GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 3 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 3 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

ANADOLU'DA arkeobotanik çalışmaları

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 ANADOLU'DA arkeobotanik çalışmaları Bir Paz Ağus. 22, 2010 5:09 am

CANTAR




Bitkisel ürünler, Önasya'da, her zaman yasamsa bir rol oynamıştır; çoğunlukla
yiyecek olarak karşımıza çıkarken, yakıt, inşaat malzemesi, ilaç gibi
kimlikler de kazanmıştır. Endüstri öncesi toplumların en önemli ekonomik
faaliyeti olan tarım, eski uygarlıkların araştırılmasında odak noktası
olmalıdır. Geçmişyeki bitkilerin araştırılması, halkın çoğunluğunu oluşturan
köylülerin gündelik yaşamlarını aydınlatacağı için de önemlidir.


ARKEOLOGLAR, 1960'lara kadar kazıların amacının öncelikle, sanat tarihi
araştırmaları ve yazılı kaynakların bulunması olduğuna inanıp, hayvan ve bitki
kalıntılarına çok az önem gösterdiler. 1960'ların sonunda beliren ''Yeni
Arkeoloji '' yaklaşımı, arkeoloji pratiği açısından iki önemli değişikliğe yol
açtı: Birincisi, eski insan topluluklarının birbirleriyle bağlantılı oluşumlar
-sistemler- olduğu anlayışının ortaya çıkmasıdır. Bu sistem kapsamındaki tüm
unsurlar önemlidir ve hiçbir yerleşimin ya da tarihi olayın birbirinden
soyutlanarak incelenmesi mümkün değildir. İkincisi ise, arkeolojik
belgelerin elde edilmesi ve yorumlanmasının da kendi içinde sorgulanabilir
ve tartışılabilir bir konu haline gelmesidir.

Geçmişin anlaşılması için beslenme biçimi ile tarımın biribrini tamamladığı
düşüncesi, biyolojik kalıntıların toplanması, gerçekten yoğun bir ilgi
uyandırmıştı. Biyolojik kalıntılar özenle toplanmaya başlandı. bitki
kalıntılarını suda yüzdürme yöntemiyle toplama kemikler için kuru olarak
lekten geçirme gibi yeni teknikler geliştirildi ve bu teknikler, toprak,
polen ve peyzaj tarihinin raştırılması için kullanılmaya başlandı.

Bu noktada, bitkisel kalıntılar üzerinde çalışmalarını sürdüren
arkeobotanikçiler, arkeologların yanında görev aldılar. Arazi, laboratuvar ve
bilgisayar olmak üzere üç alanda çalışan arkeobotanikçilerin çalışmaları önce
arazide başlar. Arkeobotanikçiler, toprak parçalarının batıp, içindeki
kömürleşmiş bitki ratıklarının su yüüzne çıkması ve sonra süzülerek ayrılması
ilkesine dayanan, yüzdürme mekanizmalarının kurulrp, örnekelerin toplanmasına
danışmanlık ederler. Örnek toplama stratejisi, kalıntıların doğal yapısına ve
bölgedeki raştırma konusuna yugun olarak gelişitrilir.

Arkeobotanikçiler, yüzürme işleminde görev almamışlarsa, yöre florası
konusunda araştırma yürütüp, köylülerle konuşarak, yöresel ürünler ve yabani
gıdalar konusunda bilgi edinirler.

Labratuvarda ise steroskobik mikroskop yardımıyla, zaman alan bir destek
çalışması yüürtülür. Kömür ve tohum gibi çeşitli tiplerde bitki içeren
örnekler, dikkatle ayrılarak sınıflandırılır. Tohum türlerinin belirlenmesi,
tanınmayan eski tohumların, referans olarak kullanılan dikkatle
sınıflandıırlmış günümüz tohumlarıyla karşılaştırılması gibi basit bir ilkeye
dayanır. Karşılaştırma işlemi bittikten sonra, isimlendirilen ve sayımı
yapılan tohumlarla ilgili sonuçlar bilgisayara geçirlir ve yorumlama işlemi
başlar.

Bütün bu tohumların, eski insanların yaşamındaki anlamının bulunması
arkeobotanikçilerin işlerinin en zevkli bölümüdür.

Tohumlar Ne Anlama Geliyor


Yangın geçirmiş tabakalardan ele geçen kalıntılar çoğunlukla depolanmak için
temizlenmiş ürünlerden;örneğin siloda saklanan buğday tanelerinden ya da
küplere konmuş mercimeklerden oluşuyor. Yanmış tabakalar, küller ya da dam
çöküntüleri arasındaki kalıntıları kaydetmek ve yorumlamak, zaman zaman zorlu
bir süreç gerektirir.

Örneğin M.Ö. 6. yüzyılda Sardes'te Pers istilası sırasında yanmış bir odada
yedi arpa, iki ekmeklik buğday ve bir nohut yığını bulundu. Çoğu zaman
tohumlar küplerde depo edilmiş olarak bulunur. Çuvallarda depolanmışsa, çuval
yangına dayanamadığından, tohumlar bu yanmış odada olduğu gibi, zemine
yığılmış bir halde kalır. Duvarındibinde duran sarmısakların ise duvarda asılı
olan kabından düştüğü sanılıyor. Buluntulardan arpanın, bölge insanının
beslenme alışkanlığında önemli bir yer tuttuğu ve diğer tahılların göreli
olarak daha az tüketildiği sonucuna varıyoruz. Ne var ki bu kalıntılar bir
odada, bir günde bulunanların anlık bir fotağrafıdır ve genelleme yapmak için
uygun olmayabilir.

Öte yandan ocak, çöp yığını ve çukurlardan elde edilen yüzdürme örnekleri,
bitkisel ürünlerin kullanımı konusunda daha kapsamlı bir açıklama getirir.
Çünkü kalıntılardaki küller, genellikle birçok etkinliğin sonucu olarak
bilikir. Sardes kenti, yangın tabakaları arasında korunagelmiş tohum
kümelerinin nasıl değişik ve tamamlayıcı sonuçlar verebileceğini gösteren iyi
bir örnektir. Yangın tabakalarının yanında bir dizi yanmamış katlardan
yüzdrme yöntemi ile alınan örneklerin tümünde arpa bulunduğu, buğdayın ise
sadece örneklerin %60'ında mevcut olduğu görülmüştür.Bu bulgular arpanın o
dönemdeki önemini doğrulamaktadır. Yangın tabakalarında görülmeyen, fakat
yüzdürme işlemiyle elde edilen, akdarı, adi mürdümük, burçak, üzüm, badem ve
keten gibi ürünler vardır. Bu incelemede sarmısağa rastlanmamıştır. Otlar ve
baharatlar küçük miktarlarda kullanıldığı için, arkeolojik kayıtlarda adları
ender olarak geçer. Bu tip bitkilere gemi kalıntıları gibi istisnai ortamlarda
sıklıkla rastlanır.

Çömlek aprçaları veya sikkelerin aksine, dönemini yansıtan kanıtlar taşımayan
bitki kalıntılarının yaşı, dikkatli stratigrafik kazılarla belirlenmelidir.

Tarımın Kökeni


Tarımın gelişmesi hızlı nüfus artışı, tarım köylerinin yayılması gibi sonuçlar
doğururken, Mezopotamya'da ilk okur-yazar uygarlıkların ortaya çıkışında
önemli bir rol oynamıştır. Yakın zamana kadar, bu dikkata değer buluşu
aydınlatan az sayıda kanıt vardı.

Tarım öncesi ve erken dönem tarım yerleşimlerinde, bitki kalıntılarının ve
kemiklerin toplanması oldukça zordur. Erken dönem tarım uygulamaları ile avcı
toplayıcı kültürlerin anlaşılması, birbirini tamamlayan çalışmalardır.

Botanikçiler, buğday, arpa, mercimek ve nohut gibi ürünlerin aybani
atalarının sadece Önasya'da yetiştiğini kanıtladılar;bu ürünlerin burada
seçilerek kültür formuna dönüştürüldüğünü düşünüyorlar. Arkeologlar,
akzılardan çıkan örneklere radyokarbon testi uygulayarak, Önasya'daki Neolitik
Çağı köylülerinin 10.000 yıl önce çiftçilik yaptıklarını kanıtladılar.

Üst Paleolitik insan, çevresinde bulduğu yabani bitkileri toplayarak ve yabani
hayvanları avlayarak besleniyordu. Dicle nehrinin kolu üzerinde bulunan Hallan
Çemi'de civardaki meşe ormanlarındanyabani bağdem, yabani baklagiller, antep
fıstığı gibi ürünleri toplayarak beslenen insanların beslenme sisteminde,
sivri saz (Seirpus mantimus) ve yalancı sarmaşık da (Polygonum) bulunuyordu.
Ayrıca, belkide başarısız bir yağ çıkarma işleminin kalıntısı olan, kalın bir
tabaka kömürleşmiş yabani horoz ibiği çiçeği meyveleri (Gundelia tournefortii)
bulundu.

Kuzey Suriye veIrak'ta yer alan Abu Hureyra ve M'lefaat yerleşimlerindeki iyi
inşa edilmiş ve büyük bir olasılıkla bütün yıl boyunca kullanilmış olan avcı
ve toplayıcı köylerde, step ormanlarının içinde yer alan az sayıda orman
bitkisi kullanılmıştır. Büyük miktarlarda yabani tahıl, bakliyat ve menengiç
(Pistacia) de diğer çeşitlerin yanı sıra toplanıyordu.

10.000 yıl önce, Bereketli Hilal'in üzerinde yaşayan avcı toplayıcılar
tahılların atası olan bazı yabani tohumları ekmeye başladılar. Toplanarak
ekilen bu tohumlar, daha çok yaşama şansı bularak kültür tohumları haline
geldiler. Ve zamanla bu ürünler insan müdahalesi olmadan tohumlarını dağıtma
yeteneğini kaybettiler. Çünkü artık tohumlar, olgunluk döneminde dağılıp
saçılmak yerine, başağın üzerinde kalıyordu. Bu değişimin çiftçiler için büyük
bir avantaj olduğu açıktır.

Tarımın ilk kez tam olarak Önasya'nın hangi kesiminde ortaya çıktığı hala net
olarak bilinemiyor. Bugünkü tahılların yabani atalarını oluşturan bitkilere,
Bereketli Hilal'in hemen hemen bütün yerleşimlerinde rastlamak mümkündür.
Arpa, mercimek ve bezelyenin yabani ataları bütün bu bölgeye yayılmışken,
yabani çatal siyez buğdayı (Tiriticum diccoum) yaygın olarak Doğu Akdeniz'de,
yabani kaplıca buğdayı (Tiirticum monococcum) daha çok Güney Anadolu ve
çevresinde, yabani nohut ise Güney Doğu Anadolu'da dar bir bölgede
görülmektedir.

Tarım tekniklerinin büyük olasılıkla çok çabuk yayıldığı ve bugünkü
tahılların, Neolitik atalarını oluşturmak üzere seçilerek kültür formları
haline dönüştürülen tohumlerın değişik alanlardan toplandığı düşünceleri,
tarımın, nerede ve ne kadar geniş bir alanda başladığının, hiçbir zaman tam
olarak anlaşılamamasına neden oluyor.

Avcı toplayıcıların neden çiftçilik yapmaya başladıkları önemli bir
sorudur.Çiftçiliğin başlamasından 2000 yıl önce, Buzul Çağı'nın sona ermesiyle
dünya ölçeğinde çevresel değişiklikler olmuştur. Polen diyagramları,
ormanların güünmüzden daha ılıman ve nemli bir iklim sayesinde Anadolu'nun
steplerine kadar yayıldığını göstermişitr. Bu çevresel değişimlerin sonucu
olarak gelişen, avcı toplayıcı yaaşmdaki nüfus artışı ve buna bağlı olarak
gelişen artan yiyecek gereksinimi, ilk tarımsal denemelerin yapılmasına neden
olmuştur. Ancak bu aşamanın anlaşılması konusunda karşımıza çıkan en önemli
engel, bu evreye ait bilinen yerleşim sayısının azlığıdır. Anadolu'da sadece
iki tane, hemen Neolitik döneme tarihlenenyerleşimde kazı yapılmıştır
(Pınarbaşı ve Hallan Çemi). Aynı durum Erken Neolitik için de geçerlidir.
Erken Neolitik Dönem bitki kalıntıları, sadece, M.Ö. 7500-7600 yıllarında
çiftçiliğin görüldüğü Çayönü'nde bulundu.

Değişen Ürün, Değişen Kültür


İster Önasya'da, ister Kuzey Amerika bozkırlarında olsun, hangi ürünün, nasıl
yetişitrileceğini, tüketiciye ye da merkezi hükümete bağlı olan piyasa
belirler. Üürnün seçilmesi hiçbir zaman şansa bırakılmaz. Ancak bu yaklaşım,
arkeolojik bitki kalıntılarına nasıl uygulanır?

Bu durumda kaplıca ve çatal siyez buğdayları, incelemek için güzel
örneklerdir. Kavuzları ve bu eski hububatların diğer buğdaylardan ayrılmasını
sağlayan kalın kabukları, depolanma sırasında ürünü vebadan korur.

Erken çiftçilik döneminde öncellikle kullanılan kaplıca ve çatal sitez
buğdayları, batıda Britanya Adası'na, doğuda ise Hindistan'a kadar
yayılmıştır. Günümüzde ekimi bazı yüksek dağlar dışında oldukça sınırlıdır.

Türkiye'de bulunan arkeobotanik kanıtlar, kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının
M.Ö. 300 yıl öncesine kadar makarnalık ve ekmeklik buğday ile arap gibi diğer
tahılların yanı sıra yetişitrilmiş olduğunu gösterir. Daha sonra Erken Tunç
Çağı'nda, kaplıca ve çatal siyez buğdayları Güneydoğu Anadolu'nun arkeolojik
kayıtlarından aniden silinmiş ve asla tekrar ortaya çıkmamıştır. Bu durumun
aydınlatılmasında görev alan araştırmacıların yolu Karadeniz dağlarına
düşüyor. Çünkü kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının hala az miktarda
yetiştirildiği köylerden birkaçı Kuzey Anadolu'daki nemli Karadeniz
dağlarındadır.

Buralarda çiftçilerle yapılan konuşmalardan, kaplıca ve çatal siyez
buğdaylarının nemli ve sıcak yazlarda gelişen mantar hastalıklarına karşı
dayanıklı olması nedeniyle tercih edildiğini öğreniyoruz.Kaplıca ve çatal
siyez buğdaylarının yüksek kaliteli tavuk yemi ve bulgur olarak da çok değerli
olmasına rağmen, ekim alanları hızla azalıyor.

"Günümüzdeki bu hızlı azalma ile "Erken Tunç Çağı" ndaki azalma arasında bir
paralellik olabilir mi?" sorusu akla geliyor. Köylüler bu konuda ipucu
olabilecek şu bilgileri verdiler:

Öncelikle verimi düşük olan kaplıca ve çatal siyez buğdaylarını devlet
desteklemiyor. Buğday tüccarlarının ekmeklik buğday alırken, bu buğdaylar gibi
azınlıklarla ilgilenmemeleri ise başka bir neden... Görüldüğü gib, Karadeniz
dağlarındaki ekim alanlarında yaşamayan ve hastalıklara karşı daha az dirençli
olan ekmeklik buğdaay, modern piyasa ekonomisine daha iyi uyum sağlamış.

Erken Tunç Çağı'na dönersek, Güneydoğu Anadolu'da bu çağın en belirgin
özellikleri, yerleşim yoğunluğundaki artış ve araziye yayılmış küçük köylerden
kasabaların çevresine kurulan köylerle birlikte daha hiyerarşik bir düzene
geçiş olarak özetlenebilir. Bu değişimin tarıma yansıyan etkisi için ortaya
atılan en akılcı teori kısaca şöyle özetlenebilir: Çoğalan şehirli nüfusun
artan ihtiyaçları, çiftçileri, ekmeklik ve makarnalık buğdaylar gibi
gübrelemeye bağlı olarak verimi arttıran ve hasat sonrası kolay işlenebilen
ürünler yetiştirmeye yöneltmiştir. Bu iddia, günümüzde çeşitli buğday
türlerinin, çeşitli gübrelerle deneysel ekimi yapılarak test ediliyor. Ege
bağlantılarıyla birlikte Batı Anadolu'daki ve alçak bölgelerdeki eski
çiftçilik hakkında ne kadar çok şey öğrenebilirsek, eski eski tarım
yöntemlerinde de daha fazla çeşitlik bulmayı umabiliriz.

Tarım teknikliklerindeki çeşitlilik beslenme alışkanlıkları için de söz
konusudur. Türkiye'de en yaygın arkeobotanik kalıntı olan arpayı hayvan yemi
ya da malt yapımı için kullanıyoruz: ama arpanın geçmişte insan hayatında
önemli bir besin olarak yer aldığına dair arkeolojik kanıtlar var.

Sarde ve Gordion'da bulunan, M.Ö. 500 yıllarına ait yangın geçirmiş odaların
külleri arasında, arpa kabuklarıyla dolu çömleklere rastlanmıştır. Bunlar arpa
tanelerinin ayıklanmasından arta kalan kabuklardır. Bu zahmetli kabuk çıkarma
işi sadece insanların tüketimi içindi, hayvan yemi olarak kullanılan arpalara
bu ayıklama işlemi yapılmaz.

Eski yazıtların yorumlanmasından ortaya çıkan kanı, insan besini olarak
arpanın, buğday kadar önemli olduğudur. Günümüz Türkiyesinde nadiren insan
besini olarak kullanılan arpanın, besin olarak önemini ne zaman kaybettiği
merak konusudur. Uzmanlar, benzer iki durumdan bahsediyor. Anadolu'da hayvan
yemi olarak yetiştirilen burçak ve acı bakla, zehir içerdiği için insan besini
olarak kullanılmıyor. Ancak her iki ürünün de neolitik dönem ve sonrasına ait
arkeobotanik örnekleri bol miktarda bulunuyor. Bu iki ürüne mutfak alanlarında
rastlanmış olması, besin maddesi olarak kullanıldığını düşündürüyor. Acı bakla
ve burçak yeterince pişirildiğinde ve karışık bir beslenme biçiminin parçası
olarak kullanıldığında yararlı birer besin oluyorlar. Bu örneklerin ışığında,
günümüzün gıda maddeleri hakkındaki düşüncelerimizi geçmişe uyarlarken,
dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.

Arkeoloji ve Yazılı Kaynaklar

Tarihi dönemlerle ilgili arştırma yapan arkeologların, ihityaç duydukları
bütün biliglere, buldukları yazılı kaynaklarla ulaştıklarını düşünme
eğilimleri vardır. Bu eğilim, Genç Tunç Çağı ve sonrasına ait arkeobotanik
veye zooarkeolojik verilerin gerçekten önemsenmemesine sebep olmuştur. Ne
yazık ki, yazılı belgeler, tarım ekonomisinin dinamiğini anlamamız için
yeterli bilgiyi nadiren içermektedir. Ayrıca tarım ürünlerine ait terimlerin
çevirisi de oldukça sorunludur. Örneğin, Boğazköy'den çıkarılmış Hitit
dönemine ait on binlerce tabletin hemen hepsi diplomasi, hukuk, din veya
mitoloji ile ilgili ayrıntılar içermektedir. Yazıları tamamen anlamış olsak
da, bu tabletlerden Hitit tarımı ile ilgili nitelikli bilgi edinemeyiz.

Hititçedeki ürün terimleri bugüne kadar tam olarak anlaşılamasa da
Dilbilimciler, Sümer terimlerinin Hititler tarafından aynı anlamda fakat
kısaltılmış olarak kullanıldığını varsaymışlardır. Orjinal Mezopotamya
metinlerinde ve aynı anlamda kullanıldığı varsayılan Hitit metinlerinde
sıklıkla kullanılan " ZIZ " terimi dilimize çatal siyez buğdayı olarak tercüme
edilir.

Hoffner, Genç Tunç Çağı'nda çatal siyez buğdayına ait verilerin azaldığını
gösteren arkeobotanik veriler dayanarak " ZIZ " in aslında ekmeklik buğday ya
da buğday için kullanılan genel bir terim olduğunu öne sürmüştür. kaman
Kalehöyük' te bulunan arkeobotanik veri analizleri, çatal siyaz buğdayının
sadece az miktarlşarda bulunduğunu doğruluyor. Ekmeklik buğday, Hoffner'in
düşüncelerini doğrularcasına, en fazla bulunan buğdaydır.

Hitit yazıtları tarım teknikleri ve bitkisel ürünler hakkında ilginç bilgiler
içermekle beraber arkeobotanik bilgilerle desteklenerek kullanılmalıdır.
Klasik Çağ ve Ortaçağ için de tamamen aynı durum geçerlidir. Anadoluya yeni
ürünlerin geldiği ve önemli tarımsal gelişmelerin olduğu açıktır, ancak bu
konuda tarihi belgeler yetersizdir.

Başta Anadolu olmak üzere, Önasya'daki arkeobotanik araştırmalar henüz
başlangıç aşamasındadır. Günümüzde sayıca az ama her geçen gün artmakta olan
araştırmacılar, arzide hala tohum türlerinin belirlenmesine ve yorumlanmasına
yarayacak sorular konusunda temel teknikler üzerine çalışmaktadırlar. Az
sayıda ama oldukça önemli olan, tohum konulu toplantılar yapılıyor. Türkiye'de
seri halinde yürütülen kazılarda, geniş çaplı bitki ve hayvan kalıntıları
arştırmaları yapılmaktadır.

Örnek toplama stratejisi geliştirmek, modern floranın tanınması, tohumları
mikroskopta tanımlamak ve günümüz çiftçileriyle etnokrafya çalışmaları yapmak,
arkeobotanik çalışmaların temelini oluşturur ve arkeologları doğru sorulara
yöneltir.

Bir kazıdan yeni çıkarılmış her bitki kalıntısı yeni keşiflere yol açabiliyor.
Arkeobotanik, ister tarımın yeni başladığı tarih öncesi dönemler olsun, İster
yazının bulunduğu dönemler olsun, insanoğlunun geçmişine ışık tutabiliyor.

Arkeobotaniğin Hammaddeleri


Toplanma ve yorumlama stratejileri atmamen farklı olan iki grubu şöyle
tanımlayabiliriz :

Makro Kalıntılar: Tohumlar ve tahta parçaları gibi çıplak gözle
görülebilecek kadar büyük olan bitkisel kalıntılardır. Birçok Önasya ülkesinde
olduğu gibi çölümsü kurak bölgelerde, bitkisel kalıntılar diğer arkeolojik
kalıntıların içinde korunabilirler. Kışların nemli geçtiği Türkiye' de ise,
bitkiler hayvanlar tarafından yenmekten kurtulsalar bile çürürler. Botanik
kalıntılar biyolojik olarak çürüyemeyen artıklardan oluşur. Kömürleşme ise
korunmak için en iyi yoldur. Ateşle temas eden tohumlar, odunlar ya da diğer
bitki parçaları çoğu zaman yanarak kül olur, tamamen yanmayanlar ise
kömürleşir. Çoğunluğu karbonlaşan bu kömürlerin içinde başka organik
maddelerde bulunabilir. Kömürleşmiş bir tohumdan lipid ve DNA' nın
ayrılabilmiş olması bu bilgiyi doğruluyor.

Hayvanların otlamasıyla, sindirim sistemlerine geçen tohumlar doğal olarak
dışkılarında da bulunur. Dışkıların yakılmasıyla bu tohumlar arkeolojik
kayıtlara kömürleşmiş kalıntılar olarak geçerler. Çeşitli tohumların birarada
bulunduğu gübreler ilginç arkeobotanik örnekler oluştururlar.

Mikro Kalıntılar: polenler, sporler, fitolitler (phytolithler)
mikroskopta incelenmesi gereken küçük parçacıklardır. Genellikle rüzgar veya
böcekler tarafından ayrıştırılan bu mikro parçalar, kalın dış kabukları
nedeniyle göl yatakları ya da bataklıklar gibi aneorobik koşullarda çürümeye
karşı dirençli olurlar.

Bölgenin bitki örtüsünün tanımlanmasında önemli ipuçları taşıyan polenlere,
arkeolojik kalıntılarda genellikle rastlanmaz.

Çeşitli bitki hücrelerinde bulunan silisli bir yapı olan fitolit ise
bitkilerin çürümesinden sonra arkeolojik toprakta birikir ve labaratuvarda
ayrıştırılabilir. Fitolit analizleri, daha yeni bir teknik olmasına rağmen
bitkilerin tanınması ve sonuçların mikromorfoloji çalışmalarıyla birleşmesiyle
arkeolojik verileri tamamlıyor.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz