GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir :: 1 Arama motorları

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Hased; kıskanmak, çekememek

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Hased; kıskanmak, çekememek Bir Cuma Kas. 05, 2010 7:27 am

magaracı




Kötü huyların biri de haseddir. Hased, kıskanmak, çekememek demektir. Allahü teâlânın ihsân ettiği nimetin ondan çıkmasını istemektir. Faydalı olmayan, zararlı olan bir şeyin ondan ayrılmasını istemek, hased olmaz, “gayret” olur.
İlmini, mâl, mevki ele geçirmek, günah işlemek için kullanan din adamından ilmin gitmesini istemek gayret olur. Mâlını haramda, zulümde, İslâmiyeti yıkmakta, bid’atları ve günahları yaymakta kullananın malının yok olmasını istemek de, hased olmaz, din gayreti olur. Bir kimsenin kalbinde hased bulunur, kendisi buna üzülür, bunu istemezse, bu günah olmaz.
Kalbde bulunan hâtıra, düşünce, günah sayılmaz. Hâtıranın kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Kalbinde hased bulunmasından üzülmezse veya arzûsu ile hased ederse, günah olur, haram olur.
Bu hasedini sözleri ile, hareketleri ile belli ederse, günahı daha çok olur. Hadîs-i şerifte, “İnsan, üç şeyden kurtulamaz: Sû-i zan, tayere, hased. Sû-i zan edince, buna uygun harekette bulunmayınız. Uğursuz zannettiğiniz şeyi, Allaha tevekkül ederek yapınız. Hased etdiğiniz kimseyi hiç incitmeyiniz!” buyuruldu. Tayere, uğursuzluğa inanmakdır. Sû-i zan, bir kimseyi kötü zannetmekdir. Bu hadîs-i şeriften anlaşılıyor ki, kalbde hased hâsıl olması, haram değildir. Bundan râzı olmak, devamını istemek, haram olur.
Kalbe gelen düşünce beş derecedir: Birincisi, kalbde durmaz, defedilir. Buna “hâcis” denir. İkincisi kalbde bir zaman kalır. Buna “hâtır” denir. Üçüncüsü, yapmak ile yapmamak arasında tereddüd olunur. Buna “hadîs-ün-nefs” denir. Dördüncü derece, yapması tercîh edilir. Buna “hemm” denir. Beşinci derecede bu tercîh kuvvetlenip, karar verir. Buna “azm” denir.
İlk üç dereceyi melekler yazmaz. Hemm, hasene ise yazılır. Seyyie ise, terk edilirse, sevap yazılır. Azm olursa, bir günah yazılır. İşlemezse, bu da af olur.
Hadîs-i şerifte, “Kalbe gelen kötü şey söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe af olur” buyuruldu. İnsanın kalbine, küfür veya bid’at i’tikâdı olan bir düşünce gelince, bundan üzülür ve hemen reddederse, bu kısa düşünce, küfür olmaz...

2 Geri: Hased; kıskanmak, çekememek Bir C.tesi Kas. 06, 2010 1:05 am

magaracı




Hased edenin zararı kendisinedir

Hased edenin zararı kendisinedir. Hased olunanın, dünyada ve âhirette, bundan hiç zararı olmaz. Hatta faydası olur. Hased edenin ömrü üzüntü ile geçer. Hased ettiği kimsede nimetlerin azalmadığını, hatta arttığını görerek, sinir buhrânları geçirir. Hasedden kurtulmak için, ona hediyye göndermeli, nasîhat vermeli, onu medh etmelidir. Ona karşı tevazu göstermelidir. Onun nimetinin artmasına duâ etmelidir.
İnsan bir kimsede bulunan nimetin ondan gitmesini istemeyip, kendisinde de bulunmasını isterse, hased olmaz. Buna (gıbta) imrenmek denir. Gıbta güzel bir huydur. İslâmiyetin ahkâmına, yani farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya riâyet eden, gözeten sâlih kimseye gıbta edilmesi vâcibdir. Dünya nimetleri için gıbta etmek tenzîhen mekrûh olur.
Hadîs-i şerifte, “Allahü teâlâ, mümin kuluna gayret eder. Mümin de mümine gayret eder” buyuruldu. Allahü teâlâ, gayretinden dolayı, fuhşu haram etmiştir. Allahü teâlâ, “Ey Âdemoğulları! Sizi kendim için yarattım. Her şeyi de sizin için yarattım. Senin için yarattıklarım, seni, kendim için yaratılmış olduğundan men ve gâfil ve meşgûl etmesin” buyurmuştur.
Başka bir hadîs-i kudsîde, “Seni kendim için yarattım. Başka şeylerle oyalanma! Rızkına kefîlim, kendini üzme!” buyurmuştur. Yûsüf aleyhisselâmın, “Sultânın yanında benim ismimi söyle!” demesi gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, senelerce zindanda kalmasına sebep oldu. İbrâhîm aleyhisselâmın, oğlu İsmâîl’in dünyaya gelmesine sevinmesi, gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, bunu kurbân etmesi emir olundu...
Gayret, bir kimsede olan hakkına, onun başkasını ortak etmesini istememekdir. Allahü teâlânın gayret etmesi, kulunun kötü, çirkin şey yapmasına râzı olmamasıdır.
Kulun vazîfesi, dilediğini yapmak değildir. Ona kulluk etmektir. Onun emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Her dilediğini yapmak, Allahü teâlâya mahsûstur. Yalnız Onun hakkıdır. Kulun kendi dilediğini yapması, günah işlemesi, Allahü teâlânın hakkına ortak olmak olur.


3 Geri: Hased; kıskanmak, çekememek Bir Paz Kas. 07, 2010 6:25 am

magaracı




Hased ve gayret

Hased, kötü bir huydur, kalb hastalığıdır. Kalbi kötülüklere açmak demektir. Kalbinde kötü, çirkin düşüncelere yer vermek, çirkinleri güzellere ortak etmek olur. Kalbin buna râzı olmaması, çırpınarak mani olması, gayret olur.
Ensârın reîsi olan Sa’d bin Ubâde, “Yâ Resûlallah! Zevcemi yabancı erkekle bir yatakta görsem, dört şâhid görmeden öldüremez miyim?” deyince, “Evet, öldüremezsin” buyurdu. Sa’d buna cevâben, “Dört şâhid, mahkeme kararı lâzım ise de, buna tahammül edemem. Hemen öldürürüm” deyince, Resûlullah, “Reîsinizin sözünü işitiniz! O çok gayûrdur. Ben ondan daha çok gayûrum. Allahü teâlâ, benden daha çok gayretlidir” buyurdu.
Yani böyle gayret olmaz. Ben ondan daha gayretli olduğum halde, İslâmiyetin dışına çıkmam. Allahü teâlâ, en çok gayretli olduğu halde, bu fuhşun cezâsını hemen vermez, demek istedi. Sa’dın haklı olan cezâyı vermekte acele etmesinin doğru olmadığına işâret buyurdu.
Kadının ortağına gayret göstermesi câiz değildir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir gece hazret-i Âişe’nin odasından çıktı. Hazret-i Âişe, zevcelerinden birinin yanına gittiğini zannederek gayret eyledi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” gelince, üzüldüğünü anlayıp, “Gayret mi eyledin?” buyurdu.
Aişe validemiz, “Benim gibi bir zavallı, senin gibi, varlıkların en şereflisi, mahlûkların en merhametlisi bir zât için gayret etmez mi?” dedi.
Buna cevâb olarak, “Şeytanının vesvesesine uymuşsun” buyurdu. “Benim yanımda şeytan mı var? Yâ Resûlallah!” deyince, “Evet var” buyurdu.
“Ey Allahın Resûlü! Senin yanında da var mı?” deyince, “Evet benim yanımda da var. Fakat, Allahü teâlâ, beni onun vesveselerinden muhâfaza etmektedir” buyurdu. Yani, benim şeytanım, iman etti, bana hayırlı şeyleri hâtırlatır, buyurdu.
Bir hadîs-i şerifte, “Allahü teâlâ, kimseye ihsân etmediği iki nimetini bana ihsân eyledi: Şeytanım kâfir idi. Onu Müslüman yaptı. İslâmiyeti yaymakta, bütün zevcelerimi bana yardımcı eyledi” buyuruldu.
Âdem aleyhisselâmın şeytanı kâfir idi. Zevcesi hazret-i Havvâ, Cennette şeytanın yemîn etmesine aldanarak, Âdem aleyhisselâmın hatâ etmesine sebep oldu.
İnsanların Allahü teâlâya gayret etmeleri, haram işlenmesini istememekle olur...


4 Geri: Hased; kıskanmak, çekememek Bir Paz Kas. 07, 2010 6:30 am

magaracı




Kalbi hastalıktan kurtarmak için...

Dünyâda ve âhirette saâdete kavuşmak, râhat ve neşeli yaşamak için îmân etmek yani Müslümân olmak lâzımdır. Îmânı olup İslâmiyyete uyan kimseye, Müslümân denir.
İbâdet, emirleri yapmak, takvâ ise, harâmlardan sakınmak demektir. İbâdetlerin doğru olması için, nasıl yapılacaklarını öğrenmek ve öğrendiklerine uygun olarak yapmak lâzımdır. İhlâs, gerek beden, gerek mal ile yapılan farz veyâ nâfile bütün ibâdetleri, Allah rızâsı için yapmaktır. Mal, mevki, hürmet, şöhret kazanmak için yapılan ibâdette ihlâs olmaz, riyâ olur. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

“MUHLİS” VE “MUHLAS”
“Bütün mü’minler ibâdet yaparken, Allahü teâlâ emrettiği ve beğendiği için yapmaya niyyet ediyorlar. Böylece ihlâs ile yapıyorlar. Fakat bütün işlerin, iyiliklerin hep ihlâs ile yapılması ve bu ihlâsın kalbe hemen gelmesi lâzımdır. Bâzı kimselerde, ibâdetlere başlarken yapılan niyyet, ihlâs, zahmet çekerek, kendini zorlayarak hâsıl oluyor ve kısa bir zamân devâm ediyor. Sonra kalbe nefsin arzûları geliyor. Devâmlı ihlâs sâhiplerine Muhlas denir. Zahmet çekerek elde edilen, devâmsız ihlâsın sâhiplerine muhlis denir. Muhlas olana, ibâdet yapmak, tatlı ve kolay olur. Çünkü bunlarda, nefislerinin arzûsu ve şeytânın vesvesesi kalmamıştır. Böyle ihlâs, insanın kalbine ancak bir velînin, evliyânın kalbinden gelir.”
İbâdete başlarken nefis ve şeytân ile mücâdele ederek, devâmsız olan ihlâs elde edilebilince, böyle ihlâs ile yapılan ibâdetler de, zamânla nefsi zayıflatır, devâmlı ihlâs elde etmeye sebep olur. Fakat buna kavuşmak senelerce sürebilir.
Zamanımızda ültra viyole şuâlarının, mikropları öldürdüğü bilinmektedir. Verem hastaları sanatoryumlarda şuâ tedâvîsi ile ciğerlerini temizliyor. Ültra viyole ışınlar, ciğerleri temizlediği gibi, kalb aynasını temizleyen, kalbi hastalıktan kurtaran şuâlar da vardır. Bu şuâlara, nûr, feyiz denmektedir.
Kalbin hasta olması, nefse uyarak harâmları beğenmesi, bunlara düşkün olması demektir. Ültra viyole ışınlarını güneş yayıyor. Nûrların saçıldığı kaynak ise, evliyânın kalbleridir. Evliyânın kalbleri, 14. ay gibidir. Ay, Güneş’ten aldığı ışıkları saçıyor. Evliyânın kalbi de, Resûlullah efendimizin güneş gibi nûr saçan mübârek kalbinden saçılıp, kendilerine gelen nûrları cihâna yaymaktadır. Eskiden evliyâ çok idi. Şimdi bunlar toprak altındadır. Fakat, insan ölünce, kalb ve rûh ölmez. Hattâ rûh, beden kafesinden kurtulduğu için, dahâ kuvvetli olur. Bugün, her yerde, her odada elektro manyetik dalgaların var olduğunu biliyoruz. Bunları almak, duymak için, alıcı meselâ radyo, televizyon gibi âletler lâzımdır. Bunun gibi her yerde de nûr şuâları vardır. Bunları almak, faydalanabilmek için de, bir kuvvet, bir âlet lâzımdır. Bu alıcı kuvvet, yine kalbdir. Kalbler, fosforessans hâssası olan madde gibidir. Aldığı nûrları, karanlık kalblere saçarak, onları parlatır. Güzel bir şeyi görmek kalbe tesir ettiği gibi, o şeyi düşünmek de kalbe tesir eder.

EVLİYAYI SEVMEK LAZIM...
Mü’min çok yaşayıp, ibâdetleri ve takvâsı arttıkça, kalbinin alabileceği nûr miktârı da artar. Fakat bu nûrları, feyizleri çabuk ve çok alabilmek için, bir velîyi, evliyâyı sevmek lâzımdır. Böyle bir evliyâ bulunur ve sohbetinde, yanında bulunarak yahut kitaplarını okuyarak, onun sevgisi de kazanılırsa, dahâ çok feyiz, nûr alınır.
Netice olarak elektrik, bakır tel ile iletiliyor. Radyo vericisi ile alıcısı, birbirine elektromanyetik titreşimlerle bağlanıyor. Kalbleri birbirine bağlayan bağın da, muhabbet olduğu kitaplarda yazılıdır. Bir insan, bir velîyi görüp konuşarak veyâ kitâplarını okuyarak, onun İslâmiyyete tâm bağlı olduğunu, deryâ gibi ilim sâhibi olduğunu, güzel ahlâkını, herkese iyilik yaptığını anlayıp sever. Resûlullah efendimizi çok sevdiği için, Onun izinde bulunanı da sever. Seven, sevdiğine itaât eder, onun yolundan gider. Böylece sevdiğinin hâli ile hallenir, kalbi hastalıktan kurtulur, sâlih, iyi bir kul olur.

Sponsored content


Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz