GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ


 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Similar topics
  • » KARIŞIK İŞARETLER
  • » Sözel Bölümü Tercih Edilebilecek Alanları
  • En son konular
    » 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
    C.tesi Mart 01, 2014 8:48 pm tarafından aydin-28

    » taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
    Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 pm tarafından 56476364528

    » deneme
    Paz Kas. 24, 2013 7:54 am tarafından CANTAR

    » buldugumuz bir taş
    Ptsi Eyl. 09, 2013 4:54 pm tarafından cansu

    » Eski rum evleri ve definesi
    Ptsi Eyl. 09, 2013 4:46 pm tarafından cansu

    » kaya işaretler
    Cuma Eyl. 06, 2013 11:30 pm tarafından kurt ini

    » taştan daire ve dörtgen
    C.tesi Haz. 29, 2013 1:38 pm tarafından yousef

    » mağara için bilgi almak istiyorum
    C.tesi Haz. 22, 2013 8:43 am tarafından kurt ini

    » Lorenz Dedektör Ürünleri
    Perş. Haz. 13, 2013 2:18 pm tarafından fremd

    » cülüklü tavuk civcivli tavuk
    C.tesi Mayıs 25, 2013 12:44 am tarafından byfaruk

    En iyi yollayıcılar
    CANTAR
     
    magaracı
     
    asel
     
    SİMBAD
     
    aydin-28
     
    novanda
     
    marduktr
     
    styla
     
    MAMİ
     
    hattap
     
    Kimler hatta?
    Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir :: 1 Arama motorları

    Yok

    Sitede bugüne kadar en çok 83 kişi Perş. Tem. 01, 2010 10:23 pm tarihinde online oldu.
    Share | 
     

     KAYBOLAN MESLEKLER, TARİHE KARIŞAN NESNELER

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
    YazarMesaj
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: KAYBOLAN MESLEKLER, TARİHE KARIŞAN NESNELER   Paz Ağus. 22, 2010 6:07 pm

    KAYBOLAN MESLEKLER, TARİHE KARIŞAN NESNELER

    <blockquote>
    " Zihnim kendi zamanı içinde ilerlemeye ihtiyaç duyar, bir başkasının zamanına boyun eğmez!"
    Rousseau.
    </blockquote>


    I. Kaybolan Meslekler



    Sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin
    yaşadığı dönemin tanıkları olduğu söylenir. Bu tanıklık, sanatçı ve
    yazarın uçsuz bucaksız düşsel dünyasında anı, fotoğraf ve yazılarında
    kalıcılaşırsa bir anlam kazanır. Kanımca sanatçılar, yazarlar ve
    gazeteciler topluma karşı sorumlu olduklarından biraz da buna
    mecburdurlar.


    Dünya çok hızlı dönüyor. Teknoloji
    akıllara durgunluk verecek şekilde gelişiyor, ilerliyor. Alışkanlıklar,
    yaşam biçimleri, tüketim kalıpları sürekli değişime zorlanıyor,
    değişiyor. Hızla değişen yaşamın an 'larını yakalayıp gelecek nesillere aktarmak, ancak sanatçı, yazar ve gazetecilerin bu görevi yerine getirmeleri ile mümkündür.


    Kaybolan, eskiyen meslekleri ve
    sanatkârlarını yakından tanımak tarihsel gerçeklik olduğu kadar,
    sosyolojik ve psikolojik/duygusal zenginliktir. Marx'ın da önemle
    vurguladığı gibi, sosyal güçlerin ve bilimsel uygulamaların tarihsel
    değişimdeki en önemli belirleyicisi ekonomik koşullardır. Bu meslek ve
    nesnelerin kayboluşunun nedeni, ekonomik koşulların değişmesinden
    kaynaklanıyor.


    Kaybolan meslekler için seçilen sade
    mekânlar, bu mekânlarda dökülen göz nuru ve alınterinin mübarekliğiyle
    harmanlanan yoğun emek, her zaman anılmaya değerdir diye düşünüyorum.
    Dün olmadan bugün, bugün olmadan yarın var olabilir mi? Akıl hünerinin
    birer nişanesi olan bu mesleklere karşı nankör olmamalıyız: Zarafet,
    ince işçilik, dikkat ve titizlik isteyen bu meslekler, bizleri eski
    zamanlara bağlayan çok önemli bağlardan biridir. Bu meslekler eski
    kültürümüzün birer birikimidir: İçlerinde çok şeyi saklamaktadırlar. Ama
    ne yazık ki; kaybolan veya kaybolmaya yüz tutmuş, unutulan bu meslekler
    kimimizin belleğinde tatlı bir anı, kimimizin de belleğinde kaydı
    olmayan veya sadece ses duyum yoluyla duyulan bir sözcüktür.


    Bugün taşçılık, hattatlık, değirmencilik,
    şerbetçilik, gazozculuk, şarapçılık, karcılık, dokumacılık, goşkarlık,
    çömlekçilik, demircilik, kalaycılık, tenekecilik, nalıncılık, hancılık,
    nalbantlık, çulculuk, sepetçilik gibi meslekler d eğişen ekonomik
    koşulların bir sonucu olarak seri üretime, robotlara, makinalara yenik
    düştü. Birer birer tarihteki yerlerini aldı ve alıyorlar.


    Uzun süre görülmeyen, duyulmayan,
    konuşulmayan, dokunulmayan şeyler zamanla unutulur, belleğin karanlık
    noktalarında kalır. Düne takılıp kalmadan, bu karanlığı birazcık
    aralamak istiyorum. Sanayi toplumu olmanın, kentleşmenin ve de gelinen
    teknolojik seviyenin bir sonucu olarak kaybolan veya unutulan bazı
    meslekleri azıcık da olsa -Diyarbakır'a bağlı Ergani ve Çermik ilçeleri
    ölçeğinde hatırlayabildiğim kadarıyla- anlatmak, eski havaları solumak,
    sizleri alıp mazilere götürmek istiyorum. Hoşgörünüze sığınarak bu işe
    baba mesleklerinden başlamak istiyorum.




    <blockquote>

    Yıl: 1969. Cuma Üzülmez Batman Ulu Cami Minaresi üzerinde yapım esnasında.
    </blockquote>
    Taşçılık veya Taş Yontuculuğu



    İnşaatlarda taş kullanıldığı zaman taşları yontan, kesen, süsleyen ve üzerine yazı yazan ustalara taşçı , taş ustası , taş yontucusu denir.

    Taş yontucuları, ufacık elleri ve yufka yürekleriyle ağır, şekilsiz, kocaman taşlara biçim verirler.

    Taş yontucusunun taşa vurduğu her çekiç, taşın ruhunu biçimlendirir.


    Taş ocaklarından kaba olarak çıkartılıp getirilen taşların
    kabası, taş ustaları tarafından balyoz ve çekiç yardımıyla alınır. Taş
    sert taşsa gönye (cetvel), murç (bir nevi ucu sert büyük demir çivi) ve
    çekiçle; yumuşak (örneğin Hilvan yöresinden getirilen yumuşak türden
    taş) ise, gönye, çekiç ve tarak denilen çelik ağızlı aletlerle düzgün
    hale getirilir. Gerekirse üzerlerine çeşitli desenler, yazılar yazılır.



    Taşçılar; binaların yapımında, binaların
    kapı ve pencere taşlarının yapım ve süslemesinde, köprü inşaatlarında,
    mezar taşı yapım ve yazımında aranan ve çok değer verilen ustalardı.


    Taşçılıkta en zor şeylerden biri kilit taşı nın yapımı ve yerine yerleştirilmesiydi.

    Tuğla sanayinin gelişmesi, çirkin
    briketlerin yaygın olarak kullanımına başlanması, beton ve beton türevi
    yapı malzemelerinin daha kolay uygulanabilmesi ve daha ekonomik olması
    yüzünden bu meslek kaybolmaya başladı. Günümüzde sayıları çok azalmış
    olan taş ustaları, eski taş yapıların restorasyon (yenileme)
    çalışmalarında, zevk sahibi kişilerin lüks konut veya işyerleri
    yapımlarında ancak aranır olmaktadır.


    Babam, iyi bir yapı ustası olduğu kadar,
    iyi bir taş yontucusuydu: Siirt'e bağlı Baykan'da bulunan Veysel Karani
    Camii, Minare ve Türbesi; Ergani, Maden, Dicle'nin Kulbin Köyü ve
    Sivrice'de yaptığı minareler taş işçiliğine güzel örneklerdir.


    Veysel Karani Türbesi'nin; Kulbin, Maden
    ve Sivrice minarelerinin yapımında, taş yontuculuğunda kendim de
    bulundum. Taş yontuculuğunda çok iyi bir usta değilim, ama kötü de
    sayılmam.


    <blockquote>
    1969'da taşlarının yapım ve inşaatında bulunduğum Veysel Karani Türbesi
    </blockquote>
    Babamın amcaları
    Zekerya Üzülmez ve Bekir Üzülmez de taş yontucusuydu. Hopekli Memet,
    Ömer Kan da yine aranan iyi ustalardı. Hatırlayamadıklarım, beni
    bağışlasınlar.


    10 bin yıl önce Taş Çağı'nda, yani
    Neolitik Dönem'de, Ergani Çayönü'nde ilk köyü kuranlar, ilk evleri
    yapanlar, ilk kerpici dökenler, çay ve volkan taşlarından ilk süs
    eşyalarını yapanlar insanoğluna yeni ufuklar açmıştır. Taşçılık daha
    sonra sanatsal ve törensel yapıların yapımında çok önemli bir işlev
    kazanmıştır. Saraylar, tapınaklar, minareler, türbeler, mezar taşları
    hep onların elleriyle süslenmiş veya süsledikleri taşlardan yapılmıştır.



    Ergani'de; Dicle Köy Enstitüsü binaları, Ergani-Maden
    arasındaki demiryolu köprüleri, eski Kaymakamlık binası, Camii Kebir
    (Yukarı Camii) taş ustalığının güzel örneklerini oluştururlar.



    Bu yapılarda eskimeyen güzellikleri seyredebiliriz.

    Ergani-Maden arasındaki demiryolu köprü
    ve tünellerinin yapımında, babamın amcası Zekerya Üzülmez'in ustası, ona
    taşçılığı öğreten Ermeni Haco'nun çok emeği geçmiştir. Bu yapıların her
    biri birer tarihi eser niteliğindedir. Zekerya Üzülmez'in anlatımına
    göre bizimkiler taşçılığı Ermenilerden öğrenmişlerdir.




    Hattatlık


    <blockquote>

    '' Hat, her ne kadar maddi aletlerle meydana gelirse de o, ruha ait bir hendesedir ''. Öklid
    </blockquote>


    Hat , Arapça çizgi demektir. " İnce,
    uzun, doğru yol, birçok noktaların birbirine bitişerek sıralanmasından
    meydana gelen çizgi, çizgiye benzeyen şeyler ve yazı '' gibi anlamlara gelir. Bu kelime özellikle İslam kültüründe, yazı ve güzel yazı manalarında kullanılmıştır. Hüsni hat ,
    estetik kurallara bağlı kalarak, ölçülü ve güzel yazma sanatıdır; fakat
    İslam yazıları için kullanılan bir tabirdir. İslam yazılarını güzel
    yazma ve öğretme hünerine sahip sanatkâra hattat , bu sanata da hattatlık denilmiştir.


    Hat, sözün veya ruhta cereyan eden fikir ve duyguların, alfabe ve yazı vasıtaları ile resmedilmesidir.

    Hat sanatı Arap harflerinin 6.
    yüzyıl ve 10. yüzyıl arasında geçirdiği bir gelişme döneminden sonra
    ortaya çıkmıştır. Anadolu halkları Müslüman olduktan ve Arap alfabesini
    benimsedikten sonra hat sanatıyla ilgilenmeye başlamıştır.


    Hat sanatı en parlak dönemini Osmanlılar
    zamanında yaşar. 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında da bu parlak
    dönemini sürdürür, ama 1928 yılında Latin alfabesine geçilmesiyle yaygın
    bir sanat olmaktan çıkıp yalnızca belirli eğitim kurumlarında öğretilen
    geleneksel bir sanat durumuna gelir, unutulan mesleklerden ya da
    sanatlardan biri olur.


    Hat sanatında da yazının temel aracı
    kalemdir. Hat sanatında kalem olarak daha çok kamış kullanılırdı.
    Kamışın ucu yazılacak yazının kalınlığına göre makta denilen
    sert maddelerden yapılmış altlığın üstünde eğik olarak tutulur ve
    kalemtıraş olarak adlandırılan özel bir bıçakla yontulurdu. Celî yazılar
    ise ağaçtan yapılmış kalın uçlu kalemlerle yazılırdı. Çok ince yazılar
    için madeni uçlar da kullanılmıştır. Hat sanatında kullanılan mürekkep
    de özel olarak hazırlanırdı. Yağlı isin çeşitli katkı maddeleriyle
    karıştırılmasıyla elde edilen bu mürekkep akıcı biçimde yazı yazmayı
    sağlar, yanlış yazma durumunda da kolayca silinirdi. Hat sanatında
    kullanılan kâğıtlar da özeldi. Mürekkebi emip dağıtmaması, kaleme
    akıcılık sağlaması için kâğıtlar âhar denilen bir maddeyle saydamlaştırılırdı.



    Babam Cuma Üzülmez'in yazılarından biri.
    Hattatlar, yüzyıllar
    boyu usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişlerdir. Hat sanatını öğrenmeye
    heveslenen kişi bir hattattan ders alırdı. Başlangıçta alıştırma
    niteliğinde çalışmalara dayanan ve meşk adı verilen bu dersler
    tek tek harflerin yazılışının öğrenilmesiyle başlar, harflerin birleşme
    biçimleriyle, sözcüklerin ve tümcelerin yazılış tarzlarının
    öğrenilmesiyle sürerdi. Ortalama üç beş yıl kadar süren bu eğitimin
    sonunda hattat adayı iki ya da üç hattatın önünde yazı yazarak bir çeşit
    sınav verirdi. Hattatlar bu yazıyı beğenirlerse altına imzalarını
    koyarlardı. Buna, başarı ya da izin belgesi anlamına gelen icazetname
    adı verilirdi. İcazetname almamış kişi hattat sayılmaz, dolayısıyla
    yazdığı bir yazının altına adını koyamazdı. (Kaynak: Dr. Hatice Aksu, www.osmanli.org.tr )



    Hattatlar sanatlarını daha çok şahların, sultanların,
    padişahların, beylerin, paşaların yaşadığı, saray ve camilerin bol
    olduğu İstanbul, Bağdat gibi şehirlerde icra ederlerdi.



    Müslümanlar resme sıcak bakmadıklarından, dahası mekruh saydıklarından Müslümanlar arasında resim ve heykel sanatı gelişmemiştir. Bunların yerine İran'da minyatür , Osmanlı'da hat sanatı gelişmiştir.

    Diyarbakır'da hat sanatıyla ilgilenenler
    olmuştur, ama Ergani'de hat sanatıyla ilgilenen olmuş mudur? Bilmiyorum.
    Rahmetli babamın porselen tabağa mürekkep döküp, bizden aldığı
    defterlere hat türünde Arapça yazılar yazdığını, bununla birlikte ünlü
    hattatların çalışmalarının benzerlerini resmettiğini de çok iyi
    hatırlıyorum. Ayrıca yaptığı cami, minare ve evlerin kapı başlarına
    konulacak olan taşlara Besmele ve benzeri yazıları hat türünde
    yazar, sonra bu taşları ince murç ve çelik ağızlı kalemle yontarak
    yazıların kabartmasını yapardı.


    Bildiğim kadarıyla Diyarbakır bölgesinde
    yetişen hattatlar ve de hattatlıkla ilgili bir çalışma yapılmamıştır.
    Bunun nedenini bilmemekle birlikte; Latin harflerinin kullanılması,
    Osmanlıca ve Arapça bilenlerin sayısının azlığı ve hat sanatının eskisi
    gibi rağbet görmemesi gibi etmenlerin bu konuda rol oynadığını
    düşünüyorum.


    Diyarbakırlı hattatların bir kısmını, Ali Alpaslan'ın Fırat Havzasında Yetişen Hattatlar başlıklı sunum yazısından yararlanarak tarih sıralamasına göre yazmak istiyorum:






    Cuma Üzülmez'in güzel bir hattı örnek alıp yaptığı bir Besmele çalışması
    Seyyid Kâsım Gubârî (Ölüm: 1625)

    Seyyid Kâsım Gubârî, Diyarbakırlıdır. Şerif Abdullah'tan Aklâm-ı sitte 'yi öğrenmiştir. Çok ince yazılar yazdığı için Gubârî
    mahlasını almıştır. Gubârî, toza mensup demektir. Hat sanatında ise son
    derece ince olarak yazılan yazılara verilen addır. Rivayete göre bir
    pirinç tanesinin üzerine İhlâs süresini yazacak kadar maharet göstermiştir. Bilindiği gibi İhlâs süresi 4 ayet ve 15 kelimeden ibarettir.


    Gubârî, Medreselerde hocalık yapmanın yanında, Ahmet Camii'ni süsleyen Celî ,
    yani iri yazılar da yazmıştır (İnşa tarihi: 1616). Yazılarında, daha
    doğrusu harflerinde metin ve azametli bir duruş mevcuttur.


    Seyyid Kâsım Gubârî, Osmanlı döneminde Celî yazısının gelişmesinde önemli bir rol oynayan hattatımızdan biridir.



    Seyyid Adem (1987'de hayatta idi)

    Seyyid Adem, Diyarbakırlı olup, Aklâm-ı sitte ve Nesta'lik adındaki yazıları Diyarbakır'ın mahallî hattatlarından biri olan Hâfız Bulak Özbek'ten meşketmiş ve icâzetnâme almıştır.


    Kaside-i bürde 'yi 50 altına yazdığı rivayet edilir.



    Seyyid Adem aynı zamanda büyük hattat Hâmid Aytaç'ın dedesidir.


    Hâmid Aytaç (1891-1982)

    Hâmid Aytaç, bölgemizde yetişen
    hattatların en büyüğü ve en meşhurudur. 1891'de Diyarbakır'da Ulucâmı
    İmâdiye Mahallesi'nde doğdu. Asıl adı Mûsâ Azmi'dir. Babasının adı
    Zülfikar, anasının adı Müntehâ'dır. Hattat Seyyid Adem'in torunudur.


    <blockquote>

    Hâmid Aytaç'ın bir eseri: İstanbul Şişli Camii'nin kapısı üzerinde Müsenne tarzında yazılmış bir kitabe örneği.
    </blockquote>
    Mûsâ Azmi, ilk
    öğrenimini Diyarbakır'da Sıbyan mektebinde (yani ilkokulda) tamamladı.
    İlköğreniminden sonra Diyarbakır Askeri Rüştiyesi'ne (ortaokula)
    kaydoldu. Daha okul sıralarındayken mahalli hattatlardan dersler aldı.
    Resim hocası Yüzbaşı Hilmi Bey'den Sülüs yazısı, Vâhid Efendi'den Rık'a
    meşkederek yazı sanatında bilgisini geliştirmiştir. Yine Rüştiye'de
    Esad Efendi ve Jandarma Kolağası Ahmet Hilmi Efendi'den yazı dersleri
    aldı. Ama yazıya merakı yüzünden okulda sınıfta kalınca, babası yazıyla
    uğraşmasını yasakladı. Ama, hat sanatına karşı içinde büyük heves
    beslemesi yüzünden, babasının karşı çıkmasına karşın yazı yazmaktan
    vazgeçmedi. O sırada, Sultan II. Abdülhamid'in tahta çıkış yıldönümü
    nedeniyle beyaz bir bez üzerine " Padişahım Çok Yaşa " yazısı
    yazılıp Diyarbakır'da meydana asılacak ve geceleri arkadan lamba ile
    aydınlatılacaktır. Genç Mûsâ Azmi, bu yazıyı yazan hocasına yardım eder
    ve dahası Abdülhamid'in tuğrasını resmeder. Belediyede memur olan
    amcazadesi bunu öğrenir ve ilgilenir. Durumu ilgililere anlatır, bu
    çalışmanın karşılığı olarak Belediye tarafından kendisine bir altın lira
    hediye verilir. Bu hediye karşısında çok sevinir, bu olayı babasına
    anlatır. Bunun üzerine babası yeniden yazı yazmasına izin verir.


    İdâdî'yi (liseyi) bitirdikten sonra,
    1906'da babasının iznini alarak İstanbul'a gitti. Hukuk Fakültesi'ne
    yazıldı. Coğrafya hocası Cizrelizâde Mithat Beğ'in ısrarı üzerine
    Sanayi-i Nefısa'ya (Bugün Mimar Sinan Üniversitesi'ne bağlıdır) geçti.
    1908'de babasının ölümü ve çalışmak zorunda kalması nedeniyle bu okuldan
    ayrıldı. Rüsumât ve Erkân-ı Harbiye matbaalarında çalıştı.


    Erkân-ı Harbiye Matbaası'nda çalışırken
    bu matbaanın ünlü hattatı Hacı Nazif Bey'den az da olsa istifade etme
    imkânını buldu. Kendisinden Sülüs ve Nesih yazı
    yazma dersleri aldı. Sonraları Nuruosmâniye civarında küçük bir yazı
    dükkânı açtı. 1920'de serbest çalışmaya başlamadan önce Hâmid
    mahlasını aldı. Bu tarihten itibaren hep Hâmid adını kullandı. Babıâli
    Caddesi'nde Reşit Efendi Hanı'nda açtığı dükkânda/yazıevinde, 1920
    yılından 1981 yılına kadar yazı yazmakla meşgul oldu.



    19 Mayıs 1982'de İstanbul'da vefat etti. Karacaahmet
    Mezarlığı'nda hat sanatının önderi sayılan Şeyh Hamdullah'ın mezarının
    yakınında bir yere defnedildi.



    Ömrünün yetmiş yılını hat sanatına veren
    Hâmid Aytaç, ardında sayısız eserler bırakmıştır. Eserlerinin büyük
    çoğunluğu İstanbul'da, bir kısmı da Türkiye'nin değişik yerlerindeki
    tarihî binaların üzerindedir. İstanbul'da Şişli Camii'nin yazıları, Eyüp
    Camii'nin kubbe yazıları, Söğütlü Çeşme Camii kapı başlarındaki
    yazılar, Paşabahçe Camii'nin yazıları, Kasımpaşa Camii'nin yazıları;
    Çanakkale'de Çan Camii, Denizli'de Tavas Camii'nin yazıları eserlerinden
    birkaçıdır. Hattatın ayrıca iki Kur'ân yazdığı da bilinmektedir. ( Kaynak: Fırat Havzası Yazma Eserler Sempozyumu, Bildiriler, Editör: Tuncer Gülensoy, 5-6 Mayıs 1986, Elazığ, s: 75-81 .)




    Değirmencilik



    " İnsan sadece ekmekle yaşayamaz, ama her şeyden önce ekmekle yaşar "- M. Malinowski.



    Buğday, arpa, mısır, darı gibi tahılların öğütülerek un haline getirildiği yerlere değirmen , bu gibi yerleri işleten veya çalıştıranlara da değirmenci denir.

    Değirmencilik dünyanın en eski ve hayatî mesleklerinden biridir, ama bugün yok olan mesleklerin başında gelmektedir.

    Çayönü'nde yapılan arkeolojik kazılar
    sonucu ele geçen buluntular arasında, günümüzden yaklaşık 10.000 yıl
    önce kullanılan, el değirmenlerinin ilk modelleri olan havan eller de
    yer alır. Bulunan bu bazalt öğütme taşları, değirmenciliğin bilinen ilk
    örneğidir. Çayönü insanları, tahılları bazalt taşları üzerinde öğütmek
    suretiyle un haline getiriyorlardı. Bu değirmenlerin daha gelişmiş hali
    olan El Değirmenleri yakın zamana kadar kullanılmaktaydı.


    El değirmenleri ortalama 50 cm . çapında,
    15 cm . yüksekliğinde, yuvarlak, üst üste iki sert taştan oluşur.
    Alttaki taşın tam ortasında dökülmüş kurşunla tutturulmuş çelik bir mil
    bulunur. Üsteki taşın ise ortasında yaklaşık 7- 8 cm . çapında oyulmuş
    bir boşluk olur. Ayrıca üst taşın üzerinde yine dökülmüş kurşunla
    tutturulmuş çelik bir çevirme kolu bulunur. El değirmeni çalıştırılacağı
    zaman, üste gelecek taşın oyuk deliği alttaki taşın miline geçecek
    şekilde değirmen taşları üst üste konulur. Alt taş sabit kalır, üsteki
    taş çevirme kolu sayesinde alttaki taşın üzerinde yatay olarak çevrilir.
    Bu çevirme esnasında üsteki taşın ortasındaki boşluktan ne öğütülecekse
    yavaş yavaş elle dökülür. Kolla birli, ikili ve hatta üçlü değirmen
    çevrilir. İki taşın arasından öğütülen şey öğütülmüş haliyle çıkar. Bu
    tip değirmenlerde genellikle pilavlık bulgur, içli köfte ve çiğ köfte
    bulguru, yarma, mercimek öğütülürdü. Öğütülmüş bulgurun unundan da lapa
    yapılırdı.



    <blockquote>

    Çayönü'de bulunan bazalt öğütme (havan el) taşı. Foto: Mehmet Özdoğan.
    </blockquote>

    Değirmenler eskiden insan gücünden, hayvan gücünden, su ve
    rüzgâr gücünden yararlanılarak çalıştırılırdı. Şimdi eskisi gibi
    değirmenler yok; var olanlar da elektrik enerjisiyle çalışmaktadır.
    Değirmenlerin yerini un fabrikaları aldı.



    Değirmenlerde tahıllar değirmen
    taşlarında öğütülür. Değirmen taşları yuvarlak olup iki tanedir. Altta
    olan sabittir. Diğeri sabit olanın üzerinde yatay düzlemde döner. Tahıl
    dönen taşın ortasındaki bir delikten, sabit taşın merkezinden dışarı
    doğru uzanan oluklara beslenir. Oluklardan, taşın düzgün yüzeyli öğütme
    bölümüne aktarılan tahıl burada un haline getirilir. Değirmen taşının
    yıpranan olukları zaman zaman çelik taraklarla yeniden derinleştirilir
    ve öğütme bölümünün pürüzlenen yüzeyi düzleştirilir. Tahıllar genellikle
    yük hayvanlarıyla değirmene götürülürdü, bazen de insanlar öğütülecek
    tahılı sırtlarında götürürlerdi. Çok sonraları traktör ve benzeri
    motorlu taşıtlardan da yararlanılmaya başlandı.



    <blockquote>
    Çayönü insanının bazalt öğütme taşında tahıl öğütürkenki temsili resmi.
    </blockquote>

    Ergani'de daha yakın zamanlara kadar çok sayıda değirmen
    vardı. Bu değirmenler genellikle Boğaz çayı ve Hersin çayı üzerinde su
    ile çalışan değirmenlerdi. Ergani merkezinde Eski Diyarbakır yolu ile
    Dicle yolunun birleştiği kavşakta bulunan, elektrik enerjisiyle çalışan
    bir değirmen de vardı. Çok yakın döneme kadar bu değirmen çalışır
    durumdaydı. Bu değirmeni Zülfi Kaya ve kardeşleri çalıştırırdı Ben, hem
    Hersin Çayı üzerindeki değirmene ve hem de Ergani merkezinde bulunan
    değirmene defalarca eşekle buğday götürüp öğütmüşümdür. Değirmenler
    bugün yok olsalar dahi, eski halleriyle birçok insanın anılarını halen
    süslediğine inanıyorum. Unutamadığım şeylerden bir de değirmen
    çalıştığında, değirmencilerin saç ve başlarının, kaş ve kirpiklerinin,
    el ve ayaklarının, elbiselerinin un içinde kalışları ve böylece
    değirmencilerin undan adam oluşlarıydı.



    Değirmenler, insanlar için en büyük nimet olan ekmeğin hammaddesi unun elde edildiği yerler olduğu için, mübarek yerlerdi.



    Orakçı ve Tırpancı



    Orak , ekin ve ot biçmede
    kullanılan, yarı çember biçiminde, yassı, ensiz keskin ağızlı bir bıçak
    ve bu bıçağa bağlı bir saptan oluşan bir tarım aracıdır. Orağı
    kullanana, orakla ot, arpa, buğday gibi tarım ürünlerini biçenlere orakçı denir.


    Tırpan ise, uzun bir sapın
    ucuna tutturulan, ot, arpa, buğday gibi ekinleri biçmeye yarayan hafifçe
    kıvrık, uzun çelik bir bıçaktır. Tırpan sallayanlara, tırpan atanlara,
    yani tırpanla ot, arpa, buğday gibi tarım ürünlerini biçenlere de tırpancı denir.


    Orak kullanımı çok eskidir. Günümüzden 10
    bin yıl önce Çayönü insanları orağı kullanmışlardır. Ot saplarını ve
    buğday saplarını kesmek için kaburga kemiği içersine özenle
    yerleştirilmiş çakmaktaşlarının özel bir biçimde tutturulmuş olmaları,
    bunların orağın yaptığı işlere benzer işlerde kullanıldıklarını
    kanıtlar. Hayvanların çene kemiklerine çakmaktaşları yerleştirilerek de
    orak yapılmıştır. Çayönü'nde yapılan kazılarda 6 adet boynuzdan orak, 1
    adet çakmak taşından orak taşı, 5 adet boynuzdan orak sapı bulunmuştur.


    Böylesine çok uzun yıllar köylülerin,
    çiftçilerin tarlasında, bağında ve bahçesinde kullandığı orak ve tırpan,
    insan gücünün yerini makinelerin alması sonucu artık tarihe karıştı.
    Emek ve zahmet gerektiren orak biçme ve tırpan sallama, çok az zamanda
    çok iş yapan traktör, biçerdöver ve ot biçme makinesi benzeri modern
    tarım araçlarının tarım sektöründe kullanılmaya başlanmasıyla yenik
    düştü: Orakçı ve tırpancılar işsiz kaldı. Üretim araçlarının değişmesi,
    üretim ilişkilerinin değişmesini beraberinde getiriyor. Böylece
    kapitalist üretim biçimi bölgemizde kaçınılmaz olarak tarım sektöründe
    de giderek egemen oluyor. " Beslenecek ağız arttıkça, ekecek el de çoğalır ", ama ekilecek toprak bulunmuyor. Bu süreç, köyden kente göçü ve beraberinde işsizlik ve yoksulluğu getiriyor.




    Şarapçılık


    <blockquote>

    içki üzümden
    aşk yürekten damıtılır...


    </blockquote>


    Şarabın tarihi çok eskidir. Ta, Nuh
    Peygamber'e kadar gider. Derler ki, Nuh Peygamber bir gün keçisinin çok
    neşeli döndüğünü görür. Bu hal günlerce devam edince, keçinin peşinden
    gider. Durumun, keçinin yediği üzüm denen bir meyveden kaynaklandığını
    keşfeder. Meyveyi tadan Nuh Nebi, hayatı pespembe gösteren üzüm suyunun
    müptelası olur. Ne var ki; Nuh'u mutlu gören şeytan onun neşesini
    kıskanır, alevli nefesi ile asmaları kurutur. Nuh üzüntüsünden yataklara
    düşünce, şeytan insafa gelir. Asmaları canlandıracaktır, ama bir koşulu
    vardır. Asma, Nuh'un hayvanlarından yedi tanesinin kanıyla
    sulanacaktır. Aslan, kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve tilki kurban
    olarak seçilir. Açılan üzüm kökü, bu kan karışımıyla sulanır. Ve üzüm
    bir yıl sonra tekrar canlanarak meyve vermeye başlar. Derler ki; şarapla
    sarhoş olan kimsenin aslan gibi cesur, kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi
    kuvvetli, köpek kadar kavgacı, horoz gibi gürültücü, tilki gibi kurnaz,
    saksağan gibi geveze olması bundandır.


    Diyarbakır ve çevresinde şarapçılığın tarihi çok eskidir. Tarihî belge ve kitaplar böyle söylüyor. Örneğin, Ergani'de:

    Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman dönemlerinde ayrı ayrı çıkartılan Ergani Sancağı Kanunnâme 'lerinde bile şarap satışlarına ilişkin yasal düzenlemeler yapılmıştır. Şöyle ki:

    "Ergani re'âyâsı bağlarından elde
    ettikleri şarâbları yükleyip satmağa götürse, at ve katır yükünden iki
    Hasanbeğî vergi alınır ve merkep (eşek) yükünden bir Hasanbeğî ki, her
    yükünden iki Osman akçesi olur" diye, ferman buyrulmuştur.


    Evliya Çelebi meşhur Seyahatnâmesi 'nde; "Ergani üzümü ve şırası gayet meşhurdur" diye yazmaktadır.

    1612 yılında Ergani ve Diyarbakır'a gelen Ermeni Seyyah Tıbır Simeon, seyahatnamesinde; "ikram
    edilen koyu ve tatlı Ergani şarabından bir bardaktan fazla içemezsiniz.
    Gerçekte Türkiye'de üç cins şarap, Bulduk, Ankara, ve Ergani şarapları
    geçerlidir" diye yazmaktadır.


    Coğrafyacı ve din adamı Ermeni Rahip Ğugas İnciciyan, 1808'de hazırladığı 11 ciltlik Dünya Coğrafyası 'nda; "Arğıni'nin
    çok verimli bağları vardır. Bir bağ kütüğü bir yük üzüm verir, bazen de
    daha fazlası. Bir salkım 2 ve de 3 oka çeker. Şarabı siyah olup bol ve
    seçkindir. Kilden kaplarda saklarlar ve buradan çevre yörelere,
    özellikle Amit'e götürürler. Arğıni'nin içinde okkası 4 paraya satılır" diye yazmaktadır.


    Hemşerimiz Şerafettin Güneli ise, Bütün Yönleriyle: Ergani adlı kitabında; "Eskiden
    şarabi üzüm bağları çok olduğundan çok nefis şaraplar yapılırmış.
    Rivayet edildiğine göre senede 7000 okka şarap katırlarla Rus Çarının
    Kremlin sarayı ihtiyacını karşılamak üzere Rusya'ya satılırmış" diye yazmaktadır.


    Böylesine kanunlarda, seyahatnamelerde,
    kitaplarda geniş yer alan ve övülen Ergani şarabı ve o güzelim
    üzümlerimize peki ne oldu!?.


    Abdullah dedemlerin kilerinde kilden yapılmış kocaman küpler vardı. Bu küplere "şarap küpü"
    derlerdi. Neden şarap küpü? Sofibekirler'in, lakaplarından da belli
    olduğu gibi şarap yapmaları düşünülemez. Bu kocaman küplere şarap küpü
    denilmesinin nedeninin, Ergani'de eskiden şarap yapımının çok yaygın
    olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. -Dedemler kilerlerindeki bu
    küplere tohumluk buğday ve arpa bırakırlardı, farelerden ve diğer
    haşerelerden korumak için.- Hilar ve Kılleş köylerinde ve Zülküf
    Dağı'nın eteklerinde çok geniş, başta şarap üzümleri olmak üzere her tür
    üzüm yetiştiriciliğinin yapıldığı bağlar varmış ve bağcılık çok ileri
    bir durumdaymış.


    Hilar Mağaraları şarap mahzeni olarak kullanılırmış edindiğim bilgilere göre...

    Ben derim ki; madem eskiden çok iyi şarap
    yapılıyormuş, çok iyi üzümlerimiz varmış, demek ki topraklarımız bu iş
    için uygundur. O halde neden yeni iş ve istihdam alanları yaratmıyoruz,
    neden ürün ve hizmet yarışında gerçek yerimizi almıyoruz, neden
    Ergani'de kişi başına düşen gayrı safi hâsılayı artırmıyoruz?


    İşe üzüm asmalarını, teveklerini ekecek
    yerleri belirlemekle başlanabilir. Önce toprak analizleri yapılmalı,
    arazilerimize uygun üzüm çeşitleri saptanmalı. Şaraplık üzüm
    fidanlarının/asmalarının dikimine başlamadan, şarap üretici firma ve
    işletmeleriyle görüşüp, anlaşarak, onlardan toprağımızın cinsine uygun
    fidanlar alarak, usul ve tekniğine uygun bağcılıkta yeni bir sayfa
    açabiliriz. Hilar köyünden Huneyn Kaygusuz örnek bir davranış
    sergileyerek tarlasına Öküzgözü ve Boğazkere şaraplık
    üzüm asmalarını ekip bu işi canlandırmaya çalışıyor. Ermenilerin bu
    işteki ustalığını kendimize örnek alabiliriz. Çünkü geçmişte bunu çok
    iyi yapanlar varmış. Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında, anlatıldığına
    göre Şarapçı Loşo Hanifi (Bayhan), Ermenilerden sonra Ergani'de en iyi
    şarap yapanların başında gelirmiş. Onun tahta fıçılarda yaptığı
    şaraplar, Fransızları bile mest ediyormuş. Anlatılanlara göre
    Fransızlar, o zaman Diyarbakır'da askeri ve sivil hava alanı inşaatını
    yapmaktadırlar. Ergani'den Loşo Hanifi'nin şarabını kim Fransızlara
    götürürse, Fransızlar onu hemen işe alıyormuş. İşe girmenin rüşvet aracı
    Loşo'nun şaraplarıymış yani.


    Bizler şeytanın yaptığını yapmayalım,
    üzüm asmalarını yok etmeyelim; Nuh'un yaptığını yapalım: Kanımızla,
    canımızla, alınterimizle üzüm teveklerine, asma bahçelerine can verelim.
    Yüce Allah ki; Nebe' Sûresi (78:31-34)'nde Cennet'e gidecek olanlara müjdeyi vermektedir: "Şüphesiz
    takvâ sahipleri için umulanı buldukları yer, bahçeler, üzüm bağları,
    göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, içki dolu kâseler vardır" diyerek.


    Bizler de Ergani'mizi cennetin bir köşesi yapamayız mı?



    Şerbetçilik



    Meyve suyu, şeker veya meyan kökünden elde edilen içeceğe şerbet , bunu yapıp özel kaplarda satanlara da şerbetçi denir. Pekmezin sulandırılmışına da şerbet denilse de, bu şerbetle; meyve suyu veya meyan kökünden elde edilen şerbeti karıştırmamak lazım.

    Sırtta taşınan özel şerbet kabı gügüm
    ya sarı bakırdan ya da galvaniz sacdan yapılır. Şerbet sıcak aylarda
    satıldığından, soğuk kalması için, çok eskiden içersine kar atılırdı.
    Elektrik kullanımının yaygınlaşması ve her türlü soğutucuların imal
    edilişi sonucu, sonraki yıllarda buz atılmaya başlandı. Şerbetçi kabının
    yanında bir özel kap daha bulunurdu. Bu ufak kap, su matarası da
    olabilir. Şerbetçi müşteriye şerbet vermeden önce bardağı bu mataranın
    suyuyla ya yıkar ya çalkalardı. Bir de şerbetçinin beline takılan süslü,
    gümüşi madenden yapılmış bardakların konulduğu ve tasların zincirle
    bağlı olduğu bele takılan bardak göğüslüğü bulunurdu.


    Şerbetçi meydanda, caddelerde şerbetini
    satarken; kendi sesini sarı bakırdan yapılmış küçük çıncın tasını şerbet
    kabının musluğuna veya tasları birbirine vurarak çıkarılan sesle
    ustalıklı bir uyum sağlayarak satışına törensel bir hava verirdi.



    <blockquote>

    Şerbetçi Avé Susi Zülfükar
    Foto: Esat Taştekin


    </blockquote>

    Ergani'de benim hatırladığı kadarıyla en çok vişne şurubu,
    limonata ve meyan şerbeti yapılırdı. Yapılan bu şerbetler kahvelerde,
    parklarda; gezgin şerbetçiler tarafından da sokakta satılırdı. Yazları
    özel olarak evlerde, Ramazan aylarında, dini bayramlarda, nişanlarda,
    düğünlerde de şerbet yapılır ve hane halkına, misafirlere ikram
    edilirdi.



    Şerbetlerin içersindeki meyve, şeker ve
    su oranlarının ne oranda olacağı ve hijyenik koşullarda yapılıp
    yapılmadığı ustanın hüner ve vicdanına kalmış bir şeydi; ustanın işine
    karışılmazdı! Burada şunu da yazmam gerekir; meyve yerine, meyve aroması
    veya boyadan yapılmış olan şerbetler hakiki meyveden yapılmış şerbet
    gibi satan vicdansızlarda çoktu.


    Ergani'de benim bildiğim tek bir şerbetçi vardı: Ergani'nin sembollerinden biri olan Şerbetçi Avé Susi Zülfükar.



    Vişne şurubunun yapılışı:

    Önce taze vişne veya kurutulmuş vişne
    meyvesi yıkanır. Bir kabın içersinde üzerine toz şeker dökülür. Sonra
    elle iyice sıkılır ve su ilave edilir ve ince bir süzgeç veya tülbentle
    bir başka kaba süzülür. İsteğe bağlı olarak içersine çok az limon tuzu
    ve çok az yemek sodası da atılabilinir. En sonunda içersine kar veya buz
    atarak ya da bir soğutucuda soğutularak evlerde ikramı, işyerlerinde
    satışı yapılır.




    Limonatanın yapılışı:

    Limon temizce yıkanır, sonra hem kabuğu
    hem de iç yemiş kısmı bir kaba rendelenir. Üzerine toz şeker dökülür.
    Sonra elle iyice sıkılır ve su ilave edilir. İnce bir süzgeç veya
    tülbentle bir başka kaba süzülür. Limondan tasarruf etmek isteyen bazı
    meslek erbapları bu karışımın içersine bol miktarda limon tuzu
    katarlardı: Ucuza limonata elde etmek için.


    En sonda vişne şurubunda olduğu gibi
    içersine kar veya buz atılarak ya da bir soğutucuda soğutularak evlerde
    ikramı, işyerlerinde satışı yapılır.




    Meyan şerbetinin yapılışı:

    Doğal olarak aktar veya baharatçılarda satılan Meyan kökü
    alınır. Kök, bir kabın içersine konulup üzerine su ilave edilir.
    Yaklaşık 5-6 saat beklenir, sonra meyan kökünün bulunduğu kaptaki sıvı
    temiz bir tülbentle veya ince bir süzgeçle süzülür. Elde edilen meyan
    şerbetidir. İçersine hiçbir şey katılmaz, ama isteyen içine çok az
    tarcın atabilir. Soğutulup içilmesi için ise, içersine sadece kar veya
    buz atılır ya da bir soğutucuda bekletilir.




    Gazozculuk



    Eskiden gazoz yapımı ve içimi bir
    ayrıcalıktı. Hatırladığım kadarıyla şimdiki Kemaliye Cami'nin (Çarşıdaki
    camii'nin) arka sokağında Rıza Güneyli'nin çalıştırdığı bir gazozhane
    vardı. 1969-1971(?) yıllarında Necati Say burayı devir alarak işletmeye
    başladı. Sonra ne yerli gazozlar kaldı ne de gazozhaneler.


    Gazozlar sarı, kırmızı (kola rengine yakın) ve beyaz olmak üzere üç tür gazoz üretiliyordu. O zamanlar bir de Ünal gazozları vardı. Bu gazozu da aslen Çermikli olan Ömer Ünal ve ailesi imal etmekteydi. Zülküf Ünal'ın bu Ünal gazozlarıyla bir alakası yoktur. Zülküf Ünal caca cola veya pepsi cola'nın o zamanki, bekli de ilk bayisiydi.

    Gazozlar kahvelerde, parklarda kar veya
    buz dolu kapların içersinde korunarak yaz mevsiminde bol bol içilirdi.
    Gazozuna oyunlar oynanırdı. Bazen gazoz şişelerinin içersinden yabancı
    cisimlerin çıktığı da olurdu, olsun o kadar kusur kadı kızında da
    bulunur.


    Sonraları Coca Cola ve Pepsi Cola gibi uluslararası tekelci şirketlerin ürünleri karşısında bizim gazozlar, " havlu attı ".
    İmalathane ve gazozlar buharlaştı, her şeyde olduğu gibi gazozlarımız
    uluslararası sermayeyle ekonomik, politik ve teknolojik ilişkiye giren
    tekeller karşısında eridi, yok olup tarih oldu. Coca-Cola , Pepsi-Cola ve benzerlerinin karşısında tutunamadı.


    Nasıl tutunsun ki, Coca-Cola " yeni bir yaşam biçimi "; Pepsi-Cola, " Daha fazlasını iste "yen " yeni neslin yeni seçimi "; hem üstelik bu içecekleri üreten firmaların arkasında koca Amerika var.



    Karcılık



    Karcılık çok zahmetli bir iştir. Kışın
    yağan kar, dağlarda kayaların güneş almayan tarafında gölgelik
    kısımlarda istiflenip saklanarak yazın kavurucu sıcağında içilecek
    suyun, ayranın veya şerbet gibi içeceklerin içine atılırdı. Ayrıca
    dondurma yapımında kullanılırdı.


    Yazları içine kar atılmış soğuk içecekler sıcak havalarda yürek ferahlatırdı.

    Kar basarken, önce dağda kayaların
    dibinde veya oyuğunda güneşten fazla etkilenmeyen bir yerinde yer
    seçilir. Seçilen bu yerin taşı ve toprağı atılır, yer temizlenir ve
    düzeltilir. Üzerine saman ve tuz serpilir. Sonra bu düzeltilen yerin
    üzerine bir kat kar, bir kat tuz atılır ve küreğin tersiyle, loğla
    sıkıştırılır. Bu sıkıştırılmış kar yığınının üzerine bir kat daha kar
    atılır ve tekrar bunun da üzerine tuz serpilir ve aynı şekilde
    sıkıştırma yapılır. Her kat kar atımında bu işlem aynen tekrarlanır.
    Düzenlenen yerin hacmi dolunca, kar yığınının üzerine tekrar tuz
    serpilir ve kar yığınının tümü üzerine kalınca saman serilir. Ve bu defa
    saman sıkıştırılır. Böylece kar yığını hazırlanmış olunur.


    Yazın kar yığınından kar çıkartılacağı
    zaman da, önce saman kar yığınının üzerinden sıyrılır, sonra kar
    testereyle kalıp şeklinde kesilir ve bir telise sarılarak yük
    hayvanlarına yüklenerek meydanda satılmak, dondurma yapılmak üzere ve de
    lokantalara, kahvelere satmak için çarşıya getirilirdi.


    Kar basmada tuz iki nedenden dolayı
    kullanılmaktaydı. Birincisi, kar çabuk erimesin. İkincisi de, kar
    kurtlanmasın diye. Peki, kar kurtlanır mı? Bunu Karcı Edo'ya (Adnan
    Ergezer'e) sormalı.


    Hatırladığım kadarıyla, Ergani'de en iyi
    karı Makam Dağı'nın arkasında Efe Osman (Uğur), Karcı Memet (Mehmet
    Acar) ile Bavo Hocanın oğlu Karcı Mamut (Mahmut Ergezer) basarlardı.


    Elektriğin yaygın kullanımı sonucu önce
    buzhaneler çıktı, sonra da her tür ve boyda buzdolapları... Buzhanelerde
    buzun bolca üretilmesi ve ardından buzdolaplarının evlerde en çok
    aranan bir gereç olması karcılığın ölümüne oldu.




    Dondurmacılık



    Dondurma; süt, süt kaymağı, şeker, damla
    sakızı ve tatlandırıcı hoş kokuların belli oranda karıştırılıp bir kap
    içinde sürekli karıştırılarak yapılan dondurucu bir yiyecektir. Sade
    yapıldığı gibi meyveli, çikolatalı ve vanilyalı gibi çeşitleri de
    vardır.


    Karışım, tatlandırıcılarla birlikte,
    çevresine tuz, kar veya buz konulmuş bir kaba dökülür. Kabın
    içersindekiler bir el manivelası ile dondurma donuncaya kadar
    çalkalanır, dövülür. Böylece dondurmanın havayı emmesi ve buz
    kristallerinin istenen boyutlarda olması sağlanır. Dondurma sakız gibi
    uzayan, kolay kolay erimeyen bir durum alır.


    Elde edilen dondurma, etrafı kar veya
    buzla beslenmiş bir soğuk kabın (tahta fıçının) içinde muhafaza edilir.
    Bu kabın içinden yenileceği zaman servis yapılır.


    Ağzımızı tatlandıran, sıcak yaz
    günlerinde içimizi ferahlatan ve bugün çok değişik aromalardan yapılan
    dondurmanın tarihi çok eskidir. Marco Polo (1254-1324), Çin gezisinden
    dönüşünde Avrupa'ya yanında meyveli dondurma getirmiştir.


    Elektrik kullanımının ve makineleşmenin
    yaygınlaşması ve de çok hızlı bir biçimde teknolojinin gelişmesi sonucu
    bugün dondurma çeşidi çok arttı; dondurma yapımında yoğun emeğin yerini
    yoğu teknoloji aldı; birim zamanda üretilen dondurma miktarı devasa
    boyutlara ulaştı. Bugün el yapımı dondurmalar, yerli fabrikasyon tipi
    dondurmaların; yerli fabrikasyon tipi dondurmalar da, yabancı markaların
    karşısında ayakta kalma mücadelesi vermekte. Ama üstün teknoloji ve
    tekelci sermaye karşısında pek fazla şansları yok.




    Culfacılık/ Dokumacılık


    <blockquote>

    isterim ki
    ipek elli dokumacı kızın gergefindeki her yeni nakış
    sevdaların buluştuğu bir gül bahçesi olsun

    </blockquote>


    Dokumacılık çok eski ve önemli mesleklerinden biridir.

    ABD Harward Üniversitesi tarih profesörü
    Mehrdad R. Izady'ı yazdığına göre; Dünyada düzenli "modern" dokuma ile
    yapılmış 9000 yıllık en eski kumaş Çayönü'nde bulunmuştur. Ve bu kumaşın
    bulunuşu 1992 yılında manşet haber olmuştur. ( Mehrdad R. Izady, Bir El
    Kitabı KÜRTLER, Doz Yayınları, İstanbul 2004, s: 64, 436. )


    Çermik'te bez dokuma tezgâhlarına culfa ; bez dokuyanlara da culfacı denirdi.

    " Culfa " sözcüğünü değişik
    kaynaklarda aradım; ama karşılığını bulamadım. Sözcüğün Ermeni'ce
    olduğunu tahmin ediyordum; ama, Ermenice sözcüklerde de istediğim sonucu
    elde edemedim.


    Culfa (Julfa), Nahçivan bölgesinde bir
    Ermeni kasabası olarak bilinir. MS 1603 yılında Şah Abbas bölgeyi
    fetheder; ama Osmanlı akınlarına karşı gerekli önlemleri alamaz. Bunun
    üstüne bölgenin zenginliklerini talan ettirir ve Ermenileri iç bölgelere
    göçe zorlar. Culfa'yı yakıp yıkar. Amacı, Culfa'daki zenginliklerin
    Osmanlıların eline geçmemesidir. Göçe zorlanan Ermeniler İsfahan
    yakınında Yeni Culfa'yı kurarlar.


    Culfa kasabası, dokumacı ustaları ile
    bilinir. Pek çok kaynak, Culfa'dan Osmanlı, Pers, Rusya'ya göç eden
    ustalardan söz eder. Ustanın olabilmesi için dokuma tezgâhlarının ve
    dokuma işlerinin olması zorunludur.


    Culfa ile culfacı arasındaki ilişki nedir?

    Ermenice sözcüklerin Türkçe veya Farsçaya düzenli çevrildiği iddia edilemez. " Culfalı dokumacılar ", culfacılar; " Culfa tezgahları ", culfa olarak neden kısaltılmasın?

    Atalarımız da öyle yapmış olabilir. Belki
    de bu biçimdeki değişikliği Ermeni ustalar yapmıştır. Ermenilerden bez
    satın alanlar, bazı sözcükleri de değiştirerek benimsiyorlardı.


    ( Kaynak: Armenians and Russia 1626- 1796 A documentary Record- George A. Bournoutian )

    Ergani'de çulfacı var mıydı yok muydu
    bilemiyorum. Ama dokuma bezlerinin Çermik'ten, Malatya'dan getirildiğini
    hatırlıyorum. Culfacılık Malatyalılar tarafından Çermik'e
    getirilmiştir.


    Faho Dedem (Fahri Değirmenci), Çermik'te
    en tanınmış culfacılardan biriydi. Onun culfa tezgâhı başında oturuşu,
    mekiğin elinde balık gibi, ipliklerin arasından bir sağa bir sola
    kayışı, mekiğin gidiş gelişine paralel dedemin elleriyle otomatik olarak
    mekiği yakalayışı ve yeniden atışı, ayaklarının peryodik olarak bir
    inip bir kalkışı ve en önemlisi tezgâh başında vakurlu bir şekilde
    boynundaki mahrama denilen büyük mendille alın terini silişi halen gözlerimin önündedir.


    Dedem gerçek bir emekçiydi.

    Culfa tezgâhlarının boyutları çok
    değişkendir. Ama yaklaşık olarak boyu 2,25 m . boyunda, 1,60 m eninde ve
    2 m . uzunluğunda olurdu. Tezgâhlar atkılar, taraklar, pedallar, def,
    mekikden... oluşurdu.


    Culfacılıkta ilmikler tek tek değil,
    boydan boya atılan atkılarla dokunur. Keleflerde/çıkrıklarda sarılmış,
    yani kelef/yumak haline getirilmiş iplikler tezgâhta tek sıra halinde
    atkılara gerilir. Elle atılan mekiğin iplikleri, çözgülerin arasında
    gider gelir. Dokumacı tezgâh altında bulunan pedala sağ ayağıyla
    bastırınca ön tarak aşağı iner; o anda sağ elle mekik tarakların
    arasındaki boşluktan sol tarafa atılır ve sol elle mekik yakalanır, sağ
    elle tarağı kendisine taraf çeker. Ardından sol ayakla pedala
    bastırılır, ön tarak yukarı kalkarken arka tarak aşağı iner ve o anda
    sol elle mekik tarakların arasındaki ipliklerin arasından sağ tarafa
    atılır, sağ elle mekik yakalanırken, sol elle de tarağı kendisine taraf
    çeker. Bu işlemler seri ve çok hızlı bir biçimde yapılırdı. Mekiğin
    gidip gelişi ve tarağın defe her vuruşuyla yavaş yavaş bez ve bez
    üzerinde desenler oluşturdu.


    Bu tezgâhlarda çeşitli renk ve boyutlarda
    dikilip biçilen giysi bezleri, sofra bezleri, el havluları ve şire bezi
    dokunurdu. Faho Dedem en çok şire bezi, alaca bezi, sofra bezi gibi
    dokuma türleri dokuduğunu ve bir eliyle mekiği atıp, diğer eliyle mekiği
    yakalayışı, tarağı kendine taraf çekip defe vuruşu halen gözlerimin
    önündedir. Dedemin dışında, Muharrem Sümbül, Ali Zilkif Keçeci, Ali
    Süsen, Süleyman Keçeci, Veyis Değirmenci, Osman Bardakçı... tanıdığım
    diğer iyi culfacılardı.


    Culfaya başlanmadan önce iplerin şirez lenmesi, kurutulması, sonra da çıkrıklarda sarılmaları gerekir.

    Çıkrık , tahtadan yapılmış elle çalışan ilkel bir iplik eğirme ve sarma aletidir. İplik kelefleri/yumakları bu aletle yapılır.

    Çıkrık, iki ayak arasında dönen bir büyük kasnak ve bu kasnağın döndürdüğü ığ den meydana gelir. Çıkrık bir elle çevrilirken, diğer elle de ip tutularak ipin düzgün kelef olması sağlanır.

    Marangozhanede özel olarak yapılan ve üzerine iplik sarılan içi delik ahşap ya da kendir sapına terdek ; terdeğin üzerine ip sarılmış ve mekikte kullanılabilir haline de masura denir.

    Çulfacılık, tekstil sektörünün gelişmesi
    sonucu yok olan mesleklerden biri haline geldi. Şimdi turistik amaçlar
    için, otantik ve folklorik değerleri yaşatmak için bazı bölgelerde veya
    yerlerde bu meslek yeniden diriltilmeye çalışılıyor.




    Goşkarlık


    <blockquote>

    "Taşa basma iz olur
    Kız kunduran toz olur"

    </blockquote>


    Üstü kırmızı veya siyah deriden, tabanı ise köseleden yapılan topuksuz ayakkabılara yemeni ; bu işi yapanlara da yemenici veya köşker denilir.

    Ergani'de yemeniciler goşkar denilirdi.

    Goşkarlık çok eski bir
    meslektir. Bu mesleğe avcılıkla başlanmıştır diyebiliriz. İlk insanlar
    avladıkları hayvanların postlarından, derilerinden kendilerine giyecek
    ve yemeni yaparak bedenlerini korumaya çalışmışlardır. Hilar
    mağaralarındaki Goştkar Mağarası 'nı bu anlattıklarımıza örnek
    verebiliriz. Goştkar Mağarası, Tiyatronun bulunduğu geniş sal
    kayalıkların altındaki doğal mağaradır. Bu mağara, kasaphane veya
    yemenici mağarası olarak da bilinmektedir. Burada kayaya oluymuş bir su
    kaynağı vardı.


    Goştkar, et işi yapanlar anlamındadır.
    Burada, yani Goştkar Mağarası'nda hayvan kesimi ve etle ilgili işler
    yapıldığı sanılmaktadır. Ayrıca bu mağaranın bitişiğindeki mağaranın
    ismi Şıkefta Postkara 'dır. Post/deri işi yapanlar
    anlamındadır. Post ve deri tabaklama işi bu mağaranın karşısındaki
    toprakla kaplı yerdeki havuzda yapıldığı söylenir.


    Postkara Mağarası'nın bitişiğindeki mağaranın ismi de Şikefta Derraba dır. Yani hayvan palanı yapan terziler mağarasıdır.

    Yemenicilik çok özen isteyen bir zanaattı.

    Yemenicilikte kullanılan deriler yalnızca
    sumak veya mazı ile tabaklanır, kimyasal maddeler kesinlikle
    kullanılmazdı. Dikişler çelikten yapılmış ucu sivri delici bir alet olan
    biz yardımıyla çift iğne kullanılarak mumlu iple, yani
    gınnap/kırnap iple tersinden dikilirdi, daha sonra da düz tarafı
    çevrilirdi. Vücut elektriğini (statik elektriği) alsın diye, astar ve
    taban arasına kil tabakası konulup öyle dikilirdi.


    Yemeniler, tamamı el emeği olan, koku ve mantar yapmayan kullanışlı, ortopedik ve hafif ayakkabılardır.

    Keski, balmumu, gınnap, iğne, biz, çekiç,
    kütük goşkarlıkta başlıca malzemelerdendir. Bu meslek, sanayileşme ve
    ayakkabı sektörünün gelişmesi sonucu öldü. Eskiden yemenici olanlar önce
    kunduracı , daha sonraları ise ayakkabı tamircisi oldular.


    Ergani'de 1960'lı yıllarda kunduracı
    Hanifi (Kılıçkap) ve Kunduracı Cevdet (Kılıçkap) tanıdığım en iyi
    kunduracılardı. Gençlerin isteklerine uygun sivri burunlu, yumurta
    topuklu kunduralar ve gezdikçe ses çıkartan, evinde çeyiz hazırlayan
    genç kızların yüreklerini cızıltılarıyla dağlayan botlar yaparlardı.




    Çömlekçilik/Habenecilik/Kârhanacılık


    <blockquote>

    "Bir testi aldım çarşıdan ucuza;
    Gizli gizli neler anlattı bana;
    Bir şahdım, dedi; altın kupam vardı;
    Şimdi neyim? Testi oldum şaraba." - Ömer Hayyam

    </blockquote>


    Fırınlanarak yapılan kilden eşyalara çömlek , bu işi yapanlara da çömlekçi denilir. Çanak-çömlek yapılan yere Çermik'te kârhana deniliyordu.

    Çömlekçi, dikey bir mil üzerinde hızla
    dönen çarkın/diskin tam ortasına konmuş biçim verilebilir kıvamdaki bir
    balçık/çamur parçasından çeşitli nesneler yapan zanaatçıdır. Dikey dönen
    bu çark/disk sayesinde nesneler çok çabuk yapılır. Uzman bir el dahi
    çarkla bir iki dakika içersinde yapılacak nesneyi çark olmaksızın elle
    yapılması halinde ancak 2-3 günde yapabilir. Balçıktan yapılan küp,
    güveç, habene/testi, kâse, saksı ve düdük gibi nesneler kuruduktan sonra
    kümbet biçiminde yapılmış fırınlarda pişirilir. Sonra da satışa
    sunulurlar.


    Ergani'de çömlekçi atölyesinin olup
    olmadığını hatırlamadığım gibi duymadım da. Ama Çermik'te dayımoğlu
    Kamber Süslü'nün çalıştığı çömlekçi atölyesini gezdiğimi hatırlıyorum.


    Çömlekçilik çok çok eski bir meslektir.

    Bugün Anadolu ve Mezopotamya'da yapılan
    arkeolojik kazılarda en çok çanak-çömlek buluntularına rastlanılması
    bundandır. Bilim adamları tarihöncesi dönemleri anlatırken Birinci
    Neolitik Dönem, Çanak-Çömlekli Dönem ve Çanak-Çömleksiz Dönem
    olarak ele alıp incelerler. Bilim adamlarına göre, Neolitik Dönemi'nde
    toprağa bağlılık çok yavaş gerçekleşse de, toprağa yerleşim ve bağlılık
    insanları yeni keşiflere itmiştir. Birinci Neolitik Dönem 'in
    başlamasıyla, yani göçebe insan toplulukları yerleşik düzene geçmeye
    başlayınca, avcılık ve hazır toplayıcılığın yanında yaban hayvanlarını
    evcileştirme ve yabanî tahılları ekip-biçme de öğrenilmeye başlandı.
    Sonra taneleri öğütmek için geniş ve ağır taşların kullanıldığı
    değirmenlerin yapımı, tohumların saklanması için yeni yöntemler
    geliştirildi. Bu yeni yöntemlerle birlikte ilk çömleklerin yapımına
    başlandı.


    Günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce Hilar Çayönü'nde yaşayanlar Hücre Planlı Yapılar Evresi 'nde
    taşın yanı sıra topraktan daha fazla yararlanmaya başlamışlar. Sadece
    yapılarında değil, diğer günlük kullanım araç-gereçlerinde de... Kerpiç
    çamurundan yapılmış kaba kaplar, kil ' tabakalar ', ev modelleri, küçük kil toplar vs. yapmışlar.


    Gordon Childe, insanın çağlar boyunca gelişimini anlattığı Kendini Yaratan İnsan kitabında, çömlek yapım işin başlangıcını şöyle anlatır:

    " Büyük çapta çömlek yapımı Neolitik
    çağda başlamıştır. ...İlk insanlar için nesnenin niteliğindeki değişim,
    çamur ya da tozun taşa dönüşümü gizsel bir işlem olmalı. Belki de nesne
    ve değişmezlik konularında derin düşünler esinlenmiştir. Yoğrulabilen,
    plastik nitelikli kille sert, katı çömlekler nasıl aynı nesne
    olabilirdi? Ateşe sokulan çömlek girerken ne biçimde çıktığında da o
    biçimdir, ama rengi değişmiştir ve dokusu bambaşkadır.


    Çömlek yapımı demek, az önce sözü edilen kimyasal değişimi bulmak, bu değişime başat olmak ve bunu kullanmak demektir ." (s: 96)

    Jacquett Hawkes de, The Atlas of Eariy Man
    (İlkel İnsanın Atlası) adlı yapıtında çömlekçiliğin ilk kanıtlarının
    Zağros bölgesindeki M.Ö. 7000'li yıllara ait tabakalardan sağlandığını
    yazmaktadır.


    Mehrdad R. Izady ise, hem Çayönü'nde hem
    de Ganj Dara'da (Kirmanşah yakınlarında), pişirilmiş çanak çömleğin
    (pişirilmiş küçük kil heykelciklerle birlikte) ilk kez MÖ. 8. binyılda
    ortaya çıktığını; dayanıklı ve çok yönlü çanak çömleğin geliştirilmesi
    ev yaşamında bir devrim yarattığını ve bu teknolojinin diğer toplumlar
    tarafından da ısrarla aranmaya başlandığını, sonra büyük bir hızla komşu
    bölgelere yayıldığını ve 1000 yıldan az bir zaman dilimi içinde
    Ortadoğu'nun her tarafında yaygınlaştığını yazmaktadır. ( Mehrdad R.
    Izady, Bir El Kitabı KÜRTLER , Doz Yayınları, İstanbul 2004, s: 64. )


    Diyarbakır-Ergani Karayolu üzerindeki Ekinciler Köyü'ne yakın büyük bir höyüğün yakınında yer alan Girikihacıyan Höyüğü
    (Hacılar Tepesi) M.Ö. 6000-5000 yıllarına rastlayan bir erken köy
    yerleşme yeri olup, yığma duvarları, boyalı çömlekleriyle çömlekli
    Neolitiğe aittir. Burada Prof. Dr. Halet Çambel yönetiminde, P.C.
    Watson'ca araştırılan höyükte moloz taş duvar kalıntıları, çakmaktaşı,
    doğal cam, kemik araçlar ve tek renkli çanak-çömleğin yanı sıra Teli Halaf çanak çömleğine de rastlanmıştır.




    Demircilik


    <blockquote>

    "Demirciler demir döğer tunç olur
    Sevip sevip ayrılması (aman) güç olur"

    </blockquote>



    M.Ö. 1400'lü yıllarda Mezopotamya'da
    demirin işlenmesi yaygınlaşmaya başlayınca, zamanla çeşitli alet ve
    silah yapımında tuncun yerini de almaya başladı. Ortaçağ'da ise,
    gündelik yaşamın tüm alanlarına girdi. Demir maden olarak yaygınlaştıkça
    başta bıçak, kılıç, balta, kalkan, mızrak ucu, gürz gibi silahların;
    çeşitli ev aletleri, şömine takımları, ocak, kafes, tava, kazan, kilit,
    hırdavat araç ve gereçlerin yapımında kullanılır oldu.


    Tarihte ilk olarak demirin önemini
    Mitanni'ler kavramıştır. Tarihte, metal ve demir aletleri olan okuryazar
    toplumlar öteki toplumlar üzerinde ya üstünlük kurmuştur ya da onları
    yok etmiştir. Ayrıca antikçağda demir, özgürlüğü de temsil etmiştir.
    Ucuz demir, tarımı, endüstriyi ve savaşı demokratikleştirmiştir.
    Friedrich Engels; demir için " tarihte devrimci rol oynayan bütün ilkel maddelerin en önemlisidir " der; a,rdından, " Demir Çağı "nı " kahramanlık çağı " olarak nitelendirir. Bu bağlamda Kürt mitoloji kahramanı Demirci Kawa'yı burada anmak lazım.


    Demirci Kawa: Zulme ve haksızlığa başkaldırının; isyan, ateş ve birliğin sembolüdür.

    19. yüzyıla kadar demirden üretilen
    nesnelerin tümü körüklenmiş kor ateşte ısıtılan demirin örs üstünde
    çekiçle dövülmesiyle elde edilirdi. Bu gelenek 20. yüzyıla kadar da
    kısmen sürmüştür. Sanayileşme ve demir-çelik sektöründe dünya ölçeğinde
    tekelleşmenin başlaması demirciliğin sonunu getirdi. Demircilik,
    kaybolan çok önemli mesleklerden biridir.


    Ergani'deki demirciler genellikle saban
    demiri, yaba demiri, tırpan, orak, çapa, kazma, balta, nacak, keser,
    dehre, bel gibi tarım, bağ ve bahçe işlerinde kullanılan araç ve
    gereçlerin yanında çekiç, balyoz, buğavi, nal, nal çivisi, çan, murç,
    kapı kilidi, kapı tokmağı, kapı çengeli gibi nesneler yaparlardı.
    Bunların büyük bir kısmını kış aylarında yapar ve baharda da satışlarını
    gerçekleştirirlerdi.


    Demirciliğin birinci kuralı demiri
    tavında dövmektir. Demircilerin nefesleri kuvvetli, kolları güçlü v
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
    CANTAR




    Mesaj Sayısı: 2284
    Deneyim seviyesi: 5604
    Kayıt tarihi: 26/06/10
    Yaş: 59
    Nerden: İstanbul

    MesajKonu: Geri: KAYBOLAN MESLEKLER, TARİHE KARIŞAN NESNELER   Paz Ağus. 22, 2010 6:07 pm

    Kalaycılık






    <blockquote>

    "Düriyemin güğümleri kalaylı

    Fistan giymiş etekleri alaylı"

    </blockquote>






    Kalay, gelişimini bakır kaplara borçludur ya da tam tersi, bakır kaplar gelişimini kalaya borçludur.



    Kalayın bulunması bakırın mutfakta geniş
    ölçüde kullanımına neden olmuştur. Bakır kaplar tek başına
    kullanıldığında hava ile teması sonucu oksitlenmesi (kararması) ve
    yiyecek, içecekle teması sonucuyla da yüzeyde bakırsülfatın oluşması
    (yeşillenmesi) sonucu �ki buna yaşlılarımız cenk derdi- zehirlenmelere ve ölümlere neden oluyordu. Kalayın bakırla işbirliği, kalaycılık denen bir mesleği ortaya çıkarmıştır.




    Bakır kapların üzerini kalayla kaplayanlara kalaycı denir.



    Kalaylanacak kaplar önce örs ve çekiçle
    düzeltilir. Ezik ve kırık yerler düzeltilir, gerekirse yama veya kaynak
    yapılır. Sonra kum ve kömür parçaları ile temizlenir. Oksitlenen,
    kararan veya kalay yapılacak yerler parlatılır, yıkanır ve kurutulur. Bu
    iş için genellikle el ve ayaklar kullanılır. Kalaycılar elleriyle
    duvardaki veya en yakınındaki elle tutulacak şeylere tutunup,
    kalçalarını sağa ve sola çevirerek ayaklarının altındaki kapların
    temizliğini kum ve kömür tanecikleri yardımıyla yaparlar. " Ne kıvırıyorsun ?" sözünün buradan geldiği söylenmektedir.




    <blockquote>

    Kalaycı Musa Utku dükkânda çalışırken-Ergani
    Foto: Esat Taştekin

    </blockquote>

    Temizlenen kap, körükle harlanmış ateşin bulunduğu ocakta
    ısıtılır. Kalayın tutması için kabın içine toz nişadır atılır. Sonra
    kalay parçası biraz ısınan kaba sürülür, bir parça erimesi sağlanır.
    Büyük bir bez parçası yardımıyla eriyen kalay kabın kalaylanacak
    yüzeyine tamamen yayılır. Kalaylanma işi tamamlanıncaya kadar bu işleme
    devam edilir.





    Bakırdan yapılmış kazan, teşt, sini,
    kuşhana, lengeri, tas, saplı, sahan, kırpıklı sahan, tava, tunç kulplu
    tava, cezve, sıtıl (bakraç) gibi ev ve mutfak gereçleri kalaylanırdı.




    Bazı meslekler gibi kalaycılık da artık
    tükenme noktasındadır. Parlak zamanlarını bakırın mutfak eşyası olarak
    kullanılmasına borçlu olan kalaycılık, bakırın mutfaklardan çekilmesiyle
    meslek olarak sona yaklaşmıştır. Günümüzde melamin kapların, plastik
    kapların, emaye kaplamalı kapların, alüminyum kapların, porselen
    kapların ve daha çok da kullanım kolaylığı ve çeşit zenginliği nedeniyle
    paslanmaz çelik ve cam kapların geniş şekilde kullanılması bu mesleğe
    olan ihtiyacı ortadan kaldırdı. Kalaycılık ekmek kapısı olmaktan çıktı
    diyebiliriz. Turistlere yönelik bakır eşya imalatı az da olsa
    kalaycılığı biraz da olsa devam ettirmektedir.




    Ergani'de benim tanıdığım Kalaycılar halim-selim ve sabırlı insanlardı.



    Köylerde bu işi genellikle Karâçi veya Âşık / Mıtrıp denilen göçebeler yapardı.







    Hancılık ve Nalbantlık






    <blockquote>

    "Evlerinin önü handır
    Yanar yüreğim külhandır"

    </blockquote>






    Eskiden otel ve motorlu taşıt yoktu.
    Başka il ve ilçelerden yük ve binek hayvanlarıyla gelenler veya
    köylerden hayvanlarıyla ürünlerini pazarda satmaya getiren köylüler, hem
    kendileri, hem de hayvanlarıyla birlikte kervansaraylarında veya
    hanlarda kalırlardı. Han sahiplerine veya işletenlere hancı denirdi.




    Ergani'de kervansarayı olduğunu duymadım, ama Hilar'da Riya Bezirgana 'yı
    (Bezirgan Yolu'nu) duydum. Bu yol, Anadolu'dan gelip, Diyarbakır
    üzerinden Mezopotamya ve doğuda İran'a, Çin'e giden büyük bir ticaret
    yoludur. Şimdi arkeolojik kazı yapılan Çayönü tepesiyle çayın arasından
    geçerdi. Kazı sebebiyle bu yol kayboldu.




    1960'lı, 1970'li yıllarda Ergani'de
    birçok han vardı. Hancı Ahmet (Uçar)'in, Hancı Ali (?)'in, Hancı Şükrü
    (İşçi)'nün, Hancı Kemal (İşçi)'in hanları gibi...




    Her türlü ulaşım aracının gelişmesi ve
    motorlu taşıt araçlarının yaygınlaşması; otel-motel gibi konaklama
    yerlerinin her yerde yapılması nedeniyle kervansaraylar, hanlar tarihe
    karıştı. Şimdi Ergani'de han var mı, bilemiyorum.




    <blockquote>

    Nalbant Güven İşçi iş başında... (Ergani)
    Foto: Esat Taştekin

    </blockquote>

    Hanlarda, ayrıca atların, katırların, eşeklerin ayaklarına,
    daha doğrusu toynaklarına koruma amacıyla U şeklinde demircilerin
    yaptığı nal çakılırdı. Bu nalı çakan zanaatkârlara nalbant denirdi. Bazı hanlarda hancı aynı zamanda nalbantlıkta yapardı.





    Ayaklarına nal çakılacak hayvan, handa
    önce bir yere yularından bağlanırdı. Sonra bir yardımcı hayvanın nal
    vurulacak ayağını geriye doğru kaldırıp tutardı. Nalbant, hayvanı
    okşayıp severek, hayvanın ayağına özenle bakarak tırnağını muayene
    ederdi. Tırnak fazlalıkları bir keskiyle alınır, tırnak altı
    düzeltilirdi. Daha sonra tırnak ölçüsü alınıp yanındaki nallardan uygun
    olanını seçerdi. Sırayla hayvanın ayağına, daha doğrusu tırnağına
    çivileri çakıp nalı tuttururdu. Bu şekilde hayvanın ayağına taş, çakıl
    benzeri sert cisimlerin batması, tırnağının aşınması ve acı çekmesi
    önlenmiş olunurdu. Nal çakılmadığında tırnak aşınır ve hayvan her adım
    attığında tırnak kısmındaki hassas dokular acıdığından hayvan acı çeker;
    iş ve yolculuk aksardı.




    Nala çivi çakılırken hayvanın canı yanmazdı, ama bazı hayvanlara nal çakarken nalbantlar çok zahmet çekerlerdi.







    Çulculuk







    Çul: Beygir, katır, eşek gibi
    hayvanların sırtına yük bağlamak ve binmek için kullanılan ağaç bir
    iskelet üstündeki hasır/sazla doldurulmuş alt kısmı keçe, üst kısmı
    genellikle desenli kilim veya çul ile kaplanmış bir tür yatak tır. Çula, semer de denilir.




    Çul yapanlara, çulcu veya semerci denir. Sırt hamallarının sırtlarında taşıdığı arkalığa da semer denir; bu iki semer birbirinden farklıdır, karıştırmamak lazım.



    <blockquote>

    Çulcu Mehmet (?) dinlenme anında sigarsını tüttürüyor - Ergani.
    Foto: Esat Taştekin

    </blockquote>

    Eskiden göçebe
    toplumlar, kervanlar, seyyar satıcılar, köylüler... eşya ve yüklerini
    üzerlerinde çul/semer olan hayvanlar sayesinde kolaylıkla
    taşıyabiliyorlardı. Bu çul sayesinde hayvanların vücudu taşıdıkları
    yüklerden ötürü zarar görmeleri engellenmiş, korunmuş olunurdu. Ayrıca
    binicilerin at, katır ve eşek üzerinden düşmemesi ve/veya kaymaması da
    sağlanmış olunurdu.




    Çulcunun ölçü birimi ya karışları veya
    çula attığı çentikleriydi. Çulu yapılacak hayvanın ölçüleri bunlarla
    alınırdı. İyi bir ustanın elinden çıkan çul, hayvanın sırtına
    vurulduğunda hayvana kesinlikle zarar vermezdi, bir takım elbise gibi
    hayvanın üzerine otururdu. Çulcular zaten kendilerini " hayvan terzisi " olarak nitelendirirlerdi.




    İyi bir çulcu, hayvanın boyun bölgesine gelen kısmı dikerken dikiş aralarına mavi boncuk koymayı ihmal etmezdi.



    Çul yapımında, ağaç iskeleler, keçe, kilim, hasır veya
    kamış, deri kemerler, gınnap/kırnap ve çeşitli ip türleri gibi
    malzemeler kullanılırdı. Çulcu çul yapımında iğne, çuvaldız, makas,
    keski, biz, keser, testere, çekiç gibi aletler kullanırdı.





    Çul veya semer, bir zamanlar yük ve binek
    hayvanlarının vazgeçilmez bir donanımıydı. Binlerce yıl ulaşımda
    kullanılan at, katır ve eşeklerin yerini motorlu taşıtların alması;
    karayolu, demiryolu, denizyolu ve havayolu ulaşımının gelişmesi ve
    yaygınlaşması neticesinde çulculuk/semercilik kaybolan bir meslek
    durumuna düştü.




    Ergani'de 1960'lı yıllarda Çulcu Fedli (Aydın) çulcuların piriydi diyebilirim.







    Nalıncılık






    <blockquote>

    "Ayağına giymiş sedef nâlini

    Guşanmış beline Acem şâlini

    Aşka düştüm kimse bilmez hâlimi"

    </blockquote>






    Ceviz, dut ve meşe gibi suya ve aşınmaya
    dayanıklı ağaçlardan yapılan ve ayakkabı niyetine giyilen veya hamam,
    banyo gibi ıslak zeminlerde giyilen üstü atkılı, yüksek tabanlı
    ayakkabılara nalın , takunya ; bunları yapan ustalara da, nalıncı ustası , habbapçı veya takunyacı denirdi.




    " Takunyacı " deyimi bir aralar dinsel gericiliği ifade etmek, yermek için de kullanılmaktaydı.



    Nalın, lastik ve plastiğin henüz üretime
    girmediği zamanlarda gözde giyeceklerdendi. Sedef kakmalısı ve gümüş
    işlemelisinin yanı sıra halhallı olanı da vardı. Bazılarının
    üzerine gül, çiçek ve sevimli hayvan motifleri de yapılırdı. Plastiğin
    üretim malzemesi olarak kullanılmaya başlanması, seri ve daha ucuz
    plastik terliklerin üretimi nalının " pabucunu dama attı ".




    Nalıncı keseri, testere, törpü, nalıncı
    çivisi, makas, köşker bıçağı, kösele, deri, vernik ve ağaç boyası nalın
    yapımında kullanılan araç ve malzemelerdir.




    Ergani'de nalıncı ustaları var mıydı? Ben, hatırlamıyorum. Kanımca, nalınlar daha çok Çermik ve Diyarbakır'dan getiriliyordu.



    Amcam Yahya (Üzülmez), gençliğinde
    -kıtlık yıllarında- genelde Ergani'de yoksul bir yaşam olduğu için,
    doğru dürüst yiyecek ve giyecek bulamadıklarını, ayakkabı yerine nalın
    giydiğini, çoğu kez keserle nalınını kendisinin yaptığını ve nalınla
    dağlarda çobanlık dahi yaptığını halen zaman zaman anlatmaktadır.








    Sepetçilik - Küfecilik







    Saz, kamış, buğday sapı gibi esnek dal veya liflerden yiyecek veya eşya taşımak için örülerek yapılan kulplu kaplara sepet , bunları yapanlara da sepetçi denir.



    Çayönü'nde yapılan kazılarda duvarları
    kamıştan örülmüş evler bulunmuştur. Ayrıca, Çayönü insanları ördükleri
    değişik boyda sepetleri zamanla kerpiç toprağı ile sıvayıp kaba kil
    kaplar yapmışlar, bazen de büyük zahire ambarları... Bilim adamlarına
    göre, neolitik insanının kültür tarihine katkılarından biri de
    sepetçiliktir.




    Sepetler kullanım alanlarına veya
    işlevlerine göre isimler alır: Üzüm sepeti, yumurta sepeti, çamaşır
    sepeti, çiçek sepeti gibi.




    Sepetin kaba örgülü olanına küfe
    denir. Küfeler çeşitli adlar alabilirler: Hamal küfesi, zahire küfesi
    gibi. Küfeler zahire ambarlarında zahire saklanması veya tohumluk
    tahılların saklanması için de kullanılırdı. Küfeler, söğüt veya benzeri
    ağaçların dallarının yarılarak elde edilen dilimlerinin örülmesi ile
    yapılırdı. Sırtta taşınan küfelerde ayrıca kayış veya halat askılıklarda
    bulunurdu.




    Abdullah (Üzülmez) dedemin kilerinde,
    tahıl tohumlarını fare ve zararlı böceklerden korumak için, bir insanın
    boyunu aşan çamurla sıvalı ve ağzı kapaklı 4-5 tane zahire küfesi/sepeti
    olduğunu bilirim, görmüştüm.




    Sepetçilik ve küfecilik taşıma sektörünün
    gelişmesi, plastik ve plastik türevi maddelerden yapılmış benzer
    malzemelerin kolay ve seri yapımı, ekonomik oluşu nedeniyle bu meslek de
    öldü.




    Ergani'de bildiğim kadarıyla sepet yapan yoktu; Karâçî veya Mıtrıp / Âşık denilen göçebe Kürtler ördükleri sepet veya küfeleri, zembilleri çarşı ve mahallelerde satmaya getirirlerdi.



    Sepet ve sepetçileri burada anlatırken, Kürt edebiyatında, bir aşk destanı olarak çok önemli bir yeri olan Zembîlfiroş 'u da burada anmak gerekir.



    Bu destan, bir sepet satıcısının aşkını anlatır.







    Çerçilik







    İğneden ipliğe, aynadan cımbıza,
    boncuktan oyuncağa, astardan kumaşa her türlü nesneyi bir eşek, beygir
    veya at üzerinde veya arabalarında köy köy, mahalle mahalle gezip
    dolaşarak satan seyyar satıcılara çerçi denir.




    Bir köye çerçi gittiğinde kadınlar,
    kızlar, çocuklar çerçinin etrafına üşüşerek; yağ, peynir, yün, arpa,
    darı, mercimek gibi ürünler karşılığında bazı nesneleri alırlardı.
    Karayollarının gelişmesi ve motorlu araçların yaygınlaşması, ticari
    satış ağ ve yöntemlerinin ilerlemesi ve marketler zincirinin en ücra
    köşelere bile burnunu sokması sonucu bu meslek tamamen öldü.




    Geçmişte çerçilerin bir özelliği de
    köyler arasında, beyler/ağalar arasında, aşiretler arasında, sevgililer
    arasında, düşman aileler/aşiretler arasında, âşıklar/sevenler arasında
    haber taşımaktı. Çerçiler, bu haber taşımayı bazen para karşılığında,
    bazen de " Allah rızası " için yaparlardı.




    Çerçiler çoğu kez yılanvari kıvrak davranış sergilerlerdi; bazen de, ak güvercin gibi bir saflık ve temiz içinde olurlardı.







    II. Tarihe Karışan Eşyalar






    <blockquote>

    uzak bir geçmişte değil de, sanki
    dün olmuş gibi bir şeyler kıpırdar hep içimde

    </blockquote>






    Kaybolan meslekler gibi, geçmişte
    kullandığımız, ama bugün artık günlük yaşantımızda yer almayan veya
    hemen hemen unuttuğumuz, kullanılmayan bazı eşyalardan, nesnelerden söz
    etmek istiyorum.




    Bu eşyaları veya nesneleri anımsamak, o
    günlerin yaşamına düşsel bir yolculuğa çıkmak demek: Bugün günlük
    yaşantımızın vardığı noktanın bilince çıkması ve sanayi toplumunda
    üretim ve tüketim ilişkilerinin bir sonucu olarak, tüketim toplumu
    olmanın bir özelliği olarak bazı eşyaların, araçların kullanımdan nasıl
    kalktığını ya da nesnelerin biçim değiştirerek bir üst aşamaya
    evrilmesini görmek demektir. Ve aynı zamanda, sosyal ve ekonomik
    gelişmenin bir sonucu olarak rahat ve konforlu bir yaşama geçiş sürecine
    tanıklık demektir.




    İşte bizleri " geçmişe götürecek " eşya ve nesnelerden bazıları:







    Saban







    Saban , çift sürmeye yarayan bir
    tarım aracıdır. Toprağı alt üst etmeye yarar. Sağlam ağaçtan yapılmış,
    ön taraftaki uzun, arkada olan kısa üçgen şeklinde birbirine geçen bir
    düzenektir. Öndeki uzun ağaçtan yapılmış saban ok unun ucu, öküzlerin bağlı olduğu boyunduruğ un ortasında bulunan halkaya geçirilir. Boyunduruğun iki ucunda ahlat ağacından yapılmış, öküzlerin boynuna geçirilen sabiler bulunur. Arkadaki kısa ağaçtan yapılmış saban kolu
    ise, çift sürerken tutma kolu olarak kullanılır. Bu iki kolun
    birleştiği yerde ucu ileriye çıkık bir ağaç kısım daha vardır. Buraya saban demiri
    (gîsin) geçirilir. Çift sürülürken, bu demir rahatlıkla toprağın altını
    üstüne getirir. Saban oku, saban kolu ve saban demirinin geçtiği bu üç
    parça bir kamayla tutturulur. Öküzleri çift sürmeye iteklemek ve komuta
    etmek için elde tutulan uzun çubuğa masas , masasın ucundaki delici çiviye zakut denir.




    Ben ve daha çok da kardeşim Haydar,
    Abdullah dedem çift sürerken ona yardım ederdik. Çok zahmetli ve dikkat
    gerektiren bir iştir. Saban demirini öküzün ayaklarına vurmak, öküzün
    yaralanmasına, saban demirinin bir taşa takılması ise saban demirinin
    kırılmasına neden olabilir. Bir keresinde ben çift sürerken, saban
    demirinin taşa takılması sonucu kırılmıştı ve dedem çok kızmıştı.




    Saban, bugün kırsalda yer yer halen
    kullanılsa da, traktör ve benzeri modern tarım araçlarının kullanımı
    sabanı köylünün yaşamından çıkarttı.








    Kiler







    Kiler , evlerin zahire odasıdır.
    Evin yazlık, kışlık bütün yiyecekleri bu odada korunurdu. Eskiden evler
    betonarme olmadıklarından, taş veya kerpiç kalın duvarlardan
    yapıldıklarından ötürü yaz aylarında bile serin olurdu. Genellikle
    evlerin en serin odası kiler olarak seçilirdi.




    Kilerde, içinde katı veya sıvı
    yiyeceklerin, içeceklerin olduğu kaplar, küpler, torbalar, turikler,
    ender olarak da telli ekmek ve yemek dolabı bulunurdu.




    Evlerde mutfak dediğimiz bölümün günlük
    yaşantımıza girmesi, hem ev içinde ve hem de mutfaklarda teknoloji ürünü
    çok değişik araç ve gereçlerin kullanımı sonucu kiler ve kiler kültürü
    yok oldu.








    Tel Dolap







    Tel dolap , içersine ekmek ve
    yiyeceklerin konulduğu bir dolaptır. Dolap pervazlarında cam yerine;
    dolabın hava alması, sineklerin ve böceklerin içine girmemesi, içindeki
    yiyecek ve ekmeğin bozulmaması için ince tel elek olurdu.




    Bu tel dolaplar bazı evlerde kilere konulurdu; bazı evlerin ise tel dolaptan haberi yoktu.



    Teknolojik gelişme sonunda bu dolaplar
    ömrünü tamamladı, yaşantımızdan çıktı. Tel dolap ve kilerdeki birçok
    nesnenin yerini mutfak dolapları, buzdolabı, derin dondurucu gibi ev
    gereçleri aldı.








    Küp







    Küp , eskiden evlerde bulunan
    bir gereçti. Kullanım özelliklerine göre evlerde kapaklı kapaksız renk
    renk, boy boy çanak küpler vardı.




    Su küpü , buzdolabının
    bulunmadığı zamanlarda, yazın içersine konulan suyu soğuk tutmaya
    yarardı. Ayrıca evlerde su tesisatının olmadığı, şebeke suyunun
    bulunmadığı zamanlarda ortak kullanılan çeşmelerden, gözelerden,
    pınarlardan, kuyulardan getirilen içme suyunun muhafazası, depolanması
    için kullanılırdı. Su küpleri, genellikle kahve renkli, sırsız olurdu ve
    yanında da mutlaka bir su tası bulunurdu.




    Kavurma küpü , içersine kavurma
    koymak için kullanılırdı. Eskiden gıda sektörü ve teknoloji fazla
    gelişmediğinden, güzün yapılan kavurma kış aylarında tüketilirdi. Bu
    süre içersinde kavurmalar bozulmasın diye küplerde korunurdu. Bu küpler
    genellikle yeşil renkli ve sırlı olurdu. Kışlık peynirler de bu tür
    küplere basılırdı. Ne demişler: " Kara koyun etli olur/Kavurması tatlı olur ".




    Zahir küpleri , kiler veya
    zahire odasında bulunan bulgur, pirinç, mercimek gibi zahirenin her
    türlü haşere ve farelere karşı korunması amacıyla kullanılırdı. Çeşitli
    boyda, renk renktiler.




    Ayrıca çiftçi ailelerin evinde tohumluk
    arpa, buğday, darı gibi tahılların kışın muhafaza edildiği insan boyunu
    aşan küplerde bulunurdu. Şarap küpü ve altın küpü 'nü de unutmamalıyız!




    Buzdolabı, mutfak dolaplarının
    kullanımıyla birlikte küpler tarih oldu. Şimdi işyerlerinde, evlerde
    aksesuar olarak kullanılmaktadır.








    Bardak / Habene / Testi







    Eskiden her evde mutlaka bir testi
    olurdu. Testi, çanak-çömlekten yapılan ve yaz aylarında içine konulan
    suyu soğutması amacıyla kullanılan bir ev gerecidir. Testiye Erganiler bardak , Çermikliler habene derdi. Testiler çeşitli boylarda, tek veya çift kulplu olurdu.




    Su, göze, çeşme veya pınardan testiye
    doldurulurdu. Suyu daha iyi soğutması için genellikle dış kapı yanında
    veya serin ve gölgelik yerlerde bulundurulurdu. İçersine yılan, akrep ve
    başka böcekler girmesin diye testinin ağzına ya bir tülbent bağlanırdı
    ya da bir kapakla ağzı sürekli kapalı tutulurdu.




    Testi; buzdolabı, kar ve buzun olmadığı zamanlarda yazın tarlada, bağda, bahçede, çarşıda, evde çok yürek ferahlatmıştır.



    Evlerde musluklardan şebeke suyunun
    akması; her köşe başında pet şişe ve benzeri ambalajlarda değişik
    hacimde soğuk su ve içeceklerin satılması; buzdolabı, derin dondurucu,
    sebil gibi beyaz eşya ürünlerinin her yerde kullanılmaya başlanması
    testileri/bardakları/habeneleri günlük yaşantımızdan çıkarttı.








    Tas






    <blockquote>

    "Altın tasta gül kuruttum
    Yâri sinemde uyuttum"

    </blockquote>






    Tas , su bardağı yerine
    kullanılırdı. Kalaylı bakır taslar su, ayran, şerbet içmeye ayrı bir
    lezzet verirdi. Çeşitli büyüklükte olurlardı. Bazılarının yanda sarı
    madenden yapılmış kulpları da olurdu. Su tası, ayran tası şeklinde
    adlandırılırdı.




    Tas, ayrıca hacim olarak alacağı miktara göre bazen ölçü içinde kullanılırdı: Bir tas bulgur, iki tas yağ gibi...



    Cam bardakların ve porselen kupaların
    daha zarif, daha ekonomik, daha kullanışlı ve daha pratik oluşları
    nedeniyle, taslara oranla daha çok tercih edilmeye başlandı.




    Tas şimdi otantik lokantalarda ayran tası olarak kullanılmaktadır.







    Teşt







    Teşt , çeşitli amaçlarla
    kullanılan bir ev gerecidir. Sac, bakır, plastik gibi çeşitli malzemeden
    yapılmış çukur bir kaptır. Çok çeşitli boyutlarda olabilirler. Ama
    ortalama 15- 20 cm . yüksekliğinde, 30- 60 cm çapındadır. Kullanım
    amaçlarına göre adlandırılırlar: Çamaşır teşti, hamur teşti, salça teşti
    gibi. Teştin diğer adı, leğen dir.




    Hamur teşti , içinde un elemeye,
    hamur yoğurmaya, hamuru mayalandırmaya (ekşimeye) veya hamuru fırına
    pişirmeye götürmede kullanılan leğendir. Yanlışlıkla esrar içen bir
    annenin, un elerken, unu odanın içinde her tarafa elemesi sonucu, oğluna
    söylediği iddia edilen " Anan için her taraf teşt oğlum! " deyişini burada bir anekdot olarak anabiliriz.




    Çamaşır teşti , içinde çamaşır yıkanan leğenidir.



    Bakır ve kalaylı teştler bazen de düğün,
    sünnet gibi törenlerde yemek pişirmede de kullanılırdı. Teşt eskisi
    kadar olmasa da bugün halen kullanılmaktadır.








    Kuşhana






    <blockquote>

    "Et koydum tencereye
    Yâr geldi pencereye"

    </blockquote>






    İçinde yemek pişirilen bir tür metal
    kapdır. Tencere de diyebilirsiniz. Kuşhanalar genellikle bakırdan ve
    kalaylı olurdu. Kuşhana; ocakta, maltızda, mangal ve soba üstünde içinde
    yemek pişirmek, süt kaynatmak, su ısıtmak için en çok kullanılan ev
    gereçlerindendi.








    Çömçe







    Çömçe , ağaçtan veya bakırdan
    yapılmış büyük, yuvarlak bir kaşıktır. Çömçeye kepçe de diyebiliriz.
    Yemek karıştırmada, yemekleri kaplara boşaltmada ve bişme zamanı
    kazandan bulamaç boşaltmada kullanılırdı.








    Saplı







    Saplı , 20- 30 cm . uzunluğunda
    ağaçtan yapılmış sapı bulunan bir tür büyük bakır tastır. Derin tavaya
    benzer. Bağ bozumunda, yani bişmede şire (şıra) aktarmada, şire
    savurmada, kazandan pekmez alımında ya da boşaltılmasında; çamaşır,
    banyo ve ölü yıkamalarında kazandan sıcak su alımında saplı
    kullanılırdı. Uzun ağaç sapı sayesinde eller yanmazdı.








    Sini







    Sini , kahvaltı yapılacağı veya
    yemek yenileceği zamanlar yiyecek ve içeceklerin sofrada üzerine
    konulduğu bakırdan yapılmış bir ev gerecidir. Sinilere safra altlığı da
    diyebiliriz. Yuvarlak olup, bir kısmı üretim aşamasındayken üzerlerine
    desenler işlenmiştir. Çeşitli büyüklükte ve mutlaka kalaylı olurlardı.
    Kalabalık ve zengin ailelerin sinileri büyük olurdu. Ayrıca zenginlerin,
    beylerin, ağaların sinileri bakır değil, genellikle gümüş veya altın
    olurdu. Sofra kurulduğu zaman sini ya sofra bezinin üstüne veya sini
    altlığı denilen bir kürsü üzerine konulurdu. Sonra da yemek ve içecekler
    sininin üzerine dizilirdi. Fakir fukara pek sini kullanmazdı, bunlar
    daha çok sofra bezi kullanırlardı.




    Bugünkü mutfak kültürü, hem siniyi ve hem
    de safra bezini günlük yaşantımızdan sildi. Şimdi daha çok yemekler
    yemek masalarında yenilmektedir.








    Kazan







    Kazan , büyük ve derin kulplu
    bir kaptır. Çok geniş bir kullanım alanı vardır. Çamaşır kazanında
    çamaşır kaynatılırdı, çamaşır ve banyo suyu ısıtılırdı. Yemek kazanında
    kavurma kavrulurdu, yemek pişirilirdi, şire kaynatılırdı, bulamaç/pekmez
    yapılırdı, bulgur kaynatılırdı, kelle paça pişirilirdi, salça
    yapılırdı... Bugün sınırlı olsa da halen kullanılmaktadır.








    Arap Pekmezi







    Arap pekmezi , ilaç niyetine bedence zayıf olanlara, soğuk algınlığı olanlara, öksürenlere ve ciğerlerinden rahatsız olanlara verilirdi.



    Arap pekmezi hazırlamak için ufak bir su
    tası dolusu pekmezin içine yarım tahta kaşığı pul biber katılır. İyice
    karıştırılır. Böylece ilaç hazırlanmış olunurdu. Daha sonra bu karışım
    hastaya içirilerek, kalın yünlü bir yatakta terletilmeye çalışılırdı.
    Terleme sonucu hastanın iyileşeceği düşünülürdü.




    Arap pekmezi denildiği gibi sağaltıcı bir özelliği sahip midir? Bilemiyorum.







    Taş Soku







    <blockquote>

    Hilar kayalıklarında köylü kadınlar sokuda bulgur dövüyor - Ergani.
    </blockquote>
    Soku , içinde tokmakla bulgur,
    yarma, döğme veya kuru biber dövülen büyükçe taştan oyulmuş bir
    gereçtir. Sokunun bir adı da dibektir. Pirinci kabuğundan ayırmak veya
    bulguru dövmek için kullanılan dibeklere dink de denir.





    Eskiden aile, konu komşu, mahalleli, köy
    sakinleri sokudan ortaklaşa faydalanırlardı. Bulgur veya benzeri şeyler
    dövüleceği zaman kadınlar ve gençler imece usulü çalışırlardı. Kadınlı
    erkekli, bir kişi veya iki kişi karşılıklı, dövülecek nesneyi sokuda
    sırayla tokmaklardı. Bir kişide sokunun başında durup, dökülenleri
    sokunun içine atardı. Hem tokmak vuranlar ve hem de sokunun başında
    taşan nesneleri sokuya atanın eline tokmak değmesin diye çok dikkatli
    davranırlardı.




    Sokuda kurutulmuş acı ve tatlı kuru biberler (kurutmuş isot) dövülerek toz ve pul biber de elde edilirdi.



    Soku başında dedikodular yapılır,
    türküler söylenirdi. Oğlan anaları, gelin adaylarını bazen soku başında
    hamaratlı kızlardan seçerdi.




    Hilar köyünün güneybatısında Şikefta Dolaba (Dolaplı Mağara) diye bir yer var. Burada normal dink taşlarının 4,5 misli büyüklüğünde bir Kevre Dinge (Dink
    taşı ) vardır. Geçmişte hangi amaçla kullanıldığı bilinmiyor. Romalılar
    devrinde esirlerin döndürdüğü taşlara benzer. Nebati yağ imalatı ve
    benzeri işler için kullanıldığı tahmin edilmektedir.




    Ve yine yakın zamana kadar Dinkçi Şükrü Güler atla taş döndürerek döğme ve bulgur dövme işini yapardı.



    Her tür gıda ürünlerinin marketlerde,
    bakkallarda satılmaya başlanmasıyla soku ve bulgur, döğme, kuru biber
    dövme işi de günlük yaşantımızdan çıktı.








    Kozik ve Ocak







    Eskiden her evin önünde veya havlusunda
    etrafı taş veya kerpiç duvarla çevrili eğreti yapılmış köşeli veya
    yuvarlak içinde ocağın bulunduğu bir alan vardı. Bu alana kozik Ocak sürekli
    tüterdi. Bağ, bahçe ve dağdan getirilen odun, üzüm teveklerin dalı
    sete, ağaç ve tevek çubuğu çirpi ve hayvan gübresinden yapılan tezek
    ocakta sürekli yanardı.
    denirdi. Evin ekmeği, yemeği burada pişirilir; çamaşır suyu veya banyo suyu burada ısıtılırdı.



    Ayrıca her evin aralık denilen
    giriş salonunda bir tane ocak daha bulunurdu. Yemek pişirme, su
    ısıtmanın dışında, kışın ocak evi ısıtırdı. Kışın ocak başında
    toplanılarak günlük gelişmeler, doğumlar, ölümler, bağ bahçe işleri
    konuşulurdu; konu komşunun dedikodusu yapılırdı, masallar anlatılırdı.
    Ocaktaki ateşin uzun süre kalması için üzeri külle örtülürdü. Sonraları
    bu ocakların yerini, altında bir gaz bölümü olan ve üzerindeki bir pompa
    yardımıyla sıkıştırılan gaz yağının yanması esasına dayanan gaz
    ocakları aldı.




    Gaz ocağı daha çok yemek pişirmek için kullanılırdı.



    Eskiden ocağı yakmak başlı başına beceri isterdi: Ocakta ateş sönmüşse, komşudan ateş istenirdi. " Komşu komşunun külüne muhtaçtır " deyimi buradan gelir.



    Kültürümüzde " ocağın sönmesi " kötüye, " ocağın tütmesi " iyiye yorumlanmıştır hep.



    Sıvılaştırılmış petrol gazının (LPG'nin)
    yaygınlaşması, tüple (LPG ile) çalışan ocak ve fırınların çıkması, kozik
    ve ocağı günlük yaşantımızdan çıkarttı.




    Ocak üzerinde sacda pişirilen Fetir denilen yufka ekmeğin ve mayalanmış hamurdan yapılan ekşili ekmeğin tadını hiçbir fırın ekmeği vermez.







    <blockquote>

    Sac üzerinde et, biber ve domates kebabı yapılıyor - Ergani.

    Foto: Şahin Üzülmez

    </blockquote>

    Ekmek Sacı








    Ekmek sacı, sacdan yapılmış bir ev gerecidir. Yuvarlak olup,
    çapları 25- 50 cm . arasında değişir. Her evde mutlaka kozikte veya
    ocak yanında bir ekmek sacı bulunurdu. Adından da anlaşılacağı gibi,
    ocak üzerinde ekmek pişirmede kullanılırdı. Fetir ekmek, ekşili ekmek,
    kıymalı ekmek, peynirli ekmek... hep sac üzerinde pişirilirdi.





    Bu sac üzerinde biber kebabı, ciğer kebabı, et kebabı da yapılırdı. Bu sac kebapları çok lezzetli olurdu.



    Ayrıca, nohut yapımında da kullanılırdı.
    Bunun için ters çevrilmiş sacın içersine yıkanmış ince bırakılırdı. Bu
    kum ateş üzerindeki sacda iyice ısıtılırdı. Sonra kavrulacak nohut
    kızgın kumun içine dökülüp, kavruluncaya kadar kumda karıştırılırdı.
    Kavrulmuş bu nohuda " Kürt leblebisi " denirdi.




    Sac, höllük yapımında da kullanılırdı.







    Mantiz (Maltız)







    Ocağın dışında hemen hemen her evde bir tane mantiz bulunurdu.
    Mantiz, yaklaşık 40 cm . yüksekliğinde, 25 cm . çapında sacdan yapılmış
    yuvarlak bir tür ızgaralı ve ayaklı taşınır ocaktır. Izgara üzerine
    ocakta yanmış kor ateş veya ağaç kömürünün ateşi konularak yemek
    pişirilir, çay kaynatılır ve su ısıtılırdı.




    Mantizda pişen yemeğin tadını hiçbir şey vermez derler.



    Mantiz, günlük yaşantımızdan çıkıp gitti; teknoloji canına okudu.







    Kül Kabı







    Ocakta yanmış ateşin külü atılmazdı eskiden. Kül, eski tenekelerde, kırık küplerde biriktirilirdi. Bu kaplara kül kabı
    denirdi. Sabun kıt olduğundan, deterjan denilen temizlik malzemeleri
    bulunmadığından dolayı, biriktirilmiş bu külle çeşme başında, gözede,
    pıharda (pınarda) veya dere kenarında kap kacak yıkanıp, temizlenirdi.
    Ayrıca kış mevsiminde damların üstüne serpilirdi; dam üzerindeki toprak
    sertleşip eve yağmur ve kar suyu damlamasın ve de damı loğ larken loğ damın toprağını kaldırmasın, dondan dolayı damın toprağı çatlamasın, çamur loğa bulaşmasın diye.




    Kül, çamaşır yıkamada da kullanılırdı.
    Bunun için önce çamaşır kazanı kurulurdu. Sonra kazana su doldurulur ve
    kazanda kaynatılacak çamaşırlar kazanın içine batırılırdı. Bu arada
    kazanın altına ateş atılır. Kül bir torbaya doldurulup ağzı bağlanarak
    kazandaki suyun içine atılırdı. Kazanda su kaynamaya başlayınca kül
    etkisini gösterirdi. Külde kaynatılmış çamaşırların hem mikrobu ölmüş
    olurdu, hem de çamaşırlar daha temiz ve yumuşak olurdu.




    Kül, ayrıca kuru üzüm yapımında da
    kullanılırdı. Kuru üzüm yapımında kullanılan kül genellikle fırınlardan
    getirilirdi. Üzümün kurutulması şöyle yapılırdı:




    Ocak üzerine kurulu bir kazana su
    doldurulur. Ocakta ateş yakılarak kazandaki su ısıtılır. Isınmaya
    başlayan kazandaki suya bir teneke kül dökülür ve küllü su iyice
    karıştırılır. Su kaynadıkça suyun üzerindeki köpük ve kömür, çöp gibi
    yabancı cisimler kevgirle üstten alınır. Kazandaki su kaynama sonucu
    kazanın hemen hemen yarısına gelince kurutulacak üzümler söğüt dalından
    yapılmış kulplu sepetlere içine konularak kazanın içindeki kaynar küllü
    suya batırılıp-çıkarılır. Haşlanan yaş üzümler daha önceden hazırlanmış
    üzüm döküm sahasına dökülerek serilir, güneşte kurutulmaya bırakılır.




    Kurutulan kırmızı, siyah, sarı üzümler kışın çerez olarak yenilirdi veya hoşafı yapılırdı.







    Hamam Tası







    Hamam Tası , su tasından tamamen
    farklı, yaklaşık 20 cm . çapında, 6 cm . yüksekliğinde yuvarlak, ortası
    hafif göbekli, bakır, gümüş veya sarı metalden bir tastır. Su
    kabağından olanlar da vardır. Çok zengin olanların hamam tası altın veya
    gümüşten olurdu. Çeyiz sandıklarının önemli eşyalarından da biridir
    aynı zamanda.




    Kadınlar hamama giderlerken, hamam bohçalarının içinde hamam taslarını da götürürlerdi.



    Modern yaşamın bir gereği olarak her evde
    banyoların olması, çeşmelerden sıcak suyun akması sonucu hamam tası
    günlük yaşantımızdan yavaş yavaş çıktı veya çıkıyor.








    Hamam Bohçası







    Hamam Bohçası , hamama giden
    kadınların temiz giyeceklerini, sabunlarını, keselerini, liflerini,
    hamam tasını içine koydukları işlemeli, süslemeli, nakışlı bezdir.




    Kadınlar gününde veya seansında hamama
    giden kadının sosyal statüsünü hamam bohçasının rengine, kumaşın türüne
    ve bohça üzerindeki nakşa bakarak kestirmek mümkündü. Zengin kadınların
    hamam bohçaları daha gösterişli olurdu; bunların bohçalarını ya hizmetçi
    kızlar veya küçük çocuklar bahşiş karşılığı taşırdı.








    Tokaç/Köpüç







    Tokaç , çamaşır dövmeye veya toprak damların bitim kenarlarını, yani sivük leri
    sıkıştırmaya yarayan sağlam ağaçtan yapılmış ev gerecidir. Sap kısmı 15
    cm ., gövde kısmı ise 25 cm . kadardır. Tokacın diğer adı, köpüç tür.




    Apartman yaşamına yavaş yavaş geçilmesi,
    deterjan türlerinin çokluğu, çamaşır makinesinin yaygınlaşması ve
    evlerin tavanlarının beton veya üzerlerinin çatı ile kaplanması sonucu
    tokaç ömrünü tamamlayıp tarihe karıştı.








    Kil







    Eskiden kadınlar saçlarını bir toprak
    türü olan kille yıkarlardı. Hamamda veya evinde banyo yapacak kadın, bir
    gün önceden kil leğenine bir miktar kuru kil koyup sulandırırdı. Buna, kil ıslamak
    denirdi. Kadınlar banyo bitiminde daha önce sabunla yıkanmış saçlarına
    çamur halindeki kilden avuç avuç sürüp, sonra da bütün saç baş üzerinde
    toplanarak kille iyice çitilenirdi. Çitilenmeden sonra, saç suyla iyice
    durulanırdı. Kil saçlara parlaklık ve yumuşaklık verirdi. Ayrıca kilin
    saçları güçlendirdiğine de inanılırdı.




    Kil, aynı zamanda keseyle veya lifle birlikte vücudu yıkamak için de kullanılırdı.



    Kozmetik sanayinin gelişmesi, çeşit çeşit
    şampuan ve saç kremlerinin piyasaya çıkması sonucu kadınlar kil
    kullanmaktan vazgeçtiler.




    Ergani'de iyi kil Büyükbahçe, Narlık ve Bağür'de bulunurdu.







    Höllük






    <blockquote>

    "Eledim eledim höllük eledim

    Aynalı beşikte bebek beledim"

    </blockquote>







    Eskiden çocukların altını bağlamak için höllük kullanılırdı. Höllük, bebeklerin altına, çişi ve kakası beze bulaşmasın, bacak araları pişmesin diye konulan topraktır.



    Höllük için temiz bir yer seçilir, üstten
    15- 20 cm . kalınlığında toprak kazıldıktan sonra alttan çıkan toprak
    eve getirilip elekten geçirilirdi. Un gibi olan toprak ekmek yapmak için
    kullanılan sacın tersine konur ve iyice kavrulurdu. Soğuduktan sonra
    bez torbalara konup ağzı bağlanarak kullanmaya hazır hale getirilirdi.




    Eskiden bebeğin altına konan Muşamba
    da evde yapılırdı. Bu iş için yeterince yumuşak bir bez iki kişi
    tarafından gergin olarak ateşin üzerinde tutulur, üçüncü kişi beze
    balmumu sürerdi. Muşamba, bezin erimiş balmumuna batırılmasıyla da
    hazırlanabilirdi.




    Pişikler için değişik krem ve
    pomatlarının çıkması höllüğü; hazır bebek bezlerinin çıkması ise,
    muşambayı günlük yaşantımızdan çıkardı. Çocuklar için kullanılan bu
    nesneler tarih oldu.








    İbrik







    İbrik , tenekeden, sacdan,
    bakırdan yapılan ve içersine su koymaya yarayan kulplu, ağızlı/emzikli,
    testiye benzer bir kaptır. Teneke ibrikler daha çok tuvaletlerde
    kullanılırdı. Bakır ibriklerde daha çok el yüz yıkamada, abdest almada
    kullanılırdı. El yüz yıkanacak ibriğin yanında bir de sabun olurdu. Evin
    hanımı, gelini, kızı veya küçüğü el yüz yıkanırken veya abdest
    alınırken ibrikten büyüklerin eline su dökerdi. Sonra da omzunda bulunan
    havluyu verirdi.




    Günümüzde plastik ibrikler bazı camii tuvaletleri ve karayolu dinlenme tesislerinde halen kullanılmaktadır.



    İbrik deyip geçmeyin. Tarihte çok önemli(!) bir yeri vardır. Sarayda ibrik ve leğenden sorumlu olan kişilere İbriktar , sarayın harem dairesinde leğen ve ibriklere bakan ve padişahın özel hizmetini gören karavaş lara da İbriktar Usta denildiğini unutmayın!



    Tabi, padişah ibriklerinin altından oluşlarını da...







    İdare Lambası / El Çırası







    İdare lambası , sac veya
    tenekeden yapılmış bir aydınlatma aracıdır. Ters huniye benzer. Alt
    kısmındaki hazne kısmına gaz yağı konulurdu. Üstten boruya benzer
    kısmından içinde yağ bulunan haznenin içine bir fitil salınırdı. Fitil
    gaz yağını bünyesine çekerdi. Fitil kav veya kibritle yakılarak geceleri
    aydınlanma(!) sağlanırdı. İsli yanardı. Çok yandığında gaz yağı
    kokusundan ve dumandan insanın başı ağrırdı.




    İdare lambasına, El Çırası ve Şinanay da denir. " Şinanay yavrum şinanay " şarkısındaki şinanay 'ın idare lambasıyla bir alakası var mı acaba? Ne dersiniz?



    İdare lambasın yerini sonraları Gaz Lambası ve Lüx aldı.







    Gaz Lambası







    Gaz lambası , idare lambasının
    biraz daha gelişmişidir. Gaz lambası, adından da anlaşılacağı gibi gaz
    yağı ile aydınlanmayı sağlar. Alt kısmında bulunan hazne kısım camdan
    yapılmıştır, içine gaz yağı konulur. Üstünde içinden fitil geçen koza denen bir metal mekanizma bulunur. Lamba camı bu mekanizmaya geçirilir. Ağaların, beylerin evlerinde Lüx denen aydınlatma cihazı bulunurdu.




    Gaz lambası yakılacağı zaman lamba camı
    çıkartılıp, fitil kibrit veya çakmakla yakıldıktan sonra lamba camı
    yeniden takılırdı. Cam lamba islenince kozasından çıkartılıp, kuru,
    yumuşak bir bezle silinirdi. Gaz lambasına Çıra da denilirdi. Gaz lambası kapatılacağı, söndürüleceği zaman " lambaya püf " edilirdi.




    Elektriğin yaygın şekilde kullanımı gaz
    lambalarının sonunu getirse de, günümüzde elektrik kesildiğinde bazı
    evlerde halen kullanılmaktadır.








    Taht







    Eskiden konu komşu birbirini
    tanıdığından, güven duyduğundan, toplumsal doku bu kadar
    kirlenmediğinden yaz geceleri damlarda yatılırdı. Durumu iyi olanlar ve
    keyfine düşkün olanlar damlara taht kurarlardı. Maddi durumu
    iyi olmayanlar yataklarını doğrudan dama sererlerdi. Taht, çift kişilik,
    karyoladan biraz büyükçe, iki basamakla çıkılan, etrafı parmaklı
    yatacak bir yerdi.




    Taht evin avlusuna, daha çok da dama kurulurdu. Tahtın etrafına içerisi görünmesin diye bez gerilirdi. Üstü açık kalırdı.



    Hem damda ve hem tahtta çok yattım. Ara
    sıra damdan ve tahttan düşmeler olsa dahi, damda yıldızlara bakarak
    yatmak, yıldızları saymak ve kayan yıldızları izlemek çok güzeldi.




    Toplumsal dokunun kirlenmesi, mal ve can güvenliği sorununun yaşanması, bu güzel geleneğe son verdi.







    Buğavi







    Buğavi , atların ayağına
    takılan, uçlarında birer kelepçe olan, ortalama 50 cm . uzunluğunda bir
    zincirdir. Atların çalınmaması veya başka yere gidip kaybolmaması için,
    bir önlem olarak atın ön iki ayağına takılır.




    Şimdi ne at kaldı, ne de buğavi.







    Çıngırak / Zil







    Çıngırak veya Zil ,
    işaret vermek, uyarmak, çağırmak için kullanılan ve bir çan ile bir çana
    vuran bir tokmaktan oluşan, elle veya başka düzeneklerle çalışan metal
    bir gereçtir.




    Eskiden eşeklerin, katırların,
    koyunların, keçilerin... boynuna asılırdı. Çıngırak sayesinde
    sahiplerine bir nevi nerde olduklarını haber verirlerdi.




    Kervanın başında yürüyen eşeklerin boynuna asılı çıngırağın sesine kervandaki tüm develer itaat ederlerdi.



    Çıngırağın büyüğü Çan, kiliselerde çalınarak inanan Hıristiyanları kiliseye davet eder.



    Çıngırak, daha kibar bir ifadeyle zil
    cumhuriyetle birlikte okullarımızda kullanılmaya başlandı. Zil
    çaldığında tüm öğrenci ve öğretmenler derse girerdi; ikinci defa zil
    çaldığında ise, teneffüse çıkılırdı.




    Şimdi okullarda merkezî yayınla
    elektronik cihazlardan yerli ve yabancı müzik parçaları çalınarak
    derslere giriş ve çıkış yapılmakta. Oysa biz zili elimize alıp merdiven
    başında başımızın üstüne kaldırarak çalardık; arkadaşlarımıza ve
    öğretmenlerimize derse giriş ve çıkış saatlerini bildirirdik.




    Zili eline alıp çalmadıktan sonra, zil, zil mi olur?



    Yazık oldu bizim zillere.



    Tarih oldu bizim ziller.







    Sonuç:







    Kaybolan meslek ve nesneler üretimde çok önemli rol oynadılar, ama bugün tarih oldular ya da oluyorlar.



    Ben, insan yaşamında üretimin çok önemli
    bir yerinin olduğuna inanırım. Üretmeden tüketen toplumlarda haktan,
    hukuktan, dürüstlükten, namus ve ahlaktan söz etmenin bir anlamı
    olacağına inanmıyorum, ama bazen üretmek ve çalışkan olmak da yetmiyor
    veya yeterli gelmiyor. Burada belirleyici olan, üretim araçlarının,
    üretim ilişkilerinin gelişmişlik seviyesi, üretimin nicelik ve niteliği
    oluyor. Eğer üretim ilişkileri ve üretim araçları ilkelse, üretim yoğun
    emeğe dayanıyorsa, birim zamanda üretilen ürün nicelik olarak çok azsa,
    yoğun teknolojiyi kullanan gelişmiş ülkelerle rekabet etme şansımız
    olmaz: Politik, ekonomik ve teknolojik gelişmelerin karşısında
    ürettiğimiz değerlerin önemi kalmaz.




    Geriye dönüp baktığımızda bunun böyle olduğunu görürüz.



    Yerel, ulusal veya yerli olandan geriye ne kaldı?



    Güneş karşısında eriyen kar gibi,
    yarattığımız değerler buharlaşıp uçuyor. Her şey, ama her şey; hızlı
    gelişen teknolojik atılımlar ve değişen politikalar sonucu uluslararası
    tekellerin ve onların uzantılarının eline, egemenliğine geçti, geçiyor.
    Yiyecekler, giyecekler, yaşama biçimleri ve düşünceler tek tipleşmeye
    yöneliyor, yönlendiriliyor.




    Burada bu durum iyidir veya kötüdür tartışmasına girmiyorum. Sadece bir tespit yapmaya çalışıyorum.



    Örneğin: Bizim Ergani'nin Meydanı'nda Karcı Edo gibi ustaların kendi elleriyle, karla yaptıkları dondurmalar artık yok, her yerde artık uluslararası bir tekel olan Unilever ürünü Algida çeşitleri, Cornetto 'lar var. Tatlıcı Hasan'ın "Datli"
    diye bağırarak, Meydan'da başının üstünde tepside sattığı kehribar
    sarısı, bal süzmesi gibi şerbetli, bol sinek ve sarı arılı o güzelim
    halkalı tatlılar nerede? Her yerde, her tarafta; evlerde, kahvelerde,
    işyerlerinde, büfelerde, marketlerde bir İsviçre tekeli olan Nestle 'nin çikolata ve ürünleri ya da Kraft Foods Deutschland kökenli Milka 'lar var artık. Peki, bakkallarda avuçla avuç satılan ve renkli olanlarına çocukların ve köylülerin bayıldığı o Delükli (delikli) şeker 'lere, o akidelere ne oldu?




    Burada, eski olanın yeni karşısında
    kendini koruyamamasının yanında, hatta daha ziyadesi, uluslar ötesi
    olanın karşısında yerli ve yerelin yok olması, silinmesi olayı
    yatmaktadır. Bu sadece Ergani ile sınırlı olan bir olay değil,
    Türkiye'de ve hatta tüm dünya genelinde hızla yayılan ve yaşanan bir
    olay. Yerel, bölgesel ve ulusal olan ne varsa bir bir ya yok oldu ya da
    uluslararası tekellerin, egemen çevrelerin egemenliğine girerek etkisiz
    bir duruma düştü; bizler de seyrettik.




    Bu, biraz da gelişmelere karşı doğru çözümlemeler üretemediğimizden oldu kanımca.



    Ne dersiniz?
    Sayfa başına dön Aşağa gitmek
    http://gizlihazineler.turkforumpro.com
     

    KAYBOLAN MESLEKLER, TARİHE KARIŞAN NESNELER

    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
    1 sayfadaki 1 sayfası

     Similar topics

    -
    » Meslekler
    » en yüksek maaslı işler tek tıkla geliyor.
    » Harry Potter ve Tahmin Edilemez Hortkuluk

    Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
    GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ ::  :: -