GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 5 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 5 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

CİNLER HAKKINDA BİLİNENLER

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 CİNLER HAKKINDA BİLİNENLER Bir Cuma Tem. 02, 2010 8:05 am

CANTAR




CİNLER
Cinlerle ilgili bilgiler doğrudan
ve işaret yoluyla verilmektedir. Hadislerin ışığında açıklanma
gerekirse insan benzeri varlıklardır. Yeryüzünde yaşadıkları gibi göğe
de yükselebilirler. Bizim anladığımız manada ateşsel değil ışınsal
yaratıklar olması muhtemeldir. Işığın enerjiye dönüştürülmesinde
sağlanacak ilerlemelerle birlikte onlarla ilgili bir sır perdesininde
kalkması beklenilmektedir.
Cinlerinde erkeği ve dişileri olduğu gibi onlarda ürerler ve ölürler.
Akıl ve irade sahibidirler. Onlar da insanlar gibi emir ve yasaklara
uymak Allah’a ibadet etmek için yaratılmışlardır. İnsanların
peygamberleri onlarında peygamberleridir. Cennetle de
nimetlendirilecekleri olduğu gibi Cehennemle de azablandırlacak olanları
vardır.
Yeryüzündeki çalışmaları devam etmekle beraber, peygamberimizden sonra
gökyüzüne çıkıp bilgi edinme girişimleri, koruyucu melekler ve delici
alevlerle engellenmiştir.
Farklı kültürel seviyelerdedir. Hz.Süleyman devrinde ileri derecede
bilimsel ve sanatsal etkinlikleri görülmüştür. Ordu da yer aldıkları
gibi, mühendislik, ustalık ve dalgıçlık görevi yapmışlar, heykeller,
büyük havuzlar ve sabit kazanlar inşa etmişlerdir.
Cinler, ne geleceği bilerler ne de kendileri dışında olan olayları
bilebilirler. Gayb bilgisi Allah’a mahsustur.
Bilmediğimiz yöntemlerle zarar verme kapasitesine sahip şeytanlaşmış
cinler vesvese verebilir, kalplerimize şer tohumları ekebilirler.
Dinimizde haram olan büyü türü işleri oyunlarına alet edebilirler. Ancak
şu unutulmamalıdır ki mahiyeti bilinmeyen fısıldamalar dışında
hayatımıza müdahale yetkileri yoktur. İnançlarını yaşayan, Allah’ı
zikreden ve kendilerinden Allah’a sığınan müminler üzerinde cinlerin hiç
mi hiç etkileri yoktur.




Cinlerin Yapıları ve Özellikleri

“CİN” adıyla işaret edilen; gerçeği itibariyle insan gözü tarafından
görülemiyen; bazen de sahip oldukları özellikler dolayısıyla, bazı
insanlara maddemsi görüntüler verebilen bu varlık türünün yapısı iki
katmandan oluşur:
1-CAN… Algılamada yetersiz kaldığımız
“bilinç” türü…
2-PERİSPERİ denilen “hologramik dalga beden”!.
Kur`ân-ı Kerim’de “CİN” kelimesiyle tanımlanan; halk arasında “peri”,
“dev”, “hayâlet”, “CİN”, “CİNNΔ, “iyi saatte olsunlar” diye bilinen;
görüntülerine göre çeşitli isimler takılan; spiritlerin, ölmüş kişilerin
“RUH”u sanarak çağırma yoluyla iletişim kurdukları; son olarak da
anlattıkları masalları yutacak fikir düzeyindeki kişilere kendilerini
“UZAYLI VARLIKLAR” olarak tanıtan görünmeyen “bilinç varlıklar”dır!..
“NEFS”i itibariyle varlığını, hayâtiyetini, “ben” bilincini bundan
önceki bölümde belirtmiş olduğumuz üzere mutlak “RUH”tan alır…
Bilinç mükemmeliyeti olarak, evrende “İNSAN”dan sonra gelmektedir…
Kendi varlığını bilebilmesi, perisperiye (dalga bedene) bürünmesinden
itibaren olmaktadır ki, bu da CİNlerin bir nevi doğumu olmaktadır kendi
yapılarına göre…
Mutlak mânâda ölümü, kıyâmet denen anda olmaktadır aynen insan gibi…
Basit mânâdaki yani bizim umumi olarak anladığımız şekildeki ölümleri
ise, kendilerine tâyin edilmiş ömürleri sonunda perisperilerinden (dalga
bedenden) soyutlanmaları tarzında olmaktadır… CİNler kendilerinden
birisinin ölümlerini, onun aralarından kaybolmalarıyla anlarlar…
Yaşama süreleri yâni ömürleri hakikatta insanlarla aynı süre almasına
rağmen, yapı şartları ve özellikleri dolayısıyla, bu süre bazen bize
göre 700-1000 yaşını bile bulmaktadır… Yâni gerçekte, kendi öz
zamanlarına göre 60-70 senelik ömürleri, bizim zaman birimimize
kıyaslandığı takdirde, karşımıza 1000 seneye yakın bir ömür süresi
çıkabilmektedir…
Yapıları sebebiyle çok gelişmiş imkânlara sahip olmalarına rağmen,
düşünce seviyesi, bilinç olarak, insanlardan üstün olanına da
rastlanmaktadır… Şurası kesin olarak bilinmektedir ki, üstün insan,
üstün CİNden daha üstün olmaktadır…
Karakter olarak insandan daha zayıf bir yapıya sahiptirler… Olumsuz
olarak adlandırılan davranışları çokça ortaya koymaya yatkındırlar… Ve
genellikle bu çeşit işlerle uğraşırlar… Ancak buna rağmen içlerinde,
iyileri, dine bağlı olanları ve hattâ ender de olsa evliyaları vardır…
En büyük özellikleri ve eğlenceleri, insanların zayıf taraflarından
faydalanarak, müsait olan yapıları dolayısı ve sebebiyle, onları
kendilerine bağlı kılmak, istediklerini yaptırmak, adeta kulları olarak
kendilerine hizmet vermelerini sağlamak, taptırtmaktır…
Şeytan diye bilinen, yahut da şeytana ait olarak bilinen işlerin tamamı
gerçekte CİNlere aittir… Çünkü şeytâniyet, CİNlerin bir vasfıdır!.
CİNlerin dışında ayrıca, şeytan diye bir varlık yoktur…
CİNlerin özelliklerinden bundan sonraki bölümlerde daha geniş bir
şekilde devam edeceğimizden, şimdilik burada kesiyor ve büründükleri
örtüye geçiyoruz:
CİNler, hareketlilikleri ve madde kaydında olmamaları dolayısıyla,
geçmişi tamamen bilebilmektedirler…
Geleceğe ait bilgileri, gene yapıları dolayısıyle bir ölçüde bilmeleri
mümkün olmakta ise de, detaya inememektedirler… Pek çok kere de geleceğe
ait verdikleri bilgileri yanlış çıkmaktadır.

2. PERİSPERİ (Ruhu hayvânî):
Yapısı henüz bugünkü ilmin tesbit edemediği dalgalardan oluşmuştur…
Ancak bu sahada vazifeli olanların bir süre çalışması sonucu,
perisperinin, yani dalga bedenin yapısını tesbit etmeleri hiç de güç
olmayacaktır…
“İnsan” bölümünde açıkladığımız, “insandaki dalga bedenle” aynı
özelliklere sahiptir…
Ayrıca, beden gibi, birşeye bürünmüş değildir; bedenin fonksiyonlarını
da perisperi yüklenmektedir.
Diledikleri takdirde maddemsi bir görüntü verebilmektedirler…
Bizim zaman ve mekan kayıtlarımızla bağlı değillerdir…
İstedikleri anda dünyanın herhangi bir yerinde veya semanın herhangibir
bölgesinde olabilecek seyyaliyete ve hıza sahiptirler…




Cinlerin Ömrü

Cinlerin ömürleri, insanların ortalama ömür süreleri olan 70 senenin
yaklaşık 10 ila 13 katı, yâni 700 ile 1000 sene arasında değişmektedir.
Ancak bazı Cinlerin ömürlerinin 1400 seneye yakın bir zamanı kapladığı
da bu sahada ihtisas sahibi olan kişilerce belirtilmektedir.
Onların
ömürlerinin bu kadar uzun olması, yaşam şartlarının bizden başka bir
şekilde olmasına, hızlarının insanınkinden çok çok yüksek olmasına bağlı
bulunmaktadır.
Bunu imkânımız ve müsbet ilmin gelişmeleri nisbetinde açıklamaya
çalışalım.
Bugün fizikte “öz zamanın kısalması” denilen son derece şaşırtıcı bir
durum tüm günümüz ileri bilim çevrelerince kabul edilmiş durumdadır. Bu
olayı basit bir şekilde anlatmak gerekirse; “hız yükseldikçe, zaman
yavaşlar. Hız, belirli bir noktaya ulaştığında ise zaman durur” şeklinde
özetleyebiliriz…
Bunun açıklamasını ünlü fizikçi Paul Langevin şöyle yapmıştır:
“Bir taşıtın içindeki insanla birlikte, yeryüzünden ışık hızının
20.000`de biri kadar bir hızla ayrıldığını düşünün… Bu taşıt ve içindeki
insan, taşıt içindeki kendi zamanı ile tam bir yıl süreyle dünyadan
uzaklaşıyor… Bir senenin sonunda ise çark ediyor ve dünyaya geri gelmeye
başlıyor… Ve sonuçta dünyaya geri döndüğü zaman kendi öz zamanına göre
iki sene geçmiş iken, dünyanın tam iki yüz yıl ihtiyarlamış olduğunu,
dünya üzerinde üç neslin değişmiş bulunduğunu görüyor..




Cin Görünür mü?
Cinlerin insanları
görmelerine bir mani yoksa da vücut yapılarımızın farklılığı sebebiyle
insanların onlarla işitilebilir ve görülebilir fiziksel bir beraberliğe
girmelerinde engeller bulunmaktadır. Bunun yanı sıra peygamberler ve
seçilmişlerin kendileri ile görüştükleri gerçektir. Doğruluklarına artık
neredeyse kuşku duyulmayacak şekilde çoklukla yaşanan, belki de siz şu
satırları okuyanlarında yaşadığı ve yaşanmaya devam eden olaylar, bir
cin maskaralığı olan ruh çağırma oturumlar ve benzeri müşahedelere
dayanan çeşitli TV kanallarının gizemli adlar altında yayınladıkları
istisnai olaylar insanlarla cinler arasında ilişki kurulabileceğine bir
kanıt olarak niye kabul edilmesin ki?
Bu arada unutulmasın ki, onların hep görülmez olmadığını düşüncesine
saplanmayalım. Bazı şeytanlaşmış insanların varlığı malumlarınızdır. Bu
tip insanlardan Allah’a sığınılması Kur’an da açıklanmaktadır.


Niçin, “Cin” Olduklarini Saklıyorlar?
1930`lardan
1986 Mayıs’ına kadar çeşitli gruplara verdikleri tebliğlerde
kendilerini hep “RUH” veya “UZAYLI” olarak tanıtan CİN’ler, ilk defa
olarak bu tarihte son derece açık ve net bir biçimde, KUR`ÂN-I KERİM`de
“CİN” ismiyle bahsedilen varlıklar olduklarını açıklamışlardır.

Kendi ifadeleriyle, “CİN” olduklarını saklamalarının sebeblerini ve
gerçek yapılarını şöyle anlatmaktadırlar:
“İslâm’ın kitabında CİN`i KÖTÜ olarak tanıtan sûrelerin yanlış
anlaşılması, İslâm toplumunu bu hâle getirmiştir.”
(1)
Evet, işte uzun yıllardır, CİNlerin, gerçek hüviyetlerini saklayarak,
kendilerini UZAYLI ya da RUH diye tanıtmalarının gerçek sebebi bizâtihi
yaptıkları bu açıklamada gizlidir…
Çünkü KUR`ÂN-I KERİM, onların insanın düşmanı olduğunu açıklamış ve
onlardan mutlaka uzak durulması, bu konuda tedbirli olunması hususunda
kesin uyarılarda bulunmuştur…
İnsanları aldatma özellikleri, DİNDEN uzaklaştırma ve Allah Rasûlü’nden
soğutma özellikleri dolayısıyla “ŞEYTAN” lâkabıyla lâkablanmış bu varlık
hakkında ne yazık ki toplumlar pek bilgisizdirler.
Öyle ki, resmî din etiketi taşıyan din adamları dahi, “şeytan”ı,
Kur`ân`da açık hüküm bulunmasına rağmen, CİN dışında, ayrı bir varlık
türü zannetmektedirler.
İnsanlara tahakküm arzusu, onları aldatıp kandırma özellikleri
dolayısıyla “ŞEYTAN” lâkabı verilmiş olan CİNLER, bu sınıfın halk
deyişiyle “şerlileri”dir.
Diğer bir deyişle, insanlarla iletişim kurup onlara yanlış, asılsız
gerçeğe uymayan fikirler ilka eden CİNler Kur`ân-ı Kerîm`de “ŞEYTAN”
ismiyle tanımlanmıştır. Yoksa konu hakkında bilgisiz olanların
zannettikleri üzere, CİN ayrı şeytan ayrı değildir.

Bunun ispatı da gene Kur`ân-ı Kerîm`dedir:
“İBLİS {Ademe} secde etmedi; çünkü O, CİN idi” (Kehf/50)
Nitekim bu âyet aynı zamanda CİN sınıfının, “İNSAN”ın bilinç üstünlüğünü
kabûl etmediğini de açık seçik göstermektedir.
“ŞEYTAN” lâkabıyla, şeytâniyet vasıflarına işaret edilen CİNLER hakkında
Yâsin Sûresi’nin 60 ve 62. âyetleri son derece dikkat çekicidir:
“Ey Ademoğulları, şeytana kulluk etmeyin, o kesin düşmanınızdır.”
“Şeytan sizden bir çok kimseyi saptırmıştır”
Evet, Kur`ân-ı Kerîm, CİNLER konusunda pek çok âyet ile insanları
uyarmıştır. Zîrâ, onların en başta gelen özelliği, bazı yönleri
itibariyle kendilerinden çok üstün olan bu canlı türünün yani “İNSAN”ın
varlığını hazmedememeleridir. Onun için de her fırsatı kullanıp,
insanları yönetimleri altına alarak onlara dilediklerince hükmetmek
istemektedirler.
Onların bu insanlara hükmetme ve yönetimleri altına alma arzularına da
Kur`ân-ı Kerîm`in 6. sûresinin 128. âyetinde şöyle işaret edilmektedir:
“EY CİN TOPLULUĞU, İNSANLARIN EKSERİYETİNİ HÜKMÜNÜZ ALTINA ALDINIZ”‘
Evet, bu âyette işaret edildiği biçimde, insanların EKSERİYETİ, bilinçli
ya da bilinçsiz bir şekilde CİNLERİN yanlış fikirlerinin kurbanı
olarak, onların hükmü altına girmiş; onların gösterdiği yoldan giderek,
Allah Rasûlü’nünve Kur`ân’ın öğretisinden uzaklaşmıştır.
Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, CİNLERİN bütün gayesi, İslâm
Dini’ni iptal ederek, Hazreti Rasûlullah ‘ın getirdiklerini hükümsüz
bırakmaktır.
İşte Kur`ân`ın bu şiddetli uyarılarına rağmen, gene de, kendilerini son
derece saf, temiz, iyiliksever varlıklar olarak tanıtıp, insanları kendi
hükümleri altına almak isteyen CİNLER bakın kendi kutsal kitaplarında
kendilerini nasıl tanıtmaya çalışıyorlar


Cinler Gelecekten haber verirler mi?
Cinler
gaipten haber vermez. Gaip, insan hissinin ve bilgisinin idrak
edemediği ve ulaşamadığı gizli şeylerdir. Kimi tarotçular, astrologlar
gelecekten haber verdiklerini iddia ederler. Doğru değildir. Gaibin
anahtarı sadece Allah’tadır. Müslüman cinlerle irtibat kuran kişinin
şuuru, maneviyatı yerinde ise cinlerle istişaresine güvenilebilir.
İstişare gelecekten haber vermek değildir. Tahminde ve yorumda
bulunabilirler. Büyük bir tepede oturan kişi her tarafı rahatça
görebilir. Tepenin eteğinde tren raylarının olduğunu düşünelim. Aynı
rayı kullanan iki tren olduğunu, tepede oturan görüyor, ama rayı
kullanan makinistler olayın farkında değiller. Aynı rayı kullanan
makinistler kendilerine ait raylara geçmezlerse kaza yaparlar. Tepede bu
olayı gören şahıs, bu manzara karşısında şöyle bir yorum yapabilir.
Biraz sonra her iki taraftan gelen trenler kaza yapacak, dediği taktirde
bu gaibe girmez. Yani bu falcılığa girmez.




Cin Çarpması Nasıldır?
Cinlerin
tasallutu kendi bünyeleriyle ilgilidir. Yaratılış olarak dumansız ateş
tabir ettiğimiz şuurlu bir enerji kütlesi olan cinler, kendi
bünyelerinden bir çeşit ışın olan manyetik akımlar ve enerjiler
çıkarırlar. İnsan, bir molekül yığını olmasına rağmen o da birçok ışın
üretir ve yayar. Hatta her insanın vücudu belli bir frekansta enerji
dalgaları yayar, bu dalga boylarıyla insanlar arasında dostluklar
kurulur, düşmanlıklar oluşabilir. Yalnız, cinler de insanlar gibi farklı
yapılara, değişik ırklara mensupturlar. Su, ateş, hava, toprak
karakterli çeşitli cin toplulukları vardır, bu karakterleri yaşadıkları
ortamdan ve yerlerden kaynaklanır.
İnsan vücudu, kişiden kişiye değişen hassasiyette yaradılmıştır. Tıb
ilminde tesbit edilen akupunktur noktalarında olduğu gibi, insanın
manyetik akım, ışın ve şua alan çeşitli vücut bölgeleri vardır. Bazı
insanlarda bu yerler doğuştan kapalıdır. Ne kadar manyetik akım ve
enerji göndersen de almaz. Kimi insanlarda da bazı bölgeler hassas
olabilir, gerek bir büyü sonucu, gerek tabiatta serbest dolaşan enerji
akımlarından, gerek manyetik bulutlardan, gerekse doğrudan bir cinnî
tesir sonucu rahatsızlık meydana gelir. Ortaya çıkan bu açıklık ve
menfezden manyetik akım vücuda yerleşir. Evvelâ insanın sinirlerine,
beyin sistemine tesir eder. Bu sefer, vücudun ürettiği enerji ve
elektrik akımı düzensiz hâle gelir, en gelişmiş röntgen makinelerinin
çekemediği, tesbit edemediği manyetik yaralar ve ağrılar ortaya
çıkabilir. Manyetik akım, zamanla hücre düzenine tesir edebilir,
biyolojik bazı rahatsızlıklara da yol açtığı gibi, kişi artık psikolojik
bir hasta durumundadır. Vücutta meydana gelen, beyindeki sinir
tahribatı belki bazı tıbbî ilâçlarla tedavi edilebilir. Ama, hangi
sebepten olursa olsun insan vücuduna yerleşen manyetik akım, ışın veya
şua o bölgeden alınmalı, izale edilmelidir. Burada devreye, yaratılıştan
metafizik âlemle irtibatlı, medyumluk özelliği olan insanlar ve büyük
âlimler ile Hz. Peygamberden (s.a.v.) rivayet edilen dualar devreye
girer. Yalnız, sinirlere, beyne tesir eden şeyin manyetik bir akım veya
maddî bir sebep olduğunu tesbit etmemiz gerekir.
Doğuştan gelen bir kabiliyet olarak elinde, gözlerinde manyetik enerji
yoğunluğu olan kişiler, insanların hangi bölgelerinin hassas olduğunu,
menfezlerin nerede bulunduğunu, hangi yerden akım aldığını ânında tesbit
edebilir. Cinler, tesir ettikleri kişileri, böyle insanlardan
uzaklaştırmaya çalışırlar. Çünki, kendi manyetik akımlarını ancak,
dualar ile manyetik okumalar ve müdahaleler giderebilir.


Cinlerden Dostlarımız Var mıdır?

Bilinmelidir ki cinlerin muminleri, insanların müminleri gibi bizim
kardeşlerimiz, dünya ve ahiret dostlarımızdır.
Bizler gibi mükellef varlıklar olan cinler kendileri gibi görünmeyen
olan, müşterek düşmanlarımız olan şeytanlar tarafından saptırılmaya
çalışılmaktadır. Görrünmez olmalarından dolayı onları birbiriyle
karıştırmamak lazımdır. Şeytanlar cinlerden farklı olup şerlere
odaklanmış varlıklardır.
Varlıkları peygamberimiz tarafından açıklanan cinler aleminin
hayvanları, mükellef varlıklar olan cinlerle karıştırılarak cinlerin
yılan ve köpek gibi suretlere girdikleri yanılgısına
düşülebilinmektedir. Allah’a muhatap olma yüceliğine erdirilmiş, Kur’an
insanı olmaya aday varlıklar olan sorumlu cinlerin hayvan suretlerine
sokulup korku salınması maalesef hadislere kadar sokulabilmiştir.
Bir diğer yanıltıcı husus da bazı hadisler de hastalık etkeni olarak
gösterilen ve görünmez olma nitelikleri sebebiyle kendilerine görünmez
varlıklar anlamına cin denilen mikroplar türünde varlıkların, mükellef
varlıklar olan cinleranlamına algılatabilmesidir. Bu bir hatadır, bu
hataya düşmemelidir


İnsanlara zarar verebilirler mi?

İman etmeyen cinler insanlarla içiçe yaşadıklarından birçok kimsenin ne
durumda olduklarını bilirler ve cinler kendi aralarında birçok insan ile
ilgili konuşmalar yaparlar. İnsanların manevi olarak hassaslaştığı,
sıkıntılı olduğu dönemlerde, ekseriyetle kalplerine ve beyinlerine
hükmederek bilhassa vesvese yolu ile sıkıntı verirler, yanlış yollara
sevk etmek için yönlendirirler. İnsanları, imanlarından uzak tutabilmek
için ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Kimi insana vesvese ile, kimisine
görünmek sureti ile kendilerini hissettirirler. Yılan, akrep, kedi,
köpek ve deve halinde görünürler. Cinler değişik şekil ve suretlere
girebildiklerinden dolayı, herhangi bir insan sureti ile de gözükebilir.
İnsanlara musallat döneminde ekseriyette geçmişi hatırlatırlar.
Cinlerin musallat olması ise bu şekilde başlar. Peygamber Efendimiz bir
hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Cinlerin ve insanların nazarından
Allaha sığınırım.” Yine bir hadis-i şerifinde “Şeytan yani şeytan cinler
adem oğlunun damarlarında kanının dolaştığı gibi dolaşır” demektedir.
Cinler ekseriyette rahatsız ettiği insanların gözlerine bir takım hayali
görüntüler verirler.




Cinlerin Görünmesi

Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar haline dönüşmesi,
atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar haline gelmesi,
yıldızların karadelikler halinde ortaya çıkmaları gibi, hayatımızda ve
kâinatta görülen âlemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir
hamle mevcuttur. Bu İlâhî icraatı tersine düşündüğümüzde ise,
görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir
hale gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür. Gazlar sıvı
olur; kristalleşir cisim olur; buharlaşan su zerrecikleri, “Bizi yok
zannetmeyin, görülmüyoruz ama, kaybolmadık” der gibi, damlalar haline
gelip başımızı ıslatır; gök tarlasındaki pamuk yığınları, yer aynasına
kar örtüsü olarak yansır… Hattâ, buhar halinden çıkan su, daha da
kesafet kazanayım ve şekillenip görüneyim diye buz olur, demirden de
olsa kabını parçalar. Beynimizde plânladığımız nice görünmezler, dış
âleme intikal edip görünür ve maddî vücut kazanırlar.
İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhanîler de, her ne kadar
kendilerine has yapılarıyla bu âlemde görülmeseler bile, bu âleme has
vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin
ve cinlerin bu şekilde görünmelerine “temessül” diyoruz. Kur’ân,
temessülü anlatırken (Meryem, 19/17),
“(Melek, Meryem Validemiz’e) “tastamam bir insan şeklinde temessül etti”
der.
Efendimiz (sav)’e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle,
bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu.
Benî Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (as), tozu toprağı üstünde
bir muharip suretinde gelmiş ve -Ya Rasûlullah, siz zırhlarınızı
çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık, demişti. Yine aynı
melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (ra) suretinde geliyor, bazı zaman
da, dinî tâlim maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir
misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslâm nedir?” şeklinde
suâller sorup, verilen cevapları “Doğru” diye tasdikleyip gidiyordu…
Cinler ve şeytanlar da, melek gibi temessül edebilir. Hüseyin Cisrî’ye
göre, Allah’ın (cc) kendilerine verdiği yaratılış biçimi sayesinde
havadan, esirden veya benzeri bir maddeden istedikleri kadar alıp
yoğunlaştırarak istedikleri şekle sokar ve o şekli âdete bir elbise
yapıp, o elbise içinde insanlara görünürler. İmam Şiblî, Ebu Ya’lâ’nın
beyanına dayanarak, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil
değiştiremeyeceklerini, buna güç ve takatlarının olmadığını, fakat
Allah’ın (cc) kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden âdeta şifre
vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah’ın (cc) onları bir şekilden
diğer şekle, bir halden başka bir hale soktuğunu belirtir. Bu, kendi
âleminden başka bir âleme, o âleme ait bir vasıta ile geçebilmek için
sanki sınırda söylenmesi gereken bir kelime, gösterilmesi şart bir vize
ya da askerin geçit için sorduğu parola gibidir. Cinler ve şeytanlar,
kendi kabiliyet ve irâdeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon)
yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve
hayatiyetlerini kaybederler.
Cinlerden olan şeytan da, insan kılığına girebilir. Nitekim, onun Bedir
Savaşı öncesi Necid’li bir yaşlı sûretinde Kureyş’e gelerek, kurdukları
tuzak için onlara tahrik edici fikirler verip, çareler tavsiye ettiği
rivayet edilir. Aynı şekilde bir başka defa, ganimetlere nöbetçilik
yapan bir sahâbinin şeytanı ganimete zarar vermek isterken yakaladığı ve
onun yalvarıp yakarması karşısında da salıverdiği nakledilir. Hâdise
üçüncü defa tekerrür edince şeytan, kendisini Allah’ın Rasulü’ne
götürmeye karar veren sahabiye, -Bırak da, sana bizden korunup,
emniyette olacağınız şeyi söyleyeyim, der, Sahabi,
-O nedir?, diye sorunca da,
-Ayetü’l-Kürsî, cevabını verir.
Hâdise kendilerine intikal edince Efendimiz (sav),
-Habis yalancıdır ama doğru söylemiş,buyururlar.
Cinler, insan kılığında görünebilecekleri gibi, hayvan şeklinde de
görünebilirler. Yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri
de anlatılmaktadır. Nitekim, Nahle Vadisi’nde Efendimiz (sav), onlardan
biat kabul ederken, akrep ve kelb gibi herhangi bir hayvan kılığında
görünmemeleri veya kendi suretlerinde, ya da daha başka munis bir
surette tezahür etmeleri teklifinde bulunmuş, ümmetine de,
-Siz evinizde böyle bir haşere gördüğünüzde, ona önce üç defa “Allah
rızası için git” deyin; belki o cin arkadaşlarınızdan olabilir. Eğer
gitmezse, o zaman cin değildir; zarar verecekse, öldürebilirsiniz,
buyurmuşlardı.
Bu, bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın
mukavelesi gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de,
“Ümmet’in her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse,
biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz” şeklinde söz
vermişlerdi. Tabiî ki, cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade
ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de
müteaffin keyfiyetinden istifade etmektedirler.
Nitekim bir hadîs-i şerifte,
“Tezek ve kemiklerle taharetlenmeyiniz; çünkü onlar cin kardeşlerinizin
yiyecekleridir”, buyurulur.




Cinler ve Işınlama
Günümüzde laboratuvar
düzeyinde çalışmaları yapılmakta olan, eşyanın ışınlamasına sahip
bilgiyi onlar bundan üçbin yıl önce elde etmişlerdi. Geçen bu kadar süre
içinde teknolojilerinde ilerleme kaydetmedikleri düşünülemez elbette.
Çağımızda görüldüğü söylenen ufolar, uçan daireler, merihliler’in onlar
olmadığı ne malum. Yeryüzü medeniyetine katkıda bulunduklarını veya
bulunacaklarını, Hz.Süleyman örneği önümüzde iken söylememek mümkün mü?
Işınsal vücut yapılarından kaynaklanan hızları, engelleri aşma
özellikleri yönündeki üstünlüklerinin yanısıra, mantık ve muhakeme
yönünden insanlardan hayli geridirler. Ancak insanların anarşi çıkarma,
kan dökme gibi bazı olumsuz özellikleri daha belirgindir.




Cinlere de Peygamber Gönderildi

Cinlerin de, kendi başlarına bir alem olduklarına göre düşünülecek
olursa, onlara da kendi içlerinden birer peygamberin gönderilmiş olması
gayet mantıklı olsa gerek.
Daha önceki bölümlerde “cinlerin de birer sorumlu varlık olduğunu”
bildirmiş ve “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimizi
anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler
gelmedi mi? (denilince) “kendi aleyhimize de olsa şahitlik ederiz”
dediler. Dünya hayatı kendilerini aldattı ve kendilerinin kafir
olduklarına şahitlik ettiler” (En’am/130) ayetinin bu hususu açıklayıcı
bir delil olduğunu ifade etmiştik. Dikkat edilecek olursa, aynı ayet,
yine onlara (ister kendi içlerinden, isterse insanlara gönderilen
peygamberlerin onlara da peygamberlik etmesi şekliyle) peygamberlerin
gönderildiği hususunu da gayet açık ve net olarak ifade etmektedir.
Cenab-ı Hakk bu ayetiyle cinlerin sorumluluklarını açıklamakla beraber,
sanki onlara şöyle demektedir: “Ey ins ve cin topluluğu, sizdeki bu
derbederlik, başıbozukluk, ailevî ve içtimaî hayatınızdaki ahenksizlik,
kalbî ve ruhî hayatınızdaki karışıklık ve behimî arzularınıza takılıp
kalmanızın sebebi nedir? Yoksa size, nezd-i Uluhiyet’imden Rasullerle
açıklanan ayetlerim gelmedi mi? Niçin onlara ittiba edip yaratılış
gayenize uygun hareket etmediniz; etmediniz de böyle esfel-i sâfilinde
kaldınız? Halbuki size gelen o ayetler, böyle bir encamdan sizleri
sakındırmışlardı.”
Cinler, bu hakikatı tamamen kabullenmişliğin ifadesi olarak, “her ne
kadar aleyhimizde şahitlik olsa bile, böyle bir günde hakkı itiraf
etmekten başka çaremiz yoktur. Evet, Hz. Musa, Senin emirlerini getirip
bize tebliğde bulundu, Hz. Mesih o engin esrarını ruhlarımıza üfledi..
ve en son ferdiyetin mazharı Hz. Muhammed (sav) geldi ve bize hak ve
hakikatın ifadesi olan İslam’ı tebliğ etti. Ne var ki, biz bunlara kulak
asmadık, kendi heva ve hevesimize uyduk. Neticede de bu hallere ma’ruz
kaldık” diyeceklerdir.
Evet, cinlerin de ifadelerinden anlaşıldığı gibi, ne yazık ki pek çok
ins ve cinni, şu kısacık dünya hayatı aldatmıştır. Onlar, dünyayı ebedi
zannedip onun aldatıcılığına kanmış ve neticede de bütün bütün
kaybetmişlerdir. Mutlak Cemal’in tecellilerinin tamaşasıyla alacakları
ruhani hazzı unutarak fâni ve geçici zevklerle oyalanmış, sonra da
Cenab-ı Hakk’ın: “Kendi aleyhlerinde şehadette bulundular. Kafir
olduklarını itiraf ettiler” ayetinin muhatabı olmuşlardır.
Oysa her şey açık ve seçikti. Kâinat, hemen her yanıyla, insanı irfan
ufkuna ulaştıracak ayetlerle doluydu. Mele-i âladan, bizim irfan
ufkumuza kadar uzanan varlık kitabına ait sayfa ve o sayfalardaki o
nakış nakış işlenmiş satırlar hep “Allah” diyor ve yine binlerce delil
ve bürhan adetâ, tarrakalarla O’nun mevcudiyetini ilan ediyordu. Fen
ilimleri, laboratuvarlarıyla; astronomi, teleskoplarıyla hemen her ilim
kâinatta keşfettikleri o baş döndürücü, gözkamaştırıcı nuraniyetin
diliyle “La ilahe illallah” hakikatını haykırıyordu. Ne varki, bütün bu
olup-biten şeylere rağmen onların itirafı şuydu: “Ama biz, gözümüzü
tamamen kapayıp, ayağımıza kadar gelen bu nimetleri teptik ve tıpkı
körler gibi yaşadık; yaşadık ve binbir dille söylenen bu hakikatlere
kulak asmadık.. şimdi de kendi aleyhimizde şahitlik ediyoruz. Hatta
bundan dolayı kendimizi, mevsimi geçmiş olsa da sorguluyoruz. Birazcık
olsun kendi irademizle bu kudsî çağrıya icabet edebilseydik Allah’ın
içimizde hidayet meş’alesini yakması söz konusu olabilirdi. Ne varki
biz, zifiri karanlıklarda kalmak için direnip durduk ve nur hüzmelerinin
düşünce dünyamıza sızmasına fırsat vermedik; hatta ruhumuza ait bütün
menfezleri kapattık ve karanlıkta kalmaya razı olduk…”
Bu ayet, ahirette cin ve ins taifesine karşı yapılacak olan tevbih ve
kınamayı, en çarpıcı şekliyle, hem de daha dünyada iken bizlere haber
vermekle, düşmemiz muhtemel olan vahim bir durumdan bizleri
sakındırmaktadır.
Bu ayetten istinbat edilen bir diğer mana ise, ins ve cinne ayrı ayrı
peygamberlerin gönderildiği hakikatıdır. Dinler tarihinin de şehadetiyle
biz, zaten insanlara peygamberlerin geldiğini biliyor ve kabul
ediyoruz. En ücra yerlerde kimi vahşi kavimlerine bile, salt akılla
ulaşmaları mümkün olmayan tevhid ufkuna ulaşabilmeleri için sürekli
peygamber gönderilmiştir ki, bu hakikati gösteren yüzlerce delil
mevcuttur. Şayet, çoğu destan ve efsanelerin arkası, ilmî araştırmalarla
kurcalanıverse, hemen hepsinin arkasında peygamberlik hakikatlerinin
mevcelendiği görülecektir. Medeniyet görmemiş en vahşî zannedilen
insanların arasında dolaşıldığında dahi “her millet içinde mutlaka bir
uyarıcı geçmiştir” (Fatır/24) ayeti gözlerimizi kamaştırırcasına
tüllenecektir.
Evet, zamanın hemen her diliminde, küre-i arzın her yerinde şuur
sahiplerini, kötü ve eğri yolun encamından sakındırıp, onların
nazarlarını ulvî alemlere çeviren peygamberin zuhur etmediği tek bir
zaman dilimi ve tek bir ümmet yoktur. Cenab-ı Hakk, her yere ve her
topluluğa, o topluluğun genel keyfiyetine göre mutlaka bir uyarıcı
göndermiştir. Bu uyarıcıları, gönderildikleri ümmetlere -bunlar insan,
cin veya diğer ruhani varlıklar olabilir- rehberlik etmiş, onların
nazarlarını bulundukları süflî alemden, ulvî ve nuranî alemlere
çevirerek onları aydınlatmışlardır. Bu, aksine ihtimal verilmeyecek
derecede kat’i bir hakikattir.
Ancak, eskiden beri İslam alimlerince farklı mutalaa edilen bir mevzu
vardır ki, o da; cinlerin de kendi içlerinden, kendilerine hitap eden
peygamberlerin gelip-gelmediği hususudur. Acaba insanlar, Hz. Adem’le
(as) başlayıp Efendimiz’le (sav) sona eren bir peygamberler silsilesi
ile aydınlanıp, onların ruhanî iklimlerinde hayatlarını sürdürürken,
cinler de aynı peygamberlerin nuruyla mı aydınlanıyor, yoksa onlara da
kendi içlerinden birer peygamber mi gönderiliyordu?.
Bu hususla alakalı olarak geçmişten günümüze alimlerin değerlendirmeleri
biraz farklı olmuştur. Başta İbn Abbas, Mücahid, Kelbî, İbn Münzir, Ebu
Ubeyd gibi ilk müfessirler ki bu aynı zamanda cumhurun da görüşüdür,
“insanlara gönderilen peygamberler, aynı zamanda cin taifesinin de
peygamberidir. Onlar insanların arasında iken zaman zaman gidip cinleri
de irşad etmişlerdir” demişlerdir. Yani Hz. Adem (as), Hz. Nuh, Hz.
İbrahim.. insanların peygamberi oldukları gibi cin taifesinin de
peygamberleriydi; insanlığa getirmiş oldukları aynı hakikatleri onlara
da anlatıyorlardı.
Ancak Dahhak, İbn Abbas’tan başka bir rivayet daha nakleder ki, bu
görüşe göre, Cenab-ı Hakk cinlere ayrı, insanlara ayrı peygamberler
göndermiştir. İbn Abbas’la beraber bu görüşü paylaşanlar, “Ey cin ve
insanlar topluluğu! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?” (En’am/130)
ayetini delil olarak gösterirler. (Kurtubi, el-Camiu Liahkami’l-Kur’an,
7/85,86) Yani; “madem ki, burada cinler ve insanlar ayrı ayrı Cenab-ı
Hakk’a muhatap oluyor ve her iki gruba da, kendi içlerinden
peygamberlerin gelip gelmediği soruluyor; öyle ise, her iki taifeye de
kendi içlerinden peygamber gelmiş olması gerekir; aksi takdirde böyle
bir suale muhatap kalmaları makul sayılmayabilir” demişlerdir.
Ve yine, “Allah O’dur ki, yedi göğü ve yerden de o kadarını yarattı”
(Talak/12) ayetinin tefsirinde İbn Abbas’tan bir rivayete göre Efendimiz
(sav), “Başka alemlerde sizin Adem’iniz gibi Adem, Nuh’unuz gibi Nuh,
Musa’nız gibi Musa, İsa’nız gibi İsa vardır” (Münâvi, Feyzü’l-Kadir,
3/365) buyurmuşlardır.
Efendimiz’in bu tefsiri de göstermektedir ki, her aleme, o aleme mahsus
peygamberler gönderilmiştir. Cinlerin de, kendi başlarına bir alem
olduklarına göre düşünülecek olursa, onlara da kendi içlerinden birer
peygamberin gönderilmiş olması gayet mantıklı olsa gerek.
İbn Abbas, bir başka rivayette de şunları söyler: “Cinler, Allah’ın
dumansız ateşten yarattığı kullarıdır. Henüz dünyada insanın isminden
dahi eser yokken, Cenab-ı Hakk cinleri yaratmış ve dünyanın imarını
onlara yaptırmıştır. Fakat onlar daha sonraları yeryüzünde fesat çıkarıp
ilk babaları olan Can’la gönderilen İlahi ahkamı unutup şirazeden
çıkınca, Allah da (cc), tekrar Yusuf isminde bir peygamber gönderdi; ama
onu da şehid ettiler. Bunun üzerine cinler, göklerin sakinleri
tarafından yeryüzünden uzaklaştırılıp denizlere sürüldüler”… (İbn-i
Kesir, el-Bidaye, 1/49,50)
“Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı gelmiştir” (Fâtır/24), “Biz,
Rasul göndermedikçe (hiçbir kavme) azab edecek değiliz” (İsrâ/15)
ayetleri onlara da, ‘birini doğru yola sokmak için uğraşan’ manasında
bir “uyarıcı” ve ‘hakkı, hakikati tebliğ eden’ manasında da bir “Rasul”
gönderildiğini haber vermektedir.
Baştan buraya kadar naklettiklerimiz açık veya kapalı her şeyi,
sözlerini Efendimiz’e dayandıran, tefekkür ufukları nübüvvet meltemi ile
müteessir büyüklerimizin tefsir adına söylediklerinden ibaretti.
Naklettiğimiz bütün bu sözlerden anlaşılıyor ki, cinlere, insanlara
peygamber geldiği gibi kendi içlerinden de peygamber gelmiş olabilir…


Rivayetlerin Ortak Değerlendirmesi
İnsanoğlu
yaratıldıktan sonra, artık cinlerden peygamber gelmemiş gibi bir
anlayış güçlü gibi görünmektedir.
Daha önceki bölümde de ifade ettiğimiz gibi, selef-i sâlihinden
bazıları, insanlara gönderilen peygamberlerin cinlere de gönderildiğini
söylerken ki bu cumhurun görüşüdür- kimileri de cinnlere ayrı
peygamberlerin gönderildiğini söylemiş ve bu görüşlerini çeşitli
delillerle ortaya koymaya çalışmışlardır.
Bu hususta, fakirin
görüşlerine gelince, bu iki görüşün te’lifi istikametindedir:
1. İnsanlar henüz yaratılmadan önce gelip geçen cin taifesinin, o
devrede yeryüzünün halifesi olması itibariyle, onlara kendi içlerinden
peygamberlerin gönderilmiş olması ve bu peygamberlerin, kendilerine
yüklenilen irşad ve tebliğ vazifesini ifa etmeleri o dönem itibariyle
gayet tabiiydi ve onlar da bu vazifeyi hakkıyla eda etmişlerdir. Zira
cinlerin mükellef olmaları bunu gerektiriyordu ki, daha önce
zikrettiğimiz ayet ve hadisler de bu hususu desteklemektedir.
2. Hz. Adem’in (as) yaratılıp halife kılınmasından sonra ise, cinler
insanlara tâbi varlıklar haline getirildiklerinden bu dönemden sonra
insanlara gönderilen peygamberler, aynı zamanda cinlere de gönderilmiş
olabilirler. Zaten, İslam alimlerinin büyük çoğunluğu da bu görüşü
savunmaktadır.
3. Her iki görüşü te’lif edecek önemli bir nokta da bence şu olmaktadır;
Allah (cc) gönderdiği her peygambere, o peygambere has bir şeriat
vermemiştir. Kur’an-ı Kerim’den öğrendiğimize göre, sadece dört semavî
kitap vardır ve bazı peygamberlere de sadece bazı sahîfeler verilmiştir.
Halbuki bir hadiste ifade edildiği üzere onca nebinin yanında, bir de
313 mürsel peygamber gönderilmiştir. Ve bu peygamberlerin hepsi de,
risaletle görevlendirildiklerine dair Cenab-ı Hak’tan emir almışlardır.
Bu emri aldıktan sonra da behemehal irşad ve tebliğde bulunmuşlardır ki,
peygamberliğin gerçek manası budur. O halde, elinde ne bir hususi kitap
ne de hususi bir şeriat mevcut olan bu elçiler, kendilerine kitap
verilen peygamberlere tâbi olmuşlardır. Mesela, Hz. Musa (as) yolunda
belki yüzü aşkın peygamber gelmiştir. Ama bunların hepsi de Tevrat’ın
hükmü ile amel etmişlerdir. Hz. Davud (as) gibi cihan çapında bir
saltanatın sahibi peygamber dahi, saltanatı misyonunun bir buudunun
tezahürüydü. Hz. Davud’a verilen “Zebur”, evrad-u, ezkâr, zühd ve rekâik
gibi hususları ihtiva ediyordu. Yine Hz. İbrahim (as) döneminde birçok
peygamber vardır: Hz. İsmail ve yeğeni Hz. Lut (as) bunlardandı. O
dönemde câri olan ahkam ise, Hz. İbrahim’e (as) verilen “sahifeler”den
ibaretti. Hz. Mesih döneminde, İncilin ahkâmıyla amel eden nebi
bilmiyoruz. Hz. Zekeriyya (as) ve Hz. Yahya (as) gibi bu döneme ait olan
peygamberler de ihtimal ki tevratla amel ediyorlardı. Bunlardan başka
ehl-i keşfin istihracı ve zayıf kabul edilen bir hadisin işaretiyle
Halid b. Sinan adında, kendisine kitap ve şeriat verilmeyen bir
peygamber daha vardır ki onun Hz. Mesih’le Efendimiz arasında gelip
vazife yaptığı söylenmektedir. (İbn-i Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 1/296;
İbn-i Hacer, el-İsâbe, 1/466; İbn-i Esir, Üsdü’l-Ğâbe, 2/99)
Bütün bunlar gösteriyor ki, kendisine kitap veya şeriat verilen
peygamberler, kendilerine bağlı olan diğer peygamberleri, Cenab-ı
Hakk’ın emirlerini esas alarak onları tavzif edebilmekte ve irşad adına
onları yönlendirmektedirler. İhtimal bu peygamberler kendilerine inanan
cinlerin bazılarını da istihdam edebiliyor ve onları cin taifelerini
irşad etmede vazifelendiriyorlardı.
Bunun açık örneğini Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinde çok bariz olarak
görmekteyiz. Şöyle ki, cinler, “Nahle” denilen yerde Efendimiz’i
dinleyip, ardından da kendi kavim ve kabilelerini irşada gitmişlerdi
ki(Kurtubi, el-Camiu Liahkami’l-Kur’an, 16/210-216) bu topluluk,
Kur’an’da, “münzirîn” (uyarıcılar) ismiyle anılmaktadır. Haddizatında bu
sıfat, Kur’an-ı Kerim’de sadece peygamberler için kullanılan bir
tabirdir. Ayette: “Bir zaman cinlerden bir topluluğu, Kur’an dinlemek
üzere sana yöneltmiştik. O’na gittiklerinde birbirlerine “susun”
dediler. (Okuma) Bitince de uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler”
(Ahkâf/29)
Hulasa; insanoğlu yaratıldıktan sonra, artık cinlerden peygamber
gelmemiş gibi bir anlayış güçlü gibi görünmektedir. Kur’an’ın “münzir”
dediği cin taifesine, illada peygamber denilecekse, “peygamberler
tarafından tavzif olunan” manasında peygamber demek olur ki, böyle bir
tesmiye de yerinde olmasa gerek.




Kur’an-ı Kerim de Cinler

Cinnin Yaratılışı
Cinleri öz ateşten yarattı. (Rahman,15)
Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık. (Hicr Suresi, 27)
Kur’an-ı Kerim’de değişik lâfızlarda 32 yerde cinden bahsedilmektedir.
Bunlardan 22’si cinn, 5′i cânn, 5′i de cinnet olarak geçmektedir;

Cinn: İsra (88), Kehf (50), Zariyat (56), Rahman (33), Araf
(38,179), Neml (17,39), Fussilet (25,29), Ahkaaf (28,29), Sebe
(12,14,41), Cinn (1,5,6), En’am (100,112,128,130)

Cânn: Hicr (27), Rahman (15,39,56,74)

Cinnet: Hûd (119), Secde (13), Saffat (158) 2kez, Nâs (6)
“De ki: Cinlerden bir topluluğun dinleyip de şöyle söyledikleri bana
vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik.
Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. Kimseyi Rabbimize asla ortak
koşmayacağız. Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de
çocuk edinmiştir. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında
pekaşırı yalanlar uyduruyormuş. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse
cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık. Şu da gerçek
ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da,
onların taşkınlıklarını arttırırlardı. Onlar da sizin sandığınız gibi,
Allah’ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı. Doğrusu biz,
göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyledoldurulmuş
bulduk. Halbuki, biz onun bazı kısımlarında dinlemek için oturacak
yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini
gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere
kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?
Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda
olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk. Şu gerçeği şüphesiz anladık
ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah’ı âciz bırakamayacağız, başka yere
kaçmakla da elinden kurtulamayacağız. Doğrusu biz, o hidayeti işitince
ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne bir eksikliğe
uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar. İçimizde,
teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet
gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır. Hak yoldan sapanlara
gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” (Cinn Suresi 1-15)
“Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan
şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahrete
inanmayanların kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve
kendilerinin isledikleri suçları islemeleri için böyle yaparlar. Rabbin
dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları iftiraları ile başbaşa bırak.”
(En’am Suresi 112-113)
” Allah hepsini toplayacağı gün, “Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu
yoldan çıkardınz” der, insanlardan onlara uymuş olanlar, “Rabbimiz! Bir
kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin surenin
sonuna ulaştık” derler. “Cehennem, Allah’ın dilemesine bağlı olarak,
temelli kalacağınız durağınız” der. Doğrusu Rabbin hakimdir, bilendir.
Zalimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece
musallat ederiz. “Ey cin ve insan topluluğu! Size ayetlerimi anlatan,
bugünle karşılaşmamızdan siziuyaran peygamberler gelmedi mi?” “Kendi
hakkımızda şahidiz” derler. Dunya hayati onları aldattı da inkârcı
olduklarına, kendi aleyhlerinde şahidlik ettiler.”
(En’am Suresi 128-130)
“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp
gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp
gidebilirsiniz.”
(Rahman Suresi 33)
” Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan
rüzgârı da Süleyman’a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı
kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun
önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı
tattırırdık. Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar
(geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud
ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır! Süleyman’ın ölümüne
hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu
gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı
bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe Suresi
12-14)

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz