GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ


 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Similar topics
  • » Ankarada Gezilecek Yerler
  • » METİN2 KASILMA YERLERİ!!
  • » SiVaS İLiNiN Tarihçesi ve Resimleri...
  • En son konular
    » 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
    C.tesi Mart 01, 2014 8:48 pm tarafından aydin-28

    » taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
    Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 pm tarafından 56476364528

    » deneme
    Paz Kas. 24, 2013 7:54 am tarafından CANTAR

    » buldugumuz bir taş
    Ptsi Eyl. 09, 2013 4:54 pm tarafından cansu

    » Eski rum evleri ve definesi
    Ptsi Eyl. 09, 2013 4:46 pm tarafından cansu

    » kaya işaretler
    Cuma Eyl. 06, 2013 11:30 pm tarafından kurt ini

    » taştan daire ve dörtgen
    C.tesi Haz. 29, 2013 1:38 pm tarafından yousef

    » mağara için bilgi almak istiyorum
    C.tesi Haz. 22, 2013 8:43 am tarafından kurt ini

    » Lorenz Dedektör Ürünleri
    Perş. Haz. 13, 2013 2:18 pm tarafından fremd

    » cülüklü tavuk civcivli tavuk
    C.tesi Mayıs 25, 2013 12:44 am tarafından byfaruk

    En iyi yollayıcılar
    CANTAR
     
    magaracı
     
    asel
     
    SİMBAD
     
    aydin-28
     
    novanda
     
    marduktr
     
    styla
     
    MAMİ
     
    hattap
     
    Kimler hatta?
    Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir :: 1 Arama motorları

    Yok

    Sitede bugüne kadar en çok 83 kişi Perş. Tem. 01, 2010 10:23 pm tarihinde online oldu.
    Paylaş | 
     

     ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
    YazarMesaj
    novanda




    Mesaj Sayısı: 150
    Deneyim seviyesi: 227
    Kayıt tarihi: 23/09/10

    MesajKonu: ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER   C.tesi Ocak 22, 2011 1:21 am

    Trysa

    Trysa harabeleri Kaş - Finike yolu üzerindeki Kyaenai harabelerine ait köyün
    üzerindeki kayalara oyulmuş tapınak şeklindeki mezarı gördükten hemen sonra
    Davazlar Köyü'ne gelinir. Trysa bu köyün 1 km ilerisindeki Gölbaşı mevkiindedir.
    Tepenin doğu eteğinde, çıkış yolunun hemen yakınlarında birçok lahit görerek
    tırmanmaya devam ederken, Trysa'nın kuzey ve batısını çeviren kiklopien tarzı
    su duvarları ile yapı kalıntılarını da görmek mümkündür. Tepenin kuzeydoğu
    ucuna ulaşıldığında Gölbaşı Anıtı olarak adlandırılan heroonun kalıntıları ile
    karşılaşılır. Heroon dört yandan çok köşeli taşlardan örülmüş bir duvar ile
    çevrilidir. Yerli kayadan oyularak çıkarılan ve bir aile için hazırlanmış olan
    lahit bu duvarların batı köşesine konmuştur.
    M.Ö. IV. yüzyıla ait heroona doğu yönünden süslü bir kapı ile girilir. Kapı
    lentosunun dış yüzünde belirli aralıklarla işlenmiş kanatlı dört boğa arasında
    gorgoneion tasviri mevcuttur. Boğaların dıştakilerinin altlarına koltukta
    oturan erkekler, içtekilerin altına ise erkeklere yüzleri dönük ve arkalarında
    kızları bulunan kadınlar isabet eder. Bunlar mezarın sahibi olan kişiler
    olmalıdır.
    Heroonu çevreleyen duvarın iç yüzünde yer alan çift sıra frizde mitolojik
    sahneler vardır. Kapının bulunduğu tarafta, dışta; ilk sırada Amazonlarla
    Yunanlıların savaşı, ikinci sırada da belden yukarısı insan şeklinde at adam
    yani Kentaurlar yer alır. Diğer tarafta ise harp sahnesi bulunmaktadır.
    Heroonun doğu duvarında Theseus ile ilgili kabartmalar iki frizde de duvar
    boyunca devam eder. Atina kralının oğlu olan Theseus Atina'ya babasının yanına
    gelirken yolları kesen bütün dev ve vahşi hayvanları öldürmüştür. Girit
    Adası'ndaki korkunç Minotauros'u öldürerek Yunanistan'ın en ünlü kahramanı olur.
    Bu frizlerde ayrıca diğer bir kahraman olan Perseus da yer alır. Zeus ile
    Danae'nin oğlu olan Perseus'un kahramanlıkları arasında "Medusa'nın başını
    kesmesi" de vardır.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.




    TRİPOLİS
    Denizli İl merkezinin 40 km.
    kuzeyindedir. Buldan İlçesi Yenicekent Kasabası'nın doğusunda, Büyük Menderes
    Nehri ile kasaba arasındaki yamaçlar üzerinde kurulmuştur. Batıya açılan Büyük
    Menderes ovası ile hem Ege kıyılarına hem de İç Anadolu ve Akdeniz'e
    bağlanmaktadır.
    Kent güneyindeki Çürüksu Vadisi'nde kurulmuş olan çağdaşı Laodikeia'ya 30 km., Hierapolis'e ise 20 km. uzaklıktadır.
    Tripolis, Lidya bölgesi içinde, Karya ve Frigya bölgelerine ulaşımı sağlayan,
    sınır, ticaret ve tarım merkezlerinden birisidir. Kuruluş biçimi ve şehircilik
    anlayışı ile yörenin, en zengin kentlerindendir. Tripolis'in, Lidyalılar
    zamanında kurulduğu tahmin edilmektedir. Lidya, Pers ve Hellenistik dönemlere
    ait tarihi bilgiler henüz yoktur. Bu devirlerle ilgili kalıntılara da
    rastlanmamaktadır. Kentin kalıntıları üslup yönünden Roma ve Bizans Dönemi
    karakteri taşımaktadır. Anıtsal yapıların en iyi örnekleri İ.S. 1., 2. ve 3.
    yüzyıllarda yapılmıştır. Plinius'a göre, şehrin bir diğer adı Apollonia'dır.
    Sikkelerinde tanrıça Leto'nun, Letoia Phthia oyunlarının ve Menderes Nehri'nin
    isimleri vardır. Tripolis ve çevresi tarih içinde birçok deprem ve savaşlara
    sahne olmuştur. İ.S. 325 yılında Nikea meclisinde hazır bulunan Lidya
    piskoposları listesinde Tripolis'in adının geçmesi piskoposluk düzeyinde bir
    şehir olduğunu göstermektedir.
    Tripolis'in Yapıları
    Tiyatro
    Kent merkezindedir. Grek tiyatrosu gibi araziye uygun olarak Roma tarzında
    yapılmıştır. Tüm bölümleri harap durumdadır. Yaklaşık 10.000 kişi alabilecek
    kapasitededir.
    Hamam
    Tiyatronun yaklaşık 200 m.
    batısında yer almaktadır. Sur duvarları dışında bulunmaktadır. Dış duvarları
    kısmen ayaktadır. Tonoz ve kemerli iç kısımlar yıkılmıştır. Bölümleri ise
    tespit edilebilmektedir. Kalın duvarlarında büyük nişler mevcuttur.
    Şehir Binası
    Hamamın yaklaşık 150 m.
    güneyindedir. Sadece temelleri kalmıştır.
    Kale ve Surlar
    Tripolis Geç Roma ve Bizans Döneminde sur ve kale ile çevrilmiştir. Eğimli
    arazide kurulan kentin surları yer yer burçlarla, gözetleme kuleleri ve kalın
    duvarlarla desteklenmiştir. Tiyatroya bitişik devam eden sur, kentin
    kuzeyindeki en yüksek tepede kule ile birleşir.
    Kule, hem savunmaya hem de gelecek düşman tehlikesini gözetlemeye yöneliktir.
    Nekropol
    Surun, doğu ve güney yamaçlarındadır. Burada kaya mezarları, podyumlu mezarlar
    ve lahitler görülmektedir






    Tralleis
    Bugünkü Aydın İli sınırları içindedir. Efsaneye göre Argoslular ve barbar
    Trakyalı Tralleislilerce kurulmuştur. Ancak daha önceleri Karialılarca
    kullanılmış bir kent olmalıdır. İ.Ö. 334'te İskender tarafından alınmasından
    sonra, Hellenistik kralıklar arasında sık sık el değiştirmiştir. Bergama
    krallık çağında ise yontuculukta zirveye ulaşmış, Bergama Zeus sunağında
    çalıştıkları bilinen Apollonios ve Tauriskos isimli iki büyük yontu ustasını
    yetiştirmiştir. Strabon tarafından halkının zenginliği anlatılan kent üzerinde
    bugün ayakta kalan tek yapı, Aydınlılarca Üçgözler olarak adlandırılan İ.S. II.
    yüzyılda yapılmış gymnasiona ait kalıntıdır. Nekropol kentin güneyinde modern
    Aydın'ın üzerinde yer alıyor. Yapılan kazılarda ele geçen yazıtlardan ve antik
    çağ yazarlarının anlattıklarından, Hellenistik Dönemde Zeus Larasios tapınağı
    ve buna bağlı Zeus Larasios kültünün varlığı anlaşılmaktadır. Ancak yeri bugün
    kesin olarak belli değildir. Bunun dışında agora, tiyatro, stadion kentin diğer
    yapılarındandır.


    Tlos (Kaleasar)
    Fethiye - Korkuteli yolu üzerindeki Kemer bucağından, 13 km sonra Yaka Köyündeki,
    Kale Mahallesinde bulunan Tlos harabelerine gidilir.
    Lykialıların M.Ö. 1200 yıllarında yapılan Troya savaşına katıldığını biliyoruz.
    Ele geçen belgeler Lykia şehirlerinin tarihlerinin M.Ö. V. yüzyıla kadar
    gittiğini göstermektedir. Daha eski belgeler ele geçmediği için bu şehirlerin
    kuruluşlarını tam olarak bilememekteyiz. Lykia'da hayat II. binlerde
    başlamaktadır. İşte Tlos'da tesadüfen bulunan bir baltanın da M.Ö. II. bin yıla
    ait olması bu tezimizi kuvvetlendiren bir delil olarak karşımıza çukmaktadır.
    Böylece Tlos'un II. bin yılda Talawa adıyla varolduğunu bilmekteyiz. İleride
    ele geçecek diğer belgeler de Lykia şehirlerinin tarihlerini daha eskilere
    götürmemize yarayacaktır.
    M.Ö. II. yüzyılda Tlos'un Lykia Birliği'ne girdiğini biliyoruz. Bizans
    döneminde de varlığını sürdüren Tlos XIX. yüzyıla kadar hayatiyetini
    sürdürebilmiş nadir ören yerlerinden birisidir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır






    Theimussa
    (Kale iskelesi-Üçağız)
    Karayolu ile Kekova'yı bağlayan yer Theimussa'nın bulunduğu Üçağız Köyü'dür.
    Burası aynı zamanda tekneler için iyi bir barınaktır. Üç tarafı yeşil
    teknelerle çevrili Üçağız Koyu doğal bir liman görünümündedir. Koyun kuzey
    kıyısında yer alan Üçağız Köyü'nün içinde görülen kalıntılar Theimussa antik
    kentine aittir. Şehrin tarihi hakkında pek bilgi yoktur, ancak bir kitabeden
    tarihinin M.Ö. IV. yüzyıla kadar indiği anlaşılmaktadır. Burada daha çok mezar
    kalıntıları görülürse de köyünü kıyısında söveleri hâlâ yerinde bir kapı ile
    alçak bir kayalık üzerinde kule kalıntısı da görülebilir.
    İskelenin hemen arkasında bulunan bir mezar M.Ö. IV. yüzyıla ait olup ev
    tipinde ve üzerinde çıplak, erkek bir genç tasviri vardır. Kitabesinde
    Kluwanimi'ye ait olduğu yazılıdır.
    Doğuda denizin hemen yukarısında birbiri üzerine binmiş hissini veren birçok
    lahit görülür. Bu mezarların çoğu Hellenistik ve Roma dönemine aittir.
    Mezarların üzerindeki yazıtlar da Kyaenai ve Myra vatandaşı diye yazılıdır.
    Kaleköy'deki Simena, Apollonia, İsinda ve Aperlai ile birlik oluşturduğu gibi
    herhalde Theimussa'da, Myra ve Kyaenai ile bir birlik oluşturmuş olup o
    şehirlerden birisi ile Lykia Birliğinde temsil edilmekteydi. Şehrin doğu ucunda
    kayaların kesilmesiyle 28 m
    uzunlukta 8 m
    genişlikte bir iskele bulunmaktadır. Kayaların kesilme izleri bugün de
    görülebilir. Buradan Kaleköy'de bulunan Simena'ya geçilir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır



    TERMESSOS

    Termessos, Türkiye’nin en iyi korunmuş antik şehirlerindendir. Antalya’nın 30 kilometre
    kuzeybatısında yer alır. Denizden ortalama yüksekliği 200 metre olan Antalya
    dağları çevresindeki travertenlerden 1.665 metre
    yükseklikte, Güllük Dağı’nın tepesinde doğal bir platform üzerine kurulmuştur.
    Bir çok vahşi bitkinin arasında saklanmış ve sık çam ormanlarıyla
    sınırlanmıştır. Termessos’un, huzur veren ve el değmemiş görünümüyle diğer
    antik şehirlerden daha farklı ve etkileyici bir havası vardır. Doğal ve tarihi
    zenginliklerinden ötürü, şehir adını taşıyan Milli Park kapsamına alınmıştır.
    Termessos’taki çift “s”, şehrin Anadolu insanları tarafından kurulduğuna dair
    dilbilimsel bir kanıt sağlar. Strabo’ya göre, Pisidia halkı olan Termessos
    sakinleri kendilerini Slymi olarak çağırırlardı. Yaşadıkları dağa da verilen bu
    isim, sonraki yıllarda Zeus’la özdeşleştirilen ve burada da Zeus Solymes
    kültünün yükselmesine sebep olan Anadolu tanrılarından Solymes’den gelmektedir.
    Termessos madeni paralarında genelde bu tanrı vardır ve paralara adını
    verilmiştir.
    Tarih sahnesinde bu şehirle ilk karşılaşmamız meşhur Büyük İskender
    kuşatmasıyla bağlantılıdır. Bu olayla ilk ilgilenen ve Termessos’un stratejik
    önemini kaydeden eski tarihçilerden biri olan Arrianos, şehri kuşatan başa
    çıkılamaz doğal engellerden dolayı şehrin küçük bir birlikle bile
    savunulabileceğini belirtmiştir. İskender, Pamphylia’dan Frigya’ya geçmek istemişti
    ve Arrianos’a göre Frigya’ya yol Termessos’tan geçiyordu. Gerçekten de, daha
    alçak ve kolay geçitler varken İskender’ın neden o kadar sarp olan Yenice
    geçidini tırmanmayı seçtiği hala tartışma konusudur. Perge’deki düşmanlarının
    İskender’i yanlış yola gönderdiği de söylenir. İskender, Termessosluların
    kapattığı geçidi geçmek için oldukça çaba ve zaman harcamıştır ve bu sinirle
    geri dönerek Termessos’u kuşatmıştır. Muhtemelen Termessos’u zaptedemeyeceğini
    bildiğinden, İskender hücuma geçmemiştir fakat bunun yerine kuzeye doğru
    yürümüş ve öfkesini Sagalassos’dan çıkarmıştır.
    Tarihçi Diodors, Termessos tarihinde bir başka unutulmaz olayı da tüm
    detaylarıyla kaydetmiştir. M.S. 319’da İskender’in ölümünden sonra,
    generallerinden biri, Antigonos Monophtalmos, kendisini Küçük Asya’nın
    hükümdarı ilan etmiştir ve esas destekçisi Pisidia olan rakibi Alcetas ile
    savaşmak için hazırlanmıştır. Antigonos Monophtalmos’un kuvvetleri, 40.000
    piyadeden, 7.000 süvariden ve ayrıca sayısız filden meydana gelmiştir. Bu üstün
    nitelikli kuvvetlerin hakkından gelemeyen Alcetas ve arkadaşları Termessos’a
    sığınmışlardır. Termessoslular, onlara yardım etme sözü vermişlerdir. Bu
    sürede, Antigonos şehrin önüne gelmiş ve burada kamp kurarak düşmanının
    kendisine iade edilmesi için çabalamıştır. Yabancı bir Makedon uğruna
    şehirlerinin felakete sürüklenmesini istemeyen Termessos yaşlıları Alcetas’ın
    iade edilmesine karar vermişler ancak genç Termessoslular verdikleri sözü
    tutmak istemişler ve bunun dışına çıkmayı reddetmişlerdir. Yaşlılar, Alcetas’ı
    bırakma niyetleriyle ilgili bilgilendirmek amacıyla Antigonos’a heyet
    yollamışlardır. Savaşa devam etmek için yapılan gizli bir plana göre,
    Termessoslu gençler şehri terk etmeyi başarmıştır. Yakında tutsak olacağını
    öğrenen Alcetas, düşmanın eline verilmektense ölmeyi tercih etmiş ve kendini
    öldürmüştür. Yaşlılar, Antigonos’a Alcetas’ın cesedini yollamışlardır. Üç gün
    boyunca cesede her türlü eziyeti yapan Antigonos, daha sonra cesedi gömmeden
    bırakarak Pisidia’dan ayrılmıştır. Olanlara kızan gençler, Alcetas’ın cesedini
    geri almışlar, saygı içerisinde gömmüşler ve anısına bir güzel bir anıt
    dikmişlerdir.
    Termessos, açıkça bir liman şehri değildi ancak, toprakları güneybatıda
    Attaleia (Antalya) Körfezi boyunca uzanırdı. Şehrin denize olan bu bağlantısından
    dolayı şehir, Ptolemyler tarafından alınmıştır. Daha 40 yıl önce İskender’in
    güçlü dönemlerinde bile direnen bir şehrin, Mısır egemenliğini kabul etmesi çok
    şaşırtıcıdır.
    Likya’nın Araxa şehrinde bulunan bir yazıt, Termessos hakkında önemli bilgi
    verir. Bu yazıta göre, M.Ö. 200’lerde Termessos bilinmeyen sebeplerden dolayı
    Likya şehirleri birliği ile savaştaydı ve M.Ö. 199’da Termessos kendini tekrar
    Pisidialı komşusu İsinda ile savaşta buldu. Bu dönemde M.Ö. 2. yüzyılda Küçük
    Termessos kolonisinin şehrin yanında kurulduğunu görüyoruz. Termessos, eski
    düşmanı Serge ile daha iyi mücadele edebilmek için Pergamum Kralı II Attalos
    ile dostça ilişkiler içine girdi. II. Attalos da bu dostluğun anısına
    Termessos’da 2 katlı bir stoa inşa ettirdi.
    Termessos, Roma’nın müttefikiydi ve böylelikle M.Ö 71’de Roma Senatosu
    tarafından bağımsızlığı kabul edildi; bu kanuna göre Termessos’un özgürlüğü ve
    hakları garanti altına alındı. Bu bağımsızlık, Galatia Kralı Amyntas ile
    yapılan ittifak haricinde (M.Ö. 36-25 yılları hükümdarlık sürdü) uzunca bir
    süre devam etti. Termessos’un bağımsızlığı, “Autonomous” (Özerk) adını taşıyan
    madeni parasıyla da belgelenmiştir.
    Ana yoldan sarp bir yolla şehre ulaşılır. Bu yoldan geçen biri, etrafında
    Termessosluların “Kral Caddesi” olarak isimlendirdikleri eski yolun yanı sıra
    Helenistik dönem istihkam duvarlarının, sarnıçların ve diğer bir çok kalıntının
    bulunduğu meşhur Yenice Geçiti’ni görebilir. Termessos halkının katkılarıyla
    M.Ö. ikinci yüzyılda yapılan Kral Caddesi, yükselen şehrin duvarlarının
    yanından geçer ve düz bir yol şeklinde şehrin merkezine kadar uzanır. Şehir
    kapısının doğusundaki duvarlarda zarlarla kehanet içeren oldukça enteresan
    yazıtlar vardır. Roma İmparatorluğu tarihi boyunca bu tür büyüler, sihirler ve batıl
    inançlar yaygındı. Büyük olasılıkla Termessoslular, geleceği tahmin etmeye
    oldukça meraklıydılar. Bu tür yazıtlar, genellikle dört beş satır
    uzunluğundadır ve zarlarla belirlenen sayılar içerir, kehanet için tanrının adı
    istenir ve kehanetin içeriği o tanrının öğütleri içinde verilir.
    Resmi binaların bulunduğu Termessos şehri, iç duvarların az ilerisindeki düz
    arazide yer alır. Bu yapılardan en dikkat çekici olan çok özel mimari
    özelliklere sahip bulunan agoradır. Açık hava pazar yeri olan bu yapının zemini
    taş bloklar üzerinde yükselmiştir ve kuzeybatısında beş büyük sarnıç
    oyulmuştur. Agora üç yandan stoalarla çevrilmiştir. İki katlı stoada bulunan
    bir yazıta göre, stoa, Pergamum Kralı (M.Ö. 150-138 yılları arasında
    hükümdarlık sürmüştür) II. Attalos tarafından dostluklarının kanıtı olarak
    Termessos’a hediye edilmiştir. Kuzeydoğu stoa, muhtemelen Attalos’un stoası
    taklit edilerek Osbaras isimli varlıklı bir Termessoslu tarafından
    yaptırılmıştır. Agoranın kuzeydoğusunda bulunan kalıntıların gymnasyuma ait
    olduğu düşünülmektedir ancak sık ağaçların arasından bunu anlamak zordur. İki
    katlı stoa içerde tonozlu odalarla çevrelenmiş avludan oluşur. Stoanın dışı
    nişlerle ve Dor nizamında diğer süslemelerle dekore edilmiştir. Bu yapı M.S.
    birinci yüzyılı işaret eder.
    Agoranın hemen doğusunda tiyatro vardır. Pamphylia Ovasının üzerinde manzaraya
    hakim olan tiyatro hiç şüphesiz Termessos ovasının en göz alıcı yapısıdır.
    Helenistik dönem tiyatro planını koruyan bu tiyatro, Roma tiyatrosunun en
    belirgin özelliklerini sergiler. Helenistik caeva ya da yarım dairesel oturma
    alanı, diazoma ile ikiye ayrılır. Diazoma’nın üzerinde sekiz, aşağısında on
    altı oturma sırası vardır. Tiyatro, yaklaşık 4000 – 5000 seyirci kapasitesine
    sahiptir. Geniş kemerli giriş yolu, cavea ile agorayı bağlar. Güney parados’a
    daha sonraları kemer yapılmışsa da kuzey parados orijinalindeki gibi üstü açık
    olarak bırakılmıştır. Sahne binası M.S. ikinci yüzyılın özelliklerini gösterir.
    Bunun arkasında sadece uzun, dar bir oda vardır. Burası, görkemli bir şekilde
    süslenmiş cepheyi kesen beş kapı ile oyunun sahnelendiği podyuma bağlanır.
    Sahnenin altında vahşi hayvanların dövüşe çıkarılmadan önce tutuldukları beş
    küçük oda vardır. Diğer tüm klasik şehirlerde olduğu gibi tiyatronun yaklaşık 100 metre ilerisinde
    odeon vardır. Küçük bir tiyatroyu andıran bu yapı, M.Ö. birinci yüzyıla kadar
    uzanabilir. Çatı seviyesine kadar oldukça iyi korunmuş olan odeon en iyi kalite
    yontma taş duvarcılığı örneği sergiler. Alt kat sadeyken ve iki kapıyla
    ayrılmışken, üst kat Dor düzeninde süslenmiş ve kare şeklinde kesilmiş taş
    bloklardan yapılmıştır. Yapının orijinalinde çatısının olduğu kesindir çünkü
    ışığı doğu ve batı duvarlarındaki 11 geniş pencereden almaktadır. 25 metre uzunluğundaki bu
    çatının binanın üzerinde nasıl durduğu hala belirlenememiştir. Günümüzde içi
    toprak ve moloz dolu olan harabedeki oturma düzeni ya da oturma kapasitesi
    değerlendirmek pek mümkün değildir. Oturma kapasitesi muhtemelen 600-700
    kişiden fazla değildi. Molozların arasında, renkli mermer parçaları
    çıkartılmıştır bu da iç duvarların mozaiklerle süslü olabileceğini
    göstermektedir. Bu güzel yapının, bouleuterion ya da konsey odası olarak hizmet
    vermiş olması da mümkündür.
    Termessos’ta değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde altı tapınak vardır. Bunlardan
    dört tanesi odeonun yanında kutsal olduğu tahmin edilen alanda bulunmuştur. Bu
    tapınaklardan ilki odeonun tam arkasında yer alır ve gerçekten görkemli bir
    duvarcılık işçiliği sergiler. Bu tapınağın şehrin asıl tanrısı Zeus Solymeus’a
    ait olduğu ileri sürülmektedir. Ancak ne yazık ki, geriye 5 metre yüksekliğindeki
    tapınağın iç duvarlarından başka çok az şey kalmıştır.
    İkinci tapınak odeonun güneybatı köşesinde uzanır. Bu tapınağın cella’sının
    duvarlarının boyutları 5.50 x 5.50 metredir ve prostylos tarzındadır. Halen
    ayakta duran ve tamamlanmış olan girişte bulunan bir yazıta göre, bu tapınak
    Artemis’e ithaf edilmiştir ve hem harabe hem de içindeki kült heykel Aurelia
    Armasta isimli bir kadın ve kocası tarafından kendi gelirleri kullanılarak yaptırılmıştır.
    Girişin diğer tarafında yazılı bir zemin üzerinde bu kadının amcasının heykeli
    durur. Tarzına bakılarak tapınağın tarihinin M.S. ikinci yüzyılın sonlarına
    kadar uzandığı söylenebilir.
    Artemis tapınağının doğusunda Dor tarzı tapınağın kalıntıları vardır. Bir
    kenarda altı veya 11 sütundan oluşan tapınak peripteral tiptedir; boyutlarına
    göre değerlendirilecek olursa bu tapınak, Termessos’un en büyük tapınağı
    olmalıdır. Rölyeflerden ve yazıtlardan bu tapınağın da Artemis’e ithaf edildiği
    anlaşılmıştır.
    Daha ileride doğuda kesilmiş taşlardan yapılan terasın üzerinde küçük bir başka
    tapınağın kalıntıları vardır. Tapınak yüksek bir podyum üzerinde yükselir,
    ancak hangi tanrıya ithaf edildiği bugün bilinmemektedir. Yine de, klasik
    tapınak mimarisinin genel kurallarına karşı bu tapınağın girişi sağdadır ve bu
    da tapınağın bir yarı tanrıya ya da kahramana ait olabileceğine işaret eder. Bu
    tapınağın tarihi M.S. üçüncü yüzyılın başlarına kadar uzanabilir.
    Diğer iki tapınak Korinth düzenindeki Attalos Stoası’nın yanında yer alır ve
    prostylos tarzındadır. Yine bugün halen bilinmeyen tanrılara ve tanrıçalara
    ithaf edilen bu tapınaklar, M.S. ikinci ya da üçüncü yüzyılı işaret ederler.
    Bu geniş merkezi alanda bulunan tüm resmi ve kült yapılar arasında, en ilginçlerinden
    biri tipik Roma dönemi evi formundadır. Altı metre yüksekliğe ulaşan Batı
    duvarında bulunan Dor düzenindeki kapı aralığının üzerinde bir yazıt
    görülebilir. Bu yazıtın üzerinde evin sahibinden, şehrin kurucusu olarak
    övgüyle söz edilir. Şüphesiz, bu ev Termessos’u kuranın değildi. Belki bu,
    şehre fevkalade hizmetler sunan ev sahibine bir ödüldü. Bu tür evler genellikle
    soylu kimselere ve zenginlere ait olurdu. Ana giriş, ikinci bir kapıya giden
    bir salona, bu ikinci kapı da merkezi avluya ya da atrium’a açılır. Yağmur
    sularını tutmak için avlunun ortasında impluvium ya da havuz vardır. Atrium,
    evin bu gibi günlük faaliyetlerinde önemli yer tutardı ve aynı zamanda konuk
    kabul odası olarak da kullanılırdı. Bu yüzden de sık sık gösterişli bir şekilde
    süslenirdi. Evin diğer odaları düzenli bir biçimde atriumun etrafında yer alır.

    Geniş, dükkanların sıralandığı portico’ları olan bir cadde, şehir boyunca
    kuzey-güney istikametinde uzanırdı. Sütunlar arasındaki boşluklar genellikle,
    çoğu güreşçilere ait olan başarılı sporcuların heykelleriyle doldurulmuştur. Bu
    heykellerin yazılı kaideleri hala yerlerindedir ve bu yazıları okuyarak bu
    caddenin eski ihtişamını yeniden canlandırılabiliriz.
    Şehrin güneyi, batısı ve kuzeyinde çoğu şehir duvarları içerisinde olan, kayaya
    oyulmuş mezar taşları bulunan geniş mezarlar vardır ve bunlardan bir tanesinin
    Alcetas’a ait olduğu düşünülmektedir. Ne yazık ki, mezar hazine avcıları
    tarafından yağmalanmıştır. Mezarın içerisinde kline’nın arkasında sütunların
    arasında bir çeşit kafes oyulmuştur ve bunun yukarısında muhtemelen süslenmiş
    bir friz vardı. Mezarın kalan kısmı M.Ö. dördüncü yüzyıla tarihlendirilebilecek
    ata binen bir savaşçının betimlemeleriyle bezenmiştir. Genç Termessosluların
    General Alcetas’ın trajik ölümünden ne kadar fazla etkilendikleri ve onun için
    görkemli bir mezar yaptıkları bilinmektedir ve tarihçi Diodoros, Alcetas’ın
    Antigonos ile at üzerinde savaştığını kaydeder. Çakışan bu olaylar, aslında
    mezarın Alcetas’a ait olduğuna ve rölyefde betimlenenin de o olduğuna işaret
    eder.
    Yüzyıllardır şehrin güneybatısında sık ağaçların arasında saklanan lahit,
    insanı bir anda tarihi törenin derinliklerine götürür. Ölüler, kıyafetleri,
    mücevherleri ve diğer aksesuarlarıyla bu lahitlere konurdu. Yoksulların
    bedenleri, sade taş, kil ya da ahşap lahitlerde yakılırdı. Tarihi M.S. ikinci
    yüzyıla uzanan bu lahitler, yüksek kaideler üzerinde durur. Öte yandan zengin
    aile mezarlarında, lahitler soyuyla ya da onun yanına gömülme izni olanlarla
    birlikte ölen kişi için hazırlanmış şatafatlı bir şekilde bezenmiş yapının
    içine yerleştirilmiştir. Böylelikle, kullanım hakkı resmi olarak garanti altına
    alınmış oluyordu. Bu biçimde, belirli bir mezarın tarihi belirlenebilir.
    Ayrıca, lahitlerinin açılmasını engellemek ve mezar soyguncularını korkutmak
    için tanrıların öfkesini çağıran yazıtlar da bulunabilir. Bu yazıtlar aynı
    zamanda kurallara uymayanlara uygulanan para cezalarını da belirtir. 300 ile
    100.000 denari arasında değişen bu para cezaları genellikle Zeus Solymeus adına
    şehir hazinesine ödenirdi ve yasal hükümlerin yerini alırdı.
    Şu ana kadar Termessos’ta herhangi bir kazıya başlanılmamıştır.
    Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli
    kitabındaki bilgilerden hazırlanmıştır.




    Sura
    Myra'ya yakın bir harabe yeri de Sura'dır. Çayağzındaki Andriake harabelerinin
    hemen üzerinde olup Kaş'a giden yol bugün Sura antik kentinin içinden
    geçmektedir.
    Sura'nın tarihi hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak buranın
    Apollon'un kehanet merkezlerinden birisi olduğu antik yazarlarca
    bildirilmektedir. Diğer Lykia şehirleri gibi M.Ö. IV. yüzyılda varlığını
    sürdüren bu küçük Lykia şehrinde bugün akropol ve bunun doğu yüzündeki mezarlar
    görülür.
    Apollon Tapınağı, akropolün batısındaki derin vadi içindedir. Kayaya oyulmuş
    olarak kalan basamaklar, akropolden buraya merdivenlerle inildiğini
    göstermektedir. Tapınak inantis planlı olup dor nizamındadır. Arka cephede
    triglif ve metop sırasının bir bloğu hâlâ görülebilir.
    Kehanetin yapıldığı kaynak akropolün dibinde bulunur. Rahipler burada et dolu
    şişleri suya batırarak balıkların eti yiyip yememesine göre kehanette
    bulunuyorlardı. Tapınağın gerisinde oldukça harap durumdaki Bizans kilisesinin
    yıkıları görülmekte olup asfalt yoldan vadiye bakıldığında bu yapılar bu güzel
    vadi içinde izlenmektedir.
    Sura'ya çok yakın bir yerleşme yeri de birkaç km ileride, yine bu yol üzerinde
    Gürses'teki Trabenda antik kentidir. Antik ismi ve tarihi hakkında pek bilgimiz
    olmayan bu şehirde de sur kalıntıları ve lahitlerle karşılaşılır. Lahitlerin
    büyük çoğunluğu Roma Devri'ne aittir. M.Ö. V. yüzyıla ait kabartma figürlü
    lahit Lykia tipindedir. Akropol doğu ve batıdan sur duvarları ile çevrilidir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır







    Syedra
    Alanya-Gazipaşa karayolunun yaklaşık 20.km.sinde Seki Köyü sınırları
    içerisindedir. Kente, batıda halen ayakta olan anıtsal kapı ile girilir.
    Kentte, Antik Çağdan günümüze değin kullanılan, içleri sıvalı doğal kaynaktan
    beslenen sarnıçlar vardır. Kentin su gereksinimi çok sayıdaki diğer sarnıçlarla
    da karşılanmaktadır. Kent içindeki bir mağarada, doğal kayaya oyulmuş nişin
    çevresi freskolarla süslenmiştir. Mağara dinsel amaçlı kullanılmıştır ve vaftiz
    mağarası olarak bilinmektedir. Kentin doğusunda, çok görkemli bir yapı
    kalıntısı olan hamam ile karşılaşıyoruz. Zemininde yer yer mozaik kalıntıları
    görülmektedir. Hamamın hemen batısında kuzey-güney doğrultusunda kentin sütunlu
    caddesi uzanmaktadır. Caddenin kuzeyindeki duvarda nişler yapılmıştır.1994
    yılından bu yana Alanya Müze Müdürlüğü'nce yapılan kazılar sonucunda, sütunlu
    caddenin, 250 x 10 metre
    boyutlarında ve kuzeyi sütunların taşıdığı ahşap çatı ile kapalı, güneyi taş
    döşemeli açık yol şeklinde olduğu ortaya çıkmıştır. Oyun ve yarışlarla ilgili
    bilgiler içeren birçok yazıtın varlığı kente önem kazandırmıştır. Kentdeki
    diğer önemli yapılar tapınak, tiyatro, dükkanlar, evler ve kent surlardır.
    Kazılar sonucunda kentin İ.Ö.7.yüzyıldan İ.S.13.yüzyıla kadar ki tarihine
    ilişkin kalıntılar ortaya çıkarılmıştır





    Simena
    (Kale)


    Kale Köyü eski Simena antik
    kenti üzerine kurulmuştur. Bulunan yazıtlardan kentin tarihini M.Ö. IV. yüzyıla
    kadar indirebiliyoruz.
    Simena kalesi Orta Çağ'da kullanılmıştır. Orta Çağ surlarının oluşturduğu iç
    kalede, kalıntıları birkaç bloktan ibaret olan bir tapınak ile bu tapınakla
    irtibatlı bir stoada yer almıştır.
    Ayrıca yine kale içinde, doğal kayaya oyulmuş 7 oturma sırası ile 300 kişilik
    bir tiyatro yer alır ki bu, Lykia şehirleri içinde en küçük tiyatrodur. Kaya
    mezarının üzerinde, düzgün bloklardan oluşan Roma Devri duvarı ve onun üzerinde
    de mazgalları ile geç devir suru vardır. Burada aynı anda üç ayrı devir görmek
    mümkündür. Kıyıda, harap durumdaki hamamın kitabesinde "Aperlai halkı ile
    meclisi ile birliğin diğer şehirleri tarafından İmparator Titus'a armağan
    edilmiştir" ibaresi bulunur.
    İkisi ev tipi mezar olmak üzere burada birçok mezar görülmektedir.
    Kulenin kuzeyinde kalan ev tipi mezarda Lykia dilinde yazıt dikkati çeker.
    Kale'den Üçağız'a bakıldığında, buranın ne kadar emniyetli bir doğal liman
    olduğu görülür.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır




    SİLLYON
    Perge ve Aspendos arasında yer alan bu Pamphylia şehri, yamaçları neredeyse
    tamamen dik, üzeri ise düzlük bir tepede kurulmuştur. Bu tepe, olağan dışı
    fiziksel yapısıyla uzaktan bile görülebilir. Strabo, yazılarında denizden kırk
    stad ya da 7.2
    kilometre içerde olan bu şehrin Perge’den görülebileceğini
    ifade eder.
    Diğer tüm Pamphylia şehirleri gibi, Sillyon’un da genel olarak Truva
    Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Calchas isimli kahramanlar tarafından kurulduğu
    kabul edilir. Sillyon’da bulunan bir heykel kaidesinde Mopsos’un ismi
    yazılıdır.
    Sillyon M.Ö. üçüncü yüzyılda kendi adını taşıyan madeni parasını basmaya
    başlamıştır. Muhtemelen Roma döneminde Sillyon olarak değişen şehrin ismi, bu
    paraların üzerinde Sylviys olarak geçer.
    Tarihte Sillyon ismine, Arrianos’un Büyük İskender’in seferleri hakkındaki
    notlarına kadar neredeyse hiç rastlanmamıştır. Bu notlar, Perge halkının aksine
    Sillyon halkının Büyük İskender’e karşı düşmanca davrandığını belirtir.
    Askerlerin yanı sıra paralı askerlerden de destek alarak kendilerini iyi
    müdafaa etmişlerdir. Sillyon’un her açıdan Pers döneminden beri askeri bir üs
    olduğu görülür, Helenistik, Roma, Bizans ve Selçuklu çağlarından kalan
    harabeler ve surlar şehrin askeri kimliğini uzun süre koruduğunu gösterir.
    Yanköy’den tepeye doğru düz patikayı tırmanan birinin karşılaşacağı ilk şey
    aşağı giriş kapısıdır. Bu kapı, iki dikdörtgen kule ve at nalı şeklinde bir
    avludan oluşur. Kapı, planlarıyla ve duvar işçiliğiyle Perge’nin Helenistik
    kapısına benzer. Buradan yola çıkılırsa, kapı M.Ö. üçüncü yüzyıla
    tarihlendirilebilir.
    Sillyon sarp kenarlı bir tepenin üzerinde kurulduğundan şehri surlarla
    kuşatmaya gerek duyulmamıştır. Sadece eğimin en az olduğu batı ve güneybatı
    bölümlerinde surlar, kuleler, siperler dikilmiştir. Bunlar, özenli bir taş
    işçiliği ve büyük teknik uzmanlık sergiler.
    Şehrin en eski kalıntıları ana giriş kapısının kuzeydoğusundadır. Burada bir
    kişinin ilk karşılaştığı yapı, Bizans döneminden kalan iki katlı, yüksek
    duvarlı bir binadır. Yapı iyi bir durumda da olsa işlevi henüz
    anlaşılamamıştır. Bu yapının sonunda, Sillyon’un en önemli yapılarından biri,
    Helenistik döneme ait 7x55 metre boyutunda bir palaestra vardır. Palaestra’nın
    batı duvarında 10 tane değişik boyutlarda pencere vardır. Biraz daha ileride
    zarif kapısı olan ve duvarları özenle yapılmış küçük bir Helenistik yapı
    vardır. Yapının ünü, kapının üzerindeki yerel Pamphylia lehçesi ile yazılmış
    yazıttan gelmektedir. 30 satır uzunluğundaki yazıt, bugün bu lehçe ile yazılmış
    bilinen en uzun ve en önemli belgedir. Ne yazık ki, daha sonraki tarihlerde
    kapıda bir delik açılarak yazıtın bir bölümü yok edilmiştir. Yunan harfleri ile
    yazılan bu lehçe, M.S. birinci yüzyıla kadar Pamphylia’nın genişçe bir kısmında
    kullanılmışsa da, bu tarihten sonra giderek unutulmuş ve yerini Yunanca’ya
    bırakmıştır.
    Platonun güney ucunda üzücü bir manzara ile karşılaşılır. Avusturyalı
    araştırmacı Lanckoronski’nin seyahat notlarında 1884’te devlet tarafından çok
    iyi korunduğunu belirttiği Sillyon tiyatrosu ve onun hemen yanındaki odeon
    1969’daki toprak kaymasında tepeden aşağı göçmüş ve geriye sadece caeva’nın
    seyircilerin oturduğu 11 sıra basamağı kalmıştır.
    Tiyatrodan hemen sonra, yanlarında tırabzanları olan taş merdivenler, kare ve
    ya dikdörtgen planlı o dönemin titiz tipik taş işçiliğiyle yapılmış Helenistik
    dönem evlerine çıkar. Doğuya doğru gidilirse, küçük bir Helenistik tapınakla
    karşılaşılır. 7.30X11.00 metre ölçülerindeki bir podyumun üzerinde yükselen
    tapınağın ana salon duvarları ve dış kolonların tabanındaki duvar halen
    durmaktadır. Varolan mimari kalıntılardan tapınağın ön cephesi sütunlu Dor
    tarzında olduğu anlaşılır.
    Onüçüncü yüzyılın başlarından itibaren, Selçuklular, tıpkı diğer bazı
    şehirlerde yaptıkları gibi, Sillyon’a da küçük gruplar halinde yerleşmişlerdir.
    Selçuklular geleneklerine bağlı olarak acropolis’te küçük, ince duvarlı,
    mazgallı siperi olan bir kale yapmışlardır. Selçuk döneminden günümüze kalan en
    ilgi çekici yapı acropolis’in kuzeybatı kısmındaki kare, kubbeli camidir.
    Acropolis’in doğu ucunda birkaç Bizans ve Selçuk yapısından başka önemli bir
    kalıntı yoktur. Üst kapıdan köye dönerken iyi muhafaza edilmiş kuleye ulaşmadan
    önce, sade mezarlardan oluşan necropolis (mezarlık) alanından geçilir. Kare
    planlı kulenin iki katı vardır ve alt kata açılan bir kapısı bulunmaktadır. Üst
    kısımdaki siperlere açılan kapılar savunma amaçlı yapılmıştır. Stadyum kulenin
    güneybatısındaki terasta yer almaktadır. Oldukça kötü durumdadır; geriye sadece
    batı kenarı boyunca uzanan tonozların üzerindeki seyirci sıraları kalmıştır.
    Bölgede muhtemelen ihtiyacı karşılayacak yeterli su kaynağı bulunmamaktaydı
    çünkü Helenistik dönemden itibaren kapalı ve açık su sarnıçlarının yapımına
    önem verildiği açık şekilde görülmektedir.
    Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir







    Sidyma
    Fethiye - Kaş yolu üzerinde, Eşen'den ayrılan bir yoldan 17 km sonra Dodurga Köyü'ne
    gelinir. Buradan yola devam edilirse köyün Asar mahallesindeki Sidyma ören
    yerine ulaşılır. Fethiye'ye 55
    km olan Sidyma'nın eski tarihi pek bilinmemekle beraber
    Roma Devri'nde büyük gelişme gösterdiği bilinmektedir. Bu gelişme Bizans
    Çağı'nda devam etmiştir. Roma Çağı'ndaki gelişmenin nedeni İmparator
    Marcus'tur. Marcus (450 - 457) daha imparator olmadan Perslere karşı yapılan
    savaşta Lykia Bölgesi'nde hastalanır, Sidyma'da bırakılır ve Sidymalı iki
    kardeşin evine yerleşir. Marcus, iyileştikten sonra kardeşlerden biri ona sorar
    "Eğer imparator olsaydın bize nasıl bir iyilik yapardın" Marcus da
    "Bu olması İmkansız olay olsaydı sizi şehrinizin en önde gelen kişileri
    yapardım" diye yanıtlar. Daha sonra II. Theodosius'un ölümü üzerine tahta
    geçen Marcus sözünde durur ve Sidyma'dan ilgisini eksik etmez, kendisine bakan
    bu kişileri yüksek makamlara getirir.
    Köyün kuzeyinde bulunan akropol iki bölüm halindedir. Güneydoğu eteği boyunca 365 m uzunluğunda, yer yer 3 m yükseklikte erken döneme
    ait bir duvar uzanmakta, Sidyma'nın erken dönemde de var olduğunu
    kanıtlamaktadır. Bu duvarın doğu ucu polygonal biçimde yapılmış olup burada
    kapı ve gözetleme kulesi de bulunmaktadır. Buranın biraz ilerisinde 6 oturma
    sırası belli olan ve daha geç dönemde yapılmış tiyatro gezilebilir. Diğer
    kalıntılar toprak altında kalmıştır. Sur, sonraki devirlerde de kullanıldığı
    için yer yer harçlı duvarlar ve kuleleri ile görülmektedir. Akropolde, birkaç
    küçük kalıntı sarnıçlardan başka eser görülmez. Asıl ören yeri, bu akropolün
    kuzey eteğindeki vadide bulunmaktadır. Sidyma'nın güneybatı tarafına yakın
    yerde 9 m
    yükseklikte bir yapı bulunmaktadır ki birçok devirde kullanılmış bir mezar
    yapısıdır.
    Köyün ortasında sütunları esas yerinde duran stoanın, bulunan kitabesinde,
    Cladius zamanında (41 - 54) yapıldığı ve ona armağan edildiği anlaşılmaktadır.
    Stoanın güneyinde, şimdi düz bir alan halindeki agora, kuzeyinde ise yine
    Cladius döneminde yapılan ve cella duvarlarının kuzey kısmından birazı ayakta
    kalmış 9 m
    uzunlukta bir tapınak yer alır. Bu tapınak imparatorlara ve Artemis'e
    adanmıştır.
    Harabenin üzerine yapılan köy evleri nedeniyle bazı kalıntılar zor seçilebilir
    hale gelmiştir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.



    SİDE
    Eski Pamphylia’nın en geniş limanı olan Side, denize doğru kuzey-güney yönünde
    uzanan küçük bir yarım adanın üzerinde kurulmuştur.
    Hem Strabo hem de Arrianos, Batı Anadolu’daki Aeolia’da bulunan Kyme’den
    göçenler tarafından kurulduğunu kaydeder. Büyük olasılıkla, bu kolonileşme M.Ö.
    7. yüzyılda olmuştur. Arrionas’a göre göçmenler Kyme’den Side’ye geldiklerinde
    lehçeyi anlayamamışlar ancak yerli dilin etkisi öyle büyük olmuş ki kısa bir
    süre sonra yeni gelenler kendi dilleri olan Yunanca’yı unutmuşlar ve Side’nin
    dilini konuşmaya başlamışlardır. Yapılan kazılarda bu dilde yazılmış birkaç
    yazıt ortaya çıkmıştır. M.Ö. üçüncü ve ikinci yüzyıllara ait bu yazıtlar, henüz
    çözülememiştir ancak, yerel dilin kolonileşmeden sonra birkaç yüzyıl daha
    kullanıldığını kanıtlarlar. Side kazılarında bulunan başka bir obje, M.Ö. 7.
    yüzyılda ait Neo Hititler’e ait olabilecek bazalt sütun kaidesi, bölgenin eski
    tarihi hakkında da bir başka kanıt sağlar. “Side” kelimesi Anadolu kökenlidir
    ve nar anlamına gelir.
    Bundan sonra, Side’nin Likya ve Pers hakimiyetinde olduğu dönemlere ilişkin
    hemen hemen hiç bilgi bulunmamaktadır. Ancak, şehrin Pers egemenliği altında
    olduğu beşinci yüzyıl süresince hala kendi parasını basıyor olması, Side’nin o
    dönemlerde de büyük ölçüde özgür olduğunun göstergesidir.
    Side, karada ve deniz tarafında güçlü surlara sahip olmasına rağmen M.S. 333’te
    herhangi bir savaşa girmeden Büyük İskender’e teslim oldu.
    İskender’in ölümünden sonra, Side uzunca bir süre Ptolemaic ve Seleucid
    İmparatorlukları’nın egemenliği altında kalmıştır ve M.Ö. 190’da büyük bir
    deniz savaşına tanıklık etmiştir. Bu çarpışma, Roma ve Pergamum’un desteklediği
    Rodos filosu ile Syria Kralı III. Antiochos’un, ünlü Cartagenalı Hannibal
    komutasındaki filosu arasında olmuştur, ancak Rodos kuvvetleri kazanmıştır.
    M.Ö. ikinci yüzyılda Side, Pergamum’un Attaleid kuvvetlerini uzak tutmayı
    başarmış ve varlıklı bir ticaret, bilim ve eğlence merkezi haline gelerek
    bağımsızlığını korumayı başarmıştır. Side’nin eğitim ve kültür merkezi olarak
    Doğu Akdeniz’deki önemi, M.Ö. 138’de Syria tahtına çıkan VII. Antiochos’un
    gençliğinde eğitim alması için Side’ye gönderilmesinden de anlaşılabilir.
    M.Ö. birinci yüzyılda Side büyük bir talihsizlik yaşamıştır, Cilicia korsanları
    şehre el koymuş ve kendileri için bir deniz üssüne ve köle pazarına
    dönüştürmüşlerdir. Side halkı, büyük ihtimalle kendilerine de hatırı sayılır
    miktarda kar sağladığı için bölgenin adının kötüye çıkmasına neden olduğu halde
    bu tür bir ticarete göz yummuştur. Sert yanıtlarıyla ve nükteli sözleriyle
    meşhur Stratonicus, “En kötü, en hain insanlar kimlerdir?” sorusuna şu yanıtı
    vermiştir: “Pamphylia’da Phaselisliler ancak dünyada Sidelilerdir.” Ünlü Roma
    Generali Pompey, M.Ö. 67’de korsanların hükümdarlığına son vermiş ve Side halkı
    generale ithafen anıtlar ve heykeller yaptırarak şehrin kötü adını silmeye
    çalışmıştır. Roma yönetiminde, özellikle ikinci ve üçüncü yüzyıllarda bölge
    valisinin ve idari personelinin merkezi bir metropol haline gelen Side, ikinci
    bir altın çağ yaşamıştır. Geniş limanı sayesinde, Side bu dönemde özellikle
    Mısır başta olmak üzere tüm Akdeniz ülkeleri ile ticari ilişkileri
    geliştirmiştir. İthal edilen mallar Side’den karayolu ile Orta Anadolu’ya
    ulaşırdı. Side’nin ticaret merkezi olarak önemi, sadece ana caddeleri dolduran
    dükkanlardan değil aynı zamanda en dar kenar sokaklarda ve ara yollarda bile
    kurulan yüzlerce dükkandan da anlaşılabilir. Side, ayrıca önemli bir köle
    ticareti merkezi olmaya da devam etmiştir. Mısır’da bulunan Roma İmparatorluğu
    dönemine ait belgeler, bu kölelerin çoğunlukla Afrika’dan Side’ye
    gönderildiğini kaydeder. Side’nin korsanlığa fırsat vermeyen büyük bir ticari filoya
    da sahip olduğu bilinir. Deniz ticareti bir çok tüccarın varlığının kaynağı
    olmuştur. Bu varlıklı tüccarlar sadece servetlerini artırmak için çalışmamışlar
    aynı zamanda şehir halkının yararına işler de yapmışlar, şehrin güzelleşmesi
    için, sosyal ve dini teşkilatlar kurulması için, aynı zamanda yarışmalar ve
    oyunlar düzenlenmesi için büyük bağışlarda bulunmuşlardır. Bir geç dönem
    kapısının üzerinde bulunan bir yazıtta, adı okunamayan iki kişinin memurlar ve
    ihtiyar heyeti için bir deipnisterion’ları yani aş ocakları olduğu yazılıdır.
    Modesta isimli bir kadın gladyatör karşılaşmalarını, Tuesianos isimli bir başka
    Side sakini de denizcilerin Side’ye dönüşünün kutlandığı şölenleri
    düzenlemiştir; bir çift hayırsever karı koca ise Side’nin su sisteminin tamirini
    kendi ceplerinden sağlamıştır. Bugün Side’de hala ayakta duran binaların ve
    anıtların büyük bir kısmı bu muhteşem döneme aittir.
    Side’nin son bolluk yılları, Doğu Pamphylia Piskoposluk merkezi olarak hizmet
    verdiği M.S. beşinci ve altıncı yüzyıllarda yaşanmıştır. Bu dönemde yapılanma
    çok fazla olmuştur ve şehir surların dışına doğru genişlemiştir. Yedinci
    yüzyılın ortalarından itibaren Arap filolarının Anadolu’nun güney kıyılarına
    yıkıcı saldırıları, bölgeyi savaş alanına dönüştürmüştür. Doğal olarak Side de
    bu savaştan etkilenmiştir; kazılarda, şehrin Araplar tarafından tamamen
    yakıldığını gösteren yanmış küle dönmüş katmanlar ortaya çıkarılmıştır.
    12. yüzyıl Arap coğrafyacısı İdrisi’ye göre, Side bir zamanlar büyük ve
    kalabalık bir şehirmiş ancak yağmalandıktan sonra Side sakinleri Side’yi terk
    etmiş, iki gün süren yolculuğun ardından Antalya’ya yerleşmiş; böylelikle
    İdrisi’ye göre Side “Eski Antalya” olarak anılmaya başlanmıştır.
    Karadan ve denizden gelen tehlikelere karşı korunmak için Side, dört taraftan
    yüksek surlarla çevrilmiştir. Yapılan tamirlere ve revizyonlara bağlı olarak
    deniz surları yüzyıllardan beri daha fazla değişikliğe uğramıştır ve orijinal
    görünümünü büyük ölçüde yitirmiştir, hatta kimi bölümleri yıkılmıştır. Özenli
    bir şekilde yığma taştan yapılmış olmalarından dolayı deniz surlarının aksine
    kara surları ve bu surların kulelerinin tümü ayaktadır. Şehre, doğu istihkam
    duvarlarındaki iki kapıdan girilir. Geniş ana kapı Helenistik dönemde inşa
    edilmiştir. İki yanında iki kule vardır ve at nalı şeklindeki avluya açılır. Bu
    avludan ve kare bir odadan geçilerek şehre girilir. Perge’deki gibi kapı ve
    avlu kompleksi M.S. ikinci yüzyılda birkaç kat sütun ile süslenmiş ve onur
    törenlerinin yapıldığı alan haline dönüştürülmüştür. Yine Helenistik döneme ait
    olan ikinci büyük kapı, şehrin kuzeydoğusunda bulunur; kare kulelerin arkasında
    gene kare şeklinde bir avlu yer alır.
    Ana cadde kuzeydoğu kapısından başlar ve neredeyse tamamen düz bir çizgi
    halinde yarımadanın batı ucu boyunca uzanır. Bu cadde boyunca şehrin başlıca
    resmi binaları ve meydanları yer alır. Kazılar mükemmel tasarlanmış bir
    kanalizasyon sistemini ortaya çıkartmıştır. Tonozlarla örtülü olan bu sistem
    ana caddelerin altında olduğu gibi daha küçük caddelerin altında da yer alır.
    Şehir surlarının dışında ve ana kapının tam karşısında önündeki üç nişle ve bir
    çeşme ile görkemli bir şekilde süslenmiş cepheden oluşan anıtsal çeşme,
    nymphaeum uzanır. Borulardan gelen su, bu nişlerin ortasındaki fıskiyelerden
    akardı.
    Şehrin ticari ve kültürel etkinlik merkezi olan agora, sıralı kemerleri olan
    cadde boyunca uzanır. Bugün müzenin hemen karşısından agoraya girilebilir. Bu
    kare alan dört tarafında portico’larla çevrilmiştir. Portico’ların
    kuzeydoğusunun ve kuzeybatısının arkasında bulunan dükkan sıraları günümüzde
    hala görülebilir. Agoranın güneybatı köşesinde, tiyatroya komşu bulunan ilginç,
    kubbeli yapı, şehrin latriumu ya da halk tuvaleti olarak hizmet vermiştir. Bu
    yapı, Anadolu’daki en süslü ve en iyi korunmuş latrium örneğidir. Yapının
    önündeki bir kanaldan temiz su akarken, 24 tuvalet kapasiteli bu yapıdan pislik
    kanalizasyonlarla atılırdı. Agoranın tam ortasında, Tyche’ye (Şans Tanrıçası)
    ithaf edilmiş olan daire biçimli bir tapınak vardır. Orijinalinde dış
    çevresinde 12 sütun bulunan ve çatısı piramit şeklinde örtülmüş olan bu
    tapınaktan günümüze kalan tek şey tapınağın podyumudur.
    Bu agora; güney kenarı boyunca uzanan bir cadde ile ikinci agoraya, devlet
    agorasına bağlanır. Bu agora planı da karedir ve Ion tarzı sütunları olan portico’larla
    ile kuşatılmıştır. Agora’nın ortasındaki yüksek platformun gösteriler için ve
    kölelerin satışı için kullanıldığına inanılır. Doğu portico’sunun arkasında
    mimari özelliklerine göre bir imparatorluk sarayı ya da kütüphane olduğu
    düşünülen geniş, süslü üç odalı yapı vardır. Hala mevcut olan kalıntılardan,
    yapının iki katlı olduğu ve görkemli bir şekilde heykellerle bezendiği
    anlaşılır. Orijinal dekor stilini göstermesi için yerinde bırakılan Nemesis
    heykelinden ayrı olarak kazılar süresince bulunan tüm heykeller Side Müzesi’ne
    taşınmıştır.
    Günümüzde müze olarak kullanılan agoranın hamamı M.S. beşinci yüzyıla ait beş
    odalı bir Bizans yapısıdır. İki kemerli bir kapıdan girilir. Küçük bir soğuk su
    havuzu bulunan ilk oda frigidarium’dur. Buradan taş kubbeli terleme odasına
    yani lokonicum’a geçilir. Yapının üçüncü ve en büyük odası sıcak oda ya da
    diğer adıyla caldarium’dur. Hamamın ısıtma sistemi mermer zeminin altından
    geçer. Caldarium’dan sonra dar bir kapıdan geçilerek iki odalı tepidarium’a ya
    da yıkanma alanına girilir. Hamamın önünde yıkanmadan önce insanların spor
    yaptıkları portico’lu avlusu olan palaestra vardır.
    Sonraki yıllarda şehrin giriş kapısı olarak kullanılan takın yanında sonradan
    kısmen restore edilmiş güzel bir anıt bulunur. Bu anıt iki aedicules (türbe)
    arasında bulunan bir nişten oluşur. Arşitrav’da (Yunan ve Roma mimarisinde
    sütunların üzerine yatay biçimde gelen kiriş) bulunan bir yazıta göre bu anıt
    İmparator Vespasion ve oğlu Titus anısına M.S. 74’te yaptırılmıştır. M.S.
    dördüncü yüzyılda, son dönem şehir surlarının yapımı sürerken bu anıt şehrin
    herhangi başka bir yerinden buraya getirilmiş ve çeşmeye dönüştürülmüştür.
    Tiyatro, planı ve yapı tipi ile Anadolu’da mevcut bulunan tek örnektir. M.S.
    ikinci yüzyılda Helenistik temeller üzerine inşa edilmiştir. Side düzlük bir
    alan üzerine kurulduğundan tiyatronun üst sıraları ancak doğanın izin verdiği
    kadar yükseltilebilmiştir bu da çok dik değildir; alt sıralar ise kemerli bir
    altyapı üzerinde uzanmaktadır.
    Cavea’yı ikiye bölen 3.30
    metre genişliğindeki diazoma’nın altında 29 oturma
    sırası sayılabilir. Üst bölümünde 29 oturma sırasından sadece 22 tanesi hala
    ayaktadır. Böylece, 16–17 bin kişilik kapasiteye sahip olan bu tiyatro
    Pamphylia bölgesinin en büyük tiyatrosudur. Alt bölümün dış galerisinden
    merdivenler diazoma’ya doğru yükselir. İçerdeki galerilerden merdivenler
    tiyatronun üst bölümüne çıkar. Galerilerin iki ucunda muhtemelen tiyatro
    çalışanlarının ve aktörlerin girişini sağlamak için parados’lar bulunmaktaydı.
    Orkestra yeri yarım daireden biraz daha büyüktür ve sonraki dönemlerde ön
    sıralardaki koltuklarda izlemeyi elverişsiz hale getiren uzun ve kalın bir
    duvarla örülmüştür. Bu duvar, deniz savaşlarının canlandırılmasında ve diğer
    sporlarda orkestra alanının zaman zaman su ile dolmasını engelleyen su geçirmez
    pembe bir sıva ile kaplanmıştır; hiç şüphesiz bu alan vahşi hayvan dövüşleri
    için de kullanılmıştır. Bu gösterilerde yırtıcı hayvanlar birbirleri ile ya da
    gladyatörlerle kapışırlardı. Hatta bazen silahsız insanlar, suçlular, köleler
    ve tutuklular vahşi hayvanların karşısına çıkartılır ve onların çaresiz
    mücadeleleri kaba bir neşe içinde izlenirdi.
    Orkestranın arkasında, geniş bir podyum üzerinde sahne binası yükselir. Bu bina
    63 metre
    uzunluğunda iki katlı cepheden oluşur. Podyumun üzerindeki beş dar kapı
    sütunlarla, nişlerle ve heykellerle süslenmiş orkestraya bağlanır ve bunun alt
    katında sanatçıların girişini sağlamak için beş adet boşluk vardır. Bu
    boşluklar arasında aynı Perge’deki tiyatro gibi Dionysos konulu resimler
    bulunan mermer frizler vardır. Sahne binasının rölyefleri bölgede yeni başlayan
    restorasyon çalışmaları tamamlanıncaya kadar agora’ya taşınmıştır.
    Dördüncü yüzyıl boyunca yaşanan tehlikelerden dolayı bu süreçte yeni bir
    istihkam duvarı inşa edilmiştir, sahne binasının yüksek arka duvarı bu duvar
    için avantaj olmuştur. M.S. altıncı ve beşinci yüzyıllar boyunca tiyatro açık
    hava kilisesi olarak kullanılmıştır ve parados bölümleri, zeminleri mozaiklerle
    süslenerek küçük kiliselere dönüştürülmüştür.
    Pamphylia’daki en çeşitli ve güzel tapınaklar Side’dedir. İki muazzam tapınak,
    denizde ve limanda, yan yana yarımadanın güney ucunda yer alır. Bu tapınaklar,
    M.S. ikinci yüzyılın ortalarında yapılmıştır. Etrafında bir sıra sütunu olan
    Korinth düzenindeki tapınaklar, bütünüyle mermerden oluşur. Kısa kenarların her
    birinde altı sütun varken uzun kenarlarda onbir sütun vardır. M.S. beşinci
    yüzyılda bu tapınakların önünde geniş bir bazilika inşa edilmiş ve tapınaklar
    bazilikanın atrium’unun (avlusunun) içine alınmıştır. Oldukça hasar görmüş
    olmalarına rağmen tapınakların biçimleri saptanabilmiştir. Side’nin koruyucu
    tanrısı Athena olduğundan tapınaklardan birinin, limanın ve denizcilerin
    koruyucusu olan oldukça ünlü Athena’ya adanmış olması muhtemeldir. Diğer tapınak
    ise, Apollo’ya ithaf edilmiş olmalıdır. Apollo Tapınağı’nın restorasyon
    çalışmaları devam etmektedir.
    Bu iki tapınaktan başka, bir sıra kemerli caddenin en büyük son meydanının
    doğusunda, tanrı adamlara ithaf edilmiş yarım daire biçimli bir tapınak vardır.
    Bu tapınağın ana odasına batıdan yüksek podyumun üzerindeki merdivenlerden
    girilirdi. Bu merdivenlerin üzerinde dört tane Korinth tarzı sütun vardır. Bu
    tapınak M.S. ikinci yüzyıla aittir.
    Kemerli caddenin ve tiyatronun arasında eski bir Roma tapınağının kalıntıları
    vardır. Ön sütunları ve yan tarafın baştan iki sütunu serbest bırakılan ancak
    diğer yan ve arka sütunların arasına ana odanın duvarlarının örüldüğü
    pseudoperipteral tarzı bu tapınaktan sadece podyum kalmıştır. Podyum
    kalıntıları, yedi basamağın üzerinde kuzeyden yükselir. Tapınak duvarının
    önünde dört granit Korinth nizamında sütun vardır. Tiyatroya yakın olmasından
    dolayı, tapınağın Dionysos’a ait olduğu düşünülür.
    M.S. üçüncü yüzyılı işaret eden Side’nin üç halk hamamı, kemerli caddede bulunur.
    Özel devlet korumasında olan bu güzel bina, 40x50 metre boyutundadır. Hamamın
    değişik olan odaları tonozludur. Bu yapının önündeki geniş avlu daha çok
    palaestra olarak kullanılırdı.
    Fazla olan su ihtiyaçlarını karşılamak için Side halkı insanüstü çaba
    harcamıştır.
    Melas Nehri’nin (günümüzün Manavgat Çayı) kaynağından gelen su, şehir
    sarnıçlarında toplanıp kil borularla şehre dağıtılmadan önce, iki katlı su
    kemerleri üzerinde, kayalara oyulan kanallardan, tonozlu yer altı tünellerinden
    ve vadilerden geçerek oldukça maceralı 30 kilometrelik bir yolculuktan sonra
    Side’ye ulaşırdı.
    Side’de şehir surlarının dışında geniş mezarlıklar bulunur. Bugün hala bu
    mezarlıklarda, kare basit oyuklar, bölünmüş lahitler ya da tapınak formunda
    görkemli anıtlara benzeyen bir çok çeşit mezar görülebilir. Bu alanlar ölülerin
    şehri yani necropolis olarak bilinir. Bu mezarların en güzelleri denizin
    yanındaki batı mezarlığında bulunabilir. Merdivenlerden çıkılarak ulaşılan bir
    podyumun üzerinde dört sütunlu tapınak gibi bir bina vardır. Bu binanın
    içindeki mermer lahitler, kemerli nişlerin içinde bulunur. Bu bina M.S. ikinci
    yüzyıla aittir ve süslerle bezenmiş avlusuyla birlikle varlıklı bir ailenin
    mezarı olduğu sanılır.
    Side, 1947’den beri Türk arkeologlar tarafından kazılmaktadır ve bu kazılar
    aralıklı olarak devam etmektedir.
    Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.



    SELGE
    Selge önemli bir Pisidia şehridir. Toros dağlarının güney eteklerinde
    ulaşılması güç doğal korunaklı bir yerde bulunur. Selge’ye, uçurumların,
    nehirlerin ve küçük şelalelerin bulunduğu ormanlık yoldan tırmandıktan sonra
    bir Roma köprüsünden geçilerek ulaşılır. Doğal ve tarihi zenginlikleri nedeniyle
    Köprülü kalyon Milli Parkı kapsamına alınmıştır.
    Strabo’ya göre Selge’nin kurucusu Calchas’tır ve daha sonraları Lacedaemoniler
    (Spartalılar) bölgeye yerleşmişlerdir. İlk yerleşim M.Ö. ikinci bin yılın
    sonunda Dor göçleri sırasında Truva Savaşı’yla bağlantılı olarak meydana
    gelmiştir. İkinci yerleşim Rhodes’in kolonileştirilmesiyle birlikte M.Ö. 7.
    yüzyılın başında olmuştur. Bunu doğrulayan herhangi bir yazıt bulunmamaktaysa
    da kolonicilerin kıyıdan görülmesi zor ve dağların arasında saklanmış bir yerleşim
    yeri seçeceği düşüncesini kabul etmek zordur.
    Selge, madeni para basan ilk Pisidia şehridir. Selge’de M.Ö. 5. yüzyıldan
    başlayarak Pers standartlarına uygun ve Aspendos madeni paralarından ayırt
    edilmesi zor olan gümüş paralar basılmıştır. Bu madeni paralar
    Aspendos’unkilere oldukça benzer. Paranın iki tarafında güreşçiler görülür;
    paranın tersinde sapan kullanan bir figür ve Stlegiys of Estlegiys olarak
    yazılan şehrin adı vardır. Bu yerel isimler, Luvian diliyle bağlantılı olan ve
    bizim üçüncü bin yılda Pisidia’da konuşulduğunu bildiğimiz Pisidia dilinin M.Ö.
    beşinci yüzyılda hala kullanılıyor olduğunu gösterir.
    Selge’nin tarihi hakkında süreklilik gösteren bir bilgiye sahip değiliz.
    Kaynaklar göre, Termessos’un eski düşmanı olan Selge, Büyük İskender buraya
    geldiğinde onunla saf tutmuştur. Bölgedeki köklü ve yaygın kavgacılık
    eğiliminden Selge büyük olasılıkla neredeyse her zaman komşularıyla savaş
    içindeydi.
    Polybius’tan Selge ile ilgili ilginç bir olay öğreniyoruz. M.Ö. 218’de Selge ve
    başka bir Pisidia şehri olan Pednelissos savaştaydı. Selge daha fazla nüfusa
    sahipti ve 20.000 asker çıkarabiliyordu. Bu dönemde bir çok Pisidia şehri Selge
    ile müttefikti ve böylelikle Pednelissos’u kuşattılar.
    Pednelissos halkı yardım için Syria Kralı III. Antiochos’un amcası Achaios’a
    başvurdular ve Achaios da kuşatmayı kaldırma görevini generallerinden biri olan
    Garsyeris’e verdi. Polybios olayın geri kalanını şöyle anlatır: Pednelissos
    halkı destek için Achaios’a başvurdu. Achaios da buna karşılık en güvenilir generali
    Garsyeris’i ve 6500 adamını yardıma gönderdiyse de Selge halkı ana geçitleri
    tutarak Garsyeris ve askerlerinin geçişine izin vermedi. Millias’tan
    Kretopolis’e ilerlerken Garsyeris geçitlerin kapatıldığını duydu ve yurduna
    geri döndü. Selge halkı da evlerine geri çekildi ve hasata başladı. Aslında bu
    bir şaşırtmacaydı çünkü Garsyeris hemen geri döndü ve Kretopolis geçitini ele
    geçirdi ve buraya bir kuvvet koyduktan sonra Perge’de Selge’nin düşmanlarıyla
    temasa geçerek Pamphylia’ya geçti. Onlardan yardım sözü aldı. Bu sırada
    Selge’nin askerleri, Garsyeris’in adamları tarafından tutulan geçiti yeniden
    zaptetmeyi denediler ancak başarılı olamadılar. Selge’nin askerleri
    Pednellissos’a karşı savaşmaya devam ettiler ve kuşatmayı kaldırmadılar.
    Pednellissos açlıkla mücadele ettiği için, Garsyeris 200 adamını buğday yüklü
    çuvallarla şehre sokmaya karar verdiyse de bu girişimi başarısız odu ve her şey
    Selgelilere kaldı. Başarılarıyla cesaretlenen Selge askerleri hücuma geçtiler.
    Pednellios’da sadece küçük bir kuvvet bırakıp tüm kuvvetleri Garsyeris’in
    üzerine püskürttüler ve bundan kısa bir süre sonra Garsyeris’i köşeye
    sıkıştırdılar. Ancak Garsyeris süvarileri ile düşmana arkadan beklenmedik bir
    saldırı yaptı ve galip geldi. Bu arada, Pednellissos halkı özgür kaldı ve
    düşmandan geriye kalanlara saldırdı. Selgeliler yaklaşık 10.000 adam kaybederek
    ağır bir yenilgiye uğradılar. Geriye kalan askerler şehirden kaçtılar ancak
    Garsyeris onlara şans tanımayacaktı. Hemen geçitleri tuttu, onları takip etti
    ve Selge’nin dışında görünüverdi. Kırılan gururları ve barış istekleriyle Selge
    en önemli vatandaşlarından biri olan Logbasis’i elçi olarak yolladı. Ancak
    Logbasis halkına ihanet ederek Selge’yi şehri Garsyeris’e teslim etti.
    Garsyeris şehri hemen işgal etti. Achaios’un gelişine kadar Garsyeris barış
    antlaşmalarını uzattı. Achaios şehre ulaştığında, Logbasis’in planladığı bir
    oyun ile halkı ve korumaları bir toplantıya çağırdı. İnsanlar toplantıdayken
    Achaios, Logbasis’in de yardımıyla Selge ve Kesbedion’un dışındaki Zeus Tapınağını
    almaya çalıştı. Hileleri ortaya çıktığında neredeyse buraları ele geçiriyordu.
    Bir çoban askerleri gördü ve tehlikeden haberdar etti. Selgeliler tam zamanında
    toplandılar ve ilk olarak Logbasis’in evine hücum ettiler; onu, oğullarını ve
    bütün adamlarını öldürdüler ve sonra şehrin savunmasına koştular. Aynı zamanda
    bütün köleleri serbest bıraktılar. Achaios çok fazla can kaybına uğradı ve
    püskürtüldü. Bunun hemen ardından, Selgeliler anlaşma için Achaios’a başvurdu
    ve böylece barış yaptılar ve Selge’nin önce 400 talent daha sonra 300 talent
    ödemesi ve Pednelissos’dan alınan tüm tutsakları serbest bırakması koşuluyla
    barış yaptılar. Böylelikle Selgeliler topraklarını ve özgürlüklerini yeniden
    kazandılar.
    Görüleceği gibi, Selge halkı bağımsızlığına kavuşmuş ancak bunun bedeli oldukça
    ağır olmuştur. Ödeyebildikleri miktar, şehrin refah seviyesinin ne kadar yüksek
    olduğunun kanıtıdır.
    Strabo, şehrin doğal güzelliklerini, verimli meyve bahçelerini, geniş
    otlaklarını ve ormanlarını över. Strabo aynı zamanda Selge sakinlerinin sık sık
    oldukça uzun mesafelerde seyahat ettiklerini de kaydeder. Şehrin esas geliri
    zeytin, şarap ve şifalı bitki üretiminden gelirdi.
    M.Ö. 25’te Galatia Krallığı’nın kurulmasıyla, Selge bir süre bağımsızlığını
    kaybetmiştir ancak, Roma yönetimi altında, Selge iyi ilişkiler kurmuştur.
    İmparatorluğun sona erişine kadar bağımsız statüsünü korumuştur ve sevgili
    vatanlarını kimseye vermemişlerdir. Ayrıca, sık sık madeni para basılmasından
    üçüncü yüzyıla kadar ekonomik hayatın sağlıklı kaldığı anlaşılmaktadır.
    İmparator Theodosius ( M.S. 379-395 ) tarafından Phyrigia’ya yerleştirilen
    Gothlar kısa bir süre sonra tüm Küçük Asya’yı yakıp yıkarak, tecavüz ederek
    ayaklandılar. M.S. 399’da Selge de Tribigild önderliğindeki Gothların hücumuna
    uğradı ancak Selge düşmanı geri püskürttü. Bu güç gösterisi Selge’nin eski
    gücünden hiç bir şey kaybetmediğini gösterir.
    Selge istihkam duvarlarıyla çevrili üç tepenin üzerinde uzanır. Bugün halen bir
    kısmı duran bu duvarların yedi ana kapısı ve ortalama 100 metre aralıklarla
    dizilmiş kuleleri vardı. Bugün görünebilen ilk kalıntı günümüz Zerk köyünün bir
    kısmını oluşturan Yunan-Roma tarzı tiyatrodur. Tiyatronun alt kısmı kayalıklı
    bir yamaçta uzanmaktadır. At nalı şeklindeki cavea, tiyatroyu aşağıda 30, yukarıda
    15 sıra oturacak yere ayıran diazoma ile kesilmiştir. Diazomanın hemen
    altındaki sırada bulunan taştan yapılmış oturacak yerler bozulmadan kalmıştır.
    Bu tiyatro yaklaşık 9,000 kişilikti. Dört ayrı giriş diazomaya açılırdı. Buna
    ek olarak cavea ve sahne arasında bulunan tonozlu paradoslar da tiyatroya
    girişi sağlamaktadır. Roma dönemi sahne binası bugün sadece bir taş yığınıysa
    da binanın genel planı yapılabilir; binanın beş kapısı ve sütunlu cephesi
    vardır. Bunlar M.S. ikinci yüzyıla kadar tarihlendirilebilir.
    Bütün olarak yıkık dökük bir durumda olsa da tiyatronun hemen yanında stadyuma
    ait oturma yerlerinin ana hatları görülebilir. Ayakta kalan kısımlardan
    stadyumun olasılıkla ortalamadan biraz daha küçük olduğu görülmektedir. Ayrıca
    Selge’de stadyumda kazanılan zaferlerin kaydedildiği yazıtlar da vardır. İki
    tapınağın kalıntıları batıda en yüksek tepede bulunabilir. Bunun Polyios’un
    bahsettiği Kasbedion olması büyük olasılıktır. Bu durumda, 17x34 metre olan
    büyük peripteral tapınak şehrin baş tanrısı Zeus’a ait olmalıdır. “Templum in
    antis” (çift sütunlu revakı olan küçük tapınak) planlı tapınağın da kesin
    olmamakla birlikte yakınında bulunan bir yazıta dayanılarak Artemis’e ithaf
    edildiği söylenebilir.
    Bu tepenin arkasında sadece yağmur sularını biriktirmek için değil aynı zamanda
    kuzeybatıdan bir kanalla gelen suyu da tutmak için büyük bir sarnıç inşa
    edilmiştir.
    Güneydoğuda bu tepe ve diğer tepelerin arasında kentin diğer önemli kamu
    binaları yer alır. Burada bir yamaçta sütunlu girişi olan oldukça uzun bir
    caddenin, bir nymphaeum’un ve bir hamamın oldukça parçalanmış kalıntıları
    vardır.
    Güneydoğudaki tepede üç tarafı kapalı geniş kare bir agoranın kalıntıları
    vardır. Bunun yanında daha sonraki dönemlere ait olan apsidli bazilika vardır.
    Çoğunlukla Roma dönemine tarihlendirilen Selge harabeleri, özellikle M.S.
    ikinci yüzyılda Selge’nin ne kadar zengin ve güçlü bir şehir olduğunu gösterir.

    Selge’de kazı yapılmamıştır.
    Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli
    kitabındaki bilgilerden hazırlanmıştır.

    _________________
    .................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    novanda




    Mesaj Sayısı: 150
    Deneyim seviyesi: 227
    Kayıt tarihi: 23/09/10

    MesajKonu: DEVAMI   C.tesi Ocak 22, 2011 1:23 am

    CORACESIUM (Alanya)
    Türkiye’nin güney sahilinde en dikkat çekici manzaralardan birine sahip olan
    Alanya, denize uzanan kayalık bir yarımadanın üzerinde bulunur. Alanya, ilginç
    evlere, dik uçurumlara ve istihkam duvarlarına sahiptir. Günümüzün Alanya’sı
    olan yerde bilinen en eski yerleşim alanı “kaya” anlamına gelen Coracesium
    şehridir. Bu şehir, bulunduğu yer itibariyle bazen Cilicia bazen de Pamphylia
    topraklarına dahil edilmiştir. Strabo, Cilicia’yı batıdan doğuya doğru
    betimlerken dik uçurumun üzerinde kurulmuş bir kale olarak tanımladığı
    Coracesium ile başlar.
    Mükemmel limanına ve son derece korunmalı konumuna bağlı olarak bu yer, hemen
    hemen her çağda korsanların ya da ayaklanmacıların sığınağı olmuştur. Bu yüzden
    M.Ö. 199’da III. Antiochos’a karşı direnen tek şehir Cilicia olmuştur. Yarım
    asır sonra, bölgenin yöneticisi olan Diodotos Trypon da VII. Antiochos ile
    müttefik kalmayı reddetmiştir. M.Ö. birinci yüzyılda Akdeniz’de korsanlık Roma
    İmparatorluğu için büyük bir ekonomik ve politik sorundu; korsanların hububat
    gemilerine el koyması öyle boyutlara ulaşmıştı ki neredeyse Roma’yı bile açlık
    tehlikesiyle yüz yüze bırakmıştı. Bu sebepten, Puplius Servius M.Ö. 78’de
    Cilicia’ya gönderilmiş ve korsanlara karşı bir dizi sefer düzenlemiştir ama
    sonunda başarısız olmuştur. Ancak daha sonra M.Ö. 65’te Roma Senatosu
    tarafından yetkilerle donatılıp güçlendirilen Puplius, tüm korsan kalelerine
    karadan ve denizden saldırarak onları kendi kontrolü altına almıştır. En son
    düşen şehir Coracesium olmuştur ve bu süreç içinde sadece korsanların filoları
    yok edilmemiş aynı zamanda şehrin istihkam duvarları da yıkılmıştır ve bu
    taşlar denize düşmüştür.
    Roma İmparatorluğu döneminde Coracesium muhtemelen büyük bir şehir haline
    gelmişti çünkü şehir, ikinci yüzyılda kendi madeni parasını basmaya
    başlamıştır.
    Coracesium’un Hıristiyanlığın ilk yüzyılı ve eski Bizans dönemine ait çok fazla
    bilgi yoktur. Komşuları Cilicia ve Pamphylia ile birlikte Hıristiyanlığı erken
    dönemlerde kabul etmiş olmalıdır.
    Bu dönemde ayrıca şehrin adında da bir değişiklik olmuştur ve şehir
    “Kalonorosa” ya da “Güzel Dağ” adını almıştır. Bu isim, çeşitli değişikliklerle
    Orta Çağlara kadar kullanılmıştır. Türklerin şehri fethetmesinden sonra da,
    şehir Venedikliler, Cenovalılar ve Kıbrıslılar tarafından Candelor, Scandelore
    ya da Galenorum olarak adlandırılmıştır.
    1220-1237 yılları arasında hükümdarlık süren Sultan I. Alaaddin Keykubat tahta
    çıkar çıkmaz, ilk stratejik oyunu kalenin karşı tarafına ilerlemek oldu. Şehrin
    yöneticisi Kyr Vard tarafından teslimini garanti altına aldıktan sonra şehre
    kendi adını verdi, böylece şehir Alaiye adını aldı. Alaaddin’in limanda
    yaptırdığı iyileştirmelerin yanı sıra şehrin Selçukluların başkenti Konya’ya
    yakın olması hızlı gelişmesini garantilemiştir. Sultan kışları Alanya’da
    geçirdiğinden, şehir birçok inşaat faaliyetine tanık olmuş ve günümüzde de
    görebildiğimiz muhteşem yapıları kazanmıştır.
    Selçuklu Devleti’nin çökmesinden sonra bölgenin kontrolü Karamanlıların eline
    geçmiş; bölge zaman zaman da onlara sadakat yemini eden yerel hükümdarlar
    tarafından yönetilmiştir. Kıbrıs Lusignan Kralları sık sık Alanya’yı ele
    geçirmeye çalışmışlar, Türkler ve Mısırlılar da şehri Kıbrıs’ı istila etmek
    için üs olarak kullanmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşuyla birlikte,
    doğu Akdeniz’de ticaret zayıflamıştır ve Alanya eski önemini büyük ölçüde
    kaybetmiştir. Bugün Alanya, en iyi korunmuş Selçuklu şehirlerinden biridir.
    Alanya Kalesi’nin doğu bölümü deniz ile sınırdaştır ve bu bölüm kuzey
    duvarlarıyla kesiştiği yerde Kızıl Kule olarak bilinen geniş sekizgen bir kule
    ile korunur. Bu kulenin çapı 29
    metre ve yüksekliği 33 metredir. Sade dış görünümüne
    rağmen beş katlı karmaşık bir planı olan kulenin içi bir dizi savunma sistemi
    ile donatılmıştır. Üst bölümün alt iki katı, kulenin Kızıl Kule olarak
    anılmasına yol açan kırmızımtırak tuğlalarla örülmüştür. Yazıtlar, kulenin
    1226’da Alaaddin Keykubat için Halepli mimar Ebu Ali’ye yaptırıldığını
    kaydeder. Kule 1951 ve 1957 yılları arasında restore edilmiştir.
    Kızıl Kule’nin 150 metre
    kadar güneyinde, geriye kalan tek Selçuklu tersanesi ya da donanma alanı
    vardır. Toplam 57x40 metre olan alan, duvarlarla tonozlu beş ayrı mekana bölünmüştür.
    Bunlardan her biri diğerlerine sivri uçlu kemerleri olan dört kapı ile
    bağlanır. İçerdeki bu mekanlar, ortaçağ gemilerinin yapımı için yeterli alan
    sunmaktaydı. Tersaneye, Kızıl Kule’nin bulunduğu yönden girilir. Girişte,
    tersanenin 1227 yılında Alaaddin Keykubat için yapıldığına atfen beş satırlık
    bir yazıt vardır. İlk satırda “Allah için zafer ve erken fetih” (Kuran LXI,13)
    yazmaktadır. Girişin sağındaki küçük oda, Mekke yönünü gösteren bir mihrap
    olmamasına rağmen belki tersanede çalışan işçiler için mescit olarak ya da
    ambar olarak kullanılmış olabilir. Soldaki gün ışığı ile aydınlanan oda ise
    muhtemelen çalışma odası olarak kullanılmıştır.
    Deniz tersanesinin güneyinde, günümüzde Tophane olarak bilinen ve karadan ya da
    denizden gelebilecek saldırılara karşı korunmak için tasarlanmış iki katlı bir
    kule yükselir. 19 metre
    yüksekliğinde olan bu kare kule, yüksek bir uçurumun üzerine inşa edilmiştir.
    Zemin kat, iç duvarlarla dört tonozlu odaya ayrılmıştır. Üst kat ise tonozlu
    bölmelerle çevrili açık bir oda şeklini almıştır.
    Kızıl Kule’den başlayarak kuzey duvarları, Ehmedek olarak bilinen istihkâm
    alanına kadar uzanır. Eski Helenistik sur harabelerinin üzerine inşa edilen,
    her biri üç kuleye sahip iki yapının planı oldukça kuraldışıdır. Ana giriş
    doğudaki geniş bir kapıdandır. Buradan merdivenlerle küçük bir kuleye çıkılır.
    Girişin hemen içinde sarnıçları olan şekilsiz geniş bir açık alan vardır. Daha
    ileride üç geniş oda vardır. Doğu odasında bir pencerenin yanındaki sıvaya
    dönemin yelkenli sandallarının resimleri kazılmıştır. Ortadaki oda muhtemelen
    oturma salonu olarak kullanılmıştır ve kuzeybatı ucundaki kubbeli küçük oda ise
    banyodur. Ehmedek’in alt kulesinin kuzey cephesinde Alaaddin Keykubat
    döneminden, 1227 tarihli güzel bir yazıt vardır.
    Ehmedek’in güneyinden ilerlenecek olursa Süleymaniye Camii ile karşılaşılır. Bu
    cami iki an bölüme ayrılmıştır; kare ana oda kubbe ile örtülmüştür ve bunun
    önünde kemerlerle ayrılmış üç kubbeli bir sundurma vardır. Kubbeler tuğladan
    yapılmıştır, duvarlar ise tuğla ve yontulmuş taştan örülmüştür. Caminin
    kuzeybatı ucunda iki adet oniki köşeli minare yükselir.
    Caminin güneyinde, seyyahlar ve tüccarlar için yapılmış odalarla çevrili geniş
    avlusu olan bir kervansaray vardır. Odaların arkasındaki tonozlu geniş bölüm
    hayvanlar için kullanılırdı.
    Akşebe Türbesi kervansarayın hemen üzerinde yer alır. Ana bina inşaatın
    kırmızımtırak tuğlalı bölümüne kadar tek kubbelidir. Kubbeli alana komşu ve bu
    alanın doğu cephesi boyunca benzeri bir başka kubbeli alan ve tonozlu bir oda
    bulunur. Mavi çinilerle bezenmiş küçük bir minare de yapının kapısının
    kuzeydoğusundan yükselir.
    Hisar, kalenin tepe noktasında yer alır ve 180x150 metre boyutunda olan
    düzensiz bir dörtgen şeklindedir. Bu bölgenin orijinal yapıları, bölgeyi çevreleyen
    istihkam duvarlarının üç tanesine dayalı inşa edilmiştir. Batı kenarının sarp
    uçuruma yakın olmasından dolayı bu kenarda sağlam duvarlara daha az ihtiyaç
    duyulmuştur. Tuğlalardan yapılmış iki büyük sarnıç bu alanın ortasında yer
    alır. Bu kalenin tarihi önemi göz önüne alınacak olduğunda, bu bölgede bir
    yerin varolduğu düşünülmektedir ancak bugüne kadar kalede bulunan belirgin
    kalıntılar arasında böyle bir binaya rastlanmamıştır. Şayet rastlansaydı,
    muhtemelen güneybatı ucunda olurdu çünkü bu bölgede çok fazla yıkılmış bina
    enkazı ve boyalı fresklerin izleri görülmektedir. Burada ayrıca etrafındaki
    yapılar tarafından rahatsız edilmemiş bir Bizans kilisesi de görülebilir.
    Kilisenin planı haç şeklindedir ve haçın çubuklarının kesiştiği bölüm,
    pandantifler (kubbeli inşaatta kemerler üzerine oturtulmuş kubbe ile kemerlerin
    arasını kapatan üçgen biçimindeki kubbe parçalarının her biri) üzerine
    oturtulmuş yüksek bir kubbe ile örtülüdür. Birkaç freskli figür, apse (binanın
    en ucunda dışa doğru yarım daire formunda alan) duvarlarında ve pandantiflerde
    bugün hala görülebilir.
    Güney istihkam duvarlarında inşa edilmiş olan küçük bir kilise, Alanya’daki üç
    ana işgal evresine tanıklık etmiştir. Günümüzde Arap Evliyası olarak bilinen bu
    yapı, Bizans döneminde, Helenistik kule kalıntıları üzerine inşa edilmiştir.
    Selçuklu dönemlerinde kilise, üzerine dikkatle eklenmiş mazgallı siperle
    savunma duvarına birleştirilmiştir. Doğudan girilen kilise, tuğlalardan
    yapılmış alçak bir kubbe ile örtülmüştür ve üslubundan M.S. on birinci yüzyıla
    ait olduğu düşünülebilir. Bu yapı, sonradan cami olarak kullanılmıştır.
    Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.



    PRİENE (Güllübahçe - Söke)
    Priene: Aydın ili Güllübahçe beldesi yakınındadır. Priene’de Alman Arkeoloji
    Enstitüsü tarafından kazı ve araştırma çalışmaları yürütülmektedir. Varlığı
    M.Ö. 2. bin yılına kadar uzanan şehrin ilk kuruluşu hakkındaki bilgilerimiz
    hâlen varsayımlara dayanmaktadır. Helenistik dönem boyunca şehir Ptolemaic ve
    Seleucid Krallıklarının ve Pergamum Krallığı’nın yönetimi altına girdi. M.Ö.
    133’de Pergamum Kralı II. Attalus’un ölümünden sonra toprakları kendi isteğiyle
    Roma’ya eklendi ve böylelikle Priene Roma egemenliğine altına girdi. Bizans
    döneminde şehir piskoposluktu. Bulgular İmparatorluğun çöküşüne kadar
    yerleşimin devam ettiğini kanıtlamaktadır. Bu dönemin sonunda ise, Priene
    tamamen terk edilmiştir.
    Priene eski şehir plânlamacılığının en güzel örneğidir. Şehir, Miletli mimar
    Hippodamus tarafından geliştirilen “grid sistemi” ile inşa edilmiştir.
    Genellikle 3,5 metre
    genişlikte olan şehrin yan sokakları arazinin eğimli olması sebebiyle
    merdivenlidir. Resmi ve halka açık diğer binalar çoğunlukla bir bloğun tamamını
    kapsamaktadır ve şehir merkezinde yer alır. Bunlar arasında oldukça korunmuş
    olarak günümüze kadar gelen Athena Tapınağı (M.Ö. 4. yüzyıl), Tiyatro, Agora,
    Zeus Olympos Tapınağı, Bouleuterion (M.Ö. 150), 2 Gymnasion ve Demeter kutsal
    alanı bulunmaktadır. Şehrin, biri batıda diğer ikisi doğuda olmak üzere üç
    kapısı vardır. Priene’nin ana giriş kapısı olan “Doğu Kapısı”, taşlı
    kaldırımdan yapılmış uzun bir yokuş yoldan sonra ulaşılabilen Tiyatro sokağının
    kuzey doğusunda yer alır.


    PİSİDİA
    Kabaca konuşacak olursak, Pisidia batıda ve kuzeyde Frigya ile, doğuda İsaura
    (Lycaonia) ve güneyde Likya ve Pamphylia ile çevrili dağlık bölgedir. Bu
    topraklar, aşağı yukarı Türkiye’nin Göller Bölgesini ve Antalya’nın kuzeyindeki
    dağları içine alır. Bu bölgedeki araştırmalar ve kazılar bölgenin tarih öncesi
    zamanlardan beri yerleşim yeri olduğunu gösterir. Elimizdeki buluntulara göre,
    bölgedeki ilk yerleşimlerin tarihi Üst Paleolitik evreye kadar uzanmaktadır.
    Çoğunlukla ovalarda ve doğal yükseltilerde bulunan höyüklerden ve insanların
    yaptığı doğal tepelerde bulunan höyüklerden ve insanoğlu tarafından yapılan
    yüksekliklerden kültürlerin gelişimini takip etmek mümkündür. Bu durum,
    özellikle Burdur’un 25
    kilometre güneybatısında Hacılar Höyüğü için geçerlidir.
    Hacılar sadece bu bölge için değil aynı zamanda tüm Anadolu tarihöncesi bilimi
    için de önemli bir yerleşim yeridir. Burada 1957’den 1960’a kadar İngilizler
    tarafından yapılan kazılar, Anadolu’nun geçmişinin bilinmeyen dönemlerini
    aydınlatmıştır; burada keşfedilen kültürün o döneme ait diğer kültürlerden
    üstün olduğu ve kendi yaratıcı özelliğinin olduğu ispatlanmıştır. Hacılar’da
    dokuz yerleşim katmanı saptanmıştır ve karbon 14 testlerine göre bunların hepsi
    M.Ö. 5600 ve 4750 arasındaki döneme uyar. Buna ek olarak, bunların altında M.Ö.
    7000 yıllarını işaret eden A-seramik Neolitik kültüre ait kalıntılar ortaya
    çıkartılmıştır. Hacılar’dan çıkartılan en ayırt edici kalıntı fırınlanmış
    kilden yapılmış kadın figürleri serisidir. Oturan, uzanan ve çocuk taşıyan kadın
    figürleri gibi farklı bu figürlerin hepsinde dolgun göğüsler vardır ve cinsel
    organları açıkça betimlenmiştir. Bu figürler, Anadolu kadınının doğurganlığını
    ve bereketini sembolize eden Ana Tanrıça ile özdeşleştirilebilir.
    Hacılar bölgesindeki bir araştırmada, geniş bir yerleşim alanında ortaya
    çıkartılan 30 tepecik buranın M.Ö. 3. bin yılın sonlarında yoğun bir yerleşim
    yeri olduğunu kanıtlar. Tarihsel süreçte Pers hükümdarlığının ortalarına kadar
    Pisidia’dan söz edilmemiştir fakat Helenistik dönemde yerleşimde kısmi bir
    artış olmuştur. Prehistorik dönemde görülenin aksine, bu dönem süresince yerel
    halk dağlara çıkarak buralarda kurdukları şehirlerde yaşamışlardır. Savaşçı bir
    ruha sahip olan Pisidia insanları devamlı olarak yıkıcı hilelere başvururlardı.
    Özgürlük aşkları dağlarda yaşayan Pisidia insanlarını tek bir devlet altında
    birleştirmeyi her zaman engellemiştir. Hiç şüphesiz, arazinin kantona uygun
    yapısının da bu hizipçiliğe katkısı olmuştur. Pisidia halkı hem dağlık bölgede
    arazide bulunmanın hem de önemli ticaret yollarının bölgelerinden geçmemesinin
    avantajını kullanarak, özgürlüklerini korumayı ve M.Ö. birinci bin yılın ikinci
    yarısına kadar hiçbir devletin himayesine girmemeyi başarmışlardır.
    Büyük İskender, Pamphylia’nın şehirlerini aldıktan sonra Pisidia dağlarından
    Frigya’ya girmeyi planlamıştır. Bu, aynı zamanda Pisidialılara da bir güç
    gösterisi anlamına geliyordu ancak İskender’ın planı geri tepti çünkü Frigya’ya
    çıkan Yenice Geçiti’ni kontrol eden Termessos halkı bu geçiti kapadı. Birkaç
    gün kaybettikten sonra, İskender geçiti ele geçirdi ve Termessos’u kuşattı
    ancak bu şehri kuşatmanın kendisine çok fazla zamana mal olacağını anlayınca,
    kuşatmadan vazgeçti. Kuzeye kadar ilerleyerek, İskender başka bir Pisidia şehri
    olan Sagalassos’a geçti. Tarihçi Arrianos, İskender’ın ve Sagalassos’un
    orduları arasındaki antlaşmayı detaylarıyla vererek şunu söylemiştir:
    “Sagalassos önemli bir şehirdi. Diğer tüm şehirler gibi Sagalassos’da da
    Pisidialılar yaşardı. Burada yaşayanlar, çok savaşçı bir halkın en cesurları
    olarak ünlenmişti.” Sagalassos’u aldıktan sonra, İskender yolu üzerindeki diğer
    Pisidia şehirlerini de fethetti.
    İskender’ın, Lycia ve Pamphylia’da bir kurtarıcı gibi karşılanmasına rağmen
    Termessos ve Sagalassos gibi Pisidia şehirlerinde çok büyük bir direnişle
    karşılaşmasından çok önemli sonuçlar çıkartılabiliriz. İskender tüm Batı
    Anadolu’nun kontrolünü ele geçirmiş olmasına rağmen Pisidialıların bu güçlü
    direnişleri, onların ne kadar özgürlük seven insanlar ve kendilerini İskender’ı
    yenecek güçte hissedecek kadar soylu savaşçılar olduklarını gösterir.
    Antiochos’u bozguna uğrattıktan sonra Roma, Küçük Asya’da toprak istemediği
    için
    savaşta kazandıkları topraklar olan Pergamum’u ve Rhodes’i müttefiklerine
    verdi. Anlaşmaya göre, batı Pisidia Pergamum’a verildi. Pergamum Kralı
    tarafından kurulan Asya vilayetinin dışında kalmasıyla Pisidia, M.Ö. 133’de
    özgürlüğüne kavuştu. Bu dönemde kuzey Pisidia’daki olaylar hakkında çok fazla
    şey bilmiyoruz ancak doğaları itibariyle güney Pisidia insanları korsanlıkla
    uğraştı. Roma’nın müdahalesi yüzeysel kaldı ve şehirler fark edilebilir bir
    ekonomik canlanma içine girdi. Bu sebeplerden dolayı, M.Ö. birinci yüzyılın
    ortalarında , Pisidia yerleşimlerinin önemli bir bölümü şehir devlet statüsü
    kazandı ve kendi madeni paralarını basmaya başladılar.
    Pax Romana ile, yerleşim bir kez daha Pisidia ovalarına döndü ve soyguncu
    krallarının saklandığı dağlar bile kültür ve sanat merkezi haline geldi.
    Sosyal, kültürel ve ticari yaşam canlandı. Bu dönemde gözlem noktaları olarak
    kullanmak ve nüfusun Romalılaşmasını hızlandırmak için bir çok koloniler
    kuruldu. Cremna, Comama, Antiocheia, Olbasa ve Parlais gibi şehirlerde kurulan
    koloniler; kale gibi yapılandırıldı. Buralar aynı zamanda Roma kültürünün ve
    Latin dilinin yayılmasını sağlayan merkezler olarak da iş gördü.
    Çeşitli imparatorların destekleriyle, M.S. ikinci yüzyılın sonuna kadar bu
    bölgede yapı patlaması yaşandı. Yeni yollar, bölgenin şehirlerini birbirine
    bağladı. İmparatorluk çökerken bile, özellikle Termessos’ta ve diğer bütün
    Pisidia şehirlerinde bir çok yapı vardı. Üçüncü yüzyılın ortalarından
    başlayarak, eşkıyalar doğu Pisidia’da güç kazandılar ve Cremna’yı zaptederek
    burayı üs olarak kullandılar. İmparator Probus (M.S. 276 – 282 yılları arasında
    hükümdarlık yaptı) Küçük Asya’ya geldi ve bölgeyi eşkıyalardan temizledi.
    M.S. dördüncü yüzyılın ilk yılları, Pisidia şehirlerinin çöküşünün başlangıcına
    işaret eder. Bu süre içerisinde koloniler arasında enteresan bir durum gelişti.
    Bölgede birçok bir çok Roma vatandaşı yaşamasına rağmen Yunanca sadece yazı
    dilinde kullanılan Latince’den daha yaygındı. Bildirgeler hem Yunanca hem de
    Latince olarak iki resmi dilde yazılıyordu ve böylelikle insanlar bildirgeleri
    anlayabiliyorlardı.
    Strabo, 13 Pisidia şehrini M.Ö. birinci yüzyılda yaşadığı bilinen Artemidoros
    isimli bir adamın adıyla tanımlamıştır. Son tahminlere göre, yukarıda daha önce
    belirtilen beş koloniye ek olarak, 51 Helenistik ve Roma dönemine ait yerin
    ismi bilinmektedir. Bunlardan bazılarının yerleri henüz bilinmemektedir. Tüm bu
    şehirler arasından biz, bugünkü Antalya şehri sınırı içerinde bulunan üç
    tanesinden söz edeceğiz: Termossos, Ariassos ve Selge.
    Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli
    kitabındaki bilgilerden hazırlanmıştır.






    Piginda
    Aydın İli'ne bağlı Bozdoğan İlçesi, Çamlıdere Köyü'nün yaklaşık 7 km. kuzeyinde yer alan kent
    Byzantion'lu Stephanos'un bildirdiğine göre, Karia'da yer alan küçük bir
    yerleşmedir. Kentle ilgili bilgilerimiz hiç araştırma yapılmamış bir yerleşim
    olması nedeniyle sınırlıdır. Üç akropolden oluşan kent üzerinde Hellenistik
    Döneme ait surlar bugün rahatlıkla görülebilmektedir. Tiyatro ve olasılıkla
    Heraion olarak adlandırabileceğimiz kutsal yapı önemlidir. Kare planlı yapıda
    ele geçen yazıtdan öğrendiğimize göre kent üzerinde Zeus Pigindenos (Pigindalı
    Zeus) kültü ve bu külte bağlı Zeus Tapınağı yer almaktadır. Bu tapınağın yeri
    henüz saptanmış değildir. Ancak bunun Piginda da olduğu sanılmaktadır



    Pınara (Minareköy)
    Fethiye - Kaş karayolu üzerinde Eşen yakınından ayrılan yol bizi 6 km sonra Minare Köyü
    yakınındaki harabelere götürür. Pınara harabeleri de bu köyün gerisinde
    bulunmaktadır. Bugünkü Minare Köyü'nün ismi, minare biçiminde ve üzerinde kuş
    yuvasına benzeyen kaya mezarlarının yer aldığı bir kayadan gelmiş olmalıdır.
    Esasen harabenin ismi de bu kayadan gelmiştir. Zira Pınara, Lykia dilinde
    yuvarlak manasına gelmektedir.
    Şehrin Xanthos'tan gelme kolonistlerce kurulduğunu eski kaynaklardan
    öğreniyoruz. Tarihi bölge ile beraber anılması gereken Pınara, İskender'e
    kapılarını açarak teslim olmuştur. Pınara'nın tarihi İskender'den çok önceye,
    Troya'ya kadar gitmektedir. Troya Savaşı'nda Pınaralı okçu Pandaros'tan bahsedilir.
    Stroban ve daha sonraları Stephanos Byzantions Pınara'nın Lykia'nın çok önemli
    bir kenti olduğundan bahsederler. Lykia Birliği içinde üç oy hakkına sahip 6
    şehirden birisi olan Pınara İskender'in ölümüyle Bergama Krallığı'na bağlanmış
    daha sonra Roma'nın bir şehri olmuştur. Bu dönemde canlanmış ve imar edilmiş
    ancak 141 ve 240 yılındaki depremlerden büyük zarar görmüş M.S. IX. yüzyılda
    terk edilmiştir. 1957'de görülen depremde de hasar gören dağdaki kayalar aşağı
    kaymıştır.
    Şehrin akropolü, üzerinde mezarların yer aldığı yuvarlak bir kayadadır. Buraya
    güneyden kayaya oyulmuş merdivenlerle çıkmak mümkündür. Akropolün etrafı bir
    surla olup buranın Bizans Devri'ne kadar kullanıldığı doğu kısmındaki Bizans
    yapılarından anlışılmaktadır.
    Akropolün doğu eteğinde yer alan Pınara harabelerinde zengin mimarî
    kalıntıların bulunması eskiden refah içinde yaşayan bir kent olduğunu
    göstermektedir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır






    Phellos
    (Pınarbaşı)
    Felen Yayla'da bulunan Phellos'a ulaşmak için Kaş - Finike karayolunun 10. km.sindeki Ağullu'dan
    Çukurbağ'a doğru sapılıp yeni açılan 3 km.lik yoldan yada biraz ilerideki başka bir
    yoldan Pınarbaşı'na ulaşılır. Buradan yangın gözetleme kulesinin yanına kadar
    gitmek gerekir. Ayrıca harabeye, Kaş'tan da yürüyerek ulaşmak mümkündür. Tepede
    bulunan akropole, çalılıklar arasında bulunan dar bir patika yol ile ulaşılır.
    Akropolden aşağı bakıldığında Kaş'ın hemen üzerinde olduğumuzu görürüz. Batıya
    doğru baktığımızda da Akdağ'ın başı karlı manzarası bizi büyüler.
    Phellos M.Ö. IV. yüzyılda oldukça önemli bir kentti. Hatta Kaş'ta bulunan
    Antiphellos, Phellos'un limanı idi. Daha sonra Antiphellos ormanlarında bulunan
    sedir ağacı sayesinde zengin ve önemli bir kent olurken Phellos da eski önemini
    yitirmiştir.
    Sarnıçlarla su ihtiyacını karşılayan diğer Lykia şehirlerinin aksine Phellos'un
    suyu boldur. Tepenin doğu yamacındaki zengin su kaynağı aynı zamanda
    Çukurbağ'daki çeşmeyi besler. Phellos kentinden çok fazla bir kalıntı bugün
    toprak üzerinde görülmese de çevresindeki inanılmaz güzellikler seyredilmeye
    değerdir.

    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır



    Patara
    (Gelemiş, Ovagelmiş, Kelemiş)
    Patara antik kenti Fethiye - Kalkan arasındaki bereketli Xanthos vadisinin
    güneybatı ucunda yer alır. Ana yoldan Gelemiş yoluna sapıldığında 5 km.lik yol bizi Patara
    harabelerine götürür. Son yapılan kazılarda M.Ö. VII. yüzyıla ait seramiklerin
    ve paraların bulunması Patara'nın tarihini daha eskilere götürmemize sebep
    olmaktadır.
    Apollon tanrının doğduğu yer olarak bilinen Patara, Lykia'nın en önemli ve en
    eski şehirlerinden birisidir. Hitit Kralı IV. Tudhaliya (M.Ö. 1250 - 1220)
    Lukka seferi sırasında "Patar Dağı'nın karşısında adaklar ve armağanlar
    yaptım, steller diktim, kutsal mekanlar inşa ettim" demiştir. Bundan da
    anlıyoruz ki Hitit Çağı'nda Patara, Patar adıyla vardı. Patara, Xanthos
    vadisinde denize açılabilecek tek yer olması nedeniyle tarih boyunca önemli
    kent olma özelliğini her çağda devam ettirmiştir. Yeni kazılar onun eski
    tarihini de ortaya çıkarması bakımından çok önemlidir. O nedenle şimdilik
    şehrin tarihini M.Ö. VI. ve V. yüzyıla kadar çıkarabiliyoruz. İskender'e
    kapılarını açarak yıkılmaktan kurtulan şehir, İskender'in ölümüyle M.Ö. 315'te
    Antigonos'un ve M.Ö. 304'te Demetrios'un işgalinden kurtulamamıştır. Daha sonra
    Mısır'daki Ptolemiaios, Philadelphos'un eline geçmiş, Mısar kralları döneminde
    ismi bir müddet Arsinoe olmuşsa da bu isim daha sonraları benimsenmemiş, Patara
    M.Ö. 190 yılında III. Antiokhos tarafından zapdetilmiştir. Livius'un M.Ö. II.
    yüzyıla girerken yaşanan büyük Antiokhos dönemi olayları ile bağlantılı olarak
    Patara için söylediği "Caput gentis" deyimi, yani soyun başkenti
    deyişi onu diğer kentlerin en başına yüceltir.
    Lykia Birliği içindeki Pınar'a, Xanthos, Olympos ve Myra gibi Patara da üç oy
    hakkına sahipti. Birlik toplantıları çoğu kez birliğin limanı durumunda olan
    Patara'da yapılmakta idi. Roma egemeliğine geçtikten sonra da önemini
    yitirmeyen Patara, Roma valiliklerinin adli işlerini gördüğü bir merkez oluşu
    yanında Roma'nın doğu eyaletleriyle bağlantısını kurduğu bir deniz üssü olarak
    da önemini korumuştur. Patara aynı zamanda Anadolu'dan Roma'ya nakledilen
    tahılların depolandığı ve saklındığı bir limandı. Onun için İmparator Hadrian
    zamanında Andriake de olduğu gibi burada da büyük bir hububat ambarı
    yapılmıştır. Roma İmparatoru Hadrian karısı Sabine ile Patara'ya gelmiş, bir
    müddet burada dinlenmiştir. Roma İmparotorluk çağında Lykia ve pamphylia
    eyaletinin başkenti olan Patara, Apollon'un önemli bir kehanet merkezi olarak
    da ün yapmıştır. Eski yazarlar kışın burada, yazın Delos'ta kehanette
    bulunulduğunu kaydederler. Şehir Bizans döneminde de önemini devam ettirmiş,
    Hristiyanlar için önemli bir merkez olmuştur. Zira "Noel Baba" diye
    anılan Saint Nicholaos, Pataralıdır. Ayrıca St. Paul Roma'ya gitmek için
    Patara'dan gemiye binmiştir. Böylece Erken Hristiyanlık döneminde bir
    Piskoposluk merkezi olmuştur. İmparator Konstantin'in başkanlık ettiği M.S.
    325'teki Nikaia konsülünde Lykia'nın tek imza yetkilisi din adamı Eudemos'un
    Patara Piskoposu oluşu kentin bu devinde gözde oluşunun kanıtıdır. Ne yazık ki
    bundan sonra Patara'da şansızlıklar başlamış, tanrılar ve kutsalkişiler buraya
    yüz çevirmiş gibi 1600 m
    uzunluğunda ve 400 m
    genişliğindeki liman kumlarla dolmuştur. Böylece gemiler yanaşamamış, bu da
    Patara'nın yavaş yavaş önemini yitirmesine sebep olmuştur. Günden güne kumlarla
    örtülen Patara kumların altında uyuyan güzel olarak günümüze kadar gelmiştir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır




    Orthosia
    Aydın İli'ne bağlı Yenipazar İlçesi, Donduran Köyü sınırları içinde yer
    almaktadır. Antik Çağ yazarlarından Strabon Orthosia'dan Karia yerleşmesi olarak
    söz etmektedir. İ.Ö. 7. yüzyılda Kimmerlerin saldırısına uğrayan kent, Lydia
    Kralı Alyattes'in Kimmerleri yenmesi sonucu bu egemenlikten kurtulup
    Lydialıların eline geçen İ.Ö. 6. yüzyılda ise İonia birliğine katılır ve birçok
    Anadolu kenti gibi Perslerin egemenliğine girer. Kentteki önemli yapılar
    arasında yer alan tiyatro ve Bizans yapısı bugün de ayaktadır. Nekropol
    üzerinde ise iyi korunmuş durumda lahitler ve oda mezarlar kaliteli işçilik
    göstermektedir





    Olympos
    (Çıralı, Yanartaş, Deliktaş)
    Antalya-Finike yolundan Olympos'a gitmek için Ulupınar'dan harabe levhasının
    olduğu yola sapmak gerekir. Dar fakat nefis güzellikteki yol bizi Olympos'un
    sahiline kadar indirir. Harabeye ulaşmak için çayı geçip geniş kumsalda biraz
    yürüdükten sonra Olympos'un içinden geçen çay kenarına ulaşılır. Çay'ın
    yanından giden patika yol bizi harabenin içine götürecektir.
    Olympos Hellenistik Devir'de kurulmuştur. Varlığını M.Ö. II. yüzyılda
    bastırdığı Lykia birlik sikkelerinden anlıyoruz. M.Ö. 100'de birliğin önde
    gelen ve üç oy hakkına sahip altı şehrinden birisi olmuştur. M.Ö. I. yüzyılda
    Olympos'a korsanlar dadanmış, şehir korsanların yerleştiği bir yer haline
    gelmiştir. M.Ö. 78'de Roma komutanı Servilius Isaurieus Olympos'u korsanlardan
    temizleyerek şehri Roma topraklarına katmış, Roma dönemi sırasında hemen
    yakınındaki tabii gazların yandığı Çıralı'daki Demirci tanrı Hephaistos kültü
    ile büyük bir ün sahibi olmuştur.
    M.Ö. II. yüzyılda bütün Lykia kentlerindeki onarım ve yardımlarından
    tanıdığımız Rhodiapolisli Opramoas'ın Olympos'a da yardım elini uzattığını ve
    birçok yapının onarımını ve yeniden yapımını sağladığını görüyoruz. Böylece bu
    yüzyıl Olympos'un en refah içinde olduğu yüzyıl olmuş, bundan sonraki III.
    yüzyılda yeniden korsanlar Olympos'a musallat olmuşlardır. Korsanların
    saldırıları zengin ve mamur şehri bir anda fakir düşürmüş ve önemini
    yitirmesine sebep olmuştur. Bundan sonra şehir önemsiz küçük bir kent olarak
    yaşamını sürdürmüştür.
    Venedik, Ceneviz ve Rodos şövalyelerinin Akdeniz'de cirit attığı Orta Çağ'da
    şehir biraz hareketlenmiş ise de Osmanlıların deniz üstünlüğünü kurmalarından
    sonra iyice önemini kaybetmiş ve XV. yüzyılda terk edilmiştir.
    Olympos, içinden geçtiği dereciğin iki yanına yayılmıştır. Kumsaldan da görülen
    ve mezarların üzerinde bulunan yüksek tepe Olympos'un akropolüdür. Üzerindeki
    yapı kalıntıları ise Orta Çağ'da bir kale şekline sokulan surlara aittir. Bu
    tepeden bakıldığında Venedik misali ırmağın güzel görüntüsünü
    seyredebilirsiniz. Irmak, kenarlarına yapılan poligonal teknikteki duvarlarla
    kanal haline sokulmuş, bugün de izlerini gördüğümüz köprü ile iki yaka
    birleştirilmiştir.
    Nehrin karşı tarafında hemen kıyıda görülen pencereli yapı şehrin hamam
    kalıntılarıdır. Olympos'un bu kıyısına nehrin üzerindeki iri taşlara basarak
    geçilebilir. Burada çalılıklardan çok zor gezilebilen Olympos'un tiyatrosu
    bulunur. Tiyatronun tonozlu paradosları, orkestraya ve çevreye dağılmış süslü
    kapı ve niş parçaları burada tipik bir Roma Devri tiyatrosunun bulunduğunu
    gösterir. Tiyatro ile deniz arasında Bizans Çağı bazilikası ve suru ile nehrin
    kenarındaki hamam kalıntılarıdır. Tiyatronun tonozlu paradosları, orkestraya ve
    çevreye dağılmış süslü kapı ve niş parçaları burada tipik bir Roma Devri
    tiyatrosunun bulunduğunu gösterir. Tiyatro ile deniz arasında Bizans Çağı
    bazilikası ve suru ile nehrin kenarındaki hamam nefis bir başka yapı kalıntısı
    yer alır. Ortada oluşan geniş açıklıktan anlaşıldığına göre şehrin agorasının
    ve gymnasionunun burada olması gerekmektedir.
    Olympos'a bir saatlik mesafedeki yanartaşın mitolojik öyküsü şöyledir:
    Yunanistan'a bağlı Argos'ta, Bellerophontes adlı tanrısal güzellikte bir
    delikanlı yaşarmış. Uçan at Pegasos'a sahip olmayı çok istediğinden dağ bayır
    damadan günlerce Pegasos'un peşinden koşturmuş ama muvaffak olamamış. Birgün
    tanrılar rüyasında uçan ata nasıl sahip olabileceğini bildirmişler. O da
    tanrıların istediği şekilde atın su içtiği bir anda kendine verilen altın gemle
    ata sahip olmayı başarmıştır.
    Ancak Bellerophontes birgün yanlışlıkla birisini öldürür. Bundan dolayı
    Argos'tan ayrılıp Tiryns kralı Proitos'un sarayına sığınır. Kraliçe bu
    yakışıklı gence çok geçmeden aşık olur. Onunla sevişmek ister. Fakat
    Bellerophontes konuk olduğu evin sahibine saygısızlık etmek istemez ve
    kraliçenin arzusunu geri çevirir. Kraliçe de kocasına yalan söyleyerek gencin
    kendisinin zorla koynuna girmek istediğini ileri sürerek ondan intikam almak
    ister. Kral öfkelenir ise de konuğunu öldürmek istemez ve onu öldürtmek için
    kayınbabası olan Lykia kralına bir mektupla birlikte gönderir.
    Bellerophontes Lykia'ya ulaşır. Kral onu Xanthos nehri yakınında karşılar ve
    dokuz gün misafir eder. Dokuzuncu günde damadının gönderdiği mektubu alır ve
    öldürülmesi gerektiğini anlar. Ancak o da öldüremez ve Khimaira'nın öldürmesini
    ister. Böylece ondan kurtulmayı düşünmüştür. Khimaira önü arslan arkası yılan,
    ortası keçi olan ve ağzından alevler saçan garip bir yaratıktır. Bellerophontes
    tanrıların isteği ve kanatlı atı Pegasos sayesinde Khimaira'yı yere serer.
    Kral, Bellerophonhes'e daha birçok zor işler vermişse de o hepsinin hakkından
    gelmiştir.
    Bunun üzerine kral onun tanrı soyundan geldiğine inanarak ona birçok armağanlar
    verir ve kızıyla evlendirir. Bellerophontes Poseidon soyundan gelmektedir. Bu
    evlilikten üç çocuğu olur, bunlardan kızı Laodameia, Zeus ile sevişir ve bu
    sevişmeden Sarpedon doğar. Sarpedon büyüyünce Lykia kralı olur. Troya savaşına
    katılır.
    Ben ta uzaklardan geldim yardıma
    Anaforlu Xanthos'tan geldim, uzak
    Lykia'dan.....
    diyerek savaşta geri kalanlara çıkışır ve birçok kahramanlık gösterdikten sonra
    Akhilleus'un silahlarıyla savaşan Patroklos tarafından öldürülür. Son nefesini
    verirken de vazifesini Glaukos'a devrederek ölür. Zeus oğlunun ölüsünü Lykia'ya
    götürmesi için Apollon'a emir verir.
    İşte böylece yer altı yaratıklarından Typhon ile Ekhidna'nın birleşmesinden
    doğan Khimaira, bugün Çıralı ve Yanartaş denilen Olympos'tan görülen dağda
    yaşarmış. Belerophontes'in uçan atı Pegasos'a binerek öldürdüğü Khimaira son
    nefesini verirken bile ağzından alevler çıkıyormuş. Bugün tabii gazların
    kayalar arasından çıkıp yanması işte bu efsane ile birleştirilir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır




    Nysa
    Aydın İli'ne bağlı Sultanhisar İlçesi sınırları içindeki Karia kentlerindendir.
    Kent ile ilgili en önemli bilgileri yaşamının büyük bölümünü Nysa'da geçiren
    Strabon'dan almaktayız. Strabon kentin iki bölümden oluştuğunu anlatmaktadır.
    Şehri ikiye bölen sel yatağının batısında gymnasion yer almaktadır. Kuzeyde
    Bizans yapı kalıntısı ve kütüphane yer almaktadır. Kütüphanenin kuzeyinde ise
    sahne binasında görülen kabartmalarıyla ayrı bir öneme sahip olan tiyatro
    bulunmaktadır. Sel yatağının doğusunda ise odeon ve bouleuterion yer alıyor.
    Şehrin nekropolü batıda ufak bir yerleşme yeri olan Akharaka yolu üzerinde
    bulunmaktadır.






    PERGE Pamphylia’nın önde gelen
    şehirlerinden biri olan Perge, Kestros (Aksu) Nehri’nin 4 kilometre batısında
    iki tepe arasındaki geniş bir ovanın üzerinde kurulmuştur.
    M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan ve Perge’den söz eden ilk yazar olan Skylax,
    şehrin Pamphylia’da olduğunu ifade eder. Yeni Ahit’de Havarilerin Faaliyetleri
    bölümünde “... Paul ve yoldaşları Paphos’tan ayrıldığı zaman Pamphylia’daki
    Perge’ye geldiler” cümlesi eski çağlarda Perge’ye denizden ulaşılabiliyor olduğunu
    gösterir. Tıpkı Kestros’un bugün uygun iletişim sağlaması gibi, eski çağlarda
    da dalgıçlar bölgeyi daha üretken kılıp Perge’de deniz ticaretine olanak
    sağlayarak önemli rol oynarlardı. Perge denizden 12 kilometre içerde
    olmasına rağmen, Kestros sayesinde bir kıyı şehri gibi denizin avantajlarından
    yararlanabiliyordu. Üstelik, içerde olmasından dolayı denizden gelen korsan
    saldırılarından da korunmuş oluyordu.
    Üçüncü ya da dördüncü yüzyıl dünya haritasının geç dönem kopyalarında Perge,
    Pergamum’da başlayan ve Side’de biten ana yolun yanında gösterilir.
    Strabo’ya göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Kalkhas isimli
    kahramanların liderliğinde Argos’tan gelen koloniciler tarafından
    keşfedilmiştir. Dilbilimsel araştırmalar Achaean’ların Pamphylia’ya M.Ö. ikinci
    bin yılın sonlarına doğru girdiğini doğrular. Bu çalışmalara ek olarak, 1953’te
    Perge şehrinin Helenistik giriş kapısının avlusunda yapılan kazılarda bulunan
    M.S. 120 – 121 yıllarına ait yazıtlar da bu kolonileşmeye tanıklık eder;
    heykellerin altlarındaki yazılarda şehrin efsanevi kurucularından Mopsos,
    Kalkhas, Riksos, Labos, Machaon, Leonteus ve Minyasas adlı yedi kahramandan söz
    edilir.
    Dördüncü yüzyılın ortalarına kadar Perge ile ilgili daha fazla yazılı kayıt
    yoktur. Bununla birlikte, Büyük İskender’in gelişine kadar Perge’nin Perslerin
    yönetiminde bulunduğu su götürmez bir gerçektir.
    M.Ö. 333’te Perge hiç direnmeden İskender’e teslim olmuştur. Perge’nin bu
    teslimci davranışı, olumlu politikasının yanı sıra o dönemde şehrin henüz
    koruyucu surlarla çevrilmemiş olması ile de açıklanabilir.
    İskender’in ölümünden sonra, Perge kısa bir süre Antigonos’un nüfuz alanına ve
    daha sonra Seleucid egemenliği altına girmiştir. Seleucidler ve Pergamum kralı
    arasındaki sınır anlaşmazlığı, Apamea Antlaşması’ndan sonra da devam edince
    Roma Konsolosu Manlius Vulso M.S. 188’de arabulucu olarak Roma’ya
    gönderilmiştir. Manlius Vulso, III Antiochos’un Perge’de bir garnizona sahip
    olduğu öğrenince Pergamum Kralı’nın ısrarı ile şehri kuşatmıştır. Bu noktada,
    garnizon komutanı, konsolosu Antiochos’un izni olmadan şehri teslim edemeyeceği
    konusunda bilgilendirmiş ve bunun için otuz güne ihtiyacı olduğunu söylemiştir.
    Bu sürenin sonunda da Perge Pergamum’un eline geçmiştir.
    Yaklaşık olarak M.Ö. 133’te Pergamum Krallığı Roma’ya devredildiğinde Perge,
    tam bağımsız olmuştur.
    M.Ö. 79’da Romalı devlet adamı Cicero, bazı davalarda savcılık görevi yürüten
    konsey yardımcısı Kilikyalı Gaius Verres’in kanunsuz davranışlarını senatoya şu
    ifadelerle anlatmıştır: “Bildiğiniz gibi, Diana’nın Perge’de çok eski ve kutsal
    bir tapınağı var. Şunu iddia ediyorum ki, bu tapınak da Verres tarafından
    soyulmuş, yağmalanmıştır ve Diana’nın heykelinden altın koparılmış ve
    çalınmıştır.”
    Perge’de kutsal sayılan tanrı ve tanrıçalar arasında Artemis’in önemli bir yeri
    vardır. Pamphylia lehçesinde Vanassa Preiia denilen bu eski Anadolu tanrıçası,
    Helenistik dönem madeni paralarının üzerinde bu adla görülür ve Yunan
    kolonileşmesinden sonra Artemis Pergaia adını alır. Madeni paraların üzerine
    kült heykel ya da kadın avcı olarak basılmasının yanı sıra, Perge’nin Artemis’i
    kazılarda bulunan bir çok heykel ve rölyefin de konusudur. Kare taş blok
    üzerinde kült heykel biçimindeki bir rölyef özellikle ilginçtir. Artemis
    Pergaia kültü, daha birçok şehirde, hatta Akdeniz çevresindeki ülkelerde bile
    görülür.
    Eski dünyada Artemis Pergaia’nın bu kadar ünlü olmasına rağmen, ona ait
    tapınağın izleri henüz bulunamamıştır. Şimdilik, Artemis’in altınla bezeli
    heykelini koruyan ve boyutları, güzelliği ve mimarisi antik yazarlar tarafından
    göklere çıkarılan bu ünlü anıtın madeni paralardaki şematik betimlemelerinden
    edinebildiğimiz bilgilerle yetinmeliyiz.
    M.S. 46’da , Perge Hıristiyan dünyası için önemli bir olaya ev sahipliği
    yapmıştır. Yeni Ahit, Havarilerin Faaliyetleri bölümünde, St. Paul’ün
    Kıbrıs’tan Perge’ye oradan da Pisidia’daki Antiocheia’ya gittiği ve sonra
    Perge’ye dönerek bir vaaz verdiği anlatılır. St. Paul daha sonra şehirden
    ayrılarak Attaleia’ya gitmiştir.
    İmparatorluk döneminin başlangıcından itibaren, Perge’de iş projeleri hayata
    geçirilmiş ve M.S. ikinci ve üçüncü yüzyıllarda şehir yalnızca Pamphylia’nın
    değil, tüm Anadolu’nun en güzel şehirlerinden biri haline gelmiştir.
    Dördüncü yüzyılın ilk yarısında, Büyük Konstantin (324 - 337) krallığı sırasında,
    Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmasıyla birlikte, Perge,
    Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Şehir beşinci ve altıncı
    yüzyıllarda da bir Hıristiyanlık merkezi olmayı sürdürmüştür. Sık görülen isyan
    ve akınlara karşı, kendilerini yalnızca akropolisin içinde savunabilen
    vatandaşlar, şehir surlarının içine çekilmişlerdir. Perge yedinci yüzyılın
    ortalarında baş gösteren Arap akınlarıyla kalan gücünü kaybetmiştir. Bu dönemde
    şehrin bir kısmı Antalya’ya göç etmiştir.
    Şehre giren bir kişinin karşılaştığı ilk bina, Kocabelen Tepesi’nin güney
    eteklerine inşa edilmiş Yunan-Roma tipi tiyatrodur. Yarım daireden biraz daha
    büyük olan cavea (seyirci oturma yerlerinin bulunduğu alan), ortasından geçen
    geniş bir diazomayla (yatay geniş basamak) ikiye ayrılmıştır. Toplam 13000
    kişilik tiyatro diazomanın altında 19, yukarısında 23 oturma sırasından oluşur.
    Roma tiyatrosu mimari kurallarına uygun olarak, giriş ve çıkış yolu olarak
    kullanılan tiyatro galerilerinde, izleyiciler diazomaya her iki uçtan, kemerli
    geçitlerden ve merdivenlerden geçerek her iki tarafta da bulunan paradoslardan
    (yan çıkış kapıları) ulaşırlar ve buradan da oturacakları yerlere dağılırlardı.

    Cavea ve sahne arasında orkestraya ayrılan alan, yarım daireden biraz daha
    geniştir. Orkestra alanı, üçüncü yüzyıl ortalarında gladyatör ve vahşi hayvan
    dövüşlerinin popüler olduğu zamanlarda arena olarak kullanılmıştır. Bu alanın
    etrafı, hayvanların kaçmasını engellemek için Herme formunda yapılmış mermer
    toplar arasından geçen oyma panellerle çevrilmiştir.
    Kısmen ayakta duran iki katlı sahne harabesi, sütunlu mimarisi ve heykel
    süslemeleriyle M.S. ikinci yüzyılın ortalarına tarihlendirilebilir. Harabenin
    cephesinde sanatçıların girişlerini ve çıkışlarını sağlayan beş kapı arasındaki
    sütunlar yukarıdaki dar bir podyumu destekler. Tiyatronun en belirleyici
    özelliği, podyumun bu yüzünü süsleyen mitolojik konulu rölyeflerdir. Sağdaki
    ilk rölyef, mitolojide nymph (su, dağ ve ormanlarda yaşayan periler) olarak
    bilinen kadınlardan biri ile Perge’nin can damarı Kestros (Aksu) Nehri’ni
    kişileştiren yerel bir tanrıyı betimler. Buradan itibaren rölyefler sırasıyla,
    şarap tanrısı ve tiyatroların kurucusu ve koruyucusu olan Dionysos’un tüm
    hayatını anlatır. Dionysos, Zeus’un ve bir kralın kızı olan ve baharla
    karşılaştırılan güzelliği dillere destan Semele’nin oğludur. Kocasını sürekli
    kıskanan Tanrıça Hera, oğlu ile birlikte Semele’den kurtulmak ister. Tanrıça,
    Semele’yi kandırmak için kızın annesinin kılığına girer ve Semele’den Zeus’u tüm
    ihtişamı ve gücüyle görmesine izin vermesi konusunda ikna etmesini ister. Her
    şeye inanan Semele oyuna gelir ve Zeus’a razı olması için yalvarır.
    Sevgilisinin yalvarışlarına dayanamayan Zeus, iki tekerlekli at arabasıyla
    Olympos’tan iner ve onlara görünür ancak, ölümlü Semele, Zeus’un parlaklığına
    dayanamaz ve alevler içinde kül olur. Ölürken, doğmasına henüz zaman olan
    aşkının meyvesine hayat verir ve onu alevlerin dışına fırlatır. Zeus bu erkek
    bebeği alır, kendi kalçasını yararak bebeği yerleştirir ve yarayı diker ve
    bebeği normal doğum zamanı gelene kadar orada saklar. Bu nedenle önce annesinin
    rahminden daha sonra da ikince kez babasının kalçasından dünyaya gelen çocuğa
    Dionysos-born (çifte doğan) adı verilir. Böylece, bebek Hera’nın
    kötülüklerinden korunabilmesi, beslenebilmesi ve yetişkinlik çağlarına
    erişebilmesi için, Hermes tarafından Nysa Dağı’ndaki nymph’lere götürülür.
    Nymphler, burada çocuğu özel ilgi ve sevgiyle büyütürler. En sonunda, genç bir
    adam olan Dionysos bir gün mağaranın duvarlarında yetiştirilen asmalardaki tüm
    üzümlerin suyunu içer. Şarap, böylece keşfedilir. Yeni içkisini dünyanın her
    köşesine tanıtmak ve asma kültürünü yaygınlaştırmak için şarap tanrısı, iki
    panterin çektiği iki tekerlekli arabasıyla dünya turuna çıkar.
    Ne yazık ki, bu güzel kabartmaların önemli bir bölümü sahnenin çökmesi sonucu
    hasara uğramıştır. 1985’de başlayan kazılar süresince bulunan bu parçalar,
    orijinalinde yapının değişik konulardaki daha fazla frizle süslendiğinin
    kanıtıdır. Yapının hangi bölümüne ait olduğu hala anlaşılamayan 5 metre uzunluğundaki bir
    frizin konusu özellikle ilginçtir. Bu frizde, Tyche sol elinde bir bereket
    boynuzu ve sağ elinde bir kült heykel taşır. Bunun her iki tarafında
    tanrıçalarına kurban etmek için boğalar getiren bir yaşlı adam ve iki gencin
    figürleri vardır.
    Tiyatrodan şehre giden asfalt yolun sağında eski çağlardan günümüze kalan en
    iyi korunmuş stadyumlardan biri vardır. 34x334 metre ölçülerindeki bu büyük
    dikdörtgen yapı, kuzey ucunda at nalı şeklindedir ve güneyi açıktır. Binaya
    büyük olasılıkla bu noktadan anıtsal ahşap bir kapıdan geçilerek girilmekteydi.
    Stadyumun altında, uzun kenarlarının her birinde otuzar ve kuzey ucundaki kısa
    kenarında on tane olmak üzere toplam yetmiş kemerli oda bulunmaktadır. Bu
    odalar birbirlerine bağlıdır ve her üç bölmede bir tiyatroya giriş vardır. Bu
    bölmelerin günümüze kadar ulaşabilenlerinin üzerindeki, sahiplerinin adının
    yazılı olduğu ve çeşitli malların listelendiği yazıtlardan bu yerlerin dükkan
    olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kemerli odaların üzerinde bulunan oturma
    sıraları 12,000 kişilik oturma kapasitesi sağlar. Üçüncü yüzyılın ortalarında
    gladyatör vahşi hayvan dövüşleri popüler olunca, stadyumun kuzey ucu koruyucu
    kafeslerle çevrilmiş ve arenaya dönüştürülmüştür. Mimarisi ve taş işçiliği, bu
    büyük yapının M.S. 2. yüzyıla ait olduğunu kanıtlar.
    Şehir surlarının dışında kalan dikkate değer bir başka kalıntı da Bithynia
    Valisi Plancius Verus’un kızı Plancia Magna’nın lâhdidir. Şehrin anıtlarla ve
    heykellerle bezeli birçok yerine sahip olan ve Perge’deki kamusal işlerin
    başını çeken Plancia Magna, varlıklı ve yurttaşlık bilincine sahip bir kadındı.
    Topluma yaptığı hizmetlerden ötürü, halk, meclis ve senato Plancia’nın
    heykellerini dikmiştir. Çeşitli yazıtlarda Plancia’nın adı şehrin idaresindeki
    en üst düzey memurluk olan “demiurgos” sıfatı ile birlikte yazılır. Buna ek
    olarak, Plancia Magna, ömür boyu tanrıların anası rahibesi, Artemis Pergaia
    rahibesi ve imparatorluk kültü baş rahibesi idi.
    Perge’nin büyük bir kısmı, bazı bölümlerinin tarihi Helenistik döneme kadar
    uzanan surlarla çevrilidir. İstihkam duvarlarının üzerine 12 – 13 metre yüksekliğinde
    kuleler inşa edilmiştir. Ancak sürekli barışın ve sükunetin sağlandığı Pax
    Romana döneminde surlar önemini yitirmiş ve duvarların ötesinde tiyatro ve
    stadyum gibi yapılar hiç korkmadan inşa edilmiştir. Dördüncü yüzyılda yapılan
    surlardaki geç döneme ait kapıların birinden geçerek şehre giren biri, daha
    sonraki dönemlerde yapılan duvarlarla çevrili 40 metre uzunluğunda
    küçük, dikdörtgen bir avluya gelir. Bu avludan zafer takı formunda ve oldukça
    süslü ikinci bir kapıya, güney kapısına geçilir. Bu kapı, 92 metre uzunluğunda ve 46 metre genişliğinde
    trapezoid biçimli avluya çıkar. İmparator Septimus Severus ( M.S. 193 - 211)
    hükümdarlığı süresince tören alanı olarak kullanılan bu avlunun batı duvarında
    anıt çeşme ya da nymphaeum vardır. Yapı, geniş bir havuzun arkasında iki katlı
    zengin süslemeli bir bina cephesinden oluşmaktadır. Yazıtından yapının, Artemis
    Pergaia, Septimius Severus ve karısı Julia Domna ve oğullarına ithaf edildiği
    açıktır. Nymphaeum kazılarında bulunan binanın cephesine ait bir yazıt, bina
    cephesinin parçaları ve Semptimius Severus’un ve karısının mermer heykelleri,
    şimdi Antalya Müzesi’ndedir.
    Nymphaeum’un tam kuzeyindeki anıtsal koridor, Pamphylia’daki en geniş ve en
    muhteşem hamama açılır. 13x20 metre ölçülerindeki geniş havuz (natacia), kamuya
    açık büyük spor alanının (palaestra) güney portico’sunda (sütunlu giriş) yarım
    daire formunda bir odanın içini kaplar. Palaestra, ön tarafta bir portico ile
    sınırlandırılır. Pergeliler palaestra’da spor yaptıktan sonra bu havuzda
    temizlenirlerdi. Ön cephenin dinamik mimarisinden, cephede kullanılan renkli
    mermerlerden ve dekor olarak kullanılan Genius, Heracles, Hygiea, Asklepios ve
    Nemesis heykellerinden, bu alanın göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip olduğu
    açıktır. Buradan bir başka kapı, gene havuzlu bir alan olan frigidarium’a
    (soğuk su odası) çıkar. Hamama girecek insanlar bu havuza girmeden önce havuzun
    kuzey kenarı boyunca sığ bir kanaldan akan suda ayaklarını yıkarlardı.
    Varolan kanıtlar frigidariumun Muse (Zeus ve Mnemosyne’nin dokuz kızının, dokuz
    sanat dalı tanrıçası kız kardeşin her birine verilen genel ad) heykelleriyle
    bezendiğini gösterir. Buradan sonra birbirine bağlantılı tepidarium ve
    caldarium vardır. Bu odaların altında kazan dairesinden gelen sıcak havanın
    dolaşımını sağlayan ısıtma sistemine ait tuğla dizileri görülür. Roma hamamında
    yıkanmak çok aşamalı bir işlemdi. Hamama giren kişi ilk olarak apodyterium denilen
    bir odada giysilerini çıkartır ve bundan sonra spor yaptığı palaestra’ya
    girerdi. Gösterdiği fiziksel efor sonucu oluşan terinden ve kirinden arınmak
    için havuza girer ya da caldrium’daki sıcak suyla yıkanırdı. Buradan sonra,
    soğuk su banyosu için tepidarium’a ya da frigidarium’a giderdi. Roma döneminde
    hamam sadece yıkanmak için kullanılan bir yer değil, aynı zamanda erkeklerin
    günlerini geçirmek için buluştukları ya da çeşitli önemli konuları
    tartıştıkları bir yerdi. Frigidarium’un kuzeyindeki uzun dikdörtgen bölüm
    muhtemelen hamama gelenlerin gezindiği ve sohbet ettiği bir yerdi. Bu odanın
    batı duvarlarında uzun, mermer bir sıra vardır. Kazılar süresince birçok sütun
    tabanında bulunan yazıtlar, sütunların üzerinde bulunan heykellerin Claudius
    Peison isimli biri tarafından bağışlandığını gösterir.
    İçerdeki avlunun kuzey ucunda Perge’nin en görkemli yapısı olan Helenistik
    giriş kapısı vardır. Tarihi M.Ö. üçüncü yüzyıla uzanan ve arkasında at nalı
    şeklinde bir avlu olan iki kuleden oluşan bu kapı, çağın savunma stratejisine
    uygun olarak akıllıca tasarlanmıştır. Kuleler üç katlıdır ve koni şeklindeki
    çatılarla örtülmüştür. Plancia Magna’nın yardımıyla, M.S. 120 ve 122 yılları
    arasında bu avlunun dekorasyonunda çeşitli değişiklikler yapılmış ve savunma için
    kullanılan bu yapı şeref avlusuna dönüştürülmüştür. Bina cephesini oluşturmak
    için kat kat renkli mermerler döşenmiş, birkaç yeni niş açılmış ve korinth
    tarzı sütunlar ilave edilmiştir. Alt kısımlardaki nişlerde Afrodit, Hermes, Pan
    ve Dioskouroi gibi tanrı ve tanrıçaların figürleri yer almaktaydı. Avluda
    yapılan kazılarda dokuz heykelin yazılı kaideleri bulunmuştur ancak heykellere
    henüz ulaşılamamıştır. Yazıtlara göre, muhtemelen yukarıdaki nişlerin içinde
    yer alan bu heykeller, tarihi belgelerde de anlatıldığı gibi Truva Savaşı’ndan
    sonra Perge’yi kuran efsanevi kahramanları temsil etmekteydi. İki heykel
    kaidesi üzerindeki yazıtta, M. Plancius Varus ve oğlu C. Plancius Varus’un
    isimleri Perge’ye karşı olan cömertliklerinden ve yüceliklerinden dolayı “kurucu”
    sıfatıyla yer almaktadır, kendilerine bu şeref uygun görülmüş ve Perge’nin
    ikinci kurucuları olarak kabul edilmişlerdir.
    At nalı şeklindeki avlu kuzeyde Plancia Magna tarafından yaptırılan zafer takı
    şeklindeki anıtsal giriş kapısı ile sınırlandırılmıştır. Kazılarda ortaya
    çıkartılan heykel kaidelerindeki yazılar, giriş kapılarındaki nişlerde
    Nerva’dan Hadrian’a kadar olan süreçte hükümdarlık süren imparatorların ve
    karılarının heykellerinin durduğunu göstermektedir.
    65 metrekarelik agora, Helenistik giriş kapısının doğusunda yer alır. Geniş bir
    stoa (kenarları sütunlu gezinti caddesi), dört bir kenardan dükkanlar dizili
    bir merkezi çevreler. Bu dükkanların zeminleri renkli mozaiklerle döşenmiştir.
    Kuzey portico’daki bir dükkanın önünde eski oyunlarda kullanılan ilginç bir taş
    görülebilir. Kişi başına altı taş ile oynanan ve bu taşların zar gibi atıldığı
    oyunun, benzer taşlara komşu şehirlerde de rastlanmasından dolayı, o dönemlerde
    bölgede popüler olduğu sanılmaktadır. Avlunun ortasında Side’deki agora’da
    (çarsı) olduğu gibi yuvarlak bir yapı vardır; bu yapının kesin özellikleri
    henüz bilinmemektedir.
    Kuzeyden güneye şehir merkezi boyunca, restorasyon çalışmaları halen süren
    sütunlu bir cadde, acropolis’in (hisar) yakınında bulunan Demetrios-Apollonios
    Zafer Takının altından geçerek uzanmaktadır. Bu cadde doğudan güneye inen bir
    başka cadde ile kesişir. 250
    metre uzunluğundaki bu caddenin iki kenarında,
    arkalarında sıra sıra dükkanlar bulunan geniş portico’lar vardır. Bu şekilde,
    iki tarafı sütunlu mimari, Romalıların perspektif anlayışlarını yansıtan
    çeşitli örnekler sunar. Ayrıca bu portico’lar insanlara kışın şiddetli
    yağışlardan ve yazın Perge’nin kavurucu sıcaklarından korunabilecekleri yer
    sağlardı. İklim koşullarına uygun olmasından dolayı, bu tip caddelere güney ve
    batı Anadolu şehirlerinde sık sık rastlanırdı. Perge’nin sütunlu caddesinin en
    ilgi çekici yanı yolu ortadan bölen havuzumsu su kanallarıdır. Nehir tanrısı
    Kestros tarafından akıtılan bu temiz ve berrak su, caddenin kuzey ucundaki anıt
    çeşmeden (nymphaeum) çıkar, oradan da durgun bir şekilde kanallara akar ve
    Pamphylia’nın kavurucu sıcaklarında Pergelileri bir nebze serinletirdi. Hemen
    hemen caddenin tam ortasında, portico’ya ait rölyeflerle bezeli dört sütun göze
    çarpar. İlk sütunda dört atın çektiği bir savaş arabasına binen Apollo; ikinci
    sütunda avcı kadın Artemis; üçüncü sütunda şehrin mitolojik kurucularından
    Calchas ve son olarak dördüncü sütunda şans tanrıçası Tyche (Şans)
    betimlenmiştir.
    Ana yol, akropolisin ayağında M.S. ikinci yüzyılda inşa edilen bir başka
    nymphaeumda (anıt çeşme) son bulur. İki katlı yapının zengin cephe mimarisi ve
    sayısız heykelleri, yapıyı Perge’nin en dikkat çekici anıtlarından biri yapar.
    Kaynaktan getirilen sular, çeşmenin tam ortasındaki nehir tanrısı Kestros
    heykelinin altından aşağıdaki havuza boşalır ve buradan kanallar yoluyla
    caddelere akardı.
    Caddelerin kesiştiği Apollonios Zafer Takından sola dönüp Helenistik kapıdan
    geçince Perge’nin en eski binası olarak bilinen palaestra ile karşılaşılır.
    Burada, öğretmenleri denetiminde şehrin gençleri güreş antrenmanı ve beden
    eğitimi yaparlardı. Bir yazıta göre, odalarla çevrilmiş olan açık alandan
    oluşan bu büyük kare yapı, C. Julius Cornutus tarafından M.S. 41 – 54 yılları
    arasında hüküm süren İmparator Claudius anısına yaptırılmıştır.
    Sanatçılar tarafından mermer bir kente dönüştürülen Perge, modern şehir
    planlamacılarını kıskandıracak kusursuz şehir planıyla gerçekten muhteşemdi.
    Birinin şehrin görkemini tam olarak anlayabilmesi için Antalya Müzesi’ni
    ziyaret ederek Perge’den çıkarılıp burada sergilenen yüzlerce heykeli görmesi
    gerekir.
    Perge’nin yetiştirdiği ünlü adamlar arasında Fizikçi Asklepiades’den, felsefeci
    Varus’tan ve matematikçi Apollonios’tan söz edilebilir.
    Perge’de kazı çalışmaları Türk arkeologlar tarafından 1946’dan beri devam
    etmektedir.
    Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.

    _________________
    .................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    novanda




    Mesaj Sayısı: 150
    Deneyim seviyesi: 227
    Kayıt tarihi: 23/09/10

    MesajKonu: DEVAMI   C.tesi Ocak 22, 2011 1:24 am

    Myus
    Bafa Gölü kıyısında, Miletos'un 15
    km. doğusunda, Avşar Köyü yakınlarında bulunmaktadır.
    Strabon Myus'un Atina kralı Kodros'un oğlu Kydrelos tarafından kurulduğunu
    bildirilmektedir. Yine Strabon'un anlattığına göre Panionion birliğine dahil
    kentlerden birisidir. Herodotos, İ.Ö. 499'da Pers donanmasının Myus kenti
    açıklarına demirlediğini bildirmektedir. Ancak Herodotos Myus'un İ.Ö. 494'teki
    Lade Deniz Savaşına sadece üç gemi ile katıldığını bildirmektedir. Yapılan
    kazılarda antik kaynaklarda adı geçen ve beyaz mermerden yapıldığı bilinen
    Dionysos tapınağı ortaya çıkarılmıştır. Kent üzerinde bugün Dionysos tapınağına
    ait parçalar, Arkaik Döneme ait sur duvarları ve Bizans kalesi kalıntıları
    görülmektedir


    Myra (Demre, Kale)
    Antalya'nın Kale (Demre) ilçesinde bulunan Kaş - Finike arasındaki çarpıcı kaya
    mezarlarıyla ünlü Myra'ya düzgün bir yolla kolayca ulaşılır. Aziz Nicholaos'ın
    piskoposluk yaptığı ve bu nedenle tüm Orta Çağ boyunca ününü sürdüren Myra
    önemli bir Lykia kenti olup isme "Yüce Ana Tanrıçasının yeri"
    anlamına gelmektedir. Lykia dilinde "Myrrh" olarak geçen Myra, Demre
    ovasını kuzeybatıdan çeviren dağların denize bakan yamacına kurulmuştur. Önce
    bugünkü kaya mezarlarının üzerindeki tepeden kurulan şehir daha sonraları
    aşağıya inerek genişlemiş ve Lykia'nın çok önemli altı büyük kentinden birisi
    olmuştur. Kentin M.Ö. IV. yüzyılda basılan ilk sikkesi üzerinde ana tanrıça
    kabartması vardır.
    Antik kaynakların M.Ö. I. yüzyıldan itibaren Myra'dan bahsetmelerine rağmen,
    kaya mezarlarından ve bastıkları sikkelerden, şehrin en az M.Ö. V. yüzyılda varolduğu
    anlaşılmaktadır.
    Şehrin içinden geçen Demre Çayı (Myros) deniz ticaretini geliştirmiş ancak
    korsanların kolayca baskın yapmalarına neden olmuştur. Bu nedenle Myralılar
    limanları Andriake'de, nehrin ağzına bir zincir gererek bu baskınları
    durdurmaya çalışmışlardır. M.Ö. 42'de Sezar'ı öldüren Brutus asker toplamak
    için Lykia'ya gelmiş, Xanthos'u aldıktan sonra komutan Lentulus'u para toplamak
    için Myra'ya göndermiştir. Myralılar buna karşı çıkmışlar ve kendilerini
    müdafaa etmeye çalışmışlarsa da komutan nehrin ağzına gerilen zincirleri
    kırarak şehre girmiştir. M.S. 18'de Tiberius'un evlatlığı olan Germanicus ve
    karısı Agrippina burayı ziyaret etmişler ve Myralılar limanları olan
    Andriake'ye onların heykellerini dikerek kendilerine olan saygılarını göstermişlerdir.
    M.S. 60'da ise St. Paul Roma'ya giderken Myra'da gemi değiştirir. Eski
    kaynaklar Myra ile Limyra arasında gemi seferlerinin yapıldığını kaydederler.
    Lykia Birliği'nin metropolisi olan Myra M.S. II. yüzyılda büyük bir gelişme
    göstermiş, burada Lykialı zengin kişilerin yardımları ile birçok yapı
    yapılmıştır. Örneğin Oinoandalı Licinius Langus 10.000 dinar vererek tiyatro ve
    portikoyu yaptırmıştır. Ayrıca Rhodiapolisli ve Kyeanaili Iason'un da Myra'nın
    imarı için çok yardım ettigini kitabelerden anlıyoruz. Aziz Nicholaos'ın
    Myra'da başpiskoposluk yaptığı II. Theodosion (408 - 450) zamanında Myra'nın
    Lykia Bölgesi'nin başşehri olduğu bilinmektedir. Şehir VII. yüzyıldan
    başlayarak IX. yüzyıla kadar devamlı Arap akınlarına uğramış, 809 yılında Harun
    El Reşit'in komutanlarından birisi Myra'yı zaptetmiştir. 1034 tarihinde
    Arapların yaptığı deniz hücumlarında St. Nicholaos Kilisesi yıkılmıştır.
    Arap akınlarının verdiği huzursuzluk, Myros Çayı'nın sık sık taşması, bu taşma
    nedeniyle gelen toprakla bazı yapıların dolması ve bu arada meydana gelen
    depremler şehrin terk edilmesine ve Myra'nın köy hüviyetine bürünmesine sebep
    olmuştur. Türkler bu bölgeye geldikleri zaman böylesine küçülmüş bir Myra
    bulmuşlardır.
    Tiyatronun üzerindeki dağda bulunan akropolde fazla birşey kalmamıştır. 1842'de
    Myra'yı ziyaret eden ve akropole çıkan Spratt burada küçük taşlardan başka
    birşey kalmadığını görmüştür. Roma Devri'nden kalma şehir surlarında yer yer
    Hellenistik Devir'den kalma ve hatta M.Ö. V. yüzyıla ait olan duvar kalıntıları
    bulunmaktadır. Tiyatronun yakınında şehre doğru giderken, yolun sonunda hamam
    veya bazilika olabilecek geç devir kalıntıları görülmektedir.
    Myra'nın su ihtiyacı Demre deresinin aktığı vadi kenarındaki kaya yüzüne açılan
    kanallarla karşılanmaktaydı. Bugünde bu kanalları görmek mümkündür. Myra'nın
    diğer yapıları bugün toprak altında olup gün ışığına kavuşacakları zamanı
    beklemektedirler. Myra'ya gelirken yol üzerindeki Karabucak mevkiinde, günümüze
    kadar iyi korunmuş Roma Devri mezar anıtı dikkati çeker.
    Çay ağzındaki Myra'nın limanı olan Andriake'nin üzerinde kehanet merkezi
    olmasıyla ünlü Sura antik kenti Sura'dan birkaç km uzaklıktaki Gürses'te ise
    Trebenda antik kenti yer alır. Şimdi tiyatrodan başlayarak kaya mezarlarını ve
    St. Nicholaos Kilisesi'ni tanıyalım:
    Myra'nın görkemli tiyatrosu oldukça sağlam olarak günümüze kadar gelebilmiştir.
    Arkasındaki dik dağın yamacında kurulan tiyatronun caveası büyük ölçüde
    kayalara oyulmuştur. Tiyatro daha sonraları arena olarak da kullanılmış, bu
    nedenle bazı düzenlemeler yapılmıştır.
    Kaya mezarlarıyla ünlü Myra'da mezarlar hemen tiyatronun üzerinde ve doğu
    taraftaki nehir nekropolü denilen yerde olmak üzere iki yerde toplanmıştır.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.



    MİLETUS
    Miletus (Milet): Milet, Aydın ili, Söke ilçesi sınırları içerisinde Söke’ye 30 km. uzaklıkta ve Akköy
    yakınlarındadır.
    Milet’te ilk kazılar 1899’da Th. Wiegand tarafından başlatılmış ve 1938’e kadar
    devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra tekrar başlatılan çalışmalar
    hâlen kazı ve onarımlarlarla Alman uzmanlar tarafından sürdürülmektedir.
    M.Ö. 38’de şehir, Roma imparatorlarının özel ilgisiyle özerkliğini elde etti.
    Böylece Milet İyon şehirleri arasında metropol düzeyine ulaştı. M.S. 3.
    yüzyıldan başlayarak, bu parlak dönem yavaş yavaş kötüye gitmeye başladı.
    Şehir, limanlar alüvyonla doldukça, etrafı bataklığa döndükçe ve sıtma
    tehlikeli boyutlara ulaştıkça terk edilmeye başlandı. Bizans döneminde, şehrin
    sınırları oldukça daralmıştı ve binalar tiyatronun çevresinde toplanmıştı.
    Duvarlar yeniden inşa edildi ve bazı binalar restore edildi. M.S. 6. yüzyılda
    ilerlemek için yapılan çabalar ise uzun sürmedi.
    Milet kuruluşunda bir liman kenti olmakla beraber, Büyük Menderes nehrinin
    getirdiği alüvyonlarla liman doldurulduğu için bugün denizden içeride
    bulunmaktadır. Kentte ızgara plân uygulanmış ve yapılar bu plânın öngördüğü
    biçimde konumlanmışlardır. Kentte bulunan yapılar arasında 15.000 kişilik
    kapasitesi olan ve son yıllarda onarılmaya başlanan Roma çağı yapısı Tiyatro,
    M.S. 1. yüzyılda inşa edilmiş Roma Hamamları, ana dini merkez olan Delphinion,
    Kuzey Agora, M.S. 1. yüzyıla ait Ionik Stoa, Capito hamamları, Gymnasium, 2.
    yüzyılda inşa edilen Bouleterion, 164x196 m. boyutlarındaki Güney Agora, M.S.
    2. yüzyılda yapılan Faustina Hamamı önem kazanır.


    Magnesia
    Magnesia ad Meandrum, Aydın İli, Germencik İlçesi Ortaklar Bucağına bağlı Tekin
    Köy sınırları içinde Ortaklar-Söke karayolu üzerinde yer almaktadır. Kent,
    kuruluşunun anlatıldığı efsaneye ve antik kaynaklara göre Thessalia'dan gelen
    ve Magnetler olarak isimlendirilen bir kavim tarafından kurulmuştur. Apollon'un
    kehaneti ve lider Leukippos'un öncülüğünde o dönemde bir koy olan bugünkü Bafa
    Gölü kıyısında karaya çıkan Magnetlerin kurdukları ilk Magnesia'nın yeri kesin
    olarak bilinmemekle birlikte, Menderes Nehri kenarında olduğunu antik
    kaynaklardan öğrenmekteyiz. Menderes'in sürekli yatak değiştirip taşması sonucu
    oluşan salgın hastalıklar ve Perslere karşı daha emin bir kent kurma zorunda
    kalmaları nedeniyle Magnetler, İ.Ö. 400 yıllarında kenti bugünkü yerinde,
    Gümüşçay'ın yanında yeniden kurmuşlardır. Hellenistik Dönemde önce Seleukos,
    ardından Bergama Krallığı'nın hakimiyetine giren Magnesia, Roma Döneminde
    önemini korumuş, Bizans Döneminde piskoposluk merkezi olmuştur. Magnesia, bir
    kent suru ile çevrili, yaklaşık 1.5
    km. çapında bir alanı kapsayan, ızgara planlı cadde ve
    sokak sistemine sahip bir kentti ve Priene, Ephesos, Tralleis üçgeni arasında
    ticari ve stratejik açıdan önemli bir konuma gelmişti. Magnesia antik kenti
    fazla yıkım ve tahribata uğramamıştır. Bunda nehir taşmalarının ve Gümüş
    Dağı'ndan inen yağmur sularının getirdiği mil tabakasının kenti örtmesinin de
    payı yüksektir. Magnesia'da ilk kazılar kısa süreli bazı araştırmalardan sonra
    1891 yılında Berlin Müzesi adına Carl Humann tarafından yapılmıştır. 21 ay
    süren bu kazılarda tiyatro, Artemis tapınağı ve sunağı, agora, Zeus tapınağı ve
    prytaneion kısmen ya da tamamen ortaya çıkarılmıştır.
    Magnesia'da bulunan eserler Paris, Berlin ve İstanbul müzelerinde
    sergilenmektedir. 1893 yılında sona eren kazılardan yaklaşık 100 yıl sonra,
    yavaş yavaş ortadan kaybolmakta olan Magnesia'da kazılara 1984 yılında Kültür
    Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi adına yeniden başlanmıştır. Magnesia'nın
    zamanımızdaki ünü antik dönem mimarı Hermogenes'ten kaynaklanmaktadır. Antik
    Dönem yazarı mimar Vitruvius'a göre Hermogenes oktagonal pseudodipteros tapınak
    planını uygulayan ilk mimardır. Vitruvius, Hermogenes'in baş yapıtının
    Magnesia'daki Artemis Leukophryene tapınağı olduğunu söyler. Hermogenes'in
    tapınağı, Arkaik Döneme (İ.Ö. 6 yy.) ait olan Artemis tapınağının kalıntıları
    üzerine Hellenistik Dönemde (İ.Ö. 3/2 yy.) inşa edilmiştir. Tapınak, İon
    düzeninde 8 x 15 sütunlu olup 67.50 x 40 metreyi bulan boyutlarıyla Anadolu'nun
    4. büyük tapınağıdır. Tapınağın önünde "U" formlu planıyla Bergama
    Zeus sunağına öncülük eden bir sunak bulunmaktaydı. Sunak, yüksekliği iki insan
    boyuna ulaşan kabartma ve heykellerle bezenmişti. Magnesia'daki diğer önemli
    bir yapı ise bugün toprak altında kalmış olan tiyatrodur. Magnesia tiyatrosu
    (İ.Ö. 2 yy. sonu), Vitruvius'un verdiği genel tiyatro planına en fazla uyan
    ender örneklerden biridir. 100 yıl önceki kazılardan sonra yeniden toprakla
    örtülen diğer yapıların başında yine Hermogenes'in yaptığı varsayılan agora ve
    Zeus tapınağı gelmektedir. 26.000
    m² lik boyutu ile döneminin en büyük çarşıları arasında
    yer alan agoradaki Zeus tapınağının cephesi bugün Berlin Bergama Müzesi'nde
    sergilenmektedir. Magnesia'da bugün görülebilen diğer yapılar Roma İmparatorluk
    dönemi ve daha sonralarına aittir. Spor ağırlıklı bir eğitim merkezi olan
    gymnasion, Milet'teki Faustina hamamının küçük bir kopyası olan hamam, tiyatro
    ile Artemision arasında yer alan odeion, 25.000 kişilik stadion, su yolu
    theatron olarak adlandırılan, tiyatro planlı bitmemiş bir yapı, çarşı
    bazilikası, niteliği henüz bilinmeyen bir Bizans yapısı ve Artemision'u da
    çevreleyen Bizans suru Magnesia'da bilinen diğer yapılardır. 15. yüzyıla ait
    enine planlı Çerkez Musa Camii ise örenyerinin tek İslâmî yapısıdır. Yabancı
    ekiplerin büyük olanaklarla çalıştıkları Ephesos, Milletos, Aphrodisias ve
    Hierapolis gibi ünlü antik kentlerimiz arasında, onlardan hiç de aşağı kalmayan
    ün ve öneme sahip bu ören yerimizi gezin, görün, tanıyın, tanıtın.


    Limyra (Turunçova)
    Finike'ye 9 km
    uzaklıkta bir harabe yeri de Limyra'dır. Turunçova - Kumluca arasındaki
    Torunlar'da bulunan antik kent, 1216
    m yüksetlikteki bir tepenin eteğinde kurulmuş olup yol
    üzerindedir.
    Limyra, Lykia'nın en eski şehirlerinden birisidir ve eski adı da Zemuri'dir. Bu
    şehrin varlığı M.Ö. V. yüzyıldan beri bilinmektedir.
    Zengin topraklara sahip olan şehir, giderek zenginleşmiştir. Lykialı Perikles,
    Perslere karşı Lykia Birliği'ni kurmak için Limyra'yı başkent olarak kullanmış,
    Lykia'nın sönmeyen özgürlük meşalesinin ateşini bu kentte yakmıştır. Bilindiği
    üzere M.Ö. IV. ve V. yüzyıllarda bütün Anadolu gibi Lykia da Pers egemenliği
    altında bulunmakta ve Anadolu, satrap adı verilen genel valilerle yönetilmekteydi.
    Büyük İskender M.Ö. 333 yılında Perslerin egemenliğine son vermiş, böylece
    Büyük İskender'in eline geçen bölge onun bıraktığı Vali Nearkhos tarafından
    idare edilmiştir. İskender'in ölümünden sonra paylaşılan imparatorluğun bu
    bölgesi; önce Antigonos'un, ondan sonra M.Ö. 301 yılında Lysimakhos'un eline
    geçmiştir. Bundan sonra tekrar Ptolemaiosların buraya sahip olduğunu görüyoruz.
    Böylece şehir kısa aralıklarla İskender'in generalleri arasında el
    değiştirmiştir. Ptolemaiosların yönetiminde M.Ö. 197 yılına kadar kalan bölge
    ve Limyra şehri nihayet bu tarihte Suriye Kralı III. Antiokhos tarafından
    alınarak Suriye Krallığı'na bağlanmıştır.
    Bundan sonra Magnesia Savaşı'nda Antiokhos'un yenilmesiyle yapılan Apemaia
    Antlaşması'na göre Limyra, Rodos Krallığı'na verilmiştir. Ancak Lykialılar bu
    Rodos egemenliğinden pek hoşlanmamışlar, bu nedenle sık sık başkaldırarak
    Roma'nın dikkatini bu bölgeye çekmeye çalışmışlardır. Nihayet Romalılar M.Ö.
    167'de bölgeye Rodos Krallığı'ndan alarak kendi kontrolleri altına tutmuşlardır.

    M. Ö. II. yüzyılda Lykia Birliği içinde gördüğümüz Limyra, kendi adına birlik
    parası bastırabilecek durumdaydı. M.Ö. I. yüzyıl ve M.S. II. yüzyıl arası,
    Perikles döneminden sonra Limyra'nın en parlak dönemi oluşmuştur. Ne varki M.S.
    141'de meydana gelen deprem Limyra'yı alt üst etmiş, büyük zarar vermiştir. Bu
    depremden sonra bölgenin zenginlerinden olan Opramoas şehrin yeniden
    kurulmasına yardım etmiş, bu arada kitabesinden öğrendiğimize göre tiyatroyu da
    bu zengin şahıs yeniden yaptırmıştır.
    Bizans dönemi de bir hayli parlak geçen Limyra'nın bu dönemde Piskoposluk
    Merkezi olduğunu görüyoruz. Ancak IX. yüzyıldaki Arap akınlarından sonra şehir
    önemini yitirerek terkedilmiştir.
    Yolun kenarında Limyra'nın tiyatrosu bulunmaktadır. Tiyatro M.S. 141 yılındaki
    büyük depremle yıkılmış, zengin Opramoas tarafından yeniden yapılmıştır. Bugün
    tiyatronun tonozlu, çift diazomalı skenesi yıkılmış durumdadır. Tiyatronun
    karşısında, yer yer sökülen Roma ve Bizans Devri surları bulunur.
    Sur duvarın yukarı bir çevirme yapmakta, bunun için de Perikles'in sarayı
    bulunmaktadır. Surların arasından geçilirse bu kısma ulaşmak daha kolay
    olacaktır. Ayrıca şehrin caddesi bir derenin istilasına uğrayarak sular altında
    kalmış ve dramatik bir görünüşe sahip olmuştur.
    Tiyatronun üzerinde bulunan mezar anıtının kitabesinde Katabura'ya ait olduğu
    anlaşılmaktadır. Kabartmalarla süslü kaidesinin üzerinde bir lahdin yükseldiği
    bu anıt mezar, M.Ö. 350 tarihlidir. Katabura, Limyra Kralı Perikles'in kardeşi
    veya akrabası olmalıdır.
    Doğu nekropolünde kayaya oyulmuş ion sütunlu M.Ö. IV. yüzyıla tarihlendirilen
    bir mezar anıtı ile üzerinde kabartmaları bulunan bir diğer mezar dikkat
    çekicidir. Limyra yakınındaki Çavdır'da dere kenarında bulunan M.Ö. IV. yüzyıla
    ait lahit ilginçtir. Bu mezarın bir tarafında baba, diğer tarafında anne ve
    çocuk kabartmaları görülür. Finike'den Elmalı istikâmetine giderken yolun
    kuzeydoğu tarafında bulunan tepede grup halinde Lykia kaya mezarlarının nefis
    görüntüleri ile karşılaşılır.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.



    Laertes
    Toros Dağları üzerinde, Dim Vadisi ağzında yükselen Cebel-i Reis dağının
    eteğine kurulmuştur. Alanya'dan yaklaşık 25 km. uzaklıktadır. En yakın köy
    Gözüküçüklü'dür. Antik Çağda Dağlık Kilikya olarak bilinen bölgenin sınırları
    içerisindedir. Strabon kentten, limanı olan ve göğüs biçiminde bir tepe üzerine
    kurulmuştur diye söz eder. Kentin günümüze kadar gelebilen önemli kalıntıları
    olarak gözetleme kulelerini, Caracalla eksedrasını, odeon veya tiyatroyu, Zeus
    Megistos tapınağını, Apollon tapınağını, Caesar tapınağını, agora, hamam ve
    nekropolünü sayabiliriz. Kentte Hellenistik Döneme ait kalıntıların olmayışı,
    bu sırada bölgenin korsanların elinde oluşuna ve dolayısıyla imar faaliyetlerinin
    yeterince yapılamayışına bağlanmaktadır. Kentin tarihini daha erkene götüren ve
    bu kentte bulunmuş İ.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen, üç yüzü Fenike dilli yazıt
    Alanya Müzesi'nde sergilenmektedir. Laertes'te bulunan diğer bir eser, Alanya
    Müzesinde sergilenen "Romalı bir askere ait olan diploma", kentin
    askeri yönüne ışık tutacak özelliktedir. Kalıntılar Roma Dönemine
    tarihlenmektedir.


    Labranda
    Zeus Labraundos'un kutsal alanı olan Labranda, eski Karia'da (Güneybatı
    Anadolu), bağlı olduğu Mylasa (Milas) şehrinin 14 km. kuzey doğusunda yer
    almaktadır.
    En eski buluntular yaklaşık İ.Ö. 600 yılına aittir. 6. ve 5. asırlarda kutsal
    alan, sonradan tapınak terası olarak kullanılan alan tek küçük suni bir
    düzeltiden oluşuyordu. 497'de kutsal alanda bir savaş yapılmış ve Karia ordusu
    müttefikleri Miletlilerle beraber Pers ordusuna yenilmiştir.
    İ.Ö.4. yy. tapınağın en önemli devridir. Mausolos (İ.Ö.377-352) ve İdrieus
    (İ.Ö. 351-344) adlı satraplar zamanında burası yeni bir görünüm kazanmıştır.
    355'de Labranda'daki yıllık kurban şöleninde Mausolos kendisine yönelik bir
    suikastten son anda kurtulmuştur. Burada yer alan bir dizi suni teras, bir veya
    iki giriş binası, küçük bir Dor binası (olasılıkla çeşme binasıdır), anıtsal
    merdiven, iki geniş ziyafet salonu (andronlar), sundurmalı yapı (oikoi diye
    adlandırılır), Stoa ve etrafı sütunlu Zeus Mabedi gibi yapılar bu olaydan sonra
    yapılmış olsa gerekir. 344'de İdrieus'un ölümüyle bu tür çalışmalara son
    verilmiştir. İ.S. 4. yüzyılda meydana gelen büyük bir yangın felaketi nedeniyle
    kutsal alan kült yeri olmaktan çıkmıştır.
    Buradaki kazı çalışmaları 1948 yılında Uppsala Üniversitesi'nden A.W. Persson
    tarafından başlatılmıştır ve o zamandan beri aralıklarla devam etmektedir.
    Şimdiki kazılar P. Hellström tarafından yürütülmektedir.
    Mylasa'dan kutsal alana 8 m.
    genişliğinde olan kutsal yol ile ulaşılırdı. Bu yolun üzerindeki döşeme izleri
    bugün bile görülebilmektedir. Alana iki giriş binasından (propylon) biriyle
    geçilirdi. Bunlar Milas mermerinden yapılmış, iki sütunlu, her iki cephede İon
    alınlıkları taşıyan etkileyici geçit kapılarıydı.
    "Dor Binası" diye adlandırılan yapı, dikdörtgene yakın düzensiz
    oluşumuyla güney propylon binasının hemen doğusunda yer almaktadır. Kuzeye
    dönük, dört sütunlu, ön avlulu mermer cepheli, Dor düzeninde bir yapıdır.
    Muhakkak ki bir çeşme binası işlevindeydi. Roma Devrinde bu küçük bina hamam
    külliyesine dahil edilmiştir.
    Kutsal alanın 200 m.
    batısında, arkası istinat duvarıyla sağlamlaştırılmış stadyum bulunmaktadır.
    Yarışların başlama ve bitiş taşları her iki uçta da hâlâ mevcuttur. Kutsal
    alanda yapılan 5 günlük şölen sırasında burada da bazı yarışlar düzenlenmiş
    olsa gerektir.


    Klaros
    Klaros oniki İon kentinden biri olan Kolophon'a ait bir kehanet merkezidir. İki
    kent arasında kurulmuş olan Klaros, Kolophon'un 13 km. güneyinde, Notion'un
    (deniz üzerindeki Kolophon) 2
    km. kuzeyinde yer alır. Buradaki Apollon Tapınağı,
    Delphi ve Didim'deki gibi kehanet merkezi olarak uzun zaman büyük önem
    taşımıştır. Kutsal alan ile ilgili en eski bilgiler Homerik hymnoslarda
    (ezgiler) İ.Ö. 7. ve 6. yüzyıla değin gitmektedir. Hellenistik ve Roma Dönemi
    boyunca da önem taşıyan Klaros Apollon Tapınağı'nın yakınında bir kutsal
    mağaranın bulunması, burada daha önceki dönemlerde bir Kybele kültünün
    varlığına işaret eder.
    Klaros Apollon kutsal alanı ilk olarak C. Schuchardt tarafından saptanmıştır.
    Daha sonra 1907 yılında Theodore Macridy kutsal yolun başlangıcında yer alan
    propylon'un (anıtsal giriş binası) sütununu bularak, 1913 yılında Charles
    Picard ile birlikte propylonu gün ışığına çıkarmış, aynı zamanda büyük
    eksedrayı bulmuştur. I. Dünya Savaşı nedeniyle ara verilen çalışmalar 1950
    yılında Louis Robert tarafından başlatılmış ve 1961 yılına değin
    sürdürülmüştür. 27 yıllık bir aradan sonra 1988'de başlayan kazılar, Prof. Dr.
    Juliette de La Geniere
    başkanlığındaki bir ekip tarafından gerçekleştirilmektedir. 1988-1989
    yıllarında yapılan sistematik temizlik çalışmaları sayesinde, alüvyonlar
    altında kalmış olan yapılar açığa çıkarılmıştır.
    Kutsal alanın başlangıcında yer alan ve deniz yoluyla gelenler için giriş
    konumunda olan propylon, İ.Ö. 2. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir. Dor
    düzenindeki yapı kare planlı olup 3 krepis üzerinde yükselmekte ve kuzey
    bölümünde iki sütun bulunmaktadır. Orthostatlar, duvarlar, anteler ve
    sütunlarda Apollon kâhinine danışmak üzere, kentler adına gelmiş olan
    delegelerin ve tanrı Apollon'a ilahiler söyleyen çocukların isimlerini içeren
    yazıtlar yer alır.
    Propylon ile tapınak arasında uzanan ve tapınağın doğu cephesinde sona eren kutsal
    yolun iki kanadında, üzerinde Roma Dönemi ileri gelenleri, Asya eyaleti
    valileri ve antik kentler ile ilgili onur anıtları bulunmaktadır. Bunların
    üzerinde, anıt sahiplerine ait olabilecek bronz heykellerin izleri görülür.
    Apollon tapınağı, 26 x 46 m.
    boyutlarında olup Dor düzeninde inşa edilmiştir. Peripteros planındaki (6 x 11
    sütunlu) tapınak 5 krepis üzerinde yükselmekteydi. Tapınağın cellasında (kült
    heykelinin bulunduğu oda) büyük boyutlu Apollon heykeliyle birlikte Artemis ve
    Leto heykellerinin de ele geçirilmesi, burada Apollon'un yanı sıra kızkardeşi
    Artemis ve anneleri Leto için de bir kültün varlığına işaret eder. Bulunan
    parçalara göre 7-8 m.
    yüksekliğinde olabileceği düşünülen Apollon heykeli oturur durumda, Artemis ve
    Leto heykelleri ise ayakta betimlenmiş olmalıdır. Bu anıtsal heykellerin
    mulajları, tapınağın batısında yeniden düzenlenmiştir. Stilistik açıdan İ.Ö. 3.
    yüzyılda yapımına başlandığı anlaşılan tapınağın peristyloslu İmparator
    Hadrianus (İ.S. 2. yüzyıl) tarafından tamamlanmıştır. Kazılardan elde edilen
    verilere göre, söz konusu tapınağın altında Arkaik Dönemde de Apollon'a ait
    küçük bir tapınağın ve sunağın bulunduğu anlaşılmaktadır.
    Tapınağın cellasının altında bugün taş kemerleri görülen kutsal bölümde
    kehanet, antik kaynaklara göre Delphi'de olduğu gibi Pythia adı verilen kadın
    aracılığıyla değil, bir erkek kâhin aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.
    Klaros'ta bulunmuş olan yazıtların kehanet üzerine hiçbir bilgi vermemekle
    birlikte, Bergama, Sivas, Amasya, Kayseri ve Konya gibi kentlerde Klaros
    Apollonunun öğütlerini içeren yazıtlar bulunmuştur. Bunun yanı sıra, Psidia
    kentlerinden Sagalassos'ta Klaros Apollon'u için bir tapınak yapıldığı
    bilinmektedir. Klaros'taki Apollon tapınağının kehanet
    alanındaki işlevini ortaya koyan en eski bilgi Büyük İskender Dönemine
    gitmektedir. Pausanias'a göre; Büyük İskender'e rüyasında Pagos Dağı'nın
    eteklerinde (Kadifekale) yeni, büyük bir kent kuracağı söylenmiş, bunun üzerine
    kral rüyanın yorumu için Klaros'taki Apollon kâhinine danışarak olumlu yanıt
    aldıktan sonra yeni Smyrna'yı kurmuştur. Tapınağın pronaosunda (giriş bölümü)
    kuzey ve güney yönünde iki merdiven bulunmakta, bunlar mavi mermerden yapılmış
    bir koridorda birleşmektedir. Doğu-batı yönündeki koridor, 0.70 m. genişlikte, 2.10 m. yükseklikte olup,
    daha sonra ikiye ayrılarak yeraltı salonlarına ulaşmaktadır. Yeraltındaki
    kemerli iki salondan oluşan, kâhinliğin yapıldığı adyton (kutsal oda) kült
    heykelinin bulunduğu cellanın altında yer almaktadır. Doğudaki kemerli salonda
    taş oturma bantlarının yanı sıra, Apollon'un kutsal taşı olan mavi mermerden
    yapılmış omphalos bulunmaktadır. Bunun bir benzeri de Delphi'de ele
    geçirilmiştir. Kâhin ve yazman, bekleme odası niteliğindeki bu salonda
    durmaktaydı. Batıdaki ikinci salonda, doğudaki ile arasında yer alan kapıdan
    başka bir giriş bulunmamakta, yalnızca kâhinin karanlıkta girebildiği bu
    salonda, içinde kutsal suyun korunduğu, dikdörtgen bir kuyu yer almaktaydı.
    Kâhin bu suyu içtikten sonra kehanetlerini şarkı şeklinde dile getirmekteydi.
    Apollon tapınağının 27 m.
    doğusunda 9 x 18.45 m.
    ölçülerinde bir sunak yer almakta, tapınak ile sunak arasında kuzey-güney
    yönünde yerleştirilmiş 4 sıra halinde 100 adet hayvan bağlama bloğu
    bulunmaktadır. Üzerlerinde birer demir halkanın yer aldığı dikdörtgen formlu
    taş bloklar şimdiye dek bulunmuş olan tek örnektir ve kurban törenleri için
    yapılan düzenlemelerle ilgili bilgi vermesi açısından büyük önem taşımaktadır.
    Törenlerin yapıldığı alanın kuzey kenarı boyunca yer alan bir sıra stel, kutsal
    alanın bu bölümünü sınırlar görünümdedir. Klaros'ta ele geçirilmiş olan bir
    decretum'dan, Apollon'a adanmış bayramların her beş yılda bir kutlandığı
    anlaşılmaktadır. Apollon tapınağının kuzeyinde, ona paralel olarak inşa edilmiş
    İon düzeninde küçük bir tapınak ve sunak yer almaktadır. Bu sunakta Arkaik
    Döneme ait Artemis heykelinin ele geçirilmesi, söz konusu tapınağın Artemis'e
    adandığını göstermektedir.


    OSMANİYE-KARATEPE-ASLANTAŞ GEÇ HİTİT KALESİ
    Karatepe-Aslantaş; Adana (bugün Osmaniye) İli, Kadirli İlçesi sınırlarında M.Ö.
    8. yüzyılda, yani Geç Hitit Çağında, kendisini Adana Ovası hükümdarı olarak
    tanıtan Asativatas tarafından, kuzeydeki vahşi kavimlere karşı bir sınır kalesi
    olarak kurulmuş, Asativadaya diye adlandırılmıştır. Kalenin batısında, güney
    ovalardan Orta Anadolu yaylasına geçit veren bir kervan yolu, doğusunda Ceyhan
    Irmağı (Pyramos), bugün ise Aslantaş baraj gölü yer almaktadır. Yüksek
    kulelerle donatılmış T-biçimli anıtsal iki kapı binası kale içine açılıyordu.
    İki kule arasından, üstü açık bir geçitten sonra bir eşiğin arkasında bazalttan
    mil yatakları içinde dönen anıtsal ahşap bir kapı aşılarak bir sahanlığa, bunun
    yanında iki yan odaya, gene sahanlıktan da kale içine giriliyordu. Güneybatı
    kapı binasının iç tarafındaki kutsal alanda çifte boğa kaidesi üstünde Fırtına
    Tanrısı'nın boy heykeli yer alıyordu. Kapı binalarının iç duvarları bazalt
    bloklara işlenmiş arslanlar, sfenksler, yazıtlar ile günün inanç ve yaşayışını
    sergileyen kabartmalardan oluşan duvar kaplamaları ile donatılmıştır. Bugüne kadar bilinen Fenike ve Hiyelogrif
    (Luvca) yazı sistemlerindeki en uzun çift dilli metin birer kere her iki kapı
    binasına; Fenikece 3. bir örneği de kutsal heykel üzerine işlenmiştir.
    Böylelikle, Fenike metninin okunabilmesi sayesinde, henüz tam anlamıyla
    çözümlenmemiş olan, Anadolu'da M.Ö.2.bin yılının başlarına kadar geri giden
    hiyerogliflerin nihai çözümüne olanak sağlayan bir anahtar ele geçmiş oldu.
    İşte bu yüzdendir ki Karatepe-Aslantaş yazıtları Mısır hiyerogliflerinin
    okunmasını sağlayan ünlü Rosetta taşına benzetilmiş, uluslararası bir üne
    kavuşmuştur. M.Ö. 2. bin yılda Anadolu'ya hakim olan, başkenti bugünkü Boğazköy
    (tarihsel Hattuşaş) olan Hitit İmparatorluğu M.Ö. 1200 yıllarında "deniz
    kavimleri" baskını sonucunda parçalanıp dağıldıktan sonra, Torosların
    güneyinde Malatya, Sakçagözü, Maraş, Kargamış, Zincirli gibi bazı krallıklar
    kurulmuş, bunlar daha sonra, çeşitli aşamalarda Asurluların eline geçmiş
    yağmalanmışlardır. Asativatas'ın hükümdarlığı işte bu döneme rastlar. Kurduğu
    kale de büyük olasılıkla Asurlular tarafından M.Ö. 720 sıralarında Salmanasar
    V, ya da M.Ö. 680 yıllarında Asarhaddon tarafından yakılıp yıkılmış ve
    terkedilmiştir.
    Astivatas'ın Seslenişi
    Ben gerçekten Asativatas'ım
    Güneşimin adamı, Fırtına Tanrısı'nın kulu
    Avariku'sun büyük kıldığı, Adanava hükümdarı
    Beni Fırtına Tanrısı Adanava kentine ana ve baba yaptı ve Adanava kentini ben
    geliştirdim
    Ve Adanava ülkesini genişlettim, hem gün batısına, hem de gün doğusuna doğru.
    Ve benim günümde Adanava kentine refah,tokluk, rahatlık tattırdım, ve Pahara
    depolarını doldurdum
    Ata at kattım, kalkana kalkan orduya ordu kattım, herşey Fırtına Tanrısı ve
    Tanrılar için,
    çalımlıların çalımını kırdım.
    Ülkede kötü olanları ülke dışına attım
    Kendime bey konakları kurdum, soyumu rahata kavuşturdum ve baba tahtına
    oturdum, bütün krallarla barış kurdum.
    Krallar da beni ata bildiler, adaletim, bilgeliğim, ve iyi yüreğim için.
    Bütün sınırlarımda güçlü kaleler kurdum, kötü kişilerin, çete başlarının
    bulunduğu sınırlarda;
    Mopsos evine boyun eğmeyenlerin hepsini ben , Asativatas, ayağımın altına
    aldım.
    Buralardaki kaleleri yok ettim, kaleler kurdum ki Adanavalılar rahat ve huzur
    içinde yaşaya.
    Gün batısına doğru benden önceki kralların alt edemediği güçlü ülkeleri alt
    ettim.
    Ben Asativatas, bunları alt ettim, kendime kul ettim ve onları ülkemin
    gündoğusuna doğru, sınırlarımın içine yerleştirdim.
    Ve günümde Adanava sınırlarını gün batısına, gerekse gün doğusuna doğru
    genişlettim.
    Öyle ki, önceleri korkulan yerlerde, erkeklerin yola gitmekten korktukları
    ıssız yollarda, günümde kadınlar kirmen eğirerek dolaşmaktadır.
    Ve benim günümde bolluk, tokluk, rahat ve huzur vardı.
    Ve Adanava ve Adanava ülkesi huzur içinde yaşıyordu.
    Ve bu kaleyi kurdum ve ona Asativadaya adını vurdum,
    Fırtına Tanrısı ve tanrılar beni buna yönelttiler, ta ki bu kale Adana ovasının
    ve Mopsos evinin koruyucusu olsun.
    Günümde Adana ovası topraklarında bolluk ve huzur vardı,
    Adanava'lılardan günümde kılıçtan geçen kimse olmadı.
    Ve ben bu kaleyi kurdum, ona Asativadaya adını vurdum.
    Oraya Fırtına Tanrısı'nı yerleştirdim ve ona kurbanlar adadım; yılda bir öküz,
    çift sürme zamanı bir koyun, güzün bir koyun adadım.
    Fırtına Tanrısını takdis ettim, bana uzun günler, sayısız yıllar ve bütün
    kralların üstünde büyük bir güç bahşetti.
    Ve bu ülkeye yerleşen halk öküz, sürü, bolluk ve içkiye sahip oldu, dölleri bol
    oldu, Fırtına Tanrısı ve tanrılar sayesinde.
    Asativatas'a ve Mopsos evine kulluk ettiler.
    Ve eğer krallar arasında bir kral, prensler arasında bir prens, hatırı sayılır
    bir insan Asativatasan'ın adını bu kapıdan siler, buraya başka bir ad yazar,
    bunun ötesinde bu kente göz diker ve Asativatas'ın yaptırdığı bu kapıyı yıkar,
    yerine başka bir kapı yapar ve ona kendi adını vurursa, aç gözlülük, kin ya da
    hakaret amacıyla bu kapıyı yıkarsa, o zaman Gök Tanrısı, Yer Tanrısı ve Evrenin
    Güneşi ve bütün tanrıların gelen kuşakları bu kralı, bu prensi ya da hatırı
    sayılır kişiyi yeryüzünden sileceklerdir.
    Yalnızca Asativatas'ın adı ölümsüzdür, sonsuza dek,
    Güneşin ve Ayın adı gibi.


    Kültepe Örenyeri

    Kayseri-Sivas karayolunun 20.
    km.sinde yolun 2 km. kuzeyindedir. Yüksekliği 22 m. çapı 50 metreyi bulan
    bir höyük tepe ile onun etrafını çeviren "Karum" adı verilen aşağı
    şehirden ibarettir.
    1948 yılından beri Prof. Dr. Tahsin Özgüç başkanlığındaki heyet tarafından
    sistemli olarak kazılmaktadır. Kazılarda höyükteki en eski yerleşimin Geç
    Katolik Çağ (M.Ö.300-2500) olduğu, onu Eski Tunç Hitit, Frig, Hellenistik-Roma
    çağlarının takip ettiği tespit edilmiştir.
    Karum sahası; höyüğün doğu ve güneydoğu eteklerini çevirmektedir. M.Ö.
    1950-1650 yıllarında Anadolu'ya ticaret maksadıyla gelen Assurlu tüccarlar
    tarafından iskân edilmiştir. Höyük ve Karum alanında açığa çıkarılan büyük
    dinsel ve resmi yapılar, evler, dükkanlar ve atölyelere ait mimari kalıntılar
    açık hava müzesi olarak sergilenmektedir.
    Soğanlı Örenyeri
    Kayseri-Adana karayolu üzerinde bulunan Yeşilhisar İlçesi'ne bağlı, ilçeye 15 km. mesafede Soğanlı
    Köyü'nün içindedir.
    Ürgüp, Göreme, Ihlara ve Zelve vadilerinin benzeri doğal oluşum ile kaya kilise
    ve mağaralarının, bugünkü köy evleriyle iç içe girdiği bir yerleşim yeridir.
    IV. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlığın Kappadokya'daki merkezlerinden biri
    olmuş, VII. ve VIII. yüzyıllarda önemini sürdürmüştür.
    Elliye yakın kaya kilise ve mağarası bulunduğu anlaşılmakla beraber, ancak
    Balıklı Gök, Tokalı, Karabaş, Yılanlı, Kubbeli, Geyikli ve St. Barbe kiliseleri
    gezilebilmektedir. Bu kiliselerin hepsinde de İsa ve havarilerini konu alan
    freskler bulunmaktadır.
    VIII. ve XIII. yüzyılda Kappadokya bölgesinde yapılan kilise (şapel) ve
    manastırlardan en ilginç plan ve görünüşe sahip olanları Soğanlı'dadır. Ayrıca
    Soğanlı'nın eski halkı da kayalara oyulan ev ve barınaklarda yaşamıştır.
    Halen Kappadokya bölgesinde dini amaçlı binlerce kaya olukları ve sivil amaçlı
    kaya yerleşimleri bulunmaktadır. Bu oyuklardan 600 kadarı Soğanlı ve Erdemli
    köylerindedir. Soğanlı Kayseri'den 80 km., Göreme ve Ürgüp'ten 70 km., Derinkuyu ve Doğanlı
    yeraltı şehrinden 35 km.
    uzaklıktadır.
    Soğanlı yer hareketleri sırasında çökmelere uğramış ve çöken yerler sel suları
    ile daha da derinleşmiş; burada uçurumları olan derin vadiler meydana
    gelmiştir.
    Yer hareketleri ve erozyon sonucu ortaya çıkan en ilginç doğa manzarası masa
    biçimli dağlardır. Masa biçimli tepeler ve kubbeli kaya kiliseleri
    Kappadokya'dan başka bir yerde görülmeyen kültür ve doğa varlıklarıdır.
    Soğanlı kaya kilisesinin duvarları değişik renklerle boyanmış durumdadır ve
    üzerine resimler yapılmıştır. Ayrıca bu kiliseler içinde ve bazı kaya
    oluklarında dini resimlerin yasaklandığı ikonoklastik döneme ait tek renkli
    geometrik motifler ve haç resimleri bulunmaktadır.
    Duvar resimlerindeki konular İncil'den alınmıştır. İsa peygamberin doğumu,
    vaftiz edilişi, mahkemesi, mucizeleri, çarmıha gerilişi, Hz. Meryem'in başından
    geçen olaylar, at üzerinde Kudüs'e gidişi ve azizlere ait freksler vardır.
    Soğanlı kiliseleri arasında Tokalı, Gök, Karabaş, Canavar, Meryem Ana, St.
    Barbe ve Geyikli kiliseleri en fazla ilgi çeken ve gezilen yerlerdir.
    Kültepe-Kaniş-Karum Örenyeri
    Kayseri Müzesi'ndeki eserlerin kaynağını temsil eden Kültepe, eski ismiyle
    Kaniş, Kayseri'nin 21 km.
    kuzeydoğusunda eski Kayseri-Sivas; Kayseri-Malatya anayolu üzerindedir.
    Kültepe, biri yerlilerin oturduğu höyükten, öteki aşağı şehir veya Asur'lu
    tüccarların yerleştiği Karum alanından oluşmuştur. Höyüğün çapı 500 m., ova seviyesinden
    yüksekliği 20 m.
    dir. Tepeyi dört yanından aşağı şehir/Karum çevirmiştir. Karum, üç yönünde düz
    ova şeklinde görülmekle beraber, doğu yönü ova seviyesinden 1.5-2.5 m. lik bir yüksekliğe
    sahiptir. Çapı 2 km.yi
    bulan Karum, höyük ve ortasındaki kalesi sağlam birer sur ile çevrilidir.
    Kültepe, araştırmacıların dikkatini 1881 den sonra çekmiştir. O zamana kadar
    benzerlerine rastlanmamış olan çivi yazılı tabletler müzelere akıyordu. 1893 ve
    1894'de E. Chantre, 1906'da H. Wickler, H. Grothe yaptıkları kazılarda
    tabletlerin bulunduğu yeri tespit edemediler. B. Hrozny 1925'te tesadüfen,
    tabletlerin çıkarıldığı yeri ve dolayısıyla Asur Ticaret Kolonileri'nin
    merkezini/Karum'u keşfetti.
    1948 yılında Türk Tarih Kurumu ve Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına
    höyükte ve Karum'da başlatılmış olan sistemli kazılar, kesintisiz olarak
    sürdürülmektedir.
    Eski dünyanın ünlü ticaret merkezi Karum Kaniş'te sonuncusu iki safhalı olmak
    üzere (la-b), dört yapı katı vardır (I-IV). Günümüzden dörtbin yıl önce Kuzey
    Mezopotamyalı/Asurlu tüccarların Anadolu'da kurdukları aşağı yukarı yüzelli
    sene süren bu uluslararası ticaret ilişkileri döneminde, Anadolu
    Mezopotamya'nın eski uygarlığına açılmış, onlardan yazıyı öğrenmiş, kültür
    seviyesini yükseltmişti. II. ve I. katlarında keşfedilen eski Asur dilinde
    yazılmış çivi yazılı tabletler, Anadolu ile Asur arasında sürdürülen ticaret
    hakkında detaylı bilgilerin yanı sıra, borç alıp-verme, faiz, evlenme-boşanma,
    veraset, esir ticareti, mahkeme kararları ve yerli beylerle yapılan yazışmalar
    hakkında da canlı bilgiler vermektedir. Bunlar arasında, daha az sayıda, edebi
    metinler ve okul temrin metinleri de bulunmaktadır. Anadolu'yu tarih
    aydınlığına bu vesikalar kavuşturmuştur. Bunlar Anadolu'nun en eski yazılı
    belgeleridir. Anadolu tarihi burada başlamıştır. Kaniş'in en önemli özelliği
    budur. Kültepe-Kaniş Anadolu'daki bu ticaret sisteminin baş şehridir. Aynı
    zamanda Kaniş Krallığı'nın da merkezidir. I. ve II. katlar arkeoloji, filoloji
    ve şehircilik bakımından en zengin ve en önemli olanlarıdır. Bu iki şehrin
    birbirinden taş döşeli sokaklarla ayrılan büyük mahalleleri, tam planlarıyla
    açığa çıkarılmıştır. Eski dünyanın ayrı dilleri konuşan bu iki ülkesinin temsilcileri
    bu şehirlerde yan yana yaşamışlardır. Onların planları açıkça belli olan
    evleri, arşivleri, atölyeleri, depoları, dükkanları gün ışığına çıkarılmıştır.
    İki katlı evlerin çoğunda oturma odaları, arşiv ve kiler/depolar bir birinden
    ayrılmış durumdadır. Her iki şehir de çıkan bir yangın sonucunda yok olmuştur.
    Hitit kültürü ve sanatı, eski Babil sanatını temsil eden Asurlularla yerlilerin
    karışmasından meydana gelmiş bir sanattır. Hitit sanat üslubunun Eski Hitit
    Krallığı (1650) kurulmadan önce geliştiğini kanıtlayan buluntuların, -damga
    mühürlerin, kurşun, tunç, fildişi, gümüş kadın ve erkek tanrı heykelciklerinin-
    sayısı az değildir. Bunlar arasında eski Babil tesirini gösteren heykelciklerin
    yanı sıra Kuzey Suriye'den ithal edilmiş fayans heykelcikleri de vardır. Bu,
    uluslararası bir ticaret merkezinde beklenmesi gereken bir özelliktir.
    Hitit seramik sanatı, Kültepe'de teknik ve şekil açısından en yüksek noktasına
    erişmiştir. Seramiğin bir bölümü günlük işlerde kullanılmaya uygun değildir.
    Onlar törenlerde ve özel durumlarda kullanılmış olmalıdır.
    Kültepe ustaları topraktan hayvan şeklinde içki kapları yapmakta usta idiler.
    Ayakta duran, yatan, diz çökmüş durumda tasvir edilmiş bu içki kaplarının
    yanında, hayvan başı şeklinde olanları da vardır. Bu kutsal hayvan biçimli
    kaplar, kıymetli madenlerden yapılmış olanların taklididir. En çok rastlanan
    ritonlar; aslan, boğa, antilop, kartal biçimli olanlardır.
    İçine tabletlerin konulduğu pişmiş topraktan, mühür baskılı binlerce zarf
    bulunmuştur. Mühür ve baskıları sosyal yapıya uygun olarak çeşitli
    üsluplardadır. Her iki katta da üslupların gelişimini izlemek ve bunları
    kronolojik biçimde göstermek mümkündür.
    Silindir baskıların büyük çoğunluğu ikinci kattadır. Bu çağda Mezopotamya ile
    kurulan sıkı ilişkiler, Anadolu'da da silindir mühür kullanımını
    yaygınlaştırmıştır. Bu çağ mühürleri; 1. Eski Babil, 2. Eski Asur, 3. Eski
    Suriye, 4. Eski Anadolu üsluplarına ayrılır. II. kattaki silindir mühür
    baskılarının çoğu eski Asur üslubundadır.
    Eski Anadolu üslubu, Mezopotamya düşünce tarzının Anadolu'ya yerleşmesinden
    sonra olgunlaşmıştır. Hitit sanatının kaynağını oluşturan bu üslup dini,
    mitolojik, savaş ve av sahnelerinden oluşur. Mitolojik sahnelerde Mezopotamyalı
    Anadolulu unsurlar yan yana görülmektedir.
    I. katında çivi yazılı tabletlerde görülen değişiklikler, mühürlerde de tespit
    edilmektedir. Bu çağın üslupları II. kattakilerden farklıdır. Ayrıca tabletler
    de mühürlenmeye başlanmıştır.
    Anadolu üslubunu taşıyan mühürler iki türlüdür:
    1. Geleneğe bağlı kalanlar.
    2. Eski Hitit mühürleri.
    Damga şeklindeki eski Hitit mühürlerinin konularını dini sahneler, karışık
    varlıklar, heraldik kartallar, hayvanlar ve yıldızlı simgeler oluşturmaktadır.
    Bu çağda Asur ile ticaret bağları çok zayıflamış; yerli özellikler artmış ve
    yerli krallar güçlenmiştir. Anadolu birliğe doğru gitmektedir.
    II. Kat M.Ö. 1920-1840; I. katı 1798-1740 yılları arasına tarihlenmiştir. II.
    ile I. arasında 50-60 yıllık bir boşluk vardır. Kültepe Höyüğü'nün
    Roma-Hellenistik, Greco-Pers ve özellikle Tabal ülkesinin bir şehri olarak
    önemini Geç-Hitit Döneminde de koruduğu anlaşılmıştır. Kalede Kaniş Kralı
    Varşama'nın sarayı keşfedilmiştir. Sarayın büyük bir kısmı tahrip edilmiş
    olmasına rağmen zemin katın 50 odası ve arşiv vesikalarından bir kısmı açığa çıkarılmıştır.
    I. katı ile çağdaş olan saray, altındaki II. kat sarayının enkazı üstüne
    kurulmuştur. Saray eski Babil modasına göre inşa edilmiştir.
    Tepede bu çağın altındaki Eski Tunç Çağının son ve orta safhaları geniş bir
    alanda tetkik edilmiştir. Kültepe'nin bu dönemi Sümer, Akad sonrası, Akad
    çağları ile çağdaştır. Kuzey Suriye ve Mezopotamya'dan bölgenin tipik seramiği,
    altın, mücevherat, Akad sonrasına özgü silindir mühürler ithal edilmiştir.
    Bunlar Anadolu Mezopotamya ilişkilerinin Asur Ticaret Kolonileri Çağından çok
    daha önceleri başladığını kanıtlamaktadır


    Kalamaki (Kalkan)
    Kaş'a bağlı olan Kalkan, içinde tarihi eserlerin bulunmamasına rağmen turizm
    açısından aranan bir merkezdir. Kaş - Fethiye yolu üzerinde yer alan eski adı
    "Kalamaki" olan Kalkan, Kaş'a 25 km uzaklıktadır. 1922'deki mübadelede burada
    bulunan halkın bir kısmı Yunanistan'a, bir kısmı da Avusturalya'ya gitmiştir.
    Yunanistan'a gidenler Atina yakınında "Kalamaki" adlı köyü kurarak
    yaşamlarını sürdürmektedirler. Bunların çocukları vatan hasretini gidermek için
    zaman zaman Kalkan'a gelip ziyarette bulunmaktadır. Yakın zamana kadar
    sabunculuk ve zeytinyağı ile geçimini sağlayan Kalkan tertemiz pansiyon ve
    otelleri ile lezzetli ürünler sunan lokantalarının yanında yakın zamanda
    yapılan yat limanı ile de mavi yolcuların uğrak yeri haline gelmiştir. Dik bir
    burun gibi denize uzanan yedi burnu geçen tekneler emin liman olan Kalkan'a
    sığınırlar. Burada bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri gibi yakında
    bulunan Patara, Letoon ve Xanthos gibi Lykia'nın üç önemli kentini de bir günde
    gezme olanağı bulabilirler.
    Kalkan'da konaklayan turistler ilçeye 6 km uzaklıkta bulunan Kaputaş Mağarası'na da
    ziyaret edebilirler. 50 m
    uzunluğunda, 40 m
    genişliğinde, 15 m
    yüksekliğindeki mağaraya girdiğimizde güneş ışınlarının yansıması ile oluşan
    yeşil ve mavi renklerin bütün tonlarını kapsayan olağanüstü güzellikteki
    görünüm oldukça etkileyicidir. Mağaranın içi sandalla dolaşılacak büyüklükte
    olup, yakınında bulunan Kaputaş Plajı da mavi suları ile yüzmek için ideal bir
    yerdir.
    Çok sayıda güvercini barındırması nedeniyle Güvercinlik deniz mağarası denilen
    mağara, Kalkan'a 2 km
    uzaklıkta, İnce Burun'un arkasındadır. Küçük ve dar ağızlı Güvercinlik İni
    Deniz Mağarası da Güvercinlik mağarasına 100 metre uzaklıktadır.
    Kalkan'a bağlı Bezirgan Köyü'nün sahilindeki İnbaş mağarasının yanına kadar yol
    gitmektedir. Ilık kış günleri, hele hele doyumsuz ilkbaharda mor ve kırmızı
    renklerdeki begonvillerin süslediği ve son yıllarda onarılarak pansiyon ve
    lokanta haline getirilen sevimli beyaz badanalı yapılar ile Kalkan iyi bir
    dinlenme yeridir.
    Kalkan'dan yakın yarlere gezilerde yapılabilir. Örneğin hemen Kalkan'ın
    üzerinde olan Bezirgan yaylası iyi bir yürüyüş yeridir. Yeşillikler içindeki
    Bezirgan Köyü'nün yukarısındaki tepelerde Pirha adında bir antik şehrin
    kalıntısı görülür. Köyden 15 dakikalık bir yürüyüşle denizden 850 m yükseklikteki harabe
    yerine ulaşılır. Dağın yamacı birçok kaya mezarı ile doludur. Lahitler ise
    dağınık bir şekilde görülür. Bezirgan Köyü ile İslamlar Köyü sınırlarındaki
    Göldağ mevkiinde birbiri ile bağlantılı muntazam işlemeli kaya mezarları
    bulunmaktadır. Gömbe'ye giderken Bezirgan Köyü çıkışında, bir çınarın
    karşısındaki kayaya oyulmuş Lykia ev tipi mezarın içi ve dışı kabartmalarla
    süslenmiş olup bugün maalesef kırık durumdadır.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.



    İotape
    Alanya-Gazipaşa karayolunun 33.km.sinde yer alır. Antik kent adını, Kommagane
    kralı 4. Antiochus'un (İ.S.38-72) karısı İotape'den almıştır. İmparator
    Traianus'tan Valerianus'a kadar kent kendi adına sikke bastırmıştır. Kalıntılar
    Roma ve Bizans Dönemi özelliklerini taşımaktadır. Denize doğru uzanan yüksekçe
    bir burun, kentin akropolü durumundadır. Surlar bu bölüme kale görünümü
    vermektedir. Yapılar oldukça tahrip olmuştur. Akropolün karaya bağlandığı
    vadide, doğu-batı yönünde uzanan Liman caddesi yer almaktadır. Caddenin her iki
    yanında üç basamaktan oluşan krepis bulunduğu ve yer yer bunların arasında
    heykellerin durduğu kaidelerinden anlaşılmaktadır. Heykellere ait yazılı
    kaideler kentin başarılı atlet ve hayırsever vatandaşları hakkında bilgiler
    içermektedir. Akropolün doğusunda bulunan koyda, üç nefli, dikdörtgen planlı
    bir bazilika yer alır. Kentteki, tek nefli küçük bir kilisenin nişi içerisinde
    oldukça tahrip olmuş fresko izlerini görmek mümkündür. Freskoda H.G.
    stratelates betimlenmiştir. Kentin günümüze kadar gelebilmiş yapılarından
    birisi de hamamdır. Hamama ait kanalizasyon sistemi halen görülebilir. Antik
    kentin ortasından geçen modern yolun güneyinde 8 x 12.5 m. ölçüsünde bir
    tapınak kalıntısı bulunmaktadır. İotape antik kentine ait nekropol kuzey ve
    doğudaki tepeler üzerindedir. Nekropolde anıt mezarların yanı sıra tonoz örtülü
    küçük mezar yapıları da yer almaktadır


    Istlada (Kapaklı)
    Lykia Bölgesi'nin küçük fakat etkileyici bir
    antik kenti de Istlada'dır. Istlada'ya Finike - Kaş karayolu üzerindeki
    Davazlar Köyü'nden gidilir. Doğuya ayrılan 4 km'lik yol bizi Kapaklı Köyü'nün Hoyran
    mevkiindeki ünlü anıt mezarının yanına kadar götürür. Burada İlkokulun hemen
    karşısında bulunan ve M.Ö. IV. yüzyıla ait Hoyran Anıtı bütün görkemiyle karşımıza
    çıkar.
    Ağaçların gölgesinde mahzun duran Hoyran Mezar Anıtı bir kayadan kesilerek ev
    tipi mezar haline getirilmiştir. Üzeri yuvarlak mezar anıtının alınlığında üç
    kişi ayakta durmaktadır. Alttaki geniş frizde ise ortada bir sedir üzerine
    uzanmış erkek figürü ve bu figürün önünde bir masa ile dört silahlı adam figürü
    yer almaktadır. Arkasında ise iki erkek ve iki kadın figürü vardır. Kapısının
    üzerinde silinmiş bir Lykia yazıtı göze çarpar.
    Akropolün doğu ve kuzey yönünde kaya
    mezarları, lahitler ve stel şeklindeki mezarlar ile sarnıçlar görülür.
    Mezarların tümü Roma Devri'ne aittir. Bu lahitlerin arkasında kayaya oyulmuş Lykia
    ev tipi mezarlardan biri Güvercinli mezar olarak anılır. Mezarın üzerinde
    horoz, sfenks ve güvercin tasvirleri bugün de görülebilir. Mezarın kuzey
    yönünde ise mezar sahibinin ve yakınlarının tasvir edildiği bir friz yer
    almıştır. Mezar M.Ö. IV. yüzyıla aittir.
    Hoyran denilen bu kısım aşağısında da kalıntılar bulunmaktadır. Buraya araba
    ile Kekova yolundan gitmek gerekmektedir. Kekova yolunda Üçağız'a 2 km kala Çevreli'den
    Kapaklı'ya giden yola sapıldığında 1,5 km sonra solumuzda Bucak denilen yerde bir
    kayaya işlenmiş nefis bir Lykia mezarı görülür. M.Ö. IV. yüzyıla ait mezar
    kayaya kabartma olarak yapılmış olup üzerinde oturan iki kişi görülür.
    Buradan devam edildiğinde Kapaklı'ya varmadan Enişdibi denilen yerin deniz
    tarafında yine harabelerle karşılaşılır. Patika yol takip edilirse çok uzak
    olmayan Hayıtlı denilen Gökkaya Koyu üzerindeki yerde yine ilginç kalıntılara
    ulaşılır. Buradaki lahitler mimari yapılarla iç içedir evler yapı taşlarına
    kadar ayaktadır.
    Bu yapıların yanında bir kilisenin apsis kısmı da ayakta görülür. Böylece
    burada Lykia devri Hellenistik, Roma ve Bizans Çağı eserlerini yan yana görmek
    mümkündür.
    Gökkaya Koyu'nun üzerindeki bu yer Istlada ise, Hoyran'daki lahitlerin
    bulunduğu kısım buna bağlı bir yer olmalıdır. Böylece Istlada'nın eserleri
    Kapaklı ile ona bağlı Hoyran ve Hayıtlı mevkiilerine dağılmıştır.
    Ayrıca denizden Gökkaya Koyu'ndan da buraya çıkmak çok kolaydır. Koydaki kilise
    yıkıları yanından çıkılarak buraya kolayca ulaşılır.

    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.



    İsinda (Belenli)
    İsinda harabeleri Belenli Köyü'nün hemen yakınındaki tepededir. Kaş'tan
    Finike'ye giderken Ağullu Köyü'nü biraz geçince sağa sapan asfalt yol ile
    Belenli'ye gidilir.
    İsinda diğer küçük Lykia şehirleri gibi bir beyin oturduğu küçük bir Lykia
    şehri idi. O nedenle de Lykia birliği içinde Aperlai ile birlikte temsil
    edilmişlerdir. Şehrin ismini de gösteren kitabelerde "İsindalı
    Aperlaililer" ibaresinin geçmesi Aperlai'nin İsinda'yı temsil ettiğini
    göstermektedir.
    Şehrin etrafını bir sur çevirir. Bunlar kuzey ve kuzeydoğu köşede daha az
    belirlenir. Surların ortasına yakın yerde uzun bir yapının temel izleri
    seçilir. Yükseklerde kurulmuş Lykia şehirleri su ihtiyacını sarnıçlarla
    karşıladığından burada da birçok sarnıçla karşılaşılır.
    İsinda'nın en ilginç kalıntısı, akropolün ortasında bulunan, Lykia dilinde
    yazıta sahip iki ev tipi mezardır. Ayrıca köy yönünde birçok kaya mezarı ile
    Roma Devri'na ait Lykia tipi lahitler de görmek mümkündür. Birkaç tanesi hemen
    köyün üzerindeki sırtlarda farkedilir. İsinda'dan Kaş yönüne bakıldığında
    görülen manzara bizi oldukça etkiler.
    Belenli Köyü'nden uzak olmayan Cindam denilen yerde dikkatimizi çeken mezarın
    alt kısmı ev tipinde üst kısmı lahit şeklindedir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır



    HERAKLEİA SALBAKE
    Kent, Denizli İli, Tavas İlçesinin 10 km. kuzey batısında bulunan Vakıf Köyü
    sınırları içindedir. Yerleşim daha çok kuzeydeki su ile çevrili bölgede
    yoğunluk kazanmaktadır. Herakleia Salbake, antik coğrafyada belirtilen Caria
    ile Phrygia bölgelerini ayıran Babadağ (Salbake) Sıradağlarının güneyinde
    bugünkü Tavas Ovasına bakan eteklerinde yer almaktadır. Caria kenti olarak
    bilinir. Herakleia ile Aphrodisias'ı küçük Tmelos'a (Kırkpınar) Çayı doğal
    sınır olarak ayırmaktadır. Her iki kentin de nehir tanrısı Tmelos'tur.
    Herakleia; batısında Aphrodisias, güneyinde Apollonia ve Tabai, güneydoğusunda
    Sebastopolis ve Kidrama ile yakın ve çağdaş kentler durumundadır.
    Kentin ilk kuruluşu hakkında antik kaynaklarda herhangi bir bilgiye
    rastlanmamaktadır. Önemli yapıları; şehri çevreleyen Roma Dönemi suru ve
    stadyumdur.
    Stadyum
    Antik kenti çevreleyen sur ile bugünkü Vakıf Köyünün arasındadır. Doğu-Batı yönünde
    olan stadyuma ait, yamaçlarda bazı basamaklar görülmektedir. Batı kısmındaki
    basamaklar ise tamamen tahrip olmuştur.
    Herakleia Hieronu
    Herakleia Salbake antik kentinin yaklaşık 4 km. doğusunda, bugünkü Tavas-Kızılcabölük
    kasabasının 1km. kuzeydoğusunda, Ören Sırtı ve Kocapınar mevkii diye
    adlandırılan yerlerdir. Salbakos (Babadağ) sırtında yer alan Hieron dikdörtgen
    prizma şeklindedir.
    Dört tarafını plakalardan oluşan kabartmalar çevirir. Buraya; Artemis, Apollon,
    Pan, Dionysos ve Herakles ile ilgili mitolojik sahneler işlenmiştir.

    _________________
    .................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    novanda




    Mesaj Sayısı: 150
    Deneyim seviyesi: 227
    Kayıt tarihi: 23/09/10

    MesajKonu: DEVAMI   C.tesi Ocak 22, 2011 1:26 am

    Hattusaş
    Boğazköy (Hattuşaş) örenyeri, Çorum İli'nin 82 km. güneybatısında yer
    almakta olup Ankara'ya uzaklığı ise 208 km'dir. Hitit devletinin eski çekirdek
    bölgesinin merkezinde bulunan Boğazköy (Hattuşaş) örenyeri Budaközü Çayı
    vadisinin güney ucunda, ovadan 300
    m. yükseklikteki sayısız kaya kütleleri ve dağ
    yamaçlarının bölünmesiyle çevrili olarak kuzey ve batıda derin yamaçlarla
    sınırlandırılmıştır. Şehir kuzeye doğru açık olup kuzey kısmı dışında diğer
    kısımları surla çevrilidir.
    Hattuşaş örenyeri ilk kez 1834 yılında Charles Texier tarafından gezilmiş ve
    dünyaya tanıtılmıştır. Bu kalıntılarla Hitit devleti arasında ilk kez bir bağ
    kuran kişi Sayce'tır. Bu zamana kadar Hitit'lerin merkezinin Suriye olduğu
    sanılmaktaydı. 1882'de Carl Human, Otto Puchstein ile Boğazköy'e birlikte
    gelmiş ve ilk kez toplu bir plan çalışması yapmıştır. Halen Pergamon Müzesinde
    bulunan Yazılıkaya'nın kalıplarını da çıkarmışlardır. E. Chantre ilk test
    kazısını 1893-1894'te gerçekleştirmiş, 1905 yılında ise Makridi ve H. Winckler
    Boğazköy'ü gezmişler ve 1917 yılına kadar devam eden kazı çalışmalarını
    yürütmüşlerdir. 1932 yılında ise Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Kurt Bittel
    tarafından başlanılan sistemli kazılara II. Dünya savaşı sırasında bir süre ara
    verildikten sonra, yeniden başlanmış ve 1978 yılına kadar çalışmalar aralıksız
    sürdürülmüştür. 1978 yılından 1993 yılına kadar Dr. Peter Neve başkanlığında
    yürütülen kazı çalışmalarını, 1994 yılından itibaren Dr. Jurgen Seeher
    üstlenmiştir.
    Boğazköy (Hattuşaş) örenyerinde M.Ö. III. binden itibaren yerleşim
    görülmektedir. Bu dönemdeki küçük ve müstahkem yerleşmenin Büyükkale ve
    çevresinde olduğu tespit edilmiştir. M.Ö. 19. ve 18. yüzyıllarda Aşağı Şehir'de
    Asur Ticaret Kolonileri Çağı yerleşmeleri görülmektedir ve şehrin adına ilk kez
    bu çağa ait yazılı belgelerde rastlanmıştır.

    Boğazköy (Hattuşaş) Sfenski
    Kalker, M.Ö. 14-13. Yüzyıl, Yüksekliği 2.58 m, Boğazköy güney kapısının say yanındaki
    sfenks olup Almanya'da Berlin Müzesin'nde sergilenmektedir.
    Hattuşaş'taki ilk gelişme dönemi büyük bir yangınla sona ermiştir; bu yangının
    sorumlusu Kuşşara kralı Anitta olmalıdır. Belgelere göre hemen bu tahripten
    sonra yaklaşık M.Ö. 1700 yıllarında yeniden yerleşime açılan Hattuşaş
    1600'lerde Hitit devletinin başkenti olmuştur; kurucusu tıpkı Anitta gibi
    Kuşşara kökenli olan I. Hattuşili'dir.
    Hattuşaş başkent olduktan sonra şehrin gelişmesinin en uç noktasında anıtsal
    bir yapılaşmayla karşılaşılmaktadır; 2 km. genişliğindeki şehir saray, tapınak ve
    mahalleleriyle M.Ö 13. yüzyıldaki haline kavuşmuştur. Hattuşaş'ın ikinci
    gelişme döneminde imparatorluğun son yıllarında hem içte hem de dışta üç önemli
    Hitit kralı etkin olmuştur. Bunlar III. Hattuşili, oğlu IV. Tudhalia ve onun
    oğlu II. Şuppiluliuma'dır. II. Şuppiluliuma'nın son dönemlerinde (M.Ö. 1190)
    ekonomik sıkıntılar ve iç karışıklıklar nedeniyle yıkılan Hitit devletinden
    sonra Boğazköy 4 yüzyıl boyunca terk edilmiştir. Daha sonra buraya Frigyalılar
    (M.Ö. 8. yy. ortaları) yerleşmiştir. Hellenistik ve Roma Döneminde (M.Ö. 3. -
    M.S. 3. yy.) Hattuşaş küçük surla çevrili bir beylik merkezi, Bizans Döneminde
    ise bir köy durumundadır.

    Boğa Ritonları
    Pişmiş topraktan törensel içki kapları, Eski Hitit Dönemi,
    M.Ö. 16. yüzyıl, Yükseklikleri 90
    cm.,
    Fırtına tanrısının iki boğasını simgelemektedir.
    Anadolu Medeniyetleri Müzesi
    Hattuşaş'ın "Yukarı Şehir" olarak bilinen kesimi 1 km² den daha büyük
    bir yüzölçüme sahip, eğimli bir arazidir. Bu alan M.Ö. 13. yüzyılda Geç
    İmparatorluk Çağında şehrin gelişmesine sahne olmuştur. Yukarı Şehir'in geniş
    bir bölümü yalnızca tapınak ve kutsal alanlardan oluşmaktadır. Yukarı Şehir
    geniş bir kavis halinde onu güneyden çeviren bir surla donatılmış olup, sur
    üzerinde 5 kapı mevcuttur. Şehir surunun en güney ucunda ve kentin en yüksek noktasında
    bastion ile sfenksli kapı yer almaktadır. Diğer dört kapıdan güney surunun doğu
    ve batı ucunda karşılıklı Kral Kapısı ve Aslanlı Kapı yer almaktadır.
    Yukarı Şehir'de görülen yapılaşma üç evrelidir. Birinci evre ilk surların
    inşaatı ile çağdaştır. İkinci evre, surlarda görülen ilk tahribattan sonraki
    yeniden yapım ve tapınak kentinin son biçimini almış olması ile belli olan
    evredir. Son evrede ise mevcut yapılarda görülen tadilat ve tamiratlar dışında
    dinsel amaçlar dışında bir yeni yapılaşma başlamıştır. Yukarı Şehir'de
    "Mabedler Mahallesi" olarak bilinen alan sfenksli kapıdan; Nişantepe
    ve Sarıkale'ye kadar uzanır. Bu alanda çeşitli evrelere ait bir çok tapınak
    açığa çıkarılmıştır. Tapınak planlarının genel karakteri, bir orta avludan
    girilen ve birer dar ön mekân ile derin ana mekânlardan oluşan kült odaları
    grubunun yapıyı biçimlendirmesidir.
    Tapınaklarda ele geçen malzemeler beş gruba ayrılmaktadır.


    1- Seramikler,
    2- Aletler,
    3- Silahlar,
    4- Kült objeleri,
    5- Yazılı belgeler.


    Yukarı Şehir'in girişinde,
    Büyükkale'nin hemen önünde yer alan Nişantepe ve Güneykale'de Hitit sonrası
    yapılaşmalar dikkat çekicidir ve bu M.Ö. 7-6. yüzyıla tarihlenen Frig
    yerleşmesidir. Hitit Döneminde bu alan topoğrafyaya göre üç bölümde incelenir:
    Büyükkale'nin güneyindeki geçit (viaduct), Yukarı Şehir'e giden yolun iki
    tarafında ve Nişantepe'nin kuzeyinde önceden yerleşilen plato ile Güneykale'nin
    yerleşim alanı.

    Kadeş antlaşması Çivi Yazılı Tablet
    Pişmiş toprak, M.Ö. 13. yüzyıl, 13.8x17.6x5.1 cm. ve
    9.2x4x2.7 cm., Hitit Kralı 3. Hattuşili ile Mısır Firavunu 2. Ramses arasında
    M.Ö. 1280-1269 yılları arasında yapılan dünyanın ilk yazılı antlaşmasından iki
    parça. İstanbul Arkeoloji Müzesi
    Kuzey ve güney binası dışında önemli bir yapı da Batı Binası ve Saray Arşividir.
    Büyük bir yangınla tahrip olmuş binanın yamaçta iki bodrum katı olduğu
    düşünülmektedir. Bu iki bodrum katında yaklaşık 3300 adet bulla ve 30 çivi
    yazılı tablet bulunmuştur. Bullaların 2/3'ü büyük kral mühürleri taşımakta ve
    kronolojik listeye göre I. Şuppiluliuma'dan Hattuşaş'ın son kralı ve onun
    torunu II. Şuppiluliuma'ya kadar kralları temsil etmektedir. Kral mühürleri
    yanında kraliçe mühürleri de açığa çıkarılmıştır.
    Güneykale'deki yapılaşma ise II. Şuppiluliuma tarafından gerçekleştirilmiştir.
    Bu alanda geniş bir gölet ile üç ayrı noktasında üç yapı mevcuttur. Oda 1 ve 2
    olarak adlandırılan ve ayakta duran iki yapıdan oda 2, göletin kuzey köşesinin
    batısında yer alır. Tek mekânlı olan bu oda içe doğru daralarak küçülen parabol
    biçimli bir kubbeye sahiptir. Oda 1'de ise in situ olarak az kalıntı ele
    geçmiştir. Oda 2'nin duvarlarının üçü de kabartmalarla bezelidir. Karşı
    duvardaki ana tasvirde sola dönmüş, uzun elbiseli bir figür vardır. Yuvarlak
    başlığı üstünde kanatlı bir güneş kursu bulunmakta, sol elinde litus, sağ
    elinde ise ankh motifini tutmaktadır. Doğu duvarında Şuppiluliuma'ya ait
    kabartma vardır. Karşısındaki batı duvarında ise hiyeroglif kitabe yer
    almaktadır



    Hamaxia
    Alanya'nın 6 km.
    kuzey batısındaki Elikesik Köyü'nde, kent; antik Pamphylia Bölgesi sınırları
    içerisindedir. Halk arasında Sinekkalesi olarak bilinmektedir. Antik Çağın
    meşhur coğrafyacısı Strabon kentten, gemi yapımında kullanılan kerestenin elde
    edildiği, özellikle sedir ağaçlarının bol olduğu bir yer olarak söz etmektedir.
    Kentin Roma öncesi iskân edildiği sanılıyor. En üst noktada yer alan rektogonal
    taşlarla yapılmış kule olması olası yapıda Hellenistik Dönem özellikleri
    görülmektedir. Kentteki en önemli kalıntılar olarak; antik bir çeşme ile
    önündeki havuzu, yarım daire planlı, oturma sıraları halen görülebilen
    yazıtlarla donatılmış geniş bir eksedrayı, dini yapı komleksini ve nekropolü
    sayabiliriz. Kentte bulunan bazı yazıtlarda Hermes'in amblemi Kaduceus'un
    işlenmiş olması, burada Hermes'e ait bir tapınağın varlığını göstermektedir.
    Alanya Müzesi'nde sergilenmekte olan kabartmalı bir mezar steli ostoteklerin
    önemli bir bölümü Hamaxia'da bulunmuştur. Kentin İ.S.100-200 yılları arasında
    zengin olmayan küçük, Coracesium'a bağlı bir topluluk olarak yaşamını
    sürdürdüğü biliniyor. Kalıntıların önemli bir bölümü Roma ve Bizans Dönemine
    aittir.





    Gerga
    Aydın İli'ne bağlı, Çine İlçesi Deliktaş mevkiinde yer alan kent, Alabanda
    antik kentinin 13 km.
    kuzeybatısında bulunmaktadır. Kentin tarihinin Arkaik Döneme kadar gittiğini
    gösteren izler vardır. Halen kent içinde görülen kalıntılar Arkaik Dönem ve
    Roma Dönemine aittir. Gerga, Karia kültürünü yansıtan önemli bir merkezdir.
    Dağlar arasında kurulmuş bir kent olması nedeniyle Karia karakterini korumuş
    olan kentlerden biri olarak nitelendirilmektedir. Sur duvarları tipik Karia
    stilindedir.
    Gerga adı kaynaklarda bir kent olarak belirtildiği gibi yerel bir tanrıya ait
    olabileceği de belirtilmektedir. En önemli yapı, halen ayakta olan ve tapınak
    olarak adlandırılabilecek özelliklere sahip yapıdır. Büyük kesme taşlardan
    yapılmış, yapının üçgen alınlığında yazı vardır. Yapının hemen altında yere
    düşmüş dev heykelin Kybele'ye ait olabileceği düşünülmektedir. Heykelin
    zamanımızdan 20-30 yıl önce ayakta olduğu kaynaklardan ve çevre halkından öğrenilmiştir.



    Efesin
    Tarihçesi
    İzmir İli Selçuk İlçesi sınırları içindeki antik Efes kenti'nin ilk kuruluşu
    M.Ö. 6000 yıllarına, Neolitik Dönem olarak adlandırılan Cilalı Taş Devri'ne
    kadar inmektedir. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve kazılarda Efes çevresindeki
    höyükler (tarih öncesi tepe yerleşimleri) ve kalenin bulunduğu Ayasuluk
    Tepesi'nde Tunç çağları ve Hittitler'e ait yerleşimler saptanmıştır. Hititler
    Dönemi'nde kentin adı Apasas'tır. M.Ö. 1050 yıllarında Yunanistan'dan gelen
    göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis
    Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender'in
    generallerinden Lysimakhos tarafından M.Ö. 300 yıllarında kurulmuştur.
    Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Asya
    eyaletinin başkenti ve en büyük liman kenti olarak 200.000 kişilik nüfusa
    sahipti. Efes, Bizans Çağında tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu
    Selçuk'taki Ayasuluk Tepesi'ne gelmiştir. 1330 yılında Türkler tarafından
    alınan ve Aydınoğulları'nın merkezi olan Ayasuluk, 16.Yüzyıl'dan itibaren
    giderek küçülmeye başlamış, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra
    Selçuk adını almış ve bugün 30.000 kişilik nüfusa sahip turistik bir yerdir.
    Efes
    Antik dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan Efes, İ.Ö. 4.bine dek giden
    tarihi boyunca uygarlık, bilim, kültür ve sanat alanlarında her zaman önemli
    rol oynamıştır.
    Doğu ile Batı (Asya ve Avrupa) arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli
    bir liman kenti idi. Bu konumu Efes'in çağının en önemli politik ve ticaret
    merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını
    sağlamıştır.
    Ancak, Efes antik çağdaki önemini yalnızca büyük bir ticaret merkezi olarak
    gelişmesini ve başkent oluşuna borçlu değildir. Anadolu'nun eski anatanrıça
    (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültünün en büyük tapınağı da Efes'de yer
    alır. Bu tapınak dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir.
    Efes tarihi boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları geniş bir alana
    yayılır. Yaklaşık 8 km²lik bir alana yayılan bu kalıntılar içinde
    kazı-restorasyon ve düzenleme çalışmaları yapılmış, ziyarete açık olan
    bölümlerdir.


    1- Ayasuluk Tepesi (İ.Ö. 3. bine tarihlenen en erken yerleşim ile Bizans Devrine ait,
    Hıristiyanlık dünyası için büyük önem taşıyan St. Jean Kilisesi),
    2- Artemision (İ.Ö. 9-4.
    yüzyıllara ait önemli bir dini merkez; dünyanın yedi harikasından biri olan
    Artemis Tapınağı)
    3- Efes
    (Arkaik-Klasik-Hellenistik-Roma ve Bizans Devri yerleşimi),
    4- Selçuk (Selçuklu, Osmanlı
    Dönemi yerleşimi ve bu yerleşimi barındıran, bugün önemli bir turizm merkezi
    olan modern kent),


    Antik Çağda önemli bir
    uygarlık merkezi olan Efes bugün de yılda ortalama 1,5 milyon kişinin ziyaret
    ettiği önemli bir turizm merkezidir.
    Efes'teki ilk arkeolojik kazılar British Museum adına J.T. Wood tarafından 1869
    yılında başlamıştır. Wood'un ünlü Artemis Tapınağını bulmaya yönelik bu
    çalışmalarına 1904 yılından sonra D.G. Hogarth devam etmiştir. Bugün de
    çalışmalarını sürdüren Avusturyalıların Efes'teki kazıları ilk olarak 1895
    yılında Otto Benndorf tarafından başlatılmıştır. Avusturya Arkeoloji
    Enstitüsü'nün 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında kesintiye uğrayan çalışmaları
    1954 yılından sonra aralıksız devam etmiştir.
    Efes'te Avusturya Arkeoloji Enstitüsü'nün çalışmalarının yanı sıra 1954
    yılından itibaren Efes Müzesi de T.C. Kültür Bakanlığı adına kazı, restorasyon
    ve düzenleme çalışmalarını sürdürmektedir.
    100 yıldan fazla bir süredir devam eden bu çalışmalar ile bir yandan Efes
    tarihine ve Anadolu arkeolojisine yeni boyutlar kazandıran bilimsel sonuçlar
    elde edilmekte, diğer yandan kazılar sonucu açığa çıkarılan önemli yapı ve
    anıtlar restore edilerek ayağa kaldırmakta ve çevreleri ile birlikte
    düzenlenmektedir.
    Efes Müzesi tarafından son yıllarda yapılan kazılar:


    1- Çukuriçi Höyüğü: Magnesia kapısının güneybatısında bulunmaktadır. Elde edilen
    buluntulara göre İ.Ö. 4. bine dek giden prehistorik yerleşim ortaya
    çıkarılmıştır.
    2- Ayasuluk Tepesi Kazıları:
    Kalenin güneydoğu yamaçlarında sürdürülmektedir. Elde edilen buluntular ışında
    İ.Ö. 3500 yıllarına inmektedir.


    Efes
    Müzesi
    T.C. Kültür Bakanlığı adına Efes'teki arkeolojik araştırmalardan, düzenleme,
    kontrol ve koruma çalışmalarından sorumlu olan Efes Müzesi, Efes ve yakın
    çevresinde bulunan Miken, Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu
    ve Osmanlı devirlerine ait önemli eserlerin yanı sıra kültürel faaliyetleri ve
    ziyaretçi kapasitesi ile de Türkiye'nin en önemli müzelerinden biridir.
    Efes'teki ilk arkeolojik kazılardan sonra 1929 yılında depo işlevinde kurulmuş,
    1964 yılında yeni bölümün inşası ile genişleyen Efes Müzesi sonraki yıllarda
    sergi değişiklikleri ve yeni ekler ile sürekli gelişmiştir.
    Efes Müzesi'nin ağırlıklı olarak bir antik kentin eserlerini sergileyen müze
    olması nedeniyle kronolojik ve tipolojik bir sergileme yerine eserlerin buluntu
    yerlerine göre sergilenmeleri tercih edilmiştir. Buna göre salonlar Yamaç Evler
    ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu,
    Efes Artemisi Salonu, İmparator Kültleri Salonu olarak düzenlenmiştir. Bu
    salonların yanı sıra müze iç ve orta bahçelerinde çeşitli mimari ve
    heykeltraşlık eserleri bahçe dekoru içinde ve uyumlu olarak sergilenmektedir.
    İki büyük Artemis heykeli, Eros başı, Yunuslu Eros heykelciği, Sokrates başı,
    Efes Müzesi'nin dünyaca tanınmış ünlü eserlerinden bazılarıdır.
    Efes Müzesi koleksiyonlarında halen yaklaşık 50.000 eser bulunmaktadır. Bu sayı
    her yıl sürdürülen arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan veya çevre
    halkının bağış yoluyla getirdiği eserler ile artmakta, müze koleksiyonları
    zenginleşmektedir. Bu eserlerin kısa süre içinde bilim dünyasının ve insanlığın
    hizmetine sunulması düşüncesiyle Efes Müzesi'nde "Yeni Buluntular
    Salonu" oluşturulmuştur. Ancak, bu salon her zaman yeterli gelmemekte,
    diğer salonlardaki sergilemelerin de yeni buluntular ışığında ve çağdaş
    müzecilik anlayışına uygun olarak yenilenmesi gerekmektedir.
    Bu anlayışa uygun olarak Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonunda yapılan yeni
    düzenlemede buluntu gruplarını birarada sergileyerek konu bütünlüğü
    oluşturulması amaçlanmıştır. Salonda günlük yaşam konusu içinde her çağdaki
    insan için vazgeçilmez gereksinimler olan tıp ve kozmetik aletleri, takıları,
    ağırlıklar, aydınlanma araçları, müzik ve eğlence buluntuları ve dokuma
    araçlarından örnekler; ev kültü ve dekorasyonunda kullanılan heykelcikler,
    imparator ve tanrı heykelleri, büstleri ve mobilyalar sergilenmektedir. Salonun
    bir bölümünde Efes Yamaç Evler'den "Sokrates Odası" olarak bilinen
    bir oda fresk, mozaik ve çeşitli mobilyalardan oluşan dekoru içinde
    foto-mankenler ile düzenlenmiştir.
    Efes Müzesi'nin müze, Efes ve Selçuk içinde yeni düzenlemeler sonucu ziyarete
    açılan yeni bölümleri;
    1- Arasta ve Hamam Bölümü:
    Müzenin orta bahçesine bitişik, müze ile bütünlük oluşturan bölümde eski Türk
    kasabalarında ticaret hayatı ve kaybolmaya yüz tutan çeşitli el sanatları canlı
    olarak sergilenmektedir. Tarıma bağlı yöresel yaşamda önemli yer tutan tahıl
    öğütme sistemi (değirmenler) gelişimi ve farklı tipleri ile; bakırcılık ve gözboncuğu
    yapımı; Türk çadırlarının sergilendiği bölüm içinde eski Türk yapısı ve 16.
    yüzyıla ait Osmanlı hamamı da restore edilerek sergi alanında
    değerlendirilmiştir.
    2- Ayasuluk Kitaplığı: Efes
    Müzesi'nin arka sokağı içindeki eski bir Türk yapısı (14. yüzyıl) müze
    tarafından restore edilmiş ve semt halkının günlük gazete veya kitap
    okuyabileceği küçük bir kitaplık işlevi kazandırılmıştır.
    3- Görme Engelliler Müzesi: Efes
    aşağı Agoradaki antik dükkânlardan biri restorasyonu yapılarak görme
    engelilerin gezebileceği bir müzeye dönüştürülmüştür. İki bölümden oluşan bu
    müzede kopya ve orijinal eserler sergilenmektedir.
    Kültür ve Eğitim Faaliyetleri
    Efes Müzesi olağan müzecilik faaliyetlerine paralel olarak ilçe halkına ve
    arkeoloji çevresine yönelik kültür ve eğitim faaliyetleri de düzenlenmektedir.
    Bu faaliyetler;


    Konferanslar:
    Ağırlıklı olarak Efes ve çevre arkeolojisi konularının tartışıldığı sürekli
    konferanslar düzenlenmektedir.
    Sergiler: Efes Müzesi içindeki
    sanat galerisinde resim heykel ve çeşitli el sanatlarından oluşan çağdaş sanat
    eserleri sürekli olarak sergilenmekte, bu şekilde antik ve çağdaş sanat
    eserleri arasında bağlantı sağlanmakta ve 21. yüzyıla aktarılabilecek bir
    çağdaş sanat eserleri koleksiyonu oluşturulmaktadır.
    Seminerler: Efes Müzesi
    tarafından her yıl eski eserlerin korunması, özellikle çocukların Efes ve eski
    uygarlıklar konularında eğitimine yönelik seminerler; zaman zaman Kültür
    Bakanlığı'nca düzenlenen Türkiye müzelerindeki tüm müze uzmanları için eğitim
    kursları ve kazı sonuçları toplantıları düzenlenmektedir.


    Ayrıca Efes örenyerinde
    sürekli sergiler bulunmaktadır.


    • Kuretler Caddesi'nde "Baharatçı Dükkanı" sergisi
    • Aşağı agorada "Antik Kentler Nasıl Kuruldu" sergisi
      bulunmaktadır.



    İsabey
    Camii
    1375 yılında Aydınoğullarından İsa Bey tarafından Şamlı Mimar Ali'ye inşa
    ettirilmiş olan cami, Türk sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir.
    St. Jean Kilisesi
    Bizans İmparatoru Büyük Iustinianus tarafından inşa ettirilmiştir. Dönemin en
    büyük yapılarından bir olan, altı kubbeli kilisenin merkezi kısmında, altta,
    Hz. İsa'nın en sevdiği havarisi St. Jean'ın mezarı bulunmuştur. Kuzeyinde
    hazine binası ve vaftizhane vardır.
    Kale
    Ziyarete kapalı olan kale içinde cam ve su sarnıçları vardır.
    Artemis Tapınağı
    Dünyanın yedi harikasından biridir. Antik dünyanın mermerden inşa edilmiş ilk
    tapınağıdır. Büyüklüğü, 105 x 50
    m. ve ön cephesi diğer Artemis (Ana Tanrıça) tapınakları
    gibi batıya dönüktür.
    Yedi Uyuyanlar
    Bizans Döneminde mezar kilisesi haline getirilmiş olan bu yer, Geç Roma imparatorlarından
    Decius zamanında putperestlerin zulmünden kaçan yedi Hıristiyan gencin Panayır
    Dağı eteklerinde sığındıkları mağaradır.
    Meryemana
    İsa'nın annesi Meryemana, İsa öldükten sonra St. Jean ile birlikte Efes'e
    gelmiş ve hayatının son yıllarını burada yaşamıştır.
    Magnesia Kapısı ve Doğu Gymnasionu

    Efesin çevresindeki sur duvarlarının doğu kapısıdır. Yanında bulunan gymnasion,
    Roma Çağının okuludur.
    Yukarı Agora ve Bazilika
    İmparator Augustus tarafından inşa ettirilmiş, resmi toplantıların ve borsa
    işlemlerinin yapıldığı yerdir.
    Odeion
    Zamanında üzeri kapalı olan yapıda Kent Meclisi toplantıları yapılmış ve
    konserler verilmiştir. 1.400 kişilik kapasiteye sahiptir.
    Prytaneion
    Kentin ölümsüzlüğünü simgeleyen kent ateşinin hiç durmadan yandığı yerdir.
    Salonun çevresinde tanrı ve imparator heykelleri sıralanmıştı. Müzedeki Artemis
    heykelleri burada bulunmuş ve daha sonra müzeye getirilmiştir. Yanındaki
    yapılar kentin resmi misafirlerine ayrılmıştı.
    Domitianus Meydanı
    Meydanın güneyinde, teras üzerinde İmparator Domitianus adına Efesliler
    tarafından yaptırılmış büyük bir tapınak ve altında Efes yazıtlar galerisi
    vardır. Doğuda Pollio Çeşmesi ve olasılıkla hastane yapısı, kuzeyinde cadde
    üzerinde Memnius Anıtı yer alır.
    Herakles Kapısı
    Roma Çağı sonlarında yaptırılmış olan bu kapı Kuretler Caddesi'ni yaya yolu
    haline getirmiştir. Ön cephesinde Kuvvet Tanrısı Herakles kabartmaları
    dolayısıyla bu ismi almıştır.
    Traianus Çeşmesi
    Cadde üzerindeki iki katlı anıtlardan biridir. Ortada duran İmparator Trainus'un
    heykelinin ayağı altında görülen küre dünyayı simgeler.
    Yamaç Evler
    Teraslar üzerine inşa edilmiş olan çok katlı evlerde kentin zenginleri
    oturuyordu. Evlerin tabanlarında mozaikler, duvarlarında mermer kaplama ve
    freskler vardır.
    Hamam ve Umumi Tuvalet
    Romalıların en önemli sosyal yapılarındandır. Soğuk, ılık ve sıcak kısımlar
    vardır. Bizans Çağında tamir görmüştür. Ortasında havuz olan umumi tuvalet
    yapısı, aynı zamanda toplanma yeri olarak da kullanılmıştır.
    Hadrianus Tapınağı
    İmparator Hadrianus adına, anıt tapınak olarak inşa ettirilmiştir. Korinth
    düzenlidir ve frizlerinde Efes'in kuruluş efsanesi işlenmiştir.
    Oktogon
    Kleopatra'nın kız kardeşine ait anıtsal bir mezardır.
    Heroon
    Efes'in efsanevi kurucusu Androklos adına yaptırılmış bir çeşme yapısıdır. Ön
    kısmı Bizans Döneminde değiştirilmiştir.
    Celcus Kütüphanesi
    Hem kütüphane, hem de mezar anıtı görevini üstlenmiştir. Kitap ruloları, yapı
    içerisinde, duvarlardaki nişlerde saklanıyordu. Cephesi 1970-1980 yılları
    arasında restore edilmiştir.
    Agora Güney Kapısı
    Kütüphaneden önce, İmparator Augustus zamanında inşa edilmiştir.
    Mermer Cadde
    Kütüphane meydanından tiyatroya kadar uzanan caddedir.
    Agora
    110 x 110 m.
    boyutlarında ortası açık, çevresi portikler ve dükkanlarla çevrilidir. Kentin
    ticari ve kültürel merkeziydi.
    Büyük Tiyatro
    24.000 kişilik kapasiteyle antik dünyanın en büyük tiyatrosudur. Çok süslü ve
    üç katlı sahne binası tamamen yıkılmıştır. Oturma basamakları üç bölümlüdür.
    Liman Caddesi
    Efes kentinin limana bağlantısını sağlıyordu. 600 m. uzunluktaki cadde
    üzerine kentin Hıristiyanlık Döneminde anıtlar yapılmıştır.
    Tiyatro Gymnasionu
    Hem okul ve hem de hamam işlevine sahip büyük yapının avlu kısmı açıktadır.
    Burada tiyatroya ait mermer parçalar restorasyon amacıyla sıralanmıştır.
    Liman Hamamı
    Liman Caddesinin sonundaki büyük yapılar grubudur. Bir bölümü kazılmıştır.
    Meryem Kilisesi
    Hz. Meryem adına inşa edilmiş ilk kilisedir.
    Saray Yapısı, Stadyum Caddesi, Stadyum
    ve Gymnasion
    Otoparkın doğu kısmında yer alan Bizans sarayı ve caddenin bir bölümü restore
    edilmiştir. Stadyum, antik devirde sportif oyunların ve yarışmaların yapıldığı
    yerdir. Geç Roma Çağında gladyatör oyunları da yapılmıştır. Stadyumun yanındaki
    gymnasion ise hamam-okul kompleksidir.



    Dolichiste (Kekova) Doğa ve tarihin bütünleştiği bir dünya cenneti olan
    Kekova olağanüstü güzellikleri bünyesinde barındırmaktadır. Mavi yolculuk
    yapanların kolayca ulaşıp gezebildiği ve yatlarını emin bir şekilde
    demirleyebildiği bir yer olan Kekova tarihle iç içe inanılmaz güzellikler
    sergiler. Kekova'ya denizden ulaşım Kaş ve Kale Çayağzı'ndan kiralanan
    kayıklarla yapılabilir.
    Kaş'tan sonra Uluburun geçilerek Kekova'ya doğru yol alındığında önce Sıcak
    Yarımadası ile karşılaşılır. Sıcak İskelesinde Aperlai antik kenti, yarımadanın
    ucunda Toprakada ve Karaada yer alır. Bundan sonra Kekova Adası uzanmaktadır.
    Bu adadan dolayı tüm bölge Kekova adıyla anılmaktadır. Kekova Adası depremlerle
    biraz suyu batmış bu nedenle buraya batık şehir denilmiştir. Kekova Adası'nın
    karşısında Kaleköy ve biraz ileride de yatlar için sakin bir koy olan Üçağız
    Köyü bulunmaktadır.
    Fenike - Kaş karayolundan Kekova levhasının bulunduğu yola sapıldığında 19 km sonra bir doğa harikası
    olan Üçağız'a ulaşılır.
    Burası tarihle doğanın ve bugünkü yaşamın iç içe olduğu bir bölgedir. Sıcak
    İskelesindeki Aperlai, Batık Kent, Kaleköy'deki Simena, Üçağız'da bulunan
    Theimussa, Gökkaya koyu üzerindeki Istlada birbirine çok yakın antik
    kentlerdir. Deniz kenarındaki bu kentlerden başka Kılıçlı'da Apollonia, Üçağız'a
    2 km
    uzaklıkta yol üzerindeki Çevreli'de Tyberissos antik kenti bulunur. Tyberissos
    eski adı Tirmisin olan ovaya bakan 365 m yükseklikteki bir tepe üzerinde
    bulunmaktadır. Dağın eteklerinde bir düzineye yakın Lykia lahdi ve güvercin
    yuvası şeklindeki Lykia kaya mezarları bulunmaktadır ki bunlar Hellenistik ve
    Roma Çağı'na aittir. Antik şehir tepenin iki zirvesinde yer alır. Kuzeyde
    şehrin akropolisi, bulunmaktadır. Daha alçak olan güney tepesinde ise Dor
    düzenindeki Apollon tapınağının üzerine onun taşları ile yapılmış olan bir
    kilise bulunur.
    Çevreli'den Kapaklı'ya doğru gidilirse 4 km sonra İnişdibi denilen yere gelinir. Bu
    alanın doğusunda yani deniz tarafında 10 dakikalık bir yürüyüş yapılırsa ilginç
    yapılarıyla ünlü Istlada antik kentini de görme şansına sahip olabilirsiniz.
    Buradaki şehirler küçük olduğundan birkaçı birleşerek Lykia Birliği içinde
    temsil edilmekteydiler. Örneğin; Aperlai, Simena, Apollonia ve İsinda bu birlik
    içinde temsil ediliyordu. Çevreli'den 2 km sonra yol bizi bir yeryüzü cenneti olan
    Kekova'ya ulaştırır. Bu yol Üçağız'da bitmektedir. Ancak buradan teknelerle
    Kaleköy'deki Simena, Batık şehir, Sıcak İskelesi'ndeki Aperlia görülebilir.
    Kekova Adası
    Bölgeye adını veren ada, Kale Köyü'nün önünde uzanan büyükçe bir adadır. Ucunda
    yer alan Tersane Koyu'na tekneler yerleşebilir. Burada Bizans Devri'ne ait bir
    kilisenin apsisi ile karşılaşılır. Kazı yapılmadığı için tarihini bilmediğimiz
    bu adanın her tarafı kalıntılarla doludur. Tersane Koyu'na göre sağ tarafta
    denize batmış dükkânlar ile sol tarafta batık şehrin su içindeki kalıntıları
    görülebilir. Kıyıya takip ettiğimizde, evlerin yarısının sulara gömüldüğünü ve
    merdivenlerin denize indiğini görebiliriz. Ayrıca denizin içinde temeller ve ev
    tabanlarını da görmek mümkündür.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.







    DİDYMA (Didim)
    Didyma (Didim): Aydın ilinin Söke ilçesi, Yeni Hisar köyü sınırları içerisinde
    yeralan Didyma, Apollon Tapınağı ile ünlüdür.
    Didyma’daki ilk kazılar 1858’de İngilizler tarafından Newton’un başkanlığında
    yapılmış. 1905’te Th. Weigand yönetiminde başlatılan kazılar sistemli temellere
    dayandırılarak 1937’ye kadar sürdürülmüştür. Bu dönemde tapınağın büyük bir
    kısmı ortaya çıkmıştır. Kazı ve araştırma çalışmaları Alman uzmanlar tarafından
    hâlen sürdürülmektedir.
    Didymaion, Miletus’a bağlı bir kâhinin ikamet yeri ve mabet olarak bilinir. Son
    kazılardan Didyma’nın sadece bir kâhinin ikametgâhı değil, aynı zamanda yoğun
    bir yerleşim yeri olduğu da anlaşılmıştır. Arkaik tapınağın yapımına M.Ö. 6.
    yüzyılın ortalarında başlanıldığına ve yapımının aynı yüzyılın sonlarında
    tamamlanıldığına inanılır. Helenistik tapınağın yapımına, Büyük İskender’in
    Perslere karşı elde ettiği zaferden sonra başlanılmıştır. Ancak, kalıntılardan
    bu Helenistik tapınağın yapımının tamamlanmadığı anlaşılmaktadır.


    Dağlık
    Gazipaşa İlçesi'ne 18 km.
    uzaklığındaki Güneyköyü sınırları içerisindedir. Antik Çağda Dağlık Kilikya
    olarak bilinen bölge sınırları içinde kalmaktadır. Kentin adı Kommagene kralı
    4. Antiochus'tan gelmektedir. Kalıntılar üç yükselti üzerinde toplanmıştır.
    Birinci bölüm sütunlu cadde, agora, hamam, zafer takı ve kilisenin bulunduğu
    kesimdir. İkinci bölüm Kilikya Bölgesine özgü mezar yapılarının bulunduğu
    nekropol alanı; üçüncü bölüm ise batıda denize uzanan, sarp kayalıklar üzerine
    yapılmış kale kalıntılarıdır. Kentin kuzeyinde, halen mimarî elemanları
    görülebilen bir tapınak kalıntısı mevcuttur. Kentin merkezine trikonkhos adı
    verilen üç duvarı apsis şeklinde dini işlevi olan bir yapı yer alır. Kalıntılar
    Roma, Bizans ve Ortaçağ Dönemine tarihlendirilmektedir.


    Çatalhöyük
    Çatalhöyük, Konya'nın Çumra İlçesi sınırlarında olup, ilçenin 10 km. doğusunda yer
    almaktadır. Höyük, farklı yükseklikte iki tepe düzü olan bir tepe şeklindedir.
    Bu iki yükseltisi nedeniyle çatal sıfatını almıştır. Çatalhöyük 1958 yılında J.
    Mellaart tarafından keşfedilmiş, 1961-1963 ve 1965 yıllarında kazısı
    yapılmıştır. Yüksek tepenin batı yamacında yapılan araştırmalar neticesinde, 13
    yapı katı açığa çıkarılmıştır. En erken yerleşim katı (1) ise M.Ö. 5500
    yıllarına tarihlenmektedir. Stil kritiği yolu ile yapılan bu tarihleme, C 14
    metodu ile de doğrulanmış bulunmaktadır. İlk yerleşme, ilk ev mimarisi ve ilk
    kutsal yapılara ait özgün buluntuları ile insanlık tarihine ışık tutan bir
    merkezdir.
    Çatalhöyük'teki yerleşimin, yani şehirciliğin en iyi bilinen dönemi 7. ve 11.
    katlardadır. Dörtgen duvarlı evlerin duvarları birbirine bitişiktir. Ortak
    duvar yoktur, her evin kendi müstakil duvarı vardır. Evler ayrı ayrı planlanmış
    ve ihtiyaç duyulunca yanına başka bir ev yapılmıştır. Evlerin bitişik duvarları
    nedeniyle şehirde sokaklar mevcut değildir. Ulaşım düz damlar üzerinden
    olmaktadır. Şehri sınırlayan ve koruyan sur duvarları niteliğinde herhangi bir
    buluntuya rastlanmamıştır. Bina yapımında kullanılan malzeme kerpiç, ağaç ve
    kamıştır. Evlerin temel derinlikleri azdır. Duvarlar arasında ağaç dikmeler
    vardır. Bu dikmeler üzerine gelen kirişler düz tavanı taşımaktadır. Tavan üst
    örtüsü kamış üzerine sıkıştırılmış kil topraktır. Evler tek katlı olup, eve
    giriş damda açılan bir delikten merdivenle olmaktadır. Her ev bir oda ve bir
    depodan oluşur. Odaların içinde dörtgen ocaklar, duvarların ön kısımlarında
    taban döşemesinden yüksekliği 10-30
    cm. arasında değişen sekiler ve duvar içinde dörtgen
    nişler bulunmaktadır. Duvarlar sıvalıdır, sıva üzeri beyaza boyandıktan sonra
    sarı, kırmızı ve siyah tonlarda resimler yapılmıştır. Kutsal odalar diğer
    odalara nazaran daha büyüktür. Bu evlerin içindeki duvar resimleri yanında ise
    orijinal boğa başı, koç başı ve geyik başlarının sıkıştırılmış kil ile konserve
    edilmiş trofeleri duvarlara aplike edilmiştir. Bunların yanında rölyef halinde
    insan figürleri ile hayvan figürleri de görünmektedir. Çatalhöyük'te duvar
    resimleri en erken 10. en geç 11. tabakada bulunmuştur. En güzel ve
    gelişmişleri ise 7. ve 5. tabakalara aittir. Bu resimler paleolitik insanın
    mağara duvarlarına yaptığı resimlerin bir gelenek olarak devamıdır. İnanç
    olarak avın bereketi için yapılan resimlerdir. Geç döneme doğru duvar
    resimlerinde ev sahnelerinin azaldığı ve kuş motifleri ile geometrik desenlerin
    ortaya çıktığı görülür.
    Duvarlara resmedilmiş olan akbabalar tarafından parçalanan başsız insan
    figürlerinin ölü gömme adetleri ile ilgili olduğu sanılmaktadır. Akbabalar
    tarafından et kısmı yenerek temizlenen kemikler toparlanarak hasırlardan
    yapılmış bir örtüye sarılır ve ev içindeki şekillerin altına gömülürdü.
    Şekiller altında yapılan araştırmalarda çok sayıda iskelet ortaya
    çıkarılmıştır. Ölü hediyesi olarak kemikten yapılmış aletler, renkli taşlar,
    kesici aletlerden taştan baltalar, deniz kabuğundan yapılmış boncuklar
    konmuştur. Çatalhöyük kazısında ele geçen heykelcikler bize ana tanrıça
    kültürünün (tapınma) başlangıcı ve zamanın inançları hakkında özgün bilgiler
    vermektedir. Pişmiş toprak ve taştan yapılmış bu heykelcikler 5 ila 15 cm. arasında değişen
    büyüklüktedir. Şişman, iri göğüslü, büyük kalçalı ve zaman zaman doğum yapar
    vaziyette tasvir edilmişlerdir. Bu özellikleri bolluk ve bereketi temsil
    etmeleri nedeniyledir. Çatalhöyük'te ele geçen alet ve malzemelerin hemen hepsi
    taş, pişmiş toprak, baltalar, sığ tabaklar, yüksek kabartma bereket tanrıçası
    motifleri ile süs eşyası olarak kullanılan bilezik ve kolyelerdir. Pişmiş
    topraktan iri taneli hamura sahip, çarksız siyah ve kiremit renkli kaplar ve
    çanaklar bulunmuştur. Ayrıca ana tanrıça ve mukaddes hayvan figürü de pişmiş
    topraktan yapılmıştır. Kemikten yapılmış kesici ve delici aletler ile
    obsidyenden yapılmış mızrak ve ok uçları Çatalhöyük'te kullanılan en önemli
    malzemelerdir.
    Çatalhöyük'te 1996 yılına kadar kazı yapılmamış; bu yıldan itibaren İngiliz
    Arkeoloji Enstitüsü tarafından Ian Hodder başkanlığında kazılara devam
    edilmiştir. Kazı buluntuları Konya Arkeoloji Müzesi'ndedir. Bunların bir kısmı
    teşhir edilmiş, diğerleri ise depolarda koruma altına alınmış durumdadır.


    Cyaneae-Kyaenai (Yavi veya Yuva Köyü)
    Finike - Kaş karayolu üzerindeki diğer bir ören yeri de Kaş'a 23 km uzaklıktaki Yavı
    Köyü'nün üzerinde bulunan sarp kayalıklardaki Kyaenai'dir. Araba ile tiyatronun
    yanına kadar çıkılabilir, köyden de harabe yerine tırmanmak mümkündür. Kyaenai
    ismi koyu mavi anlamına gelmekte, ayrıca "Çınlayan Kayalar" adıyla da
    anılmaktadır. Bunun nedeni rüzgarın buradaki kayalara çarparak çınlaması olsa gerektir.

    Şehrin ne zaman kurulduğunu bilemiyoruz ancak ele geçen kitabeler şehrin
    tarihini M.Ö. IV. yüzyıla kadar çıkarmamıza neden oluyor. O tarihten itibaren
    de Kyaenai devamlı iskan edilen bir Lykia şehridir. Kyaenaili zengin lason 16
    Lykia şehrine yardım ettiği gibi kendi şehrine de yardım etmiş, imarına
    çalışmıştır. Bu nedenle de ona Lykia'nın en büyük hakimi anlamına gelen
    "Lykiakn" ünvanı verilmiştir. Roma Devrinde büyük gelişme gösteren
    şehir Bizans döneminde de psikoposluk merkezi olarak varlığını sürdürmüş, X.
    yüzyılda terk edilmiştir.
    Kyaenai 240 m
    kadar yükseklikteki sarp kayalıkların üzerine kurulmuştur. Şehrin etrafını 450 m uzunlukta bir sur
    çevirir. Surun Bizans döneminde de kullanıldığı sonradan konan taşlardan
    anlaşılmaktadır. Surun batı ve kuzey kısımlarında bugün üç kapı görülmektedir.
    Batı duvarının güney ucunda da dördüncü bir kapı olmalıdır.
    Tepenin güney eteğinde ise tabii meyile oturtulmuş ve günümüze kadar sağlam
    gelebilmiş bir tiyatro bulunmaktadır.
    Tiyatro ile akropol arasında nekropol sahası yer alır. Ağaçlar arasında Roma
    Devri'ne ait irili ufaklı birçok lahit bulunmaktadır. Kyaenai, Lykia
    Bölgesi'nde en çok lahit görülen şehir niteliğinde olduğundan buraya lahitler
    kenti de denir. Batı taraftakiler sade, doğu yamaçtakiler daha değişik ve
    bazıları kabartmalıdır. Bu kabartmalı lahitler M.Ö. 350'ye tarihlenir. Diğer
    lahitlerin hepsi Roma dönemine aittir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır



    CORACESIUM (Alanya)
    Türkiye’nin güney sahilinde en dikkat çekici manzaralardan birine sahip olan
    Alanya, denize uzanan kayalık bir yarımadanın üzerinde bulunur. Alanya, ilginç
    evlere, dik uçurumlara ve istihkam duvarlarına sahiptir. Günümüzün Alanya’sı
    olan yerde bilinen en eski yerleşim alanı “kaya” anlamına gelen Coracesium
    şehridir. Bu şehir, bulunduğu yer itibariyle bazen Cilicia bazen de Pamphylia
    topraklarına dahil edilmiştir. Strabo, Cilicia’yı batıdan doğuya doğru
    betimlerken dik uçurumun üzerinde kurulmuş bir kale olarak tanımladığı Coracesium
    ile başlar.
    Mükemmel limanına ve son derece korunmalı konumuna bağlı olarak bu yer, hemen
    hemen her çağda korsanların ya da ayaklanmacıların sığınağı olmuştur. Bu yüzden
    M.Ö. 199’da III. Antiochos’a karşı direnen tek şehir Cilicia olmuştur. Yarım
    asır sonra, bölgenin yöneticisi olan Diodotos Trypon da VII. Antiochos ile
    müttefik kalmayı reddetmiştir. M.Ö. birinci yüzyılda Akdeniz’de korsanlık Roma
    İmparatorluğu için büyük bir ekonomik ve politik sorundu; korsanların hububat
    gemilerine el koyması öyle boyutlara ulaşmıştı ki neredeyse Roma’yı bile açlık
    tehlikesiyle yüz yüze bırakmıştı. Bu sebepten, Puplius Servius M.Ö. 78’de
    Cilicia’ya gönderilmiş ve korsanlara karşı bir dizi sefer düzenlemiştir ama
    sonunda başarısız olmuştur. Ancak daha sonra M.Ö. 65’te Roma Senatosu
    tarafından yetkilerle donatılıp güçlendirilen Puplius, tüm korsan kalelerine
    karadan ve denizden saldırarak onları kendi kontrolü altına almıştır. En son
    düşen şehir Coracesium olmuştur ve bu süreç içinde sadece korsanların filoları
    yok edilmemiş aynı zamanda şehrin istihkam duvarları da yıkılmıştır ve bu
    taşlar denize düşmüştür.
    Roma İmparatorluğu döneminde Coracesium muhtemelen büyük bir şehir haline
    gelmişti çünkü şehir, ikinci yüzyılda kendi madeni parasını basmaya
    başlamıştır.
    Coracesium’un Hıristiyanlığın ilk yüzyılı ve eski Bizans dönemine ait çok fazla
    bilgi yoktur. Komşuları Cilicia ve Pamphylia ile birlikte Hıristiyanlığı erken
    dönemlerde kabul etmiş olmalıdır.
    Bu dönemde ayrıca şehrin adında da bir değişiklik olmuştur ve şehir “Kalonorosa”
    ya da “Güzel Dağ” adını almıştır. Bu isim, çeşitli değişikliklerle Orta Çağlara
    kadar kullanılmıştır. Türklerin şehri fethetmesinden sonra da, şehir
    Venedikliler, Cenovalılar ve Kıbrıslılar tarafından Candelor, Scandelore ya da
    Galenorum olarak adlandırılmıştır.
    1220-1237 yılları arasında hükümdarlık süren Sultan I. Alaaddin Keykubat tahta
    çıkar çıkmaz, ilk stratejik oyunu kalenin karşı tarafına ilerlemek oldu. Şehrin
    yöneticisi Kyr Vard tarafından teslimini garanti altına aldıktan sonra şehre
    kendi adını verdi, böylece şehir Alaiye adını aldı. Alaaddin’in limanda
    yaptırdığı iyileştirmelerin yanı sıra şehrin Selçukluların başkenti Konya’ya
    yakın olması hızlı gelişmesini garantilemiştir. Sultan kışları Alanya’da
    geçirdiğinden, şehir birçok inşaat faaliyetine tanık olmuş ve günümüzde de
    görebildiğimiz muhteşem yapıları kazanmıştır.
    Selçuklu Devleti’nin çökmesinden sonra bölgenin kontrolü Karamanlıların eline
    geçmiş; bölge zaman zaman da onlara sadakat yemini eden yerel hükümdarlar
    tarafından yönetilmiştir. Kıbrıs Lusignan Kralları sık sık Alanya’yı ele
    geçirmeye çalışmışlar, Türkler ve Mısırlılar da şehri Kıbrıs’ı istila etmek
    için üs olarak kullanmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşuyla birlikte,
    doğu Akdeniz’de ticaret zayıflamıştır ve Alanya eski önemini büyük ölçüde
    kaybetmiştir. Bugün Alanya, en iyi korunmuş Selçuklu şehirlerinden biridir.
    Alanya Kalesi’nin doğu bölümü deniz ile sınırdaştır ve bu bölüm kuzey
    duvarlarıyla kesiştiği yerde Kızıl Kule olarak bilinen geniş sekizgen bir kule
    ile korunur. Bu kulenin çapı 29
    metre ve yüksekliği 33 metredir. Sade dış görünümüne
    rağmen beş katlı karmaşık bir planı olan kulenin içi bir dizi savunma sistemi
    ile donatılmıştır. Üst bölümün alt iki katı, kulenin Kızıl Kule olarak
    anılmasına yol açan kırmızımtırak tuğlalarla örülmüştür. Yazıtlar, kulenin
    1226’da Alaaddin Keykubat için Halepli mimar Ebu Ali’ye yaptırıldığını
    kaydeder. Kule 1951 ve 1957 yılları arasında restore edilmiştir.
    Kızıl Kule’nin 150 metre
    kadar güneyinde, geriye kalan tek Selçuklu tersanesi ya da donanma alanı
    vardır. Toplam 57x40 metre olan alan, duvarlarla tonozlu beş ayrı mekana
    bölünmüştür. Bunlardan her biri diğerlerine sivri uçlu kemerleri olan dört kapı
    ile bağlanır. İçerdeki bu mekanlar, ortaçağ gemilerinin yapımı için yeterli alan
    sunmaktaydı. Tersaneye, Kızıl Kule’nin bulunduğu yönden girilir. Girişte,
    tersanenin 1227 yılında Alaaddin Keykubat için yapıldığına atfen beş satırlık
    bir yazıt vardır. İlk satırda “Allah için zafer ve erken fetih” (Kuran LXI,13)
    yazmaktadır. Girişin sağındaki küçük oda, Mekke yönünü gösteren bir mihrap
    olmamasına rağmen belki tersanede çalışan işçiler için mescit olarak ya da
    ambar olarak kullanılmış olabilir. Soldaki gün ışığı ile aydınlanan oda ise
    muhtemelen çalışma odası olarak kullanılmıştır.
    Deniz tersanesinin güneyinde, günümüzde Tophane olarak bilinen ve karadan ya da
    denizden gelebilecek saldırılara karşı korunmak için tasarlanmış iki katlı bir
    kule yükselir. 19 metre
    yüksekliğinde olan bu kare kule, yüksek bir uçurumun üzerine inşa edilmiştir.
    Zemin kat, iç duvarlarla dört tonozlu odaya ayrılmıştır. Üst kat ise tonozlu
    bölmelerle çevrili açık bir oda şeklini almıştır.
    Kızıl Kule’den başlayarak kuzey duvarları, Ehmedek olarak bilinen istihkâm
    alanına kadar uzanır. Eski Helenistik sur harabelerinin üzerine inşa edilen,
    her biri üç kuleye sahip iki yapının planı oldukça kuraldışıdır. Ana giriş
    doğudaki geniş bir kapıdandır. Buradan merdivenlerle küçük bir kuleye çıkılır.
    Girişin hemen içinde sarnıçları olan şekilsiz geniş bir açık alan vardır. Daha
    ileride üç geniş oda vardır. Doğu odasında bir pencerenin yanındaki sıvaya
    dönemin yelkenli sandallarının resimleri kazılmıştır. Ortadaki oda muhtemelen
    oturma salonu olarak kullanılmıştır ve kuzeybatı ucundaki kubbeli küçük oda ise
    banyodur. Ehmedek’in alt kulesinin kuzey cephesinde Alaaddin Keykubat
    döneminden, 1227 tarihli güzel bir yazıt vardır.
    Ehmedek’in güneyinden ilerlenecek olursa Süleymaniye Camii ile karşılaşılır. Bu
    cami iki an bölüme ayrılmıştır; kare ana oda kubbe ile örtülmüştür ve bunun
    önünde kemerlerle ayrılmış üç kubbeli bir sundurma vardır. Kubbeler tuğladan
    yapılmıştır, duvarlar ise tuğla ve yontulmuş taştan örülmüştür. Caminin
    kuzeybatı ucunda iki adet oniki köşeli minare yükselir.
    Caminin güneyinde, seyyahlar ve tüccarlar için yapılmış odalarla çevrili geniş
    avlusu olan bir kervansaray vardır. Odaların arkasındaki tonozlu geniş bölüm
    hayvanlar için kullanılırdı.
    Akşebe Türbesi kervansarayın hemen üzerinde yer alır. Ana bina inşaatın
    kırmızımtırak tuğlalı bölümüne kadar tek kubbelidir. Kubbeli alana komşu ve bu
    alanın doğu cephesi boyunca benzeri bir başka kubbeli alan ve tonozlu bir oda
    bulunur. Mavi çinilerle bezenmiş küçük bir minare de yapının kapısının
    kuzeydoğusundan yükselir.
    Hisar, kalenin tepe noktasında yer alır ve 180x150 metre boyutunda olan
    düzensiz bir dörtgen şeklindedir. Bu bölgenin orijinal yapıları, bölgeyi
    çevreleyen istihkam duvarlarının üç tanesine dayalı inşa edilmiştir. Batı
    kenarının sarp uçuruma yakın olmasından dolayı bu kenarda sağlam duvarlara daha
    az ihtiyaç duyulmuştur. Tuğlalardan yapılmış iki büyük sarnıç bu alanın
    ortasında yer alır. Bu kalenin tarihi önemi göz önüne alınacak olduğunda, bu
    bölgede bir yerin varolduğu düşünülmektedir ancak bugüne kadar kalede bulunan
    belirgin kalıntılar arasında böyle bir binaya rastlanmamıştır. Şayet
    rastlansaydı, muhtemelen güneybatı ucunda olurdu çünkü bu bölgede çok fazla
    yıkılmış bina enkazı ve boyalı fresklerin izleri görülmektedir. Burada ayrıca
    etrafındaki yapılar tarafından rahatsız edilmemiş bir Bizans kilisesi de
    görülebilir. Kilisenin planı haç şeklindedir ve haçın çubuklarının kesiştiği
    bölüm, pandantifler (kubbeli inşaatta kemerler üzerine oturtulmuş kubbe ile
    kemerlerin arasını kapatan üçgen biçimindeki kubbe parçalarının her biri)
    üzerine oturtulmuş yüksek bir kubbe ile örtülüdür. Birkaç freskli figür, apse
    (binanın en ucunda dışa doğru yarım daire formunda alan) duvarlarında ve
    pandantiflerde bugün hala görülebilir.
    Güney istihkam duvarlarında inşa edilmiş olan küçük bir kilise, Alanya’daki üç
    ana işgal evresine tanıklık etmiştir. Günümüzde Arap Evliyası olarak bilinen bu
    yapı, Bizans döneminde, Helenistik kule kalıntıları üzerine inşa edilmiştir.
    Selçuklu dönemlerinde kilise, üzerine dikkatle eklenmiş mazgallı siperle
    savunma duvarına birleştirilmiştir. Doğudan girilen kilise, tuğlalardan
    yapılmış alçak bir kubbe ile örtülmüştür ve üslubundan M.S. on birinci yüzyıla
    ait olduğu düşünülebilir. Bu yapı, sonradan cami olarak kullanılmıştır.
    Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki

    _________________
    .................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    novanda




    Mesaj Sayısı: 150
    Deneyim seviyesi: 227
    Kayıt tarihi: 23/09/10

    MesajKonu: DEVAMI   C.tesi Ocak 22, 2011 1:30 am

    COLOSSAE
    Denizli İli'nin 25 km.
    doğusunda, Honaz İlçesi'nin 2
    km. kuzeyinde yer almaktadır.
    Denizli-Ankara karayolunun 16.
    km. sinde bulunan Organize Sanayi Bölgesi'nden Honaz'a
    giden karayolu, Colossae kentinin içinden geçmektedir.
    Antik kent, Honaz (Kadmos) dağının kuzeyinde Aksu Çayının kenarına kurulmuştur.
    Antik Çağdan beri kullanılan güney şark yolu üzerindedir. Büyük Frigya içinde
    bulunan en önemli merkezlerdendir. Ksenophon'a göre Frigyanın 6 büyük şehrinden
    biridir.
    Pers egemenliğinde de parlak çağlarını yaşamıştır. İ.Ö. 2.yy.dan itibaren
    Hierapolis ve Laodikeia'nın kurulması ile önemini yitirmiştir. İ.S. 1.yy.
    başlarında Laodikeia ile birlikte yüncülük ve dokumacılıkta çok gelişmiştir.
    İ.S. 1.yy. da Neron döneminde meydana gelen depremle harap olmuştur.
    Geç Roma döneminde Hierapolis ve Laodikeia göçler nedeni ile köy hüviyetine
    bürünmüştür.
    İ.S. 692-787 yıllarında şimdiki Honaz İlçe merkezinin bulunduğu yerde Chonae
    adıyla kurulan kent nedeni ile tamamen terk edilmiştir. Chonae kentinde St.
    Michael kilisesinin bulunduğunu eski kaynaklardan öğrenmekteyiz.
    Ancak şu anda hiçbir kalıntısı yoktur. Yukarıda tepe üzerinde ise Osmanlı
    Dönemine ait bir kale kalıntısı mevcuttur.
    Colossae antik kentinin kalıntılarına, akropol olan höyük tepesi ile
    çevresindeki arazilerde rastlanmaktadır. Höyüğün kuzeyindeki bölgede kayaya
    oyulmuş oda ve ev tipi mezarlar bulunmaktadır.


    Cadyanda-Kadyanda (Üzümlü) Kadyanda harabeleri Fethiye'den 18 km uzaklıktaki Üzümlü
    Köyü'nün 9 km.
    kuzey doğu istikametindeki bir tepe üzerindedir. Üzümlü'nün 400 m yukarısında ve denizden
    915 m
    yükseklikteki harabelerde Roma İmparatorluk çağı eserleri görülür.
    Lykia dilinde "Kadawanti" olarak bilinen Kadyanda fazla önemi olmayan
    bir şehir olup yazıtlarından en erken M.Ö. V. yüzyıla tarihlenmektedir. Ancak
    geniş alanı kaplayan kalıntılar şehrin Roma İmparatorluğu dönemindeki
    ihtişamını göstermesi bakımından ilginçtir.
    Kadyanda, etrafı muntazam olmayan iri taş bloklardan oluşan surlarla çevrilidir.
    Bu surların bazı kısımları bugün dahi etkileyici bir görünümdedir. Buradan
    Xanthos vadisi ve Fethiye Ovası panoramik bir görüntü arz eder.
    Surların yanından Kadyanda'nın tiyatrosuna ulaşılır. Akropolün güney yamacına
    yaslanmış tiyatro yıkılmasına rağmen eski görkemini yansıtır şekildedir.
    Harabeden 1,5 km
    uzaklıkta bir dönemecin yanında, bir çukurun karşısından orman içine doğru 150 m kadar yüründüğünde
    büyük kaya bloklarına oyulmuş ev tipi mezarlara rastlanır.

    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.



    Belkıs / Zeugma Antik Kenti Kurtarma Çalışmaları
    Gaziantep İli, Nizip İlçesi'nin 10
    km. doğusundaki Belkıs Köyü'nde, Fırat Irmağı kıyısında,
    Zeugma Antik Kenti bulunmaktadır. Tarih öncesi çağlardan beri kesintisiz iskan
    gösteren bu yerleşimin önemi, Fırat Irmağı'nın en kolay geçit verdiği iki
    noktadan birisinde olmasıdır. Zaten "Zeugma" adı da
    "köprübaşı" veya "geçit yeri" gibi bir anlam taşımaktadır.
    Günümüzde, üzerinde fıstık ağaçlı yetişmiş bulunan, 3-4 metre kalınlığında toprak
    tabakasıyla örtülüdür. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan
    bu antik kentin 1/3'ü, su tutulması Ekim 2000'de tamamlanacak olan Birecik
    Barajı göl alanı altında kalacaktır.
    Tarihi
    Kent, Hellenistik Dönem'in önemli bir ticaret merkezidir. Bölgenin Roma
    İmparatorluğu egemenliğine girmesinden sonra, burada "IV. Lejyon"
    olarak adlandırılan askeri garnizonun yerleşmesi ile kentin önemi artmıştır.
    Zeugma'da ticaretin ilerlemesiyle sanatsal etkinlikler artmış ve kültürel bir
    gelişme sağlanmıştır. Antakya'dan Çin'e uzanan ipek yolunun Zeugma'dan geçmesi,
    Samsat'dan ırmak yoluyla ticaret yapılması, IV. Garnizon'nun burada
    konuşlandırılması sonucunda, tüccarların kente yerleştiği ve Fırat manzaralı
    teraslara villalarını yapmış oldukları anlaşılmaktadır. Kentte, gelişmiş bir
    sınır ticareti ve buna bağlı olarak büyük bir gümrük olmalıdır. İskeleüstü
    olarak adlandırılan tepede, bir arşiv odasında 65.000 adet mühür baskısının ele
    geçmiş olması, bu kanıyı güçlendirmektedir. Papirus, parşömen, para torbaları
    ve gümrük balyalarını mühürlemede kullanılan bu mühür baskıları, Zeugma'da, hem
    güçlü bir haberleşme ağının, hem de gelişmiş bir ticaretin varlığını
    göstermektedir.
    Büyük İskender'in generallerinden Seleukeia Nikator I İ.Ö. 300'de
    Belkıs/Zeugma'nın ilk yerleşimi olan "Seleukeia Euphrates" kentini
    kurar. Antik çağın önemli gezgin/tarihçilerinden biri olan Amasyalı Strabon,
    burasının Kommagene'nin dört önemli kentinden biri olduğunu ve burada ticaretin
    yapıldığını bildirmektedir. Kent, İ.Ö. 64'de Roma İmparatorluğu'nun
    topraklarına katılır ve adı "geçit", "köprü" anlamına gelen
    ZEUGMA biçiminde değiştirilir. İ.S. 256'da Sasani kralı Şapur, Belkıs/Zeugma'yı
    ele geçirir, kentte önemli tahribat olur. Bu tarihten itibaren Zeugma bir daha
    kendini toparlayamaz, Roma dönemindeki görkemine ulaşamaz. Bölge ile birlikte
    kentte, İ.S. 4. yüzyılda, Geç Roma, İ.S. 5-6 yüzyıllarda ise Erken Bizans
    egemenliği görülür. 7. yüzyıldaki Arap akınları sonucunda Belkıs/Zeugma terk
    edilir. 10-12. yüzyıllar arasında küçük bir Abbasi yerleşimi görülür. 17.
    yüzyılda Belkıs Köyü kurulur.
    Arkeolojik Kazılar
    Kazılara 1987 yılında Gaziantep Müze Müdürlüğü tarafından Belkıs Tepesi'nin
    güneyinde başlanmıştır. Ana kayaya oyulmuş oda mezar ve önünde yapılan bu
    kazıda, kaçakçılardan arta kalan çok sayıda heykel bulunarak Gaziantep
    Müzesi'ne taşınmıştır. Mezar sahiplerine ait kireç taşından yapılmış olan bu
    heykeller, şimdi Gaziantep Müzesi'nin Belkıs Salonu'nda sergilenmektedir.
    1992-1997 yılları arasındaki kazılarda, Dionysos ve Ariadne'nin düğünü sahneli
    taban mozaiği ortaya çıkarılmıştır. Kazılarda bir villa tamamen, diğer bir
    villa ise kısmen açığa çıkarılmıştır. Villanın merkezinde, iç avlu içinde,
    tabanı geometrik desenli mozaik döşenmiş, sütunlu bir havuz vardır. Zemin kat
    odaları bu avluya açılmaktadır. Bu havuzun güneyindeki dikdörtgen planlı
    salonun tabanı Dionysos ve Ariadne'nin düğününün resmedildiği bir mozaik ile
    döşeliydi. Bu mozaiğin 2/3'lük parçası, 1998 yılında yerinden sökülerek çalınmıştır.

    1993-1994 yıllarında Birecik Barajı'nın yapımı nedeniyle, yukarı terastaki Roma
    Villası'nı genişletme çalışmaları dışında, Şelte Deresi'nde, daha önceki
    yıllarda açılmış bir kaya mezarı önündeki terasta dizili olan kartal ve yün
    sepeti kabartmalı mezar stelleri, Çimlitepe Mevkii'nde, tonozlu bir mezarın
    önünde yer alan başı kesilmiş heykel ve Ayvaz Tepesi'nin kuzeybatısında, mevsim
    tanrıçalı resimli taban mozaiği, kaldırarak Gaziantep Müzesi'ne taşınmıştır.
    Gaziantep Müzesi'nin yaptığı kurtarma kazılarına 1993 yılında Batı Avustralya
    Üniversitesi'nden Prof. Dr. David Kennedy de katılmıştır. Bu kazıda Kelekağzı
    Mevkii'nin doğusundaki tepede, ulaşılan ilk Roma Villası'nın taban mozaik
    döşemesinin, kaçakçılar tarafından sökülmüş olduğu görülmüştür. Arta kalan
    harflerden, buradan sökülen resimlerin ölümsüz iki aşık Metiox ve Partenope'ye
    ait olduğu, yapılan araştırmada ise bunların ABD/Huston'daki özel Menil
    Koleksiyonu'nda bulunduğu saptanmıştır. Bu Metiox-Partenope mozaiği, Kültür
    Bakanlığı'nın girişimleri sonucunda Haziran-2000'de Gaziantep Müzesi'ne iade
    edilmiştir.
    1996 yılında Birecik Barajı gövde duvarının temel kazısı sırasında bazı mozaik
    parçalarına rastlanması üzerine, çalışma durdurulmuş ve bu alanda arkeolojik
    kazı yapılmıştır. Bu kazıyla Belkıs kent sınırının doğuda Belkıs Köyü'yle
    sınırlı olmadığı, köyün yaklaşık 1
    km. doğusuna doğru uzandığı saptanmıştır. Burada yapılan
    Roma Hamamı kazısında bir külhan, üç Calidarium, üç Tepidarium odası ile iki
    havuz, iki Frigidarium ve iki Apoditerium odası, bir soğuk su havuzu ile bir
    Latrina'dan oluşan hamam yapısının temelleri bulunmuştur. Hipokaust sistemi,
    taban mozaikleri, su künkleri, su dağıtım deposunun kaidesi ortaya çıkarılmış
    ve planı alınmıştır. Duvarların hemen tamamı yok olmuş, temel üstünde, ancak
    30-40 cm'lik
    bir kısmı kalmıştır. Hamamdan elde edilen 36 parça geometrik mozaik
    kaldırılarak Gaziantep Müzesi'ne taşınmıştır.
    1996-1998 yıllarında ise Fransa/Nantes Üniversitesi'nden Dr. Catherine Abadi
    Reynal sorumluluğundaki bir ekibin katılımıyla, Gaziantep Müzesi tarafından
    kurtarma kazıları yapılmıştır. Bu kazıyla birlikte Zeugma, bütünüyle ele
    alınmıştır. Kelekağzı Mevkii'nde yerleşim katları ve kanalizasyon sistemi
    ortaya çıkarılmıştır. Halme Deresi'nde Roma, Bizans evleri ve blok kesme taşlarla
    örülmüş kanalizasyon, Bahçedere Mevkii'nde zeytinyağı atölyesi açığa çıkarılmış
    olup, Belkıs kentini güneydoğu, güney, batı ve kuzeydoğudan yarım ay biçiminde
    saran nekropolisdeki mezarların tespiti yapılmıştır.
    1998-1999 yıllarında Kelekağzı Mevkii'nde yapılan kurtarma kazısında anıtsal
    bir yapının, yaklaşık 20x15 m. boyutlarındaki bir salonunun resimli taban
    mozaik döşemesinin, önceki yıllarda parça parça sökülmüş olduğu saptanmıştır.
    Buradan Akratos, Mevsim tanrıçası, Satir ve çingene adı verilen bir kadın başı
    eski eser kaçakçılarından kurtarılmıştır.
    Kelekağzıüstü Mevkii'ndeki I. yerleşim terasında yapılan kurtarma kazısında,
    bir binanın üç odası ve iki havuzu açığa çıkarılmıştır. İç avlu merkezindeki
    sütunlu havuzun taban mozaiğinde, ortada Okeanos ve Thetis'in büstleri,
    aralarında ise ırmak canavarı yer almaktadır. Üç köşesinde yunus balığı üstüne
    binmiş, birbirine sırtı dönük yerleştirilen Eros betimleri vardır. Sol üst
    köşede ise Pan, balık tutmaktadır. Kalker ana kaya olması sebebiyle Fırat Irmağı,
    1. terasın yaklaşık yarısını eritmiştir.
    Belkıs/Zeugma'nın ne kadar önemli ve hareketli bir şehir olduğunu ele geçen bu
    mozaiklerden başka, İskeleüstü Tepesi'nde bulunan Roma arşivi kanıtlamaktadır.
    Arşiv olduğu anlaşılan mekanda toplam 65.000 (altmışbeşbin) adet mühür baskısı
    ele geçmiştir. Bu sayı, diğer antik kentlerin tamamında bulunan mühür
    baskılarından (Bulla) daha çoktur. Üzerinde resimler olan mühür baskıları,
    papirüs, parşömen gibi dokümanların, değerli eşyaların konulduğu torbaların,
    yiyecek içecek kaplarının, gümrük balyalarının mühürlenmesinde
    kullanılmaktaydı. Bu mühürler posta gönderilerinin "alındı" veya
    malzemelerin "açıldı" kanıtı olarak arşiv odasında korunmaktaydı.
    Ekim 1999 - 20 Haziran 2000 tarihleri arasında gerçekleştirilen çalışmaların
    ilk bölümünde, Mezarlıküstü Mevkii'nde, iki Roma villası tümüyle gün ışığına
    çıkarılmıştır. İ.S. 256'daki Sasanu saldırısı nedeniyle yangın katının altında
    kalan bu villalar, önce birinci katın eriyen kerpiç duvarları, daha sonra da
    yukarı teraslardan akıp gelen 3
    m. kalınlığındaki erozyon toprağı ile örtülerek günümüze
    kadar korunmuştur. Bu sebeple oda içlerinde çok sayıda sikke, bronz şamdan,
    bronz ve pişmiş topraktan yapılmış kandil ve çömlek bulunmuştur. Ayrıca
    mozaikler ve freskler sapasağlam ele geçmiştir. Tonozlu kilerin ön kısmındaki
    iri erzak küplerinin arasında, bronz Mars heykeli sırt üstü yatık biçimde
    bulunmuştur.
    Anılan villalarda yemek ve dinlenme odaları, sütunlu havuzlar, hazneli
    çeşmeler, kiler, mutfak ve ana kayaya oyulmuş sarnıçlar gün ışığına
    çıkarılmıştır. Villalarda dört adet sütunlu havuz ve hazneli çeşme ele
    geçmiştir. Çeşmelerin haznesinin biri mermerle kaplanmış, bir diğerine ise
    mermer görünümlü freskler yapılmıştır. Ayrıca çeşmelerin ikisinde, birbirinin
    benzeri, ağzında su akıtacağı boru tutan bronz aslan başı bulunmuştur. Çeşme
    haznesine dolan su, sığ havuza tahliye edilerek taban mozaiğine canlı bir
    görüntü vermiş olmalıdır. Korint mimarlık düzeni ağırlıklı sütun başlığına
    yumurta dizisi ve Ion kymationu yerleştirilmiş, Dor sütun başlıklarına ise
    kuşak ve yumurta dizisi yapılmıştır. Villaların temiz suyu, pişmiş topraktan
    yapılmış künklerle ve içi sıvalı, kapak taşlı kanallarla sağlanmıştır. Atık su
    ise kaba yontulu taşlarla örülmüş, 30x60 cm. boyutlarında kanallara tahliye
    edilmiştir. Villaların zemin kat duvarları kesme taş bloklarıyla, 1. kat
    duvarları ise kerpiç ile örülmüştür. Sadece kiler, mutfak, depo gibi yerlerde
    köşe ve duvar ortalarında kesme taş, aralarda ise kaba yontulu taş ve çamur
    kullanılmıştır.
    Bu villalarda altı sığ havuz, üç yemek odası, dört dinlenme odası, iki kiler ve
    üç soyunma odasında olmak üzere toplam on yedi taban mozaiği ele geçmiştir.
    Bunlardan dört adeti geometrik, diğerleri mitolojik konuludur. Sırasıyla
    Akhileus, Musalar, Eros, Priske, Fırat ırmak tanrıları, tanrıça Demeter,
    Dionysos-Telete-Skyrtos, Perseus-Andromeda, Satiros kılığındaki Zeus-Antiope,
    Galatia, Tanrı Poseidon-Okeanos-Tethis, Dionysos-Ariadne, Venüs'ün doğuşu ve
    Satiros-Anitope mozaiği, içinde bulundukları mekanın mimarisi, freskleri ve
    buluntularıyla birlikte kaydedilip, resimli çekilip, çizimi yapılarak
    belgelendikten sonra Gaziantep Müzesi'ne kaldırılmıştır.İyi durumdaki
    mozaiklerden birinde, Fırat Irmağı'nın tanrısı Euphrates, bir kline üzerine
    uzanmış, dirseğinin altındaki testiden Fırat akmakta ve sulanan topraktan
    yeşillikler fışkırmaktadır. Fırat'ın çevresine sunduğu bolluk ve bereket, diğer
    bir mozaiğe daha konu olmuş, üç bin ırmak tanrısının kralı Akheloos, yemişler
    ve meyveler saçan bereket boynuzuyla birlikte betimlenmiştir. Fırat çevresinde
    yetişen üzüm, armut, incir, nar, yenidünya, ayçiçeği vs. meyvelerin resimleri,
    bu bordürde bereket boynuzu ve dallarla çevrilerek resmedilmiştir.
    Villaların oda duvarları zengin motifli fresklerle süslenmiştir. Bu fresklerde
    tanrıça, tanrı, erkek, kadın, tavuskuşu, ördek, yılan ve kelaynak kuşları
    betimlerinin yanı sıra, bitkisel, üçgen, baklava dilimi vs. gibi geometrik
    desenli resimler de bulunmaktadır. İç avluya bakan duvarlarda ve çeşmelerde ise
    mermer görünümünde fresk yapılmıştır.
    2000 Projesi
    Belkıs/Zeugma'da 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı'nın "A" bölümünü
    oluşturan iki yerleşim terası (340-372 kotları), 20 Haziran 2000 tarihi
    itibariyle Birecik Barajı gölü altında kalmıştır. 04 Ekim 2000 tarihinde su
    altında kalacak olan "B" bölümünde ise (372-385 kotları), 15 Haziran
    2000 tarihinden itibaren Kültür Bakanlığı yönetiminde, Başbakanlık Güneydoğu
    Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi'nin (GAP-BKİ) koordinatörlüğünde,
    Packard Humanities Institute (PHI) ve Birecik Barajı ve Hidroelektrik Santralı
    Tesis ve İşletme A.Ş.'nin katılımıyla kurtarma çalışmaları yürütülmektedir.
    Zeugma Antik Kenti'nde ve GAP bölgesinde ivedi arkeolojik kurtarma
    çalışmalarını gerçekleştirmek üzere Gap İdaresi ile PHI arasında 07 Haziran
    2000 tarihinde bir mutabakat zaptı imzalanmıştır. Bu mutabakata göre PHI
    çalışmaların finansmanı için 5 milyon dolara kadar yardımda bulunmayı taahhüt
    etmiştir.
    Zeugma Antik Kenti'nin su altın da kalacak ve 1/3'nden daha az bir bölümü olan
    A ve B alanlarındaki arkeolojik kurtarma ve belgeleme çalışmaları Kültür
    Bakanlığı, Anıtlar ve Müzeler genel Müdürlüğü'ne bağlı Gaziantep Müzesi
    Müdürlüğü başkanlığında Türk, Fransız, Amerikan, Avustralya, Avusturya, İngiliz
    (Oxford Arkeolojik Ünitesi ) arkeologlarının katılımıyla oluşan geniş bir ekip
    tarafından sürdürülmektedir. A ve B alanının toplamından daha büyük olan ve su
    altında kalmayacak olan "C" bölümünde yapılacak çalışmalarla ilgili
    olarak, Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü, GAP İdaresi ve PHI
    arasında ilke bazında anlaşmaya varılmış olup, ayrıntılı program üzerinde
    çalışılmaktadır. Bu alanda uzun vadede kazılar, taşınır ve taşınmaz eserlerin
    restorasyonu ve konservasyonu, açık bir arkeolojik park oluşturulması ile bir
    müze yapımı planlanmakta, ayrıca bunların gerçekleştirilebilmesi için
    kamulaştırma çalışmalarına da yer verilmesi öngörülmektedir.
    Görüleceği gibi Zeugma Antik Kenti'nde uzun zamandan beri değişik alanlarda,
    özveriyle çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Buna rağmen kamuoyunda
    Zeugma'daki çalışmalara ilk kez 2000 yılında başlanılmış gibi yanlış bir
    izlenim oluşmuştur. Bakanlığımızca bu konuda kamuoyunun doğru
    bilgilendirilmesine çalışılmaktadır.
    http://www.zeugmaweb.com


    ATTALEİA (ANTALYA)
    M.Ö. 188’de Syria Kralı III Antiochos, Pergamum ittifakı tarafından Magnesia’da
    bozguna uğratılmasından sonra Apamea Barışı’nı imzaladıysa da sınırlar
    konusundaki anlaşmazlık sona ermedi. Pergamum ve onun güçlü filosu için
    Pamphylia sadece çok önemli değil, aynı zamanda Side’yi ele geçirmeye
    çalışırken uğradığı başarısızlıktan sonra donanmasının sığınması için acil bir
    ihtiyaçtı. Bu sebepten (M.Ö. 159 – 138 yılları arasında hüküm süren) Pergamum
    Kralı II. Attalos donanmaya ait bir üs kurma amacıyla kendi adını verdiği
    Attaleia’yı kurdu. Şehrin eski bir yerleşimin uzantısı olması ya da önceden var
    olan bir yerleşimin üzerine yapılanmış olması muhtemeldir. Antalya’nın 5 kilometre batısında
    bugünkü Gurma Köyü topraklarında kurulan antik Olbia şehri, madeni parasına
    göre tarihi beşinci yüzyıla kadar uzanan antik bir merkezdi. Attaleia’nın
    kurulmasıyla, Olbia önemini kaybetti, varoş seviyesine indi. Olbia sakinlerinin
    Attaleia’nın halkını oluşturduğu varsayılır.
    Eski çağlarda Attaleia olarak bilinen şehir Türkçe çoğu eser de dahil olmak
    üzere doğulu kaynaklarda Adalya olarak, batı kaynaklarda ise Adalia ve bazen de
    Satalia olarak ve günümüzde ise Antalya olarak geçer.
    Elimizde şehrin tarihiyle ilgili süreklilik gösteren bir kayıt yoktur. M.Ö.
    133’de Pergamum Kralı’nın topraklarını Roma’ya devretmesinden sonra Attaleia
    bir süreliğine bağımsız kaldıysa da daha sonra Cilicia devletine bağlandı. M.S.
    46’da St. Paul’ün Perge üzerinden Attaleia’yı ziyareti şehrin tarihinde önemli
    bir olaydır. Şehrin ticaret merkezi olarak refah seviyesinin en yüksek noktaya
    ulaştığı dönemin M.S. ikinci yüzyıl olduğu bilinir ve M.S. 130’da İmparator
    Hadrian’ın ziyareti anısına yapılan yeni anıtlarla daha da değer kazanmıştır.
    Keşfedildiği günden beri donanmaya ait bir üs olmasının yanı sıra orta
    Anadolu’daki yüksek platolara giden yolların başlangıç noktasında bulunan
    Attaleia, Bizans devrinde de yoğun bir ticari liman olmaya devam etmiştir. M.S.
    altıncı yüzyıldan sonra Attaleia metropol olarak bu sıfatı yitiren Perge’nin
    yerini almıştır; bu, şehrin dini merkez olarak önem taşıdığı için daha üstün
    gelmiş olabileceğini gösterir. Bununla birlikte yedinci yüzyılın ortalarından
    itibaren Arap deniz egemenliğinin yayılması, Akdeniz’de Bizanslılara ağır bir
    darbe vurmuştur ve Attaleia’nın arada sırada ellerinden çıkmasına yol açmıştır.

    Antalya, 12O7’de Selçuk Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından Türk
    topraklarına katıldıktan sonra bölge başka bir büyük gelişme dönemine tanıklık
    etmiştir ve bugün hala bir kısmı görülebilen Selçuk mimarisi eserleriyle
    bezenmiştir.
    Antalya’da hala duran kalıntıların başında şehrin surları gelir. Bu at nalı
    şeklindeki surlar, limanı ve etrafındaki antik şehri çevreler. Bu surlar, M.S.
    ikinci yüzyılda inşa edilmiştir. Surlardaki Helenistik temellerden
    Selçukluların, surların büyük bir bölümünü yenileyerek ve kendi askeri strateji
    kavramlarına uygun biçimde kuleler ekleyerek dikkate değer önemli değişiklikler
    yaptığını biliyoruz. Ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, 1671’de Antalya’yı
    ziyaret ettiğinde surlar boyunca 80 kule bulunduğunu, surların çevresinin 4400
    adım olduğunu ve dar sokaklı yaklaşık 3,000 evi çevrelediğini yazmıştır. Fakat
    ne yazık ki günümüzdeki hızlı kentleşme sonucu surların ve kulelerin büyük bir
    kısmı yıkılmıştır.
    Günümüzde hala sur giriş kapılarının sadece bir tanesi durmaktadır. Hadrian’ın
    Antalya’yı ziyareti anısına dikilen bu şeref kapısı, iki sütunlu cephesi ve
    dört pilon (kapı kulesi) üzerinde yükselen üç kemeriyle tipik Roma zafer takı
    görünümündedir. Zafer takı Roma mimarları tarafından geliştirilen ve
    imparatorlar şerefine inşa edilen yeni bir yapı formu idi. İmparator ve
    ailesinin heykelleri kemerlerin üzerine yerleştirilirdi ve askerlerin bu takın
    altından geçerken savaşlarda döktükleri kanlardan arındıklarına inanılırdı.
    Zafer takının her iki cephesinde de, arşitrav kemerlerin ve sütunların
    üzerinden kesilmeden uzanır; frizlerde ve figürlerde zengin rölyefler
    oyulmuştur. Üç geçit, bitki ve çiçek rölyefleriyle süslenmiş tonozlarla
    kapatılmıştır. 1959’da yürütülen başarılı bir restorasyon çalışmasından sonra
    bu olağanüstü eserin iki seviyeden oluştuğunu gösteren belli mimari öğeler
    aydınlığa kavuşmuştur. Giriş kapısının her iki yanında da iki farklı yapıda
    kule bulunmuştur. Kemerin sol arkasındaki kule Roma dönemine aitken sağdaki
    kule yazıtlarda belirtildiğine göre Selçuk dönemlerine uzanır.
    Şehrin parkında kara ve deniz surlarının buluştuğu yerdeki duvarların güney
    köşesinde denize bakan bir noktada Hıdırlık Kulesi olarak bilinen ilginç bir
    anıt durur. 14 metre
    yüksekliğe ulaşan kule, üzerinde silindir bir gövde yükselen kare planlı yüksek
    bir kaledir. Doğu tarafındaki dikdörtgen kapı küçük bir odaya açılır. Odanın
    kenarındaki dar merdivenler üst kata çıkar. Mevcut kanıtlardan kulenin tepeli
    bir çatı ile örtüldüğü görülür. Kulenin yapılma nedeni hala tartışma konusudur.
    Planı Roma dönemi mozolelerini anımsatsa da kule, daha çok deniz feneri ya da liman
    gözlem kulesi olarak kullanılmış olabilir. Kulenin mimari özellikleri ve taş
    işçiliği M.S. ikinci yüzyıla tarihlendirilebilir fakat üst seviyede yüzeyde
    yapılan Bizans dönemine ait belirgin onarım izleri hemen göze çarpar.
    Kesik Minare olarak bilinen başka bir eser de özellikle ilginçtir çünkü
    minarenin yapılışı Roma döneminden Osmanlı dönemine kadar uzanır. Serapis için
    yapılan tholos (daire) biçiminde inşa edilmiş M.S. ikinci yüzyıla ait tapınağın
    temelleri üzerine, tapınağın mimari öğeleri kullanılarak altıncı yüzyılda büyük
    bir kilise inşa edilmiştir. Yedinci yüzyılda Arap akınlarında yıkılan bu kilise
    dokuzuncu yüzyılda desteklerle ve belli bazı eklemelerle onarılmıştır. Yapı,
    Selçuklular döneminde camiye dönüştürülmüş ancak 1361’de Antalya Cyprus Kralı
    I. Peter’in eline geçince yeniden bazilikaya çevrilmiştir. Son olarak I.
    Beyazıd’ın hükümdarlığı sırasında Şehzade Korkut güneybatı köşesine bir minare
    ekledi ve yapıyı kendi adıyla anılan camiye dönüştürdü. Daha geç dönemlere
    kadar ibadete açık olan cami, büyük bir yangın sonucu ağır hasara uğramış ve
    sonunda terk edilmiştir.
    On birinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’ya yerleşmeye başlayan
    Türkler, kısa bir süre içinde kendi İslami inançlarına ve toplum yapılarına
    uygun olarak yeni bir mimari tarz yarattılar. Bu oluşum süreci içinde, tarzları
    Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki eski mimari özelliklerden yoğun biçimde
    etkilenmiştir. Türk Anadolu mimarisi, çok sayıda işlevi olan yapılar, en başta
    camiler ve medreseler ve bunların ardından türbeler, hamamlar ve kervansaraylar
    üretmiştir. Bu yapılar bazen ayrı ayrı, bazen de külliye olarak bilinen bir
    kompleks oluşturacak şekilde bir arada inşa edilir.
    Türk Anadolu mimarisinde en parlak dönemlerden biri olarak kabul edilen on
    üçüncü yüzyıl, Antalya’da önemli eserlerin inşa edildiği bir dönemdi.
    Antalya’nın sembolü haline gelen Yivli Minare ve onun çevresindeki yapı
    kompleksi Türk – İslam uygarlığı açık hava müzesi görünümüne sahiptir.
    Antalya’daki en eski Selçuk eseri olan bu minare, 1219 – 1238 yılları arasında
    hüküm süren Sultan I. Alaeddin Keykubad tarafından hizmete sokulmuştur. Toplam 38 metre yüksekliğinde,
    kare bir temel üzerinde yükselen minarenin yivli gövdesi lacivert ve turkuaz
    çinilerle süslenmiştir. Kuzey tarafta 90 basamaklı bir merdivenden minarenin
    şerefesine çıkılır. Caminin müezzini Müslümanları duaya çağırmak için her gün
    beş kez bu basamakları tırmanır.
    Yivli Minare’nin bitişiğindeki cami, adını yine bu minareden alır ve yapıdaki
    bir yazıtta belirtildiğine göre 1373’te Mubarizettin Mehmet Bey tarafından inşa
    ettirilmiştir. Altı kubbeli olan bu yapı Anadolu’daki çok kubbeli cami türünün
    ilk örneklerinden biridir.
    Yivli Minare kompleksinin içinde yer alan harika bir anıt da, Zincirkıran
    Mehmet Bey için 1373’te yaptırılan türbedir. Baştan başa köşeli kesilmiş taş
    duvarla örülmüş türbe, içten yuvarlak, kubbe formunda ve dıştan sivri uçlu
    sekizgen çatı ile örtülmüştür. Türbede üç lahit bulunmaktadır.
    Farklı özellikteki bir başka türbede, Sultan II. Beyazıd’ın eşi Nigar Hatun yatmaktadır.
    Türbe 1502 yılına aittir.
    Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli
    kitabındaki bilgilerden hazırlanmıştır.



    ASPENDOS
    Köprüçay (Eurymedon) nehrinin yanında kurulmuş olan Aspendos, muhteşem antik
    anfi-tiyatrosuyla dünyaca tanınmaktadır.
    Yunan efsanesine göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Pamphylia’ya gelen
    kahraman Mopsos liderliğindeki Argive kolonicileri tarafından kurulmuştur.
    Aspendos bölgede kendi adına madeni para bastıran ilk şehirlerden biridir.
    Tarihi M.Ö. beşinci ve dördüncü yüzyıla uzanan bu gümüş sikkelerde şehrin adı
    yerel yazı ile Estwediiys olarak geçer. 1947’de yapılan Adana yakınındaki
    Karatepe kazılarında bulunan M.S. sekizinci yüzyılın sonlarına ait hem Hitit
    hiyeroglifi hem de Finike alfabesi ile kazılmış olan iki dildeki yazıt, Danunum
    (Adana) Kralı Asitawada’nın kendi isminden türetilmiş Azitawadda adında bir
    şehir kurduğunu ve kendisinin Muksas ya da Mopsus hanedanı üyesi olduğunu
    belirtir. “Estwediiys” ve “azitawaddi” isimleri arasındaki bu şaşırtıcı
    benzerlik Aspendos şehrinin Asitawada’nın kurduğu şehir olabileceğine işaret
    eder.
    Aspendos eski çağlarda politik bir güç olarak önemli rol oynamamıştır.
    Aspendos’un kolonileşme dönemindeki siyasi tarihi Pamphylia bölgesindeki
    akımlarla uyum sağlar. Bu eğilim ile Aspendos, kolonileşme döneminden sonra bir
    süre Likya egemenliği altında kalmıştır. Şehir, M.Ö. 546’da Pers hakimiyeti
    altına girmiştir. Aspendos’un bu dönemde de kendi adında parasını basmaya devam
    etmiş olması, şehrin Pers egemenliği altında bile oldukça özgür olduğunu
    gösterir.
    M.Ö. 467’de devlet adamı ve askeri komutan Cimon ve onun 200 gemiden oluşan
    filosu, ani bir saldırıyla Eurymedon (Köprüçay) Nehri’nin ağzında konuşlanan
    Pers donanmasını yok etmiştir. Cimon, Pers kara kuvvetlerini ezmek için, en iyi
    savaşçılarını daha önce ele geçirdiği tutsakların giysilerini giydirip kıyıya
    göndererek Persleri kandırdı. Persler bu adamları gördüklerinde onların düşman
    tarafından serbest bırakılan yurttaşlar olduğunu düşündüler ve kutlama
    şenlikleri düzenlediler. Bundan yararlanan Cimon, karaya çıkartma yaptı ve
    Persleri yok etti. Bundan sonra Aspendos, Attika-Delos Deniz Birliği’nin üyesi
    oldu.
    M.Ö. 411’de Persler şehri tekrar ele geçirdiler ve üs olarak kullandılar.
    Şehrin Peleponnes Savaşlarında kaybettiği prestijin bir kısmını yeniden kazanma
    çabası içindeki Atina komutanı, M.Ö. 389’da şehrin teslim olmasını garanti
    altına alabilmek için Aspendos kıyısına demir attı. Yeni bir savaş istemeyen
    Aspendos halkı aralarında para topladılar ve topladıkları parayı Atina
    komutanına vererek herhangi bir zarara meydan vermeden geri çekilmesi için
    yalvardılar. Komutan parayı aldığı halde, adamları bütün tarlalardaki ekinleri
    çiğneyerek Aspendosluları zarara uğrattı. Öfkelenen Aspendoslular komutanı
    çadırında bıçaklayarak öldürdüler.
    Büyük İskender Perge’yi ele geçirdikten sonra M.Ö. 333’te Aspendos’a
    girdiğinde, daha önce Pers kralına haraç olarak çok sayıda at veren ve vergi
    ödeyen halk, İskender’in de bunları istememesini rica etmek için kendisine elçi
    gönderdi. Anlaşmaya varıldıktan sonra İskender teslim olan şehirde bir garnizon
    bırakarak Side’ye gitti. Sillyon üzerinden geri dönerken Aspendosluların kendi
    elçilerinin teklif ettiği anlaşmayı onaylamadıklarını ve kendilerini müdafaaya
    hazırlandıklarını öğrenen İskender, hemen şehre doğru ilerledi. İskender’in
    bölükleriyle geri döndüğünü görünce acropolis’e çekilen Aspendoslular yeniden
    barış sağlayabilmek için elçi gönderdiler. Ancak bu kez oldukça ağır koşulları
    kabul etmek zorunda kaldılar. Bu anlaşmaya göre, bir Makedon garnizonu şehirde
    kalacak ve yıllık vergi olarak 4000 atın yanı sıra 100 talent (daha çok altın
    ve gümüş için kullanılan, Attica’da (şimdiki Yunanistan) 6000 drahmi, Suriye ve
    Filistin’de 3000 şekel karşılığı ağırlık birimi) altın vereceklerdi.
    İskender’in ölümünden sonra devam eden savaşlarda dönüşümlü olarak Ptolemilerin
    ve Seleucidlerin kontrolü altına giren kent, daha sonra M.Ö. 133’e kadar
    Pergamum Krallığı’nın eline geçirmiştir.
    M.Ö. 79’da Cicero’nun davayı Roma senatosuna sunmasından önce, Cilicia konsey
    yardımcısı Gaius Verres’in tıpkı Perge’de yaptığı gibi Aspendos’u da
    yağmaladığını biliyoruz. Verres, halkın gözleri önünde tapınaklardaki ve
    meydanlardaki heykelleri almış ve onları at arabalarına yüklemiştir. Öyle ki
    Verres, kendi evinde bulunan Aspendos’un ünlü harpçı heykelini bile almıştır.
    Aspendos diğer Pamphylia şehirleri gibi en parlak dönemine M.S. ikinci ve
    üçüncü yüzyıllarda ulaşmıştır. Bugün hala bu bölgede görülebilen anıtsal
    mimarinin büyük bölümü bu altın çağda yapılmıştır. Şehir kıyıda olmasa da,
    Eurymedon (Köprüçay) Nehri’nin kenarında bulunması gemilerin şehre ulaşımını
    mümkün kılmıştır. Bu ulaşım imkanı, Aspendos’un arkasında yer alan verimli ova
    ve sık ormanla örtülü dağlarla birlikte şehrin gelişiminde belirleyici
    faktörler olmuştur. Şehirde dokunan altın ve gümüş işlemeli duvar halıları,
    limon ağacından yapılmış mobilyalar ve heykelcikler, yakındaki Kapria Gölü’nden
    elde edilen tuz, şarap ve özellikle Aspendos’un meşhur atları, Aspendosluların
    ihraç ettikleri ürünler arasında en başta gelenlerdir. Üzüm yetiştirmekle ve
    şarap tüccarlığı ile tanınmış olsalar da dini törenlerinde tanrılarına şarap
    sunmayan Aspendoslular, bunun sebebini “Eğer şarap yalnızca tanrılara ait
    olsaydı, kuşlar üzümleri yemeye cesaret edemezlerdi” diyerek açıklamışlardır.
    Tarihte adından söz ettiren birkaç Aspendoslu vardır. Döneminde ünlü bir askeri
    komutan olan Andromachos, aynı zamanda Finike ve Suriye valisiydi. Doğuştan
    filozof olan Diodorus’un eserleri hakkında bilinen azdır ancak uzun saçları,
    kirli giysileri ve filozof Cynic takipçilerinin simgesi çıplak ayakları, onun
    Pythagorus’tan etkilendiğini gösterir.
    13. yüzyılın başından itibaren, Aspendos, Selçuklu Türklerinin yerleşimlerinin
    izlerini taşımaya başlar. Özellikle I. Alaeddin Keykubat’ın hükümdarlığı
    sırasında tamamen restore edilen tiyatro, Selçuklu tarzında zarif çinilerle
    süslenmiş ve saray olarak kullanılmıştır.
    Antalya – Alanya karayoluna dönen yolun sonunda en görkemli, aynı zamanda
    işlevsel açıdan en iyi tasarlanmış ve en eksiksiz Roma tiyatrosu örneği ile
    karşılaşılır. Yapı, Yunan geleneğine uygun olarak bir tepedeki bayıra
    yapılmıştır. Günümüzde ziyaretçiler yapıya epey sonra inşa edilen ön cephedeki
    kapıdan girerler. Aslında orijinal giriş, sahne binasının iki ucundaki tonozlu
    paradoslardandır. Caeva yarım daire şeklindedir ve geniş bir diazoma ile ikiye
    bölünmüştür. Yukarda 21, aşağıda 20 oturma sırası vardır.
    Seyircilerin güçlük çekmeden yerlerine oturabilmesi için dolaşım kolaylığı
    sağlamak amacıyla giderek yayılan merdivenler yapılmıştır, aşağı bölümde
    orkestra seviyesinden başlayan merdiven sayısı 10 iken bu sayı yukarıda
    diazomanın üst başlangıcında 21’dir. Daha sonraki bir tarihte yapıldığı
    düşünülen 59 kemerli galeri, üst caeva’nın bir ucundan diğer ucuna uzanır.
    Mimari açıdan bakıldığında diazomanın tonozlu galerisi üst caeva’yı destekleyen
    bir alt yapıdır. Protokolün genel kuralı olarak caeva’nın her iki tarafındaki
    girişlerin üzerinde bulunan localar imparatorluk ailesine ve kendilerini
    Roma’nın yürek tanrısı Vesta’ya adamış kutsal bakirelere ayrılmıştır.
    Orkestradan başlayıp yukarı çıkarak, ilk sıra senatörlere, yargıçlara ve
    büyükelçilere, ikinci sıra ise şehrin diğer ileri gelenlerine ayrılmıştır.
    Diğer kısımlar tüm vatandaşlara açıktır. Kadınlar genellikle galerinin
    altındaki üst sıralarda otururlardı. Cavea’nın üst kısmındaki oturulacak
    belirli yerlere yontulmuş isimlerden buraların da belli kişilere ayrıldığı
    açıkça anlaşılmaktadır. Tiyatronun oturma kapasitesini kesin olarak belirlemek
    imkansız olsa da 10.000 – 12.000 kişilik oturma kapasitesine sahip olduğu
    söylenir. Son yıllarda düzenlenen Antalya Film ve Sanat Festivali kapsamında
    tiyatroda verilen konserlerde tiyatroya 20.000 seyircinin alınabildiği
    görülmüştür.
    Hiç şüphesiz tiyatronun en dikkat çekici öğesi sahne binasıdır. Yığma taştan
    yapılan iki katlı bu binanın alt katında, sanatçıların sahneye çıkışlarını
    sağlayan beş kapı vardır. Ortada porta regia olarak bilinen büyük kapı ve bunun
    iki yanında da porta hospitales olarak bilinen iki küçük kapı vardır.
    Orkestranın hizasındaki küçük kapılar ise, vahşi hayvanların saklı tutulduğu
    yerlere açılan uzun koridorlara aittir. Kalan parçalardan, duvarlardaki nişler
    ve bina formundaki küçük yapıların içine üçgen ve yarım daire biçimindeki küçük
    süs çatılar (pediment) altında heykeller yerleştirildiği anlaşılmaktadır.
    Sütunlu üst kattın ortasındaki pediment’te şarap tanrısı, tiyatroların kurucusu
    ve koruyucusu olan Dionysos’un kabartması vardır. Sahne binası cephesinin bazı
    bölümlerinde görülebilen beyaz sıvanın üzerindeki kırmızı zikzak motifler,
    Selçuklu dönemine aittir. Sahne binasının üst kısmı oldukça süslü ahşap bir
    çatı ile örtülmüştür.
    Aspendos’taki tiyatro olağanüstü akustiğiyle de meşhurdur. Orkestranın
    ortasında çıkartılan en ufak bir ses bile en üst sıradaki galerilerden rahatça
    duyulabilir. Zengin bir kültürel mirasın ortasında yaşayan Anadolu asilzadeleri
    şehirlerle ve onların etrafında bulunan anıtlarla ilgili hikayeler yaratmışlardır.
    Kuşaktan kuşağa aktarılan bu hikayelerden biri Aspendos Tiyatrosu ile
    ilgilidir. Buna göre; Aspendos Kralı, şehre kimin en fazla hizmet
    sunabileceğini görmek için bir yarışma düzenleyeceğini ve kazananın kızı ile
    evlenebileceğini ilan eder. Bunu duyan sanatkarlar son hız çalışmaya
    koyulurlar. Nihayet karar günü geldiğinde, kral herkesin çabasını bir bir
    inceler ve iki aday seçer. Bu adaylardan birincisi, şehre su kemerleri yolu ile
    çok uzak mesafelerden su getiren bir sistemi kurmayı başarmıştır. İkinci aday
    ise tiyatroyu inşa etmiştir. Kral birinci adaydan yana karar vermek üzere iken
    tiyatroya bir daha bakması istenir. Tiyatronun en üst galerisi civarında
    gezinirken nereden geldiği belli olmayan bir sesin derinden ve defalarca
    “Kralın kızı bana verilmeli.” dediğini duyar. Büyük bir şaşkınlık yaşayan kral,
    sesin nereden geldiğini arar ancak kimseyi bulamaz. Bu kişi, tabii ki,
    yarattığı şaheserin akustiği ile övünen ve sahnede çok kısık bir sesle konuşan
    tiyatronun mimarının ta kendisidir. Sonunda güzel kızı mimar kazanır ve düğün
    töreni de bu tiyatroda yapılır.
    Güney parados’taki bir yazıttan, tiyatronun İmparator Marcus Aurelius (M.S.
    161-180) döneminde Theodoros isimli bir Aspendoslunun oğlu mimar Zeno
    tarafından yapıldığını biliyoruz. Bu yazıta göre, Aspendos halkı Zeno’yu takdir
    etmiş ve onu stadyumun yanında geniş bir bahçe ile ödüllendirmiştir. Sahne
    binasının her iki tarafındaki girişlerin üzerinde bulunan Yunanca ve Latince
    yazıtlar, bize sahne binasının Curtius Crispinus ve Curtius Auspicatus
    isimlerinde iki kardeş tarafından hizmete sokulduğunu ve binayı tanrılara ve
    İmparatorun ailesine ithaf ettiklerini anlatır.
    Tiyatroda bir gösteri sergilemek için hiçbir ücret talep edilmezdi. Gerekli
    prodüksiyon maliyetlerinin bir kısmı kamu kuruluşları tarafından karşılanırdı,
    ancak gösteri bittikten sonra elde edilen karın bir kısmı bu kuruluşlara geri
    dönerdi. Genellikle, oyunları izlemek ya da yarışmalara girmek isteyen biri,
    ücret ödemek ya da bilet almak zorundaydı. Biletler metalden, fildişinden,
    kemikten ya da çoğu zaman pişmiş kilden yapılır; bir yüzünde resim, diğer
    yüzünde ise oturma sırası ve numarası yazılırdı.
    Aspendos’un başlıca diğer kalıntıları tiyatronun arkasında, acropolis’in
    yukarısındadır. Tiyatronun yanından başlayan bir patikadan ulaşılan
    acropolis’te karşılaşılan ilk yapı, 27X105 metre ölçülerindeki bazilikadır.
    Bazilika, Romalılar tarafından icat edilen mimari bir yapıdır. Roma
    bazilikaları farklı amaçlar için kullanılırdı ancak bunların hepsi toplumla
    ilgili meseleler olurdu. Bu binalarda mahkemeler ve alışveriş pazarları
    kurulurdu. Bazilikanın planı, etrafı odalarla çevrili geniş bir merkezi holden
    oluşur. Merkez hol, binanın diğer bölümlerinden yanlarındaki sütunlarla ayrılır
    ve çatısı daha yüksektir. Bazilikanın içinde yargıç kürsüsü vardır. Bizans
    döneminde binada büyük değişiklikler yapılmış ve bina orijinal yapısını
    kaybetmiştir.
    Bazilikanın güneyinde, şehirdeki ticari, sosyal ve politik faaliyetlerin
    merkezi olan üç yanı evlerle çevrili agora vardır. Batıya doğru gidildiğinde,
    az ileride, stoanın (gezinti caddesi) arkasında hepsi bir sırada olan eşit
    büyüklükte on iki dükkan vardır.
    Agoranın kuzeyinde, bugün sadece ön duvarı ayakta duran nymphaeum vardır.
    Genişliği 32.5 metre
    ve yüksekliği 15 metre
    olan iki katlı bu cephenin her katında beş niş vardır. Alt katta bulunan
    ortadaki niş diğerlerinden daha geniştir ve kapı olarak kullanılmış olduğu
    düşünülmektedir. Duvarın dibindeki mermer zeminden, binanın orijinalinde
    sütunlu bir cephesi olduğu anlaşılmaktadır.
    Nymphaeumun arkasında alışılmadık planlı, ya konsey üyelerinin toplandıkları
    bir bouleterion (konsey odası) ya da (müzik konserleri verilen ya da tiyatro
    oyunları oynanan) odeon olarak kullanılan bir bina vardır.
    Aspendos’un gözden kaçırılmaması gereken bir diğer kalıntısı da su
    kemerleridir. Kuzeydeki dağlardan şehre su getiren bir kilometre uzunluğundaki
    bu kemerler dizisi olağanüstü bir mühendislik becerisini ortaya koyar ve eski
    çağlardan günümüze kalan nadir örneklerdendir. Su, kaynağından 15 metre yüksekliğindeki
    kemerlerin üzerinde, oyulmuş taş bloklardan oluşan bir kanal aracılığıyla şehre
    getirilirdi. Su, kemerin bitim noktasının her iki tarafında bulunan 30 metre yüksekliğindeki
    kulelerde biriktirilir ve buralardan şehre dağıtılırdı.
    Aspendos’ta bulunan bir yazıt, su kemerinin Tiberius Claudius Italicus
    tarafından yaptırıldığını ve şehrin hizmetine sunulduğunu anlatır. Mimari
    özellikleri ve yapılış teknikleri, su kemerinin M.S. ikinci yüzyılın ortalarına
    ait olduğunu gösterir.
    Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
    “Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.

    _________________
    .................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    novanda




    Mesaj Sayısı: 150
    Deneyim seviyesi: 227
    Kayıt tarihi: 23/09/10

    MesajKonu: Geri: ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER   C.tesi Ocak 22, 2011 1:32 am

    Aperlai (Sıçak İskelesi)
    Sıçak Yarımadası'nda olup, Sıçak İskelesi'ndedir. Buraya Kaş'tan tekne ya da
    Üçağız'dan kayıkla kolaylıkla gelinebilir. Karadan ise Kılıçlı'da bulunan
    Apollonia'yı görüp buraya ulaşılabilinir. Ele geçen sikkelerden, bir Lykia
    şehri olan Aperlai'nin tarihinin M.Ö. V. veya IV. yüzyıla kadar inebildiği
    anlaşılmaktadır. İsindi, Simena ve Apololnia ile birlikte Lykia Birliği içinde
    bulunan Aperlai, aynı zamanda birliğin başı olarak da görülür.
    Deniz kenarından başlayan rekteaonal ve poligonal teknikteki surlar, aralıklı
    kulelerle takviye edilmiştir. Roma dönemine ait dikdörtgen bir alanı çeviren
    surlar yer yer görkemli bir görünüşe sahiptir.
    Surun dışındaki diğer kalıntılar Bizans ve sonrası dönemlerden kalmadır. Surun
    güney tarafı ise poligonal teknikte ve çok harap vaziyettedir. Bu yönde iki
    yanında kulelerle takviye edilmiş bir ana giriş kapısı da bulunuyordu. Kuzeybatı
    köşesinde bir kilise ve güneydoğu köşesindeki şapel dışında belirli bir yapı
    bulunmaktadır.
    Surun doğusunda hemen hepsi yuvarlak kavisli kapağa sahip çok sayıda lahit
    bulunmaktadır. Bunların bazıları erken dönem surları ile sahil arasında yer
    alır. Böylece bu alanın daha sonra duvarlarla çevrilen şehre ait olduğu
    anlaşılmaktadır. Aperlai'nin rıhtımı ve buna bağlı yapılar bugün su altında
    kalmış olup deniz altındaki görüntüler yer yer izlenebilmektedir.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır



    ARİASSOS
    Ariassos, Antalya’nın kuzeybatısında bulunan Taurus Dağlarındaki dar, taşlık
    bir vadide kurulmuştur. Ariassos’a ait bulunan en eski madeni para M.Ö. birinci
    yüzyıla aittir. Bir yüzünde Zeus’un başı bulunan bu paraların diğer yüzünde de
    kambur bir boğa görülür. Strabo, diğer kaynaklarda Areassos ve Ariassos olarak
    da geçen şehirden Aarossas olarak bahseder.
    Yıkılmış birkaç Helenistik duvar dışında diğer tüm kalıntılar Roma ve Bizans
    dönemlerine aittir. En iyi korunmuş yapı, ortadaki kemeri daha yüksek ve geniş
    olan üç kemerli zafer takı şeklindeki şehir kapısıdır. Kemerler taş kaideler
    üzerinde yükselir.
    Siteye, bu kapıdan geçilerek doğu-batı yönünde uzanan sütunlu caddeden geçerek
    girilir. Bu caddeye, Bizans döneminde ne için yapıldığı bilinmeyen ve dokusunu
    tamamen bozan bir çok yapı dikilmiştir. Bugün sadece birer taş yığınına
    dönüşmüş olduklarından diğer ana binaların özellikleri belirlenememiştir.
    Vadinin güney ve kuzey uçları nekropol olarak kullanılmıştır. Burada bulunan
    cenazelere ait yapılar Pisidia özelliklerini taşır ve genellikle yüksek podyum
    üzerine yerleştirilmiş tonozlu yapılardan oluşur. Burada, kılıç ve kalkan
    motifleriyle süslenmiş kırılmış lahit bulunur. Sacrophaginin kapakları yuvarlak
    çatı biçimindedir.
    Bu sayfalar, Keskin Color A.Ş. tarafından yayımlanan Kayhan Dörtlük’ün “Antique
    Cities Guide - Antalya” (Antik Şehirler Rehberi – Antalya) isimli kitabındaki
    bilgilerden hazırlanmıştır.














    Apollonia
    (Kılınçlar)
    Apollonian harabeleri Kekova yolu üzerinde, Kaş'a 22 km uzaklıkta bulunan
    Kılıçlı Köyü'ndeki tepededir. Arabayla harabenin bulunduğu tepenin yakınında
    kadar gidilir ve buradan tepeye tırmanış başlar.
    Diğer küçük Lykia şehirleri gibi Apollonia hakkında da daha fazla bilgi yokutr.
    Eski yazarlar da Apollonia'nın yeri için kuşkuya düşmüşlerse de kitabelerden
    Augustus ve Tiberius devri adak stellerinden Apollonia'nın bugünkü Kılıçlı
    Köyü'nde olduğu kesinleşmiştir. Apollonia bir beyin oturduğu müstahkem
    kalelerden birisidir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre M.Ö. IV. yüzyılda
    varlığı bilinen Apollonia'da, Aperlai vasıtasıyla Lykia Birliğinde temsil
    ediliyordu.
    Şehir L harfine benzeyen bir kayalığın üzerine kurulmuştur. Akropolü çevreleyen
    surlardan kuzey ve batı yönündekiler oldukça iyi bir şekilde günümüze
    gelebilmişlerdir. Surların bazı kısımları rektagonal biçimde olduğu gibi
    genelde iri taşlardan kiklopien tarzında yapılmışlardır.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA"
    kitabından yararlanılmıştır.




    Antiphellos (Kaş)
    Şehir Orta Lykia'daki eski Antiphellos kentinin üzerinde kurulduğundan günümüze
    kadar gelen pek fazla kalıntı yoktur.
    Kaş'ta buluşmuş olan iki dilli bir yazıttan, Kaş'ın altındaki kentin
    Antiphellos olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. Ancak Kaş'ın daha eski ismi
    Habesos'dur.
    M.Ö. IV. yy.'da Antiphellos çok küçük bir yerleşim yeri olup biraz yukarısında
    bulunan Phellos'un limanı idi. Ancak Hellenistik döneme girilirken Phellos
    gerilemiş, Antipellos ise gelişerek daha ön plana çıkmıştır. Bu durum Roma döneminde
    de devam etmiş, şehir bölge ormanlarından elde edilen sedir ağacı ticareti ve
    süngercilik sayesinde gelişerek Phellos'un limanı durumundan çıkmış ve kendine
    yeten zengin bir şehir durumuna gelmiştir.
    Şehirde akropöl olarak nitelenen yükseltinin Meis Adası'na bakan yüzünde
    muntazam sur kalıntıları görülür. Ancak bu sur kalıntılarının kuzey ve batı
    yönlerinden günümüze bir şey gelememiştir. Deniz kenarındaki sur kalıntıları da
    bugün görülebilir. Şehrin batı kısmında kalan Çukurbağ Yarımadası'na giden
    yolun sağında Antiphellos'un denize bakan tiyatrosu oldukça sağlamdır.
    Kaş'ın en önemli anıtı Uzun Çarşı Caddesi üzerinde, halıcı dükkânlarının
    arasında karşımıza çıkan ve tek bloktan oluşan bir lahiddir. Günümüze sağlam
    bir şekilde gelebilen lahdin üzerindeki sekiz satırlık Lykia dilindeki yazı
    okunamadığı için lahdin kime ait olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle de halk ona
    Kral Lahdi adını yakıştırmıştır.
    Meyis Adası'na en yakın noktayı oluşturan Kaş tarihi eserler yanında tam bir
    doğa cennetidir. Çukurbağ Yarımadası bir dil gibi denize uzanmakta, yarımada
    üzerinde yeni yapılmış modern oteller yarımadayı süslemektedir. Yarımada aynı
    zamanda güzel manzarasıyla 3km.'lik iyi bir yürüyüş parkurudur. Kaş'ın içinde
    Büyük Çakıl, Küçük Çakıl ve Akçagerme gibi plajlar tertemiz sularıyla
    dinlenebileceğiniz seçkin yerlerdir. Ayrıca kayıkla Çayağzı Plajı'na da
    gidilebilir. Kaş'ın etrafında yer alan 6 adet mağaradan Kaş'a 18 km. uzaklıktaki Mavi
    Mağara, Aşırlı Adası Deniz Mağarası, güvercinleri ile ünlü Güvercinlik Mağarası
    en ünlü olanlardır. Bu arada Kaputaş Plajı da bir dünya harikasıdır.
    Kaş zengin tarihi yanında gün geçtikçe daha çok rağbet gören trekking,
    dağcılık, rafting gibi doğa etkinlikleri içinde sayısız olanaklar vermektedir.
    Doğa ile başbaşa olmak isteyenler için Gömbe'deki Yeşilgöl ve Uçansu Şelalesi
    iyi bir seçenek oluşturmaktadır. Akdağ'ın dibinde bulunan Gömbe, Kaş'tan 70 km uzaklıktadır. Akdağ ise
    Batı Torosların Kızlar sivrisinden sonra en yüksek zirvesidir. Burada bulunan
    küçük goller de doğanın büyüleyici parçalarıdır. Gömbe'de Komba antik kenti,
    buradan 13 km
    uzaklıkta Sütleğen yakınındaki Meryemlik'te Nisa antik kenti vardır. Burada da
    mezarlar, agora ve tiyatro kalıntıları izlenebilir. Kasaba yakınında da Kandyba
    antik kenti yer almıştır. Kaş'ın bir özelliği de bazı harabe yerlerine yaya
    olarak gidilmesidir. Örneğin Kaş'a 12 km uzaklıktaki Phellos'a yürüyerek güzel bir
    gezi yapılabilir. Phellos harabeleri Çukurbağ ve Pınarbaşı köylerinin hemen
    üzerindedir.
    Kaş'a gelip Kekova'ya gitmemek mümkün değildir. Kaş'tan tekne ile gidildiği
    gibi karadan üç Üçağız'a gidilip kayıkla da gezilebilir. Bu dünya harikası yeri
    görüp batık şehre hayran olmamak elde değildir. Kaş'ın etrafında adı bilinen
    Istlada, Apollonia, İsinda, Kyaenai gibi antik kentler yanında ismi bilinmeyen
    birçok harabe yeri daha vardır. Bundan dolayı bir yol kenarında veya bir dağ
    yamacında eski eser kalıntıları görmek mümkündür. Örneğin Kaş'a 7 km uzaklıktaki Bayındır
    Köyü'nde antik bir kent bulunur. Yatların bağlanmasına çok uygun olan Bayındır
    Limanı üzerindeki yamaçta biri Lykia yazıtlı bir grup lahit bulunmaktadır.
    Burası çok küçük bir antik kent olmalıdır. Adının Sebeda olduğu ileri sürülür.
    Kaş'ın batısındaki yüksek arazide birkaç harabe yeri vardır. Seyret Yaylası
    üzerinde 760 m
    yükseklikteki üç tepeye yayılan, poligonal duvarlara sahip bir harabe görülür.
    Sidek Köyü yolunda poligonal duvarlı, gotik lahitli ve Lykia yazıtlı bir kaya
    mezarı bulunan diğer bir harabe yeri vardır. Hacıoğlan Köyü'nün yukarısında,
    bir tepe üzerinde, ırmağın kuzey yakasında bir kale ile üç Lykia mezarı dikkati
    çeker. Çardaklı Köyü'ne yakın bir yerde ismi bilinmeyen bir kent ile
    Bağlıca'nın yarım saat güneyinde, tepe üzerinde de bir kale bulunmaktadır. Tüse
    Köyü'nün yakınındaki alçak bir tepe üzerinde Tysse adında küçük yerleşme
    görülür. Yakınında Aladam denilen yerde üst bölümleri basamaklı bir mezar Lykia
    için ilginçtir. Merkezi Lykia'yı oluşturan Kaş çevresi tarihi ve doğasıyla bir
    harikadır.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA" kitabından
    yararlanılmıştır.






    YALVAÇ
    PİSİDİA ANTİOKHEİASI Antiokheia'nın
    Isparta İli'ne bağlı Yalvaç İlçesi'nin yaklaşık 1 km. kuzeyinde ve Sultan
    Dağları'nın güney yamaçları boyunca uzanan verimli arazide kurulmuş bir Pisidia
    kentidir.
    Antiokheia da Apollonia gibi bir Seleukos kolonisidir; fakat kesin kuruluş
    tarihi bilinmemektedir. Bu şehir I. Seleukos veya oğlu Antiokhos tarafından
    kurulmuştur. M.Ö. 39 ila 36 yılları arasındaki bir tarihte Amyntas'ın idaresi
    altına giren Antiokheia, onun M.Ö. 25'de öldürülmesiyle, bölgenin bütün
    şehirleri gibi, Galatya eyaletine dahil edilmiştir.
    Antiokheia, M.Ö. 25'te veya biraz sonra Colonia Caesarea adıyla Roma kolonisi
    olmuştur. Kent, pek çok Latince yazıtın da kanıtladığı gibi, yaklaşık olarak
    ikiyüz yıldan fazla bu statüsünü korumuştur.
    Latince'nin M.S. 295 yılına kadar resmi dil olarak kullanıldığını imparator ve
    legatları için düzenlenmiş olan yazıtlar kanıtlamaktadır. Fakat bu tarihten
    sonraki decurioların (eyalet senatörü) protokolleri çoğunlukla Grekçe yazılmıştır.
    Sikkeler üzerinde de II. Claudius (M.S. 268-270) Devrinin sonlarına kadar
    Lâtince ibarelere rastlanmaktadır. Daha sonra Lâtince'nin yerini Grekçe
    almıştır. Yazıtlarda ve Tanrı Men için adanmış olan adaklarda Lâtince'nin,
    Grekçe'yle kıyaslandığında çok daha az kullanılmış olduğu görülmektedir.
    I.A. Richmond ve R.G. Collingwood'un tahminlerine göre kent merkezindeki nüfus
    7500-10.000 civarında idi. B.Levick ise üç binin üzerinde emekli askerin
    bulunduğunu ileri sürmektedir. Ancak, Antiokheia'nın geniş sınırları içerisinde
    30-40 bin civarında bir nüfusun yaşadığını söyleyebiliriz.
    Antiokheia, M.S. 3. yüzyılın hemen sonunda kurulan genişletilmiş Pisidia
    eyaletinin metropolisi olmuştur. Kilise kayıtlarından anladığımıza göre, kent
    Bizans Devrinde de önemini korumuştur.
    Kentin bilinen en erken sikkeleri M.Ö. 1. yüzyılın sonuna tarihlenmektedir.
    Koloni döneminin ilk 150 yılında fazla sikke basmamıştır. Koloni öncesi
    sikkeleri gibi, tipler çoğunlukla Tanrı Men ile ilgilidir. Sikkeler üzerinde
    "colonia" yazısı yer almaktadır. Claudius II'ye kadar sikke basımı
    devam etmiştir. Bu sikke basımı sayesinde kentin ekonomik durumunun M.S. 3.
    yüzyılda en üst noktaya ulaştığını anlamaktayız.
    İ.S. 713'de Araplar'ın istilasına uğrayan kent yakılıp yıkılmıştır. Kazılar sonucu
    ele geçen kalıntı izleri ve bulgular bu olayı ve tarihi kanıtlamaktadır. Kentin
    tarihi 13.yüzyıla dek izlenebilmektedir. Ancak, bu yüzyılın ikinci yarısından
    itibaren halkın bir kısmının o zamanın verimli toprakları olan Yalvaç'a
    göçtüğü, diğer bir kısmının ise başka eyaletlere taşındığı görülmektedir.
    Kentin Tanımlanması
    Antiokheia, deniz seviyesinden 1236
    m. yükseklikte; Sultan Dağları'nın bir kolu üzerinde
    kuzey-güney yönünde uzanan Anthios Vadisi'ne hakim bir tepe üzerindedir. 120 m. yüksekliğindeki bu
    tepenin doğu, güney ve kuzey yamaçları sarp olduğundan kente ancak batıdan
    kolaylıkla ulaşılabilmekteydi.
    Akropolün yüzeyi düz olmayıp doğu-batı, kuzey ve güneyde bir takım tepeler,
    başka bir ifade ile yedi tepe vardır. Yapıların bir çoğu bu tepelerin
    yamaçlarında ve küçük vadiler içinde toplanmıştır.
    Arazinin doğal durumundan azami yararlanarak Antiokheia'da ızgara şehir
    planının ustaca uygulanması ilgi çekicidir. Antik kentin ayakta kalmış yapıları
    pek azdır. Bunlar genellikle temel kalıntılar halindedir.
    Sur dahilinde, birbirine dik olarak; güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru
    birer eksen çizilerek, planlama bu eksenlere göre yapılmıştır. Güneyden kuzeye
    giden caddeye Decumanus Maximus ve doğudan batıya giden ana caddeye ise Cardo
    Maximus adı verilmiştir. Şehir planında esas itibari ile ana caddelere dik
    açılarla açılan dar, fakat düz sokakların mevcut olduğunu görmekteyiz.
    Kentin iki ana meydanı şehrin doğusunda ve odak merkezinde idi. Bunlardan
    birincisi Augustus Tapınağı önündeki aynı adla anılan meydan, ikincisi bu
    meydanın batısında yer alan Tiberius alanıdır. Bu iki meydan arasında
    enlemesine yerleştirilen propylon yer almaktadır. Diğer üçüncü bir meydan ise,
    nymphaeumun önünde bulunmaktadır.
    Kentin kuzeyinde, Roma hamamı-palaestra ve nymphaeum yer alır. Doğudaki tepenin
    yamaçlarında Augustus Tapınağı ve alanı, propylon, Tiberus alanı; onun
    batısında ise sütunlu cadde yer almaktadır. Sütunlu caddenin kuzeybatısında
    bouleuterion, bunun güneybatısında ise tiyatro bulunmaktadır. Tiyatronun kuzeyinde
    küçük kilise vardır. Kentin merkezi etrafında ve arazinin elverişli yerlerinde
    evler serpiştirilmiş durumdadır. Şehrin batısında Anadolu'nun en eski
    kiliselerinden birinin (St. Paul) kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır.
    Antiokheia'da geniş çapta kazı yapılmadığından diğer yapı kalıntıları hakkında
    yeterli bilgiye sahip değiliz.
    Kentin kuzeybatı surları temel seviyesinde, güneybatı ve güney surları ise
    kısmen ayakta durmaktadır.
    Şehrin ana kapısı olan batı kapısı iki yanda surlarla birleşmektedir. Kentin
    ikinci kapısı güneydedir. Daha dar olan kuzey kapısı ise hamamla bağlantılıdır.
    Su kemerleri kentin kuzeyinde yer almaktadır.
    Sur Duvarları
    Antiokheia hakim bir tepe üzerine kurulmuş ve tamamen oval bir surla
    çevrilmiştir. Bugün kısmen ayakta olan ve temel kalıntıları görülen surların
    uzunluğu 2920 m.dir.
    İzlenemeyen kısımları ile birlikte surun tamamı yaklaşık 3000 m. yi bulmaktadır.
    Surların çevirdiği alan ise, 47 hektardır.
    Kent surlarına dikkat edildiğinde, arazi eğiminin çok olduğu yerlerde; sur
    kalınlığının ortalama 1.50 m.,
    diğer yerlerde ise 4.75-5.50
    m. ye ulaştığı görülmektedir.
    Hellenistik Devirde inşa edilen ilk surların, Roma ve Bizans çağlarında
    genişletildiği açık bir şekilde günümüze dek ulaşan kalıntılardan
    anlaşılmaktadır.
    Batı Kapısı
    Kentin en görkemli kapısı şehrin batısında yer almakta idi. İki kenar ve iki
    orta pylonlu olmak üzere üç açıklıklı geçit şeklindedir. Tonozları taşıyan
    ayakların gövde ölçüleri 3.20x2.36 m. olup; ayakların kaideleri silmelerle
    sınırlandırılmış, sade ve düz yapılmıştır. Açıklıkları 4 m. olan ayakların her iki
    yanında bitkisel motiflerle süslü plasterlerin yer aldığı anlaşılmaktadır. Ön
    cephenin odak noktasını, merkezde yer alan kemerin iki yanındaki üçgen
    boşluklarda (spandrel) ve plasterler üzerinde karşılıklı diz çökmüş flama ve
    standard taşıyan iki part kabartması teşkil etmekteydi. Ayrıca plasterler
    üzerinde girland taşıyan Nike'ler de bulunmakta idi.
    Batı kapısının, kent dışına bakan kademeli arşitravının genişçe yüzünde
    bronzdan kabartma harflerle "Gaius Lulius Asper Con. 212" yazıtı yer
    almaktadır. Arşitrav üzerinde bulunan frizde, Hippokampos, Triton, Amazon
    kalkanı (her iki ucu kartal başı şeklinde) zırh ve çeşitli silah kabartmaları
    bulunmaktadır.
    Bunun üzerindeki ikinci friz ise, bitkisel motiflerle süslenmiştir. Anıtsal
    kapı gerek yapı formu, gerekse üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre İ.S. 212
    yılında yapılmış olmalıdır.
    Güney Kapısı
    Kentin güneyinde Anthios Vadisi'ne çıkış için en müsait yerde inşa edilmiştir.
    Tek girişli olduğu anlaşılan kapının, günümüze çok az mimarî kalıntıları
    ulaşmıştır.
    Kuzey Kapısı
    Şehir surunun kuzeybatı köşesinden yaklaşık 70 m. uzaklıkta ve kuzey yöne
    bakmaktadır. Tek geçitli olan kapının sadece temel kalıntıları yerinde
    görülebilmektedir. Kent surları ile birlikte inşa edildiğini tahmin ettiğimiz
    kapı da herhangi bir bezeme unsuruna rastlanmamıştır. Bunların dışında daha
    küçük boyutlarda giriş için kullanılan tali kapıların olduğu muhakkaktır.
    Augustus Tapınağı
    Tapınak kentin en yüksek yerindeki kutsal alan içerisinde ve İmparator
    Augustus'un ölümünden sonra inşa edilmiştir.
    Yapının temeli doğal kayanın kesilmesi ile oluşturulmuştur. 2.50 m. yüksekliğindeki bir
    podium üzerinde yer alan tapınağa, batı cephesinden 12 basamaklı bir merdivenle
    çıkılmakta idi. Tapınak podiumunu teşkil eden doğal kayanın iç kısmı oyulmak
    sureti ile meydana getirilen mahzen 5.65x7.90 m. ve 2 m. derinlikte olup,
    muhtemelen adak eşyalarının muhafaza edildiği bir yerdi.
    Tapınağın arkasında, yarı daire şeklinde doğal kayaya oyularak meydana
    getirilmiş; iki katlı bir galeri bulunmakta idi. Alt katta Dor, üst katta ise
    İon düzeninde sütunlar kullanılmıştır.
    Tapınak önünde, 63x85 m. boyutlarında imparatorun adı ile anılan bir alan
    bulunmaktadır. Alanın kuzey ve güney taraflarında yer alan yaklaşık 5 m. genişliğindeki sütunlu
    galerilerin ise bugün kısmen temel izleri seçilebilmektedir.
    Yapının tarihlemesine gelince, gerek yazıtlardan gerekse bezeme işçiliğinden
    elde edilen bulgular, yapım faaliyetlerinin Tiberius Devrinden, Claudius
    Devrine dek uzanan bir zaman içerisinde devam ettiğini göstermektedir.
    Propylon
    Augustus alanı ile Tiberius alanının kesiştiği yerde inşa edilmiştir. Üç
    tonozlu ve zafer takı biçiminde yapılmış olan propylon İmparator Augustus
    onuruna dikilmiş ve onun deniz ve karada kazandığı zaferlerini sembolize eden
    heykel ve kabartmalarla süslenmişti.
    Anıtsal giriş kapısına, Tiberius alanından 12 basamaklı bir merdivenle
    çıkılmakta idi. Geçit tonozları iki kenar ve iki orta olmak üzere; dört ayak
    üzerine oturmaktadır. İki yandaki ayakların ölçüleri, 2.25x3 m. ve ortadaki
    ayaklar ise 2.50x3 m. dir.
    Ayakların taban açıklıkları iki yanda 3.50 m. olduğu halde, orta kısımda 4.50 m. yi bulmaktadır.
    Ayakların kaideleri silmelerle sınırlandırılmış, tonoz ayaklarının önünde ise
    Korinth başlıklı dört sütun durmakta ve bunların üzerinde de arşitrav ve friz
    yer almakta idi.
    Ortada yer alan kemerin, iki yanındaki üçgen boşluklarda plasterler üzerinde
    diz çökmüş ve kolları arkadan bağlanmış biri giyimli, diğeri çıplak iki Pisidialı
    esir; yüksek kabartma olarak işlenmiştir. Kabartmaların önündeki boşluk ise,
    bir meşale ve çelenkle doldurulmuştur. Yanlardaki kemer boşluklarında ise
    girland taşıyan kanatlı Eros ve Nike kabartmaları yer almaktadır.
    Kademeli olarak yapılan arşitravın merkezi kısmı üzerinde, bronzdan kabartma
    harflerle (IMP CAES AVGVSTO PONTIFEX MAX TRIBUNICA POTESTATE XII CON...)
    yazıtının bulunduğu anlaşılmaktadır. Arşitrav ve ayaklar üzerinde kesintisiz
    devam eden frizin, her bir kemer altı yolunun merkezi üzerinde iki tritonlu bir
    grup yer almaktadır. Ayrıca savaş gemileri, kalkanlar, çeşitli hayvan
    kabartmaları ile süslü sütun başlıkları üzerinde yer alan plasterlerde Poseidon
    ve Demeter gibi tanrı tasvirleri de yer almaktadır.
    Çeşitli silme ve kabartmalar ihtiva eden saçak takımı üstündeki kaide üzerinde
    giyimli dev erkek ve kadın heykellerinin durmakta olduğu tahmin edilmektedir.
    Bugün bu heykeller teşhir edilmektedir.
    Augustus'un ölümünden önce yazdığı vasiyeti "Res Gestae Divi
    Augusti", onun yaşam boyunca yaptığı işlerin özetini vermektedir. Bu
    metnin Latince bir kopyası da bu yapıda yer almakta idi. Kazılar sırasında
    birçok kitabe parçası ele geçirilmiştir.
    Anıtsal giriş kapısını, stilistik açıdan İ.S. I. yüzyılın ortalarına
    tarihlememiz akla en yakındır. Çünkü arşitrav üzerindeki yazıt da bu fikrimizi
    teyid etmektedir.
    Tiberius Alanı
    Sütunlu caddenin hemen doğu bitiminde yer alan Tiberius alanını doğuda
    propylonun anıtsal merdivenleri; kuzey ve güneyde ise sütunlu galeriler
    çevreliyordu.
    Bugün temel kalıntılarını gördüğümüz bu yerin ana girişi batı yönünde
    bulunmakta ve sütunlu caddeye açılmakta idi.
    Kentin sosyal yaşamının geçtiği bu alanda İ.S. 16'da askerlerin bir grevine de
    sahne olmuştur. Hayat şartlarının iyileştirilmesini isteyen Romalı askerler, su
    kemerlerinin bir bölümünü tahrip etmişler ve isteklerini elde ettikten sonra,
    su yolunu bizzat onarmışlardır.
    Sütunlu Cadde
    Antiokheia'da şehrin bel kemiğini teşkil eden sütunlu cadde, iki ana caddenin
    kesiştiği kavşaktan 75 m.
    kuzeyde ve ikinci ana caddenin doğusundan başlayarak Tiberius alanına kadar
    uzanmaktadır.
    Kaldırımlı olan ana cadde, hemen hemen 11 m. genişlikte olup; uzunluğu ise 69 m. dir. Caddenin sağında ve
    solunda, güneyde 5.50 m.,
    kuzeyde ise 5.60 m.
    derinlikte portikler; onların gerisinde de 5 m. derinlikte dükkanların yer aldığı temel
    kalıntılarından tespit edilmiştir.
    Sütunlu cadde üzerinde yer yer heykel kaidelerinin bulunması, Antik Çağda
    caddenin heykellerle süslü olduğunu göstermektedir. Ayrıca cadde ortasından
    geçen ve atık sularının boşaltıldığı kanaldan başka, her iki tarafta bulunan
    dükkanların altından kaynak suları nakleden taş ve toprak künkten yapılmış su
    yolları dikkat çekmektedir.
    Stilistik ve yapısal özellikleri sütunlu caddenin, imparatorluğun kalkınma
    dönemlerine, büyük bir olasılıkla İ.S. I. yüzyılın ortalarına ait olduğu
    kanısını uyandırmaktadır.
    Tiyatro
    Kentin merkezine yakın bir tepenin yamacına inşa edilen tiyatro, şehre hakim
    bir yerde bulunmaktadır. Örenyerindeki kalıntılar arasında en fazla tahribata
    uğramış bir yapıdır.
    Antiokheia tiyatrosunun, her antik tiyatro gibi üç esas kısımdan meydana
    geldiği görülmektedir.


    • 1- Seyircilerin oturmaları için yarım daire şeklinde
      tertiplenmiş oturma sıraları (cavea).
      2- Yarım daire şeklinde bir meydan (orkestra).
      3- Oyunların oynandığı sahne binası (skene).



    Tiyatronun
    Oturma Kademeleri
    Yapının ön yüzü kuzeybatı yönünde yaklaşık 105 m. uzunluğundadır.
    Gerideki yuvarlak çevre ortalama 185
    m. gelmektedir. Kuzey yönündeki oturma kademeleri,
    tepenin yamacı oyulmak suretiyle doğal toprak eğimi üzerine yerleştirilmesine
    karşın, güney yönündeki oturma kademelerinin (araziyi tiyatronun şekline
    uydurmak için) tonoz ve kemerlerden oluşan bir alt yapı (substrüksiyon) üzerine
    yerleştirildiği görülmektedir.
    Diğer taraftan, kentin doğu-batı yönünde uzanan ana caddesinin (Cardo Maximus)
    güney caveanın altında bulunan ve başka tiyatrolarda göremediğimiz tonozlu bir
    tünel içinden geçmesi çok ilgi çekicidir. Bu kapalı tünelin uzunluğu 56 m., genişliği ise, 8 m. dir. Roma Döneminde
    genişletilmiş ve ana cadde tiyatro altında kalmıştır.
    Bugünkü mevcut kalıntılara göre, 5.000 kişiyi alabilecek kapasite de olduğunu
    tahmin ettiğimiz tiyatronun dairevi bir kuşakla (diazoma) bölündüğü; muhtemelen
    26 basamaktan oluşan, seyircilerin oturmalarına tahsis edilen basamaklar
    arasında, inişi ve çıkışı sağlayan dördü ortada, ikisi yan uçlarda olmak üzere
    altı ara merdivenin bulunduğu sanılmaktadır.
    Orkestra: Aşağı yukarı yarım
    daire şeklindedir, çapı 35 m.
    dir. Oturma sıralarının mevcut durumuna göre 1.10 m. aşağısında, zeminin
    taş döşeli olduğu görülmüştür.
    Sahne Binası (skene): Asıl
    tiyatrodan öne doğru çıkıntılı, 12x55 m. ölçülerinde, dikdörtgen bir plana
    sahip olduğu temel kalıntılardan tespit edilmiştir. Bugün kalın bir moloz
    tabakası ile örtülü temel yapısı, çok fazla tahribata uğramış durumdadır. Ancak
    cephe mimarîsinin bezemeli olduğu ve kabartmalı frizlerle donatıldığı ele geçen
    mimarî parçalardan anlaşılmaktadır.
    Bugün görülen kalıntılar İ.S. 4. yüzyılın başlarına ait olsa gerektir.
    Roma Hamamı
    Kentin kuzeybatı köşesinde yer almaktadır. Yapı arazinin şekline uydurularak
    inşa edilmiş ve bu yüzden düzgün olmayan bir dikdörtgen plan gösterir.
    Binanın, biri palaestra; öteki hamam bölümleri olmak üzere iki kısımdan ibaret
    olduğu görülmektedir.
    Palaestra, kapalı hamam yapısının önünde yer almaktadır. Üç tarafı revaklarla
    çevrili olduğu tahmin edilen orta avlunun, yüzölçümü 20x23 m olup; revaklar
    kısmı ile birlikte 37x29 m. dir. Taş döşeli tabanı dışında, üst yapıya ait
    yeterli mimarî parça ele geçirilemediğinden üst yapı mimarîsi hakkında yeterli
    bilgimiz bulunmamaktadır.
    Kapalı hamam kısmı; yaptığımız araştırmalar sonucu, yapının palaestraya bir
    bütün olarak bağlı olduğu ve çağın diğer hamam yapılarında olduğu gibi üç
    bölümden meydana geldiği anlaşılmaktadır.


    • 1- Frigidarium (Soğuk kısım),
      2- Tepidarium (Ilık kısım),
      3- Caldarium (Sıcak kısım).



    bunların dışında soyunma
    yerleri (apoditerium), servis kısımları, su tesisleri, külhan ve depoların
    mevcut olduğu ve diğer bölümleri oluşturduğu muhakkaktır. Yapının mevcut
    kalıntılarından, İ.S.I. yüzyılın sonlarında veya II. yüzyılın başlarına ait
    olduğu söylenebilir.
    Stadium
    Sultan Dağları'nın eteklerinde ve akropolün batısında yer almaktadır.
    Stadium'un uzunluğu 190 m.,
    genişliği ise 30 m.
    dir. Yapı "at nalı" şeklinde bir plana sahiptir. Kent stadiumu
    Hellenistik Devirde inşa edilmiş, İ.S.II. yüzyılda ise onarım geçirmiştir.
    Stadium, Antiokheialılar'ın hayatında antik çağlardan beri önemli rol
    oynamıştır. Burada çeşitli oyunlar, özellikle atletizm, güreş ve boks vs. gibi
    bedensel hareketler yapılmıştır.
    İ.S. 3-4. yüzyıllarda, gladyatör ve vahşi hayvan oyunları da Roma dünyası için
    popülerdi. Bu oyunlar daha sonra tiyatro ve stadiumlarda oynanmıştır.
    St. Paul Kilisesi
    Antiokheia'nın ilk ve en büyük kilisesi olup, şehir suruna bitişik ve Roma
    hamamının yaklaşık 200 m.
    güneyinde yer almaktadır.
    Bazilikal bir plan gösteren binanın boyutları 70x26 m. dir. Doğuya yönelen ve
    mekanın dışına taşan apsis, yarım daire şeklinde olup; ortasında daha geniş bir
    nef, yanlarda dar iki nef olmak üzere üç neflidir. Orta nef, 43.10x11.90 m.,
    yan nefler ise 43x4.93 m. ölçülerindedir. İç mekan büyüklükleri farklı üç kısma
    bölünmüş olan yapının, asıl mekânı yanlardaki dar mekândan; onüçer sütunla
    ayrıldığı ve böylece bu kısımların sütunlarla desteklendiği anlaşılmaktadır.
    Kilisenin batısında, enine yerleşik dikdörtgen biçiminde ve önünde altı sütun
    bulunan bir narteks yer almaktadır. Narteksin uzunluğu 8.90 m., eni 21 x 76 m. dir. Bu bölümden orta
    nefe daha geniş, yan neflere ise dar kapılarla geçilir.
    Kilisenin tüm tabanını kaplayan mozaiğin çok renkli ve çeşitli desenlerden
    oluştuğu araştırmalar neticesi saptanmıştır. Ayrıca bu mozaik tabanın F.J.
    Woodbridge tarafından da dizaynı yapılmıştır. Taban panolarında beş renk ile üç
    ana desenin kullanıldığı ve bunlara ilaveten geometrik ve bitkisel motiflerin
    kullanıldığı görülmüştür. Mozaiklerde dikkat çeken diğer bir özellik ise,
    mozaikli asıl mekânın merkezi yerinde gözle görülebilir ölçüdeki dört adet
    Yunanca kitabenin yer almasıdır. Bu kitabeler daha küçük tesseralardan oluşan
    mozaiği yaptıranlar ile görevli papazların ad ve adaklarını içermektedir.
    Bu kitabelerin birinde adı geçen Optimus, Ortodoks liderlerinden biri olup;
    İ.S. 375-381 yılları arasında Antiokheia'da piskoposluk yapmıştır.
    Bilindiği gibi İ.S. 46 yılında St. Paul bu kilisenin altında yer alan
    Sinagog'ta Hristiyanlığı yaymak için Barnabas'la birlikte ilk vaazını
    vermiştir. Bu nedenle, St.Paul'a adanan bu kilise, büyük bir önem arz
    etmektedir. Diğer taraftan, St. Paul'un yeni dini yaymak için vaaz verdiği
    sinagog üzerine yapılmış ilk kiliseyi Anadolu'da sadece Antiokheia'da
    görmekteyiz.
    Küçük Kilise
    Şehrin merkezinde ve sütunlu caddenin yaklaşık 35 m. batısında yer alan
    kilise, Latin haçı şeklinde bir plana sahiptir. Doğu-batı uzantılı yapı,
    ortasında geniş bir nef, yanlarda iki nef ile dar bir narteksten meydana
    gelmiştir.
    Bina dıştan dışa, 43x25.50 m. ölçülerindedir. Yapının yaklaşık 23 m. uzunluğundaki ana
    mekânının, iki yan duvar arasındaki mesafesi 15.50 m. olup; bu ölçüler
    bize asıl mekânın mümkün olduğu kadar geniş tutulmaya çalışıldığını
    göstermektedir. Orta nefin doğu ucunda ise apsis yer almaktadır.
    Narteks nef duvarlarının her iki tarafa doğru uzatılması ile elde edilmiş, 6.50
    x 23.50 m.
    boyutlarında ince uzun dikdörtgen bir mekândan ibarettir. Kilisenin yarım
    yuvarlak apsisinin iki yanındaki kalan temel kalıntılarından, pastophorion
    odalarına sahip olduğunu çıkarmaktayız. Böylece yapının bu odalar ile birlikte
    düz bir duvarla sınırlandığı, daha doğrusu doğu duvarının düz bir cepheye sahip
    olduğunu görmekteyiz. Kazılar sırasında bulunan bir mühür üzerinde bu kilisenin
    üç martyri zikredilmektedir (Neon, Nikon ve Heliodorus). Ayrıca Antiokheia'da
    ilk görev yapan papazın Basus adını taşıdığı da bu mührün diğer yüzünden
    anlaşılmaktadır. Yapı plan ve malzeme yönünden İ.S. 5. yüzyılda yapılmış
    olabilir.
    Nymphaeum
    Anıtsal çeşme, kuzey-güney caddesinin; kuzey ucunda yer almaktadır. Bugün dahi
    belirli bir şekilde temel kalıntıları seçilebilmektedir.
    Nymphaeum'un iki kısım halinde yapıldığı, biri önde çeşmeler bulunan muhtemelen
    sütun mimarîsi ile süslü fasad duvar, diğeri bu fasadın arkasında suların
    toplandığı depo kısmından ibaret olduğu anlaşılmaktadır.
    Nymphaeum'un gerisinde, 10x27 m. ölçülerinde su deposunun temel kalıntıları
    görülmektedir. Depoda toplanan su, pişmiş toprak, taş ve kurşundan yapılmış
    borularla kente dağıtılıyordu. Şehrin belirli yerlerinde dört çeşmenin
    bulunduğu, yapılan çalışmalar neticesinde tespit edilmiştir. Tiberius alanı ile
    batı kapısının arkasındaki çeşmelerin anıtsal bir yapıya sahip olduğu, geride
    kalan kalıntılardan anlaşılmaktadır.
    Antiokheia'da son derece gelişmiş bir su sisteminin varlığı kazılar sırasında
    ortaya çıkarılmıştır. Nymphaeum, I. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmiş
    olabilir.
    Su Kemerleri
    Kent mimarîsinin en önemli yapılarından birisi de su kemerleridir. Roma
    Çağında, Antiokheia şehrinin gelişip büyümesi ile artan su ihtiyacını günümüzde
    "su çıktı" adı ile anılan kaynaktan alınarak kentin kuzey yönü
    boyunca uzanan; yaklaşık 10 km.
    uzunluktaki su yolu ile sağlanmakta idi.
    Arazinin topografik yapısına uyarak yerleşme yerine uzanan su kemerleri,
    nymphaeuma sona ermekte ve şehrin yaklaşık 2/3'sinin su ihtiyacını karşılamakta
    idi. Su kemerlerine ait kalıntılar yer yer ayakta durmakta, görenleri hayrette
    bırakacak kadar özenli ve kuvvetli yapıları ile dikkati çekmektedir.
    Ayakta duran kemerlerin yüksekliği, 5-7 m. arasında değişmekte; mevcut uzunluğu ise, 250 m. yi bulmaktadır. Kemer
    ayakları 2.10 m.
    ölçülerinde ve dört metre yüksekliğinde olup; dikdörtgen blok taşların harç
    kullanılmadan örülmesi ile yapılmıştır. Kemerlerin bindiği iki ayak arasındaki
    açıklık 4.70-3.80 m.
    arasında değişmektedir.
    Su kemerlerinin üst yapısı tamamen tahrip olduğundan, kemerler üzerindeki suyun
    yol aldığı akaçların (canalis) yapısı tam olarak bilinmemektedir. Ancak ele
    geçen mimarî parçalardan, su oluğu kesitinin 30 cm. çapında daire olduğu
    anlaşılmaktadır.
    Su yolunun tarihlemesine gelince: İ.S. I. yüzyılın sonlarında Roma
    eyaletlerinde yaygınlaşan su iletim sistemleri Anadolu'da çeşitli bölgelerde
    belirgin örnekle bilinmektedir. Kentin tarihi gelişmesi ile bağlantılı olarak
    bunun İ.S. I. yüzyılın sonlarında yapılmış olduğu söylenebilir.
    Men Kutsal Alanı
    İlçeye 5 km.
    uzaklıkta "Gemen Korusu" denilen bir tepe üzerinde kurulmuş olup,
    taşıtla ulaşılmaktadır. Kutsal alanda "Ay Tanrısı Men" adına inşa
    edilen tapınağın tarihi İ.Ö. 4. yüzyıla kadar çıkmaktadır. Bu tapınağın dışında
    2 kilise, stadium ve evler yer almaktadır.
    Men Tapınağı
    Ay Tanrısı Men, İ.Ö. III. bin yılından beri ibadet edilen bir eski Anadolu
    tanrısıdır. Bir gök tanrısı olan Men, aynı zamanda sağlık ve kehanet
    tanrısıdır.
    Antiokheia Men kültürünün en önemli merkezlerinden biridir. Burada Tanrı Men'e
    adanmış bir tapınağın bulunması da çok doğaldır. Men kutsal alanı,
    Antiokheia'nın kuruluşundan önce, kentin yaklaşık olarak 5 km. güneydoğusunda, Karakuyu
    Tepesi üzerinde kurulmuştur.
    Tapınak, 43 x 72 m.
    ölçülerinde, tam dikdörtgen olmayan ve etrafı temenos duvarı ile çevrili alan
    içerisinde yer almaktadır.
    6 x 11 sütunlu ve İon düzeninde bir peripteros olan tapınağın ölçüleri dıştan
    dışa eni 7.95 m.
    cella'nın iç ölçüleri 6.45x7.85 m. dir. Krepidoma 9 basamaklı olup, basamak
    derinliği 35 cm.,
    yükseklik 25 cm.
    dir. Tapınağın temel duvarları, cella duvarının bazı kısımları yer yer
    ayaktadır. Hemen hemen cella büyüklüğünde olan opistodomos'un nasıl
    sonuçlandığı bilinmemektedir. Batıda yer alan pronaos'un önünde muhtemelen 75 cm. çapında dört sütun yer
    almakta idi.
    Kutsal alanın dış duvarlarındaki adak kabartmaları birbirine çok benzemekte
    olup; tek bir örnek üzerine yapılmıştır. Hemen hepsinde iki payeli akroterli
    naiskos tasviri karşımıza çıkmaktadır. Kabartmaların hepsinin üzerinde bir ya
    da daha çok ayça motifleri ile boğa başları bulunmaktadır. Yazıtlı olanlardan
    ayçaların sayısının çoğu kez adak yapan kişilerin sayısını gösterdiği
    anlaşılmaktadır.
    Tapınağın alt yapısında ve temenos duvarında yerel gri renkte kireçtaşı
    kullanılmış, günümüze kadar ulaşamayan üst yapıda ise mermer kullanıldığı
    görülmektedir.
    Tapınak İ.Ö. III. yüzyılın başına tarihlenmiştir. Ancak bu kutsal alan en canlı
    devrini İ.S. I. ve II. yüzyıllarda yaşamıştır ve tahminen İ.S. 400 yıllarında,
    Hristiyanlık'ın yaygınlaşması ile tahrip edilmiştir.
    Limenia Adası
    Yalvaç'a 25 km.
    uzaklıkta Gaziri Mevkii'nde Hoyran Gölü içerisinde bir ada olup, göl kenarına
    asfalt bir yolla ulaşılmaktadır. Adanın etrafını çevreleyen sur duvarlarından
    başka ada içerisinde, Artemis adına inşa edilmiş bir tapınak ile diğer yapı
    kalıntıları bulunmaktadır.
    Yalvaç Müzesi
    A- Tarihçesi
    Yalvaç ve çevresindeki tarihi eserler kadar bu yöreden çıkan tarihi eserlerin
    yer aldığı Yalvaç Müzesi de büyük bir değer taşımaktadır. Müze kurmaya yönelik
    ilk çalışmalar 1947'de başlamıştır. Bu tarihte önce yöreden etnografik ve
    arkeolojik eserler toplanarak bir depoda koruma altına alınmıştır. Sonra müze
    binasının yapımına karar verilmiş ve müze 1966 yılında hizmete girmiştir.
    B- İç Teşhir
    1. Galeri: Prehistorik Eserler Bölümü
    Yalvaç çevresinden derlenen ve ilçeye 19 km. uzaklıkta bulunan Çamharman (Köstük)
    Höyüğü'nden tesadüfen elde edilen (M.Ö. 3000) Eski Tunç Çağına ait pişmiş
    topraktan yapılmış depaslar, rhytonlar, vazolar, testiler, kulplu kâseler ve
    değişik form gösteren diğer kaplar, bu bölümün ilginç eserleri arasında yer
    almaktadır. Göller Bölgesi'nin tipik çanak çömlek örnekleri ayrı bir vitrinde
    teşhire sunulmuştur. Ayrıca pişmiş topraktan yapılan insan ve hayvan figürleri,
    mermer idoller, taş el baltaları, kemik aletleri ile çeşitli çağlara ait
    mühürler de teşhir edilmiştir. Tokmacık'ta yapılan bir araştırma sırasında
    meydana çıkarılan tarih öncesi (M.Ö. 8 milyon) çağın çeşitli hayvanlarına ait
    fosiller müzeye ayrı bir önem vermektedir.
    2. Büyük Salon: Klasik Eserler Bölümü
    Bu bölümde eserler çağlarına göre kronolojik bir yerleştirmeye tabi
    tutulmuşlardır. Yunan Çağından başlayarak Bizans Çağına kadar gelen eserler
    arasında pişmiş topraktan yapılmış vazolar, çeşitli içki kapları, 5. ve 4.
    yüzyıla ait pişmiş topraktan çeşitli mezar buluntuları ayrı ayrı vitrinlerde
    teşhir edilmektedir. Diğer vitrinlerde ise Antiokheia ve Men kutsal alanından
    elde edilen Roma Çağına ait pişmiş toprak, mermer, bronzdan yapılmış tanrı ve
    tanrıça heykelcikleri, hayvan figürleri, adak kitabeleri, yağ kandilleri, cam koku
    şişeleri, gözyaşı şişeleri, bilezikler, değerli taşlardan yapılmış yüzük
    taşları, madeni yüzükler ve Bizans Çağına ait bazı ziynet eşyaları teşhir
    edilmektedir. Çeşitli çağlara ait zengin altın, gümüş ve bronz sikke
    koleksiyonları dikkat çeken eserler arasındadır. Ayrıca bu bölümde heykel, büst
    ve kabartmalardan oluşan bir köşe de düzenlenmiştir.
    3. Küçük Salon: Etnografik Eserler
    Bölümü
    Anadolu ve Yalvaç el sanatlarının tanıtıldığı bu bölümde altın, gümüş ve sedef
    kakmalı tabancalar, tüfekler, kesici ve delici silahlar, (kılıç, kama, ok ve
    yaylar) koruyucu silahlar (zırh ve miğferler) yer almaktadır. El örgüsü yün
    çoraplar; renkli peşkir, uçkur ve havlular; yemeni ve örtüler; kadife, sim
    sırma işlemeli bindallılar, entariler; cepkenler ve ceketler; üçetekler yine bu
    bölüme renk katan eserler arasındadır. Altın, gümüş ve bafondan yapılma kadın
    süs eşyaları ayrı bir vitrinde teşhir olunmaktadır. Osmanlı bakır işçiliğinin
    örneği, bazı mutfak eşyaları da bölümün zenginliğinin bir başka delilidir.
    Ayrıca Yalvaç örf ve adetlerine göre düzenlenen "18. Yüzyıl Yalvaç
    Evi" bizden önceki kuşakların sahip olduğu zevk ve estetik duyguları
    hakkında yeterli bilgiyi ziyaretçilere sunmaktadır.
    4. İç Balkon: Yazma Eserler Bölümü
    Türk sanatkârlarının İslâm Çağında yaptıkları güzel yazı sanatına ait levhalar,
    Kur'an-ı Kerim'ler, nadide kitaplar bu bölümün paha biçilmez zenginlikleri
    arasındadır.
    5. Salon: Resim Galerisi
    Müzenin bu kısmında çağdaş Türk ressamlarının resimlerden oluşan bir koleksiyon
    sergilenmektedir.
    6. Salon: Açık Teşhir
    Revak ve bahçede Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı çağlarına ait mimarî
    parçalar, mezar stelleri, lahitler, ostotekler, sunaklar, yazıtlar, heykeller
    ve mil taşları teşhir edilmektedir. Ayrıca bahçede yer alan başlıklı
    sütunlardan oluşturulan sütunlu yol müzeye ilginç bir görünüm kazandırmaktadır.

    _________________
    .................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    novanda




    Mesaj Sayısı: 150
    Deneyim seviyesi: 227
    Kayıt tarihi: 23/09/10

    MesajKonu: Geri: ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER   C.tesi Ocak 22, 2011 1:34 am

    Andriace (Çayağzı)
    Myra'nın liman kenti olarak bilinen Andriake, Myra'ya beş dakika uzaklıkta olan Çayağzı'ndadır. Her ne kadar Myra'nın liman kenti olarak bilinirse de Myra'nın yanında müstakil bir şehir olmalıdır. M.Ö. 197'de III. Antiokhos filosuyla Anadolu kıyılarındaki Ptolemaiosların elinde bulunan yerleri alarak Andriake'ye gelmiştir. Traian da Myra'da konaklarken bu limanın iyi bir şekilde planlanması gerektiğini belirtmiş, ne var ki Traian'ın bu fikri kendi zamanında uygulanamamış ancak Hadrian zamanında olabilmiştir.
    Andriake kalıntıları, Demre'ye yakın kısımda liman ağzında tepenin eteğinde yer alır. Harabede ilk görülen şey şehre su ulaştıran aquadüktlerdir. Liman ağzında görülen görkemli yapı kalıntısı, Roma Devri'neden kalma bir meydan çeşmesinin bize kadar gelen kısmıdır. Harabenin en büyük yapısı Plakoma adı verilen agoradır. Bu agoranın üç tarafı dükkanlarla çevrili olup ortasında büyük bir sarnıç bulunmaktadır. Agoranın batısında ise Granarium (silo) adı verilen 65x 32 m ebadında 7 odadan meydana gelen bir hububat deposu yeralır. Bütün odalar birbiriyle irtibatlı olup cephelerinde aynı kapılar bulunmaktadır. Ayrıca yanlarına da bekçi odaları yerleştirilmiştir. Cephesi düzgün taşlarla kaplanmış binanın ara ve arka duvarları poligonal tarzda yapılmıştır. Kapı üstündeki kitabesinden ve orta yerdeki Hadrian ve karısı Faustina'nın kabartmasından binanın M.S. 129 yıllarında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.
    Günümüze iyi bir şekilde gelebilen görkemli silo binasında M.S. V. yüzyılda burada görev yapmış olan Herakleon isimli bir memurun rüyasıyla ilgili kabartmalar da yer almaktadır.
    Silonun önünde ev kalıntıları ile liman caddesi, caddenin önünde de üstleri yarıya kadar açık gemi barınakları bulunmaktadır. Yamacın batısında gözetleme kulesi yer alır. Limanın kuzey kısmında da Roma Devri'ne ait Lykia tipi lahitlerin yer aldığı nekropol sahası bulunur. Burada da iki Bizans kilisesi vardır.
    Bu sayfanın hazırlanmasında İlhan AKŞİT'in "Işık Ülkesi LYKİA" kitabından yararlanılmıştır.
    Anavarza

    Roma İmparatorluğu döneminde Caesarea ad Anabarsum olarak anılan yer, Adana İli Kozan İlçesi'nin 28 km. güneyindedir. Antik şehir duvarlarının hemen dışına kurulmuş küçük köyün ismi Dilekkaya' dır.

    Kentin Roma İmparatorluk Devri öncesi tarihi hakkında hemen hemen hiçbir bilgimiz yoktur. M.Ö. 19 yılında İmparator Augustus tarafından ziyaret edilen kent "Anazarbus yanındaki Caesarea" diye anılmaya başlamıştır. Anavarza Roma İmparatorluk Devrinin ilk iki yüzyılı boyunca büyük bir varlık göstermemiş, Kilikya başkenti Tarsus'un gölgesinde kalmıştır. Tarsus günümüze kadar yaşayabilmiştir; ama bunun karşılığında tarihi anıtlarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Roma imparatorlarından Septimius Severus'un, Pescennius Niger ile yaptığı iktidar savaşı sırasında, Severus'un tarafını tutan kent, onun Niger'i 194 yılında İsos'ta yenerek imparatorluğun tek hakimi olmasından sonra ödüllendirilmiş, tarihinin en parlak dönemini yaşamaya başlamıştır. M.S. 204-205 yıllarında Kilikya, İsauria ve Likaonia eyaletlerinin metropolisi olmuştur. M.S. 260 yılında diğer Kilikya kentleri gibi Anavarza da Sasani Kralı Şapur tarafından fethedilmiştir. M.S. 4.yy.'da İsauria'lı Balbinos tarafından tahrip edilmiş olan Anavarza, İmparator II. Theodosius zamanında M.S. 408 yılında kurulan Cilicia secunda'nın (Bitek Kilikya) ve eyaletin başkenti olmuştur. 525 yılındaki büyük depremden zarar gören kent İmparator İustinianus tarafından onartılarak İustiniopolis adını almıştır. Ancak 561 yılında ikinci kez deprem felaketine uğramıştır. 6. yy. da ise kent büyük bir veba salgınına uğramıştır.
    İslâmın yükselmesini takip eden yüzyıllarda Anazarbus, Araplar ve Bizanslılar arasında tampon bölge olarak kalmış ve sık sık bu iki taraf arasında el değiştirmiştir.
    Anavarza' da; 1500 metre uzunluğunda 20 burçlu sur, dört giriş, sütunlu yol, hamam ve kilise kalıntısı vardır. Sur dışındaki tiyatro ve stadyum, su yolları, kaya mezarları; kentin batısındaki nekropolleri yararak açılmış olan antik yol; korunmuş havuzlu mozaikler (M.S. 3. yy.'a ait deniz tanrıçası Thetis mozaiği), Adana bölgesinde tek örnek olan 3 girişli zafer takı ve ovanın ortasında bir ada gibi yükselen tepe üzerindeki Ortaçağ kalesi önemli eserlerdir.
    Stadyumun elli metre kadar kuzeydoğusundaki kayalık yapay bir yarıkla ayrılmıştır. Roma veya ilk Bizans döneminde, Anazarbus'tan Flaviopolis (Kadirli) ve Hierapolis-Kastabala' ya giden yola geçit vermek için açıldığı sanılan geçit 250 metre uzunluğunda, 4-15 metre genişliktedir. Yolun her iki tarafında kayalar 50 metre yüksekliğe kadar uzanır.
    Kuzey-güney sütunlu cadde üç gözlü takla başlar. Anavarza'nın geçmişte karşılaştığı birçok deprem yüzünden, zafer takı ancak kısmen günümüze gelebilmiştir. Güney yüzünde siyah granitten altı adet Korinth stili sütun başı bulunan, üç kemerli bir geçittir. Kuzey yüzünde ana kemerin her iki tarafında birer heykel nişi vardır.
    Vahşi hayvanlı gösteriler için yapılmış olan amfiteatr tamamen taşlarla inşa edilmişti. Antik çağda (birçok binada olduğu gibi) diğer binalara malzeme sağlamak amacıyla sürekli olarak yağmalanmış olduğu anlaşılmaktadır.
    Kale üç bölüme ayrılmaktadır: Birinci sur ve küçük kilisenin de içinde bulunduğu kışla; iki sur arasındaki düz kayalık üzerine kurulmuş olan üç katlı kule; ikinci sur ve içinde bulunan bitişik odalar topluluğu, depolar ve su tankları.
    Amyzon
    Aydın İli'ne bağlı Koçarlı İlçesi, Gaffarlar Köyü sınırları içindeki Amyzon, Karia kentlerindendir. Kent tarihi konusunda yalnızca yazıtlardan yararlanıyoruz. III. yüzyılda önce Ptolemaios, sonra Seleukos yandaşlığına geçen Amyzon, İ.Ö. II. yüzyılın sonlarına doğru, Latmos aşağısındaki Herakleia kenti ile bir ikili anlaşma gerçekleştirdi. III. Antiokhos, İ.Ö. 203'te Amyzon'a gönderdiği mesajda, kent ayrıcalıklarını onayladığını belirtmişti; Apollon ve Artemis tapınağına sığınanları koruma altına alma yetkisi de ayrıcalıklar arasındaydı. Kent surları bugün de ayaktadır ve İ.Ö. 300'lerde uygulanan izodomik yöntemle örülmüştür. Apollon ve Artemis tapınağı, surlar, tonozlu yer altı odaları ve Bizans yapısı, bugün ayakta olan yapılardandır.
    Alinda
    Aydin Ili'ne bagli, Karpuzlu ilçesi üzerinde yer alan Alinda, önemli Karia kentlerinden biridir. Hekatomnos'un kizi olan Ada, kardesi Pixodaros tarafindan Halikarnassos'tan kovulunca I.Ö. 340'ta Alinda'ya çekilmis ve bu sehri kendisine baskent yapmistir. Alinda'da bugün de ayakta kalan en önemli yapi agoradir. Akropolün güney-bati eteginde tiyatro yer alir. Akropol'de yalniz plani belli olacak durumda iki adet tapinak temeli yer almaktadir. Karpuzlu'nun evleri arasinda Karia tipi lahitler, Alinda nekropolünün sehrin güney eteginde yogunlastiginin belgesidir.
    Alabanda
    İli'nin Çine İlçesi'ne 7 km. uzaklıktaki Araphisar Köyü üzerinde kurulu Karia kentlerinden biridir. Byzantion'lu Stephanos'un bildirdiğine göre şehire bu ismi kral Kar, oğlu Alabandros'un at yarışı kazanması üzerine vermiştir. Alabandalıların büyük bir zenginliğe sahip olduğunu, lüks içinde yaşadıklarını ve şehirdeki bütün kızların harp çaldıklarını Strabon'dan öğreniyoruz. Halil Ethem Bey'in yaptığı kazılarda iki tapınağın temelleri ortaya çıkarılmıştır. Kenteki önemli yapılardan biri bouleuteriondur. Bunun dışında doğuda yoğun şekilde görülen lahitler nekropolün burada yer aldığını göstermektedir. Bunun dışında su kemeri ve tiyatro görülebilen yapılardandır.
    Aizanoi Antik Kenti
    Kütahya şehir merkezine 57 km. uzaklıkta Çavdarhisar İlçesi'ndedir. En parlak dönemini ikinci ve üçüncü yüzyılda yaşayan kent, Bizans Döneminde piskoposluk merkezi olmuştur. Kentte Zeus adına inşa edilen Anadolu'nun en iyi korunmuş tapınağı yer alır. Ayrıca büyük bir tiyatro ile buna bitişik stadyum, biri mozaikli olmak üzere iki hamam ve gymnasium, Kocaçay üzerinde iki adedi halen kullanılır durumda olan beş köprü ile antik baraj, borsa binası, sütunlu caddeler, nekropol alanları ve Meter Steune'nin kutsal mağarası bulunmaktadır. Kentte halen Alman Enstitüsü adına yapılan arkeolojik kazılar devam etmektedir.
    Aizanoi
    Tarihi Araştırma ve Anıtlar (Klaus Rheidt)
    Penkalas (Kocaçay) Irmağı'nın yukarı kesiminde, Tanrıça Meter Steunene'nin kutsal mağarası civarında yaşayan Frigya'lar öncülü olarak antik kaynaklarda adı geçen Azan adlı mitoloji kahramanın, Su Perisi Erato ile efsanevi Kral Arkas'ın birleşmesinden ortaya çıktığı sanılmaktadır. İşte bu mitoloji kahramanından Aizanoi şehrinin adı kaynaklanmış olabilir. Aizanoi, antik Frigya'ya bağlı olarak yaşayan Aizanitis'lerin ana yerleşmeleriydi.
    Kentin yüksek platosu üzerinde bulunan Zeus tapınağının çevresinde yapılan yeni kazılarda, M.Ö. 3. bin yıllarından yerleşme tabakaları ortaya çıkmıştır. Yakın zamanda ovanın bir çok yerinde saptanan yerleşme tepeciklerinden biri de Anadolu'nun erken dönemlerinde bu ana kutsal alanın yerindeydi. Hellenistik Dönemde bu bölge değişimli olarak Bergama'ya ve Bithinya'ya bağlı iken M.Ö. 133'te Roma egemenliğine girmiştir. M.Ö. 2. 1. yüzyıldan ilk sikkeler bilinmektedir. Roma İmparatorluk Döneminde, tahıl ekimi, şarap ve yün üretimi sayesinde zenginleşmiş ve ünü bölge sınırlarını aşmış olan Aizanoi'de kesin kentleşme bulgularına ancak 1. yüzyılın sonlarına doğru rastlanmaktadır. Erken Bizans döneminde piskoposluk merkezi iken, 7.yüzyıldan itibaren önemini yitirmiştir. Tapınak düzlüğü Ortaçağda bir hisara dönüştürülmüştür. Selçuk Beyliği Döneminde Çavdar Tatarları boyu tarafından üs olarak kullanılmıştır. (13.yüzyıl) Bu yüzden buraya Çavdarhisar adı verilmiştir.
    Aizanoi 1824 yılında Avrupalı gezginlerce yeniden keşfedilmiş ve 1830/40'lı yıllarda incelenmiş ve tanımlanmıştır. 1926 yılında M. Schede ve D. Krecker başkanlığında Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün kazıları başlamıştır. Bu çalışmalara 1970 yılında R. Naumann tarafından yeniden başlanmış olup halen devam edilmektedir.
    Şehir ve Köprüleri
    Antik dönemde Penkalas denilen Kocaçay'ın her iki yakasında, Aizanoi'den günümüze kalan yapı kalıntılarının büyük bir kısmı Roma İmparatorluk Dönemi eserleridir. İlkbaharda bugün dahi kabaran sulardan korunmak için her iki kıyıda iri kesme taşlardan yapılmış koruma duvarları bulunmaktaydı. Antik dönemde iki yakayı birbirine bağlayan dört köprüden ikisi bugün bile geçişe hizmet etmektedir. Üst taraftaki alçak ahşap köprü yaya geçidi amaçlı kullanılmaktaydı. Onu takip eden beş kemerli taş köprü günümüze dek koruna gelmiştir. Yıkılmış olan üç kemerli köprüyü ise günümüzde de bütün trafik yükünü beş kemerli yapısıyla taşıyan şehrin ana köprüsü izler. Köprü korkuluğunun bir kaidesi üzerindeki yazıttan, açılış merasiminin M.S. 157 yılının eylül ayında yapıldığı anlaşılmaktadır. Yazıt ve kabartmalı iki korkuluk taşı bugün dördüncü köprünün önünde sergilenmektedir. Kabartmada, köprüyü bağışlayan M. Apuleius Eurykles'in deniz yolculuğu gösterilmektedir. Eurykles, İmparator Hadrian tarafından kurulan, Panhellenion denilen Hellen Birliği'nde, M.S. 153 ve 157 yılları arasında Aizanoi'u Atina'da temsil etmiştir ve M.S. 157 yılının sonbaharında Aizanoi'e geri dönmüştür. Köprüye 1990 yılında karayolları tarafından yeni korkuluklar konmuş ve yeniden kaplanmıştır.
    Zeus Tapınağı
    Şehrin ana kutsal alanı olan Zeus tapınağının yapılabilmesi için , Anadolu'nun erken evrelerine ait tabakaların ortadan kaldırılmış olduğu, son kazılarda ortaya çıkmıştır. Tapınak avlusunun seviyesinde, hemen altında Erken Bronz Çağı II'ye (M.Ö. 2800-2500) tarihlendirilen keramik parçaları ele geçmiştir. Ortadan kaldırılan tabakaların molozları tapınak alanının tekrar dolgusu sırasında kullanılmış olmalıdır. Tapınağın yapımına M.S. 2. yüzyılın 2. çeyreğinde başlanmıştır. Yapımı için gerekli harcamalar, olasılıkla geniş tapınak arazilerinin icara verilmesiyle sağlanmıştır. Toprağı kiralayanlar uzun yıllar para ödememekte direndiler. Ancak İmparator Hadrian'ın kararıyla paralar ödenince tapınağın inşaasına başlanabildi. İmparator ile kent arasında bu konuyla ilgili yazışmalar Aizanoi için o kadar önemliydi ki, tapınağın ön galerisinin (pronaos) kuzey tarafında özel olarak bu yazıta hazırlanmış olan yerinde bugün dahi bulunmaktadır. Aynı duvarın dış tarafında da uzun yazıtlar vardır. Burada, köprünün yazıtından bildiğimiz M. Apuleius Eurykles'ten söz edilmektedir. Yazıt, Eurykles'in erdemlerinden ve kent için yaptığı işlerden övgü ile bahsetmektedir. Tapınağın yazıtlarının ve kesme taşlarının üzerinde savaş sahnelerini, atlıları ve atları gösteren çizimler vardır. Bu çizimler, 13. yüzyılda tapınağın etrafındaki surlarda korunak arayan Çavdarlar'ın yaşamlarından sahneler göstermektedir. Peristasiste kısa yanların her birinde 8, uzun yanlarda 15'er İon sütunu yer alır. Sütunlarla iç mekanlar (pronaos, cella ve opisthodomos) arasındaki uzaklık, sütunlar arasındakinden iki defa daha geniştir; böylece burada pseudodipteros planlı bir tapınak uygulanmış olmaktadır. 53 x 35 m. ölçülerindeki podyum üzerine yapılmış olan tapınak ile tonozlarla örtülü büyük bir alt yapının birleşimi, Anadolu'daki Roma mimarlık sanatında pek alışılmamış bir durumdur ve tam bir benzerine rastlanmamıştır. Cella, opisthodomos ve pronaosu bütünüyle kaplayan alanın altındaki alt yapının daha önceki araştırmalarda
    Aizanoi'de Meter Steunene adıyla tapınılan Anadolu'nun Tanrıça Kybele'sinin kült yeri olduğu düşünülmektedir. Tapınağın kuzeybatı alınlığında orta akroterde bir kadın büstünün bulunması, tapınağın yalnız tanrıların babası Zeus'a değil, aynı zamanda Tanrıça Kybele'ye de adanmış olduğunu gösterir. Son araştırmalar ise tapınağın çift tanrıya, hem Zeus hem de Kybele'ye adanmış olamayacağını ortaya koymuştur. Etki uyandıran alt yapı ise belki de kehanet yeri veya tapınağın deposu işlevini görüyordu. Kadın büstü biçimli akroter, tapınağın önünde, buluntu yerine yakın bir yere konmuştur.
    Agora, Heroon ve Dor Sütunlu Avlu
    Penkalas (bugünkü Kocaçay) Irmağı'nın batı yakasında Aizanoi yeni kent merkezinde görkemli yapılara, Zeus tapınağı ile başlanmıştır. M.S. 2. yüzyılın ortalarında küçük bir tapınak olarak kabul edilen bir heroon bulunan ve etrafı galeriyle çevrelenmiş olan agora inşa edilmiştir. Güneyde Dor sütunlu galeriyle çevrili alan, tapınağı çevreleyen galeriden daha önce yapılmıştır. Bu görkemli yapıların çoğu bugün köy ev ve bahçelerinin altında kalmış olup çok az bir kısmı günümüze kalmıştır. Tapınak düzlüğünün güneydoğusundan geçen yolun hemen yanında, agoranın kalp biçimli bir köşe sütunu görülmektedir. Üzeri kısmen Ortaçağ surlarının yatay sütunları, bir kısmı da diğer antik yapılardan devşirme olarak kullanılan mimari parçalar tarafından örtülmüş olan Dor sütunlu avlunun kuzey köşesi 1997 yılında kazıldı. Köy evleri ve bahçeleri arasında bulunan galerili Dor sütunlu avlunun doğu köşesi ve avlunun gerisindeki mekanlar 1981 ve 1982 yıllarında kısmen kazıldı. Mermer kaplı bir podyum üzerinde bulunan heroonun güneybatı duvarında, kuzeybatıdan podyumlu tapınak yapısına doğru giden bir merdivenin izleri kısmen görülebilmektedir. Bu yapının şehrin ileri gelenlerinden birinin anıt mezarı olduğu sanılmaktadır.
    Hamam ve Yuvarlak Yapının Kalıntıları
    Stadion ve tapınak alanı arasında, M.S. 2. yüzyılın 2. yarısına ait, önünde sütunlu avlusu ve zengin süslemeleri bulunan bir hamam yer almaktaydı. Simetrik bu yapının güneydoğu yarısı 1978-1981 yıllarında kazılmıştır. Hamam mekanlarının zengin mermer kaplamaları ile su ve ısıtma kanal kalıntıları, bugün bile görülmektedir. Frigidarium ve caldarium gibi esas yıkanma odaları yapının ortasındadır. Bunlara çok sayıda yan mekanlar açılmaktadır. Bu mekanların en büyüğünde bir apsis içinde Tanrıça Hygieia'nın mermerden bir heykeli vardı. Kuzeydoğuda hamam yapısının önünde spor çalışmalarının yapıldığı kare biçimli büyük bir avlu (palaestra) yer almaktaydı. Palaestra'nın kuzeyindeki tarlalarda bulunan büyük taş bloklar, burada, içi yuvarlak, dışı çokgen biçimli görkemli bir mezar yapısının yer almış olabileceğini göstermektedir.
    Stadion ve Tiyatro
    Aizanoi'deki stadion-tiyatro kombinasyonunun benzeri yoktur. Stadionda yapılan 1982-1990 yılları arasındaki araştırmalar, bu yerin M.S. 160 yılından sonra başlanıp, aralıklarla M.S. 3. yüzyılın ortalarına değin bir yapım süreci geçirdiğini ortaya koymuştur. Stadion girişinin doğu kısmının onarımı sırasında, yeni bulunan ve tekrar yerlerine konan yazıtlar, kendisini daha önce ana köprünün yazıtından tanıdığımız, M. Apuleius Eurykles'in bu kompleksin yapımında da rol oynadığını göstermektedir.
    Stadionun oturma sıraları hafif çokgen biçimli olduğundan, yapı ortada genişlemektedir. En geniş kesimde batı tarafta bir kapı binası vardı. Restorasyon sırasında podyum üzerine konmuş iki oturma taşı, bu kapı binasının daha sonra bir dönemde oturma basamaklarıyla örtülerek kullanılmaz hale getirilmiştir. Stadionun tiyatroya bakan cephesi mermer kaplı bir duvarla sınırlıdır. Bu, aynı zamanda tiyatro sahnesinin de arka tarafının kaplamasıdır. Mermer parçaları bugün stadionun kuzeyinde görülebilmektedir. Bu cephe duvarının alçak kaidesi Dor düzenindedir. Pencereli ilk kat üzerinde büyük kemer açıklıklı yüksek Attika katı gelmektedir. Tiyatronun sahne kısmı zengin mermer bezemelerle kaplıydı. Bu bezemeler yüzyıllar boyu süregelen çeşitli depremler yüzünden oturma basamaklarının ortasına yıkıldıkları gibi kalmışlardır. Sahne binasını süsleyen özenle yapılmış mermer mimarideki bezemeler üzerine yapılan araştırmalar, yapının önce tek kat olduğunu ortaya koymuştur. Daha sonra stadion genişletilirken buraya da ikinci bir kat eklenmiştir. Mermer mimarinin çok az bir kısmı, asıl yeri olan kesme kalker taşlı yapının önünde kalmıştır. Düşmüş mermer parçaları arasında av sahnesi betimli kaliteli friz parçaları özellikle dikkat çekmektedir.
    Hamam
    M.S. 3. yüzyılın 2. yarısında şehrin kuzeydoğusunda aslında var olan büyük kireçtaşı bloklardan oluşan bir bina içine ikinci büyük bir hamam inşa edilmiştir. Hamam mekanlarından birinde, ortada Satyr ve Menad betimli kaliteli bir mozaik taban vardır. M.S. 4. veya 5. yüzyıldan sonra bu hamamın ana mekanı düzenlenmiş ve Aizanoi'ni erken Hıristiyan cemaatinin yöneticiliğine atanan piskoposluk merkezi işlevini görmüştür.
    Yuvarlak Yapı (Macellum) ve Geç Antik Sütunlu Cadde
    Daha güneyde M.S. 2. yüzyılın 2. yarısında, olasılıkla gıda pazarı olarak kullanılmış yuvarlak bir yapı (Macellum) vardır. Burası 1971'de kazılmış ve kısmen onarılan duvarlarına, M.S. 4. yüzyılın başlarında İmparator Diocletian'ın 301 yılında enflasyonla mücadele için yaptığı ücret tespitlerinin bir kopyası konmuştur. Bu yazıtta, İmparatorluk pazarlarında satılan tüm malların satış ücretleri yer almaktaydı. Buna göre, örnek olarak; kuvvetli bir köle, iki eşeğin ücretine, yani 30.000 dinara; bir at ise üç köle ücretine eşitti.
    Yuvarlak yapıyı kuzeydoğudan sınırlayan köy evinin arkası 1992 ila 1995 yılları arasında kazıldı. Burada, sütunlu galerilerle çevrili olan ve buluntulara göre M.S. 400 yıllarına tarihlenen bir cadde ortaya çıkarıldı. Sütun ve kiriş parçaları neredeyse bütünüyle ele geçtiğinden, mermer tamamlamaları az miktarda yapılarak yeniden ayağa kaldırıldı. Ayağa kaldırmada kullanılmayan mimari parçalar, galerilerin arka duvarlarına yerleştirildi. Ayrıca, malların satışa sunulduğu dükkanların girişi de buradaydı. Günümüzde arkadlar gibi, insanı yağmur ve güneşten koruyan bir çatının yapılması için diğer antik yapılardan malzeme sağlanmıştır. Değişikliğe uğratılıp kullanılan yalnız mimari parçalar değil, aynı zamanda terk edilmiş yapılardaki heykeller de yerlerinden alınarak buraya konmuştur. Böylece, kuzeydoğu galerinin sütunları önünde bir yazıt kaidesinde, soylu bayan Markia Tateis'in onur yazıtı ve flüt çalan panter postlu çıplak bir Satyr'in mermerden heykeli bir araya getirilmiştir. Heykel bugün Kütahya Müzesi'nde sergilenmektedir. Onur yazıtı ile Satyr heykeli arasındaki ilişki, Geç Antik dönem dekor anlayışında içerik endişesi olmadığını ve burada sütunlu bir caddenin çeşitli unsurlarla süslenmesi gayesinin güdülmüş olduğunu göstermektedir. Sütunlu caddenin yapılması için, ortadan kaldırılan en önemli yapı Artemis tapınağı idi. Volütlerın altlıklarında dik duran akant yaprakları ile bezeli zengin süslemeleri dikkati çeken kuzeydoğu galerinin görkemli İon başlıkları bu tapınağa aittir. Başlıkların üzerindeki aynı binaya ait arşitravlarda Tanrıça Artemis'in ve tapınağı vakfeden Asklepiades'in adı geçen uzun bir yazıt vardır. Bu yazıtla tapınağın İmparator Claudius (M.S. 41-54) Döneminde inşa edildiğini söylemek mümkün olmaktadır. Kuzeydoğu galerinin tabanında döşeli olarak ele geçen iki plaka, aslında tapınağın alınlık üçgenindendir. Bunlardan birinde Artemis'in atribüsü olan geyik, alçak kabartma olarak işlenmiştir. Geç Antik dönem sütunlu caddesinde kullanılan Artemis tapınağı parçaları sayesinde sekiz sütunlu tapınağın ön cephesinin rekonstrüksiyonu mümkün olmaktadır.
    Yapımı için tapınak yıkılan sütunlu cadde, 6. yüzyıla kadar varlığını korumuş olup bir deprem neticesinde yıkılmış olmalıdır.
    Sütunlu Cadde ve Kapı Binası
    Aizanoi şehri yol sisteminin ana ekseni 1991 yılında çeşitli sondajlarla saptanmış 450 m. uzunluğundaki sütunlu yoldu. Sütunlu bu yol, bugün ancak 1979 yılında kazılmış olup, köy bahçeleri içindeki, yolun güneybatı ucunu oluşturan kapı binasının kalıntıları görülmektedir. Sütunlu cadde, tapınaktan ana köprüden geçerek şehir dışındaki Meter Steunene kutsal alanına giden törensel yolun bir parçasıydı.
    Nekropoller
    Şehrin ne kadar büyük olduğu, onu çevreleyen nekropollerin büyüklüğünden anlaşılmaktadır. Nekropollerde çok çeşitli mezar tipleri görülmektedir; çok sayıda lahitler, Frigya ve Aizanoi bölgesi için tipik olan kapı biçimli mezar taşları bunlar arasındadır. Kapı biçimli mezar taşları, mezar mimarisinde öbür dünyaya geçişi sembolize eder. Çoğu M.S. 2. yüzyıla ait olan bu taşlar üzerinde bulunan yazıtlarda kimin mezarı olduğu, ya da kimin vakfettiği yer alır. Ayrıca mezar sahibini gösteren işaretler vardır. Kadın mezar taşları üzerinde yün, yapağı bulunan sepet ve ayna, erkeklerinkinde ise kartal, aslan ve boğa bulunur.
    1990 ve 1991 yıllarında Aizanoi'nin 2 km güneybatısında Meter Steunene kutsal alanına giden kutsal yolda, görkemli iki mezar yapısı ortaya çıkarılmıştır. Haçvari plana sahip batıdaki mezar yapısının içinde, lahit koymak için yapılmış nişler vardı. Bugün Kütahya Müzesi'nin ana salonunda sergilenmekte olan Hellenlerle Amazonlar'ın savaşını gösteren üstün kaliteli lahit, işte burada bulunmuştur. Doğudaki dört kemerli yapı (tetrapylon) Ortaçağ'da (11./12. yüzyıl) küçük bir Bizans şapeline dönüştürülmüştür. Burada da Eros betimli mermer lahtin alt kısmı bulunmuştur. Bu parça da Kütahya Müzesi'nin bahçesinde sergilenmektedir. Lahitler ve dolayısıyla mezar yapıları M.S. 155-165 yıllarına tarihlenebilinmektedir.
    Meter Steunene Kutsal Alanı
    Şehrin bilinen en eski kutsal alanı Tanrıça Meter Steunene'ye ait kült yeri olan, işlenmiş kayalarla mağara ve bugün çökmüş durumdaki derin kaya inidir. Burada, 1928 yılında yapılan kazılarda ele geçen pişmiş toprak kült figürinleri, burayı M.Ö. 1. yüzyıl ile M.S. 2. yüzyıl arasına tarihlemektedir. Mağaranın üst tarafında basamaklı bir kaya tahtı görülür. Bu tip kutsal alanlara Frigya'nın kırsal kesimlerinde rastlanır. Bu da Meter Steunene kutsal alanının M.Ö. 1. yüzyıldan çok önceleri bile kullanıldığını gösterir. Kaya kesintisinin üstünde taşlardan örülmüş yuvarlak iki kurban çukuru (bothroi) da kutsal alanın daha erken dönemine ait olabilir. Burada, halkın inancına göre kaya oluşumlarında yaşadığına inanılan, dağların ve doğanın hakimi, Anadolu'nun ana tanrıçasına adaklarda bulunuyorlardı.
    Baraj ve Taş Ocakları
    Sel felaketinden korunmak için Penkalas Nehri (Bedir Dere) üzerinde, iki evrede inşa edildiği anlaşılan, günümüze iyi koruna gelmiş bir baraj duvarı vardır. Bu iki yapı evresi, çoğu oturma basamağı olan devşirme mermer parçalarla birbirinden ayrılmaktadır. Baraj duvarının üst kesimlerindeki kayalıklarda, antik dönemde buranın taş ocağı olarak kullanıldığına işaret eden izler bulunmaktadır.
    Adada

    Pisidia Bölgesi'nin antik kentlerinden biri olan Adada, Isparta ili, Sütçüler ilçesine bağlı Sağrak köyü yakınındadır. Isparta'nın ve Kovada Gölü'nün güneydoğusunda yer alan kente Eğridir'den sonra Sütçüler'e uzanan asfalt yoldan 50 km. gidilerek ulaşılabilir. Ayrıca Isparta'yı Antalya'ya bağlayan yeni Aksu yolundaki Kovada - Eğridir ayrımından Adada'ya ulaşmak mümkünse de yolun bir bölümü henüz tamamlanmamıştır. Çevresi çam ve ardıç ağaçlarıyla kaplı tepeler tarafından sarılmış olan antik kent sadece bölgenin değil Anadolu'nun en sağlam kalabilmiş antik kentlerinden biridir. Burası bölge halkınca Karabavlu yaylası olarak anılmaktadır. Sütçüler'in eski adı olan Baulo ve Karabaolu veya Karabavlu adlarının Aziz Paul adından geldiği öne sürülmektedir. St. Paul'ün geçtiği Perge - Antiokheia (Yalvaç) yolu üzerinde bulunan bu iki yerleşmeye verilen isimlerin St. Paul'le ilişkili olabileceği yazılmıştır.
    Adada adı, bazı araştırmacılara göre Anadolu'nun eski yerli halkının dili olan Luvice, yada bunun M.Ö. 1. bindeki ardıllarından biri olan Pisidce dilinden gelmektedir. Kesin olmamakla birlikte "Ada" kök sözcüğüyle "wanda/anda" takılarından türemiş olabilir. Ayrıca yine "Ada" kök sözcüğü ile "Uda (hisar-kale?) sözcüklerinin birleşiminden türemiş olabilir.
    Bölgede uzun zamandan beri yapılan Prehistorik (Tarih öncesi) Dönem'e ilişkin kazı ve araştırmalar Pisidia'nın Neolitik Dönem olarak adlandırılan M.Ö. 7000 yıllarından itibaren Anadolu'da önemli bir kültür bölgesi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hititler Dönemi'nde Konya ve çevresini kapsayan Tarhuntaşşa Bölgesi ile batısındaki Pitaşşa (Pisidia'nın eski adı) Bölgesi arasındaki sınırda yer alan Adada ve çevresinde gelecekte yapılacak çalışmalarda tarih öncesi dönemlere ilişkin önemli sonuçlar alınabilecektir.
    Adada'nın adı ilk kez M.Ö. I. yüzyıl yazarlarında Artemidoros tarafından verilmiştir (Strabon XII, 570). Sonra Ptolemaios (V 5, Cool ve Bizans tarihçisi Hierokles'te (674, 4) de "Odada" olarak geçer. Ancak kentin tarih sahnesine çıkışı Termessos'ta bulunan bir atlaşma metni dolayısıyla M.Ö. 2. yüzyıla kadar inmektedir. Bölgenin önemli bir kenti olan Termessos ile Adada arasındaki bu dostluk antlaşması bazı araştırmacılara göre iki kentik ortak düşmanları Selge'ye karşı yapılmıştır. Tarihi kaynaklardan Selge'nin özellikle Hellenistik Dönem'de Termessos aleyhine yayılmacı bir politika yürüttüğü ve çevresindeki kentlerle (Pednelissos) savaştığı bilinmektedir. İşte adı geçen antlaşma iki kentin (Adada ve Termessos'un) dışta Selge ile içte demokrasi düşmanlarına karşı yardımlaşmasını öngörüyordu. Bazı araştırmacılar iki kent arasındaki bu antlaşmanın Selge'den çok o dönemde çok güçlenen Bergama Krallığı ve onun özellikle Termessos'a karşı saldırı veya demokrasiyi yıkma girişimlerine karşı olabileceğini öne sürmektedir. Antlaşma, tarafların karşılıklı olarak, herhangi bir saldırı veya demokrasiyi yıkma girişimine karşı birbirlerinin yardımlarına koşmayı taahhüt etmektedir. Bu antlaşma gerçekten hem Termessos, hemde Adada tarihleri için büyük önem taşımaktadır. Bu sayede iki kentin idari açıdan demokratik bir yapıya kavuştuğu ve şehir devleti (Polis) benzeri bir statü kazandığı görülmektedir. Antlaşmanın M.Ö. 190 - 164 yılları arasındaki bir tarihte yapıldığı araştırmacılar tarafından öne sürülmektedir.
    Bizce bu antlaşmanın diğer bir önemi Termessos ile Adada halkları arasında bir kan bağının varlığını göstermektedir. Antlaşma metni detaylı olarak ele alındığı zaman Termessos ve Adada isimlerinin çok sıkça geçtiği görülecektir. Bergama Krallığı'nın M.Ö. 133 yılında vasiyet yoluyla topraklarını Roma'ya vermesi Anadolu'da Roma egemenliğinin başlangıcı olmuştur. Bu dönemde batı Anadolu kentlerinin aksine Pisidia kentlerinin çoğunlukla bağımsızlıklarını korudukları anlaşılmaktadır. Bağımsız Adada kentinin ilk sikkeleri bu dönemde basılmıştır. Bu arada yine Pisidia Bölgesi'nde özellikle Augustus Dönemi'nde Roma egemenliğinin simgesi olan Koloni kentleri kurulmuştur. Bunlardan en önemlileri Antiokheia, Kremna, Komama'dır.
    Roma İmparatorluk Dönemi'nde özellikle İmparator Traianus, Hadrianus ve Antoninus Pius (M.S. 114-161) dönemleri tüm Anadolu'da olduğu gibi Pisidia için de en parlak dönemlerdender. "Pax Romana" adıyla anılan bu barış döneminde Pisidia kentleri büyümüş, zenginlik ve refaha bağlı kalarak yapı faaliyetleri de artmıştır. Adada için de tümüyle geçerli olan bu gelişmeler ve yapı faaliyetleri M.S. 212 yılında çıkarılan bir kanunla İmparatorluk toprakları üzerinde yaşayan herkese "Roma Vatandaşlık Hakkı" verilmesiyle yeni bir hız kazanmışsa da M. S. 3. yüzyıl sonlarında hızını kaybetmiştir.
    Strabon'a göre "Dağlarda yaşayan Pisidialılar, komşuları olan Kilikyalılar gibi tiranlar tarafından yönetilen ayrı kabileler halinde yaşarlar ve korsanlık yaparlardı".(Strobon VII-3) Fakat Pisidialılar'ın en önemli özellikleri bağımsızlıklarına düşkün ve savaşçı bir karaktere sahiboluşlarıdır. Buna en iyi örnek M.Ö. 333 yılında Büyük İskender'e karşı ölümüne direnen Sagalassos halkıdır. Bu durum Pisidialıların geçim kaynaklarından birinin askerlik olduğunu ortaya koyar.
    Diğer Pisidialılar gibi bazı Adada vatandaşları da Büyük İskender'den sonraki Hellenistik kralların ordularnıda hizmet vermek amacıyla anayurtlarından ayrılmış ve gurbette paralı asker olarak çalışmışlardır. Bunun kanıtları Kıbrıs'ta ve Fenike'de (Sidon Kenti) bulunan Adada'lı askerlere ait mezar taşlarıdır.
    M.S. 395 yılında Roma İmpartorluğu ikiye ayrılınca, bölge Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu içinde varlığını uzun süre korumuştur. Zaten Hırıstiyanlığın yayılmaya başladığı ilk yıllardan beri bölgede yeni dine karşı ilgi duyulduğu bilinmektedir. Bunu en çok St. Paulus'un bölgeyi ve Antiokheia'yı ziyaretleri göstermektedir. Aziz Paulus ve arkadaşları yaklaşık M. S. 45 yıllarında ilk kez Pamphylia'nın Perge'sine gelmişler, Perge'de bir gün kaldıktan sonra Kestros (Aksu) ırmağı yoluna çıkmışlardır. Torosları binbir güçlükle aşmışlar ve Eğridir üzerinden Antiokheia'ya ulaşmışlardır.
    Araştırmacı G.Ercenk'e göre "Aziz Paulus'un ilk misyonunu yerine getirirken izlediği ve bugüne kadar belirlenip isimlendirilemeyen bu kutsal yol, Perge'yi Kestros Vadisi'ni takip ederek Adada üzerinden Antiokheia'ya bağlayan yol olmalıdır". Yolculuk süresinin ve güzergahının kaynaklarda belirlenen verilerle uyum içinde oluşu araştırmacının savını güçlendirmektedir. Ayrıca yukarıda değinilen Baulo ve Karabaulo isimlerinin Paulos'la benzerliği de Araştırmacı D. Frech'in karşı tezine rağmen bu verileri desteklemektedir. French, Perge-Adada yolunu kabul etmekle beraber yolun daha geç dönemde inşa edildiğini savunur.
    Bölgede resmi kilise örgütünün M.S. 4. yüzyılda kurulduğu, Antiokheia, Sagalassos, Kremna, Selge, Adada ve diğer bazı kentlerin piskoposluk merkezi haline geldiği yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Yine yazılı belgelere göre Adada, Antiokheia'nın Pisidia'daki yardımcı piskoposudur. Adada M.S. 325, 381, 451, 692, 787 yıllarında çeşitli kentlerde toplanan dini meclislere (konsil) tensilci göndermiştir. Bu da gösteriyor ki Adada kentinde hayat 9. yüzyıla kadar sürmüştür.
    Daha sonra Anadolu'nun Türkler tarafından alınması ile Bizans İmparatorluğu küçülmeye ve batıya doğru çekilmeye başlamıştır. Önceleri Pisidia Bölgesi'nde Selçuklu egemenliğine karşı direnişler olmuşsa da III. Kılıç Arslan 1203 yıllında Isparta'yı alarak Uluborlu, Eğridir ve Yalvaç'a Hamid Bey yönetimindeki Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. Bölgede daha sonra Hamidoğulları Beyliği kurulmuş ve bu beylik de 1390 ve 1422 yıllarında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Adada o günlerden bu yana harabe olarak yaşamını sürdürmektedir. 1970 yılında antik kentin içinden geçirilen Yeniköy yolu ziyaretçilerin harabeye kolayca ulaşımını sağlamıştır. Son yıllarda Anadolu'daki turizm haraketlerine paralel olarak Adada oldukça fazla sayıda ziyaretçi çekmektedir

    _________________
    .................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    novanda




    Mesaj Sayısı: 150
    Deneyim seviyesi: 227
    Kayıt tarihi: 23/09/10

    MesajKonu: Geri: ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER   C.tesi Ocak 22, 2011 1:35 am


    LAODİKEİA
    Denizli İli'nin 6 km. kuzeyinde yer alan antik Laodikeia kenti coğrafi bakımdan çok uygun bir noktada ve Lykos ırmağının güneyinde kurulmuştur. Kentin adı antik kaynaklarda daha çok "Lykos'un kıyısındaki Laodikeia" şeklinde geçmektedir. Tarihçi Plinius'a göre Laodikeia, önceleri Diospolis "Zeus'un şehri", daha sonraları da Rhoas adını taşıyan bir köyün yıkıntıları üzerine inşa edilmiştir. Diospolis adı, buradaki Zeus kültüne verilen önemin bir simgesidir. Rhoas adı ise, yerli Anadolu dillerinden birine ait olabilir.
    Diğer antik kaynaklara göre ise, kent İ.Ö. 263-261 yılları arasında II. Antiokhos tarafından kurulmuş ve şehre Antiokhos'un karısı Laodike'nin adı verilmiştir.
    Laodikeia, İ.Ö.1. yüzyılda, Anadolu'nun en önemli ve ünlü kentlerinden biridir. Şehirdeki büyük sanat eserleri bu döneme ait olduğu gibi, yine bu yüzyılda burada düzenlenen gladyatör döğüşleri şehre ayrı bir önem kazandırmıştır. Romalılar Laodikeia'ya özel bir önem vermişlerdir. Ünlü devlet adamı ve hatip Cicero, İ.Ö.50 yılında buraya gelmiş ve kentin bazı hukuki sorunları ile uğraşmıştır. Yine bu tarihlerde Romalılar, Laodikeia'yı Kibyra (horzum) conventusunun merkezi yapmışlardır. Roma İmparatoru Hadrianus, İ.S. 129 yılında şehri ziyaret etmiş ve buradan Roma'ya mektuplar yazmıştır.
    Kent ile Roma arasındaki ilişkilerin ne kadar iyi olduğunu gösteren diğer bir kanıt da, İ.S. 90-146 yılları arasında bu kentte yaşadığı bilinen ünlü Zenon ailesinin sahip olduğu mevki, servet ve imtiyazlardır. Nitekim, bu aileden olan Polemon adında biri, Antonius tarafından Lykaonia, Kilikia ve Pontus'a yönetici olarak atanmıştır.
    Yazıtlar ve sikkeler, Laodikeia'nın dini hayatı hakkında da bilgiler vermektedir. İmparatorluk devrine ait çok sayıdaki sikke üzerinde görülen Zeus Laodiokos figürü, bu kentte Zeus kültüne verilen önemin göstergesidir. Laodikeia'nın geç devirlerine ilişkin bilgilerimiz çok sınırlıdır.
    Birkaç metin bize, Hırıstiyanlığın başlangıç devirlerinde Laodikeia'nın durumu hakkında bazı ipuçları veriyor. Diğer yerlerde olduğu gibi, burada da Hırıstiyanlık, önce Yahudi toplumunu etkilemiştir.
    Nitekim Küçük Asia'nın 7 ünlü kilisesinden birinin bu kentte bulunması Hırıstiyanlığın burada ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Antik devirde Goncalı ve Eskihisar köyleri yakınlarında kurulmuş olan Laodikeia kentinin hangi nedenle tümüyle terkedildiğini bilmiyoruz. Ancak, büyük depremlerin bunda rol oynadığını tahmin etmek güç değildir. İ.S. 194 yılında meydana gelen çok büyük bir deprem şehri yerle bir etmiştir.
    Laodikeia'nın Yapıları
    Büyük Tiyatro
    Antik şehrin kuzeydoğu tarafında, Grek tiyatrosu tipinde araziye uygun olarak Roma tarzında yapılmıştır. Skene'si tamamen yıkılmış olup, cavea ve orkestrası oldukça sağlam durumdadır. Yaklaşık 20.000 kişi alabilecek büyüklüktedir.
    Küçük Tiyatro
    Büyük tiyatronun 300 m. kadar kuzeybatısında yer almaktadır. Grek tiyatrosu tipinde araziye uygun olarak Roma tarzında inşa edilmiştir. Skene'si tamamen yıkılmış olup cavea ve orkestrasında da bozulmalar mevcuttur. Yaklaşık 15.000 kişi alabilecek büyüklüktedir.
    Stadyum ve Gymnasium
    Şehrin güney-batısında, doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Stadyumun ek yapıları ile gymnasium bir bütünlük teşkil edecek şekilde yapılmıştır. İ.S. 79 yıllarında yapılan stadyumun uzunluğu 350 m., genişliği 60 m. dir. Amfiteatr şeklinde yapılmış olan yapının 24 basamaklı oturma sırası bulunmaktadır. Büyük bölümü tahrip olmuştur. İ.S. 2.yüzyılda yapılan gymnasium proconsul Gargilius Antioius tarafından inşa ettirilerek İmparator Hadrianus ve eşi Sabina'ya ithaf edildiğine dair yazıt bulunmuştur.
    Anıtsal Çeşme
    Kentin ana caddesi ile ara caddesi köşesinde yer almaktadır. İki cepheli olarak yapılmıştır. Nişleri mevcuttur. Bizans Döneminde onarım görmüştür.
    Meclis Binası
    Kentin güney-batısındadır. Dikdörtgen planlı olan anıtsal yapı, doğu-batı istikametinde uzanmaktadır.
    Ana giriş doğu cephesindedir. Bina girişten itibaren dört bölümlü olarak kemer ve tonoz sistemi ile yapılmıştır. Yapının üst kısımları tamamen, taşıyıcı unsurları ise kısmen yıkılmış ve tahrip olmuştur.
    Zeus Tapınağı
    Antik Laodikeia kentinin sütunlu caddesinin doğu kesiminde, küçük tiyatro ile nymphaeum arasında bulunmaktadır.
    Fakat sadece süsleme elemanlarının parçaları görülebilmektedir.
    Kilise
    Sütunlu caddenin güneyinde caddeye bitişik olarak inşa edilmiştir.
    Sadece taşıyıcı bölümlerin bir kısmı ayakta kalmıştır. Ana girişi batıdadır. Orta bölümde dördü kemerli, dördü düz olmak üzere sekiz adet paye kullanılmıştır.


    _________________
    .................BİLMEK LANETLENMEKTİR.................
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
     

    ANADOLUDAKİ YERLEŞİM YERLERİ VE MEDENİYETLER

    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
    1 sayfadaki 1 sayfası

     Similar topics

    -
    » 2012 YGS Sınav giriş yerleri belli oldu
    » Isparta da Gezilip Görülecek Yerler
    » HERMIONE'nin HOGWARTS'ta aldığı NOTLAR
    » Gezilecek en güzel yer LİBYA'DIR

    Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
    GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ :: DÜNYA TARİHİ KRONOLOJİSİ ve MEDENİYETLER :: DÜNYA TARİHİ KRONOLOJİSİ ve MEDENİYETLER-