdu. Bazilikanın planı, etrafı odalarla çevrili geniş bir merkezi holden
oluşur. Merkez hol, binanın diğer bölümlerinden yanlarındaki sütunlarla ayrılır
ve çatısı daha yüksektir. Bazilikanın içinde yargıç kürsüsü vardır. Bizans
döneminde binada büyük değişiklikler yapılmış ve bina orijinal yapısını
kaybetmiştir.
Bazilikanın güneyinde, şehirdeki ticari, sosyal ve politik faaliyetlerin
merkezi olan üç yanı evlerle çevrili agora vardır. Batıya doğru gidildiğinde,
az ileride, stoanın (gezinti caddesi) arkasında hepsi bir sırada olan eşit
büyüklükte on iki dükkan vardır.
Agoranın kuzeyinde, bugün sadece ön duvarı ayakta duran nymphaeum vardır.
Genişliği 32.5 metre
ve yüksekliği 15 metre
olan iki katlı bu cephenin her katında beş niş vardır. Alt katta bulunan
ortadaki niş diğerlerinden daha geniştir ve kapı olarak kullanılmış olduğu
düşünülmektedir. Duvarın dibindeki mermer zeminden, binanın orijinalinde
sütunlu bir cephesi olduğu anlaşılmaktadır.
Nymphaeumun arkasında alışılmadık planlı, ya konsey üyelerinin toplandıkları
bir bouleterion (konsey odası) ya da (müzik konserleri verilen ya da tiyatro
oyunları oynanan) odeon olarak kullanılan bir bina vardır.
Aspendos’un gözden kaçırılmaması gereken bir diğer kalıntısı da su
kemerleridir. Kuzeydeki dağlardan şehre su getiren bir kilometre uzunluğundaki
bu kemerler dizisi olağanüstü bir mühendislik becerisini ortaya koyar ve eski
çağlardan günümüze kalan nadir örneklerdendir. Su, kaynağından 15 metre yüksekliğindeki
kemerlerin üzerinde, oyulmuş taş bloklardan oluşan bir kanal aracılığıyla şehre
getirilirdi. Su, kemerin bitim noktasının her iki tarafında bulunan 30 metre yüksekliğindeki
kulelerde biriktirilir ve buralardan şehre dağıtılırdı.
Aspendos’ta bulunan bir yazıt, su kemerinin Tiberius Claudius Italicus
tarafından yaptırıldığını ve şehrin hizmetine sunulduğunu anlatır. Mimari
özellikleri ve yapılış teknikleri, su kemerinin M.S. ikinci yüzyılın ortalarına
ait olduğunu gösterir.
Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.

_________________
.................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
novanda




Mesaj Sayısı: 150
Deneyim seviyesi: 227
Kayıt tarihi: 24/09/10

MesajKonu: Geri: ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER   C.tesi Ocak 22, 2011 9:32 am

Aperlai (Sıçak İskelesi)
Sıçak Yarımadası'nda olup, Sıçak İskelesi'ndedir. Buraya Kaş'tan tekne ya da
Üçağız'dan kayıkla kolaylıkla gelinebilir. Karadan ise Kılıçlı'da bulunan
Apollonia'yı görüp buraya ulaşılabilinir. Ele geçen sikkelerden, bir Lykia
şehri olan Aperlai'nin tarihinin M.Ö. V. veya IV. yüzyıla kadar inebildiği
anlaşılmaktadır. İsindi, Simena ve Apololnia ile birlikte Lykia Birliği içinde
bulunan Aperlai, aynı zamanda birliğin başı olarak da görülür.
Deniz kenarından başlayan rekteaonal ve poligonal teknikteki surlar, aralıklı
kulelerle takviye edilmiştir. Roma dönemine ait dikdörtgen bir alanı çeviren
surlar yer yer görkemli bir görünüşe sahiptir.
Surun dışındaki diğer kalıntılar Bizans ve sonrası dönemlerden kalmadır. Surun
güney tarafı ise poligonal teknikte ve çok harap vaziyettedir. Bu yönde iki
yanında kulelerle takviye edilmiş bir ana giriş kapısı da bulunuyordu. Kuzeybatı
köşesinde bir kilise ve güneydoğu köşesindeki şapel dışında belirli bir yapı
bulunmaktadır.
Surun doğusunda hemen hepsi yuvarlak kavisli kapağa sahip çok sayıda lahit
bulunmaktadır. Bunların bazıları erken dönem surları ile sahil arasında yer
alır. Böylece bu alanın daha sonra duvarlarla çevrilen şehre ait olduğu
anlaşılmaktadır. Aperlai'nin rıhtımı ve buna bağlı yapılar bugün su altında
kalmış olup deniz altındaki görüntüler yer yer izlenebilmektedir.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır



ARİASSOS
Ariassos, Antalya’nın kuzeybatısında bulunan Taurus Dağlarındaki dar, taşlık
bir vadide kurulmuştur. Ariassos’a ait bulunan en eski madeni para M.Ö. birinci
yüzyıla aittir. Bir yüzünde Zeus’un başı bulunan bu paraların diğer yüzünde de
kambur bir boğa görülür. Strabo, diğer kaynaklarda Areassos ve Ariassos olarak
da geçen şehirden Aarossas olarak bahseder.
Yıkılmış birkaç Helenistik duvar dışında diğer tüm kalıntılar Roma ve Bizans
dönemlerine aittir. En iyi korunmuş yapı, ortadaki kemeri daha yüksek ve geniş
olan üç kemerli zafer takı şeklindeki şehir kapısıdır. Kemerler taş kaideler
üzerinde yükselir.
Siteye, bu kapıdan geçilerek doğu-batı yönünde uzanan sütunlu caddeden geçerek
girilir. Bu caddeye, Bizans döneminde ne için yapıldığı bilinmeyen ve dokusunu
tamamen bozan bir çok yapı dikilmiştir. Bugün sadece birer taş yığınına
dönüşmüş olduklarından diğer ana binaların özellikleri belirlenememiştir.
Vadinin güney ve kuzey uçları nekropol olarak kullanılmıştır. Burada bulunan
cenazelere ait yapılar Pisidia özelliklerini taşır ve genellikle yüksek podyum
üzerine yerleştirilmiş tonozlu yapılardan oluşur. Burada, kılıç ve kalkan
motifleriyle süslenmiş kırılmış lahit bulunur. Sacrophaginin kapakları yuvarlak
çatı biçimindedir.
Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün “Antique
Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli kitabındaki
bilgilerden hazırlanmıştır.














Apollonia
(Kılınçlar)
Apollonian harabeleri Kekova yolu üzerinde, Kaş'a 22 km uzaklıkta bulunan
Kılıçlı Köyü'ndeki tepededir. Arabayla harabenin bulunduğu tepenin yakınında
kadar gidilir ve buradan tepeye tırmanış başlar.
Diğer küçük Lykia şehirleri gibi Apollonia hakkında da daha fazla bilgi yokutr.
Eski yazarlar da Apollonia'nın yeri için kuşkuya düşmüşlerse de kitabelerden
Augustus ve Tiberius devri adak stellerinden Apollonia'nın bugünkü Kılıçlı
Köyü'nde olduğu kesinleşmiştir. Apollonia bir beyin oturduğu müstahkem
kalelerden birisidir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre M.Ö. IV. yüzyılda
varlığı bilinen Apollonia'da, Aperlai vasıtasıyla Lykia Birliğinde temsil
ediliyordu.
Şehir L harfine benzeyen bir kayalığın üzerine kurulmuştur. Akropolü çevreleyen
surlardan kuzey ve batı yönündekiler oldukça iyi bir şekilde günümüze
gelebilmişlerdir. Surların bazı kısımları rektagonal biçimde olduğu gibi
genelde iri taşlardan kiklopien tarzında yapılmışlardır.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
kitabından yararlanılmıştır.




Antiphellos (Kaş)
Şehir Orta Lykia'daki eski Antiphellos kentinin üzerinde kurulduğundan günümüze
kadar gelen pek fazla kalıntı yoktur.
Kaş'ta buluşmuş olan iki dilli bir yazıttan, Kaş'ın altındaki kentin
Antiphellos olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. Ancak Kaş'ın daha eski ismi
Habesos'dur.
M.Ö. IV. yy.'da Antiphellos çok küçük bir yerleşim yeri olup biraz yukarısında
bulunan Phellos'un limanı idi. Ancak Hellenistik döneme girilirken Phellos
gerilemiş, Antipellos ise gelişerek daha ön plana çıkmıştır. Bu durum Roma döneminde
de devam etmiş, şehir bölge ormanlarından elde edilen sedir ağacı ticareti ve
süngercilik sayesinde gelişerek Phellos'un limanı durumundan çıkmış ve kendine
yeten zengin bir şehir durumuna gelmiştir.
Şehirde akropöl olarak nitelenen yükseltinin Meis Adası'na bakan yüzünde
muntazam sur kalıntıları görülür. Ancak bu sur kalıntılarının kuzey ve batı
yönlerinden günümüze bir şey gelememiştir. Deniz kenarındaki sur kalıntıları da
bugün görülebilir. Şehrin batı kısmında kalan Çukurbağ Yarımadası'na giden
yolun sağında Antiphellos'un denize bakan tiyatrosu oldukça sağlamdır.
Kaş'ın en önemli anıtı Uzun Çarşı Caddesi üzerinde, halıcı dükkânlarının
arasında karşımıza çıkan ve tek bloktan oluşan bir lahiddir. Günümüze sağlam
bir şekilde gelebilen lahdin üzerindeki sekiz satırlık Lykia dilindeki yazı
okunamadığı için lahdin kime ait olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle de halk ona
Kral Lahdi adını yakıştırmıştır.
Meyis Adası'na en yakın noktayı oluşturan Kaş tarihi eserler yanında tam bir
doğa cennetidir. Çukurbağ Yarımadası bir dil gibi denize uzanmakta, yarımada
üzerinde yeni yapılmış modern oteller yarımadayı süslemektedir. Yarımada aynı
zamanda güzel manzarasıyla 3km.'lik iyi bir yürüyüş parkurudur. Kaş'ın içinde
Büyük Çakıl, Küçük Çakıl ve Akçagerme gibi plajlar tertemiz sularıyla
dinlenebileceğiniz seçkin yerlerdir. Ayrıca kayıkla Çayağzı Plajı'na da
gidilebilir. Kaş'ın etrafında yer alan 6 adet mağaradan Kaş'a 18 km. uzaklıktaki Mavi
Mağara, Aşırlı Adası Deniz Mağarası, güvercinleri ile ünlü Güvercinlik Mağarası
en ünlü olanlardır. Bu arada Kaputaş Plajı da bir dünya harikasıdır.
Kaş zengin tarihi yanında gün geçtikçe daha çok rağbet gören trekking,
dağcılık, rafting gibi doğa etkinlikleri içinde sayısız olanaklar vermektedir.
Doğa ile başbaşa olmak isteyenler için Gömbe'deki Yeşilgöl ve Uçansu Şelalesi
iyi bir seçenek oluşturmaktadır. Akdağ'ın dibinde bulunan Gömbe, Kaş'tan 70 km uzaklıktadır. Akdağ ise
Batı Torosların Kızlar sivrisinden sonra en yüksek zirvesidir. Burada bulunan
küçük goller de doğanın büyüleyici parçalarıdır. Gömbe'de Komba antik kenti,
buradan 13 km
uzaklıkta Sütleğen yakınındaki Meryemlik'te Nisa antik kenti vardır. Burada da
mezarlar, agora ve tiyatro kalıntıları izlenebilir. Kasaba yakınında da Kandyba
antik kenti yer almıştır. Kaş'ın bir özelliği de bazı harabe yerlerine yaya
olarak gidilmesidir. Örneğin Kaş'a 12 km uzaklıktaki Phellos'a yürüyerek güzel bir
gezi yapılabilir. Phellos harabeleri Çukurbağ ve Pınarbaşı köylerinin hemen
üzerindedir.
Kaş'a gelip Kekova'ya gitmemek mümkün değildir. Kaş'tan tekne ile gidildiği
gibi karadan üç Üçağız'a gidilip kayıkla da gezilebilir. Bu dünya harikası yeri
görüp batık şehre hayran olmamak elde değildir. Kaş'ın etrafında adı bilinen
Istlada, Apollonia, İsinda, Kyaenai gibi antik kentler yanında ismi bilinmeyen
birçok harabe yeri daha vardır. Bundan dolayı bir yol kenarında veya bir dağ
yamacında eski eser kalıntıları görmek mümkündür. Örneğin Kaş'a 7 km uzaklıktaki Bayındır
Köyü'nde antik bir kent bulunur. Yatların bağlanmasına çok uygun olan Bayındır
Limanı üzerindeki yamaçta biri Lykia yazıtlı bir grup lahit bulunmaktadır.
Burası çok küçük bir antik kent olmalıdır. Adının Sebeda olduğu ileri sürülür.
Kaş'ın batısındaki yüksek arazide birkaç harabe yeri vardır. Seyret Yaylası
üzerinde 760 m
yükseklikteki üç tepeye yayılan, poligonal duvarlara sahip bir harabe görülür.
Sidek Köyü yolunda poligonal duvarlı, gotik lahitli ve Lykia yazıtlı bir kaya
mezarı bulunan diğer bir harabe yeri vardır. Hacıoğlan Köyü'nün yukarısında,
bir tepe üzerinde, ırmağın kuzey yakasında bir kale ile üç Lykia mezarı dikkati
çeker. Çardaklı Köyü'ne yakın bir yerde ismi bilinmeyen bir kent ile
Bağlıca'nın yarım saat güneyinde, tepe üzerinde de bir kale bulunmaktadır. Tüse
Köyü'nün yakınındaki alçak bir tepe üzerinde Tysse adında küçük yerleşme
görülür. Yakınında Aladam denilen yerde üst bölümleri basamaklı bir mezar Lykia
için ilginçtir. Merkezi Lykia'yı oluşturan Kaş çevresi tarihi ve doğasıyla bir
harikadır.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA" kitabından
yararlanılmıştır.






YALVAÇ
PİSİDİA ANTİOKHEİASI Antiokheia'nın
Isparta İli'ne bağlı Yalvaç İlçesi'nin yaklaşık 1 km. kuzeyinde ve Sultan
Dağları'nın güney yamaçları boyunca uzanan verimli arazide kurulmuş bir Pisidia
kentidir.
Antiokheia da Apollonia gibi bir Seleukos kolonisidir; fakat kesin kuruluş
tarihi bilinmemektedir. Bu şehir I. Seleukos veya oğlu Antiokhos tarafından
kurulmuştur. M.Ö. 39 ila 36 yılları arasındaki bir tarihte Amyntas'ın idaresi
altına giren Antiokheia, onun M.Ö. 25'de öldürülmesiyle, bölgenin bütün
şehirleri gibi, Galatya eyaletine dahil edilmiştir.
Antiokheia, M.Ö. 25'te veya biraz sonra Colonia Caesarea adıyla Roma kolonisi
olmuştur. Kent, pek çok Latince yazıtın da kanıtladığı gibi, yaklaşık olarak
ikiyüz yıldan fazla bu statüsünü korumuştur.
Latince'nin M.S. 295 yılına kadar resmi dil olarak kullanıldığını imparator ve
legatları için düzenlenmiş olan yazıtlar kanıtlamaktadır. Fakat bu tarihten
sonraki decurioların (eyalet senatörü) protokolleri çoğunlukla Grekçe yazılmıştır.
Sikkeler üzerinde de II. Claudius (M.S. 268-270) Devrinin sonlarına kadar
Lâtince ibarelere rastlanmaktadır. Daha sonra Lâtince'nin yerini Grekçe
almıştır. Yazıtlarda ve Tanrı Men için adanmış olan adaklarda Lâtince'nin,
Grekçe'yle kıyaslandığında çok daha az kullanılmış olduğu görülmektedir.
I.A. Richmond ve R.G. Collingwood'un tahminlerine göre kent merkezindeki nüfus
7500-10.000 civarında idi. B.Levick ise üç binin üzerinde emekli askerin
bulunduğunu ileri sürmektedir. Ancak, Antiokheia'nın geniş sınırları içerisinde
30-40 bin civarında bir nüfusun yaşadığını söyleyebiliriz.
Antiokheia, M.S. 3. yüzyılın hemen sonunda kurulan genişletilmiş Pisidia
eyaletinin metropolisi olmuştur. Kilise kayıtlarından anladığımıza göre, kent
Bizans Devrinde de önemini korumuştur.
Kentin bilinen en erken sikkeleri M.Ö. 1. yüzyılın sonuna tarihlenmektedir.
Koloni döneminin ilk 150 yılında fazla sikke basmamıştır. Koloni öncesi
sikkeleri gibi, tipler çoğunlukla Tanrı Men ile ilgilidir. Sikkeler üzerinde
"colonia" yazısı yer almaktadır. Claudius II'ye kadar sikke basımı
devam etmiştir. Bu sikke basımı sayesinde kentin ekonomik durumunun M.S. 3.
yüzyılda en üst noktaya ulaştığını anlamaktayız.
İ.S. 713'de Araplar'ın istilasına uğrayan kent yakılıp yıkılmıştır. Kazılar sonucu
ele geçen kalıntı izleri ve bulgular bu olayı ve tarihi kanıtlamaktadır. Kentin
tarihi 13.yüzyıla dek izlenebilmektedir. Ancak, bu yüzyılın ikinci yarısından
itibaren halkın bir kısmının o zamanın verimli toprakları olan Yalvaç'a
göçtüğü, diğer bir kısmının ise başka eyaletlere taşındığı görülmektedir.
Kentin Tanımlanması
Antiokheia, deniz seviyesinden 1236
m. yükseklikte; Sultan Dağları'nın bir kolu üzerinde
kuzey-güney yönünde uzanan Anthios Vadisi'ne hakim bir tepe üzerindedir. 120 m. yüksekliğindeki bu
tepenin doğu, güney ve kuzey yamaçları sarp olduğundan kente ancak batıdan
kolaylıkla ulaşılabilmekteydi.
Akropolün yüzeyi düz olmayıp doğu-batı, kuzey ve güneyde bir takım tepeler,
başka bir ifade ile yedi tepe vardır. Yapıların bir çoğu bu tepelerin
yamaçlarında ve küçük vadiler içinde toplanmıştır.
Arazinin doğal durumundan azami yararlanarak Antiokheia'da ızgara şehir
planının ustaca uygulanması ilgi çekicidir. Antik kentin ayakta kalmış yapıları
pek azdır. Bunlar genellikle temel kalıntılar halindedir.
Sur dahilinde, birbirine dik olarak; güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru
birer eksen çizilerek, planlama bu eksenlere göre yapılmıştır. Güneyden kuzeye
giden caddeye Decumanus Maximus ve doğudan batıya giden ana caddeye ise Cardo
Maximus adı verilmiştir. Şehir planında esas itibari ile ana caddelere dik
açılarla açılan dar, fakat düz sokakların mevcut olduğunu görmekteyiz.
Kentin iki ana meydanı şehrin doğusunda ve odak merkezinde idi. Bunlardan
birincisi Augustus Tapınağı önündeki aynı adla anılan meydan, ikincisi bu
meydanın batısında yer alan Tiberius alanıdır. Bu iki meydan arasında
enlemesine yerleştirilen propylon yer almaktadır. Diğer üçüncü bir meydan ise,
nymphaeumun önünde bulunmaktadır.
Kentin kuzeyinde, Roma hamamı-palaestra ve nymphaeum yer alır. Doğudaki tepenin
yamaçlarında Augustus Tapınağı ve alanı, propylon, Tiberus alanı; onun
batısında ise sütunlu cadde yer almaktadır. Sütunlu caddenin kuzeybatısında
bouleuterion, bunun güneybatısında ise tiyatro bulunmaktadır. Tiyatronun kuzeyinde
küçük kilise vardır. Kentin merkezi etrafında ve arazinin elverişli yerlerinde
evler serpiştirilmiş durumdadır. Şehrin batısında Anadolu'nun en eski
kiliselerinden birinin (St. Paul) kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır.
Antiokheia'da geniş çapta kazı yapılmadığından diğer yapı kalıntıları hakkında
yeterli bilgiye sahip değiliz.
Kentin kuzeybatı surları temel seviyesinde, güneybatı ve güney surları ise
kısmen ayakta durmaktadır.
Şehrin ana kapısı olan batı kapısı iki yanda surlarla birleşmektedir. Kentin
ikinci kapısı güneydedir. Daha dar olan kuzey kapısı ise hamamla bağlantılıdır.
Su kemerleri kentin kuzeyinde yer almaktadır.
Sur Duvarları
Antiokheia hakim bir tepe üzerine kurulmuş ve tamamen oval bir surla
çevrilmiştir. Bugün kısmen ayakta olan ve temel kalıntıları görülen surların
uzunluğu 2920 m.dir.
İzlenemeyen kısımları ile birlikte surun tamamı yaklaşık 3000 m. yi bulmaktadır.
Surların çevirdiği alan ise, 47 hektardır.
Kent surlarına dikkat edildiğinde, arazi eğiminin çok olduğu yerlerde; sur
kalınlığının ortalama 1.50 m.,
diğer yerlerde ise 4.75-5.50
m. ye ulaştığı görülmektedir.
Hellenistik Devirde inşa edilen ilk surların, Roma ve Bizans çağlarında
genişletildiği açık bir şekilde günümüze dek ulaşan kalıntılardan
anlaşılmaktadır.
Batı Kapısı
Kentin en görkemli kapısı şehrin batısında yer almakta idi. İki kenar ve iki
orta pylonlu olmak üzere üç açıklıklı geçit şeklindedir. Tonozları taşıyan
ayakların gövde ölçüleri 3.20x2.36 m. olup; ayakların kaideleri silmelerle
sınırlandırılmış, sade ve düz yapılmıştır. Açıklıkları 4 m. olan ayakların her iki
yanında bitkisel motiflerle süslü plasterlerin yer aldığı anlaşılmaktadır. Ön
cephenin odak noktasını, merkezde yer alan kemerin iki yanındaki üçgen
boşluklarda (spandrel) ve plasterler üzerinde karşılıklı diz çökmüş flama ve
standard taşıyan iki part kabartması teşkil etmekteydi. Ayrıca plasterler
üzerinde girland taşıyan Nike'ler de bulunmakta idi.
Batı kapısının, kent dışına bakan kademeli arşitravının genişçe yüzünde
bronzdan kabartma harflerle "Gaius Lulius Asper Con. 212" yazıtı yer
almaktadır. Arşitrav üzerinde bulunan frizde, Hippokampos, Triton, Amazon
kalkanı (her iki ucu kartal başı şeklinde) zırh ve çeşitli silah kabartmaları
bulunmaktadır.
Bunun üzerindeki ikinci friz ise, bitkisel motiflerle süslenmiştir. Anıtsal
kapı gerek yapı formu, gerekse üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre İ.S. 212
yılında yapılmış olmalıdır.
Güney Kapısı
Kentin güneyinde Anthios Vadisi'ne çıkış için en müsait yerde inşa edilmiştir.
Tek girişli olduğu anlaşılan kapının, günümüze çok az mimarî kalıntıları
ulaşmıştır.
Kuzey Kapısı
Şehir surunun kuzeybatı köşesinden yaklaşık 70 m. uzaklıkta ve kuzey yöne
bakmaktadır. Tek geçitli olan kapının sadece temel kalıntıları yerinde
görülebilmektedir. Kent surları ile birlikte inşa edildiğini tahmin ettiğimiz
kapı da herhangi bir bezeme unsuruna rastlanmamıştır. Bunların dışında daha
küçük boyutlarda giriş için kullanılan tali kapıların olduğu muhakkaktır.
Augustus Tapınağı
Tapınak kentin en yüksek yerindeki kutsal alan içerisinde ve İmparator
Augustus'un ölümünden sonra inşa edilmiştir.
Yapının temeli doğal kayanın kesilmesi ile oluşturulmuştur. 2.50 m. yüksekliğindeki bir
podium üzerinde yer alan tapınağa, batı cephesinden 12 basamaklı bir merdivenle
çıkılmakta idi. Tapınak podiumunu teşkil eden doğal kayanın iç kısmı oyulmak
sureti ile meydana getirilen mahzen 5.65x7.90 m. ve 2 m. derinlikte olup,
muhtemelen adak eşyalarının muhafaza edildiği bir yerdi.
Tapınağın arkasında, yarı daire şeklinde doğal kayaya oyularak meydana
getirilmiş; iki katlı bir galeri bulunmakta idi. Alt katta Dor, üst katta ise
İon düzeninde sütunlar kullanılmıştır.
Tapınak önünde, 63x85 m. boyutlarında imparatorun adı ile anılan bir alan
bulunmaktadır. Alanın kuzey ve güney taraflarında yer alan yaklaşık 5 m. genişliğindeki sütunlu
galerilerin ise bugün kısmen temel izleri seçilebilmektedir.
Yapının tarihlemesine gelince, gerek yazıtlardan gerekse bezeme işçiliğinden
elde edilen bulgular, yapım faaliyetlerinin Tiberius Devrinden, Claudius
Devrine dek uzanan bir zaman içerisinde devam ettiğini göstermektedir.
Propylon
Augustus alanı ile Tiberius alanının kesiştiği yerde inşa edilmiştir. Üç
tonozlu ve zafer takı biçiminde yapılmış olan propylon İmparator Augustus
onuruna dikilmiş ve onun deniz ve karada kazandığı zaferlerini sembolize eden
heykel ve kabartmalarla süslenmişti.
Anıtsal giriş kapısına, Tiberius alanından 12 basamaklı bir merdivenle
çıkılmakta idi. Geçit tonozları iki kenar ve iki orta olmak üzere; dört ayak
üzerine oturmaktadır. İki yandaki ayakların ölçüleri, 2.25x3 m. ve ortadaki
ayaklar ise 2.50x3 m. dir.
Ayakların taban açıklıkları iki yanda 3.50 m. olduğu halde, orta kısımda 4.50 m. yi bulmaktadır.
Ayakların kaideleri silmelerle sınırlandırılmış, tonoz ayaklarının önünde ise
Korinth başlıklı dört sütun durmakta ve bunların üzerinde de arşitrav ve friz
yer almakta idi.
Ortada yer alan kemerin, iki yanındaki üçgen boşluklarda plasterler üzerinde
diz çökmüş ve kolları arkadan bağlanmış biri giyimli, diğeri çıplak iki Pisidialı
esir; yüksek kabartma olarak işlenmiştir. Kabartmaların önündeki boşluk ise,
bir meşale ve çelenkle doldurulmuştur. Yanlardaki kemer boşluklarında ise
girland taşıyan kanatlı Eros ve Nike kabartmaları yer almaktadır.
Kademeli olarak yapılan arşitravın merkezi kısmı üzerinde, bronzdan kabartma
harflerle (IMP CAES AVGVSTO PONTIFEX MAX TRIBUNICA POTESTATE XII CON...)
yazıtının bulunduğu anlaşılmaktadır. Arşitrav ve ayaklar üzerinde kesintisiz
devam eden frizin, her bir kemer altı yolunun merkezi üzerinde iki tritonlu bir
grup yer almaktadır. Ayrıca savaş gemileri, kalkanlar, çeşitli hayvan
kabartmaları ile süslü sütun başlıkları üzerinde yer alan plasterlerde Poseidon
ve Demeter gibi tanrı tasvirleri de yer almaktadır.
Çeşitli silme ve kabartmalar ihtiva eden saçak takımı üstündeki kaide üzerinde
giyimli dev erkek ve kadın heykellerinin durmakta olduğu tahmin edilmektedir.
Bugün bu heykeller teşhir edilmektedir.
Augustus'un ölümünden önce yazdığı vasiyeti "Res Gestae Divi
Augusti", onun yaşam boyunca yaptığı işlerin özetini vermektedir. Bu
metnin Latince bir kopyası da bu yapıda yer almakta idi. Kazılar sırasında
birçok kitabe parçası ele geçirilmiştir.
Anıtsal giriş kapısını, stilistik açıdan İ.S. I. yüzyılın ortalarına
tarihlememiz akla en yakındır. Çünkü arşitrav üzerindeki yazıt da bu fikrimizi
teyid etmektedir.
Tiberius Alanı
Sütunlu caddenin hemen doğu bitiminde yer alan Tiberius alanını doğuda
propylonun anıtsal merdivenleri; kuzey ve güneyde ise sütunlu galeriler
çevreliyordu.
Bugün temel kalıntılarını gördüğümüz bu yerin ana girişi batı yönünde
bulunmakta ve sütunlu caddeye açılmakta idi.
Kentin sosyal yaşamının geçtiği bu alanda İ.S. 16'da askerlerin bir grevine de
sahne olmuştur. Hayat şartlarının iyileştirilmesini isteyen Romalı askerler, su
kemerlerinin bir bölümünü tahrip etmişler ve isteklerini elde ettikten sonra,
su yolunu bizzat onarmışlardır.
Sütunlu Cadde
Antiokheia'da şehrin bel kemiğini teşkil eden sütunlu cadde, iki ana caddenin
kesiştiği kavşaktan 75 m.
kuzeyde ve ikinci ana caddenin doğusundan başlayarak Tiberius alanına kadar
uzanmaktadır.
Kaldırımlı olan ana cadde, hemen hemen 11 m. genişlikte olup; uzunluğu ise 69 m. dir. Caddenin sağında ve
solunda, güneyde 5.50 m.,
kuzeyde ise 5.60 m.
derinlikte portikler; onların gerisinde de 5 m. derinlikte dükkanların yer aldığı temel
kalıntılarından tespit edilmiştir.
Sütunlu cadde üzerinde yer yer heykel kaidelerinin bulunması, Antik Çağda
caddenin heykellerle süslü olduğunu göstermektedir. Ayrıca cadde ortasından
geçen ve atık sularının boşaltıldığı kanaldan başka, her iki tarafta bulunan
dükkanların altından kaynak suları nakleden taş ve toprak künkten yapılmış su
yolları dikkat çekmektedir.
Stilistik ve yapısal özellikleri sütunlu caddenin, imparatorluğun kalkınma
dönemlerine, büyük bir olasılıkla İ.S. I. yüzyılın ortalarına ait olduğu
kanısını uyandırmaktadır.
Tiyatro
Kentin merkezine yakın bir tepenin yamacına inşa edilen tiyatro, şehre hakim
bir yerde bulunmaktadır. Örenyerindeki kalıntılar arasında en fazla tahribata
uğramış bir yapıdır.
Antiokheia tiyatrosunun, her antik tiyatro gibi üç esas kısımdan meydana
geldiği görülmektedir.


  • 1- Seyircilerin oturmaları için yarım daire şeklinde
    tertiplenmiş oturma sıraları (cavea).
    2- Yarım daire şeklinde bir meydan (orkestra).
    3- Oyunların oynandığı sahne binası (skene).



Tiyatronun
Oturma Kademeleri
Yapının ön yüzü kuzeybatı yönünde yaklaşık 105 m. uzunluğundadır.
Gerideki yuvarlak çevre ortalama 185
m. gelmektedir. Kuzey yönündeki oturma kademeleri,
tepenin yamacı oyulmak suretiyle doğal toprak eğimi üzerine yerleştirilmesine
karşın, güney yönündeki oturma kademelerinin (araziyi tiyatronun şekline
uydurmak için) tonoz ve kemerlerden oluşan bir alt yapı (substrüksiyon) üzerine
yerleştirildiği görülmektedir.
Diğer taraftan, kentin doğu-batı yönünde uzanan ana caddesinin (Cardo Maximus)
güney caveanın altında bulunan ve başka tiyatrolarda göremediğimiz tonozlu bir
tünel içinden geçmesi çok ilgi çekicidir. Bu kapalı tünelin uzunluğu 56 m., genişliği ise, 8 m. dir. Roma Döneminde
genişletilmiş ve ana cadde tiyatro altında kalmıştır.
Bugünkü mevcut kalıntılara göre, 5.000 kişiyi alabilecek kapasite de olduğunu
tahmin ettiğimiz tiyatronun dairevi bir kuşakla (diazoma) bölündüğü; muhtemelen
26 basamaktan oluşan, seyircilerin oturmalarına tahsis edilen basamaklar
arasında, inişi ve çıkışı sağlayan dördü ortada, ikisi yan uçlarda olmak üzere
altı ara merdivenin bulunduğu sanılmaktadır.
Orkestra: Aşağı yukarı yarım
daire şeklindedir, çapı 35 m.
dir. Oturma sıralarının mevcut durumuna göre 1.10 m. aşağısında, zeminin
taş döşeli olduğu görülmüştür.
Sahne Binası (skene): Asıl
tiyatrodan öne doğru çıkıntılı, 12x55 m. ölçülerinde, dikdörtgen bir plana
sahip olduğu temel kalıntılardan tespit edilmiştir. Bugün kalın bir moloz
tabakası ile örtülü temel yapısı, çok fazla tahribata uğramış durumdadır. Ancak
cephe mimarîsinin bezemeli olduğu ve kabartmalı frizlerle donatıldığı ele geçen
mimarî parçalardan anlaşılmaktadır.
Bugün görülen kalıntılar İ.S. 4. yüzyılın başlarına ait olsa gerektir.
Roma Hamamı
Kentin kuzeybatı köşesinde yer almaktadır. Yapı arazinin şekline uydurularak
inşa edilmiş ve bu yüzden düzgün olmayan bir dikdörtgen plan gösterir.
Binanın, biri palaestra; öteki hamam bölümleri olmak üzere iki kısımdan ibaret
olduğu görülmektedir.
Palaestra, kapalı hamam yapısının önünde yer almaktadır. Üç tarafı revaklarla
çevrili olduğu tahmin edilen orta avlunun, yüzölçümü 20x23 m olup; revaklar
kısmı ile birlikte 37x29 m. dir. Taş döşeli tabanı dışında, üst yapıya ait
yeterli mimarî parça ele geçirilemediğinden üst yapı mimarîsi hakkında yeterli
bilgimiz bulunmamaktadır.
Kapalı hamam kısmı; yaptığımız araştırmalar sonucu, yapının palaestraya bir
bütün olarak bağlı olduğu ve çağın diğer hamam yapılarında olduğu gibi üç
bölümden meydana geldiği anlaşılmaktadır.


  • 1- Frigidarium (Soğuk kısım),
    2- Tepidarium (Ilık kısım),
    3- Caldarium (Sıcak kısım).



bunların dışında soyunma
yerleri (apoditerium), servis kısımları, su tesisleri, külhan ve depoların
mevcut olduğu ve diğer bölümleri oluşturduğu muhakkaktır. Yapının mevcut
kalıntılarından, İ.S.I. yüzyılın sonlarında veya II. yüzyılın başlarına ait
olduğu söylenebilir.
Stadium
Sultan Dağları'nın eteklerinde ve akropolün batısında yer almaktadır.
Stadium'un uzunluğu 190 m.,
genişliği ise 30 m.
dir. Yapı "at nalı" şeklinde bir plana sahiptir. Kent stadiumu
Hellenistik Devirde inşa edilmiş, İ.S.II. yüzyılda ise onarım geçirmiştir.
Stadium, Antiokheialılar'ın hayatında antik çağlardan beri önemli rol
oynamıştır. Burada çeşitli oyunlar, özellikle atletizm, güreş ve boks vs. gibi
bedensel hareketler yapılmıştır.
İ.S. 3-4. yüzyıllarda, gladyatör ve vahşi hayvan oyunları da Roma dünyası için
popülerdi. Bu oyunlar daha sonra tiyatro ve stadiumlarda oynanmıştır.
St. Paul Kilisesi
Antiokheia'nın ilk ve en büyük kilisesi olup, şehir suruna bitişik ve Roma
hamamının yaklaşık 200 m.
güneyinde yer almaktadır.
Bazilikal bir plan gösteren binanın boyutları 70x26 m. dir. Doğuya yönelen ve
mekanın dışına taşan apsis, yarım daire şeklinde olup; ortasında daha geniş bir
nef, yanlarda dar iki nef olmak üzere üç neflidir. Orta nef, 43.10x11.90 m.,
yan nefler ise 43x4.93 m. ölçülerindedir. İç mekan büyüklükleri farklı üç kısma
bölünmüş olan yapının, asıl mekânı yanlardaki dar mekândan; onüçer sütunla
ayrıldığı ve böylece bu kısımların sütunlarla desteklendiği anlaşılmaktadır.
Kilisenin batısında, enine yerleşik dikdörtgen biçiminde ve önünde altı sütun
bulunan bir narteks yer almaktadır. Narteksin uzunluğu 8.90 m., eni 21 x 76 m. dir. Bu bölümden orta
nefe daha geniş, yan neflere ise dar kapılarla geçilir.
Kilisenin tüm tabanını kaplayan mozaiğin çok renkli ve çeşitli desenlerden
oluştuğu araştırmalar neticesi saptanmıştır. Ayrıca bu mozaik tabanın F.J.
Woodbridge tarafından da dizaynı yapılmıştır. Taban panolarında beş renk ile üç
ana desenin kullanıldığı ve bunlara ilaveten geometrik ve bitkisel motiflerin
kullanıldığı görülmüştür. Mozaiklerde dikkat çeken diğer bir özellik ise,
mozaikli asıl mekânın merkezi yerinde gözle görülebilir ölçüdeki dört adet
Yunanca kitabenin yer almasıdır. Bu kitabeler daha küçük tesseralardan oluşan
mozaiği yaptıranlar ile görevli papazların ad ve adaklarını içermektedir.
Bu kitabelerin birinde adı geçen Optimus, Ortodoks liderlerinden biri olup;
İ.S. 375-381 yılları arasında Antiokheia'da piskoposluk yapmıştır.
Bilindiği gibi İ.S. 46 yılında St. Paul bu kilisenin altında yer alan
Sinagog'ta Hristiyanlığı yaymak için Barnabas'la birlikte ilk vaazını
vermiştir. Bu nedenle, St.Paul'a adanan bu kilise, büyük bir önem arz
etmektedir. Diğer taraftan, St. Paul'un yeni dini yaymak için vaaz verdiği
sinagog üzerine yapılmış ilk kiliseyi Anadolu'da sadece Antiokheia'da
görmekteyiz.
Küçük Kilise
Şehrin merkezinde ve sütunlu caddenin yaklaşık 35 m. batısında yer alan
kilise, Latin haçı şeklinde bir plana sahiptir. Doğu-batı uzantılı yapı,
ortasında geniş bir nef, yanlarda iki nef ile dar bir narteksten meydana
gelmiştir.
Bina dıştan dışa, 43x25.50 m. ölçülerindedir. Yapının yaklaşık 23 m. uzunluğundaki ana
mekânının, iki yan duvar arasındaki mesafesi 15.50 m. olup; bu ölçüler
bize asıl mekânın mümkün olduğu kadar geniş tutulmaya çalışıldığını
göstermektedir. Orta nefin doğu ucunda ise apsis yer almaktadır.
Narteks nef duvarlarının her iki tarafa doğru uzatılması ile elde edilmiş, 6.50
x 23.50 m.
boyutlarında ince uzun dikdörtgen bir mekândan ibarettir. Kilisenin yarım
yuvarlak apsisinin iki yanındaki kalan temel kalıntılarından, pastophorion
odalarına sahip olduğunu çıkarmaktayız. Böylece yapının bu odalar ile birlikte
düz bir duvarla sınırlandığı, daha doğrusu doğu duvarının düz bir cepheye sahip
olduğunu görmekteyiz. Kazılar sırasında bulunan bir mühür üzerinde bu kilisenin
üç martyri zikredilmektedir (Neon, Nikon ve Heliodorus). Ayrıca Antiokheia'da
ilk görev yapan papazın Basus adını taşıdığı da bu mührün diğer yüzünden
anlaşılmaktadır. Yapı plan ve malzeme yönünden İ.S. 5. yüzyılda yapılmış
olabilir.
Nymphaeum
Anıtsal çeşme, kuzey-güney caddesinin; kuzey ucunda yer almaktadır. Bugün dahi
belirli bir şekilde temel kalıntıları seçilebilmektedir.
Nymphaeum'un iki kısım halinde yapıldığı, biri önde çeşmeler bulunan muhtemelen
sütun mimarîsi ile süslü fasad duvar, diğeri bu fasadın arkasında suların
toplandığı depo kısmından ibaret olduğu anlaşılmaktadır.
Nymphaeum'un gerisinde, 10x27 m. ölçülerinde su deposunun temel kalıntıları
görülmektedir. Depoda toplanan su, pişmiş toprak, taş ve kurşundan yapılmış
borularla kente dağıtılıyordu. Şehrin belirli yerlerinde dört çeşmenin
bulunduğu, yapılan çalışmalar neticesinde tespit edilmiştir. Tiberius alanı ile
batı kapısının arkasındaki çeşmelerin anıtsal bir yapıya sahip olduğu, geride
kalan kalıntılardan anlaşılmaktadır.
Antiokheia'da son derece gelişmiş bir su sisteminin varlığı kazılar sırasında
ortaya çıkarılmıştır. Nymphaeum, I. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmiş
olabilir.
Su Kemerleri
Kent mimarîsinin en önemli yapılarından birisi de su kemerleridir. Roma
Çağında, Antiokheia şehrinin gelişip büyümesi ile artan su ihtiyacını günümüzde
"su çıktı" adı ile anılan kaynaktan alınarak kentin kuzey yönü
boyunca uzanan; yaklaşık 10 km.
uzunluktaki su yolu ile sağlanmakta idi.
Arazinin topografik yapısına uyarak yerleşme yerine uzanan su kemerleri,
nymphaeuma sona ermekte ve şehrin yaklaşık 2/3'sinin su ihtiyacını karşılamakta
idi. Su kemerlerine ait kalıntılar yer yer ayakta durmakta, görenleri hayrette
bırakacak kadar özenli ve kuvvetli yapıları ile dikkati çekmektedir.
Ayakta duran kemerlerin yüksekliği, 5-7 m. arasında değişmekte; mevcut uzunluğu ise, 250 m. yi bulmaktadır. Kemer
ayakları 2.10 m.
ölçülerinde ve dört metre yüksekliğinde olup; dikdörtgen blok taşların harç
kullanılmadan örülmesi ile yapılmıştır. Kemerlerin bindiği iki ayak arasındaki
açıklık 4.70-3.80 m.
arasında değişmektedir.
Su kemerlerinin üst yapısı tamamen tahrip olduğundan, kemerler üzerindeki suyun
yol aldığı akaçların (canalis) yapısı tam olarak bilinmemektedir. Ancak ele
geçen mimarî parçalardan, su oluğu kesitinin 30 cm. çapında daire olduğu
anlaşılmaktadır.
Su yolunun tarihlemesine gelince: İ.S. I. yüzyılın sonlarında Roma
eyaletlerinde yaygınlaşan su iletim sistemleri Anadolu'da çeşitli bölgelerde
belirgin örnekle bilinmektedir. Kentin tarihi gelişmesi ile bağlantılı olarak
bunun İ.S. I. yüzyılın sonlarında yapılmış olduğu söylenebilir.
Men Kutsal Alanı
İlçeye 5 km.
uzaklıkta "Gemen Korusu" denilen bir tepe üzerinde kurulmuş olup,
taşıtla ulaşılmaktadır. Kutsal alanda "Ay Tanrısı Men" adına inşa
edilen tapınağın tarihi İ.Ö. 4. yüzyıla kadar çıkmaktadır. Bu tapınağın dışında
2 kilise, stadium ve evler yer almaktadır.
Men Tapınağı
Ay Tanrısı Men, İ.Ö. III. bin yılından beri ibadet edilen bir eski Anadolu
tanrısıdır. Bir gök tanrısı olan Men, aynı zamanda sağlık ve kehanet
tanrısıdır.
Antiokheia Men kültürünün en önemli merkezlerinden biridir. Burada Tanrı Men'e
adanmış bir tapınağın bulunması da çok doğaldır. Men kutsal alanı,
Antiokheia'nın kuruluşundan önce, kentin yaklaşık olarak 5 km. güneydoğusunda, Karakuyu
Tepesi üzerinde kurulmuştur.
Tapınak, 43 x 72 m.
ölçülerinde, tam dikdörtgen olmayan ve etrafı temenos duvarı ile çevrili alan
içerisinde yer almaktadır.
6 x 11 sütunlu ve İon düzeninde bir peripteros olan tapınağın ölçüleri dıştan
dışa eni 7.95 m.
cella'nın iç ölçüleri 6.45x7.85 m. dir. Krepidoma 9 basamaklı olup, basamak
derinliği 35 cm.,
yükseklik 25 cm.
dir. Tapınağın temel duvarları, cella duvarının bazı kısımları yer yer
ayaktadır. Hemen hemen cella büyüklüğünde olan opistodomos'un nasıl
sonuçlandığı bilinmemektedir. Batıda yer alan pronaos'un önünde muhtemelen 75 cm. çapında dört sütun yer
almakta idi.
Kutsal alanın dış duvarlarındaki adak kabartmaları birbirine çok benzemekte
olup; tek bir örnek üzerine yapılmıştır. Hemen hepsinde iki payeli akroterli
naiskos tasviri karşımıza çıkmaktadır. Kabartmaların hepsinin üzerinde bir ya
da daha çok ayça motifleri ile boğa başları bulunmaktadır. Yazıtlı olanlardan
ayçaların sayısının çoğu kez adak yapan kişilerin sayısını gösterdiği
anlaşılmaktadır.
Tapınağın alt yapısında ve temenos duvarında yerel gri renkte kireçtaşı
kullanılmış, günümüze kadar ulaşamayan üst yapıda ise mermer kullanıldığı
görülmektedir.
Tapınak İ.Ö. III. yüzyılın başına tarihlenmiştir. Ancak bu kutsal alan en canlı
devrini İ.S. I. ve II. yüzyıllarda yaşamıştır ve tahminen İ.S. 400 yıllarında,
Hristiyanlık'ın yaygınlaşması ile tahrip edilmiştir.
Limenia Adası
Yalvaç'a 25 km.
uzaklıkta Gaziri Mevkii'nde Hoyran Gölü içerisinde bir ada olup, göl kenarına
asfalt bir yolla ulaşılmaktadır. Adanın etrafını çevreleyen sur duvarlarından
başka ada içerisinde, Artemis adına inşa edilmiş bir tapınak ile diğer yapı
kalıntıları bulunmaktadır.
Yalvaç Müzesi
A- Tarihçesi
Yalvaç ve çevresindeki tarihi eserler kadar bu yöreden çıkan tarihi eserlerin
yer aldığı Yalvaç Müzesi de büyük bir değer taşımaktadır. Müze kurmaya yönelik
ilk çalışmalar 1947'de başlamıştır. Bu tarihte önce yöreden etnografik ve
arkeolojik eserler toplanarak bir depoda koruma altına alınmıştır. Sonra müze
binasının yapımına karar verilmiş ve müze 1966 yılında hizmete girmiştir.
B- İç Teşhir
1. Galeri: Prehistorik Eserler Bölümü
Yalvaç çevresinden derlenen ve ilçeye 19 km. uzaklıkta bulunan Çamharman (Köstük)
Höyüğü'nden tesadüfen elde edilen (M.Ö. 3000) Eski Tunç Çağına ait pişmiş
topraktan yapılmış depaslar, rhytonlar, vazolar, testiler, kulplu kâseler ve
değişik form gösteren diğer kaplar, bu bölümün ilginç eserleri arasında yer
almaktadır. Göller Bölgesi'nin tipik çanak çömlek örnekleri ayrı bir vitrinde
teşhire sunulmuştur. Ayrıca pişmiş topraktan yapılan insan ve hayvan figürleri,
mermer idoller, taş el baltaları, kemik aletleri ile çeşitli çağlara ait
mühürler de teşhir edilmiştir. Tokmacık'ta yapılan bir araştırma sırasında
meydana çıkarılan tarih öncesi (M.Ö. 8 milyon) çağın çeşitli hayvanlarına ait
fosiller müzeye ayrı bir önem vermektedir.
2. Büyük Salon: Klasik Eserler Bölümü
Bu bölümde eserler çağlarına göre kronolojik bir yerleştirmeye tabi
tutulmuşlardır. Yunan Çağından başlayarak Bizans Çağına kadar gelen eserler
arasında pişmiş topraktan yapılmış vazolar, çeşitli içki kapları, 5. ve 4.
yüzyıla ait pişmiş topraktan çeşitli mezar buluntuları ayrı ayrı vitrinlerde
teşhir edilmektedir. Diğer vitrinlerde ise Antiokheia ve Men kutsal alanından
elde edilen Roma Çağına ait pişmiş toprak, mermer, bronzdan yapılmış tanrı ve
tanrıça heykelcikleri, hayvan figürleri, adak kitabeleri, yağ kandilleri, cam koku
şişeleri, gözyaşı şişeleri, bilezikler, değerli taşlardan yapılmış yüzük
taşları, madeni yüzükler ve Bizans Çağına ait bazı ziynet eşyaları teşhir
edilmektedir. Çeşitli çağlara ait zengin altın, gümüş ve bronz sikke
koleksiyonları dikkat çeken eserler arasındadır. Ayrıca bu bölümde heykel, büst
ve kabartmalardan oluşan bir köşe de düzenlenmiştir.
3. Küçük Salon: Etnografik Eserler
Bölümü
Anadolu ve Yalvaç el sanatlarının tanıtıldığı bu bölümde altın, gümüş ve sedef
kakmalı tabancalar, tüfekler, kesici ve delici silahlar, (kılıç, kama, ok ve
yaylar) koruyucu silahlar (zırh ve miğferler) yer almaktadır. El örgüsü yün
çoraplar; renkli peşkir, uçkur ve havlular; yemeni ve örtüler; kadife, sim
sırma işlemeli bindallılar, entariler; cepkenler ve ceketler; üçetekler yine bu
bölüme renk katan eserler arasındadır. Altın, gümüş ve bafondan yapılma kadın
süs eşyaları ayrı bir vitrinde teşhir olunmaktadır. Osmanlı bakır işçiliğinin
örneği, bazı mutfak eşyaları da bölümün zenginliğinin bir başka delilidir.
Ayrıca Yalvaç örf ve adetlerine göre düzenlenen "18. Yüzyıl Yalvaç
Evi" bizden önceki kuşakların sahip olduğu zevk ve estetik duyguları
hakkında yeterli bilgiyi ziyaretçilere sunmaktadır.
4. İç Balkon: Yazma Eserler Bölümü
Türk sanatkârlarının İslâm Çağında yaptıkları güzel yazı sanatına ait levhalar,
Kur'an-ı Kerim'ler, nadide kitaplar bu bölümün paha biçilmez zenginlikleri
arasındadır.
5. Salon: Resim Galerisi
Müzenin bu kısmında çağdaş Türk ressamlarının resimlerden oluşan bir koleksiyon
sergilenmektedir.
6. Salon: Açık Teşhir
Revak ve bahçede Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı çağlarına ait mimarî
parçalar, mezar stelleri, lahitler, ostotekler, sunaklar, yazıtlar, heykeller
ve mil taşları teşhir edilmektedir. Ayrıca bahçede yer alan başlıklı
sütunlardan oluşturulan sütunlu yol müzeye ilginç bir görünüm kazandırmaktadır.

_________________
.................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
novanda




Mesaj Sayısı: 150
Deneyim seviyesi: 227
Kayıt tarihi: 24/09/10

MesajKonu: Geri: ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER   C.tesi Ocak 22, 2011 9:34 am

Andriace (Çayağzı)
Myra'nın liman kenti olarak bilinen Andriake, Myra'ya beş dakika uzaklıkta olan Çayağzı'ndadır. Her ne kadar Myra'nın liman kenti olarak bilinirse de Myra'nın yanında müstakil bir şehir olmalıdır. M.Ö. 197'de III. Antiokhos filosuyla Anadolu kıyılarındaki Ptolemaiosların elinde bulunan yerleri alarak Andriake'ye gelmiştir. Traian da Myra'da konaklarken bu limanın iyi bir şekilde planlanması gerektiğini belirtmiş, ne var ki Traian'ın bu fikri kendi zamanında uygulanamamış ancak Hadrian zamanında olabilmiştir.
Andriake kalıntıları, Demre'ye yakın kısımda liman ağzında tepenin eteğinde yer alır. Harabede ilk görülen şey şehre su ulaştıran aquadüktlerdir. Liman ağzında görülen görkemli yapı kalıntısı, Roma Devri'neden kalma bir meydan çeşmesinin bize kadar gelen kısmıdır. Harabenin en büyük yapısı Plakoma adı verilen agoradır. Bu agoranın üç tarafı dükkanlarla çevrili olup ortasında büyük bir sarnıç bulunmaktadır. Agoranın batısında ise Granarium (silo) adı verilen 65x 32 m ebadında 7 odadan meydana gelen bir hububat deposu yeralır. Bütün odalar birbiriyle irtibatlı olup cephelerinde aynı kapılar bulunmaktadır. Ayrıca yanlarına da bekçi odaları yerleştirilmiştir. Cephesi düzgün taşlarla kaplanmış binanın ara ve arka duvarları poligonal tarzda yapılmıştır. Kapı üstündeki kitabesinden ve orta yerdeki Hadrian ve karısı Faustina'nın kabartmasından binanın M.S. 129 yıllarında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Günümüze iyi bir şekilde gelebilen görkemli silo binasında M.S. V. yüzyılda burada görev yapmış olan Herakleon isimli bir memurun rüyasıyla ilgili kabartmalar da yer almaktadır.
Silonun önünde ev kalıntıları ile liman caddesi, caddenin önünde de üstleri yarıya kadar açık gemi barınakları bulunmaktadır. Yamacın batısında gözetleme kulesi yer alır. Limanın kuzey kısmında da Roma Devri'ne ait Lykia tipi lahitlerin yer aldığı nekropol sahası bulunur. Burada da iki Bizans kilisesi vardır.
Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA" kitabından yararlanılmıştır.
Anavarza

Roma İmparatorluğu döneminde Caesarea ad Anabarsum olarak anılan yer, Adana İli Kozan İlçesi'nin 28 km. güneyindedir. Antik şehir duvarlarının hemen dışına kurulmuş küçük köyün ismi Dilekkaya' dır.

Kentin Roma İmparatorluk Devri öncesi tarihi hakkında hemen hemen hiçbir bilgimiz yoktur. M.Ö. 19 yılında İmparator Augustus tarafından ziyaret edilen kent "Anazarbus yanındaki Caesarea" diye anılmaya başlamıştır. Anavarza Roma İmparatorluk Devrinin ilk iki yüzyılı boyunca büyük bir varlık göstermemiş, Kilikya başkenti Tarsus'un gölgesinde kalmıştır. Tarsus günümüze kadar yaşayabilmiştir; ama bunun karşılığında tarihi anıtlarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Roma imparatorlarından Septimius Severus'un, Pescennius Niger ile yaptığı iktidar savaşı sırasında, Severus'un tarafını tutan kent, onun Niger'i 194 yılında İsos'ta yenerek imparatorluğun tek hakimi olmasından sonra ödüllendirilmiş, tarihinin en parlak dönemini yaşamaya başlamıştır. M.S. 204-205 yıllarında Kilikya, İsauria ve Likaonia eyaletlerinin metropolisi olmuştur. M.S. 260 yılında diğer Kilikya kentleri gibi Anavarza da Sasani Kralı Şapur tarafından fethedilmiştir. M.S. 4.yy.'da İsauria'lı Balbinos tarafından tahrip edilmiş olan Anavarza, İmparator II. Theodosius zamanında M.S. 408 yılında kurulan Cilicia secunda'nın (Bitek Kilikya) ve eyaletin başkenti olmuştur. 525 yılındaki büyük depremden zarar gören kent İmparator İustinianus tarafından onartılarak İustiniopolis adını almıştır. Ancak 561 yılında ikinci kez deprem felaketine uğramıştır. 6. yy. da ise kent büyük bir veba salgınına uğramıştır.
İslâmın yükselmesini takip eden yüzyıllarda Anazarbus, Araplar ve Bizanslılar arasında tampon bölge olarak kalmış ve sık sık bu iki taraf arasında el değiştirmiştir.
Anavarza' da; 1500 metre uzunluğunda 20 burçlu sur, dört giriş, sütunlu yol, hamam ve kilise kalıntısı vardır. Sur dışındaki tiyatro ve stadyum, su yolları, kaya mezarları; kentin batısındaki nekropolleri yararak açılmış olan antik yol; korunmuş havuzlu mozaikler (M.S. 3. yy.'a ait deniz tanrıçası Thetis mozaiği), Adana bölgesinde tek örnek olan 3 girişli zafer takı ve ovanın ortasında bir ada gibi yükselen tepe üzerindeki Ortaçağ kalesi önemli eserlerdir.
Stadyumun elli metre kadar kuzeydoğusundaki kayalık yapay bir yarıkla ayrılmıştır. Roma veya ilk Bizans döneminde, Anazarbus'tan Flaviopolis (Kadirli) ve Hierapolis-Kastabala' ya giden yola geçit vermek için açıldığı sanılan geçit 250 metre uzunluğunda, 4-15 metre genişliktedir. Yolun her iki tarafında kayalar 50 metre yüksekliğe kadar uzanır.
Kuzey-güney sütunlu cadde üç gözlü takla başlar. Anavarza'nın geçmişte karşılaştığı birçok deprem yüzünden, zafer takı ancak kısmen günümüze gelebilmiştir. Güney yüzünde siyah granitten altı adet Korinth stili sütun başı bulunan, üç kemerli bir geçittir. Kuzey yüzünde ana kemerin her iki tarafında birer heykel nişi vardır.
Vahşi hayvanlı gösteriler için yapılmış olan amfiteatr tamamen taşlarla inşa edilmişti. Antik çağda (birçok binada olduğu gibi) diğer binalara malzeme sağlamak amacıyla sürekli olarak yağmalanmış olduğu anlaşılmaktadır.
Kale üç bölüme ayrılmaktadır: Birinci sur ve küçük kilisenin de içinde bulunduğu kışla; iki sur arasındaki düz kayalık üzerine kurulmuş olan üç katlı kule; ikinci sur ve içinde bulunan bitişik odalar topluluğu, depolar ve su tankları.
Amyzon
Aydın İli'ne bağlı Koçarlı İlçesi, Gaffarlar Köyü sınırları içindeki Amyzon, Karia kentlerindendir. Kent tarihi konusunda yalnızca yazıtlardan yararlanıyoruz. III. yüzyılda önce Ptolemaios, sonra Seleukos yandaşlığına geçen Amyzon, İ.Ö. II. yüzyılın sonlarına doğru, Latmos aşağısındaki Herakleia kenti ile bir ikili anlaşma gerçekleştirdi. III. Antiokhos, İ.Ö. 203'te Amyzon'a gönderdiği mesajda, kent ayrıcalıklarını onayladığını belirtmişti; Apollon ve Artemis tapınağına sığınanları koruma altına alma yetkisi de ayrıcalıklar arasındaydı. Kent surları bugün de ayaktadır ve İ.Ö. 300'lerde uygulanan izodomik yöntemle örülmüştür. Apollon ve Artemis tapınağı, surlar, tonozlu yer altı odaları ve Bizans yapısı, bugün ayakta olan yapılardandır.
Alinda
Aydin Ili'ne bagli, Karpuzlu ilçesi üzerinde yer alan Alinda, önemli Karia kentlerinden biridir. Hekatomnos'un kizi olan Ada, kardesi Pixodaros tarafindan Halikarnassos'tan kovulunca I.Ö. 340'ta Alinda'ya çekilmis ve bu sehri kendisine baskent yapmistir. Alinda'da bugün de ayakta kalan en önemli yapi agoradir. Akropolün güney-bati eteginde tiyatro yer alir. Akropol'de yalniz plani belli olacak durumda iki adet tapinak temeli yer almaktadir. Karpuzlu'nun evleri arasinda Karia tipi lahitler, Alinda nekropolünün sehrin güney eteginde yogunlastiginin belgesidir.
Alabanda
İli'nin Çine İlçesi'ne 7 km. uzaklıktaki Araphisar Köyü üzerinde kurulu Karia kentlerinden biridir. Byzantion'lu Stephanos'un bildirdiğine göre şehire bu ismi kral Kar, oğlu Alabandros'un at yarışı kazanması üzerine vermiştir. Alabandalıların büyük bir zenginliğe sahip olduğunu, lüks içinde yaşadıklarını ve şehirdeki bütün kızların harp çaldıklarını Strabon'dan öğreniyoruz. Halil Ethem Bey'in yaptığı kazılarda iki tapınağın temelleri ortaya çıkarılmıştır. Kenteki önemli yapılardan biri bouleuteriondur. Bunun dışında doğuda yoğun şekilde görülen lahitler nekropolün burada yer aldığını göstermektedir. Bunun dışında su kemeri ve tiyatro görülebilen yapılardandır.
Aizanoi Antik Kenti
Kütahya şehir merkezine 57 km. uzaklıkta Çavdarhisar İlçesi'ndedir. En parlak dönemini ikinci ve üçüncü yüzyılda yaşayan kent, Bizans Döneminde piskoposluk merkezi olmuştur. Kentte Zeus adına inşa edilen Anadolu'nun en iyi korunmuş tapınağı yer alır. Ayrıca büyük bir tiyatro ile buna bitişik stadyum, biri mozaikli olmak üzere iki hamam ve gymnasium, Kocaçay üzerinde iki adedi halen kullanılır durumda olan beş köprü ile antik baraj, borsa binası, sütunlu caddeler, nekropol alanları ve Meter Steune'nin kutsal mağarası bulunmaktadır. Kentte halen Alman Enstitüsü adına yapılan arkeolojik kazılar devam etmektedir.
Aizanoi
Tarihi Araştırma ve Anıtlar (Klaus Rheidt)
Penkalas (Kocaçay) Irmağı'nın yukarı kesiminde, Tanrıça Meter Steunene'nin kutsal mağarası civarında yaşayan Frigya'lar öncülü olarak antik kaynaklarda adı geçen Azan adlı mitoloji kahramanın, Su Perisi Erato ile efsanevi Kral Arkas'ın birleşmesinden ortaya çıktığı sanılmaktadır. İşte bu mitoloji kahramanından Aizanoi şehrinin adı kaynaklanmış olabilir. Aizanoi, antik Frigya'ya bağlı olarak yaşayan Aizanitis'lerin ana yerleşmeleriydi.
Kentin yüksek platosu üzerinde bulunan Zeus tapınağının çevresinde yapılan yeni kazılarda, M.Ö. 3. bin yıllarından yerleşme tabakaları ortaya çıkmıştır. Yakın zamanda ovanın bir çok yerinde saptanan yerleşme tepeciklerinden biri de Anadolu'nun erken dönemlerinde bu ana kutsal alanın yerindeydi. Hellenistik Dönemde bu bölge değişimli olarak Bergama'ya ve Bithinya'ya bağlı iken M.Ö. 133'te Roma egemenliğine girmiştir. M.Ö. 2. 1. yüzyıldan ilk sikkeler bilinmektedir. Roma İmparatorluk Döneminde, tahıl ekimi, şarap ve yün üretimi sayesinde zenginleşmiş ve ünü bölge sınırlarını aşmış olan Aizanoi'de kesin kentleşme bulgularına ancak 1. yüzyılın sonlarına doğru rastlanmaktadır. Erken Bizans döneminde piskoposluk merkezi iken, 7.yüzyıldan itibaren önemini yitirmiştir. Tapınak düzlüğü Ortaçağda bir hisara dönüştürülmüştür. Selçuk Beyliği Döneminde Çavdar Tatarları boyu tarafından üs olarak kullanılmıştır. (13.yüzyıl) Bu yüzden buraya Çavdarhisar adı verilmiştir.
Aizanoi 1824 yılında Avrupalı gezginlerce yeniden keşfedilmiş ve 1830/40'lı yıllarda incelenmiş ve tanımlanmıştır. 1926 yılında M. Schede ve D. Krecker başkanlığında Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün kazıları başlamıştır. Bu çalışmalara 1970 yılında R. Naumann tarafından yeniden başlanmış olup halen devam edilmektedir.
Şehir ve Köprüleri
Antik dönemde Penkalas denilen Kocaçay'ın her iki yakasında, Aizanoi'den günümüze kalan yapı kalıntılarının büyük bir kısmı Roma İmparatorluk Dönemi eserleridir. İlkbaharda bugün dahi kabaran sulardan korunmak için her iki kıyıda iri kesme taşlardan yapılmış koruma duvarları bulunmaktaydı. Antik dönemde iki yakayı birbirine bağlayan dört köprüden ikisi bugün bile geçişe hizmet etmektedir. Üst taraftaki alçak ahşap köprü yaya geçidi amaçlı kullanılmaktaydı. Onu takip eden beş kemerli taş köprü günümüze dek koruna gelmiştir. Yıkılmış olan üç kemerli köprüyü ise günümüzde de bütün trafik yükünü beş kemerli yapısıyla taşıyan şehrin ana köprüsü izler. Köprü korkuluğunun bir kaidesi üzerindeki yazıttan, açılış merasiminin M.S. 157 yılının eylül ayında yapıldığı anlaşılmaktadır. Yazıt ve kabartmalı iki korkuluk taşı bugün dördüncü köprünün önünde sergilenmektedir. Kabartmada, köprüyü bağışlayan M. Apuleius Eurykles'in deniz yolculuğu gösterilmektedir. Eurykles, İmparator Hadrian tarafından kurulan, Panhellenion denilen Hellen Birliği'nde, M.S. 153 ve 157 yılları arasında Aizanoi'u Atina'da temsil etmiştir ve M.S. 157 yılının sonbaharında Aizanoi'e geri dönmüştür. Köprüye 1990 yılında karayolları tarafından yeni korkuluklar konmuş ve yeniden kaplanmıştır.
Zeus Tapınağı
Şehrin ana kutsal alanı olan Zeus tapınağının yapılabilmesi için , Anadolu'nun erken evrelerine ait tabakaların ortadan kaldırılmış olduğu, son kazılarda ortaya çıkmıştır. Tapınak avlusunun seviyesinde, hemen altında Erken Bronz Çağı II'ye (M.Ö. 2800-2500) tarihlendirilen keramik parçaları ele geçmiştir. Ortadan kaldırılan tabakaların molozları tapınak alanının tekrar dolgusu sırasında kullanılmış olmalıdır. Tapınağın yapımına M.S. 2. yüzyılın 2. çeyreğinde başlanmıştır. Yapımı için gerekli harcamalar, olasılıkla geniş tapınak arazilerinin icara verilmesiyle sağlanmıştır. Toprağı kiralayanlar uzun yıllar para ödememekte direndiler. Ancak İmparator Hadrian'ın kararıyla paralar ödenince tapınağın inşaasına başlanabildi. İmparator ile kent arasında bu konuyla ilgili yazışmalar Aizanoi için o kadar önemliydi ki, tapınağın ön galerisinin (pronaos) kuzey tarafında özel olarak bu yazıta hazırlanmış olan yerinde bugün dahi bulunmaktadır. Aynı duvarın dış tarafında da uzun yazıtlar vardır. Burada, köprünün yazıtından bildiğimiz M. Apuleius Eurykles'ten söz edilmektedir. Yazıt, Eurykles'in erdemlerinden ve kent için yaptığı işlerden övgü ile bahsetmektedir. Tapınağın yazıtlarının ve kesme taşlarının üzerinde savaş sahnelerini, atlıları ve atları gösteren çizimler vardır. Bu çizimler, 13. yüzyılda tapınağın etrafındaki surlarda korunak arayan Çavdarlar'ın yaşamlarından sahneler göstermektedir. Peristasiste kısa yanların her birinde 8, uzun yanlarda 15'er İon sütunu yer alır. Sütunlarla iç mekanlar (pronaos, cella ve opisthodomos) arasındaki uzaklık, sütunlar arasındakinden iki defa daha geniştir; böylece burada pseudodipteros planlı bir tapınak uygulanmış olmaktadır. 53 x 35 m. ölçülerindeki podyum üzerine yapılmış olan tapınak ile tonozlarla örtülü büyük bir alt yapının birleşimi, Anadolu'daki Roma mimarlık sanatında pek alışılmamış bir durumdur ve tam bir benzerine rastlanmamıştır. Cella, opisthodomos ve pronaosu bütünüyle kaplayan alanın altındaki alt yapının daha önceki araştırmalarda
Aizanoi'de Meter Steunene adıyla tapınılan Anadolu'nun Tanrıça Kybele'sinin kült yeri olduğu düşünülmektedir. Tapınağın kuzeybatı alınlığında orta akroterde bir kadın büstünün bulunması, tapınağın yalnız tanrıların babası Zeus'a değil, aynı zamanda Tanrıça Kybele'ye de adanmış olduğunu gösterir. Son araştırmalar ise tapınağın çift tanrıya, hem Zeus hem de Kybele'ye adanmış olamayacağını ortaya koymuştur. Etki uyandıran alt yapı ise belki de kehanet yeri veya tapınağın deposu işlevini görüyordu. Kadın büstü biçimli akroter, tapınağın önünde, buluntu yerine yakın bir yere konmuştur.
Agora, Heroon ve Dor Sütunlu Avlu
Penkalas (bugünkü Kocaçay) Irmağı'nın batı yakasında Aizanoi yeni kent merkezinde görkemli yapılara, Zeus tapınağı ile başlanmıştır. M.S. 2. yüzyılın ortalarında küçük bir tapınak olarak kabul edilen bir heroon bulunan ve etrafı galeriyle çevrelenmiş olan agora inşa edilmiştir. Güneyde Dor sütunlu galeriyle çevrili alan, tapınağı çevreleyen galeriden daha önce yapılmıştır. Bu görkemli yapıların çoğu bugün köy ev ve bahçelerinin altında kalmış olup çok az bir kısmı günümüze kalmıştır. Tapınak düzlüğünün güneydoğusundan geçen yolun hemen yanında, agoranın kalp biçimli bir köşe sütunu görülmektedir. Üzeri kısmen Ortaçağ surlarının yatay sütunları, bir kısmı da diğer antik yapılardan devşirme olarak kullanılan mimari parçalar tarafından örtülmüş olan Dor sütunlu avlunun kuzey köşesi 1997 yılında kazıldı. Köy evleri ve bahçeleri arasında bulunan galerili Dor sütunlu avlunun doğu köşesi ve avlunun gerisindeki mekanlar 1981 ve 1982 yıllarında kısmen kazıldı. Mermer kaplı bir podyum üzerinde bulunan heroonun güneybatı duvarında, kuzeybatıdan podyumlu tapınak yapısına doğru giden bir merdivenin izleri kısmen görülebilmektedir. Bu yapının şehrin ileri gelenlerinden birinin anıt mezarı olduğu sanılmaktadır.
Hamam ve Yuvarlak Yapının Kalıntıları
Stadion ve tapınak alanı arasında, M.S. 2. yüzyılın 2. yarısına ait, önünde sütunlu avlusu ve zengin süslemeleri bulunan bir hamam yer almaktaydı. Simetrik bu yapının güneydoğu yarısı 1978-1981 yıllarında kazılmıştır. Hamam mekanlarının zengin mermer kaplamaları ile su ve ısıtma kanal kalıntıları, bugün bile görülmektedir. Frigidarium ve caldarium gibi esas yıkanma odaları yapının ortasındadır. Bunlara çok sayıda yan mekanlar açılmaktadır. Bu mekanların en büyüğünde bir apsis içinde Tanrıça Hygieia'nın mermerden bir heykeli vardı. Kuzeydoğuda hamam yapısının önünde spor çalışmalarının yapıldığı kare biçimli büyük bir avlu (palaestra) yer almaktaydı. Palaestra'nın kuzeyindeki tarlalarda bulunan büyük taş bloklar, burada, içi yuvarlak, dışı çokgen biçimli görkemli bir mezar yapısının yer almış olabileceğini göstermektedir.
Stadion ve Tiyatro
Aizanoi'deki stadion-tiyatro kombinasyonunun benzeri yoktur. Stadionda yapılan 1982-1990 yılları arasındaki araştırmalar, bu yerin M.S. 160 yılından sonra başlanıp, aralıklarla M.S. 3. yüzyılın ortalarına değin bir yapım süreci geçirdiğini ortaya koymuştur. Stadion girişinin doğu kısmının onarımı sırasında, yeni bulunan ve tekrar yerlerine konan yazıtlar, kendisini daha önce ana köprünün yazıtından tanıdığımız, M. Apuleius Eurykles'in bu kompleksin yapımında da rol oynadığını göstermektedir.
Stadionun oturma sıraları hafif çokgen biçimli olduğundan, yapı ortada genişlemektedir. En geniş kesimde batı tarafta bir kapı binası vardı. Restorasyon sırasında podyum üzerine konmuş iki oturma taşı, bu kapı binasının daha sonra bir dönemde oturma basamaklarıyla örtülerek kullanılmaz hale getirilmiştir. Stadionun tiyatroya bakan cephesi mermer kaplı bir duvarla sınırlıdır. Bu, aynı zamanda tiyatro sahnesinin de arka tarafının kaplamasıdır. Mermer parçaları bugün stadionun kuzeyinde görülebilmektedir. Bu cephe duvarının alçak kaidesi Dor düzenindedir. Pencereli ilk kat üzerinde büyük kemer açıklıklı yüksek Attika katı gelmektedir. Tiyatronun sahne kısmı zengin mermer bezemelerle kaplıydı. Bu bezemeler yüzyıllar boyu süregelen çeşitli depremler yüzünden oturma basamaklarının ortasına yıkıldıkları gibi kalmışlardır. Sahne binasını süsleyen özenle yapılmış mermer mimarideki bezemeler üzerine yapılan araştırmalar, yapının önce tek kat olduğunu ortaya koymuştur. Daha sonra stadion genişletilirken buraya da ikinci bir kat eklenmiştir. Mermer mimarinin çok az bir kısmı, asıl yeri olan kesme kalker taşlı yapının önünde kalmıştır. Düşmüş mermer parçaları arasında av sahnesi betimli kaliteli friz parçaları özellikle dikkat çekmektedir.
Hamam
M.S. 3. yüzyılın 2. yarısında şehrin kuzeydoğusunda aslında var olan büyük kireçtaşı bloklardan oluşan bir bina içine ikinci büyük bir hamam inşa edilmiştir. Hamam mekanlarından birinde, ortada Satyr ve Menad betimli kaliteli bir mozaik taban vardır. M.S. 4. veya 5. yüzyıldan sonra bu hamamın ana mekanı düzenlenmiş ve Aizanoi'ni erken Hıristiyan cemaatinin yöneticiliğine atanan piskoposluk merkezi işlevini görmüştür.
Yuvarlak Yapı (Macellum) ve Geç Antik Sütunlu Cadde
Daha güneyde M.S. 2. yüzyılın 2. yarısında, olasılıkla gıda pazarı olarak kullanılmış yuvarlak bir yapı (Macellum) vardır. Burası 1971'de kazılmış ve kısmen onarılan duvarlarına, M.S. 4. yüzyılın başlarında İmparator Diocletian'ın 301 yılında enflasyonla mücadele için yaptığı ücret tespitlerinin bir kopyası konmuştur. Bu yazıtta, İmparatorluk pazarlarında satılan tüm malların satış ücretleri yer almaktaydı. Buna göre, örnek olarak; kuvvetli bir köle, iki eşeğin ücretine, yani 30.000 dinara; bir at ise üç köle ücretine eşitti.
Yuvarlak yapıyı kuzeydoğudan sınırlayan köy evinin arkası 1992 ila 1995 yılları arasında kazıldı. Burada, sütunlu galerilerle çevrili olan ve buluntulara göre M.S. 400 yıllarına tarihlenen bir cadde ortaya çıkarıldı. Sütun ve kiriş parçaları neredeyse bütünüyle ele geçtiğinden, mermer tamamlamaları az miktarda yapılarak yeniden ayağa kaldırıldı. Ayağa kaldırmada kullanılmayan mimari parçalar, galerilerin arka duvarlarına yerleştirildi. Ayrıca, malların satışa sunulduğu dükkanların girişi de buradaydı. Günümüzde arkadlar gibi, insanı yağmur ve güneşten koruyan bir çatının yapılması için diğer antik yapılardan malzeme sağlanmıştır. Değişikliğe uğratılıp kullanılan yalnız mimari parçalar değil, aynı zamanda terk edilmiş yapılardaki heykeller de yerlerinden alınarak buraya konmuştur. Böylece, kuzeydoğu galerinin sütunları önünde bir yazıt kaidesinde, soylu bayan Markia Tateis'in onur yazıtı ve flüt çalan panter postlu çıplak bir Satyr'in mermerden heykeli bir araya getirilmiştir. Heykel bugün Kütahya Müzesi'nde sergilenmektedir. Onur yazıtı ile Satyr heykeli arasındaki ilişki, Geç Antik dönem dekor anlayışında içerik endişesi olmadığını ve burada sütunlu bir caddenin çeşitli unsurlarla süslenmesi gayesinin güdülmüş olduğunu göstermektedir. Sütunlu caddenin yapılması için, ortadan kaldırılan en önemli yapı Artemis tapınağı idi. Volütlerın altlıklarında dik duran akant yaprakları ile bezeli zengin süslemeleri dikkati çeken kuzeydoğu galerinin görkemli İon başlıkları bu tapınağa aittir. Başlıkların üzerindeki aynı binaya ait arşitravlarda Tanrıça Artemis'in ve tapınağı vakfeden Asklepiades'in adı geçen uzun bir yazıt vardır. Bu yazıtla tapınağın İmparator Claudius (M.S. 41-54) Döneminde inşa edildiğini söylemek mümkün olmaktadır. Kuzeydoğu galerinin tabanında döşeli olarak ele geçen iki plaka, aslında tapınağın alınlık üçgenindendir. Bunlardan birinde Artemis'in atribüsü olan geyik, alçak kabartma olarak işlenmiştir. Geç Antik dönem sütunlu caddesinde kullanılan Artemis tapınağı parçaları sayesinde sekiz sütunlu tapınağın ön cephesinin rekonstrüksiyonu mümkün olmaktadır.
Yapımı için tapınak yıkılan sütunlu cadde, 6. yüzyıla kadar varlığını korumuş olup bir deprem neticesinde yıkılmış olmalıdır.
Sütunlu Cadde ve Kapı Binası
Aizanoi şehri yol sisteminin ana ekseni 1991 yılında çeşitli sondajlarla saptanmış 450 m. uzunluğundaki sütunlu yoldu. Sütunlu bu yol, bugün ancak 1979 yılında kazılmış olup, köy bahçeleri içindeki, yolun güneybatı ucunu oluşturan kapı binasının kalıntıları görülmektedir. Sütunlu cadde, tapınaktan ana köprüden geçerek şehir dışındaki Meter Steunene kutsal alanına giden törensel yolun bir parçasıydı.
Nekropoller
Şehrin ne kadar büyük olduğu, onu çevreleyen nekropollerin büyüklüğünden anlaşılmaktadır. Nekropollerde çok çeşitli mezar tipleri görülmektedir; çok sayıda lahitler, Frigya ve Aizanoi bölgesi için tipik olan kapı biçimli mezar taşları bunlar arasındadır. Kapı biçimli mezar taşları, mezar mimarisinde öbür dünyaya geçişi sembolize eder. Çoğu M.S. 2. yüzyıla ait olan bu taşlar üzerinde bulunan yazıtlarda kimin mezarı olduğu, ya da kimin vakfettiği yer alır. Ayrıca mezar sahibini gösteren işaretler vardır. Kadın mezar taşları üzerinde yün, yapağı bulunan sepet ve ayna, erkeklerinkinde ise kartal, aslan ve boğa bulunur.
1990 ve 1991 yıllarında Aizanoi'nin 2 km güneybatısında Meter Steunene kutsal alanına giden kutsal yolda, görkemli iki mezar yapısı ortaya çıkarılmıştır. Haçvari plana sahip batıdaki mezar yapısının içinde, lahit koymak için yapılmış nişler vardı. Bugün Kütahya Müzesi'nin ana salonunda sergilenmekte olan Hellenlerle Amazonlar'ın savaşını gösteren üstün kaliteli lahit, işte burada bulunmuştur. Doğudaki dört kemerli yapı (tetrapylon) Ortaçağ'da (11./12. yüzyıl) küçük bir Bizans şapeline dönüştürülmüştür. Burada da Eros betimli mermer lahtin alt kısmı bulunmuştur. Bu parça da Kütahya Müzesi'nin bahçesinde sergilenmektedir. Lahitler ve dolayısıyla mezar yapıları M.S. 155-165 yıllarına tarihlenebilinmektedir.
Meter Steunene Kutsal Alanı
Şehrin bilinen en eski kutsal alanı Tanrıça Meter Steunene'ye ait kült yeri olan, işlenmiş kayalarla mağara ve bugün çökmüş durumdaki derin kaya inidir. Burada, 1928 yılında yapılan kazılarda ele geçen pişmiş toprak kült figürinleri, burayı M.Ö. 1. yüzyıl ile M.S. 2. yüzyıl arasına tarihlemektedir. Mağaranın üst tarafında basamaklı bir kaya tahtı görülür. Bu tip kutsal alanlara Frigya'nın kırsal kesimlerinde rastlanır. Bu da Meter Steunene kutsal alanının M.Ö. 1. yüzyıldan çok önceleri bile kullanıldığını gösterir. Kaya kesintisinin üstünde taşlardan örülmüş yuvarlak iki kurban çukuru (bothroi) da kutsal alanın daha erken dönemine ait olabilir. Burada, halkın inancına göre kaya oluşumlarında yaşadığına inanılan, dağların ve doğanın hakimi, Anadolu'nun ana tanrıçasına adaklarda bulunuyorlardı.
Baraj ve Taş Ocakları
Sel felaketinden korunmak için Penkalas Nehri (Bedir Dere) üzerinde, iki evrede inşa edildiği anlaşılan, günümüze iyi koruna gelmiş bir baraj duvarı vardır. Bu iki yapı evresi, çoğu oturma basamağı olan devşirme mermer parçalarla birbirinden ayrılmaktadır. Baraj duvarının üst kesimlerindeki kayalıklarda, antik dönemde buranın taş ocağı olarak kullanıldığına işaret eden izler bulunmaktadır.
Adada

Pisidia Bölgesi'nin antik kentlerinden biri olan Adada, Isparta ili, Sütçüler ilçesine bağlı Sağrak köyü yakınındadır. Isparta'nın ve Kovada Gölü'nün güneydoğusunda yer alan kente Eğridir'den sonra Sütçüler'e uzanan asfalt yoldan 50 km. gidilerek ulaşılabilir. Ayrıca Isparta'yı Antalya'ya bağlayan yeni Aksu yolundaki Kovada - Eğridir ayrımından Adada'ya ulaşmak mümkünse de yolun bir bölümü henüz tamamlanmamıştır. Çevresi çam ve ardıç ağaçlarıyla kaplı tepeler tarafından sarılmış olan antik kent sadece bölgenin değil Anadolu'nun en sağlam kalabilmiş antik kentlerinden biridir. Burası bölge halkınca Karabavlu yaylası olarak anılmaktadır. Sütçüler'in eski adı olan Baulo ve Karabaolu veya Karabavlu adlarının Aziz Paul adından geldiği öne sürülmektedir. St. Paul'ün geçtiği Perge - Antiokheia (Yalvaç) yolu üzerinde bulunan bu iki yerleşmeye verilen isimlerin St. Paul'le ilişkili olabileceği yazılmıştır.
Adada adı, bazı araştırmacılara göre Anadolu'nun eski yerli halkının dili olan Luvice, yada bunun M.Ö. 1. bindeki ardıllarından biri olan Pisidce dilinden gelmektedir. Kesin olmamakla birlikte "Ada" kök sözcüğüyle "wanda/anda" takılarından türemiş olabilir. Ayrıca yine "Ada" kök sözcüğü ile "Uda (hisar-kale?) sözcüklerinin birleşiminden türemiş olabilir.
Bölgede uzun zamandan beri yapılan Prehistorik (Tarih öncesi) Dönem'e ilişkin kazı ve araştırmalar Pisidia'nın Neolitik Dönem olarak adlandırılan M.Ö. 7000 yıllarından itibaren Anadolu'da önemli bir kültür bölgesi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hititler Dönemi'nde Konya ve çevresini kapsayan Tarhuntaşşa Bölgesi ile batısındaki Pitaşşa (Pisidia'nın eski adı) Bölgesi arasındaki sınırda yer alan Adada ve çevresinde gelecekte yapılacak çalışmalarda tarih öncesi dönemlere ilişkin önemli sonuçlar alınabilecektir.
Adada'nın adı ilk kez M.Ö. I. yüzyıl yazarlarında Artemidoros tarafından verilmiştir (Strabon XII, 570). Sonra Ptolemaios (V 5, Cool ve Bizans tarihçisi Hierokles'te (674, 4) de "Odada" olarak geçer. Ancak kentin tarih sahnesine çıkışı Termessos'ta bulunan bir atlaşma metni dolayısıyla M.Ö. 2. yüzyıla kadar inmektedir. Bölgenin önemli bir kenti olan Termessos ile Adada arasındaki bu dostluk antlaşması bazı araştırmacılara göre iki kentik ortak düşmanları Selge'ye karşı yapılmıştır. Tarihi kaynaklardan Selge'nin özellikle Hellenistik Dönem'de Termessos aleyhine yayılmacı bir politika yürüttüğü ve çevresindeki kentlerle (Pednelissos) savaştığı bilinmektedir. İşte adı geçen antlaşma iki kentin (Adada ve Termessos'un) dışta Selge ile içte demokrasi düşmanlarına karşı yardımlaşmasını öngörüyordu. Bazı araştırmacılar iki kent arasındaki bu antlaşmanın Selge'den çok o dönemde çok güçlenen Bergama Krallığı ve onun özellikle Termessos'a karşı saldırı veya demokrasiyi yıkma girişimlerine karşı olabileceğini öne sürmektedir. Antlaşma, tarafların karşılıklı olarak, herhangi bir saldırı veya demokrasiyi yıkma girişimine karşı birbirlerinin yardımlarına koşmayı taahhüt etmektedir. Bu antlaşma gerçekten hem Termessos, hemde Adada tarihleri için büyük önem taşımaktadır. Bu sayede iki kentin idari açıdan demokratik bir yapıya kavuştuğu ve şehir devleti (Polis) benzeri bir statü kazandığı görülmektedir. Antlaşmanın M.Ö. 190 - 164 yılları arasındaki bir tarihte yapıldığı araştırmacılar tarafından öne sürülmektedir.
Bizce bu antlaşmanın diğer bir önemi Termessos ile Adada halkları arasında bir kan bağının varlığını göstermektedir. Antlaşma metni detaylı olarak ele alındığı zaman Termessos ve Adada isimlerinin çok sıkça geçtiği görülecektir. Bergama Krallığı'nın M.Ö. 133 yılında vasiyet yoluyla topraklarını Roma'ya vermesi Anadolu'da Roma egemenliğinin başlangıcı olmuştur. Bu dönemde batı Anadolu kentlerinin aksine Pisidia kentlerinin çoğunlukla bağımsızlıklarını korudukları anlaşılmaktadır. Bağımsız Adada kentinin ilk sikkeleri bu dönemde basılmıştır. Bu arada yine Pisidia Bölgesi'nde özellikle Augustus Dönemi'nde Roma egemenliğinin simgesi olan Koloni kentleri kurulmuştur. Bunlardan en önemlileri Antiokheia, Kremna, Komama'dır.
Roma İmparatorluk Dönemi'nde özellikle İmparator Traianus, Hadrianus ve Antoninus Pius (M.S. 114-161) dönemleri tüm Anadolu'da olduğu gibi Pisidia için de en parlak dönemlerdender. "Pax Romana" adıyla anılan bu barış döneminde Pisidia kentleri büyümüş, zenginlik ve refaha bağlı kalarak yapı faaliyetleri de artmıştır. Adada için de tümüyle geçerli olan bu gelişmeler ve yapı faaliyetleri M.S. 212 yılında çıkarılan bir kanunla İmparatorluk toprakları üzerinde yaşayan herkese "Roma Vatandaşlık Hakkı" verilmesiyle yeni bir hız kazanmışsa da M. S. 3. yüzyıl sonlarında hızını kaybetmiştir.
Strabon'a göre "Dağlarda yaşayan Pisidialılar, komşuları olan Kilikyalılar gibi tiranlar tarafından yönetilen ayrı kabileler halinde yaşarlar ve korsanlık yaparlardı".(Strobon VII-3) Fakat Pisidialılar'ın en önemli özellikleri bağımsızlıklarına düşkün ve savaşçı bir karaktere sahiboluşlarıdır. Buna en iyi örnek M.Ö. 333 yılında Büyük İskender'e karşı ölümüne direnen Sagalassos halkıdır. Bu durum Pisidialıların geçim kaynaklarından birinin askerlik olduğunu ortaya koyar.
Diğer Pisidialılar gibi bazı Adada vatandaşları da Büyük İskender'den sonraki Hellenistik kralların ordularnıda hizmet vermek amacıyla anayurtlarından ayrılmış ve gurbette paralı asker olarak çalışmışlardır. Bunun kanıtları Kıbrıs'ta ve Fenike'de (Sidon Kenti) bulunan Adada'lı askerlere ait mezar taşlarıdır.
M.S. 395 yılında Roma İmpartorluğu ikiye ayrılınca, bölge Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu içinde varlığını uzun süre korumuştur. Zaten Hırıstiyanlığın yayılmaya başladığı ilk yıllardan beri bölgede yeni dine karşı ilgi duyulduğu bilinmektedir. Bunu en çok St. Paulus'un bölgeyi ve Antiokheia'yı ziyaretleri göstermektedir. Aziz Paulus ve arkadaşları yaklaşık M. S. 45 yıllarında ilk kez Pamphylia'nın Perge'sine gelmişler, Perge'de bir gün kaldıktan sonra Kestros (Aksu) ırmağı yoluna çıkmışlardır. Torosları binbir güçlükle aşmışlar ve Eğridir üzerinden Antiokheia'ya ulaşmışlardır.
Araştırmacı G.Ercenk'e göre "Aziz Paulus'un ilk misyonunu yerine getirirken izlediği ve bugüne kadar belirlenip isimlendirilemeyen bu kutsal yol, Perge'yi Kestros Vadisi'ni takip ederek Adada üzerinden Antiokheia'ya bağlayan yol olmalıdır". Yolculuk süresinin ve güzergahının kaynaklarda belirlenen verilerle uyum içinde oluşu araştırmacının savını güçlendirmektedir. Ayrıca yukarıda değinilen Baulo ve Karabaulo isimlerinin Paulos'la benzerliği de Araştırmacı D. Frech'in karşı tezine rağmen bu verileri desteklemektedir. French, Perge-Adada yolunu kabul etmekle beraber yolun daha geç dönemde inşa edildiğini savunur.
Bölgede resmi kilise örgütünün M.S. 4. yüzyılda kurulduğu, Antiokheia, Sagalassos, Kremna, Selge, Adada ve diğer bazı kentlerin piskoposluk merkezi haline geldiği yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Yine yazılı belgelere göre Adada, Antiokheia'nın Pisidia'daki yardımcı piskoposudur. Adada M.S. 325, 381, 451, 692, 787 yıllarında çeşitli kentlerde toplanan dini meclislere (konsil) tensilci göndermiştir. Bu da gösteriyor ki Adada kentinde hayat 9. yüzyıla kadar sürmüştür.
Daha sonra Anadolu'nun Türkler tarafından alınması ile Bizans İmparatorluğu küçülmeye ve batıya doğru çekilmeye başlamıştır. Önceleri Pisidia Bölgesi'nde Selçuklu egemenliğine karşı direnişler olmuşsa da III. Kılıç Arslan 1203 yıllında Isparta'yı alarak Uluborlu, Eğridir ve Yalvaç'a Hamid Bey yönetimindeki Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. Bölgede daha sonra Hamidoğulları Beyliği kurulmuş ve bu beylik de 1390 ve 1422 yıllarında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Adada o günlerden bu yana harabe olarak yaşamını sürdürmektedir. 1970 yılında antik kentin içinden geçirilen Yeniköy yolu ziyaretçilerin harabeye kolayca ulaşımını sağlamıştır. Son yıllarda Anadolu'daki turizm haraketlerine paralel olarak Adada oldukça fazla sayıda ziyaretçi çekmektedir

_________________
.................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
novanda




Mesaj Sayısı: 150
Deneyim seviyesi: 227
Kayıt tarihi: 24/09/10

MesajKonu: Geri: ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER   C.tesi Ocak 22, 2011 9:35 am


LAODİKEİA
Denizli İli'nin 6 km. kuzeyinde yer alan antik Laodikeia kenti coğrafi bakımdan çok uygun bir noktada ve Lykos ırmağının güneyinde kurulmuştur. Kentin adı antik kaynaklarda daha çok "Lykos'un kıyısındaki Laodikeia" şeklinde geçmektedir. Tarihçi Plinius'a göre Laodikeia, önceleri Diospolis "Zeus'un şehri", daha sonraları da Rhoas adını taşıyan bir köyün yıkıntıları üzerine inşa edilmiştir. Diospolis adı, buradaki Zeus kültüne verilen önemin bir simgesidir. Rhoas adı ise, yerli Anadolu dillerinden birine ait olabilir.
Diğer antik kaynaklara göre ise, kent İ.Ö. 263-261 yılları arasında II. Antiokhos tarafından kurulmuş ve şehre Antiokhos'un karısı Laodike'nin adı verilmiştir.
Laodikeia, İ.Ö.1. yüzyılda, Anadolu'nun en önemli ve ünlü kentlerinden biridir. Şehirdeki büyük sanat eserleri bu döneme ait olduğu gibi, yine bu yüzyılda burada düzenlenen gladyatör döğüşleri şehre ayrı bir önem kazandırmıştır. Romalılar Laodikeia'ya özel bir önem vermişlerdir. Ünlü devlet adamı ve hatip Cicero, İ.Ö.50 yılında buraya gelmiş ve kentin bazı hukuki sorunları ile uğraşmıştır. Yine bu tarihlerde Romalılar, Laodikeia'yı Kibyra (horzum) conventusunun merkezi yapmışlardır. Roma İmparatoru Hadrianus, İ.S. 129 yılında şehri ziyaret etmiş ve buradan Roma'ya mektuplar yazmıştır.
Kent ile Roma arasındaki ilişkilerin ne kadar iyi olduğunu gösteren diğer bir kanıt da, İ.S. 90-146 yılları arasında bu kentte yaşadığı bilinen ünlü Zenon ailesinin sahip olduğu mevki, servet ve imtiyazlardır. Nitekim, bu aileden olan Polemon adında biri, Antonius tarafından Lykaonia, Kilikia ve Pontus'a yönetici olarak atanmıştır.
Yazıtlar ve sikkeler, Laodikeia'nın dini hayatı hakkında da bilgiler vermektedir. İmparatorluk devrine ait çok sayıdaki sikke üzerinde görülen Zeus Laodiokos figürü, bu kentte Zeus kültüne verilen önemin göstergesidir. Laodikeia'nın geç devirlerine ilişkin bilgilerimiz çok sınırlıdır.
Birkaç metin bize, Hırıstiyanlığın başlangıç devirlerinde Laodikeia'nın durumu hakkında bazı ipuçları veriyor. Diğer yerlerde olduğu gibi, burada da Hırıstiyanlık, önce Yahudi toplumunu etkilemiştir.
Nitekim Küçük Asia'nın 7 ünlü kilisesinden birinin bu kentte bulunması Hırıstiyanlığın burada ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Antik devirde Goncalı ve Eskihisar köyleri yakınlarında kurulmuş olan Laodikeia kentinin hangi nedenle tümüyle terkedildiğini bilmiyoruz. Ancak, büyük depremlerin bunda rol oynadığını tahmin etmek güç değildir. İ.S. 194 yılında meydana gelen çok büyük bir deprem şehri yerle bir etmiştir.
Laodikeia'nın Yapıları
Büyük Tiyatro
Antik şehrin kuzeydoğu tarafında, Grek tiyatrosu tipinde araziye uygun olarak Roma tarzında yapılmıştır. Skene'si tamamen yıkılmış olup, cavea ve orkestrası oldukça sağlam durumdadır. Yaklaşık 20.000 kişi alabilecek büyüklüktedir.
Küçük Tiyatro
Büyük tiyatronun 300 m. kadar kuzeybatısında yer almaktadır. Grek tiyatrosu tipinde araziye uygun olarak Roma tarzında inşa edilmiştir. Skene'si tamamen yıkılmış olup cavea ve orkestrasında da bozulmalar mevcuttur. Yaklaşık 15.000 kişi alabilecek büyüklüktedir.
Stadyum ve Gymnasium
Şehrin güney-batısında, doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Stadyumun ek yapıları ile gymnasium bir bütünlük teşkil edecek şekilde yapılmıştır. İ.S. 79 yıllarında yapılan stadyumun uzunluğu 350 m., genişliği 60 m. dir. Amfiteatr şeklinde yapılmış olan yapının 24 basamaklı oturma sırası bulunmaktadır. Büyük bölümü tahrip olmuştur. İ.S. 2.yüzyılda yapılan gymnasium proconsul Gargilius Antioius tarafından inşa ettirilerek İmparator Hadrianus ve eşi Sabina'ya ithaf edildiğine dair yazıt bulunmuştur.
Anıtsal Çeşme
Kentin ana caddesi ile ara caddesi köşesinde yer almaktadır. İki cepheli olarak yapılmıştır. Nişleri mevcuttur. Bizans Döneminde onarım görmüştür.
Meclis Binası
Kentin güney-batısındadır. Dikdörtgen planlı olan anıtsal yapı, doğu-batı istikametinde uzanmaktadır.
Ana giriş doğu cephesindedir. Bina girişten itibaren dört bölümlü olarak kemer ve tonoz sistemi ile yapılmıştır. Yapının üst kısımları tamamen, taşıyıcı unsurları ise kısmen yıkılmış ve tahrip olmuştur.
Zeus Tapınağı
Antik Laodikeia kentinin sütunlu caddesinin doğu kesiminde, küçük tiyatro ile nymphaeum arasında bulunmaktadır.
Fakat sadece süsleme elemanlarının parçaları görülebilmektedir.
Kilise
Sütunlu caddenin güneyinde caddeye bitişik olarak inşa edilmiştir.
Sadece taşıyıcı bölümlerin bir kısmı ayakta kalmıştır. Ana girişi batıdadır. Orta bölümde dördü kemerli, dördü düz olmak üzere sekiz adet paye kullanılmıştır.


_________________
.................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ ::  :: -