GİZLİHAZİNELER DEFİNECİLER AKADEMİSİ
Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

En son konular
» 2013 -OCAK AYI İŞTİMASI YAPALIM Bİ GARDAŞLARDAN KİMLER VAR.
Çarş. Tem. 06, 2016 10:29 am tarafından korasoglu

» 14-mart-2015
C.tesi Mart 14, 2015 8:32 am tarafından BORAN38

» KARE-DİKDÖRTGEN OYMALAR ve ÇÖZÜM UYĞULAMALARI
Ptsi Eyl. 29, 2014 5:08 am tarafından kılıç3838

» sümbül...
Salı Eyl. 02, 2014 12:36 pm tarafından Battal Ebrail

» taşın üçgen şeklinde delinmesi bir define işareti midir?
Çarş. Ara. 18, 2013 8:05 am tarafından 56476364528

» deneme
C.tesi Kas. 23, 2013 7:54 pm tarafından CANTAR

» buldugumuz bir taş
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:54 am tarafından cansu

» Eski rum evleri ve definesi
Ptsi Eyl. 09, 2013 3:46 am tarafından cansu

» kaya işaretler
Cuma Eyl. 06, 2013 10:30 am tarafından kurt ini

» taştan daire ve dörtgen
C.tesi Haz. 29, 2013 12:38 am tarafından yousef

Kimler hatta?
Toplam 6 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 6 Misafir :: 1 Arama motorları

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 114 kişi Cuma Nis. 24, 2015 10:17 am tarihinde online oldu.
RSS akısı

Yahoo! 
MSN 
AOL 
Netvibes 
Bloglines 



Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

KISA KISA BÖLGELERE GÖRE ANADOLU DA ÖLÜ GÖMME GELENEĞİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

CANTAR




Ölünün
zararli oldugunu düsünenler ölüyü daha derine gömmüsler ,bunu Babil
mitosunda İstar'da yeralti dünyasinin kapilari açilmadiginda bekçiyi
kapilari kirip ölüleri salmakla tehdit ettiginde görürüz. Ölü yasama
ortak edilmek istendiginde ise sekilerin altina gömülüyordu. Ölüden
kurtulma ya hijyenik nedenlerle ölüyü gömme kaygisi yada bir gelenek her
zaman kültürden kültüre degisen törenlere neden olmustur.

Cesetlere iki türlü gömü uygulaniyor.

1- Yakarak (kremasyon ) gömme: Amaç cesedin yakilmasidir ,ceset ya odun
üzerine konularak ya da tezekle yakilmis ve en yüksek ortalama 1000oc
'ye ulasabilmistir. Kremasyonda odunun cinsi, havanin durumu önemlidir,
bu islem 7-10 saat arasinda yapilabilmektedir. Kemik çok yüksek isida
erimeye basladigindan genelde kafatasi kemigi, uzun kemikler, disler,
gögüs kafesine ait kemikler bozulmadan kalabiliyor. Yanmis kemigin
yanmamis kemikten daha iyi korundugu kazilarla ortaya çikiyor. Bunun
nedeni atesin konserve görevi görmesidir. Yakilan ceset gömüldügü yere
göre de renk degistirmektedir. Örnegin ,toprakta Arsenik fazlaysa siyah,
tahta parçalariyla gömüldüyse gri-kahverengi renkte oluyor. Asil renk
veren olay yanma derecedidir.

I - 200-250 derece 'de kemikler sarimtirak beyaz veya fildisi .

II - 300-400 derece'de kemikler kahverengi ve koyu kahverengi siyah.

III - 550 derece'de kemikler gri, gri-mavi.

IV- 650-700 derece'de kemikler süt beyaz ve tebesir rengi .

V- 800-950 derece'de kemikler mat beyaz renge döner.

VI - 1000-1600 derece'de kemikler erimeye baslar.

Prehistorik (arkaik) dönemde isi IV. ve V. kademede gerçeklesiyor.
Genelde kemiklerin sogumasi beklenmez ,kum , yag , su , sarap ile
sogutulur,su kemiklerin parçalanmasina sebep olur.

2- Yakmadan (Inhumasyon) Gömme: Vücut hangi sekillerde konursa konsun
cesette tahribe rastlanmiyor.Anadolu'da genellikle gömüler yerlesim
içine yada yerlesim disina genellikle hoker tarzinda gömülmüslerdir.

Ölülerin yerlestirildigi mezarlar Anadolu'da 6'ya ayrilmistir.

1- Basit toprak mezarlar: Ölüler Dorsal(düz) veya hoker tarzda
konulmustur. Genel olarak cesedin sigabilecegi kadar yer açilarak
topragin sikistirilmasi bazende küçük taslarla bir zemin olusturulmasi
sonucunda ceset buraya gömülmüstür. Çogunlukla Orta Çag mezarlarinda
mezarin üzeri plaka tasla kapatilmistir.

2-Kaya araligi mezarligi: Dogal kaya oyuklari veya kaya araliklarindan yararlinir.
Ana kayayi düzeltme gibi bir kaygi yoktur.

3-Küp mezarlar: Anadolu'da çok rastlanmaktadir. Neolitik döneme kadar
geçmisi dayanir. Yakilmadiginda cesede uygun bir küp bulunuyor,
yakildiginda daha küçük küpler kullaniliyor. Küplerin agzi genelde
tasla yada kiremitle kapatilir.

4- Sandik mezarlar: Tastan , kerpiçten , agaçtan yapilmakta dikdötgen
veya kare tercih edilmektedir. Genelde dört tarafi tasla çevrelenmekte
üzeri bazen kapatilir bazen kapatilmaz , amaç sandik seklini
olusturmaktir. Sal taslariyla kapatilmaktadir. Bir ya da daha fazla gömü
hoker tarzda gömülmektedir.

5- Oda mezarlar : Tas ,kerpiç, ana kayaya açilan odalardan yapilan
mezarlardir. Genelde ön girisleri vardir , ev seklindedir. Üzerleri ya
sal taslari veya ahsap ,dallarla kapatilmakta, yüzeyden görülmemektedir.


6- Kuyu mezarlar: Derinlikleri 2m'yi bulmaktadir, mezarin girisi üsttedir ve sal taslariyla kapatilmaktadir.

Kalkolitik dönem ölü gömme gelenegi

Anadolu'da bu dönemi üç ayri cografi bölümde inceleyebiliriz.

1- Ege'den baslayan iç Anadolu göller bölgesini içine alan Bati, Kuzeybati ve Güneybati Anadolu'da , Bati Anadolu Bölümü.

2- Tuz Gölü civarinda Firat'i sinir alacak sekilde Kuzey, Orta ve Güney Anadolu bölümü .

3- Firat'in dogu kesimini kapsayan Dogu Anadolu bölümü.

1 - Bati Anadolu Bölümü:

Özellikle Ege kiyilarinda Kalkolitik döneme ait herhangi bir mezar veya
mezarlik alanina rastlanilmamis. İç kesimlere girdigimizde Kuzeybati
Anadolu'da görülür.

Fikirtepe: İstanbul Kadiköy'de yer alir. 140 X 70 boyutlarinda bir
höyük yerlesmesidir. 1960 yillarda Kurt Bittel kazmistir. Bu kazilar
sirasinda Fikirtepe I ve II. katlarda Intramural basit toprak mezarlar
ortaya çikarilmistir. Mezarlar hoker tarzindadir. Ölülerin yaninda kase
türünde kaplara rastlanilmistir.

Pendik: Büyükçe bir höyüktür, 170 X 180 m. boyutlarindadir. 2 m. lik bir
depozite sahiptir. 1981 yilinda İstanbul Arkeoloji müzesi denetiminde
Kurt Bittel çalismistir. Burda bir takim mezarlar ortaya çikarilmistir. I
nolu açmada 3 çukur barinak bulunmus. Bu barinaklarda A adi verilen
80 cm derinliginde 5.5 m çapinda yuvarlak bir barinak vardir. Bu yapinin
ikinci evresine denk gelen evrede taban altinda Hoker tarzinda insan
iskeleti bulunmustur. Herhangi bir ölü hediyesi yoktur. Kuzey güney
yönünde hoker tarzinda sol yanina yatirilmistir.

B barinaginin 3 .kullanim evresinde yine taban altinda insan iskeletleri
bulunmus. Ancak A yapisindaki iskeletten farkli yöne bakmaktadir.

Ilipinar: Bursa ilinin Orhangazi ilçesinin sinirlarinda İznik gölünün
1.5 km batisinda yer alir. Burda 5m yüksekliginde neolitik çagdan
bizans dönemine kadar bir depozit vardir. Kazilari Hollanda Arkeoloji
enstitüsü müdürü Jacop Rodenberg yürütmüstür. Höyükteki IV. yapi kati
geç kalkolitik döneme tarihlendirilir. Bu dönemde IV. yapi katinda geç
kalkolitik çaga ait Extramural bir mezarlik tabakasi bulunmustur.
Burasi sadece mezarlik alani olarak kullanilmistir. 1987-89 yillarinda
20'den fazla mezar geç kalkolitik çaga aittir. İnamasyon teknikte hoker
tarzinda gömülmüs, bazi mezarlarda birden fazla ceset bulunmustur. Bir
mezarda yüz yüze bakan iki ceset gömülmüs bu iskeletlerin yaninda tunç
balta ,bakir biçak, siyah perdahli bir kap konmustur. Kaplar
iskeletlerin bas ve ayak kisimlarina birakilmis. Diger mezarlarda
ölülerin yaninda tunç baltalar, biçaklar, biz ve çesitli kaplar
birakilmis. Kaplar içinse formlar omurgali kaseler, testiler, bir yada
iki kulplu çanak çömlekler. Kalkolitik dönem Extramural ölü gömme
geleneginin tek örnegini Ilipinar olusturur.

Beycesultan: Denizli ili çivril ilçesi yakinlarinda, hemen hemen
B.Menderes'in kaynagina yakindir. 1954-59 yillarinda Seton Lloyd ve
James Mellaart tarafindan kazisi yapilmistir. Höyükte 40 tabaka vardir,
ilk 20 tabaka kalkolitik döneme aittir (XL - XX). Özellikle geç
kalkolitik evre Beycesultan'da yogun olarak yasanmistir. Bu döneme ait
çok az sayida bulunan mezarlardan yola çikarak Extramural bir gömü
gelenegi oldugunu söyleyebiliriz. XXIX. katta yapi disinda bir küp
içinde çocuk iskeleti bulunmus. Ayrica XXVIII. katta ise bir yapinin
tabani altinda, basit toprak mezar içinde bir çocuk iskeleti daha
bulunmus. İskelet Kuzeydogu Güneybati yönünde hoker tarzinda gömülmüs.
Herhangi bir ölü hediyesi yoktur.

Kuruçay: 1978-88 yilarinda Refik Duru baskanliginda kazilar
yürütülmüstür. Erken Kalkolitik çaga tarihlenen bir takim mezarlar
bulunmustur. Mezarlar XXI. kat yerlesmesinin güneybati bos alaninda
ortaya çikarilmistir. Toplam 3 adet mezar kalkolitik döneme aittir. Bu 3
mezarin ikisinde yetiskin ötekinde çocuk iskeletine rastlanilmistir.
Bu mezarlarin iki tanesinde iskeletin üzerinde birer tasin bulunmasi
ilginçtir. İskeletler hoker tarzinda gömülmüslerdir, ancak belirli bir
yön birliginde gömülmemislerdir. Gömülerle birlikte herhangi bir esya
bulunmamis, sadece tek bir çömlek bir mezarda ortaya çikarilmis.
Kuruçay'da Extramural bir gömünün oldugu düsünülerek höyük çevresinde
sondajlar yapilmis ama bu sondajlar hiç bir sonuç vermemis.

Hacilar: Burdur'un 26 km. güneybatisinda yer alir. Oldukça büyük bir
höyüktür yaklasik 135m. çapinda 5m. yüksekligindedir. 1957-60 yillarinda
James Mellaart tarafindan kazisi yapilmistir. Burda yapilan kazilarda
kalkolitik çaga ait yapilarin tabanlari altinda 20 tane mezar ortaya
çikarilmistir. Bu 20 mezardan 22 adet iskelet tespit edilmis . Ölüler
Hacilar'da mekanlarin tabanlari altina topraga açilan oval sekilli
çukurlara yatirilmistir. Hacilar II a döneminde ölüler genelde evlerin
tabanlari altina gömülürken ,Hacilar IV-VI tabakalar arasinda daha çok
avlu tabanlari altina gömülmüslerdir. Hacilar II a evresindeki mezarlar
etrafi surla çevrili kentin kuzeydogu kösesindeki ,tapinak olarak
adlandirilan yapinin tabani altinda 3 mezar ortaya çikarilmis. Bu 3
mezarin herbirinde de 1 kadin 1 çocuk seklinde gömü yapilmis. Genelde
Hacilar'da ortaya çikan gömülerin yaninda çok az sayida boyali çanak
çömlek mermer bir kap , boncuklar ve kemik igne bulunmus. Hacilarda
sadece 22 adet gümüsün olmasi extramural bir mezarligin olabilecegi
düsünülmüstür.

İç Anadolu Bölgesi:

Büyük Güllücek: Çorum ili sinirlari içinde Alacahöyügün 15 km kuzeyinde
yer alir. H.Zübeyr Kosay tarafindan 1947 yilinda kazilara baslanmistir.
Burda yapilan (1949) kazilarda bir odanin tabani altinda Kalkolitik
döneme tarihlenen bir mezar bulunmustur. Hoker tarzinda 30 yasinda bir
erkege aittir ,kafatasinin yaninda tunçtan bir mizrak ucu ele geçmistir.


Alacahöyük: Çorum 50 km güneybatisinda yer alir. H.Zübeyr Kosay
tarafindan 1935-83 yillarinda kazisi yapilmistir. Burdaki kalkolitik
mezarlar Alacahöyügün 12. yapi katindan hoker tarzinda bir çocuk mezari
bulunmustur. Basit toprak mezardir. İskeletin bileginde bir tane bilezik
ve küpe bulunmus .12.yapi katindan ayrica tas sandik mezar ortaya
çikarilmis. Tabani kerpiç ile olusturulmustur. Bu mezarda 2 gömü var
biri eriskin erkek digeri çocuk iskelitidir. Her iki iskelette oldukça
tahrip olmus durumdadir.

Alisar: Bogazköy'ün 85 km güneydogusunda 520X350m boyutlarinda oldukça
büyük bir höyüktür. H.von der Osten tarafindan 1927-32 yillarinda kazisi
yapilmistir. Kalkolitik çaga tarihlenen 13. yapi katinda iki tane tas
sandik mezar ortaya çikarilmis. İskeletler Alacahöyükte oldugu gibi iri
bir kerpiç dösemenin üstüne konmus. Tas sandik mezarlardan biri evin
içinde digeri disinda yer alir. Ev içinde yer alan sandik mezar bir
çocuga ait 0.70X0.30m. boyutlarindadir. Evdisinda yer alan sandik mezar
bir kadina ait 1.10X0.70m boyutlarindadir. Evin içine gömülen çocuk
mezarinda cesetin dokuma türünde bir kumasa sarilarak hayvan türü bir
derinin üzerine yatirildigi tespit edilmis. Kadin iskeletinin yaninda
bir adet kap bulunmus, ayni alanda üçüncü mezarda yine sandik türünde
ancak ahsap sandik mezardir. Bu mezar kalin mese kütüklerinden yapilmis,
alti ve üstüde kütükler ile kapatilmisdir. Bütün ölüler hoker tarzinda
ve ölünün basi batiya çevrilmistir.

Köskhöyük: Nigde ili bahçeli kasabasinda yer alan bu höyüktede erken
kalkolitik çaga tarihlenen tabakada intramural mezar ortaya çikarilmis
40 iskelet tespit edilmis. Kazilari 1983-89 yillarinda Ugur Silistreli
yapmaktadir. 1983 yilinda II. kat tabani altinda 8 adet basit toprak
mezar ortaya çikarilmis. Bunlardan 5 adeti çocuk mezari 1984 yilinda
III. kat tabani altinda 13 adet mezar bulunmus . 8 tanesi çocuklara
aittir. Ölü hediyeleri pismis toprak kaplar,tas ve deniz hayvan
kabuklari ,boncuklar,kemik igneler,hançer ve baltalar sayilabilir. 1988
yilindaki kazilarda II.katta evlerin tabanlari altinda ikisi küp mezar
türünde 17 mezar bulunmus. Bu mezarlarin hepsi bebek ve çocuklara
aittir. Ölü hediyesi olarak çesitli yiyecek kaplari ,obsidyen aletler ve
tas kolye taneleri bulunmus. II. kat tabani altinda ölülerle birlikte
bir figürin parçasi bulunmustur. Bu figürin oturan bir tanriça
heykelcigi hafif çekik gözlü , dolgun yanakli ellerini gögsüne koymus ve
basinda bir baslik yer almaktadir. Bu heykelcigin yanisira bu mezarda
yiyecek ve yemek için kasik,tas idol ,mühür ve kolye taneleri
bulunmustur. 1989 yilinda yapilan kazilarda II. kat tabani altinda
üstüste duran bebek mezarlarina rastlanmistir. Bu iskeletlerin yaninda
küçük mama kaplari ,meyvelikler ,çesitli formda kaplar bulunmustur.
Baska bir mezarda ise bir boncuk ,mama kabi ve kemikten bir figürin
bulunmustur. III. katta bir kafatasi bulunmus, bu kafatasi oldukça
tahrip olan bir tabanin üzerinde ele geçmistir. Kafatasinin kil yada bir
alçi ile kaplandigi ,gözlerinde siyah boncuklar ile belirlendigi
saptanmis. Kafatasi ile ayni seviyede kabartma seklinde inek figürini
ile süslü vazo parçasi bulunmustur.

2- Kuzey, Orta ve Güney Anadolu bölümü .

Tarsus (Gözlükule): Tarsus'un Güneybatisinda 300X25 boyutlarindadir.
Höyük üzerinde Kalkolitik dönem mezarlar ele geçmis. Basit toprak ,küp
mezar türünde türünde mezarlar bulunmus. 7 tane basit toprak mezar 7. ve
8. açmalarda bulunmus. 5 tane küp mezar daha bulunmus. Ölüler hoker
tarzinda intramuraldir.

Mersin(Yümüktepe): XXIV-XII katlarda odalarin içinde taban altinda basit
toprak mezarlar bulunmus.279,271,241,231,222,221 ve 223 nolu odalarda
basit toprak mezarlar bulunmus. Bütün iskeletler hoker tarzinda orta
kalkolitige tarihlenen XIX. tabakadaki 234 nolu odadaki mezar
digerlerinden farklidir. Burada kemiklerden bazilarinin yanik oldugu
saptanmis,bu yanik kemik yiginin yaninda bir takim kaplar bulunmus.
Kemiklerin neden atildigina dair bilgi yoktur.

Gedikli(Karahöyük): Gaziantep'in İslahiye ilçesinde , 23km
kuzeydogusunda yer alir. A sondaji III j katinda döseme altinda küp
çömlek mezar bulunmus. Çömlek mezarin içinde çocuk iskeleti bulunmus ve
çömlegin agzi kapatilmistir.III k evresinde ele geçen 3 iskelet basit
toprak mezar türünde, inhumasyon gömü tarzinda gömülmüstür.

İskeletlerin yanlarinda buluntu yoktur.

Tell Kurdu: Amuk ovasinda yer alan bu höyük 1932-36 yillarinda Braidwood
ve Me Ewan tarafindan bulunmustur. Kalkolitige tarihlenen I.nolu açmada
hoker tarzinda Dogu-bati yönünde uzanmis bir mezar bulunmustur.

Tabara el Akrad : 1932-36 yilinda kazisi yapilmistir. A açmasinda iki
tane mezar bulunmus. C duvarinin altinda yer almaktadir.İskeletlerden
biri VII. tabakaya aittir. Dogu-bati yönünde hoker tarzinda gömülmüstür.
Diger iskelet IV tabakada bulunmus sadece kafatasi ve koluna ait
kemikler bulunmustur.

Elazig - Malatya bölgesi

Degirmentepe: Aslantepe'nin altinda Firat'in batisinda yer alir. Ufuk
Esin kazisini yapmis. Yerlesim alani içinde kalkolitik mezarlar
bulunmus. Yapilan kazilarda E2-2 'de hoker tarzinda gömülmüs bebek
iskeleti ,16 J ve 15 k açmasinda, DO ve BD mekanlarinin altinda içinde
bebek iskeleti bulunan çömlekler ortaya çikarilmistir.

Aslantepe: Geç kalkolitik döneme tarihlenen VII. katta 8 tane hoker
tarzi gömü bulunmus. Tabanlarin altinda ve hoker tarzinda dogubati yönlü
olarak ölü hediyesi ile gömülmüstür.

Korucutepe: Firat'in dogusunda yer alir. Altinova adi verilen bölgede
kalmaktaydi. Kalkolitik döneme tarihlenen B evresi içinde basit toprak
küp ve tas sandik mezar bulunmustur. Basit toprak mezar JR nr.1 olarak
adlandirilir. Küp mezar KR nr.1 olarak ,tas sandik mezarlar J-L olarak
adlandirilmis. Basit toprak mezar kuzeydogu,güneybati yönünde
yerlestirilmistir.

Norsuntepe : Altinova bölgesinde yer alir ,1972 yilindaki çalismalarda J
18 alaninda iskeletler bulunmus ,bir tanesi çömlek içinde çocuk
iskeletidir. Ayni alanda 1973 yilinda J18b alaninda 4 iskelet daha
bulunmus (1972'de 3 tane mezar bulunmus) . 1973'de bulunanlar VII.
tabakaya ait taban altinda ele geçmistir. Ayni alanda bulunan
iskeletlerin hepsi hoker tarzda kaplar içinde ortaya çikarildi. Sepet
içinde bir iskelet bulunmustur.

Mezarlar geç kalkolitik çaga tarihlenmistir.

Tepecik: Altinova bölgesinde yer alir. İçinde bebek iskeletinin
bulundugu kerpiç sandik mezar bulunmustur. Bebek hoker tarzinda boynunda
boncuk gerdanlik ile gömülmüstür. Tepecik kazisinin bati alaninda geç
kalkolitige tarihlenen III A yapisinin yenilenme evresinde bulunmustur.

Kurbanhöyük: Urfa ilinin sinirlari içinde yer alir. 180X120 m.
boyutlarindadir. Erken kalkolitik döneme tarihlenen 8.katta basit toprak
mezar bulunmustur. Bu mezar 40 yaslarinda düz gömülmüs bir iskelettir.

Çavi tarlasi: Urfa ili sinirlari içinde Siverek ilçesi Nisibin-Azikli
köyünün 500 m yakininda yer almaktadir. Erken kalkolitik döneme
tarihlenen 18 mezar açilmistir. 3 ve 9 nolu olanlar yetiskinlere
digerleri çocuklara aittir. Genelde hoker tarzinda gömülmüstür. 9 nolu
mezardaki iskeletin yaninda tas balta ,obsidyen aletler ve keramikten
yapilmis nesne, ölünün omuzunun üstünde bulunmustur. Diger mezarlardan
ikisinde küp bulunmus. Küçük tas yada keramik parçalariyla bütün
mezarlarin etrafi dösenmistir.

Tilkitepe: Van kalesi yakinlarinda yer almaktadir. Burada çesitli
tabakalarda kalkolitik dönem mezarlari bulunmustur. Burada Reilly'nin
yaptigi kazilarda III. kültür katinda (halaf çagi kati)mezarlar
bulunmustur. Kalkolitik döneme ait 17 iskelet bulunmus,bunlarin 16
tanesi küllü ,killi ve kumlu karisik bir çukur içinde yer
almakta,iskeletler çukurlara hoker tarzda dogu-bati yönlü gömülmüstür.
İskeletlerin bazilarinin yaninda asi boyasi bulunmus. Inhumasyon gömü
iskeletlerinin bazilarinda tek gömü varken 3 mezarda 2ser gömü elde
edilmistir. 16 iskeletin üzerindeki yanik izleri kremasyonu düsündürmüs
ama felaket sonucuda olabilecegi düsünülmüstür.

Ele geçen mezarlardan birçok uygulamanin neolitik çag ölü gömme
geleneginin devami oldugu saptanmis. Neolitige göre yerlesim alanlari
artmis,bu nedenle mezar sayisinda da artis olmustur. Tek bir örnek
Ilipinar'da extramural gömü tarzidir. Intramural gömü tarzinda
çogunlukla çocuk mezarlarina rastlanilmistir. Kalkolitik dönemde
mezarlara tekli gömülerin yaninda çiftli mezarlar var ve genelde basit
toprak mezarlar görülmüs ancak sandik ve küp mezarlarda da bir artis söz
konusudur. Küp mezarlara genelde çocuk iskeletleri koyulmustur.
Ilipinar,Beycesultan,Köskhöyük, Tarsus , Mersin , Gedikli , Degirmentepe
, Korucutepe ve Norsuntepe'de bebek veya çocuk iskeletleri küplere
gömülmüstür.

B.Güllücek ,Alisar , Korucutepe'de sandik mezar tipi gömüler
tespitedilmis.Ölüye özgü mekanlar olusturulmaya baslanmistir. Ölülerin
yaninda neolitik dönemde de gördügümüz süs esyalari ve kaplar
iskeletlerin yanina birakilmis. Kaplarin ortaya çiktigi yerler
Fikirtepe, Kuruçay ,Hacilar , Ilipinar , Köskhöyük , Mersin , Aslantepe
ve Çavi tarlasi.

Köskhöyükten anlasildigi kadariyla çocuklarin yanina daha küçük boyutlu
kaplar konulmus. Köskhöyük'te elde edilen sivali kafatasi Çayönü ölü
gömme kültürü ile ilgilidir. Kalkolitik dönem mezarlarinda Kuruçay'da
iki çocuk mezarina birakilan asik kemikleri öteki dünya inancini
yansitir.

Elazig-Malatya bölgesininde bir farklilik söz konusu degildir.

Kalkolitik dönemde Tilkitepe ve Mersin Yümüktepe'de ortaya çikan
buluntulardan kremasyon olayinin gerçeklestigini anlariz. Ancak bunun
bilinçli olup olmadigi belli degildir. Burada belki neolitik çagda
gördügümüz en erken yakarak gömü gelenegi ilkel olarak görülmekteydi.

BATI ANADOLU ÖLÜ GÖMME GELENEKLERİ:

27 adet mezarlığın , 20'si Extramural , 7'si İntramural mezarlık
alanıdır. Batı Anadolu'nun batısında yani Ege denizi kıyılarında ,
mezarlık alanlarının oldukça azaldığını görürüz. Burada en önemlisi
Iasos'dur.

İç batı Anadolu'da mezarlık alanlarında ise büyük bir artış vardır.
Bunun nedeni burada batı Anadolu'ya nazaran E.T.Ç ait kazıların daha çok
yapılmış olması söylenebilir.

Balıkesir civarındaki tüm mezarlık alanlarının yerleşim alanı tespit
edilememiş , sadece Ovabayındır mezarlık alanının yanında yerleşim alanı
tespit edilmiştir.

Demircihöyük Sarıket mezarlık alanı oldukça büyük bir mezarlık alanıdır.

Kusara mezarlık alanında ,yerleşim alanı içinde çoğunluğu çocuk ve bebek
gömüleri olan , fazla özen gösterilerek yapılmamış olan bir mezarlık
alanı mevcuttur. E.T.Ç oldukça azalma görülen intramural gömü tarzına
Beycesultan'da aynı şekilde çoğunluğunu çocuk ve bebek gömülerinin
oluşturduğu mezarlara rastlanılmıştır.

Anlaşıldığı kadarıyla bu dönemde çoğunlukla çocukların İntramural
şekilde küp içine gömüldüklerini , yetişkinlerin ise Extramural bir
şekilde gömüldükleri anlaşılır.

Bütün mezarlık alanlarında çoğunlukla tekli gömüler bulunmasına karşın
Yortan , Kusura , Iasos , Burhaniye , Kuruçay , Pekmeztepe , Harmanören ,
Karataş Semahöyükteki bazı mezarlara birden fazla gömünün yapıldığı
saptanmıştır.

Ölü gömme türleri içinde küp mezarlara daha yaygın bir şekilde kullanım
gördüğü anlaşılmaktadır. Küplerin (Pithos) boyutları 0.20 cm. ile 2.15
cm. arasındadır. Küplerin dibi toprak içine gelecek şekilde , hafif 450
bir eğimle toprak içine gömülürler , iskelet , küpün içine hoker tarzda
ayaklar dipte , baş ağızda olacak şekilde , çeşitli kaplar ve ölü
hediyesi bırakılarak konur. Toprak içinde kalan küpün ağızı büyük sal
taşları ile kapatılır ve ya bu sal taşının bir ucu dışırada bırakılır
yada yüzey toprak yada taş yığılarak işaretlenir. Bunu nereden
çıkarıyoruz ; Burada birçok küp mezarda ikincil gömülere rastlanması
dolasıyla , ilk gömü yapıldığı zaman mezarın yerinin belli edilmiş
olması gerektiğinden dolayı. Bu ikincil gömülerde ilk gömüye ait ölü
hediyeleri ve iskeletler aynen korunarak bir kenara itilmiş ve ikincil
gömüler bu yeni kazanılan alana gömülmüştür. Büyük bir ihtimallede bu
birinci veikinci gömüler arasında bir kan bağının olabileceği
düşünülmektedir.

Küplerin doğrultuları genellikle doğu-batı doğrultusunda , ağızları
genellikle doğuya bakar vaziyette gömülmüşlerdir. Bunun güneşin doğuşu
ile ilgili olarak gömülmüş ve yeniden ikinci bir yaşama kavuşma isteği
olduğu düşünülmektedir.

Bir takım mezarlar tüm bu genellemelere bir istisna oluştururlar.
Örneğin Kusura'daki mezarlarda küplerin ağzı batıya bakmaktadır. Bu
sapmanında güneşin doğuşu yönü ile ilgili mevsimsel değişikliklerin yol
açtığı düşünülmektedir.

Kadın gömülerinde genellikle takılar , bilezik , gerdanlıklar
bırakılmıştır. Erkek gömülerde ise ok ucu ,mızrak ucu ve silahlar
bırakılmıştır. Her iki cinsde de ortak olarak Testi veya çanak çömlekler
hemen ölünün baş hizasına gelecek şekilde bırakılır. Bunların ölü gömme
gelenekleri açısından bir önemi olması gerekir. Bu kapların içinde sıvı
veya katı yiyeceklerin olması gerekir. Buda ölünün ikinci bir yaşamı
ile ile ilişkili olmalıdır. Mezarlarda çeşitli heykelcikler bulunmuş ,
bu heykelcikler büyük bir olasılıkla bir tanrı gibi ölünün diğer
yaşamında ona yardımcı olması için konulmuş olabilir.

Pithos gömülerin tercih edilmesine karşın , ondan sonra Taş Sandık mezarlar önemli yer tutar.

Taş sandık mezarlar ; Karahöyük , Yatağan , Ahlatlıtepecik , Kusura , Dorak , Demircihöyük Sarıket , Iasos'da yer almaktadır.

E.T.Ç bu tür mezar geleneğinin yaygınlaşmaya başladığı görülür.
Hanaytepe'de ise kerpiçten bir Taş Sandık mezar bulunmuştur. Burada Taş
Sandık mezarların amacı izole edilmiş küçük bir mekan hazırlamaktır
olmalıdır.

E.T.Ç 'da basit toprak mezarlarda vardır. Küp ve Taş Sandık mezarların
yanında bu tip mezarlarada rastlanılmaktadır. Bu mezar tiplerinin
farklılaşmasının nedeni ölü gömme geleneği ile mi , yoksa sosyal
tabakalanmadan mı kaynaklandığı belli değildir. Basit toprak mezarların
çok iyi bir teknik özelliği olmadığı ve aceleci bir tarzda yapıldığı
için sadece bu tip mezarların daha alt tabakaya ait insanların gömü
tarzı olabileceğini söyleyebiliriz.

E.T.Ç I dönemine Kusara mezarlığı tarihlenmiş , E.T.Ç II dönemine Yortan
, Babaköy , Demircihöyük Sarıket, Ahlatlıtepecik , Harmanören mezarları
tarihlenmiştir.

Demircihöyük Sarıket'te belki bir ölü gömme geleneği ile ilgili kurban
töreni yapıldığı düşünülmektedir. Bu da burada bulunan sığır
iskeletlerinden kaynaklanarak.

Buradan başka Batı Anadolu'da ölü ritüelleri ile ilgili buluntu verecek başka bir yerleşme yeri yoktur.

Karadeniz bölgesinde Dündartepe , Tekeköy , Kaledoruğu , Horoztepe , İkiztepe ve Maşathöyükte E.T.Ç ait mezarlar kazılmıştır.

DÜNDARTEPE: Bir adet basit toprak mezar bulunmuştur.

TEKEKÖY : Extarmural tarzda , 3.90 m. kalınlığındaki bir tabaka içinden
bir mezarlık alanı ele geçmiştir. 7 X 11 m. alanda toplam 17 mezar
ortaya çıkarılmıştır. Bu mezarların 16 adeti basit toprak mezardır.

Ölüler çoğunlukla sırt üstü olarak yatırılmıştır. Mezarlarda çocuklara ve yetişkinlere ait iskeletler bulunmuştur.

Ölü hediyesi olarak ; kase, fincan , bıçak ve kama bulunmuştur.

Hoker tarzda yatırılan iskeletlerin, seyrek dokunmuş bir kumaş ile
sarıldığı tespit edilmiştir. Ölüler özel olarak hazırlanmış
(sıkıştırılmış ) bir zemin üzerine yatırılmıştır.

çiftli gömülerede rastlanılmaktadır.

KALEDORUĞU : Extarmural türdedir. Tekeköy'e göre daha düzenli bir
mezarlıktır. Mezarlar çoğunlukla toprak içine yerleştirilmesine karşın
12 adet mezar anakaya üzerine gömülmüş. Mezarlar kuzeybatı-güneydoğu
yönünde ve hoker tarzda gömülmüşlerdir.

HOROZTEPE : A , C , F açmalarında E.T.Ç gömülerine rastlanılmıştır.
Alacahöyük mezarlarına benzemesine karşın tekniği hakkında pek fazla
bilgimiz yoktur. Kemikler çoğunlukla ezilmiş ve dağılmış durumdadır. C
ve F açmalarında mezarların tahrip edildiği ve eşyaların soyulduğu
anlaşılmıştır.

Ölü hediyeleri arasında çocuğunu emziren anne heykelciği ünik bir
eserdir. Sistrum , güneş kurslaarı , çift yüzlü baltalar , ok ve mızrak
uçları , pişmiş toprak ve özellikle tunçtan yapılmış kap kacak önemli
eserlerdir. Bu eserlerin mezara ezilip bükülerek özellikle koyulduğu
tespit edilmiştir.

İKİZTEPE : Samsun ilinin Bafra ilçesinin 7 km kuzeybatısında yer alır.
Temelde iki tepeden oluşur. İkiztepe I höyüğü kazı çalışmalarının
yoğunlaştığı höyüktür. Extramural bir mezarlık alanıdır. Kazılara
B.Alkım başlamış Ö.Bilgi devam etmektedir. 1987 yılına kadar 599 adet
mezar bulunmuştur. 1974 yılı kazı raporlarında Önder Bilgi E.T.Ç III ait
mezarların extramural olduğunu söylüyordu ama son kazı raporlarında
buranın intramural bir mezarlık olduğunu ve yerleşmenin ise E.T.Ç I ile
çağdaş olduğunu iddaa etmiştir.

Mezarlar genelde kuzeybatı-güneydoğu yada doğu-batı doğrultularında
gömülmüşlerdir. Mezarlarda çok sayıda tunç eserler ele geçmiştir.
Tunçtan silahların ve süs eşyalarının , ölülerin yanına çok miktarda
bırakılması bakımından oldukça önemlidir. Tunç eserler arsenik-bakır
alaşımı ile yapılmıştır.

MAŞATHÖYÜK: İç Anadolu ile Karadeniz bölgesi arasında önemli bir geçiş yolu üzerinde Tokat'ın Zile ilçesinde yer alır.

E.T.Ç ait basit toprak ve küp mezarlar ortaya çıkarılmış. Ölüler hoker
tarzda gömülmüşler. Küp mezarların ağızları doğuya gelecek şekilde
yerleştirilmiştir. Ölülerin yanlarına herhangi bir silah dışında her
türlü süs eşyası bırakılmıştır.

Maşathöyük mezarları evlerin tabanları altında intramural olarak bulunmuştur.

KARADENİZ BÖLGESİ ÖLÜ GÖMME GELENEĞİ

Karadeniz bölgesi , İkiztepe, Dündartepe ve Tekeköy yerleşmeleri İç
Anadolu bölgesindeki yerleşmelerdeki ölü gömme geleneklerinden çok
önemli farklılıklar gösterir.

Maşathöyük dışında çoğunlukla basit toprak mezarlar kullanılmıştır. Tüm
mezarlarda çoğunlukla hoker tarzı gömüler yapılış ancak dorsal
gömülerede rastlanılmaktadır.

İkiztepe , Tekeköy ve Horoztepe mezarlıkları yerleşim alanı dışında , diğerleri yerleşim alanı içinde gömülmüşlerdir.

Ölü gömme törenleri hakkında pek fazla bilgimiz yoktur.

GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ :

GEDİKLİ KARAHÖYÜK: Gaziantep ilinin İslahiye ilçesinde yer alır. Kazısı
1964-72 yıllarında U.Bahadır Alkım tarafından yapılmıştır. Burada
yerleşim alanı içinde çeşitli türde gömülere rastlanılmış. Genelde basit
toprak mezarlar evlerin tabanları altına açılan çukurlara
yerleştirilmiştir. Ölülerin yanına (özellikle baş kısmına) kaplar
bırakılmıştır.

Bir başka mezar türüde Gedikli C sondajında elde edilen ,taştan inşaa
edilmiş oda mezarlardır. İrili ufaklı taşlar ,çamur harcı ile örülmüş
duvarlar ile yağılan odalardan oluşur. Giriş doğuya bakar , tabanlar
çakıl taşları ile döşenmiştir ve bunun üzerine gömü bırakılmıştır. Kase ,
çömlek , Fincan ve çanaklar önemli buluntuları arasında yer alır. Bu
oda mezarların bir kısmı dromoslu olarak yapılmıştır. Boyut olarak
oldukça büyüktürler (M1 3.90 /3.60 X 1.75 / 1.20 ile M4 1.50 X 3.00
m. boyutlarında olup yükseklikleri 2.30 m. dir).

Gedikli C sondajında ayrıca , inhumasyon türde mezarların yanında ,
kremasyon türünde mezarlara rastlanılmıştır. Ölüler daha çok Urne'ler
içinde ölünü külleri konularak gömülmüş.

1971 yılına kadar burada 271 adet kremasyon yapılmış çömlek bulunmuştur.
Aynı alanda 2 adet krematoryum (ölü yakma yeri) tespit edilmiştir.
Gedikli bu kremasyon ölü gömme türü ile ünik bir yerleşmedir.

Krematoryum'da ölüler yakıldıktan sonra , kemikler bir beze sarılıp
bağlanmış ve birer tunç iğne ile tutturulup Urne'nin dibine düzenli
olarak bezle yerleştirilmiştir. Bu bezlerin üzerine Fincanlar , şişeler ,
konulmuş ve urnenin ağzı başka bir kap parçası ile ters olarak
kapatılmıştır.

Urne olarak kullanılan kaplar daha çok yuvarlak , küre biçimli , günlük
kullanılan kapların özelliğindedir. Gövdelerinin altında veya yanlarında
bir delik yer almaktadır. Bu deliğin gömü geleneği ile ilgili olması
gerekir.

Bu mezarların yanında çukurlar içinde hayvan gömülerine rastlanılmıştır.
Bu çukurlara B. Alkım önce "kutsal hayvan mezarları " demiş , sonra
"Adak çukurları " olarak adlandırmış , en son incelemelerinde ise "
Kurban çukurları " adını vermiştir. Burada bulunan 5 çukurun içinde
hayvan iskeleti ile fincanlar , kilden insan va hayvan figürlerinden
oluşan toplu bulgular , mezarlarla ilişkilidir.

Mezarlar çoğunlukla mezarların tümü E.T.Ç III dönemine tarihlendirilmiştir.

TİLMENHÖYÜK: Gaziantep ili İslahiye ilçesindedir. Burda B.Alkım
tarafından 1958-1972 yıllarında yapılan kazılarda 2 sandık 1 oda
mezar(4.15 X 2.20) bulunmuştur. Bu mezarlar yerleşim alanı içinde tespit
edilmiştir.

Oda mezar hemen Tilmenhöyük sarayının altında ortaya çıkarılmıştır.

TELL JUDEİDEH ve TELL TAYİNAT : E.T.Ç ait çoğunlukla basit toprak
mezarlar bulunmuştur. Tell Judeideh'de ayrıca küp mezar bulunmuştur.

OYLUMHÖYÜK: Gaziantep'in 50 km güneyinde Kilis ilçesi sınırları içinde
yer alır. Kazısı Engin Özgen tarafından müze adına yapılmaktadır.
Yapılan kazılarda Kalkolitikten , Demir çağa kadar tabakalar
saptanmıştır. Tepenin kazılması için ilk dikkati çeken özelliği ,
köylülerin buradan toprak çekerken , bir takım mezarların ortaya çıkması
sonucunda burada bir kurtarma kazısı yapılmıştır. Yapılan kazıda
tepenin kuzeydoğu eteğinde büyükçe bir oda mezar bulunmuş ve kazılar
burada yoğunlaştırılmıştır.

Oylumhöyük'te ayrıca E.T.Ç ait basit toprak mezarlar ve çocuk gömülerinin yapıldığı küp mezarlar bulunmuştur.

Basit toprak mezarlarda hoker tarzda ölüler gömülmüş ve ölülerin
etrafına çeşitli formlarda kaplar bırakılmıştır. Tunçtan elbise iğneleri
, toka , bilezik , yüzükler konulmuştur.

Oylumhöyük daha çok extramural bir mezarlık alanı olarak görülmektedir.

Küp mezarlar genel olarak doğu-batı yönlü olarak yerleştirilmiş , ağız
kısmı doğuya bakmaktadır. Küplerin etrafı ya koruma yada belirleme
amacıyla etrafı taşlar ile çevrelenmiştir.

Oda mezarlarda birden fazla gömü yapılmış ve birçok kere bu mezarlar
kullanılmıştır. Tahrip edilen oda mezarların birinde yaklaşık olarak 120
adet kap bulunmuştur. Suriye tipi kapların , sivri dipli kadehler ,
meyvelikler bulunmuştur.

Bütün mezarlarda ölülerin yanında mutlaka yanına kap konulmuş. Buda Ölü
gömme geleneğinde ziyafeti vurgulayan bir töreni vurgulamaktadır.

KARGAMIŞ: Suriye-Türkiye sınırına yakın bir yerleşmedir. Burada bulunan
21 adet küp mezar önceleri Kalkolitik olarak değerlendirilmiştir ama
daha sonra yapılan araştırmalar ışığında bu mezarların E.T.Ç ölü gömme
gelenekleri ile ilintili olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca yerleşim alanı
içinde Taş sandık mezarlara rastlanılmıştır.

PULUR(SAKYOL): Elazığ-Malatya bölgesinde yer alır. Kazısı H.Z. Koşay tarafından 1968-71 yıllarında yapılmıştır.

Burada küp ve basit toprak mezarlar intramural şekilde yapıların tabanları altında bulunmuş.

HALİL İBRAHİM ŞAH : Yapıların içinde basit toprak ve küp mezarlar bulunmuştur.

PAĞNİK ÖRENİ: Küp mezarlar yapıların tabanları altında tespit edilmiştir.

NORŞUNTEPE: E.T.Ç katlarında yapıların içinde basit toprak mezarlar bulunmuştur.

ARSLANTEPE: Yerleşim alanı içinde geniş çukurlarda tekli yada ikili hoker tarzı gömülere rastlanılmıştır.

TEPECİK : Yerleşim alanı içinde ınhumasyon türde sandık mezarlar bulunmuştur.

HASSEKHÖYÜK: Daha çok yerleşim alanı dışında , E.T.Ç tarihlenen küp ve sandık mezarlar bulunmuştur.

GRİTİLLE: Yerleşim alanı alanı içinde ,Basit toprak ve sandık mezarlar ortaya çıkarılmıştır.

LİDARHÖYÜK: İntramural türde sandık mezar ortaya çıkarılmıştır.

SUYATAĞI: Şemsiyetepe yakınında , keban gölünün sularının çekildiği bir
sırada rastlantı eseri bazı mezarlar ortaya çıkmıştır. M.Darga'nın
burada yaptığı araştırmalarda sandık mezarlar tespit edilmiş ve
mezarların içinde ETR kapları bulunmuştur.

KÖŞKERBABA: Malatya ilindedir. E.T.Ç ait ıntramural tarzda bir adet
büyük bir pithos mezar bulunmuştur. Pithosun ağzı büyük bir sal taşı ile
kapatılmıştır.

Bu höyükte E.T.Ç ait bir tapınakta yer almaktadır.

TİTRİŞHÖYÜK: Yerleşim alanı içinde sandık mezarlar bulunmuştur. E.T.Ç ait ve O.T.Ç ait oda mezarlarda bulunmuştur.

GİRNEVAZ: Kazısı H.Erkanal tarafından yapılmıştır. E.T.Ç ait extramural
bir mezarlık alanı bulunmuştur. Genelde inhumasyon türde taş ve sandık
mezarlar yer almaktadır. Mezarların içinde çok miktarda ç.ç. ve süs
eşyaları bulunmuştur. Burada kapların içinde tahıllar ele geçmiştir.

DOĞU ANADOLU BÖLGESİ

TİLKİTEPE: Van bölgesinde yer alan bir yerleşme yeridir. Kazısı 1937
yılında E.B. Reilly, 1939 yılında Kirsopp Lake tarafından yapılmıştır.
İntramural tarzda basit toprak ve küp mezar gömüler bulunmuştur. Bir
adet küp mezar E.T.Ç II dönemine tarihlenmiştir. Çoğunlukla ınhumasyon
gömüler vardır.

ERNİS: Van bölgesi içinde yer alır. Extramural bir mezarlık alanıdır.
Inhumasyon gömüler vardır. Çoğunlukla taş sandık mezarlardır.

SÜTAY: Van bölgesinde Ağlatlı Sütay yaylasında Extarmural bir mezarlık
alanıdır , Sütay yaylasındaki yuvanlı mezarlığındaki taş sandık
mezarlarda E.T.R II-III ç.ç bulunmuştur.

DOĞU ANADOLU O.T.Ç ÖLÜ GÖMME GELENEĞİ

SUTAY: Ahlatın kuzeydoğusunda yer alır. Burada O.T.Ç ve G.T.Ç mezarlar
ortaya çıkarılmıştır. Burası 3 ayrı tepeden oluşur. Batıdaki tepe O.T.Ç
,doğudaki tepe G.T.Ç ve güneydeki tepe E.T.Ç'ye tarihlenir.

SULUÇAM: Doğu Beyazıt'da Nurettin köyü yakınlarında yer alır. Bu
mezarlar konglemera şeklindeki toprağa oyularak yapılmıştır. Kuyu
şeklinde açılan dromosdan ,oval bir kapı odası ile ana oda açılmıştır.
Odalarda bir yada iki ölü konulmuş , II.bin boyalı kapları ve silah
konulmuş dromosunun önü düzenli taşlar ile çevrilmiş ve dromosun önünde
büyük baş hayvanlara ait kemikler bulunmuş. Dromosun kapısı düzgün plaka
taş ile kapatılmıştır.

MALAZGİRT-NURETTİN KÖYÜ: Burda 3 adet yüksek kurgan tespit edilmiştir.
Özellikle birinde köylüler kaçak kazı yapmışlar ve içinde boyalı kaplar
bulunmuş.

SULUÇAM: Kurgan türü oda mezarlar bulunmuş. Burada da 2.bin boyalı ç.ç ele geçmiştir.

O.T.Ç mezarlarının çoğu inhumasyon türdedir. Ama yakarak gömü geleneğide
artmaktadır. Yakarak gömünün görüldüğü yerler; Demircihöyük Sarıket ,
Troia , Beşikkoy , Karahöyük , Ilıca , Osmankayası , Bağlarbaşı
kayasında ve Acemhöyük'te (çok sayıda 2.bine tarihlenen küp mezar
bulunmuş) rastlanılmıştır.

Bu dönemde en çok extramural tarzda küp mezarlara rastlanılmaktadır.
Basit toprak mezarlar ise yine yaygın bir biçimde kullanım görmektedir.



En son CANTAR tarafından Paz Ağus. 22, 2010 4:27 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




E.T.Ç ÖLÜ GÖMME GELENEKLERİ

Tunç çağ mezarlarının Kalkolitik mezarlara göre sayıca çok arttığı
gözlenmektedir. 78 adet E.T.Ç ait mezarlık alanı ortaya çıkarılmış.
Bunun nedeni E.T.Ç ait yapılan kazıların , Kalkolitik dönem kazılarına
göre daha fazla olması olabilir.

E.T.Ç çoğunlukla intramural gömüler vardır. 44 adet intramural mezarlık
alanına karşın 34 adet extramural mezarlık alanı vardır.

E.T.Ç dikkati çeken bir başka özellikte iki yer dışında % 90 oranda
ınhumasyon türde ölü gömme şekli kullanımıştır. Bu iki yerde ise (Troia ,
Gedikli ) yakarak gömme görülmüştür.

Küp mezarlar : Mezar tiplarinde ise Anadolu'da E.T.Ç halkının çoğunlukla
küpleri tercih ettiğini anlamaktayız. Cesetler bu dönemde pithoslara
gömülmüştür , bu da daha kalıcı ve orda yaşayan halkın barınma
özelliklerine bağlı , nitelikli olarak pithoslara gömüldüğü
düşünülmektedir. Ölü hediyeleri arasında günlük kapların yanı sıra ,özel
törenler için kaplarda konulmuş. Cesetler küp içine hoker tarzda
yerleştirilmiş ve ölü hediyesi bırakılmış. Küplerin genelde ağız'ı
doğuya gelecek şekilde dipleri ise batıta bakar şekilde toprak içerisine
hafif yatık biçimde gömülmüşlerdir. Küplerin ağzı plaka veya daha küçük
taşlar ile kapatılmıştır. Bunun amacı mezar soygunlarını önlemek ve
ölülerin içeriden çıkıp dünyaya dönmesini engellemek düşüncesi ile
konulmuş olabilir. Küpler içinde özellikle bir kısmında ,birden fazla
ölü gömülmesi, küplerin yerinin önüne konulan ve yüzeyden görülebilecek
taş veya bir toprak yığını ile yerinin belirlendiği düşünülmektedir.
Bazen bir pithos'da 6 adet iskelete bile rastlanılmıştır.

Oda mezarlar : Küp mezarlar yanında sandık mezarlarda kullanılmıştır. 30
ayrı merkezde sandık mezar geleneğine rastlanılmıştır. genel olarak Taş
sandık mezarlar plaka taşlardan yapılmış ve üzeri düz sal taşları ile
kapatılmıştır. Taş sandık mezarların benzerlerine bazen kerpiçten
yapılmış şekliyle rastlanılmıştır. Taş sandık mezarlara genelde tek gömü
yapılmıştır ancak ikili veya üçlü gömülerede rastlanılmaktadır.

Oda mezarlar genelde yaygın olmasada 9 ayrı merkezde tespit edilmiştir.
Taştan örülen duvarların üstü ahşap ile örtülmüştür. En önemli olanı
Alacahöyük'tür. Ölü gömme törenleri ile ilişkili olarak Alacahöyük Oda
mezarları bize çok iyi bilgi vermektedir. Alacahöyük'te ölü gömme
geleneği il ilgili bir tören düzenlendiği ve bıurada bir kurban törenin
yapıldığı anlaşılmaktadır. Kurban edilen hayvanın eti dışarıda yenilmiş
ve kalan kafatasları ve sırt kemikleri belli bir düzende mezara
yerleştirilmiştir.

Ölü gömme geleneğinde , yemek ile ilgili Girnevaz'da da ele geçen
kapların içindeki yemek atıklarından yola çıkılarak burada da bir ölü
yemeğinden söz edilmektedir. Burada da kurban töreninden sonra bir takım
yiyeceklerin mezara bırakıldığı anlaşılmaktadır.

Gedikli'de bulunan mezarlarda ve çevresinde E.T.Ç ölü gömme geleneği
konusunda ,Alacahöyükten sonra en önemli bilgi edindiğimiz merkezlerden
birisidir. Gedikli'de hem kremasyon , hem inhumasyon mezarların yanında
bir takım çukurlar ve bu çukurların içinde hayvan iskeletleri , fincan
türünde kaplar ve pişmiş toprak figürinler ve eşyalardan oluşan bir
buluntu grubu ortaya çıkarılmış. Bu çukurlardan Gedikli'de 5 adet tespit
edilmiştir. Kazıcısı B. Alkım bunları kutsal hayvan mezarları veya adak
çukurları olarak adlandırmış ama daha sonra bunların Dini Tören
Çukurları olduğu anlaşılmıştır. Kurban hayvanları ayakları bağlanmış
vaziyette , kafası kesilmiş tam bir vaziyette bulunmuş , yanına ters
kapatılmış fincanlar konulmuş. Figürinler ve kaplar burada oldukça
düzgün bir vaziyette ölü törenini gösterecek vaziyette bulunmuştur.
Fincanların dışında bulunan kaplar kaba yapımlıdır. Çukurlarda düzenli
ele geçen eserlerin buluntu şekli , olasılıkla Alacahöyük mezarlarında
gördüğümüz ölü yemeği olayını temsil etmiş olmalıdır. Buda Anadolu'da
ölü yemeğinin nedenli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Gedikli
dışında bu tür buluntu çukurlarına , Karadeniz'in kuzeyinde kalan
alanlarda rastlanmıştır. Andranova ve Yamna kültürlerinde yeraltı ve
ölüm kültü ile ilişkili ritüellerin olduğu bilinmekte. Rusya'da yer alan
Kuibyshev'de Sezzhee mezarlığında , hayvan kemikleri ,çömlekler , küçük
heykelcikler , deniz kabukları buradaki kutsal hayvan çukurlarında ele
geçmiştir.

Chelyabinsk'te Sintashta mezarlığında kurban edilmiş hayvanlara ait iskeletler bulunmuş. Bunlar çoğunlukla at iskeletleridir.

Odessa yakınında Usatavo mezarlığında kurganların çevresinde kurban
çukurları tespit edilmiştir. Kurban çukurlarının içinde koyun
kemiklerinin yanısıra kaplar ve figürinler bir kısmı dağınık olarak
bulunmuştur.

Gruntovsky II mezarlığında 2 adet kurban çukuru tespit edilmiş. Bu
çukurlarda çeşitli kaplar ve 4 adet kil figürin bulunmuş. Ayrıca burda
çok miktarda insan kemikleride bulunmuş.

Tripolye-Cucuteni kültür topluluğuna ait mezar topluluklarında da bu tür
gömü topluluklarına rastlanılmaktadır.

Nedeia'da ise küçük kurban çukurları saptanmıştır. Bu kurban çukurları
Tripolye-Cucuteni B1 evresine tarihlenmiş. Ayrıca burda içi içe geçmiş
çömlekler ve ağzı bir başka çanak ile kapatılmış kaplar bulunmuş.
Nedeia'nın yayınını János Makkay yapmıştır.

Basit toprak mezarlar: 78 mezar içinde 33 basit toprak mezar vardır.
Bunu salt bir fakir bir gömü tarzı olarak görmemek gerekir. Bu tür
mezarlarda ölülerin yanında çok zengin çok zengin eserler
bulunmuştur(İkiztepe , Horoztepe ).

Basit toprak mezarlarda genelde hoker tarzının benimsenmesine karşın ,
İkiztepe'de dorsal şeklinde gömü tarzı kullanılmıştır.

E.T.Ç ölü gömme törenleri hakkında daha sonraki dönemlere ait olan Hitit
metinlerinden daha detaylı olarak ip uçları vermektedir. Hitit
dönemindeki bazı textlerde , ölü için yapılan bir takım kurban
törenlerinden bahsedilmektedir. Bir metinde ekmeklerin bir altar
üzerinde pişirildiği ve koyun kurban edildiği anlatılmaktadır. Birbaşka
metinde fırında kurban edilip pişirilen kurbandan bahsedilmektedir.
Boğazköy'den çıkartılan bir Hurrice metinde Salaşu ritüelinde bir kurban
çukuruna bağlı bir dinsel anlatım söz konusudur. Ayrıca tanrı Nerik'i
sakinleştirmek için kurban törenlerine ait kurban çukurlarından
bahsedilmektedir. Hattuşa'daki bir ritüel tasvirinde 9 adet kurban
çukurundan bahsedilmektedir. Kuş , Koyun , ekmek , küçük heykelcikler
bırakıldığı anlatılmıştır. Bir başka metinde Katapa şeklinde söylenen
bir kült yerinde kral ve kraliçenin yaşamını sürdürmesi için bir çukur
açıldığı anlatılmış.

Malli ritüelinde 3 erkek 2 kadın figürini , kaplar , hayvan figürleri , 2
küçük kapak , 3 küçük kap , çukurun içine bırakıldığı anlatılmış. İnsan
betimlemeleri , kötü tılsımlı kişileri temsil ediyormuş. Bir kadın
yüzeyini sıvayarak düzleştirmiş ve hayvan buraya kurban edilmiş.
Mantalliya törenlerinde öldürülen insanların ruhlarını yatıştıran küçük
heykelciklerin yapılmasını anlatan bir anlatım söz konusu.

Hitit metinlerinde kötülüklerden korunmak bereket yada ölüler için çeşitli kurbanların yapıldığı kültler söz konusu.

ORTA ve GEÇ TUNÇ ÇAĞDA ÖLÜ GÖMME GELENEKLERİ

Bu dönemde ölü gömme geleneği E.T.Ç'dan büyük bir farklılık göstermez.
Yaygın mezar türleri yine basit toprak , taş sandık ve küp mezarlardır.

TROİA : Bu dönemde Troia'da aşağı şehirde O.T.Ç ait bir mezarlık alanı
bulunmuştur. Bu mezarlık W.Dörpfeld tarafından ilk olarak tespit edilmiş
ve Troia VIh evresine tarihlendirilmiştir. Mezarlıkta yapılan kazılarda
bir krematoryum tespit edilmiştir.

BEŞİKKOYU: 12 ve 13 yy tarihlenen toplam 100 mezar ortaya çıkarılmış. Bu
mezarların çoğu küp mezardır. Ayrıca 2 yuvarlak taş sandık mezar ve bir
taş sandık mezarda bulunmuştur. Burda doğu mezarı olarak adlandırılan
bir mezar , megaron tipli bina şeklinde yapılmış ve bu mezarın hemen
girişine büyükçe bir pithos içinde mezar gömüsünün yapıldığı tespit
edilmiştir. Odanın içinde ise kremasyon gömüler ortaya çıkarılmış.

DEMİRCİHÖYÜK SARIKET: Burda küp mezar , taş sandık mezar ve basit toprak
mezarlar tespit edilmiştir. Mezarlık hemen hemen E.T.Ç mezarlığının
üstünde tespit edilmiş ve yüzeye çok yakın olduğu için tahrip olmuştur.

KARATAŞ SEMAHÖYÜK: Burada da O.T.Ç bazı mezarlar bulunmuştur.

BAĞBAŞI : Karataş Semahöyüğün hemen kuzeybatısında yer alır. Burada
inhumasyon türde küp mezarlar ele geçmiştir.

PANAZTEPE: Burada I ve II nolu mezarlık alanında Tolos , Pithos , taş
sandık , çömlek ve kompozit mezarlara rastlanılmıştır. Çoğunlukla hoker
tarzda gömülmüşler ve bazı mezarlarda yarıyarıya yakılmış insan
kemiklerine rastlanılmıştır. Ölü hediyesi olarak miken kaplar , tunç
silahlar ve takılar ele geçmiştir.

Tolos mezar: Çoğunlukla dromoslu olarak yapılır. Oda mezar türünde inşaa
edilmelerine karşın mezarın üzeri kubbe şeklinde bir planla
kapatılmıştır. Bunlar Ampul , Basit daire , daire şeklindedir.

KÜLTEPE : Basit toprak , pithos ve sandık mezarlar bulunmuş. İntramural
bir gömü tarzına sahiptir. Çok sayıda ölü hediyesi olarak kaplar
bulunmuştur. Kültepe'de küp mezar uygulaması bu dönemde , E.T.Ç 'da
olduğu gibi O.T.Ç'da kullanıldığını gösterir. Belkide bu en kolay
malzemenin burada bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Taş Sandık mezar yapma geleneği İç Anadolu'da Ilıca ve Gordion'da görülmüştür

Orta Tunç Çağda Küp mezarların olduğu yerler : Alacahöyük , Karahöyük ,
Acemhöyük , Gordion , Boğazköy , Ferzant/Büten (Alacahöyük yakınında) ,
Uluçayır (Eskişehir) , Kazankaya , Köşkerbaba (Malatya'da yer alır
burada O.T.Ç ait tek bir küp mezar tespit edilmiş. Ağzı bir çanak
parçası ile kapatılmıştır. Hamuru açık kahverengidir , kahverengi astar ,
mavi ve kırmızı ile bezenmiştir.

Orta Tunç Çağda basit toprak mezarların görüldüğü yerler: Alişar ,
Kazankaya , Alacahöyük , Gordion , Ilıca , Osmankayası , Karaoğlan ,
Polatlı , Boğazköy , Gedikli , Tilmenhöyük , Kazane(Şanlıurfa) ve
Girnevaz'da görülür.

Orta Tunç Çağda Oda mezarlar: Anadolu'da bu dönemde çok az sayıda
rastlanılmıştır. Daha çok İç ve Doğu Anadolu bölgesinde görülmüştür. Bu
mezarlara O.T.Ç 'da ;Gavurkale(Ankara yakınında) , Tünp (Yazılıhöyüğü
,Gaziantep'in 25 km güneydoğusunda)

DEMİRÇAĞ'DA ANADOLU'DA ÖLÜ GÖMME GELENEKLERİ

Anadolu'da Demir çağın başlangıcı m.ö 1190 yıllında gerçekleşen Deniz
Kavimleri Olayı ile başlatılmaktadır. Bu dönemde (m.ö 1200-900)
Anadolu'da karanlık bir dönem yaşanmaktadır. Artık bu dönem ile
Anadolu'da bir Miken kültürü etkisinden söz edilebilir. Ancak Orta
Anadolu'da bir kültür kopukluğu ve yerleşmelerin azalması söz konusudur


Doğu Anadolu'da Erken Demir Çağ'da herhangi bir yazılı belge ele
geçmemesine karşın burada Oda , Taş sandık ve Kuyu mezar türünde ,
ınhumasyon yada kremasyon türde gömülerin yapıldığı tespit edilmiştir.
Bu dönemde Doğu Anadolu'da Extramural bir gömü tarzı yaygındır.
Mezarların çoğunluğu toprak altına inşaa edilen oda , kuyu ,taş sandık
türündedir. Basit toprak mezarlara bu dönemde Doğu Anadolu'da hiç
rastlanmamıştır. Demir Çağ'da bu bölgede sadece İran'da yer alan
Dinkhatepe ve Geoytepe'de rastlanılmıştır.

Erken Demir Çağ'a ait Doğu Anadolu'da şu merkezlerde mezarlar tespit edilmiştir;

Dilkaya(Höyüğün 200 m kuzeyindeki bir alanda)

Karagündüz

Kertenkelekayalığı(Doğu Beyazıt)

Ernis-Evditepe

Alacahan

Gavurkale

Budak

Konakbey

Ağaçlı

Alnıak(Çavuştepe yakınında)

Oda mezarlar: Çoğunlukla tek odalı olarak toprağın altına inşaa
edilmişlerdir. 1985 yılında Dilkaya mezzarlık alanında , kuyu şeklinde
bir girişi olan dromoslu bir oda mezar bulunmuştur. Mezar odası tamamen
taştan yapılmıştır. Mezarın içinde bir adet hoker tarzda iskelet ve bol
miktarda çanak çömlek bulunmuştur. Oda mezarların ölçüleri 4 X 1.5 ile 1
X 2 m. arasında değişmektedir. Çatısı ise sözde kemer tekniği denilen
taşların her seferinde birkez daha içeri çekilmesi sistemi ile mezarın
üstü kapatılmıştır. Çok azda olsada bazı yerlerde çatının enlemesine
veya uzunlamasına yerleştirilen sal taşları ile örtüldüğü mezarlarda
saptanmıştır.

Bu tür mezarlara Ur , Nippur , Mari , Kiş , Til Barsip , Tell Ahmar ve
Ugarit'te kerpiçten yapılan benzerlerine Geç Tunç Çağına ait katlarda
rastlanılmıştır. Kültepe Kaniş Karumunda bu tür mezarlara taş temel
üzerine kerpiçten yapılmış benzerlerine rastlanmıştır. Ayrıca
Luristan'da da sözde kemerli ve dromoslu girişi olan mezarlara
rastlanılmıştır.

Dilkaya'da 1986 yılında bulunan oda mezar ise biraz daha küçüktür. Bu
mezarın üzerinin sal taşları ile kapatıldığı saptanmıştır. Ele geçn
buluntular Erken Demir çağa tarihlendirilmiş çanak çömlektir.

Karagündüz yakınlarında Erçek gölünün kuzeydoğusunda 1992 yılında
yapılan kazılarda 10 adet oda mezarlar bulunmuştur. Bu mezarların
yakınında da kurgan mezarların varlığı tespit edilmiştir. K1 ve K2
mezarları ilk kazılan mezarlardır. K1 mezarı daha büyüktür ve burada 30'
a yakın iskelet kapı tarafına doğru yığılmış bir vaziyette ele
geçmiştir. Ayrıca bu mezarda bir adet niş bulunmuştur. Tamamiyle taştan ,
sözde kemer tekniği ile kuyu şeklinde dromoslu girişi yapılmıştır.

Genelde Dromoslar her zaman dar kenara yapılır. Dromoslar hiçbir zaman
duvarın ortasına yapılmaz daima bir kenara daha yakın olarak yapılır.

Bulunan süs eşyaları ve aletlerin demirden yapıldığı tespit edilmiştir.
Azda olsa tunçtan yapılmış eserlere de rastlanılmıştır. Ölü hediyesi
olan kapların içinde kavurma sunulduğu tespit edilmiştir.

Karagündüz mezarları 10 yy tarihlendirilmektedir.

Gavurkale'de 5 adet mezar kazılmıştır.

Konakbeyi I nolu mezarda doğu batı doğrultusundadır ve bir adet nişe sahiptir.
II nolu mezar daha büyük boyludur.

Kuyu mezarlar: Kuyu şeklinde oval olarak taştan inşaa edilmiş ,
yukarıdan girişi olan mezarlardır. Giyimli-Çavuştepe yakınında Anzak'ta ,
Ağaçlı'da ve Alnıak'ta bu tip mezarlara rastlanılmıştır.

Kremasyon gömüler: Erken Demir Çağda kremasyon gömülerede
rastlanılmaktadır. Dilkaya'da bir duvar ile çevrili özel olarak
hazırlanmış bir alanda iki adet taş sandık mezar içinde kremasyon türde
çocuk mezarları tespit edilmiştir.

Ernis Evditepe II ve V nolu mezarlarda 100 kadar kremasyon türde mezarlara rastlanılmıştır.

Karagündüz V ve VIII nolu mezarlarda kremasyon izleri tespit edilmiştir.

Türkiye-Ermenistan sınırında yer alan Ani'de taş sandık mezar türünde
mezarlar bulunmuş , ama herhangi bir iskelet izine rastlanılmamış.
Burada bulunan yanmış kaplardan kaynaklanarak burada bir kremasyon gömü
geleneğinin uygulandığı düşünülmektedir.

Ölü Gömme Törenleri

Dilkaya'da kutsal bir alan yaratılmıştır. Taş sandık üç mezarın yer
aldığı ve tabanı sal taşalrı ile döşeli bir alandır. Burasının üzerinin
açık olduğu ve cesetlrin kokmaması için burada yakıldığı
düşünülmektedir. Mezarların hemen yanında kerpiçten bir ocak
bulunmuştur. Burada bir ölü yemeği olayının gerçekleştiği
düşünülmektedir. Karagündüz'de de mezarların yanında ocak bulunması ölü
gömme geleneği ile ilintilidir. Bu tür mezarlara Geoytepe , Hasanlu ve
Dinkhatepe'de rastlanılmaktadır.

Bu taş sandık mezarların Dilkaya'da oda mezarlardan daha önce yapıldıkları
tespit edilmiştir.

Doğu Anadolu'da Orta ve Geç Demir Çağda ölü gömme geleneği

Doğu Anadolu bölgesinde bu dönemde Urartu egemenliği hakimdir. Üçtepe'de
(Diyarbakır) bu döneme ait olan yeni Assur katında basit toprak bir
mezar bulunmuştur.

Bu dönemde yaygın olarak ınhumasyon ve kremasyon gömüler kullanılmıştır.
Mezar türleri açısından basit toprak mezarlar , Taş sandık , küp ve
özellikle oda mezarlar yaygındır. Oda mezarlar iki tür olarak 1-
Anakayaya yapılan 2-Taştan yerin altına inşaa edilenler.

Taş sandık , oda ve küp mezarlarda genellikle bu dönemde kremasyon türde
gömülere rastlanılmıştır. Inhumasyon türdeki basit toprak mezarların
Doğu Anadolu için çok sayıda olmadığını biliyoruz. Bu tür mezarların
hemen hemen hepsinde ölüler hoker tarzda yatırılmış ve çeşitli kaplar
konulmuştur. Gömü eğer kadın ise çeşitli süs eşyaları konulmuştur.

Bu dönemin genel özelliği olarak daha çok extramural tarzda bir ölü
gömme geleneği benimsenmiştir. Ama nadir da olsa VanKalesi höyükte
olduğu gibi intramural gömü tarzınada rastlanılmaktadır. Bu dönemde
mezarlar daha çok kayaların içine oyulan herkezin görebileceği , anıtsal
nitelikli mezarlardır.

Taştan inşaa edilen mezarlarda izalosyon'a son derece önem verilmiştir.

Giyimli: Burada basit toprak ,hoker tarzda bir gömü bulunmuştur.

Dilkaya: Dilkaya mezarlık alanında 10 adet Orta Demir Çağ'a ait basit
toprak mezarlar ele geçmiştir. Erken Demir Çağ'da ise oda ve sandık
mezarların burada kullanıldığı tespit edilmiştir.

Ayanis: Ayanis kalesinin batısında 2 adet basit toprak hoker tarzda biri
kadın olan gömü bulunmuştur. Kafalarının yanında çeşitli kaplar
bulunmuştur.

Liç: Van gölünün kıyısındaki Patnos yakınında büyük bir mezarlık
alanıdır. Burada yer alan 3 nolu alanda basit toprak mezarlar ele
geçmiştir. İskeletlerin yanında bir tabak , kaplar ve bele sarılmış
vaziyette bir Urartu kemeri bulunmuştur.

Bu dönemde Taş sandık mezarlar fazla değildir. Dilkaya'da çift gömünün yer
aldığı bir taş sandık mezar ortaya çıkarılmıştır.

Bu dönemde yaygın olarak oda mezarlar kullanılmaktadır.

Taştan inşaa edilen oda mezarlar: Bu mezarlar herzaman toprağın altına
inşaa edilirler ve genelikle kuyu şeklinde bir girişi olan dromos ile
mezar odasına ulaşılır. Çoğunlukla tek odalı inşaa edilmişlerdir.

Taş sandık mezarlar:

Tanıktepe: Doğu Beyazıt yakınlarında yer alır. Burada bulunan mezar
odasında uçları kapalı bazı girişler bulunmuş ve bunların başka odalara
açıldığı düşünülmektedir.

Erciş: Van gölünün kuzeydoğusundadır. Kuyu şeklinde girişi olan ,
dromoslu , taştan yapılmış oda mezardır. Dromosunda bir hava deliği
mevcuttur. Urartu döneminde daha çok iç odanın hava alabilmesi için
dromos boyunca bir delik bırakılmıştır.

Liç: I nolu mezarı taştan yapılmış oda mezardır. Kuyu şeklinde girişi ve
dromosu vardır. Mezar odasının içinde nişler bulunmuştur. Tüm Urartu
mezarlarında görülen bir özellikl olarak aynı mezara hem kremasyon hemde
ınhumasyon türde gömü yapılması burada da görülür.

Altıntepe: Erzincan yakınlarında bir Urartu yerleşim alanıdır. Burda
taştan sözde kemer tekniğinde inşaa edilmiş 3 adet oda mezar
bulunmuştur. 2 nolu mezar tek odalı olmasına karşın diğer mezarlar çok
odalıdır. Mezarların tümünde nişler bulunmuştur ve nişlerin içinde
kremasyona ait urneler bulunmuştur. 3 nolu mezarın dromos kısmı
bulunamamıştır.

Küp mezarlar:

Bu dönemde küp mezarlar son derece az kullanım görmüştür. Daha çok Demir
Çağın geç dönemlerinde kullanım görmüştür, erken Demir çağda hiç
kullanım görmemiştir. Küp mezarlar daha çok kremasyonlarda tercih
edilmiştir. Küplerin ağızı ya bir kap parçası ile yada başka bir küp ile
kapatılmıştır.

Van Kalesi höyüğünde ıntramural tarzda bir adet küp mezar ele geçmiştir.

Değirmentepe'de iç içe geçirilmiş 3 adet küpün içine yatırılmış bir küp mezar
ve başka küp mezarlar bulunmuştur.

Erzurum Çat civarında Suçatında küp mezarlara rastlanılmıştır.

Norşuntepe'de bazı küp mezarlara rastlanılmıştır.

Van civarında Adilcevaz yakınında Harmantepe mezarlığında küp mezarlar
bulunmuştur.

Anakaya Oyulan Oda mezarlar:

Tek veya çok odalı olarak inşaa edilmişlerdir. Bu tür mezarlarda amaç
mezarı gizlemek ve herkese kutsal bir mekan göstermek amacı ile
yapılmışlardır. Çoğunlukla kayaların en güzel görünen noktalarına
anıtsal bir nitelikle kayanın oyulması ile yapılmışlardır. Bu özellik
tamamiyle Urartu sanatı ile özdeşleştirilmiştir. Oda mezarlarda ölüler
daha çok yapılan sekiler üzerine konulmuşlardır yada pişmiş toprak ,
taştan veya bronzdan lahitler üzerine inhumasyan türde konulmuşlardır.

Mirek(Ermişler) mezarlığı: Van Gölünün kuzeyindedir.

Alyar: Van gölünün kuzeyinde Patnos yakınlarındadır. Buradaki mezarlarda
seki ve nişler tespit edilmiştir.

Elazığ - Malatya bölgesinde yer alan Hacıselli ve Kürdemlik'te bu tip mezarlar
tespit edilmiştir.

Tanrıvermiş I mezarlığında olasılıkla ölü yerleştirildiği bir tekne var
ve isklet iki kişiye aittir. Tanrıvetmiş II ve III nolu mezarlarda
ölünün yerleştirldiği bazı sekiler tespit edilmiş.

Adilcevaz HI mezarı toprağın altındaki ana kayaya oyularak yapılmıştır.
Kuyu şeklinde dromosu vardır. Dromos'a merdiven şeklinde yapılmış giriş
ile girilmektedir. Mezar odasındaki nişlerin birinde urne ele geçmiştir.
Burada ayrıca ınhumasyon türde gömülerede rastlanılmıştır.

Dedeli II mezarlığı: Van gölünün kuzeyinde Patnso yakınlarında yer alır.
Kuyu şeklinde merdivenli bir girişi vardır. Mezar odası kemerli şekilde
tamamen kayaya oyulmuştur.

Yukarıgöçmez: Yerin altına ana kayaya oyulmuş bir mezardır. Dromoslu ve
sözde kemer tekniğinde yapılmıştır. Burada tamamiyle mezarı gizleme
unsuru vardır.

Kalecik: Van kalesi yakınındadır. Oda mezar içinde pişmiş topraktan lahit parçaları bulunmuştur.

Mazgirt: Kayaya çok odalı olarak inşaa edilmişlerdir. Dromosu yoktur.

Marifet köyü Keşiş mağarası: Erzurum yakınlarındadır. Dromossuz olarak
inşaa edilmişlerdir.

Palu: Elazığ yakınlarında Palu kalesi kayalıklarında yer alır. Burada üç
odası olan bir mezarlar grubu yer alır.

Kadembastı: Van-Edremit yakınında yer alır. Kabaca yapılmış iki odalı bir
mezardır.

Umudumtepe: Erzurum yakınında bir Urartu kalesi üstündedir. İki odalı
olarak inşaa edilmişlerdir. Mezarlar adeta kutsal bir alan gibi
pencereler ile aydınlatılmıştır.

Doğu Beyazıt mezarı: Ağrı yakınlarındadır. Mezarın giriş kapısında iki adet
kabartma tanrı figürünü yer alır.

Van Kalesinde ana kayaya oyulan mezarlar daha çok tapınak şeklinde inşaa
edilmiştir. Mezarın doğu odalarında basamaklı girişi var. Çok odalı
şekilde inşaa edilen Van kalesideki mezarlar simetriktir. Tüm odalar
büyükçe bir salona bakar. Bu açık alanda belkide rahipler tören yapıyor
olmalı idi. Bu alanda sekiler var ve anakayaya oyulmuş çıkmalar var. Bu
özellikler Assur etkisini yansıtmaktadır.

Van kalesinde Kurucular ve Neft kuyu mezarlarında iki yan oda bir arka
oda yer alır. Bu mezarlar kemerli olarak inşaa edilmişlerdir. Neft kuyu
mezarında bir adet platform yer alır. Kurucular mezarında girişin tam
karşısında oda görülmektedir. Bu odada ölünün konduğu platform
görülüyor.

Küçük Horhor kayalığında ana odanın çevresinde bazı odalar topluluğu yer alır.

Kremasyon yapılan mezarlar:

Kremasyon Urartu'da oldukça yaygın olarak kullanılan bir gelenektir daha
çok halk tarafından kullanım görmüştür. Taş sandık ve oda mezarlarda
urneler içine konularak kremasyon türde gömü yapılmıştır.

En belli başlı kremasyon mezarlık alanı bu dönemde Iğdır mezarlığıdır.
Burada yoğun şekilde kremasyon örneklere rastlanılmıştır.

Dilkaya mezarlık alanında Urartu dönemine ait bol miktarda kremasyon
gömülere rastlanılmıştır. Urnelerin üzerine genellikle delikler
yapılmıştır. Ölünün urnenin içine sığmayan kişisel eşyası (kemer gibi)
hemen urnenin yanına bırakılmıştır.

Liç'te taşla çevresi çevrilmiş küp mezarlar içinde kremasyona ait izler tespit edilmiştir.

Van kalesinde yer alan büyük kaya mezarlarda bir platformdan
merdivenlerle ulaşılabilen bir odanın içinde 3 yüzünde yer alan nişlere
oyularak yapılmış ve günümüze korunarak gelebimiş çok miktarda urne
tespit edilmiştir.

Şirinli kale mezarı: Erzurum yakınında Van kalesine benzer bir biçimde nişler içine yerleştirilmiş urneler bulunmuştur.

Büyük Horhor (Argişti) mezarı: Beş yan odadan oluşan duvarı teker teker
oyulmuş nişler içine koyulmuş urneler yer alır. Burada ayrıca ınhumasyon
türde gömülerde tespit edilmiştir.

Çelikli: İki odasında kremasyon bir odasında ise ınhumasyon gömü uygulanmıştır.

Palu kalesindeki mezarda kremasyon amaçlı nişler tespit edilmiştir.

Atabindi: Erzurum yakınlarında en büyük kremasyon amaçlı mezarlık
alanıdır. Kemerli nişler tavanın üst kısmına ulaşılması güç bir yere
yapılmışlardır.

Urartu'da Ölü Gömme Geleneği

Önce ölü bir araba içinde , tören ile mezarlık alanına getirilir. Ölü
yakılacaksa mezarlığın hemen yakınında odun+tezek ile yakılır.
Yakıldıktan sonra bir sıvı ile söndürülüp , kalan kemikler toplanır.
Uzun kemikler taşlar ile kırılarak urnenin içine yerleştirilir. Urnenin
ağzı bir başka kap ile kapatılır.

Innumasyon gömü tarzında ise ölü çeşitli törenlerden sonra mezara konulur.

libasyon daha çok şarap , su , bira ve kan ile yapılmaktadır. Kurban
olayında ölü gömülmeden önce , ölü ve tanrılar için kurban töreni
düzenlenir. Kurban kanı libasyon yapılır. Eti ise ölü yemeği ile
sunulur. Ölü yemeği olayı Urartu döneminde oldukça önem kazanmış bir
hadisedir. Özellikle Orta Demir Çağda oldukça lüksleşmiş bir gelenek
halini almıştır. Özellikle oda mezarlarda ölüler üzerinde masa ve
sandalyelerin oluşturduğu sehpa üzerine yemekler ve içecekler konuluyor.
Mobilya parçaları ve kaplar bunu destekliyor.

ÖlünüN getirilmesine ilişkin Toprakkalede bir mühür ele geçiyor , önünde
hayvan başı ve önünde ,arkasında insanlar yer alan sahneler var.

Greko-Pers sanatında görülen arabalı ölü törenleri sahneleri birer örnek oluştururlar.

Köseresul I ve II kabartmaları

Elyaf stelleri

Adda stelleri de Urartu ölü gömme törenine birer örnek teşkil eder.
Buralarda Ölü lahdi taşıyan arabalı sahneler betimlenmiştir.

Urartu'da Toprakkale mühürleri üzerinde rastlanan sahnelerde önemlidir.

Altıntepe'de in-situ vaziyette lahitlerin yanında sehpalar bulunmuş.

Küp mezarlar daha çok Urartu'da 7 yy ikinci yarısında kullanılmıştır.
KUMTEPE:

Troia antik kentinin kurulduğu Hisarlık tepenin 5 km kuzeyinde yer alır.
1934 yılında ilk kez kazılmış. 1989 yılında tekrar yeniden çalışmalara
başlanmıştır. 1934 yılı çalışmalarında 4 iskelet bulunmuştur. Bu
iskeletler daha çok Kumtepe I. Kültür katına ait olduğu düşünülmüştür. 4
iskeletin 3'ü basit toprak mezar şeklindedir. 1. iskelet hoker
tarzındadır ve ölü hediyesi bulunmuştur, 2. iskelet tahrip olmuş, 3.
iskelet sırt üstü yatırılarak gömülmüş, 4. iskelet anakaya üzerine
açılan bir oyuğa gömülmüştür.

HANAYTEPE:

Hisarlık tepenin güneydoğusunda yer alır. 1857 yılında Heinrich
Schliemann başkanlığında F.Calvert tarafından kazısı yapılmış. 1878-79
yıllarında çalışılmış III. yapı katında tespit edilen bu yerleşmede ,
evlerin tabanları altında anakaya üzerinde gömülere rastlanmış.
Intramural bir mezarlıktır. Hoker tarzda hem yetişkin hem çocuk mezarlar
vardır. Y adı verilen iki tane kerpiç sandık mezar çıkarılmış, biri
bebek biri çocuğa aittir. Üstü kerpiç bloklarla örtülmüştür.

DORAK MEZARLIĞI:

Apollon (Ulubat) gölünün kıyısında yer alır. J.Mellaart'ın bir tren
yolculuğu sırasında bir köylü kızın kolunda gördüğü bileziğin E.T.Ç
ürünü olduğunu farketmiştir. Köylü kızdan aldığı bilgilerde bu bileziğin
Ulubat gölü kıyısında bir mezardan bulduğunu öğrenmiştir . Burda E.T.Ç
II dönemine ait iki taş sandık mezar bulunmuş. 3.10 X 2.00 ile 1.80 X
0.83 m boyutlarında iki mezardır. Büyük olanında iki gömü , küçük
olanında tek gömü yer alır. Her iki mezarın üstü plaka taşlarla
örtülmüştür. Büyük mezarda iki iskelet biri diğerinin sırtına bakar
vaziyettedir. Bunların biri kadın diğeri erkektir. İki iskelet bir hasır
üzerine yatırılmıştır.

Bu mezarların buluna çeşitli zengin süs eşyalarından kaynaklanarak yerel bir kral ve kraliçeye ait olduğu düşünülmüş.

Kadın altın süs eşyaları bilezikleri ,kolyeleri ile gömülürken ,erkek
hem yanında hem üzerinde silahları ile gömülmüştür. Erkeğin ayaklarının
dibinde bir köpek iskeleti tespit edilmiş. Ayrıca mezar içinde metal
yada pişmiş toprak çok sayıda kâp'a rastlanılmış.

İkinci küçük mezarda uzunlamasına yatırılmış tek bir gömü vardır. Yanında
çok sayıda silah vardır.

Mezarların tarihlemesi ,buluntuların tipolojik değerlendirmeleri dışında
,bulunan bir mobilya parçası üzerinde yazılı bulunan kartuş üzerindeki
yazıtta yöneticiye ait bir isimden bahseder . Buradan yola çıkılarak
burada bahsedilen Sahure'nin ,eski Mısır 5. Sülalenin II. kralı Sahure
olduğu için m.ö 2500-2350 yıllarına tarihlenir.

Bu dönemde Batı Anadolu ile Mısır arasında bir ilişkinin bulunduğunu
söyleyebiliriz. Dorak mezarlığı Extramural bir mezarlıktır.

DEMİRCİHÖYÜK-SARIKET MEZARLIĞI:

Bu mezarlıkta Demircihöyüğün 250 m batısında bir teras üzerinde extramural
mezarlık alanıdır.

Dermircihöyük 1937 yılında Kurt Bittel ve daha sonra 1975-78 yıllarında
M.Korfmann ,1990 -1995 yıllarında da Jürgen Seeherr kazmıştır.

Batı Anadolu'nun iç kesimine ait Sarıket extramural mezarlık Turan Efe
tarafından tespit edilmiş , kazısı J. Seeherr tarafından
gerçekleştirilmiştir.

Mezarlık alanında E.T.Ç ve O.T.Ç'dan Hellenistik çağa kadar mezarlık
olarak kullanıldığı saptanmıştır. 1990-91 yıllarında 498 adet E.T.Ç
mezar ortaya çıkarılmıştır. Bu mezarlar Demircihöyük ile üst katları ile
çağdaş olduğu anlaşılmakta ve E.T.Ç II'ye tarihlenmektedir.

Bu mezarlık alanı 60X60 m'lik bir alana yayılmıştır. Burada 3 tip mezar bulunur;

1- Küp mezar

2- Basit toprak mezar

3- Taş sandık mezar

İskeletler ile mezarlar genelde güneydoğu yönünde yönlendirilmişlerdir.
Mezarların çoğu Pithoslar içine gömülmüşlerdir. Pithoslar genelde
doğu-batı doğrultusunda ağzı batıya açılan küplerin dip kısmı eğimli
,ağzı yukarıda kalacak şekilde , iskeletler ise hoker tarzında
gömülmüşlerdir. Pithosların ağzı yassı plaka taşlarla kapatılmıştır.
Cesedin pithosa sığmadığı durumlarda ağzına ters bir biçimde bir başka
pithos daha konularak iki pithos ile gömülmüşlerdir.

Basit toprak mezarlarda ölü doğrudan açılan çukur içine hoker tarzında
gömülmüştür. Ölülerin üzerinin bir örtü ile örtüldüğü saptanmıştır.
Ölülerin üzerinde bazı durumlarda iri taşlar bulunmuştur.

Taş sandık mezarlar yapı olarak daha özenli hazırlanmıştır. Oldukça
düzgün sal taşları ile oluşturulan sandığın içine ölü , hoker tarzda
gömülmüştür. Bu sal taşlarının yakın bir çevreden buraya getirildiği
düşünülmektedir.

Çocuk mezarlarının yanlarında sığır iskeletlerine rastlanılmıştır.

Buluntular incelendiğinde ;sadeliği ön plana çıkartan ölü hediyeleri söz
konusudur. Bu mezarların halk mezarları olduğu söylenmektedir.
Buluntular süs eşyaları ,silahlar ve kaplarlan oluşmaktadır. Mezarlık
maden buluntuları açısından zengindir. Mezarlarda sıklıkla tunç iğneler
bulunmuştur. Bunların yanı sıra topuz başları bulunmuş ,değerli eşya
olarak da altın türündeki alınlık vardır. Bilezikler,kolyeler de ele
geçmiştir.

Silahlardan sap delikli baltalar , kamalar , bıçaklar , spatulalar , mızrak
uçları ,yer alır.

Bir çocuk mezarında ise altın kulak tıkacı ve benzerlerine
Demircihöyükte rastlanılan kadın heykelciği ve heykelcik parçaları
bulunmuştur.

Sarıket mezarlığı , Karataş -Semahöyük'ten sonra ikinci büyük mezarlık
alanıdır. Kapların çoğu sıvı kullanımına yönelik testiciklerdir.

KÜÇÜK HÖYÜK: Eskişehir'in Bozhöyük ilçesi yakınlarında , Demirci
Höyüğün 25 km batısındadır. 1991 yılında Demirci Höyük kazı ekibi
tarafından araştırılmıştır. Demirci Höyük mezarlığıyla aynı özelliklere
sahiptir. Testiler , Kâseler , emzikli ve sepet kulplu kaplar
bulunmuştur.

KARAĞAÇTEPE: Ovabayındır'ın kuzeyinde yer alır. Burda E.Akurgal'ın
yaptığı araştırmalar vardır. Pithos gömü tarzına rastlanılmıştır.

YORTAN MEZARLIĞI : Balıkesir'in 55 km güneyinde , Kırkağaç - Gelembe
karayolunun güneyinde yer almaktadır. Mezarların bulunduğu tepeler yerel
olarak Tabaktepe(Tapantepe) ve Çavdartepe(Astepe) olarak
belirtilmiştir. F. Gaudin tarafından 1900-1901 yıllarında 2 sezon kazı
yapılarak 107 tane mezar ortaya çıkarılmıştır. Turan Kâmil bu
çalışmaları daha sonra tekrar değerlendirmiştir.

Extramural türde bir mezarlık alanıdır. Küp mezarlar doğu-batı
doğrultusunda ,ağız açıklıkları doğuya yönelmiştir. Küpler açılan
çukurlara konularak ağızları plaka taşlarla kapatılıp kenarları küçük
taşlarla kapatılmıştır. Bu küp mezarlarda hiç çocuk iskeleti bulunmamış.
Aynı kübün içine 6'ya kadar ölü gömülmüştür.

Küplerin 6 değişik formu vardır.

küplerin yanında ; Kâse , kavanoz , testi tipinde çanak çömlek ,
ağırşaklar , çok sayıda altın , tunç veya bakır iğne , mızrak ucu
bulunmuştur.

BABAKÖY MEZARLIĞI:

Balıkesir ilinin Bigadiç ilçesinin Babaköy köyünün 4 km kuzeyinde yer
almaktadır. K.Bittel ve Mr. Mss. Stewart tarafından 1936 yılında kazısı
yapılmıştır. Mezarlık oldukça tahrip görmüştür. Geç Roma ,Erken Bizans
katlarıda oldukça tahrip edilmiş olarak bulunmuştur. Yortan ile Babaköy
mezarlığının arası yaklaşık 35 km 'dir. Babaköy mezarlığı 80 X 35 'lik
bir tepe üzerindedir. 18 tane küp mezardan sadece bir tanesi sağlam
olarak bulunmuştur. Buradaki mezarlarda birden fazla iskelet aynı yere
gömülmüş. Küplerin ağzı ve iskeletlerin başı doğuya bakmaktadır. Küpler
doğu-batı doğrultusunda ,ağızları plaka taşlarla ve küçük taşlarla
kapatılmıştır.

K.Kökten 1949'da yaptığı kazıda 5 tane küp mezar açığa çıkarmış . Mezarların içinde aynı tip çanak çömlek açığa çıkarılmıştır.

ALAHIR-KEPSUT-BOZTEPE(İVRİNDİ) MEZARLARI:

1949 yılında K.Kökten tarafından tespit edilmiştir. Küp mezarlar Yortan ve
Babaköy ile aynı özelliklere sahiptir.

MANDIRA: Balıkesir'in 70 km güneyinde , N.Fıratlı ve C. Bayburtluoğlu
eşliğinde E.Akurgal tarafından 1955-56 yıllarında 14 ayrı yerde kazı
yapılmış ve küp mezarlara rastlanmıştır.

OVABAYINDIR MEZARLIĞI : Babaköy'ün kuzeydoğusunda yer almaktadır.
E.Akurgal tarafından 1956 yılında kazısı yapılmıştır. Buradaki
çalışmalarda Değirmenderesi denilen çayın her iki tarafında yerleşim
alanı ve mezarlık ortaya çıkarılmıştır. Akurgal özellikle yerleşim
alanında kazı yapmış ve avluyla çevrilmiş bir ev ortaya çıkartmıştır.
Avlunun kuzey ve kuzeybatısında küp mezarlar tespit edilmiştir. Bunların
içinde çocuk mezarları da vardır. Derenin karşısında ise büyük bir
mezarlığın olduğu düşünülmektedir. Yortan ve Babaköy'den farklı olarak
burada mezarlığa ait olabilecek bir yerleşim bulunmuştur.

YATAĞAN : Bodrum müzesinin kazısında E.T.Ç'a ait taş sandık mezar ortaya
çıkarılmış.

AHLATLITEPECİK :

Marmara gölünün kıyısındadır. 1968 yılında burada yapılan kazıda E.T.Ç
II dönemine ait küp mezarlar ele geçmiştir. küpler doğu - batı
doğrultusunda yatırılmış ve üstü taş ile kapatılmıştır. Ayrıca bir
pithosun üstü büyükçe bir çömlek ile kapatılmıştır. Pithos'ların içinde
hoker tarzda gömü bulunmuştur. Ölü hediyesi olarak testi ,kolye ve
iğneler bulunmuştur.

ESKİ BALIKHANE:

Marmara gölü civarında yapılan yüzey araştırmaları sırasında
Ahlatlıtepecik kazı ekibi tarafından 5 küp mezar bulunmuştur. Ancak bu
küp mezarlar içinde kemik bulunamamıştır ve bu nedenle burada çok küçük
bebeklere ait kemiklerin olabileceği , bu yüzden kemiklerin eridiği
düşünülmüştür.

AFYON BURHANİYE MEZARLIĞI :

Afyon'un 20 km kuzeyinde yer almaktadır. 1983-84 yıllarında Afyon müzesi
tarafından bir kazı çalışması yapılmıştır. Bu kazıda 21 adet küp mezar
bulunmuştur.

1983 yılında bulunan mezarların 7 adetinin çevresi küçük taşlar ile
çevrilmiştir. 1984 yılında çıkartılan mezarlarda da yine aynı şekilde
küçük taşlar ile çevrilmiştir.

Burhaniye mezarlığında ölülerin yanında çanaklar ,gaga ağızlı testiler ,
çölekler , maşrapalar , çift yada tek kulplu içki kaplarına
rastlanılmıştır.

SARIYER :

Sakarya nehri civarında , baraj inşaası sırasında iki adet küp mezar
bulunmuştur. Yüzeyden 2 m derinde küpler yan yatırılmış ,ağzı kapatılmış
ve ağzı doğuya bakar vaziyette bulunmuştur. İskeletler hoker tarzda
gömülmüştür. ET.Ç ait extramural bir mezarlık alanıdır.

Buluntular arasında ; Tunç iğne ve iki testi bulunmuştur.

KUSURA :

Afyon'un 55 km güneybatısında , Sandıklı ilçesinin yakınındadır. Burda
400 m genişliğinde 14 m yüksekliğinde bir tepe bulunmaktadır. 1935-37
yılları arasında W. Lamp tarafından kazısı yapılmıştır. Burada yerleşim
alanı dışında bir mezarlık saptanmıştır. Burada toplam 14 mezar tespit
edilmiştir. Mezarların biri basit toprak mezar diğerleri 3 taş sandık
mezar ve 10 taneside küp mezar türündedir.

Basit mezarlarda iskeletler hoker tarzda ,baş batı yöne yatırılmış
olarak gömülmüştür. İskeletin başının yanına iki kap bırakılmıştır.

Küp mezarlar doğu-batı doğrultusunda baş sağ tarafa yatık ve hoker
tarzda gömülmüştür. Küplerin ağızları batıya bakmaktadır. Bu mezarların
bir tanesinde ölünün üstü kırık keramik parçaları ile örtülmüştür.
Mezarların biri dışında diğerleri yetişkin kadın ve erkeklere aittir.

Taş sandık mezarlar düzenli dikdörtgen taşlardan yapılmıştır. Mezarların
üstü plaka taşlar ile kapatılmıştır. 0.80 X 0.63 , 0.73 X 1.4 , 1.63 X
0.85 ölçülerindedir. Mezarlar güneydoğu ,kuzeybatı yönündedir.
İskeletler sağ tarafa yatırılmış olarak hoker tarzda bulunmuştur.

Bu mezarların tamamında , ölülerin başında birer kap bulunmuştur. Bu taş
sandık mezarlardan birinin iki defa kullanıldığı saptanmış ve burada
kırılmış bir testi bulunmuştur.

Bu mezarlar E.T.Ç dönemine tarihlendirilmiştir.

BEYCESULTAN :

Burada E.T.Ç I ve II dönemine ait intramural küp mezarlar bulunmuştur. Bu mezarlarda sadece bebek kemiklerine rastlanılmıştır.

E.T.Ç I dönemine ait mezarlar XXII katta

E.T.Ç II dönemine ait mezarlar XVIIb1 , XVIIa katta görülür.

PEKMEZTEPE :

Aydın ili Aprodisias kentinde ,antik tiyatronun yaslandığı prehistoric
bir tepede bulunmuştur. Burdaki mezarlar E.T.Ç dönemine tarihlenmiştir.

IASOS :

Muğla ili sınırları içinde ,Midas'ın batısında Küllük mevkiindedir.
Burdaki kazılarda çok miktarda E.T.Ç mezarları bulunmuştur. E.T.Ç
mezarları klasik dönem nekropol alanında bulunmuştur. Mezarlık
extramuraldir. Kentin dışında yer alan ve E.T.Ç 'de başlayan klasik
döneme kadar mezarlık olarak kullanılmış alandaki tüm mezarlar taş
sandık mezar türündedir. Son yıllarda yapılan kazılarda taş sandık
mezarlar 96 adettir. Bu mezarları 40 tanesi doğu-batı , 24 tanesi
kuzeybatı-güneydoğu doğrultusundadır. 3 taneside oval planlıdır. Diğer
mezarlar ise değişik yönlerde sıralanmıştır.

Oldukça düzgün bir mezarlık alanıdır. Mezarlarda birer iskelet
bulunmasına rağmen 16 taş sandık mezarın içinde ikinci kez gömü
yapıldığına ait izler vardır. Ölüler baş doğuya dönük hoker tarzda
yatırılmıştır. Ölülerin kafalarının yanına kase tas ,maşrapa , sürahi ,
amphora , çömlek türündeki kaplar , küçük mermer kaplar , tunç , gümüş
ve kurşundan süs eşyaları ve boncuklar bırakılmıştır.

Bu dönem mezarların ikinci kez kullanımında mezarın yerinin bilindiği
düşünülmektedir. Bir şekilde mezarların yerinin belirlenmesi için bir
yükseltinin bırakıldığı ve üstüne bir taş konulduğu düşünülmektedir.

Bu mezarların M.ö 3000 bin yıl Kyklad mezarları ile benzer oldukları
düşünülmektedir. Bu özellikleri ile mezarlar Khos adasındaki Asklepion
ve Heraion mezarlarına yakın özellikler göstermektedir.

KURUÇAY :

E.T.Ç tarihlenen toplam ıntramural 5 gömü tespit edilmiştir. Bu
gömülerden 2 tanesi aynı zamanda birbirine sırt sırta gömülmüştür, diğer
3 gömü çocuklara aittir.

KUŞLUCA :

Beyşehir gölünün kuzeydoğu kıyısında yer alır. E.T.Ç IIIdönemine ait
extramural bir mezarlık alanı tespit edilmiştir. Küp mezar türündedir.
Küplerin ağızları doğuya yatırılmış ve ağzı büyükçe bir taş ile
kapatılmıştır. Ölü hediyesi olarak silah ve çanak çömlek olduğu
önerilmiş fakat ele geçmemiştir çünkü gölün dalgası sonucu ortaya çıkan
bu küp mezarlar ,dalgalar sonucunda buluntuları dağınık olarak farklı
yerlerde bulunmuştur.



MİDAS :

Afyon ilinin Midas kentinde yazılıkaya mevkii'nde bulunan tek bir oda
mezardır. 1.5 X 1.70 m. boyutlarında 0.90 m. derinliğinde bir mezardır.
Duvarları orta büyüklükteki taşlar ile yapılmıştır. Duvarların birinde
köşeye yakın biryerde kapı geçidi bulunmuş . Mezarın üzeri düzgün taşlar
ile kapatılmıştır. Güneydoğu duvarının önünde uzunlamasına oldukça
tahrip olmuş iskelet bulunmuştur.

Buluntuları; Burma kulplu gaga ağızlı testi ve küçük bir vazo yer alır.

Bu mezar m.ö 3000 ikinci yarısına tarihlenir.

TROİA: Çanakkale Hisarlık tepede yer alan bir höyüktür. İlk kazıları
1870-79 yıllarında Heinrich Schliemann yapmış sırasıyla W.Dörpfeld
1887-1894 ,Carl Blegen 1932-38 , Manfred Korfmann 1989- 1995 yıllarında
kazmıştır.

Mezarlar ilk kazıları yapan Heinrich Schliemann tarafından ,içinde tek
gömü bulunan bir mezar bulunmuş. Yeni kazılarda bu tekli mezarın sayısı
artmıştır. Bu mezarların hepsi Intramural tarzdadır. Troia I kültürünün
olasılıkla Extramural bir mezarlığa sahip olması gerektiği söylenmiş .
Yerleşim alanı içinde rastlanan mezarlar III. ve IV. yapı katları
arasında yer alır ve mezarların %90'nı çocuk ve bebek mezarlarıdır.
Troia IIb yapı katına yada IIc yapı katına ait olduğu düşünülen yetişkin
bir kadına ait tek bir mezar istisnadır.

102 Megaron'un yanında pişmiş toprak kabın içine konmuş bir bebek
iskeleti bulunmuş. Bu mezar Troia Ib yapı katına tarihlenmiştir.

Troia'nın çevre duvarının önünde 11 yaşlarında bir çocuğa ait iskelet
bulunmuştur. Bir başka iskelet IIg yapı katında 201 nolu mekanın içinde
zeminin 40cm altında 12-13 yaşlarında bir çocuğa ait hoker tarzda gömü
bulunmuştur.

Son zamanlarda Korfmann tarafından Extramural mezarlık alanı arama
çalışmaları yapılmıştır. Ana kaya üzerinde Troia V dönemine ait biri
yetişkin kadın ,öteki çocuk iki mezar bulunmuş. Çocuk mezara koyulduktan
sonra killi bir toprak ile örtülmüş ,yanında E.T.Ç sonuna tarihlenen
Askos (ördek biçimli kap) bulunmuş. Kadına ait diğer mezar ise iskeletin
bir kısmının kısmen yanmış olduğu saptanmış. Kadının boynunda ise
boncuklar ele geçmiştir. Sayı olarak az mezar bulunmasına karşın ilk
bulgulara rağmen extramural mezarlığın ilk izleri olarak yorumlanmıştır.


AHLATLIBEL :

Ankara'nın güneybatısında yer alır. Kazısı 1934 yılında H.Z. Koşay
tarafından yapılmıştır. E.T.Ç ait 18 adet mezar bulunmuştur. 18
mezardan 6 tanesi basit toprak mezar, 6 tanesi Küp mezar ve 6 tanesi de
Taş Sandık mezardır. Mezarlık alanı bir İntramural mezarlık alanıdır.

Basit toprak mezarlarda iskeletlerin daha çok batı-doğu veya kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda gömüldükleri saptanmıştır.

Küp mezarlar belirgin bir yönde , ağzı batı veya kuzeydoğu yönünde
gömülmüşlerdir. Küplerin ağızları birer sal taşı ile kapatılmıştır.
Sadece bir tek küp mezarda ölü hediyesi ele geçmiştir.

Taş Sandık mezarların biçim ve teknik olarak ortak özellikleri 5 ve 6
iri yassı taştan yapılmıştır. Bu mezarların üstü büyükçe bir sal taşı
ile örtülmüş ve bu taşlar arasında herhangi bir açıklık yoktur. Tamamen
mezarın içi dışıradıdan izole edilmiştir. Bu mezarların içine hem çocuk
hemde yetişkinler hoker tarzda , başlar doğuya ayaklar batıya bakar
vaziyette gömülmüştür.

Ölü hediyesi olarak bazı eşyalar ele geçmiş , ancak Erkek veya Kadın
ayrımı yoktur. Her iki cinsede konulabilecek eşyalar konulmuştur.
İskeletlerin cinsiyeti bu yüzden belirlenememiş.

Savaş aletleri , gaga ağızlı testiler , fincanlar , çaydanlıklar , idol
ve figürinler ele geçmiştir. İdoller keman biçiminde , figürinler ise
hayvan biçimindedir.

Bu mezarların tümü odaların taban döşemleri altında bulunmuştur.

ALİŞAR :

Yozgat ilinin güneydoğusunda bir Hitit yerleşim alanıdır. Kazısı
1927-1932 yıllarında H.von der OSTEN tarafından yapılmıştır. E.T.Ç
mezarların çoğu alt şehirden (Höyüğün güneyindeki nekrepol) ,ıntramural
mezarlık alanındadır. İskeletler evlerin içinde döşemlerin altında , bir
kısmıda ev duvarlarının hemen dışında bulunmuştur. Bazı çukurlarda ise
kül ve iskelet kalıntıları bulunmuştur.

Alişar'da 29 adet küp mezar bulunmuş. Küplerde ölüler hoker tarzda
genelde sol yana yatmış , baş genelde batıya bakmaktadır. Küplerin
ağızları sal taşları ile kapatılmıştır. Küplerin hemen hemen hepsi aynı
boyda ve aynı tarzda yapılmıştır. Buda küplerin ölüler için özellikle
yapılmış olduğunu düşündürmektedir.

3 adet Taş Sandık mezar tespit edilmiştir. Bu mezarlar E.T.Ç II'ye
tarihlendirilmektedir. Yapılış tarzları Ahlatlıbel'e göre biraz daha
kabadır. Taş Sandık mezarların üst kısmı açık bırakılmıştır. Bu sandık
mezarların yanında 4 sıra kerpiçten oluşan kerpiç sandık mezarda
bulunmuştur.

Alişar ,Ölü hediyesi olarak fazla zengin değildir. Küplerde büyük bir
iğne , bilezik , tunçtan savaş aletleri , içi dışı kırmızıya boyalı ç.ç.
bulunmuş.

ALACAHÖYÜK:

Çorum ilinin Alaca ilçesinde bir yerleşim alanıdır. Kazısı 1934'de H.Z.
Koşay tarafından , 1935-1983 yıllarında H.Z.Koşay ile M.Akok tarafından
kazılmıştır.

Alacahöyükte mezarlar yerleşim alanı içinde bulunmuş, yanlız mezarlar için özel bir alan ayrılmıştır.

Basit toprak mezarlar: VI. yapı katında , yıkık bir duvar altında 8 adet
gömü bulunmuş. Ancak burada yıkık duvar altında kalan bir iskeletin
ceset mi , yoksa bir gömü mü olduğu anlaşılamamıştır.

Küp mezarlar: K ve T alanında bulunmuştur. 6.70 ile 7.10 m. arasında küp
mezarlar tespit edilmiş. Bu küp mezarlar Alişar'dakilere benzemektedir.
T mezarından çıkan küpün hamuru kiremit kırmızısıdır , geniş karınlıdır
, iri taşçık katkılıdır , ağız kenarı 55 cm olan üzerinde bir kapaktaşı
bulunan ve içinde hiçbir ölü hediyesi geçmeyen bir kaptır. Sadece S
mezarında içinde çocuk iskeleti bulunan bir küp mezar bulunmuştur.

Kral Mezarları : Toplam 13 adet mezardan oluşmaktadır. Bu mezarlar yapım
ve buluntu açısından Anadolu için ünik bir mezarlık alanıdır. Bu
mezarlar için kentte özel bir alan ayrılmıştır ,kentin hemen dışında ve
kentten izole edilmiştir.

Mezarların sayısı arttıkça kentin içindeki bazı yapılar boşaltılıp
,yıkılmış ve düzeltilen alana gömüler yapılmıştır. Bu mezarlık alanı
böylece kentin içine yavaş yavaş sokulmuştur.

Mezarlar hazırlanırken önce büyük bir çukur açılmış (50-70 cm.
derinlikte ,2-5 m. arasında değişen boyutlardadır. ),bu çukurun etrafı
taşla çevrilmiş ,sonra içine iskelet hoker tarzda , yüzler güneye
bakacak şekilde başlar batıda , ayaklar doğuda olacak şekilde iskelet
yatırılmış. Ölülerin üzerinin bir tür örtü ile örtüldüğü veya sarıldığı
tespit edilmiştir. Ölülerin yanına çok değerli eşyalar (Altın,gümüş ,
bronz) ve çeşitli yiyecekler bırakılmış. Bunun üzeri ağaç kalaslar ile
örülmüş ve sazlar ile tamamen izole edildikten sonra toprak ile
örtülmüştür.

Düzenli bir duvar tarzı yoktur. Çocuk ve bebek gömülerine rastlanmamış
sadece yetişkinlere ait mezarlardır. Bu mezarların bazılarında ikincil
gömülere ait izlere rastlanılmıştır.

Bu mezarlar çıkış sırasına göre B, R , R , A , Á , C , H , D , E , F , K , L, S. olarak isimlendirilmişlerdir.

İlk açılan mezar B mezarıdır. 5.5 derinlikte ortaya çıkarılmıştır.
Duvarları oluşturan taşlar çamur bir tabaka içine yerleştirilmiştir.
Mezarın tabanıda sarı bir kerpiç tabakası ile sıvanmıştır. Mezarın
tavanı düz bir dam şeklinde yapılmıştır. Ağaç direkler hatıl şeklinde
mezarın çatısını oluşturmaktadır.

Mezar T: üst üste iki ölüyü barındırması açısından ilginçtir.

Mezar A: mezarlar içinde en iyi korunandır.

Mezarlar kapatıldıktan sonra üzerlerine sığır başları ve ayakları
yerleştirilmiştir. Mezarlar içinde en büyük olanları H , D ve E
mezarlarıdır. Bunlarında üstüne çifter çifter sığır başları
yerleştirilmiştir.

Mezar F : Tabanı farklı olarak taş ile döşenmiştir.

Mezarlarda ölüler belirgin bir köşeye yerleştirlmiştir. Ölü hediyeleri
altın ,bronz , gümüş ve pişmiş topraktır. Kap olarak gaga ağızlı testi
,ibrikler , çanaklar ve meyvelikler bırakılmıştır. Çanaklar için kırmızı
,siyah gri renkli ç.ç. dikkati çeker. Bu kapların yanında sembolik
nitelikli eşyalar dikkati çeker. Bu eserler Alacahöyük halkının sanat ve
kültür zenginliği hakkında oldukça iyi bilgiler verir. En önemli
buluntuları güneş kurslarıdır.

Bu mezarlar Karedeniz'deki Maykop ve Ur kral mezarları ile ilişkili
olabileceği ileri sürülmektedir. Alacahöyük mezarlarında bulunan
sistrumların ölü gömme törenleri ile ilgili olduğu düşünülmektedir.

Mezarlarda çoğunlukla sığır , köpek ve koyun kemikleri bulunmuştur. Bu
bize bir kurban ve ölü yemeği kültürünün olduğunu düşündürür.

H.Z. Koşay Alachöyük'te ölü yemeğinin iki evreli olduğunu tespit
etmiştir. İlk evrede ölüye pişmiş toprak , tunç , gümüş ve altın kaplar
içinde yiyecek ve içecek sunulmaktadır. Yemek kaplarının ağzı başka bir
kapla kapatılırken içki kaplarının ağzı açık bırakılmıştır(Koşay
1938,79). A mezarında bulunan bir et çengeli kurban olayına bir
arkeolojik kanıt teşkil eder. Mezar kapatıldıktan sonra kurban töreni ve
ölü yemeğinin ikinci evresi başlamıştır. Söz konusu ikinci evrenin
Alacahöyük'e özgü olduğu anlaşılmaktadır. Bu evrede kurban edilen
hayvanların bel kemiği dışında kemiklerinin bazıları mezarın üstüne
belli bir düzende başları ve ayak kemikleri bırakılmıştır. Sığır başları
, boynuz ve alnı yukaru gelecek şekilde yanyana ve arkaya dizilmiş ve
bunların aralarına ise sadece bacakları konulmuştur. Bu hayvanlar ;
Sığır , koyun ,domuz , köpektir.

Alacahöyük mezarlarının tarihlendirilmeleri şöyledir;

Stefan Prezeworski m.ö 2550-2000

Kurt Bittel m.ö 2500-2300

Franz Hançar m.ö 2500-2000

HASHÖYÜK :

Kırşehir'in 35 km. batısında yer alır. 1931 yılında Delaporte tarafıdan
kazılmıştır. Yapılan kazılarda hoker tarzında gömünün yapıldığı basit
toprak mezar tekbir mezar ortaya çıkarılmıştır. Burasının intramural bir
gömü alanı olduğu düşünülmektedir.

YARIKKAYA: Boğazköy yakınlarındadır. 1966-67 yıllarında H.Hauptmann
tarfından araştırılmıştır. Burda daha çok E.T.Ç dönemine tariklenen
hoker tarzı basit toprak ve küp mezarlar ortaya çıkarılmış. Buranın daha
çok Extramural bir mezarlık alanı olabileceği düşünülmüş. Hauptmann'ın
çevrede yaptığı araştırmalarda birçok mezarlık alanları daha tespit
edilmiştir. Hauptmann'ın bölgede yaptığı araştırmalar sonucunda , İç
Anadolu bölgesinde ölü gömme geleneğinin , Batı ve Doğu Anadolu
bölgesinin ölü gömme geleneğine göre daha zengin eserler ile temsil
edildiğini saptamıştır.

YALINCAK-KOÇUMBELİ: Ankara yakınlarıdadır. E.T.Ç ait mezarlar tespit
edilmiştir.

KARAYAVŞAN : Ankara Polatlı yakınlarındadır. E.T.Ç ait mezarlar tespit
edilmiştir.

KANLICA: Alişar'ın güneyinde yer alır. Burada çok az sayıda basit toprak
mezarlar ortaya çıkarılmıştır.

Mahmatlar , Kayapınar ve Bitik mezarlık alanlarında kaçak kazıcılar
tarafından çıkarılmış bazı eserler E.T.Ç tarihlenmiştir. Ancak bunların
tam olarak geldikleri yerler ve nasıl mezarlardan çıkarıldıkları belli
olmadığı için doyurucu bir bilgi elde edemiyoruz.

ESKİYAPAR: Çorum ili sınırları içinde yer alır. Kazısı R.Temizer
tarafından 1968-1983 yıllarında yapılmıştır. Sadece bir adet küp mezar
ortaya çıkarılmıştır. Bu mezarın bir kız çocuğuna ait olduğu
düşünülmektedir. Mezar buluntusu olarak bir adet gümüş küpe bulunmuştur.


KARAHÖYÜK : Konya'nın 7 km kadar güneyinde yer alır. 1953'ten beri
kazılara Sedat Alp devam etmektedir. Höyükte saptanan 27 kattan , XXVII
ile V. katlar arası E.T.Ç olarak (m.ö 3500-2000) yıllarına
tarihlendirilmiştir.

Karahöyük'te görülen hem küp mezar hem taş sandık mezar geleneği
ıntramural olarak gömülmüştür. Özellikle kerpiçten yapılmış sandık
mezarlar bulunmuş. Bunlar C çukurunun 23. katında ortaya çıkarılmıştır.
24 katta ise bir adet taş sandık mezar ortaya çıkarılmıştır.

Karahöyükte T çukurunda ortaya çıkartılan hoker tarzı bir gömü E.T.Ç III evresine tarihlendirilmiştir.

Karahöyük gömü geleneği açısından , malzemeye bağlı kalınılmadığı saptanmıştır.

KALINKAYA: Alacahöyüğün 3km kuzeyinde yer alır. Kazısı kısa bir süre
yapılmıştır. Bir grup E.T.Ç tarihlenen Küp ve Taş Sandık mezar
bulunmuştur. Tepenin güneybatı eteğinde küçük kaplar içinde çocuk
gömüleri ortaya çıkartılmıştır.

POLATLIHÖYÜK:

Ankara Polatlı yakınlarındadır. Bir takım Küp mezarlar bulunmuştur ve
buradaki mezar geleneğinin Kalınkaya'ya benzer ve aynı şekilde burda da
taş sandık mezar bulunmuştur. Burada küp ve Taş Sandık mezarların yanı
sıra Basit Toprak Mezarlar'da ortaya çıkarılmıştır. Bu mezarların hepsi
E.T.Ç II dönemine tarihlendirilmiştir.

KÜLTEPE : Kayseri yakınlarında yer alır , kazısı 1948 yılından beri aralıksız Tahsin Özgüç tarafından yapılmaktadır.

Kültepe'de yerleşim alanı içinde E.T.Ç I-II-IIı dönemlerine tarihlenen
basit toprak , Küp , sandık ve oda mezarlar bulunmuştur.

ILICA ve GORDİON'da bir grup küp ve sandık mezar bulunmuş. Bunlar E.T.Ç dönemine tarihlendirilmiştir.

BALIBAĞI :

Çankırı il merkezinin 20 km doğusunda Balıbağı köyünde 1988 yılında bir
kurtarma kazısı yapılmıştır. E.T.Ç ait extramural bir mezarlık alanıdır.
Kazısı M.Süer tarafından Ankara müzesi adına yapılmıştır. Yapılan
kazıda bir basit toprak mezar daha çok sandık ve küp mezar tespit
edilmiştir.

Küp mezarların özelliği , ağızları kuzeybatı yönündedir ve hemen yüzeyin
altından çıkarılmıştır. Boyutları 80-90 cm arasında geniş karınlı , düz
yada sivri dipli ve çoğunluğunda yatay kulplar bulunmaktadır. Ağızları
plaka taşlar ile kapatılmıştır ve küçük taşlar sıkıştırılarak küpün
oynaması engellenmiştir. Bazen küplerin iskeleti almadığı durumlarda iki
küpün eklenmesi ile gömüldüğü saptanmıştır. Küp mezarların hemen
altında Taş Sandık mezarlar ortaya çıkarılmıştır. Taş sandık mezarlar
yörede kullanılan kalkerli taşlardan yapılmıştır. Mezarın üstü 1 yada 2
taş blok ile kapatılmıştır. Mezarlar genelde kuzeybatı-günmeydoğu
yönünde uzanırlar. Ölüler sağ yanlarına yatırılmıştır.

Gerek küp mezarlar gerek Taş sandık mezarlar çok sayıda buluntu içermektedirler.

Pişmiş toprak eserler: çanaklar , çömlekler , çaydanlıklar , gaga ağızlı testiler
bulunmuştur.

Ölülerin üzerlerinde tunç yada gümüşten iğneler , küpeler , saç
halkaları , 2 tunç bilezik , tunçtan boyun halkası gibi madeni eserler
ele geçmiştir.

Silahlar : Mızrak ucu , ok uçları bulunmuş.

MERCİMEKTEPE HÖYÜĞÜ :

Yozgat şehrinin 500 m doğusunda 60 m kadar yükseklikte bir tepe üzerinde
bir mezar bulunmuş. Bu mezar ıntramural tarzda E.T.Ç I tabakası içinde
ağzı doğuya bakan bir küp mezardır. 1991 yılında yapılan bir müze
kurtarma kazısı ile ortaya çıkarılmıştır.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

3 KARAHÖYÜK (GEDİKLİ HÖYÜK ) Bir Paz Ağus. 22, 2010 4:31 am

CANTAR




Yeri: Gaziantep il merkezinin
kuzeybatısında. İslahiye İlçesi'nin 23-24 km kuzeydoğusunda; aynı adlı
köyün kısmen altındadır. Höyüğün yöresel ismi Karahöyük olduğu halde;
Anadolu'daki diğer Karahöyük adlı yerleşme yerleri ile karışmaması için
tüm arkeoloji metinlerinde Gedikli ismi ile anılmaktadır.
Konumu ve Çevresel Özellikleri: Gedikli
Karahöyük; ova tabanından 24 m yüksekliğinde; 240x190 m boyutlarında
olup ovanın büyük höyüklerinden birisidir. Doğu ve batı etekleri ve
kuzey yamacı toprak çekmek bahanesi ile büyük ölçüde tahrip edilmiştir.
Güneydoğu eteğinde yer alan mezarlık bu tip bir tahribatla ortaya
çıkmıştır.
Tarihçe:
Araştırma ve Kazı: Gedikli-Karahüyük
adına ilk kez Zincirli hafirlerinden R. Koldewey'in haritasında
rastlanmaktadır. 1907 yılında J. Garstang tarafından Sakçagözü höyükleri
arasında ele alınmış; daha sonra 1949'da Coba Höyük'te sondaj
çalışmaları yapan M.V. Seton-Williams; J. Waechter ve J. du Plat Taylor
tarafından da aynı şekilde söz edilmiştir. 1951 yılında Gaziantep Müze
Müdürü S. Göğüş; höyükten toprak çekmek amacıyla tahrip edilen doğu
kesiminden (daha sonra bir mezar olduğu anlaşılan alandan) 10'dan fazla
tüm kap toplamış ve Gaziantep Müzesi'ne götürmüştür. Höyükte bilimsel
anlamdaki ilk çalışmalar 1958 yılında U.B. Alkım başkanlığında İstanbul
Üniversitesi adına başlatılmış; 1963'de höyük üzerindeki araştırmalar
sürdürülmüş ve 1964-67 yılları arasında kazılmıştır. Gedikli kazıları;
aynı ekibin Tilmen Höyük ile çevrede yürüttüğü araştırmaların
değerlendirmesinde yardımcı olması amacıyla yapılan çalışmalardır; geniş
çaplı kazılar değildir [Alkım-Alkım 1966:2; Alkım (H.) 1979:135].
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış tescilli arkeolojik
sit alanları listesinde yer almaktadır.
Tabakalanma: Gedikli-Karahöyük Kalkolitik
Çağ'dan İslam Dönemi'ne kadar devamlı yerleşmeye sahne olmuş bir
mevkiidir. Doğu yamaçta açılan basamaklı açma ile tabakalanması hemen
hemen kesinleşmiştir:
I. Kültür Evresi: Demir Çağ (MÖ 1. binyıl)
II. Kültür Evresi: Orta Tunç Çağı (MÖ 2. binyıl başı)
III. Kültür Evresi: Kazı başkanı III a'dan III k'ye kadar olan yapı
katlarının İTÇ'na tarihlendiğini bildirmektedir. III k'den itibaren
Kalkolitik Çağ'a girilmiştir. İTÇ tabakalarının kalınlığı yaklaşık 18
m'dir. 1967 yılı kazısında basamaklı A açmasında tepenin en üstünden
31.8 m'de ana toprağa inilmiştir. Yine tepenin güneydoğu eteğinde açılan
açmada ortaya çıkan nekropol/mezarlık alanı ise tam tabakalanmamıştır.
(MÖ. 3. bin yılı)
IV.Kültür Evresi: Kalkolitik Çağ (MÖ. IV. binyıl sonu)
Buluntular: Mimari: IIIc yapı katında;
höyükte önemli ve büyük yapıların varlığını gösteren [Alkım 1964]
duvar parçaları yine üstteki yapı katı tarafından tahrip edilmiştir.
IIId yapı katı da derin sondajın ancak küçük bir alanda
gerçekleşmesinden dolayı ne amaçla yapıldığı anlaşılmayan duvar
parçaları ile kaplıdır. Altta taş temel üstte olasılıkla kerpiçten
yapılmış duvarların dörtgen mekanlar oluşturduğu saptanmıştır. Taş yapım
tekniğinde dışta yüz veren büyük taşlar içte ise daha küçük boyutlu
taşlar kullanılmıştır. IIIh evresinde kırık bir loğ taşının bulunması
yapıların çatı örgüsü hakkında bir fikir vermektedir. Yapıların düz
damlı olduğu bu bulgudan anlaşılmaktadır. İTÇ yerleşmelerini kalın bir
sur duvarının koruduğu anlaşılmaktadır [Duru 2000e]. Oda mezarların
bulunduğu alanın güneyinde höyükten ova düzlemine doğru inen yamaç
düzleminin altında; 7 m uzunluğunda; yan duvarları iri taştan; üstü
kapak taşları ile örtülmüş bir tünel bulunmuştur [Alkım 1974:şek.104]. M
4 yapısı olarak adlandırılan bu tünel içinde hiç bir bulgunun olmadığı
1.5x3 m boyutunda bir oda ile sonlanmaktadır. Megalitik özelliklerdeki
bu dromoslu yapının İTÇ'nın sonunda inşa edildiği ve yeraltı suyuna
ulaşan kutsal bir yol olabileceği ileri sürülmektedir [Duru 2000e].
Çanak Çömlek: Gedikli'nin İlk Tunç Çağı çanak çömlek bulguları H. Alkım
tarafından ayrıntılı bir şekilde sunulmuştur [Alkım (H) 1979-141].
Bu çanak çömlekler üzerinde hamur analizlerini F. ****** yapmıştır. İTÇ
mallarının tümünün yerel olduğu anlaşılmıştır. Höyüğün yukarda mimarisi
anlatılan tüm evrelerinde çark yapımı kırmızımtrak portakal renkli malın
hakim olduğu saptanmıştır. Bu tip çanak çömlek; yörede Son Kalkolitik
Çağ'ın son evresinde ortaya çıkarak İlk Tunç Çağı'ndan Koloni Dönemi
geçiş evresine kadar devam etmektedir [Alkım (H) 1984]. Bu malda
kendine özgü biçimler vardır. Küpler; çömlekler; kaseler; halka ve çan
ayaklı tabaklar; testiler; şişeler ve fincan gibi biçimleri vardır. IIIe
evresinden itibaren oyuk geometrik çizik bezeme ile süslenmişlerdir.
Ayrıca yatay oluklu bej fincanlar; gri; siyah ve kırmızı kaba mal
örnekleri de bulunmaktadır. Mutfak kaplarının daha özenli yapıldıkları
izlenmektedir [Alkım (H) 1979]. Suriye tipi şişe; depas; tankard
gibi ithal olduğu sanılan kaplar; matara biçimli gövdeli yırtmaçlı
ağızlı testiler ve kupalar kremasyon mezarlarında bulunmuştur [Alkım (H)
1984-233]. Bunların içinde Suriye şişeleri gri renkli hamurludur.
H.Alkım; Gedikli'deki çanak çömlek üretiminde; Zincirli Höyüğü'nün 2 km
kadar güneybatısındaki kil yatağının kullanılmış olduğunu
belirtmektedir.
Kil: Pişmiş topraktan yapılmış mühürler özellikle yapı evrelerinin
tarihlenmesine yardımcı olmuştur.
Sürtme Taş: Yassı baltalar; değirmen taşları; vurgu taşları ele
geçmiştir. Höyüğün İlk Tunç Çağı küçük buluntuları ayrıntılı bir şekilde
rapor edilmemiştir.
Maden: Yine tüm evrelerde; gerek bakır gerek tunçtan yapılmış buluntular
saptanmıştır.
İnsan Kalıntıları ve Mezarlar:
Yerleşme İçi Mezarlık: III. kültür evresi ait çeşitli yapı katlarında
evlerin tabanları altına gömülmüş 20 adet toprak mezar ile 7 adet küp
mezar bulunmuştur.
Yerleşme Yanı Mezarlık: Höyüğün güneydoğu eteğindeki bir alanda MÖ 2.
bin yılına tarihlenen basit mezarlar; çoğu MÖ 3. bin yılın sonu; bir
kısmı MÖ 2. bin yılının başına tarihlenen kremasyon/yakma mezarlar ile
İTÇ II ve I. evreye (?) ait taş oda mezarlar bulunmuştur [Duru
2000e:şek.2]. Yerleşme yerinin MÖ 3 ve 2. bin yıl mezarlığının burası
olduğu kesindir. Buradaki en eski mezarların; üç adet taş oda mezar
olduğu belirtilmektedir [Duru 2000e]. Bunlar; yaklaşık olarak
1.2-1.7x3.6-3.9 ölçülerinde; 60-140 cm derinliğinde; dörtgen biçimli
mezarlardır. Yan duvarları ocak taşlarının çamur harçla örülmesinden
oluşturulmuştur. Üstleri büyük boyutlu kapak taşları ile örtülmüştür.
Girişleri doğudandır. Toprak olan mezar tabanında; ölüye ait kol ve
bacak kemiği parçacıkları vardır. Birden fazla gömüt vardır. Mezarların
içinde çoğunluğu kırmızı portakal renkli maldan bol sayıda gömüt armağan
kabı bulunmuştur. Az sayıda metalik mal örnekleri de vardır. Bunlar;
çan ayaklı çömlek; çan ayaklı bodur meyvalıklar; fincanlar; yonca ağızlı
kap gibi kaplardır. Bu oda mezarlarından biri defineciler tarafından
tahrip edilmiştir. Bu tahribat sırasında yağmalanan buluntuların
Gaziantep Müzesi'ne götürülmesi; Karahöyük'deki kazıların başlama
sebebidir. Bu mezarların yanında; bir öncekilerden daha geç yapıldığı
yorumlanan iki taş sanduka mezar vardır. Höyüğün güneydoğu eteğine
yaslanmış oda mezarların hemen kuzeyinde olan 335 metrekare
genişliğindeki kremasyon/yakma alanı ise teras duvarları ile muntazam
teraslanmıştır. Bu alanda kremasyon töreninin yapıldığı yerler ve adak
çukurları bulunmuştur. R. Duru ise bu adak çukurlarını "Dini tören
çukurları"olarak tanımlamakta ve burada gerçekleştirilen törenleri
ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır [Duru 1986-176]. İlk Tunç
Çağı'nın III. evresinin sonundan itibaren kullanılmaya başlanan
kremasyon/yakma mezarlar; ölülerin yakılıp küllerinin çeşitli
büyüklükteki kapların içine konup bu alana gömülmesinden ibarettir.
Cesetler bu alandaki özel yerlerde yakılmış; kül ile ölü kemikleri
kısmen yanmış bir şekilde kabın dip kısmına konmuştur. Yanık kemiklerin
üzerinde başlı iğnelerin oluşu bunların bir torba içine konup torbanın
ağzının iğne ile kapatıldığını ispatlamaktadır. Kapların bazılarının
içine ölü armağanı olarak bej hamurlu bir fincan veya depaslar
yerleştirilip; üzerine tekrar odun kömürü konmuştur. Kazıda bu kremasyon
kapları/mezar çömlekleri/urnelerin 270 adedi sağlam 200 adedinin kırık
bulunduğu belirtilmektedir. Hangilerinin İTÇ hangilerinin OTÇ olduğu tam
saptanamamıştır.
Kalıntılar:
Yorum ve tarihleme: Gedikli Karahöyük'de
zengin bir kültür ile karşılaşılmıştır. Bu çağa özgü çanak çömleği;
portakal kırmızımsı hamurlu maldır. İslahiye; Altıntop ve Sakçagözü
ovalarında gerçekleşen yüzey araştırmasında; bu maldan parçalar çeşitli
höyüklerden toplanmıştır. Coba Höyüğün V ve VI tabakalarında; Tilmen
Höyüğün III c-III k tabakalarında; Amik Ovası G; H; I ve az sayıda J
evresinde; Zincirli'de; Gözlükule İTÇ I ve II. evrelerinde aynı maldan
kapların bulunuşu bu malın çok geniş bir alana yayıldığının bir
göstergesidir. Portakal renkli mal Gözlükule'de İTÇ II. evrede başlayıp
İTÇ III. evrede de devam etmektedir [Mellink 1992]. Ayrıca Amik
Ovası I ve J evrelerinin bej hamurlu; çarkta yapılmış fincanların
bulunuşu da bize tarihlendirme açısından yardımcı olmaktadır. Tarsus
Gözlükule İTÇ II. evresi ile Gedikli arasında kuvetli ilişkilerin olduğu
saptanmıştır. Gedikli'de yine Batı Anadolu tipinde depasların kremasyon
mezarlarında bulunuşu da ilginçtir [Alkım 1968.40]. Anadolu'nun ölü
gömme geleneklerinde en eski yakma mezarları olma hüviyetini Gedikli
Karahöyük taşımaktadır. Burası bu açıdan MÖ 22-2l. yüzyıla tarihlenen
ilgi çekici bir mezarlıktır. Oda mezarlarının ise olasılıkla MÖ 2l-20.
yüzyıla konması önerilebilir. İlk Tunç Çağı'nın tüm yapı katlarında;
Kuzey Suriye ve Mezopotamya; İlk Tunç Çağı'nın son evresinde ise
Çukurova ve Batı Anadolu ile ilişkili olmuştur.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR








Uploaded with ImageShack.us

Harmanören-Göndürle Höyük Mezarlık Kazısı 2003



Isparta'nın 27 km. kuzeydoğusunda yer alan Göndürle
Höyük mezarlığında, Isparta Müzesi adına, bilimsel başkanlığımız
altında, 1993 yılında başladığımız kazılara, İstanbul Üniversitesi
Rektörlüğü Bilimsel Araştırma Projeleri Yürütücü Sekreterliği'nin maddi
destekleriyle 6 Ağustos - 15 Eylül 2003 tarihleri arasında devam
edilmiştir.
Kazı
alanı Isparta İli Atabey İlçesine bağlı Harmanören Köyü'nün 1 km. kadar
doğusunda yükselen Tavşan Tepe'nin (1014 m.) güneyinde, Tepecik Altı
denilen yerdedir. Arkeoloji literatürüne Göndürle olarak geçen höyüğün
500 m. kadar kuzeybatısında bulunan prehistorik mezarlığın bu kesimde ve
ovada doğu-batı yönünde 300 m. kadar uzandığı, yüzey buluntularına ve
köylülerin anlatımlarına göre yaklaşık olarak 40.000 m2.'lik bir alanı
kapsadığı anlaşılmaktadır. Tepe yamacından ovaya doğru hafif bir meyil
gösteren arazi, konumundan dolayı yüzyıllardır erozyona uğramış bölgeye
tarımın yanı sıra meyvecilik ve bağcılığın girmesiyle doğal tahribat
insan eliyle tahribata dönüşmüştür. Ekim ve dikimin yanı sıra kaçak
kazılar da mezarların dağılmasında etken olmuştur. Tüm gömüler
inhumasyon'dur, kremasyona bugüne kadar rastlanılmamıştır.
2003
yılında iki açmada çalışılmıştır. 2002 yılında açtığımız Açma U'nun
batısında 5x5 m. boyutlarında başlanan ve batı duvarında mezar
küplerinin gelişlerine göre açılan ceplerle 6x8.5 m. boyutlarına ulaşan
Açma Ü'de on bir mezar tespit edilmiştir. Ayrıca 2001 yılında açılan
Açma S'in, kışın yağışlarla çöken doğu duvarında görülen iki mezar da,
açılan ceplerle açığa çıkarılmıştır. Böylece, 2003 kazı sezonunda tespit
edilen on üç mezardan yalnız beşi (Mezar S9, S10, Ü7, Ü8, Ü11) el
değmemiş, fakat doğanın tahribine uğramış, çatlak-kırık olarak
bulunmuştur. Diğerleri, ya zamanında yenileri düzenlenirken (Mezar Ü1)
ya da günümüzde (Mezar Ü2, Ü3, Ü5, Ü6, Ü9, Ü10) tarım ve define arama
nedeniyle tahrip edilmişlerdir. Bu yıl, mezarlardan biri (Mezar Ü4),
düzenlenmesi ve tipiyle farklılık göstermektedir. Diğer on mezarın tümü
küp mezardır. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen mezar küplerinin
doğuya bakan ağız açıklıkları, biri dışında (Mezar Ü9), büyük bir düz
taşla kapatılmış, kapak taşının arkası, küpün üstü ve gövdesi büyük
toplama taşlarla ve küp kırıklarıyla örtülerek korunmaya alınmıştır.
Mezar Ü1:
-36 cm.'de ulaşılan mezar, iki küpün birleştirilmesiyle oluşmuştur.
Hafif dışa çekik ağızlı, geniş omuzlu, dibe doğru daralan gövdeli bir
küp, dışa çekik dudaklı, geniş gövdeli bir küple ağızdan birleştirilmiş,
ikinci küpün dibi gövde altından kırılarak HÖM03Ü1 mezar küpünün ağzı
oluşturulmuştur. Düzgün büyük bir taşla örtülen ağız açıklığı, iri, düz
bir tarla taşıyla desteklenmiştir. Kapak taşının önü ve çevresi küp
kırıkları ve toplama taşlarla korunmaya alınmıştır. Küpün üst kısmının
da taşlarla örtülmüş olması gerekir. Fakat oluşturulan mezar küpünün üst
kısmı ve koruma taşları tarım dolayısıyla kaybolmuştur. Mezar Ü1'in
günümüzden önce, zamanında da tahrip edildiği, HÖM03Ü8'in koruma taşları
arasında, küpün omuzu üzerinde HÖM03Ü1'in ağız parçalarının
kullanılmasından anlaşılmaktadır. Mezar Ü1 düzenlenirken küpün ağzı,
Mezar Ü7'nin gövdesi üzerine dikkatle yerleştirilmiştir. Kapak taşı ve
destek taşları HÖM03Ü7 gövdesi üzerine konmuştur. Mezar Ü7'nin küpü
tahrip edilmemiş, fakat kapak taşının ağırlığı küpün gövdesini
çatlatmıştır. HÖM03Ü1'in kapak taşının ve diğer taşların ağırlığı
HÖM03Ü7'nin gövdesini çökertirdi. Bu da bize Mezar Ü1 düzenlenirken
HÖM03Ü7'nin içinin dolu olduğunu, fakat dolgunun çok ince ve temiz
olması, toprağın zamanla küp içine sızmasıyla dolduğunu gösterir.
HÖM03Ü1'in ağız açıklığının hafif güneydoğuya sapmasına karşın,
HÖM03Ü7'nin ise, güney denecek kadar güneydoğu doğrultusundadır. Ağız
açıklıklarının farklı yöne bakması, gömülerin hem zaman olmadığım
gösterir.
Mezar Ü7: -52 cm.'de
ulaşılan HÖM03Ü7 mezar küpü, dışa çekik geniş ağızlı, düz dudaklı,
belirsiz kısa boyunlu, dört tutamak kulplu, düz dipli bir küptür. El
değmemiş olarak bulunan bu mezarda örtü sistemi çok güzelolarak
izlenebilmektedir. Küp boynunun iki yanı iri fakat yassı toplama
taşlarının üst üste yerleştirilmesiyle adeta bir örgü gibi boynun iki
yanını ve üstünü çepeçevre korumaya almıştır. Bunların üstü de irili
ufaklı tarla taşları ve kırılan çömlek parçaları ile örtülmüştür.
Mezar Ü2:
-51 cm.'de ulaşılan ve çok az bir meyille yerleştirilen HÖM03Ü2 mezar
küpünün üst yarısı tarım nedeniyle tamamen dağılmış, küpün bazı üst
gövde parçaları ve koruma taşları gövdenin içine çökmüş, kalan alt karın
kenarında küçük bir gaga ağızlı, şevron bezemeli bir testicik
(HÖM03Ü2-1) ele geçti. Hafif dışa çekik ağızlı, belirsiz kısa boyunlu,
düz dipli dört tutamak kulplu orta boy bir küptür. İn situ bulunan kapak
taşı önündeki destek ve küçüklü büyüklü koruma taşları arasında bulunan
küp kırıkları üzerinde çalışıldığında, bir küpün kırılarak parçalarının
koruma taşları arasında kullanıldığı anlaşılmıştır. Hatta bazı ağız
parçalarının birleştiği görülmüştür. Küp veya çömleğin kırılarak destek
ve koruma amacıyla kullanıldığını HÖM97Ml, HÖM99P10, HÖM00Rl gibi, diğer
mezar küplerinde de rastlamıştık.
Mezar Ü3, Ü5 ve Ü6:
Bu açmadaki tahribat 1989 yılında arazi yolunu genişletmek için yapılan
çalışmalar sırasında açığa çıkan mezarlık alanında, define amacıyla
kepçenin daha içerilere daldırılması sonucudur. Açmanın güneydoğusundan
itibaren, yarısına yakın kısmı karıştırılmıştır. Bu kesimdeki mezarlar
(Mezar Ü3, Ü5, Ü6) ya tamamen, ya da kısmen dağıtılmıştır. Koruma ve
destek taşları dağıtılmış olan düz geniş ağızlı, tutamaklı, kaideli ve
akıtacaklı orta boy bir küp olan HÖM03Ü3'ün önünde taş örgüyle anıtsal
bir alanın oluşturulduğu anlaşılmaktadır. HÖM98N4, HÖM 99P10, HÖM00R2,
HÖM00R13 de, farklı da olsa, aynı gaye gözlenmiştir. Bu kitlenin doğu
köşesinde gaga ağızlı bir testicik (HÖM03Ü3-1) ele geçti.
Mezar Ü5:
-127 cm.'de açma doğu duvarı önünde tespit edilen, koruma ve destek
taşları dağıtılan, üst yarısı tümüyle kaybolan HÖM03Ü5'in ağzının bazı
parçaları açma duvarı önünde -163 cm.'de ele geçmiştir. Dışa çekik geniş
ağızlı, düz bezemeli dudaklı,düz dipli orta boy bir küptür. Şimdiye dek
ele geçen ağzı bu tip bezemeli küplerden form bakımından farklıdır.
Mezar Ü4:
Düzenlemesiyle çok farklılık göstermektedir. Anıtsal diyebileceğimiz
bir mezar olan Ü4'de, cranium ve uzun kemikler yerleştirildikten sonra
üzeri kat kat toplama taşlarla düzenli olarak örtülmüştür. En üstte de,
birbiri üzerine gelecek şekilde iki uzun ve iri taş blok
yerleştirilmiştir. Dairesel yerleştirilen bu kütlenin önünde, yine iki
sıra halinde dairesel bir örgü yapılmıştır. Bunların üstü de taşlarla
örtülmüştür. Dairesel alandan buluntu çıkmadı. Kemiklerin bulunduğu
alandan bir tunç parçası ele geçti. Bu bir diadem ya da kemer ucu
olabilir. Uzun kemiklerin üst üste düzenli yerleştirilmesinden ölünün
başka bir yerden getirilerek buraya gömüldüğü fikrini vermektedir. Mezar
Ü4 taş kütlesinin güneyinde iri blok taşlarla bir daire tamamlandığı
görülmüştür.
Mezar Ü8: -63 cm'de
ulaşılan HÖM03Ü8 mezar küpü el değmemiş, fakat çatlak-kırık olarak ele
geçmiştir. Bu yılki çok iri iki küpten biridir. Dışa çekik geniş düz
dudaklı, geniş ağızlı, boyunsuz, dibe doğru daralan gövdeli, dört
tutamak kulplu, düz diplidir. Omuz üzerinde bulunan üzeri dikey üç
oluk-yiv bezemeli tutamak kulpların altında, gövdede,birbirine paralel,
yatay kabartı şeklinde iki yalancı tutamak vardır. Kulplar arasında,
omuzda geniş bir band şeklinde düzensiz parmak baskı bezeme
bulunmaktadır. Ağız açıklığı büyük düz bir taşla örtülmüş, üst koruma
taşları tarım nedeniyle kaybolmuş. Mezar 1 'in günümüzdeki tahribatı
sırasında HÖM03Ü8 kapak taşının önündeki destek taşları da
dağıtılmıştır. Kapak taşı önüne yerleştirilen dış armağan, gaga ağızlı
bir testi, şans eseri, in situ olarak kurtulmuştur. HÖM03Ü8 iki gömü
içermektedir. İlk gömü geriye iteklenerek, ikinci gömü yapılmıştır.
Kemik sıralamasından ikinci gömünün hocker durumunda yatırıldığı
izlenmektedir. İkinci bireyin göğsü üzerinde tuttuğu konik başlı bir
tunç iğne (HÖM03Ü82), in situ olarak bulunmuştur. Bu iğne, İTÇ3
özellikleri taşımaktadır. Küp dibinde bağımsız olarak ele geçen bir
ağırşak (HÖM03Ü8-3) ilk bireye ait olmalıdır.
Mezar Ü9:
Bulunan parçalardan ağız açıklığının bir küple kapatıldığı anlaşılan
HÖM03Ü9'un da tarım nedeniyle tamamen dağıtıldığı anlaşılmaktadır. Kapak
küpünün dışa çekik ağzının geniş dudağı üzerindeki konsantrik
dairelerden oluşan bezemesi, HÖM00R20'nin boynu üzerinde koruma amacıyla
kullanılan küp ağız parçalarıyla benzeşmektedir.
Mezar Ül1:
-67 cm.'de ulaşılmıştır. Koruma taşlarıyla birlikte el değmemiş olarak
bulunmuştur. Kapak taşının arkası iri tarla taşlarıyla desteklendikten
sonra, bu taşlarla beraber küpün tüm üstü, karnına kadar, iri toplama
tarla taşlarıyla korunmaya alınmıştır. Ara boşluklar da daha küçük
taşlarla kapatılarak iyice örtülmüştür. Kapak taşının doğu kenarında,
destek taşlarının hemen altında gaga ağızlı bir testi ve arkasında bir
çömlek bulunmuştur. Bu dış mezar armağanlarının hemen arkasında, küp
ağzının doğu önünde kafatası parçası ile, kafatası parçasının altında ve
küp ağzının doğu yanında bir kaç uzun kemik parçası bulunmuştur.
HÖM03Üll iki birey vermiştir. İlk birey geriye iteklenerek ikinci gömü
yapılmıştır. Küp ağzı önünde ele geçen kemikler, ikinci gömüye yer
açılması eylemi sırasında dışarı çekilen toprakla çıkan birinci bireye
ait iskelet parçaları olabilir. Küp içinde ikinci bireyin cranium'u çok
dağılmış, diğer kemiklerinin sıralanmasından hocker durumunda
yatırıldığı anlaşılmaktadır. Küp dibinde, kemiklerin arasında görülen
farklı boyuttaki üç çömlekçik (HÖM03Üll-1, 2, 3) birinci gömüye ait olsa
gerek. Kemiklerin görünümünden ilk bireyin, ikinci bireyden daha genç,
iki erişkin oldukları anlaşılmaktadır.
Demirci
Höyük ve Semayükten sonra, Anadolu'nun en büyük Tunç Çağı mezarlığı
olduğunu düşündüğümüz Harmanören Mezarlığı'nda, daha önceki yıllarda
İTÇ3 ve OTÇ başlarnı veren buluntulara rastlamıştık. Bu yılki
kazılarımızda ele geçen buluntular genellikle İTÇ2 ve İTÇ3 safhalarına
aittir. Bu yıl yeni küp formları da elde ettik. Özellikle Mezar Ü7 ve
Üll, her şeyiyle tüm olarak bulunmalarıyla mezar yapısı hakkında bizi
aydınlattı. Mezar Ü4 de, mezar yapısı olarak ilk defa karşımıza
çıkmaktadır.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

5 VAN-YONCATEPE KALESİ VE NEKROPOLÜ KAZILARI Bir Paz Ağus. 22, 2010 4:58 am

CANTAR




VAN-YONCATEPE
KALESİ VE NEKROPOLÜ KAZILARI

<blockquote>

<blockquote>


1995
yılında "Doğu Anadolu Bölgesi'nde Urartu Baraj ve Sulama Sisteminin
Araştırılması" konusunda gerçekleştirmiş
olduğumuz bir yüzey araştırması sırasında, modern Van kentinin 9 km. güneydoğusunda, Yukarı
Bakraçlı köyü sınırları içerisinde
Harabe Barajı ve Yoncatepe yerleşmesi saptanmıştır.
Kalenin
bulunduğu tepenin Van Ovası'na bakan kuzey ve batı kesimleri fazla dik değilken, güney ve güneydoğu kesimleri bir uçurumu
andırırcasına dik ve derin bir vadiye açılmaktadır. Yoncatepe'nin
hemen kuzeydoğusunda 2800 m.
yüksekliği ile Varak Dağı, bunun hemen doğusunda ise
3200 m. yüksekliğindeki Erek Dağı bulunur. Varak Dağı batıda
Van Ovası'na doğru doğal teraslar yaparak alçalmaktadır. Van Ovası'nın
doğusunu yarım ay şeklinde çevreleyen Varak ve Erek Dağları, doğudan
esen soğuk ve şiddetli rüzgarları önleyerek, iklimin daha ılıman olmasına
yardımcı olmuşlardır. Bu dağlar aynı zamanda bölgenin en zengin su
kaynaklarına sahiptirler ve bu kaynakların hemen hemen hepsi ortalama 1750 m yüksekliğindeki Van Ovası'na doğru akmaktadırlar.
Erek Dağı çevresindeki zengin su kaynakları ve bitki örtüsü hem onbinlerce
küçük baş hayvanın su ve ot gereksinimini karşılamış, hem de geniş
ve bereketli topraklara sahip olmasına karşın, su yönünden fakir olan
Van Ovası'nda yapılan tarıma hayat vermiştir. Urartu Kralları tarafından büyük bir öneme sahip
su kaynaklarını değerlendirmek için Varak ve Erek dağlarının yakın
çevresi 12'dan fazla baraj ve gölet yaptırılmıştır.




Yoncatepe,
M.Ö. II. binyılın ortalarından beri kurak bir iklimin egemen olduğu
Van Bölgesi'nde, Varak ve Erek dağlarındaki
zengin su kaynakları ve otlaklara giden yolları denetleyen
stratejik bir noktada kurulmuştur. Kalenin yaklaşık
800 m. kuzeyinde yer alan ve "Harabe Barajı" olarak adlandırılan
sulama tesisi, şu anda Doğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan barajların
en eski örneğini oluşturmaktadır. Yoncatepe ve yakın çevresinin Urartu
Krallığı Dönemi'nde de önemini koruduğunu, 1 km kuzeydoğuda, Bakraçlı
köyü içinde bulunan tarihi Yedikilise'nin (Varak Kilisesi) duvarlarında
devşirme malzeme olarak kullanılan ve Urartu Kralı Menua'ya ait çok
sayıdaki çivi yazılı yapı kitabesi doğrulamaktadır. Bu yazıtların
büyük bir bölümünün içeriği, yine aynı kral tarafından kurulan, Van'ın
11 km. kuzeydoğusunda, Yukarı Anzaf Kalesi'ndeki yapı yazıtlarının
içeriği ile aynıdır.
Yoncatepe'de
kazı çalışmaları Akropol, Sivil
Yerleşme ve Nekropol olmak üzere üç alanda sürdürülmektedir.
Yerleşmenin en yüksek kesiminde, 600 m2'lik bir
alanda sürdürülen akropol çalışmalarında,
kazılan alanın tümüne yayılan
bir mimari yapı kompleksinin izleri ortaya çıkarılmıştır. Genellikle
doğu-batı doğrultusunda uzanan yapıların duvarları sal taşlarından
çamur harç ile çok büyük bir özenle örülmüşlerdir. Duvar yükseklikleri
bazı bölümlerde 2.60 m.'nin üstünde, genişlikleri ise 1.80 m. ile
2.80 m. arasında değişmektedir. Oda duvarlarının
iç kısmında yaklaşık 3 mm.
kalınlığında kilden yapılmış bir
sıva tabakasına rastlanmış, bu sıva tabakalarının bazı bölümlerinde,
beyaz badana kalıntıları saptanmıştır.


Üç kazı sezonunda gerçekleştirilen çalışmalarda,
batı duvarı henüz saptanmamış olmakla birlikte, yerleşmenin niteliği
hakkında bize en çok bilgi veren depo
odasıdır. Genişliği 4.50 m. olan odanın şimdiki mevcut uzunluğu 9.45 m.' dir, sal taşlarından örülen oda
duvarlarının yüksekliği ise 2.80
m.'yi bulmaktadır. 2.5 x 3.5 m. ölçülerinde dikdörtgen plan veren
bir ön odadan 1.35 m. genişliğinde bir kapı açıklığı ile depo odasına
girilebilmektedir. Kapının tek kanatlı olduğu anlaşılmaktadır. Odanın
içinde omuzlarına kadar toprağa gömülü, birbirilerine paralel sıralardan
oluşan 13 adet küp (pithos) ortaya çıkarılmıştır. Ağız çapları, 35-68
cm. arasında değişen küplerin yükseklikleri ise 85 cm. ile 1 m. arasında
değişmektedir. Küplerin hemen yanında, büyük bölümü, küplerin gövdelerine
yaslanmış, çok sayıda dikey
kulplu yonca ağızlı testi ortaya çıkarılmıştır. Duvarlarının iç kısmı yaklaşık 3 mm. kalınlığında
bir sıva tabakası ile sıvanmış olan odanın, çok büyük bir yangın geçirdiği
anlaşılmaktadır. Oda tabanında bulunan kül ve kömür tabakası, ilk
katı taşıyan ahşap hatıllara aittir.
İkinci katın çökmesi sonucunda, deponun orta kısmındaki küp
ve testiler çok daha fazla hasar görmüş, duvarların kenarlarında bulunanlar
ise çok az zarar görmüşlerdir. Oda içinde saptanan ve yaklaşık 2 m.
kalınlığındaki sal taşı yığını ve kerpiç parçalarının oluşturduğu
dolgu, yapının iki katlı olduğuna işaret etmektedir. Bugünkü Bakraçlı köyü
içindeki geleneksel konut mimarisinde
de, benzer biçimli konutların iki katlı olduğu görülmektedir.
İlk katın duvarları sal taşlarından, ikinci katın duvarlarının ise
kerpiçten yapıldığı gözlemlenmiştir. Yakın çevrede zengin kil yataklarının
bulunması hem kerpiç yapılmasını, hem de çanak çömlek ve küp yapımını
kolaylaştırmıştır.






Akropol
alanında ortaya çıkarılan odalar ve bu odaların mimari tasarımları,
Van Bölgesi Erken Demir Çağ Kültürü için birçok bilinmeyene açıklık
getirme iddiasındadır. Zira bugüne değin benzerlerine rastlanılmayan
özgün mimari tasarımları , duvarların yapım tekniğindeki ustalık
ve kullanılan malzeme, Urartu mimarisi için bir esin kaynağı niteliğindedir.
Ayrıca bu odalarda ortaya çıkarılan çanak-çömleklerin kalitesi,
Yoncatepe'deki yerleşmecilerin kültürel zenginliğini yansıtmaktadır.
Sürmekte olan kazı çalışmalarıyla bu yapıların planları tam olarak
ortaya çıkarılacak ve hangi amaçla kullanıldıkları saptanmaya çalışılacaktır.


Nekropolün
yayılım alanını belirlemek amacıyla gerçekleştirdiğimiz sondajlar
sırasında, kalenin kuzey eteklerinde ve nekropol alanının hemen
doğusunda, sivil yerleşme olabilecek bir mimari kompleks ortaya
çıkarılmıştır.




Başlangıçta
taş sandık türü mezar izlenimi veren, 1.20 x 2 m. ölçülerinde, doğu
batı doğrultulu dikey sal taşları ile iki bölüme ayrılmış bir mimari
ortaya çıkarılmıştır. Bu alanın tabanının
sal taşları ile kaplı olması, mezar armağanı olabilecek herhangi bir
buluntuya rastlanmaması ve duvar yüksekliğinin çok az olması nedeniyle
mezar olma ihtimali zayıftır. Bu durum karşısında bu alandaki çalışmalar
genişletilmiş ve bu küçük odanın hemen kuzeyinde, birbirilerine bitişik
sıralanmış doğu batı yönlü üç oda daha ortaya çıkarılmıştır. Doğu-batı
doğrultusunda uzanan 75 cm. genişliğindeki bir duvar bu odaların tümünün
kuzey duvarını oluşturmaktadır. Duvarlar sal taşlarından çamur harç
kullanılarak yapılmışlardır. İlerleyen çalışmalarda bu odaların hemen
doğusunda birbirilerine bitişik olarak yapılmış ve önlerinde doğu
batı sınırları belli, avlu olabilecek geniş bir alan bulunan
üç oda daha ortaya çıkarılmıştır. Bu odalar, önlerindeki avluya
birer kapı açıklığı ile bağlanmaktadırlar. İki üç sıra taş dizisinden
oluşan duvarlar, akropol kısmındaki yapıların aksine çok zayıf ve
kötü bir işçilik gösterirler. Ortalama yükseklikleri 40-50 cm. arasındadır
ve hemen hemen her duvarın kalınlığı farklıdır. Odayı oluşturan duvarların
uzunlukları bile bazen değişmektedir. Dolayısıyla düzgün bir plan
vermezler, içlerinden biri beşgen bir plana sahiptir.

</blockquote>




<blockquote>


Bu
odaların içinde bol sayıda, devetüyü renkli, omurgalı, kazı bezemeli
çanak parçaları ile ağız kenarı ve ağız kenarının altı yatay oluk
bezemeli iri çömlek parçalarına rastlanmıştır. Ortaya çıkarılan
mimarinin niteliği ve bu alandan toplanan çanak çömlekler, buranın
bir sivil yerleşme alanı olabileceğini göstermektedir. Kullanım
amaçları tam olarak saptanamayan bu odaların ortak bir duvar etrafında
yapılması, şimdilik aynı aileye ait bir mimari kompleks olabileceğine
işaret etmektedir.


Yoncatepe
Kalesi'nin kuzey yamaçlarında nekropol alanını belirlemek için yapılan
kazı çalışmaları sonucunda, Demir
Çağı'na tarihlenen 6 adet oda mezar ortaya çıkarılmıştır. Mezarların
hiçbirinin üst örtüsünün çökmemiş olması, özgün mimarisi konusunda
çok önemli bilgiler vermiştir.


Yüzeyden
yaklaşık 70-100 cm. kadar derinde olan mezar odalarının bazıları ön
girişli oda türündendir ve toprağa açılan çukurlar içine sal taşlarından
büyük bir özenle örülmüş duvarlar ile yapılmışlardır. Şimdiye değin
ortaya çıkarılan mezar odalarının tümü doğu-batı yönlüdür . Mezar
odalarına giriş, batı kısa duvarında yer alan açıklıktan veya dromostan
yapılmıştır. Mezarların üstü iri sal taşı bloklar ile kapatılmışlardır.
Mezar duvarlarında, klasik Urartu mezarlarının aksine, çeşitli armağanların
konulduğu niş olabilecek herhangi bir açıklığa rastlanmamıştır.


</blockquote>




<blockquote>


Yapım
tekniklerinde fazla farklılık olmamasına karşın, dromoslu oda türünden
mezarlar içinde M3 Mezarı dikkat çekicidir. 1.20x1.00 m. ölçülerinde
dikdörtgen plan veren dromosun, taban kısmına oturtulan sal taşı
kapak kaldırıldıktan sonra oluşan, 60x60 cm. ölçülerinde kare bir
açıklıktan mezar odasına girilebilmektedir. Dromos yan duvarları
mezar odasının yan duvarlarının devamı niteliğindedir. Dromostan
sal taşlarından yapılmış iki basamak ile girilen mezar odası
5.95 m. uzunluğunda ve tabanda 1.54 m., tavanda ise 80 cm. genişliğindedir.
Bindirme tekniğinde yapılmış yan duvarlar 2.10 m. yüksekliğindedir.
Yan duvarları yassı sal taşları ile örülen mezar odasının doğu kısa
duvarı yoktur, bu alan sert bir bileşime sahip, kalkerli toprak
tabakası ile sınırlandırılmıştır.





M3
Mezarı'nın birkaç metre güneyinde yer alan M1 Mezarı da dromoslu oda
türündendir. Tabanı sıkıştırılmış topraktan oluşturulan bu mezar
M3 Mezarı'nda olduğu gibi, batıdan doğuya doğru eğimli olarak yapılmıştır.
Boyutları bakımından daha küçük olan bu mezar iki bölüm halinde değerlendirilmiştir.
Girişin hemen önündeki birinci bölüm, 1.20 m. uzunluğunda ve 1.70
m. yüksekliğindedir ve iki yan duvarı sal taşları ile örülmüştür.
Üst örtüsü 1.50x80 m. ölçülerinde sal taşı levhalar ile oluşturulan
bu kısımdan doğuya doğru devam eden ikinci bölüme geçilir. Oldukça
sert bir bileşime sahip kalkerli toprağa açılmış olan ikinci bölüm,
2.40 m. uzunluğunda ve 1.80 m. genişliğindedir. Üst örtüsü beşik tonoz
şeklinde yapılan bu bölümün yüksekliği 1.50 m.' dir. Aynı özellik
daha küçük boyutlu olmakla birlikte M4 olarak isimlendirilen mezarda
da görülür. Diğerleri gibi bu mezar odası da ön girişlidir. Ön girişten
sonra girilen bölümün doğu
karşı duvarı ile ön girişe bakan batı duvarı düzgün sal taşları ile
örülmüştür. Üst örtü ise yine iri sal taşı levhalar ile kapatılmıştır.
Bu ön bölümün hemen kuzeyinde diğerlerinden farklı olarak, kalkerli toprağa açılmış 1.20x0.85 m. ölçülerinde çok küçük bir oda
yer almaktadır. Bu küçük odanın genişletilmesine karşın, bitirilmeden
yarım kaldığı sanılmaktadır. Güney tarafta ise ana gömü yeri olduğu
anlaşılan 1.60x1.85 m. ölçülerinde
yine kalkerli sert toprağa açılmış üst örtüsü beşik tonoz şeklinde
değerlendirilmiş bir oda ortaya çıkarılmıştır. Mezardaki gömülerin
hemen hepsi bu alana yapılmıştır.


Bu
mezarların batısında yer alan diğer üç mezarda da dromos bulunmaz.
Mezar odalarına, batı yönündeki dar kısımdan, aynı zamanda üst örtüyü
oluşturan ağır sal taşı levha kaldırılarak girilebilmektedir. Mezarlardan
M6 olarak adlandırılanı, yapım tekniği ve buluntuları bakımından farklı
özellikler gösterir. Mezar odasına
batı kısımdaki kapak taşı kaldırılarak girilir. 97 cm. genişliğindeki
bu alandan iki basamakla mezar odasının tabanına inilebilmektedir.
5.95x160 m. ölçülerinde olan mezar odası bindirme tekniğinde yapıldığı
için üst kısma doğru daralmaktadır. Bu mezar odasında Erken Demir
Çağı için yeni olan bir mimari düzenleme karşımıza çıkmaktadır. Odanın
doğusunda, tabana açılmış doğu-batı
yönlü 2.75 m. uzunluğunda ve 1.30
m. genişliğindeki bir alan
ile ikinci bir mezar odası oluşturulmuştur. Bu ikinci mezar odasına
toprağa açılmış dört basamak ile inilebilmektedir ve bu bölümde mezar
odasının yüksekliği 2.50 m.'ye ulaşmaktadır. Burada iki katlı bir
mezar anlayışı yeni bir veri olarak karşımıza çıkmaktadır. Altta yer
alan mezar odasının güney duvarı üste
doğru devam ettirilmiş, böylelikle 4.20 m.'yi bulan bir duvar
yüksekliği oluşmuştur. Mezar odasının kuzey duvarı aynı şekilde devam
etmeyip alttaki
mezarda yaklaşık 50 cm. içe çekilmiş ve kalkerli toprakla oluşturulmuştur.
Alta yer alan mezar odasının doğu kısmına M1 Mezarı'nda olduğu gibi
ikinci bir bölüm eklenmiştir. Kalkerli toprağa açılan bu kısım 2.30x1.82
m. ölçülerindedir ve üst örtüsü beşik tonoz şeklindedir. Böyle bir
uygulamaya gidilmesinin nedenleri arasında yer darlığının önemli bir
faktör olduğu anlaşılmaktadır. Yeni bir mezar odası yapmaktansa, varolan
mezarı genişletme yoluna gidilmiştir. Aslında mezarlık alanında, mezarların
neredeyse birbirilerinin içine geçecek şekilde yapılmış olması, yer
darlığını çok açık bir şekilde yansıtmaktadır.


Mezarların
tümünde çok sayıda iskelet ortaya çıkarılmıştır. Bu sayı, M2 Mezarı'nda
35'i bulmuştur. Erken Demir Çağı'na tarihlenen diğer nekropollerde
olduğu gibi, burada da mezar odası dolduktan sonra,
her yeni gömü yapıldığında eskisi geriye doğru itilmiş ve böylece
mezarların dip kısmında bir kemik yığını oluşmuştur . Kemiklerin mezar
dibine itilmesi sırasında, kafataslarının büyük bir özenle çanakların
içine konulduğu gözlemlenmiştir. Şimdiye değin açılan mezarlardan
sadece M3'te ön giriş kısmında in-situ , hoker durumda -ayaklar karna
çekik- gömüye rastlanmıştır. Mezar odalarında normal
gömülerin yanında yakılarak gömülmüş kişilerin kemiklerine de rastlanmıştır.
Bu mezarların birer kabile veya aile mezarı oldukları düşünülürse,
iki gömü türünün aynı mezarda kullanılmış olması, aynı kabileye veya aileye ait bireylerin farklı
geleneklere veya dinsel inanışlara sahip olabileceklerine işaret etmektedir.
Mezarların içinden ölü armağanı
olarak çok sayıda çanak-çömlek , demir ve tunçtan süs eşyaları, demirden
yapılmış silahlar ile kaplar içine ölü yemeği olarak konulmuş olan
küçükbaş ve büyükbaş hayvanlara ait kemikler ortaya çıkarılmıştır.
Ayrıca toprağın büyük bir özenle elenmesi ve "yüzdürme metodu" sonucunda
bulunmuş olan tahıl türleri üzerinde arkeobotanistler tarafından yapılan
analizlerde, bunların arpa, buğday, yulaf ve üzüm çekirdeğine ait
oldukları saptanmıştır. Bazı tahıl ürünleriyle meyve çekirdeklerinin
türleri ise şimdilik kesin olarak saptanamamıştır. Şimdilik Van Bölgesi'nin
en eski üzüm çekirdeklerini oluşturan bu örnekler, Urartu Krallığı
öncesinde de bölgede üzüm bağlarının bulunduğunu kanıtlamaktadır.
Mezarlarda ölü yemeği olarak küçükbaş hayvanlara ait kalıntıların
ortaya çıkarılması, kazısı yapılmış diğer Erken Demir Çağ nekropollerinde
sık sık karşılaşılan bir olgudur. Fakat Yoncatepe mezarlarında küçükbaş
hayvan kemiklerinin yanında, büyükbaş hayvan kemiklerinin ortaya çıkarılması
ve bunlardan da önemlisi mezar odalarında bulunan çok sayıdaki köpek
iskeleti, farklı ve oldukça ilginç bir gömü geleneğini yansıtmaktadır.

</blockquote>






<blockquote>


M5
Mezarı'nda mezar odasının doğu kısa duvarı önünde, başı güneye gelecek
biçimde büyük bir küp parçası üzerine yerleştirilmiş in-situ durumdaki
köpek iskeletinin yanında , M4 Mezarı'nda da in-situ durumda iki
köpek iskeletiyle karşılaşılmıştır. Köpeklerin çok büyük bir özenle
mezarlara yerleştirildiği görülmüştür. M6 Mezarı'nda ise in-situ
durumda tespit edilemeyen, 16 adet köpek kafatası ve bunlara ait
kemikler ortaya çıkarılmıştır. Özellikle M6 Mezarı'nda, genellikle
giriş kısmındaki basamaklar üstünde, çok sayıda köpek iskeleti ile
büyükbaş ve küçükbaş hayvanlara ait kemikler ortaya çıkarılmıştır.


İstanbul
Üniversitesi Veteriner Fakültesi Anatomi Anabilim Dalından sayın
Dr.Altan Armutak ve sayın Dr.Vedat Onar'ın yapmış olduğu
Osteo-Arkeolojik ön incelemelerin sonuçları ilginçtir. Yapılan
ön araştırmalar sonucunda 16 adet köpek kafatası incelenmiş, bunların
9'unun erkek, 7'sinin ise dişi olduğu saptanmıştır. Çoban köpeği
türünden olan hayvanların büyük bölümünün beş yaşın üzerinde oldukları saptanmıştır. Hayvanların
ölüm nedenleri şimdilik tam olarak öğrenilememiştir.




Urartu
Krallığı döneminde mezarlara
köpek gömülerinin yapılıp yapılmadığını ne yazık ki şimdilik kesin
olarak bilemiyoruz. Fazla ayrıntılı bilgi olmamakla birlikte, W. Belck tarafından 19. yüzyılın sonunda Transkafkasya'da
Şamkhorsk Bölgesi'nde yer alan mezarlarda yapılan arkeolojik kazılar
da köpek iskeletleri bulunmuştur. Yarı göçebe yaşam biçiminin önem
kazandığı o denemde, yüzlerce küçükbaş hayvanı yaylalara götürmek
ve onları korumak için, köpeklere çok büyük bir görev düşmekteydi.
Yarı göçebe yaşam biçiminde, hayvan besiciliğine bağlı olarak avcılık
da yeniden önem kazanmıştı. Bu yüzden köpekler avda da kullanılıyordu.
İlginçtir ki günümüzde bile yarı göçebe yaşam biçimini sürdüren topluluklarda,
köpekler önemlerinden hiçbir şey kaybetmeden, toplumdaki saygın yerlerini
korumuşlardır.


Yoncatepe
mezarlarında çanak çömlekler ile birlikte ölü hediyesi olarak, mezara
çok sayıda demirden yapılmış süs eşyaları ile törensel silahlar konulmuştur.
Bunların başında, kama, hançer
ve küçük bıçak türü silahlar gelmektedir. Hançerlerin bazılarının
uzunluğu 40 cm'yi bulmaktadır, sap kısımları ahşaptandır ve omuz kısmına
perçinlenmişlerdir. Genellikle iki
ağızlıdırlar ve hemen hepsi
omurgalıdırlar. M3 Mezarı'nda ortaya çıkarılan hilal biçimli kabzaya
sahip örneklerden biri demir işçiliğinin ulaşmış olduğu teknolojik
ilerlemeyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Kabzası ahşap olan hançerin namlu kısmı iki ağızlıdır ve ortada dışa
doğru keskin bir omurga yapılmıştır. Bu tür özenli ve zor işçilik,
demir işleme teknolojisinin çok yüksek bir seviyeye ulaştığını göstermektedir.



</blockquote>




<blockquote>
Demirden
yapılmış süs eşyalarının başında gözlü iğneler gelmektedir. İğnelerin
gövdesi, orta kısımda dövülerek
yassılaştırılmış ve buraya da bir delik açılmıştır. İğnelerin baş
kısımları bazen topuz biçimli, bazen ise konik veya düzdür. Bulunan
bileziklerin tümü yuvarlak kesitlidir ve uçları birbirileri üzerinde
birleştirilmiştir. Bunların yanında demirden yapılmış yüzük ve
topuz başlarına da rastlanmıştır. Demirden yapılan çeşitli
eşya, takı ve silahların çok büyük bir kısmı, konservasyon çalışmalarıyla
kurtarılarak bilim dünyasına kazandırılmıştır.

</blockquote>



<blockquote>


Yoncatepe
mezarlarında demirden olanlara kıyasla tunçtan yapılmış mezar armağanlarının
sayısı oldukça azdır. Ortaya çıkarılan tunç eserlerin başında haşhaş
başlı süs iğneleri ile birkaç yuvarlak kesitli yüzük ve küpe gelmektedir.
İlginçtir ki Ernis ve Karagündüz mezarlarında ortaya çıkarılan tunç
takılar, demirden yapılanlarla kıyaslanmayacak kadar çok az sayıdadır.
Aslında bu durum Erken Demir Çağı'nda tunç yapmak için gerek duyulan
kalayın demire kıyasla çok az bulunduğunu ve çok değerli olduğunu
göstermektedir. Bu yüzden Erken Demir Çağı'nda tunçtan yapılan takıların
demirden yapılanlara kıyasla az olmasına şaşırmamak gerekir.


</blockquote>

<blockquote> Mezarlarda
ölü armağanı olarak çok nadir olmakla birlikte altından yapılmış takılara
da rastlanmıştır.
M3
Mezarı'nda, gövdeleri bombeli ve içleri boş olan bir çift sarkaçlı
altın küpe ile birlikte ne olduğu tam olarak saptanamayan, fakat üzerlerinde
geometrik bezemeler bulunan birkaç altın obje bulunmuştur. Gümüş ve
kurşundan yapılan daire biçimli
ve yuvarlak kesitli küpelerin yanı sıra, yine aynı metallerden yapılmış
elbise düğmeleri de bulunmuştur. Yassı, mantar başlı düğmelerin alt
kısımlarında bulunan ip deliği bozulmamıştır. Altın, gümüş, kurşun
ve tunçtan yapılan takı ve ziynet eşyaları, o dönemdeki takı modasını
yansıtırlar. Ayrıca bu ilginç takılar Urartu kuyumculuğunun esin kaynağını
oluşturdukları için çok büyük bir önem göstermektedirler. Mezarlarda
ayrıca çok sayıda akik, kornalin, cam, firitten yapılmış boncuk da
ortaya çıkarılmıştır.
</blockquote>


</blockquote>

<table border="2" width="100%">
<tr>
<td width="31%">
</td>
<td width="29%">
</td>
<td width="40%">
</td>
</tr>
</table>

<blockquote>
<blockquote>
Yoncatepe
Nekropolü'nde ortaya çıkarılan çanak çömleklerin çoğu teknik, biçim ve bezeme anlayışı açısından Erken Demir Çağı için
karakteristik örneklerdir. Bunun yanında M3 Mezarı'nda ortaya çıkardığımız,
sayısı 6'yı bulan boya bezemeli çanaklar ilgi çekicidir. Genellikle
omuz kısımları bordo boya ile zigzag veya dalgalı bantlarla bezenen
çanaklar form bakımından diğerleri ile aynıdırlar. Nahçıvan Bölgesi'nde,
Erken Demir Çağı'na ait yerleşim merkezleriyle mezarlarda ortaya çıkarılan
çanak çömleklerde de aynı bezeme anlayışı görülmektedir.

</blockquote>

<blockquote> Çanakların
büyük bir bölümü çark yapımıdır ve keskin omurgalıdır. Çoğunlukla,
ağız kenarı veya omuz kısmı birbirilerine paralel sıralanan oluklar
ile bezenmiştir. Bazılarında ise gövde üzerinde çentik ve kazı bezeme
yer almıştır. Genellikle büyük boyutlu
(30-45 cm çapında) çanaklar arasında küçük boyutlu -minyatür-olanlarına
da rastlanmıştır. Bunlar, diğerlerinden form ve bezeme anlayışı açısından
bir farklılık göstermezler.

Mezarlarda çanaklara oranla çömlek türü kapların
sayısı azdır. Büyük bölümü çark yapımı olan çömlekler, çoğunlukla
kısa boyunlu ve basık gövdelidirler. Çömleklerde bezemeye pek fazla
rastlanmamakla birlikte birkaç kazı bezemeli örnek mevcuttur.
Mezarlarda ortaya çıkarılan ve sayıları yüzleri geçen çanak
ve çömleklerin bir başka ilginç özelliği ise, genellikle günlük yaşamda
kullanılmayacak nitelikte olmalarıdır. Yani mezar armağanı olarak
konulan çanak ve çömleklerin kalitesi düşüktür.
</blockquote>

<blockquote></blockquote></blockquote>

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

6 KUBADABAD SARAYI KAZILARI Bir Paz Ağus. 22, 2010 5:01 am

CANTAR




KUBADABAD SARAYI KAZILARI

Kubadabad'ın kazıları 1949-50 yılları
arasında Mehmet Önder ve Zeki Oral'ın keşifleri ile başlamıştır.
Selçuklu devri tarihçilerinden İbni Bibi'nin eserinden faydalanılarak
Beyşehir sahilinde bugünkü Hoyran köyünün 3 km açığında yer almaktadır.
Kubadabad'ın irili ufaklı çeşitli bina kalıntıları içerdiğini fark eden
Oral, en büyük ve özellikleri anlaşılacak kadar düzgün durumdaki iki
tanesini Büyük Saray ve Küçük Saray olarak tanımlamış ve planlarını
çizmiştir.

Prof. Dr. K. Otto-Dorn, 1965 Ağustos ve Eylül'ünde
Mehmet Önder'le anlaşarak Kubadabad'da ilk gerçek bilimsel kazıyı
başlatmıştır. Bu aynı zamanda Türkiye'de, esas amacı Türk kültürüne
yönelik arkeolojik çalışma olan ilk profesyonel ve tam teşekküllü
kazıdır.

1965 yılı kazıları Büyük Saray'da yoğunlaşmıştır. Burada
alçı dekorasyon ve çini buluntuları önemli ölçüde in situ olarak ele
geçirilmiştir. 1966'da Büyük Saray'ın açılmasına devamla birlikte Küçük
Saray'da da sınırlı ölçüde kazılara girişilmiştir. 13 yıl ara verilen
kazılara 1980'de başlanıp, kazı başkanı olarak Prof. Dr. Rüçhan Arık
önderlik etmiştir. Çalışmalarda hem karada hem göldeki çevrenin
örenleri, kalıntıları, yüzey araştırmaları düzenlenmiştir. İrili ufaklı
20 dolayında ada bulunan gölde, tarihöncesine uzanan tek tük
buluntularla birlikte Roma, Bizans ve Selçuklu kalıntıları saptanmıştır.
Gerek göldeki adalara, gerek çevredeki yaylalara dağılmış köşkler hep
Kubadabad'la bağlantılıdır. Bunlardan Kız Kalesi denen adayla, yayladaki
Malanda, saray kompleksi ile ilişkisi sanat açısından da en belirgin
olanlardır.

BÜYÜK SARAY
Kubadabad kompleksinin en büyük
yapısı, sitenin en kuzeyinde, 50x55 m kadar genişlikte ve göle uzanan
bir teras üzerine kurulmuştur. Teras göle bakan doğu tarafında güçlü bir
istinat duvarına dayanmaktadır. Terasta kuzey sur olmak üzere 50x35 m
dolayında doğuya uzanan bir dikdörtgen taban üzerine Büyük Saray binası
oturtulmuştur. Kabataslak üç ana bölüm ayırt edilebilir. Batıda külliye
alanı içine doğru yayılan avlu, ortada kapalı saray binası ve doğuda
göle uzanan teras. Avlunu içinde kuzeydoğu köşesinde bina ile sura
yaslanan kare prizma sayılabilecek ince kule gibi bir yapı yıkıntısında,
künklerden çok farklı, çağdaş madeni borular gibi çok düzgün ve ince
toprak boruların düşey doğrultuda yerleştirildiği görülmüştür.

Avluya
açılan, portal artığı sandığımız kaideli açıklıktan binaya girince, bir
orta giriş odası ve iki yan odadan oluşan giriş bölümüyle karşılaşırız.
Soldaki birinci odada kazılar sonucu, sonraki dönemlerde yapılmış
olduğu sanılan garip bir tuğla sedir, pişmiş toprak borulardan bacası
olan soba gibi çok büyük bir küp ortaya çıkmıştır. Soldaki ikinci oda,
Kubadabad kazılarında ilk çarpıcı buluntuların ortaya çıktığı yerdir.
Yüksekliği 1,5 �2 metreye yaklaşan in situ çini kaplamalar ilk burada
çıkarılmış, o sayede çinilerin yerleştiriliş biçimi de anlaşılmıştır.
Sarayın taht salonunun yanındaki odada çok sayıda �il gözü' denen
yuvarlak deliklerin kafes gibi açıldığı alçı pencere şebekesine
tutturulmuş renkli cam kırıkları çıkarılmıştır. Eyvan tabanı salondan 35
cm kadar daha yüksek olup, tuğla döşeli bir podyum gibidir. Salonun
güneybatı köşesinde yine çok kaliteli pişmiş toprak boruların düşey
doğrultuda yerden çıktığı görülmüştür. Herhalde burada selsebil ve su
oyunları sergileyen havuz gibi bir kuruluş yer almaktaydı. Tören
salonunun güney kenarındaki kapıdan girilen oda bir duvarla ikiye
bölünmüştür. Bu mekân tuvalet, yıkanma yeri gibi ıslak kullanım mekânı
olması gerekir.

Prof. Dr. Otto-Dorn'un kazısında, Büyük Saray'ın
kuzeydoğu köşesinde son derece ilginç ama her zamanki ancak kırık, ufak,
14x18 cm boyutlarında bir figürlü taş parçası bulunmuştur. Alışılmadık
biçimde kabartma değil de, oluk gibi, adeta kalıp hazırlamışçasına çukur
olarak işlenmiş, bu kadar küçük parçadan; bu malzemeden klasik Selçuklu
figür üslubunu yansıtan, dehşet verici ağzını açmış, sivri kulaklarını
dikmiş bakmakta olan bir ejder başı olduğu anlaşılmaktadır. Kapalı yapı
kısmının kuzeydoğu köşesinde divan denilen odadan terasa açılan kapının
eşiğinde çini mozaik artıkları bulunmuştur.

KÜÇÜK SARAY
Otto-Dorn'un
bilimsel başkanlığında ve yine Mehmet Önder'in işbirliği ile sürdürülen
1966 yılı çalışmalarında ilk kez girişilen Küçük Saray kazısı, yapının
içindeki toprağın kaldırılmasıyla başlamış, plan özellikleri ortaya
çıkarılmış, daha sonra da bu çalışmalar bir rapor halinde
yayımlanmıştır. Kubadabad'da 1965-66 yıllarında çalışan Otto-Dorn'un
1966 yılında Küçük Saray'da yürüttüğü kazı ve araştırmalar sonucunda
belirlenen mimari biçim şöyle özetlenebilir: Kareye yakın, oldukça
muntazam bir plan gösteren yapının dış yüzleri düzgün yontma taşlarla
kaplıdır. Bugün ancak doğu ve batı yüzlerinde, çok az sayıda
görebildiğimiz bu kaplama taşları, zaman içinde köylüler tarafından
koparılarak kendi inşaatlarında kullanılmak üzere götürülmüştür.

Küçük
Saray'ın güney cephesinin batı ucunda sivri tonozlu bir giriş eyvanı
yer alır. Bunun dip duvarında açılan ana kapının zemine yakın kısmında,
geometrik örgülü bir çerçeve bordürü kalıntısı, Otto-Dorn'nun
yayınladığı fotoğraflarda görülmektedir. Bu giriş eyvanı şeklindeki
mekânın zemininde bordürün küçük bir kısmının sağlam durumda kaldığı
belirlenmiştir. Taht mekânı olan eyvan ile önündeki şeref avlusu veya
salonundan oluşan bir eksenin iki yanında diğer mekânları yerleştirmekle
sağlanan mimari kompozisyon Büyük Saray'da olduğu gibi burada da
karşımıza çıkmaktadır.

1998'de göçük kütlesi çevresinde yapılan
kazıda çok harap olan doğu duvarına dayanak sağladığı için belli bir
kısmı bırakılmıştır. Asıl toprak zeminle karışmış göçük kütlesinde
sondaj yaparak 2 m kadar aşağıya temel seviyesine inilmiştir. Küçük
Saray'ın kuzey duvarına dıştan yaslanarak ağırlık veren moloz ve toprak
yığınının dar bir şerit halinde ve belirli seviyeye kadar temizliği
yapılırken, yapının kuzeydoğu köşesine kadar uzanan son derece düzgün
kesme taşlarla kaplı bir duvar kalıntısına rastlanmıştır.

Duvar
kalıntısının çevresi dikkatle temizlenirken, kuzey uçta iki düzgün
basamak taşı belirmiş ve bu duvarın aslında bir merdiven kaidesi
oluşturduğu anlaşılmıştır. İlginç olan, bu kaidenin doğu ve batı
yüzlerinde ikişerden dört zıvana deliği bulunmuş olmasıdır. Küçük Saray
duvarına yakın bir yerde, kayalık zeminin hemen üzerinde çamur harçlı,
moloz taşlı duvar parçalarına rastlanılmıştır. Kazı alanında bu
duvarların yer aldığı seviyede bol miktarda sırsız seramik parçaları,
çakmak taşları, obsidyenler, parlak perdahlı üzerleri boyalı ince sert
seramik parçaları, ocak kalıntıları ile 3.5 metreye yakın bir
derinlikte, kayalar arasına yerleştirilmiş, kırık durumda iç içe iki küp
içinde bir bebek iskeleti gibi ilginç buluntular ortaya çıkmıştır.

1993
yılı çalışmalarında sürpriz buluntular elde edilmiştir. Bir köşede
toprak üzerine uzanmış bir kadın iskeleti bulunmuştur. Yarı hoker
denilebilecek şekilde hafifçe dizlerini bükmüş, ayak bileğinden sonra ki
kısmı Selçuklu kuşatma duvarı altında kalarak yok olmuş, diğer
kemiklerinin ise hiçbiri dağılmadan yerlinde yerinde kalmıştır. Üzerinde
ve çevresinde takılar bulunmuştur. Kafasında in situ olarak şakak
hizasında kurşun ve bakır alaşımından yapılmış bir saç iğnesi ve
iskeletin bileklerinde bakır alaşımlı iki bilezik bulunmuştur.

1996
yılı çalışmalarında Küçük Saray'ın güneybatısında, kuşatma duvarlarının
kesiştiği yerde, anıtsal bir giriş kuruluşunun kalıntılarıyla
karşılaşılmıştır. Anıtsal kapının eşik taşının bir kısmı sağlam
kalabilmiştir. Küçük Saray avlusunda, güneydeki sura paralel uzanan
duvar temeline benzeyen yapısal bir kalıntı ele geçirilmiştir. Üzerinde
boydan boya hatıl boşluğu gibi, paralel bir çift kanal uzanmaktadır.
Ancak içlerinde ahşap izi yoktur. İki yanında dövme demir mıhlar in situ
olarak dizilmiştir. Ayrıca Küçük Saray'ın avlusunda çoğu tahrip olmuş
taş döşeme izlerine de rastlanmıştır.

KIZ KALESİ
Kubadabad
Sarayı külliyesine bağlanan yapılardan biri de kız kalesidir. Bir adada
yer alan bu kalenin güneydoğu kıyısı boyunca sıralanan hücrelerin
bazılarının toprak ve göçüğü boşaltılmış, kuyuyu andıran bir su tesisi
ortaya çıkarılmıştır. Buranın bir su terazisi veya su dolabı gibi
mekânizması bulunan bir kuyu olduğu düşünülmektedir. Güneybatı uçta yer
alan mekân grubunda kazı sonucunda soyunmalık, ılıklık, sıcaklık, külhan
gibi bölümler ve cehennemlik gibi altyapı kuruluşuyla küçük bir hamam
ortaya çıkarılmıştır. Küçük ve basit olmasına karşılık ılıklık kısmı
duvarlarında in situ yıldız-haç çiniler bulunmaktadır. Haç biçimli
levhalar, turkuaz şeffaf sır altına siyah renkli palmetler, yıldızlar
ise renksiz şeffaf sır altına çift başlı kartal figürleri içermektedir.
Hamamın
kuzeydoğusunda kemerli bir niş kalıntısı önünde, üzeri taş levhalarla
kaplı suyla ilgili bir konstrüksiyon bulunmuştur. Hamamda in situ
bulunan çift başlı kartallı çiniler dışında, dökülmüş çiniler ve çini
mozaik parçaları bulunmuştur. Adadaki kazılarda bulunan en ilginç
örnekler çapı 17 cm , kalınlığı 2 cm ölçülerinde küçük boyutlu yıldız ve
haçlardır. Bu küçük yıldız ve haçlar aynı zamanda desen ve renk
açısından da alışılan büyük boyutlardan fark gösterir. Büyüklerin aksine
küçük haçlar krem zeminli, renkli desenli ve şeffaf sırlı, yıldızlar
siyah desenli, turkuaz şeffaf sırlıdır.
Kız Kalesi'nde bu küçük
çiniler arasında en önemli örnek grifon figürlü kırık bir yıldızdır.
Stilize yapraklı kıvrık dallardan bir zemin üzerine yerleştirilen
grifon, kartal başlı ve aslan gövdelidir. Kız Kalesi'nde küçük parçalar
halinde bulunan seramiklerin çoğu sırlıdır. En çok sgrafito tekniğine
rastlanmaktadır. Karada olduğu gibi burada da bazı seladon parçaları
bulunmuştur. Fakat en değerli ve sürpriz buluntu 1980'de yüzey
araştırmasında, kayaların üstündeki toprak yüzünde bulunan bir altın
sikkedir. Bu bir Bizans parasıdır. Bizans imparatoru II. Konstanz'ın
adını ve portresini taşımaktadır.

1983 yılındaki kazılarda pek
çok fresk parçası bulunmuştur. Bu fresk parçaları çok ufalanmış durumda
ele geçirilmiştir. 1984 kazı mevsiminde ise harç döküntüleri arasında
insan yüzü resimli bir fresk parçası bulunmuştur ve en altta görkemli
bir mozaik döşeme taban gün ışığına çıkarılmıştır. Tüm bu gelişmeleri
arkeoloji ve tarih açısından birleştirip değerlendirdiğimizde buranın
duvarları freskli, tabanı mozaik döşemeli küçük bir Bizans kapellası
olduğu anlaşılmıştır. Çıkan fresklerin üslup ve kalitesi de o küçük
parçalardan anlaşıldığı kadarıyla oldukça yüksek ve klasik denilebilecek
bir düzey gösterir.

MALANDA KÖŞKÜ
Anadolu Selçukluları
döneminde I. Alâeddin Keykubad zamanında veziri Sadeddin Köpek
tarafından yaptırılmış ve çiftlik köşkü olarak da kullanılmıştır.
Yapılan kazılarda köşkün göle bakan yüzünde iki geniş boru akışı
bulunmuştur. Araştırmacılara göre bu boruların Kubadabad sarayına kadar
döşenmiş olduğu ve borulardan birinden buz gibi doğal kaynak içme suyu,
diğerinden de süt akıtılarak Kubadabad sarayına ulaştırıldığı
belirtilmiştir. Ayrıca burada ilk kez bir Selçuklu tuvaleti ile
karşılaşılmıştır. Yapının duvarları moloz ve kaba yontu taşla, yığma
tekniğinde inşa edilmiştir. Kapı kemeri, tuvalet duvarı ve zeminde tuğla
kullanılmıştır.

Kubadabad sarayında ve Kız Kalesi'nde olduğu
gibi burada da aynı niteliğe sahip çiniler bulunmuştur. Bunlar sır
altına; insan ve hayvan figürleri, geometrik ve bitkisel desenler
resmedilmiş yıldız formlu çini parçalarıyla, haç biçimli çinilerin
parçaları ve turkuaz sırlı çini mozaik parçalarıdır. Bunların arasında
bir yıldız çini parçası üzerinde ejder figürü dikkati çekmektedir.
Büyük
Saray'ın çift ejderleri, Küçük Saray'da bulunan küçük çini kırığındaki
ejder ile sfenksin kuyruğundaki ejder, Kız Kalesi'nde bulunan ejder,
hatta Büyük Saray'da taşa oyulmuş ejder başı ve son olarak Malanda'da
bulunan bu ejder figürü hep birbirine benzemektedir.

Sakallı bir
figürün tasvir edildiği bir yıldız çininin küçük bir parçası olan diğer
ilginç bir buluntu, Otto-Dorn ve M. Önder'in, Alâeddin Keykubad'ın
portresi olduğunu ileri sürdükleri insan figürlü iki çiniye çok
benzemektedir. Ayakta duran insan figürü ayrıntıları görünen parçalarla
çeşitli kuş tasvirlerinin parçaları, Kubadabad çinilerindeki figür
programının önemli bir bölümünün burada da uygulandığını göstermektedir.

KUBADABAD 1990 YILI KAZI ÇALIŞMALARI
Kubadabad
1990 yılı kazı çalışmaları Prof. Dr. Rüçhan Arık başkanlığında 4.8.1990
tarihinde başlamış ve 21.9.1990 tarihinde sona ermiştir. 1990 yılı
çalışmaları Küçük Saray adı verilen yapının batısında uzanan ihata
duvarının batı kenarı boyunca sıralanan plan karelerde
gerçekleştirilmiştir. Mekânların bulunduğu alanların kazısı sırasında I
no.lu mekânın güneybatı duvarının ihata duvarı ile birleştiği yerde bir
açıklık tespit edilmiş, aynı şekilde ihata duvarından I no.lu mekâna
açılan bir kapı bulunmuştur. I no.lu mekânın kazısının ilerleyen
bölümlerinde kapının önünde, üzeri harç tabakasıyla kaplı kısım
kaldırılmış ve altta içerisi doldurulmuş bir hacim bulunmuştur. Buranın
kazısı Selçuklu devrine ait buluntular vermiştir.

II no.lu
mekânın kazısı ise yerli tabakaya kadar devam etmiştir. Mekânın zemine
yakın bir seviyesinde, güneybatı duvarında bir, kuzeybatı duvarında iki
küçük açıklık bulunmuştur. II no.lu mekân da tıpkı I no.lu mekân gibi
sonradan inşa edilen bir duvarla ikiye bölünmüştür. I ve II no.lu
mekânlarda sonradan eklenen duvarlarla teşkil edilmiş, III ve IV no.lu
mekânların içinden küçük buluntuların dışında başka bir şey çıkmamıştır.
I no.lu mekânda ahşap kirişler üzerine yer yer taş, fakat esas
itibariyle tuğla kullanılarak oluşturulmuş döşemesinin güneybatı
kısmında tıpkı tuvalet kısmını andıran açıklık bulunmuştur. II no.lu
mekândan çıkarılan küpten başka ise bu yıl da Selçuklu devrine ait çini
mozaiklerle birlikte sır curufları ve cam parçalar da bulunmuştur.

1990
yılı buluntuları arasında Selçuklu devrine ait sıraltı ve lüster
tekniğinde çini mozaikler yer almasına rağmen asıl ağırlığı sırlı ve
sırsız seramikler teşkil etmiştir. Bunlardan en dikkat çekeni balık
figürlü tabaktır. Sık gözenekli, krem rengi çini hamuruyla yapılmış
zarif tabak, parçalanmış şekilde ele geçirilmiştir. İç tarafında kenar
bordürü iki sıra yapraklı bir dal motifiyle kaplanmıştır. Tabağın içinde
ise, stilize haş haş dallarıyla çerçevelenmiş simetrik balık figürleri
görülmektedir.
Bir diğer tabak parçası da çini hamuruyla yapılmıştır.
Ağız kısmı geniş, derince bir kaseye ait olduğu anlaşılan parçanın
üzerinde, sıratlına işlenmiş kıvrım dallı stilize bitkisel
kompozisyonlar göze çarpmaktadır. Bulunan seramiklerin çoğu ya krem
renkli hamurlu ya da kiremit kırmızısı hamurludur. Bunların üzerinde
sıraltı, akıtma, slip, champlevee tekniklerinde geometrik ve bitkisel
motifler bulunmaktadır. Renkler yeşil, turkuaz, sarı ve kahverenginin
tonlarıdır.

1990 yılı kazısında bulunan camların bir kısmı
şebekeli pencere camları olmalıdır. Metal buluntular arasında ise makas,
cımbız, ok ve mızrak uçları, bıçak, çiviler ve kapı zembereği aksamı
bulunmuştur.

KUBADABAD 1995 YILI KAZI ÇALIŞMALARI
1995 yılı
Kubadabad kazıları Prof. Dr. Rüçhan Arık başkanlığında 27.7.1995
tarihinde başlamış ve 16.8.1995'te sona ermiştir. Çalışmaların bu yıl ki
bölümü Küçük Saray adlı yapının güneybatı tarafındaki sahada
yoğunlaşmıştır. Kazı sırasında toprağın içinden ve gölcüklerin arasından
Eskiçağ'a ve Selçuklu dönemine ait sırsız seramik parçaları ele
geçirilmiştir. Açmalardaki çalışmalar sonucu Küçük Saray'ın batısında
kuzey-güney doğrultusunda uzayan ihata duvarı ile buna paralel uzanan
setin devamı ortaya çıkarılmıştır. Açmaların kazısı sırasında doğuda
farklı ölçülere sahip yedi tane düzgün kesme taş ortaya çıkarılmıştır.

Çalışmalarda
açmaların kazısı sırasında küçük buluntu olarak döküntü halinde
Selçuklu dönemine ait çini parçaları, sırlı ve sırsız seramik parçaları
ele geçirilmiştir. Güneybatı tarafını kaplayan alanda ise taban döşeme
izlerine rastlanılmıştır. Bu açmaların kazısı sırasında toprak
içerisinden küçük buluntu olarak Eskiçağ ve Selçuklu dönemine ait sırlı
ve sırsız seramik parçaları ile çok az miktarda çini parçaları ele
geçirilmiştir.

KUBADABAD 1996 YILI KAZI ÇALIŞMALARI
1996 yılı
kazı çalışmaları 29 Ağustos -18 Eylül tarihleri arasında Prof. Dr.
Rüçhan Arık başkanlığında yapılmıştır. Bu yıl ki çalışmalarda, geçen
yıllarda büyük bir bölümü ortaya çıkarılan dikdörtgen mekânın kazısına
devam edilmiş ve zemine ulaşılmıştır. Bu mekânın taçkapı ile
irtibatlandırıldığı ancak buraya girişin sağlandığı hiçbir açıklık
bulunamamıştır. Çalışmalarda Küçük Saray'ın ihata duvarları ile çevrili
avlusuna girişi sağlayan anıtsal bir taç kapıya ait duvar kalıntıları
ortaya çıkarılmıştır. Taç kapıya ait eşik taşını bir bölümü de in situ
halinde günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Kazı sırasında taç kapı
eyvanının bulunduğu bölüm içinde bu bölümün duvarlarına ait olan düzgün
kesme taşlar da ele geçirilmiştir. Bu taşlar altında parçalanmış bir küp
içerisinde eski çağa tarihlenen ve bir çocuğa ait olduğu belirlenen
kemikler ele geçmiştir. Bu bölümün kazısında kırık ve bütüne yakın
çeşitli çiniler ile sırlı ve sırsız seramik parçaları ele geçmiştir.

KUBADABAD 1997 YILI KAZI ÇALIŞMALARI
1997
yılı çalışmaları Prof. Dr. Rüçhan Arık başkanlığında 15 Ağustos �5
Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu yılki kazı
çalışmalarında Küçük Saray'ın güney ve güneybatısındaki bölgelere
yoğunlaşılmıştır. Geçen yıl tespit edilmiş olan Küçük Saray'ın
güneybatısındaki saray avlusuna girişi sağlayan büyük taç kapı
kalıntısının, güney kenarındaki duvarların nasıl oluştuğunu daha iyi
anlamak için bazı plan kareler kazılmıştır. Küçük Saray'ı güneyden
kuşatan ihata duvarının taç kapıyla birleştiği bu plan kareler
içerisinde, duvarın daha kalın olarak yapıldığı ortaya çıkarılmıştır.
Kapı eşiğinin altında ise sarayın su tesisatıyla bağlantılı künkler
tespit edilmiştir.

Kazı bitiminde zeminden yaklaşık 2.20 m
aşağıda ana kayaya ulaşılmıştır. Bu mekânın kazısı sırasında bol
miktarda çini, sırlı ve sırsız seramik ve cam parçaları ele geçmiştir.
Bu sırlı seramiklerden biri çok değişik bir süslemeye sahiptir. Yeşil
sırlı olarak yapılmış olan bu seramiğin üzerinde kabartma olarak insan
yüzü yer almaktadır. Ayrıca devşirme olduğu anlaşılan süslemeli taş
parçaları da bulunmuştur. Bu yıl ayrıca restorasyona esas teşkil etmek
üzere Küçük Saray ve çevresinin ayrıntılı rölövesi alınmış, plan, dört
cephe ve kesitler çizilerek restitüsyon çalışmalarına başlanmıştır.

KUBADABAD 1998 YILI KAZI ÇALIŞMALARI
Prof.
Dr. Rüçhan Arık başkanlığında 17 Ağustos �9 Eylül tarihleri arasında
gerçekleştirilmiştir. Çalışmalarda Küçük Saray'ın doğusunda kalan ana
duvarın kuzeyinde ve güneyinde birer pencere bulunduğu mimari durumdan
anlaşılmasına karşın, doğu cephe ortasındaki açıklığın pencere ya da
kapı olması konusunu aydınlatmak için burası temizlenmiş ve açıklık
tabanının eyvan tabanı ile aynı düzlemde olduğu tespit edilmiştir. Fakat
burada bir kapı olmasına rağmen kapının nereye açıldığı tespit
edilememiştir. Buradan harçla karışık çini mozaik, yıldız ve haç kolu
formlu çiniler altta kalmak üzere, üst bölümünün kiremit harç ve
tuğladan oluşan bir tabaka ve onun üzerinde humuslu toprak tabakası
çıkmıştır. Tespit edilen kapı açıklığının dış cephesinin duvar yüzeyinde
herhangi bir duvar izine rastlanmaması bu kapının bir mekâna
açılabileceği ve bu nedenle de ancak dışa açılan ve belki de ahşap
destekli bir balkon olduğu anlaşılmıştır. Bu konudaki restitüsyon
çalışmaları diğer kazılarda devam edecektir.

KUBADABAD 1999 YILI KAZI ÇALIŞMALARI
1999
sezonunda Kubadabad kazı çalışmaları 3- 20 Ağustos tarihleri arasında
Prof. Dr. Rüçhan Arık başkanlığında yapılmıştır. Çalışmalarda Küçük
Saray ile Büyük Saray'ı birbirine bağlayan seki biçimindeki yolun bir
bölümünün daha açılarak iki yapı arasındaki bağlantının aydınlatılması
konusuna ağırlık verilmiştir. Küçük Saray'ın bulunduğu alanı batı
tarafından sınırlayan ihata duvarı boyunca Büyük Saray'a doğru devam
eden seki biçiminde yükseltilmiş ve devrinde düzgün kesme taş ile döşeli
yolun, Büyük Saray'ın güney köşesi yakınında kuzeydoğuya doğru kırılma
yaptığı kesimde kazıya girişilmiştir.

Eğime uygun olarak çalışma
sırasında, külliyeyi sınırlayan sur duvarı hizasına kadar devem eden
yangın tabakasının altında kiremit, tuğla ve beyaz kireç harcı
parçalarından oluşan tabaka bulunmaktadır. Temel seviyesine kadar tahrip
olmuş durumdaki dört köşeli mekânın güneydoğu cephesindeki alanda
ilginç sayılabilecek kalıntılara ve küçük buluntulara rastlanmıştır.
Bunun önünde çevresi kireç harçlı taş kalıntılarıyla kuşatılmış küçük
bir alan ve bunun güneydoğu kenarına bitişen künklü bir su şebekesi
bulunmuştur.

Çalışmalarda çarpık dikdörtgen mekânın kuzeydoğu
kenarı ile sur duvarı arasında tuğla malzemeli bir kuruluşun kalıntıları
ile karşılaşılmıştır. 1999 kazı mevsiminde çalışılan alanda ele
geçirilen küçük buluntularda: tabakalaşmaya uygun olarak bol kiremit ve
tuğla kırıklı, harç döküntülü tabakanın altında ele geçirilmiştir.
Özellikle su kuruluşu kalıntısının önünde çok sayıda sağlam ve parçalar
halinde turkuaz sırlı çini mozaik bulunmuştur. Bunların yanında tek tük
sıraltı tekniğinde yıldız ve haçvari çini fragmanlarına rastlanmıştır.
Bunların biraz ilerisinde lüster teknikli bir yıldız çini parçası da
dikkati çekmiştir. Ayrıca kazılarda sırlı seramik, paslanarak deforme
olmuş iki çivi, dairesel formda bir tuğla mozaik ve dairesel formlu
pencere camına ait parçalar bulunmuştur.

KUBADABAD 2000 YILI KAZI ÇALIŞMALARI
24
Ağustos-7 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilen kazıya Prof. Dr.
Rüçhan Arık başkanlık etmiştir. Bu yılki kazılarda küçük parçalar
halinde çini ve çini mozaiği ile sırlı ve sırsız keramikler bulunmuştur.
Açığa çıkarılan çinilerin sırları büyük ölçüde tahrip olmuştur.
Bunların üzerinde çift başlı kartal figürü olduğu anlaşılmaktadır.

KUBADABAD 2001 YILI KAZI ÇALIŞMALARI
15
Ağustos 2001'de başlanılan kazıya Prof. Dr. Rüçhan Arık başkanlık
etmiştir. Küçük Saray'ın kuzeydoğu cephesi boyunca uzanan alandaki kazı
sırasında zemin seviyesinin hemen altında ortalama 110 cm çapında bir
ocak veya fırın kalıntısına rastlanmıştır. Üst kısımları mevcut olmayan
kalıntının içinde kül atıkları tespit edilmiştir. Küçük Saray'ın
kuzeydoğu tarafında eyvanın dışa açılan kapısının hemen önünde bir
merdivene ait olması muhtemel temel kalıntısı belirlenmiştir. Ayrıca
Küçük Saray'ın cephesinden düşmüş olan alçı, çini ve çini mozaik
parçaları ele geçirilmiştir. Burada en ilgi çekici buluntu küçük fresk
parçaları olmuştur.

Büyük Saray'da yapılan kazılar ise oldukça
verimli sonuçlar vermiştir. Büyük Saray'ın avlusunun güneydoğu duvarına
bitişik olarak bir hamamın kalıntıları açığa çıkarılmaya başlanmıştır.
Büyük Saray'dan bir koridorla bu hamama ulaşılıyordu. Buradan çıkan
büyük seramik boru çok ilgi görmüştür.

Hamamın suya ulaşımını
sağlayan künklerin de bir bölümü açığa çıkarılmıştır. Devrinde
duvarların çinilerle kaplı olduğu sıcaklık mekânının bazı kısımlarında
in situ olarak kalabilmiş levha çinilerden anlaşılmaktadır.

2001
yılı çalışmalarında mimarinin dışındaki buluntuların büyük bölümünü çini
parçaları ve çini mozaikler teşkil edilmiştir. Bunlar arasında, Küçük
Saray'ın kuzeydoğusunda bulunan, üzerlerinde yaldız izleri mevcut tek
renk sırlı çini parçaları oldukça ilginçtir. Bunların yanı sıra
kullanılmamış durumdaki iki adet kurşun mühür yapılan çalışmalarda
bulunmuştur.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

7 SAMSAT KAZILARI Bir Paz Ağus. 22, 2010 5:02 am

CANTAR




SAMSAT KAZILARI

****** Barajı'nın sularına gömülen Samsat antik
kentindeki çalışmalar 1978 yılında başlamıştır. Çeşitli dönemlerde
yapılan kazılarda Orta Tunç Çağı'na, Geç Hitit devrine tarihlenen
buluntuların yanı sıra Selçuklu döneminden kalma figürlü lüsterler, bir
tabak ve sırlı bir sehpa bulunmuştur. Adıyaman'a bağlı olan Samsat
kazılarında bunlardan başka Selçuklu küpleri de bulunmuştur. Küpler,
Doğu ve Güneydoğu kaynaklı olup karmaşık bir kültürün uzantısını temsil
etmektedir. Küplerin tam parça formunda olanlarının tümü yumurta
gövdeli, yuvarlak kaideli ve yüksek boyunlu eserlerdir. Çoğu astarsız
olan örneklerde hamur kahverengi, kırmızı ve devetüyü renklidir. Basit
kazıma ve baskı teknikleri kullanılarak yapıları eserlerin hemen hemen
hepsi ortak form ve süsleme unsurlarına sahiptir. Ayrıca kazılarda emaye
ve altın yaldız süslü lüks ince cam bardak ve kadeh fragmanları
bulunmuştur.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

8 İNCİRHAN KAZILARI Bir Paz Ağus. 22, 2010 5:04 am

CANTAR




İNCİRHAN KAZILARI

Burdur'un Bucak ilçesi sınırlarında bulunan
XIII. y.y. Selçuklu eserlerinden İncirhan kazılarından ilki 1975 yılında
yapılmıştır. O zamanın müze müdürü Kayahan Dörtlük'ün Gölhisar ilçesi
Ulupınar Köyü sınırları içinde Toprak Tepe tümülüsü olarak bilinen yerde
yaptığı kazılar sonucu önemli mezar buluntuları ele geçirilmiştir.

1990
ve 2000'li yıllar arasında ise 3 sezon olarak Burdur Müzesi'nin
katılımı ve Ege Üniversitesi Sanat Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof.
Dr. Rahmi Hüseyin Ünal'ın bilimsel başkanlığında yapılmıştır. Kazılar
sonucunda İncirhan'ın avlu bölümü açığa çıkartılmıştır. Ahır bölümünün
hemen hemen ayakta olduğu hanın ve bugün ayakta olmayan ve toprak
altında bulunan avlusunun büyük bölümü ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca
II.Gıyaseddin Keyhüsrev bin Alaeddin Keykubad zamanında yapılan bu hanın
100 m yakınındaki su kaynağı üzerinde hamam veya çamaşırhane
olabileceği düşünülen yapı kalıntıları ve çeşme bulunmuştur. Çok tahrip
olmuş yapının bir kısmı ile suyu da azalmış olan bu çeşmenin bugün suyu
akar durumdadır.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

9 Demircihöyük Sarıket Mezarlığı Bir Paz Ağus. 22, 2010 5:20 am

CANTAR




Yeri: Bilecik-Eskişehir il sınırında;
Eskişehir'in yaklaşık 25 km batısında; Zemzemiye Köyü'nün güneyinde;
Bursa- İstanbul karayolunun kuzeyinde; Söğüt sapağının hemen
batısındadır. Sarıket adlı mezarlık alanı Demircihöyük'ün 1.2 km
güneyinde yer almaktadır.
Konumu ve Çevresel Özellikleri: Demircihöyük;
Marmara kıyı bölgesine geçiş yerinde; Sarısu Çayı'nın suladığı küçük
ovanın kenarında; batısı günümüzde de akmakta olan bir dere tarafından
aşındırılmış ova seviyesinden yaklaşık 5 m yükseklikte küçük bir
tepedir. Sarıket adı verilen mezarlık alanı pullukla derin sürme dışında
doğal gaz borusu çukuru yüzünden kısmen tahrip edilmiştir. Ovanın
binlerce yıl erozyon yüzünden dolması ile Demirci mevkiinde ilk
yerleşenlere ait kalıntılar ancak ova seviyesinden 7-8 m derinde gün
ışığına çıkmaktadır. 4-6 m'de taban suyunun var oluşu bu en alt
tabakaları kazmayı zorlaştırmıştır. İlk Tunç Çağı iskancilarına ait
kerpiç duvarların içinde Neolitik ve Kalkolitik Çağ çanak çömleklerin
bulunuşu; kazı başkanının yakın çevrede bu çağlara ait bir höyüğün var
olduğu yorumunu yapmasına yol açmıştır. Kerpiç toprağı çekimi için yakın
bir yerin; eski bir höyüğün tercih edildiği ve bu höyüğe ait geri kalan
kalıntıların alüvyon dolgunun altında kitlenerek yattığı sanılır.
Demirci'deki kültür toprağı kalınlığı da yaklaşık 12 m'yi bulmaktadır.
Höyüğün; Anadolu Yaylası ile Sakarya Irmağı ya da Marmara çöküntüsü
arasında var olan bir ticaret yolu üzerinde olduğu kabul edilmektedir.
Günümüz karayolunun da buradan geçişi savı desteklemektedir.
Tarihçe:
Araştırma ve Kazı: Demircihöyük; 1937
yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü adına K. Bittel [Bittel-Otto 1939:];
1975-78 yıllarında da M. Korfman başkanlığında kazılmıştır. Sarıket
Mezarlığı'nda ise Bursa Müzesi ile Deutsch Forschungensgemainschaft
adına; 1990-91 yıllarında J. Seeher yönetiminde çalışmalar yapılmıştır.
Bu mezarlık kazısına başlamadan önce magnetometre yöntemi ile toprağın
altındaki kalıntılar izlenmiş ve özellikle küplerin ağızları
çevresindeki taş kümeleri daha kazılmadan önce saptanabilmiş ve
mezarlığın boyutları öğrenilmiş ve yaklaşık mezar sayısı da
anlaşılmıştır [Jansen 1991:120-124]. Kültür ve Turizm Bakanlığı
tarafından hazırlanmış tescilli arkeolojik sit alanları listesinde yer
almaktadır.
Tabakalanma: Demircihöyük'de yaklaşık 4
mevsim süren yeni dönem kazı çalışması sonucunda; yörenin arkeolojisi
aydınlatılmıştır. En üstte çukur tabakası ya da erozyonla mimari
kalıntıları yok olan tabaka olarak tanımlanan Q tabakasından en alttaki A
tabakasına kadar 17 tabaka saptanabilmiştir. En alt tabakalar mimari
plan veremeyen ancak sondajda saptanan tabakalardır. C tabakasından
itibaren üstteki P tabakasına kadar küçük oynamalar dışında hiç
değişmeyen planda mimarinin ortaya çıkışı şaşırtıcı olmuş; birkaç yüzyıl
içinde eski geleneklere ve eski plana sadık yerleşimlerin oldukça kalın
bir dolgu yarattığı anlaşılmıştır. Demircihöyük tabakalanması alttan
yukarıya doğru kabaca:
C-K tabakaları: İTÇ I. evreye
L-P tabakaları: İTÇ II. evreye tarihlenmektedir.
İlk Tunç Çağı yerleşmesinden sonra tepe birkaç yüzyıl terkedilmiş Orta
Tunç Çağı'nda tekrar yerleşilmiştir. Bu dönemden sonra tepenin üstünü
kimse yerleşim yeri olarak kullanmamıştır. Hellenistik Dönem'de ise
tepenin çevresinde teraslarında küçük ve geçiçi bir yerleşim vardır.
Mezarlıkta da Demirci'deki yerleşim safhalarına uygun olarak yalnız İlk
Tunç Çağı değil Orta Tunç Çağı ve Hellenistik Dönem mezarları da
bulunmuştur.
Buluntular: Mimari: Demircihöyük İlk Tunç
Çağı yerleşimlerinde yapı planları açısında süreklilik görülmesine
karşıt yapı malzemesi olarak yapı katları arasında farklılıklar
saptanmıştır. Yanyana düzenli dizilmiş trapez planlı yapılar çepeçevre
bir halka oluşturacak şekilde inşa edilmiştir. Bu düzen en alttan en
üstte kadar hiç değişmeden birkaç yüzyıl süren bir süre ile devam
etmiştir. Yerleşim yaklaşık 70-80 m çapında bir yerleşimdir. İki giriş
saptanmışsa da kazılmayan alanda da simetriğe uygun iki girişin daha var
olabileceği düşüncesi ile toplam dört giriş/çıkışa sahip olduğu
sanılır. Bunlar içinde bir girişin/kapının tabanı taş döşelidir. Ana
kapının yanındaki üç odalı ev dışında tüm evler iki mekanlı ve
yamuk/trapez planlıdır. Tüm evlerin kapıları; ortadaki köy meydanına
açılmaktadır. Bu meydanda toprak içine açılmış çok sayıda erzak (tahıl;
ot) deposunun meydanın büyük kısmı kapsadığı görülmektedir. Yapıların
köy dışına bakan kısmında da belki bir iki küçük pencerenin var olduğu
yorumlanır. Birbirine bitişik yapılan evlerin damları bir düzlem
oluşturmakta; bu dam çok kez işlik dışında meyva; tahıl gibi gıdaların
kurutulması için de kullanılmaktaydı. Damlara çıkış ahşap merdiven ile
sağlanmaktaydı.
Alttaki D-H tabakalarındaki evlerin inşaatında kerpiç duvar yerine çit
duvar kullanılmıştır. Belirli aralıklara toprağa çakılan ağaç kazıkların
araları daha küçük ağaçlarla örülmüş ve çitten bir duvar
oluşturulmuştur. Bu duvarın her iki yüzü birkaç kez kerpiç toprağı ile
sıvanarak soğuk ve sıcağın yapı içine girmesi önlenmiştir. F1 yapı
evresinden itibaren yapı çemberinin dışında; şevli bir çevre duvarı
bazen testere dişi şeklinde çıkıntılı olarak inşa edilmiştir; ayrıca
dörtgen burçlarla takviye edilen bu duvarın altta taş üstte kerpiç
malzemeden yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu çevre/sur duvarı dışardaki
meyilli yokuş ile duvardan 5 m uzakta duran bir düşman için yaklaşık 7 m
yüksekliğinde yüksek bir duvar görünüşü yaratmakta ve düşmanın hücum
etmesinde caydırıcı rol oynamaktadır. Dış kısımdaki küçük hendek de bu
caydırıcılıkta etkendir. Ayrıca dışa kapalı yapılar mekan duvarları da
ikinci bir set oluşturmaktadır. Tüm bu unsurlar yerleşmeyi bir kale
havasına sokmaktadır. Yangın geçiren H tabakasından sonra köy ahşap çit
yerine altta taş üstte kerpiç malzeme ile örülen duvarlarla yeniden inşa
edilmiştir. Köye giriş-çıkış açıklıklarının zamanı geldiğinde ahşap bir
kapı ile örtüldüğü sanılmaktadır. Bir kapının yanındaki ev; özenli
seçilmiş inşaat malzemesi ve planı ile diğerlerinden farklıdır. M.
Korfmann; bu evin halktan farklı bir statüde olan birine; olasılıkla köy
başkanına ait olabileceği düşüncesini ileri sürmektedir. Diğer evlerin
hemen girişinde; zemine kazılmış ve üstü tahta ile örtülmüş 5 metreküp
hacimli erzak kuyusu bulunmaktadır. Evin sahipleri bu kuyunun üzerine
basarak evlerine girmektedir. Ön odada yatak yerleri; arka odada ise
fırın ve kül çukuru bazen de ocak yeri vardır. Kazıda tüm köydeki olası
26 evden 13'ü kazılmıştır. Kazı başkanı her evde 5-6 kişinin
yaşayabileceği düşüncesi ile tüm köyde yaklaşık 130 kişinin barındığını
ileri sürmektedir. Her ev yaklaşık 50 metrekarelik bir alanı
kapsamaktadır. Her ev yanındaki evin duvarını ortak kullanmaktadır.
Damların düz olduğu ve yaşantının bir kısmının bu düz damlarda geçtiği
tahmin edilmektedir. Yapı çemberinin içi; köy meydanı; avlu şeklindedir.
Meydan aynı zamanda işlik yeri vazifesi görmektedir; hatta ağıl olarak
da kullanılmıştır. Yapı düzeni sosyo-ekonomik açıdan beraber yaşamak
zorunda kalan bir toplumu aksettirmektedir.
Çanak Çömlek: Demircihöyük İlk Tunç Çağı tabakalarından D-H
tabakalarının çanak çömlekleri; J. Seeher; H-P/Q tabakalarının çanak
çömlekleri T. Efe tarafından ayrıntılı incelenmiştir. Efe'ye göre; H-P/Q
tabakalarında üç ana mal grubu bulunmaktadır. 1. grup siyah açkılı mal;
2. grup kırmızı astarlı açkılı mal; 3 grup kaba astarsız maldan
oluşmaktadır [Efe 1988:7-11]. Genelde kırmızı astarlı açkılı mal
çoğunluktadır. İlk grupta siyah ağız kenarlı malda bulunmaktadır. Tüm
mallarda el yapımı kaseler; boyunlu çömlekler; gaga ağızlı testiler;
çömlekler; geniş ağızlı küpler; boyunlu küpler; tepsiler; minik kaplar
görülmektedir. Kaba yapım kapların çoğunlukla kulak biçiminde
tutamakları vardır. Siyah ağızlı kaseler ve Portakal renkli açkılı mal
grubundan Kuzeybatı Anadolu tipinde ilmik kulplu kapların İlk Tunç Çağı
I. evreden itibaren bu bölgede başladığı; İTÇ II. evrenin başından
itibaren İznik İnegöl ovalarından Ankara'ya kadar yayılarak geniş bir
bölgeyi kapsadığı anlaşılmaktadır. T. Efe; Demirci'de var olan bazı
malların çok uzun süre devam etmesini; bölgede İlk Tunç Çağı'nda çok
sayıda kent devletinin varlığına dayandırmaktadır.
Kil: 200 civarında idol bulunmuştur. Önemli bir tanrıça olduğu sanılan
çıplak kadın betimlemelerinin yanısıra çok sayıda hayvan figürini de ele
geçmiştir. İçlerinde boğa heykelciği olarak yapılanların erkek tanrıyı
simgelediği tahmin edilmektedir. Ayrıca kilden dokuma ve yün eğirme
araçları; fırca sapları bulunmuştur.
Sürtme Taş: Çakmaktaşı ve obsidienden alet ve yongalar mevcuttur.
Maden: Taştan yapılmış döküm kalıbı yerleşmede az da olsa maden
döküldüğünü işaretlemektedir. Bu karşılık nedense maden buluntu yoktur.
SARIKET MEZARLIĞI: Demircihöyük yerleşmesinin 250 m kadar batısındaki
teras; burada oturanlar tarafından hem İlk Tunç Çağı ve Orta Tunç
Çağı'nda hem de Hellenistik Dönem'de de nekropol alanı olarak
kullanılmıştır. İTÇ ile OTÇ ölü gömme adetleri açısından bir fark
yoktur. Bu terasa Sarıket adı verildiği için; yerleşim dışı bu mezarlık
alanı Demirci-Sarıket Mezarlığı olarak adlandırılmıştır. Mezarlık alanı
60x50 m boyutlarındadır. İlk Tunç Çağı'na tarihlenen 497 mezar; ortaya
çıkarılmıştır. Mezarlar kuzeybatı-güneydoğu yönündedir. Genelde mezar
araları açıksa da mezarlığın ortasında yoğunluğun olduğu gözlenmektedir.
Alttaki bazı mezarların üsttekiler tarafından bozulmasından; mezar
yerlerinin işaretlenmediği yorumlanabilir. Sarıket Mezarlığı'nda İTÇ'na
tarihlenen üç tip mezar saptanmıştır.
1-Küp Mezarlar: En çok görülen mezar tipidir. İçi bir ölüyü tamamen
almayacak derecede küçük olan küplerin karşısına da bir başka küp
eklenerek mezar büyütülmüştür. Küpün ağızı ölü konduktan sonra yassı
levha taşla veya küp kırıkları ile tamamen kapatılmış ve sonra mezar
çukuru toprakla doldurularak kapatılmıştır. Ölü kübün içine bacakları
karına tamamen çekilmiş pozisyonda sokulmuştur. Küplerin genelde
yerleşim içinde tahıl ve su depolamada kullanıldığı ama gerektiğinde
tabut vazifesi gördüğü ileri sürülmektedir.
2-Sanduka Mezarlar: Bu mezar tipi olasılıkla çok uzaktan taşınan yassı
kireçtaşı levhalarla özenle yapılmıştır. Üstleri de taş levhalarla
örtülmüştür. Seeher; Anadolu'da çağdaşı mezarları arasında bu kadar
sağlam taş mezara rastlanmadığını söylemektedir
3-Toprak Mezarlar: Bazıları taşlarla çevrilmiştir. Diğer tiplere göre
çok az sayıdadır. Bu basit toprak mezarların içine ölü yatırıldıktan
sonra mezarın üstü ahşap kalıntılarla kapatılmış üstüne toprak atılarak
mezar oluşturulmuştur. Diğer mezar tiplerinde olduğu gibi bu mezar
tipinde de ölüler hocker pozisyonunda; elleri yüzüne ya da göğsüne çekik
durumda sağ veya sol yanlarına yatırılmışlardır.
Bütün mezarlara göz attığımızda az sayıda çifte gömüt görülmektedir
[Seeher 1993:res.6]. Hem erişkin hem de çocuk iskeletleri ile
karşılaşılmıştır. Bazı küçük boyutlu mezarlarda hiç kemik ele
geçirilemeyişi; tahribata bağlanmaktadır. Bunlar anı mezarı da olabilir.
Mezar tipine göre armağanların değer ve sayılarında farklar yoktur.
Köyün başkanının mezarı denebilecek bir mezar bulunmamıştır. Seeher;
başkanın/yöneticinin mezarlarını köyün içinde veya hemen yanında
aranmasını teklif etmektedir. Bir kısım mezarların daha İlk Tunç Çağı ya
da Orta Tunç Çağı'nda soyulduğu anlaşılmaktadır. Gömüt töreninde belki
beslenen hayvanların etlerinin yendiği ya da kurban yapıldığı; bazı
mezarların alt ve üstünde bulunan çifte sığır kemiklerinden
anlaşılmaktadır. Ölü yemeği geleneği mevcuttur.
Gömüt Armağanları: Mezarların hem içinde hemde dış yanında çok zengin ve
nadir eşyalar saptanmıştır. Mezarların bir kısmında armağan yoktur
[Seeher 1999:54]. Günlük işlerde kullanılan aletlerin yanı sıra erkek
iskeletlerinin yanında savaş araçları da bazı mezarlarda bulunmuştur.
Hemen hemen her mezara en az bir testi bırakılmıştır. Bunların
çoğunluğunda kulpları ağız kenarının hemen altından çıkmakta ve kesik
gaga ağıza sahip olma özelliği bulunmaktadır. Kaselerin ise "S" kıvrımlı
üretildikleri görülmektedir. "Tankart" tipli tek kulplu kaseler de
mevcuttur [Seeher 1993:res.12]. Ayrıca sepet kulplu ve emzikli kaplar
ortaya çıkarılmıştır. Bu son biçimler Demircihöyük kazısında
bulunamamıştır. Olasılıkla İTÇ II. evresinin geç dönemine aittir.
Buluntular arasında üstü şevron bezemeli küçük kaplar da yer almaktadır.
Altın; gümüş; bakır-tunçtan diadem-alınlıklar ele geçmiştir. Bu ince
sahifa şeklinde üretilen bu nesnelerde kabartı bezeme vardır. İlginç
olan bir husus çok kırılgan olan bu nesnelerin hem kadın hem erkek hem
de çocuk mezarlarında bulunmasıdır. Bakır-tunçtan üstü iki sıra mantar
gibi çıkıntılarla süslü topuz/asa başı olasılıkla toplumda önemli
sayıbilecek bir kişiye ait olmalıdır. Yine bir erkek mezarında bir
kurşun kabın yanısıra aydemir ağızlı balta; bu tipin en iyi
örneklerinden birini teşkil etmektedir. Yine çok sayıda ip delikli ve
süslü başlı maden iğneler bulunmuştur. Maden silahlardan yassı ve sap
delikli balta [Seeher 1992b:şek.6/2]; şiş biçimli mızrak ucu
[Seeher1992b:şek.6/3]; pişmiş topraktan ve taştan ana tanrıça kültü ile
ilgi idoller [Seeher 1992b:şek.7/3-4] ele geçmiştir. Altın; tunç;
karneol ve dağ kristalinden boncuk dizileri; tunç bilezik; tunç traş
bıçakları; kurşun ve tunç küpeler; tunç bilezikler kayda değer diğer
buluntulardır. Mezarlarda ancak günümüze kadar ulaşılabilen nesneler
bulunabilmektedir. Ahşap; deri; kumaş gibi nesnelerin de mezarlara
bırakılmış olduğu kesindir. Bunlar hakkında ne yazık ki fikir
yürütemiyoruz.
Hayvan: Evcil koyun; keçi; sığır ve domuz besledikleri anlaşılmaktadır.
Yerleşimin güney tarafında ağıl olabilecek kalıntılar bulunmuştur. Av
hayvanı kemikleri bulunmuştur.
Bitki: Depolama çukurlarının ve erzak kuyularının tabanında; emmer ve
tek sıralı buğdayın varlığından tarımın topluluğun geçim ekonomisinde
önemli yer tuttuğu anlaşılmaktadır.
Kalıntılar:
Yorum ve tarihleme: Demircihöyük kazıları
ile geleneklerine bağlı; uzun yıllar yerleşim planını değiştirmeyen
toplulukların İlk Tunç Çağı'nın I ve II. evrelerinde; MÖ 3.000/2.900-
2.500-2.400 yılları arasında; burasını yurt edindikleri anlaşılmaktadır.
Kazı başkanı; bazıları yangın geçiren tabakaların her birine 30 yıl
vermekte; 17 tabaka ile birlikte tümüne yaklaşık 500 yıl süren bir süre
biçmektedir. En az iki tabakanın yanmış olduğu anlaşılmaktadır. M.
Korfmann; yerleşimi müstahkem bir mevkii olarak; Kuzey Anadolu tipi bir
yerleşim yeri olarak sunmakta; yapı geleneğinin ise çevredeki ya da
yerleşimdeki bey tarafından zorunlu olarak önerildiğini yorumlamaktadır.
Ambarların buradaki insanların gıdasından daha fazla yer tuttuğuna
işaret ederek; göç ve kervan yolu üzerinde; ticaret ile de uğraşan karma
ekonomili bir köy olarak tanımlamakta; bu ekonominin genelde tarım ve
hayvancılığa dayalı bir ekonomi olduğu yorumlanmaktadır. Demirci; belki
çevredeki kil yataklarını ya da günümüze örnekleri ulaşamayan kalay
yataklarını kontrol eden topluluğun yerleşim yeriydi. İlk Tunç Çağı
yerleşimi bir felaket ile sonlanmıştır. J. Seeher ise Demirci-Sarıket
mezarlığını buluntularına göre höyüğün İlk Tunç Çağı II evresine
tarihlenen L-P yapı katları ile çağdaş olduğunu belirtmektedir [Seeher
1992:165]. Mezarlıktaki insan iskeletlerinin incelenmesi henüz
tamamlanmasa da burada yaşayan kişilerin yine de sağlıklı oldukları
kemik ve diş yapılarından anlaşılmaktadır. Araştırmacı; bu kişilere
ortalama 30-35 yıllık bir ömür biçmektedir [Seeher 1999:55]. Kadınların
erkeklere nazaran yaşam şartlarının zorluğundan dolayı daha az
yaşadıkları tahmin edilmektedir. Sarıket Mezarlığı; yöredeki Küçükhöyük
Mezarlığı ile inanılmaz derecede benzerlikler taşımakta; hem dikkatli
kazısı hem de titiz yayını ile yörenin ölü gömme adetleri hakkında
bilgiler edinmemizi sağlamaktadır.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

10 M.ö. 4. yüzyıl seramik işliği Bir Paz Ağus. 22, 2010 9:55 am

CANTAR








Uploaded with ImageShack.us



















M.ö. 4. yüzyıl seramik işliği

FGT sektöründeki M.ö. 4. yüzyıl
yerleşmesinde evlerden birinde ortaya çıkarılan demirci cürufu, bir
üretim artığı niteliğindedir. Bu tür artıkların, daha uzak bir alandan
taşınmış olması zayıf bir ihtimal olarak düşünülmelidir. Bu durumda,
sivil yerleşim alanları içinde de küçük çaplı, yarı zamanlı endüstriyel
faaliyetlerin sürebildiği akla gelmektedir. Şimdilik tekil bir buluntu
olması ve beraberinde, bir ocağa ait izlerin açık olarak gözlenememesi,
tedbirli olmayı gerektirmektedir.

Yerleşmenin, yüzyıl
ortalarında terkedilmesinden kısa bir süre sonra alanın bir seramik
işliği tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır. Sivil yerleşmenin duvar
akslarını bir çok durumda kullanan, ancak gerektiğinde kent planını
bozarak ve eski sokak düzlemleri üzerine taşarak oluşturulmuş bu işlik
ve müştemilatının, benzerlerinin de olup olmadığı şimdilik
bilinmemektedir [resim 07-05]. Ancak düzenli bir mimari ile temsil
edilmeseler de, farklı noktalarda seramik işliği ile aynı kodlarda ele
geçen düzlemler ve çatı kiremiti enkazları, daha yaygın bir endüstriyel
faaliyet alanı ile karşı karşıya bulunulduğunu düşündürmektedir.

Resim
07-05. FGT Sektörü. Khyton'daki yerleşmenin terkedilmesinden sonra
çömlekçi işliği ve çevresi (sarı evre) planı. M.ö. 4. yüzyılın üçüncü
dörtlüğü.


Plaka taşlarla döşenmiş bir alanda yer
alan seramik fırınının yanıbaşında bir kuyu bulunmaktadır. Fırının zemin
planı, eski geleneğin bir devamı olarak armut biçimindedir [resim
09-09]. Kuzey-güney doğrultusunda yerleştirilen fırının ağzı kuzeydedir.
Üst yapısı tam olarak korunmamış olmakla birlikte, fırın içine çöken
parçalardan, kubbe şeklinde olması muhtemel bu kısmın konstrüksiyon
tekniği hakkında bilgi edinebilmek mümkün olabilmiştir.

Resim 09-09. FGT Sektörü. Seramik fırını. M.ö. 4. yüzyılın üçüncü dörtlüğü.


Fırın içten içe, 3,12 m. x 1,85 m. boyutlarındadır. Ağız kısmı ise
0,60 m. genişliktedir. Tabanı taşla döşenmiştir ve fırının ağzına doğru
bir eğim gösterir. Taş tabanın doğrudan ateşle karşılaşıp zarar
görmesini engellemek için ince bir kil tabakası ile sıvandığı
anlaşılmaktadır. Fırının iç çeperi de pithos, seramik, çatı kiremiti
parçaları katkısıyla yapılmış ve ince bir kille sıvanarak ısıya
dayanıklı bir yüzey oluşturulmuştur. Fırının iç çeperini, dışa doğru yer
yer 0,36 m. kalınlığa ulaşan bir kerpiç duvar çevirmektedir [resim
09-10]. Fırının ağzında ve fırın gövdesinin ağıza yakın kesiminde taş
malzeme kullanılmıştır. Böylece fırını yakma ve içindeki külleri
boşaltma işlemleri sırasında, ağız kesiminde daha sağlam ve kullanışlı
bir iç çeper elde edilmiştir. Fırın içinde, seramiklerin pişirilmek
üzere yerleştirileceği ızgarayı destekleyen iki dikme yer alır. Çağdaş
çömlekçilerin “pabuç” adını verdiği bu dikmeler, korunmuş halleriyle
birbirlerine killi harçla bağlanmış üçer kerpiç tuğladan imal
edilmiştir. Dikmelerin oturduğu düzlemin dıştan çatı kiremiti
parçalarıyla desteklendiği anlaşılmaktadır.

Resim 09-10. FGT Sektörü. Seramik Fırını. M.ö. 4. yüzyılın üçüncü dörtlüğü.


Fırın içinde ele geçen yoğun enkazda, üst yapının konstrüksiyonunda
kullanılan çatı kiremiti, pithos ve seramik parçaları yanısıra, fırının
hatıllarına ve seramiklerin pişme sırasında üzerine konulduğu kil
ızgaraya ait parçalar da ele geçmiştir. Fırın ağzında ele geçen tam
terrakotta su borusunun işlevi şimdilik bilinmemektedir. Fırın içinde az
sayıda siyah firnisli seramik ve yapım merkezi Samos olarak bilinegelen
amphoralara ait ağız, boyun, kulp ve gövde parçaları in situ olarak
bulunmuştur. Ele geçen malzeme M.ö. 4. yüzyıl ortalarından başlayarak,
yüzyılın üçüncü çeyreği boyunca fırının kullanılmış olduğuna işaret
etmektedir.

Alanın güneyinde ise yaklaşık 1,05 m. çaplı,
silindirik formlu bir sarnıç yer almaktadır. Sarnıcın tabanı ile ağzının
çevresindeki taş döşeme arasındaki kod farkı 1,70 m.yi bulmaktadır.
Çamur harçlı kaba taşlarla yapılmış sarnıcın iç yüzeyi kum, kireç ve
döğülmüş seramik tozu karışımı bir harçla sıvanmıştır. Sarnıcın dolgusu
içinde ele geçen malzeme M.ö. 6. yüzyıl – 4. yüzyıl arasındaki uzun
zaman dilimine aittir. Ancak M.ö. 4. yüzyılın üçüncü çeyreğinden daha
geç dönemlerin karakteristik seramik örneklerine rastlanmamıştır.
Sarnıcı çevreleyen döşemenin dolgusu içinde ele geçen parçalar da bu
tarihi desteklemektedir.

Khyton’daki yerleşimin terkinden
sonra endüstriyel faaliyet alanı olarak kullanıldığı anlaşılan FGT
sektöründe, bu geç evreye ait mimari izler, sağlıklı bir plan
oluşturabilecek ölçüde korunmamıştır. Ancak izlerin kapladığı alanın
büyüklüğü, başka yapılar ve olasılıkla çalışanların yaşadığı birimlerin
de varlığını düşündürmektedir. Bu düzlemlerde ele geçen malzemenin genel
niteliği, yerleşmenin bu bölümünde endüstriyel faaliyetler yanısıra
küçük çaplı yerleşimin de sürebileceğine işaret etmektedir.

Karantina Adası seramik işlikleri

Hellenistik ve Roma dönemi Klazomenai'sinin bulunduğu Karantina
adasının kuzeybatı ucunda, hemen deniz kenarında kayaya oyularak
yapılmış dört ayrı seramik fırınının varlığı ilk kez Pierre Dupont
tarafından tespit edilmiştir. Söz konusu bu fırınların günümüze kadar
açıkta kalışları ciddi tarihlendirme problemleri doğurmaktadır. Ancak
bazılarının içinde yer yer curuflaşmış ve fırın tabanına yapışmış
firnisli çatı kiremitlerinin ele geçişi, en azından bunlardan bir
kısmının Dupont'un söylediğinin aksine arkaik dönemde değil, M.ö. 4.
yüzyıl ve belki de Hellenistik dönemlerde kullanıldıklarını
düşündürmektedir. Karantina adasındaki bu fırınların boyutları, M.ö. 6.
yüzyılın ortalarına ait olması gereken Akropolis Güney Yamacı'ndaki
örneğe göre daha büyüktür ve bunlar dörtgen planlıdır. Adadaki
örneklerden hiçbirisinin üst yapısı günümüze kadar kalmamıştır, ancak bu
kesimlerinin çamur ve kerpiç kullanılarak yapıldığı söylenebilir.
Karantina Adası'nda ele geçen ve çömlek üretimi ile ilgili olan
arkeolojik veriler bu kadarla sınırlı değildir. Adanın kuzey ucunda,
yamaca yapılan ve orijinali Hellenistik döneme tarihlendirilmesi gereken
tiyatro binasının önüne, düz bir alan kazanmak amacıyla güçlü bir teras
duvarı inşa edilmiştir. Bu teras duvarının batı kesiminde, ve denize
bakan yüzünde 1990 yılında çok yoğun bir seramik grubuna
rastlanılmıştır. Kaçak kazılarla açılan ve toprak üzerine çıkartılan
malzemelerin neredeyse hemen hepsi amphoralara aittir; arada seyrek de
olsa çatı kiremiti parçaları mevcuttur. Elde edilen amphoralar
arasındaki örnekler iki ana gruba ayrılmaktadır. Bunlardan esas yoğun
olan grup, FGT sektöründe M.ö. 4. yüzyıl yerleşmesinin sona erişi
ardından kurulan seramik fırınının malzemesi arasında görülen "mantar
ağızlı Samos tipi" amphoraların oluşturduğu gruptur. İkinci grup ise
Klazomenai'nin M.ö. 4. yüzyılda yerel olarak ürettiği plastik bandlı
amphora parçalarıdır. Söz konusu örnekler tarih olarak muhtemelen M.ö.
4. yüzyıl sonuna ya da 3. yüzyılın ilk yarısına verilmelidirler. Bu
alandan elde edilen parçalar arasında kötü pişmiş ve bozulmuş örnekler
sayıca fazla değildir. Ancak söz konusu bu yoğun seramik grubunun
Karantina adasının bu kesiminde varlığı bilinen seramik fırınlarına
yakın oluşu, bunların da yakındaki benzer bir fırının ürünleri
olabileceği varsayımını akla getirmektedir.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




ZEYTİNYAĞI İŞLİKLERİ

1992-1998 yılları arasında
yürütülen kazı çalışmaları sırasında Hamdi Balaban Tarlası mevkiinde
M.ö. 6. yüzyıla tarihlenen, Anadolu’da bilinenler arasında en eski
zeytinyağı üretim tesislerinden birisi açığa çıkarılmıştır. Anadolu'da
paleobotanik ve arkeolojik açılardan henüz ayrıntılı araştırmalar
yapılmamış olmakla birlikte, bu topraklarda da zeytin ve zeytinyağı
üretimi kuşkusuz geriye, çok daha eski tarihlere gitmektedir. Tarih
öncesi dönemlere ait yerleşmelerde, zeytinyağı üretiminde kullanılmış
olabileceği sanılan araçlar bulunmuştur. Bu merkezlerde, karbonlaşmış
zeytin çekirdekleri, zeytin meyvesinin içerdiği su ve işlemi
kolaylaştırmak için kullanılan sıcak su ile karışmış durumdaki
zeytinyağını ayrıştırmaya yönelik toprak kaplar, zeytin tanelerini
ezmeye yarayabilecek küçük el havanları veya öğütme taşı şeklindeki
araçlar açığa çıkarılmıştır. Ancak, bütün bu buluntular taşınabilir
niteliktedirler ve öngörülen yerde kurulmuş, sürekli yağ üretimi yapan
özelliklerde ve büyük kapasitedeki üretimleri amaçlayan bir işlikten
çok, evlerde ailenin yağ gereksinimini karşılamaya yönelik sınırlı
ölçeklerdeki üretimlere işaret etmektedirler.

Anadolu
arkeolojisinde bugüne kadar incelenmiş ve büyük ölçeklerde üretim
yapabilir nitelikteki zeytinyağı üretim tesisleri en erken Roma ve
Bizans dönemlerine tarihlenmektedir. Muğla Üniversitesi öğretim üyesi
Adnan Diler’in Akdeniz bölgesinde yaptığı yüzey araştırmaları, bu
konudaki ilk ve öncü çalışmalar olma özelliğini taşımaktadır. Kazı
yapmaksızın, yüzeyden derlediği buluntular üzerinde incelemelerini
sürdüren araştırmacı, işliklere ait tarihleyici nitelikteki küçük
buluntulara ulaşamadığı için, incelediklerini ancak Anadolu dışındaki
merkezlerde açığa çıkarılan örneklerle karşılaştırmalar yaparak ve eski
kaynakların verdiği bilgilere dayanarak tarihlemektedir. Klazomenai
işliği ise içinde kendi dönemine ait küçük buluntularla birlikte açığa
çıkarılmıştır. Bu buluntuların bize verdiği tarihlere göre Urla’da
kazısı yapılmakta olan işlik M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısında kurulmuştur.
Bu işlik yüzyılın ortasında, Perslerin Lydia ile birlikte İyon
kentlerini de ele geçirdikleri dönemde terk edilmiş, yüzyılın son
dörtlüğü içinde ise, yeni düzenlemelerle tekrar kullanılmıştır. Tüm
yerleşmede de izlenebildiği gibi, bu tesis M.ö. 500 dolaylarında, İyonya
ayaklanması sırasında bir daha terkedilmiş ve daha sonra
kullanılmamıştır. M.ö. 4. yüzyılda işliğin bulunduğu alan üzerine inşa
edilen büyük bir yapı için gerekli tesviye çalışmaları sırasında, kaya
içine oyularak yapılan tesisin içi doldurulmuş, üzeri örtülmüş ve kayaya
oyulmuş alt yapısı bu şekilde günümüze kadar korunup gelmiştir.
Klazomenai zeytinyağı üretim işliği, bir yandan Anadolu’da yürütülen
bilimsel kazılarda, bütün alt yapı elemanları ile birlikte açığa
çıkarılan ilk örnek, diğer bir yandan da zeytinyağı üretimi yapan,
fabrika niteliğine ulaşmış işliklerin Anadolu’da ele geçen en eski
örneği olma özelliklerini taşımaktadır.

İŞLİĞİN KAZISI

Hamdi Balaban tarlasındaki bu işliğin üretim
bölümü ve batıdaki depo (depo 2) 1992-1994 yılları arasında açığa
çıkarılmıştır. 1995 ve 1996 yıllarında üretim bölümünün kuzeyine bitişik
depo (depo 1) ve batıdaki açık alanda yer alan iki kuyu kazılmış, 1997
yılı çalışmaları ile de üretim bölümünün kısmen komşu üzüm bağı içinde
kalan güney sınırının açılmasına çalışılmıştır.

İşliğin
merkezi durumundaki üretim bölümü, anakayanın yontularak
derinleştirilmesi ile elde edilmiş, içine batıdaki açık alandan bir
basamak merdiven ile inilen, düzensiz şekilli bir dörtgen mekandır. Bu
mekan içinde, yine anakayanın oyulması ile elde edilmiş, çeşitli
derinlik ve şekillerde – dolayısı ile çeşitli işlevlere sahip – onbeş
çukur saptanmıştır. Çukurların işlevleri gözönünde tutulduğunda, sayının
çokluğu ve aynı işlevi görebilecek, ancak zeytinyağı üretim işliğinde
bir tane olması gereken bir araç için birden fazla altyapı oluşturulmuş
olması, bu işlikte iki değişik sistemin bulunduğu izlenimini
uyandırmıştır. Bu izlenimden yola çıkılarak çukurların doldurulmasında
kullanılan malzemenin niteliği ile içerdiği seramik gibi küçük
buluntular ayrıntılı bir şekilde incelenmiş ve çukurların tümünün aynı
anda doldurulmadığı ortaya çıkmıştır. Böylece de işlikte iki kullanım
evresinin varlığı saptanmıştır [resim 10-01].

1. Evre

1. Evre işliğinin üretim bölümü planında mavi renkle vurgulanan ve 1, 2,
3 ve 4 sayıları ile belirtilen çukurların işliğin 1. evresine ait
olduklar anlaşılmaktadır. Her üç çukur da M.ö. 6. yüzyıl içersinde
doldurulmuş, diğer bir deyimle kullanımdan çıkarılmışlardır. İçlerinde
dolgu malzemesi olarak kullanılan anakaya yongaları, 2. evre
çukurlarının oyulması sırasında açığa çıkmış ve bunların bir kısmı ile
bu üç çukur doldurulmuştur.

İlk evreye ait çukurlar
arasında 2 no. ile belirtilmiş olanı, baskı kolunun (prelum) uç kısmının
(lingula) dayandığı ahşap dikmelerin (arbores) yerleştirilmesi için
oyulmuştur. Çukurun karşılıklı her iki yan duvarına yatay olarak oyulmuş
oluklara yerleştirilen kalasların baskı kolu ucunun dayandığı dikmelere
bağlanması ile, baskı sırasında yukarıya doğru çekilmeye zorlanan
dikmelerin yuvalarından çıkması önlenmiş olmaktadır. Dikmeler için
açılmış çukurun dar olmasına bakıldığında, bu presde tek parçalı, düz
bir baskı kolunun kullanıldığı anlaşılmaktadır. Doğu Akdeniz havzasında,
İsrail ve Kıbrıs'daki benzer işliklerde baskı kolunun ucu, taştan özel
olarak yontulmuş dikmelerdeki yarıklara veya dayanıklı taş duvarlar
içine açılmış özel yuvalara sokulurken, Klazomenai işliğinde ahşap dikme
kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bunun iki nedeni vardır:

a)
Klazomenai’de bütün dönemlerde, yapıların temel ve temel üstü kısımları
taş, duvarlar ise 40-50 santimetre yükseklikteki temel üstü üzerine,
yaklaşık olarak 40 santimetre genişlikteki kerpiçler ile inşa
edilmiştir. Güneşte kurutulmuş tuğla olarak da nitelendirilen kerpiçin
gevrek, kolay dağılabilir ve hafif yapısı, baskı kolunun ucu için
yeterli sağlamlıkta bir dayanak noktası oluşturmamaktadır.
b) Urla
dolaylarının yerli taşı olan marn ve kireç taşı kayalarının bir yandan
kolayca aşınabilir yumuşaklıktaki yapıları, diğer bir yandan da büyük
blokların elde edilmesine veya ayrıntılı bir şekilde işlenmesine olanak
vermeyecek nitelikte gevrek ve ince tabakalar halinde ele geçmeleri,
Klazomenai işliğinde dikmelerin ahşaptan yapılmaları zorunluluğunu
getirmiştir.

Baskı kolu ucunun desteklendiği dikmeler
için oyulmuş çukurun, işliğin güney-doğu köşesine yakın oluşu, baskı
kolunun doğuya doğru uzatıldığını ve dolayısı ile baskı tezgahının da
dikmelerin doğusuna yerleştirildiğini göstermektedir. Dikmeler için
açılmış yuvanın hemen doğusunda, 1. Evre planında 3 no. ile tanıtılan ve
anakayanın içine düzgün bir şekilde oyulmuş kazan şekilli çukur,
presleme sırasında tezgahtan aşağıya sızan, su ile karışık durumdaki
yağı yakalamayı amaçlamaktadır. 2. kullanım evresine ait pres tezgahının
altında da kayaya oyulmuş benzer şekilli iki çukur bulunmaktadır [resim
10-02].

Baskı tezgahının şeklinin nasıl olduğunu
belirlemeye yarayacak veriler ele geçmemiştir. Ancak, bu tezgahın baskı
sırasında alta sızan yağı yakalamaya yarayan 3 no.lu çukuru ortalayacak
şekilde yerleştirilmiş, küçük boyutlu ve altının boş olduğu
varsayılmalıdır. Bugün Boston, Museum of Fine Arts’da korunmakta olan,
M.ö. 6. yüzyılın sonlarına tarihlenen, Attika‘da üretilmiş ve skyphos
adı verilen bir içki kabı üzerindeki sahnede [resim 10-03] konu olarak
zeytinyağı üretimi seçilmiştir. Buradaki baskı tezgahının oluklu
tablası, masaya benzer dört ayaklı bir altyapı üzerinde durmaktadır.
Masa şekilli bu tezgahın altının boş olduğu, ayaklar arasına çizilmiş
bir kaz figürü ile de vurgulanmıştır. Boston vazosu ile Klazomenai
işliğinin birbirlerine yakın tarihleri gözönünde tutulduğunda, işliğinin
1. evresi için de bu vazo üzerinde görülen masa şekilli baskı
tezgahının bir benzeri düşünülmelidir.

Değirmende ezilip
püre kıvamına getirilen zeytin hamurunun doldurulduğu keçi kılından
yapılmış yassı torbaların baskı tezgahında üstüste dizilip, bunların
üzerine baskı kolu aracılığı ile basınç uygulanması sonucunda açığa
çıkan yağ ve su karışımın ayrıştırılması işlemi, bu sisteme en yakın
eleman olan 4 no.lu çukurda gerçekleştirilmiş olmalıdır. Çevresine göre
70 santimetre kadar derin olan bu çukura yerleştirilmiş bir kabın
(günümüzde üreticiler arasındaki adı polima) içine baskı tezgahından
gelen oluk şeklindeki bir araç ile yağ-su karışımı sıvı akıtılmaktadır.
Karışım bu kabın içinde beklerken zeytinyağı ve kara su olarak
birbirinden ayrılmaktadır. Boston Attika skyphosu üzerinde tasvir edilen
baskı düzeneğinde, tezgah tablası üzerinde toplanan yağ-su karışımı
sıvı bir oluk aracılığı ile krater adı verilen büyük bir kap içine
akıtılmaktadır. Buradaki dinlenme sırasında doğası gereği üstte kalan
yağ, kepçelerle veya benzeri gereçlerle başka kaplara aktarılmaktadır.


Bu işlemlerin ardından, yağın içinde kısmen kalmış olan suyu ve
presleme sırasında kıl torbalardan kaçıp yağa karışan küçük zeytin
parçacıklarından oluşan posayı temizleme işlemi yapılmış olmalıdır.
Bugünkü işliklerde de hala kullanılan ve süzgü adı ile tanınan basit bir
düzeneğin kökü kuşkusuz eski çağlara gitmektedir. Bu kap, dibine yakın
bölümünde, birbirinden farklı seviyelerde iki musluğu (akıtıcıları) olan
bir kaptır. Temizlenmesi istenen yağ, üzerine sıcak su eklenerek bu
kabın içinde bekletilir ve bir süre sonra alttaki musluk açılarak dibe
çökmüş olan su ve tortu temiz yağ gelinceye kadar akıtılır. Bugünkü
zeytinyağı işliklerinde halen kullanılan basit zeytinyağı süzgüleri
metalden yapılmışlardır. Ancak, Urla’nın Zeytineli köyünde ve
Karaburun'un Sarpıncık köyünde, terkedilmiş iki işlikte topraktan
yapılmış bir yağ süzgüsü görülmektedir [resim 10-04]. Suyun ve posanın
akıtılması işleminden sonra süzgü kabının içinde temizlenmiş olarak
kalan yağ, esas depolanacağı küp (pithos) gibi büyük kaplara
boşaltılmaktadır. Klazomenai zeytinyağı işliğinin kuzey duvarına bitişik
deposunda bu pithos’lardan bir tanesi anakayaya oyulmuş bir çukur içine
yerleştirilmiş olarak günümüze kadar korunup gelebilmiştir.


Klazomenai işliğinin her iki evresine ait tüm elemanlar arasında,
zeytin tanelerinin hamur haline getirilmesi için gerekli bir tek düzenek
belirlenebilmektedir. 1. ve 2. evre planlarında 1 no. ile tanımlanan
çukur, Ertan İplikçi tarafından yapılan rekonstrüksiyon çiziminde [resim
10-05] görüldüğü gibi yuvarlak bir havuz içinde dönen geniş taş
tamburlu değirmen olarak tamamlanmıştır. İsrail’de kazısı yapılan antik
çağ zeytinyağı üretim işliklerinde ele geçen buluntular, zeytinin hamur
haline getirilmesinde taş merdanelerin de kullanılmış olduğunu
göstermektedir. Bu örneklerde, dikdörtgen bir havuz içine dökülen
zeytinlerin üzerinde bir taş merdane ileri geri hareket ettirilerek,
preslenebilecek kıvamdaki hamurun elde edildiği belirlenmiştir.
Klazomenai işliğinin kazısı sırasında, 1. evre deposunun dolgusu içinde
böyle bir merdaneye ait olabilecek, sert taştan yontulmuş, silindir
şekilli ve ekseni boydan boya delinmiş bir tambur ele geçmiştir. Ancak
işlikte, içinde bu merdane ile çalışılabilecek, İsrail örneklerinin
benzeri bir havuz yoktur. Eldeki verilere göre, işliğin her iki
evresinde de aynı zeytin kırma değirmeninin kullanılmış olduğu varsayımı
ağırlık kazanmaktadır.

2. Evre
M.ö. 600 yılları
dolaylarında kullanılmaya başlanan ve büyük olasılıkla M.ö. 546'da
Perslerin İonia'yı işgalleri sırasında terk edilen Klazomenai işliğinin,
yaklaşık yirmi yıl sonra tekrar çalışır duruma getirildiği
anlaşılmaktadır. Yeni evrede de işlik olarak aynı mekan kullanılmış,
ancak pres ve polima'da bir yandan üretim kapasitesini arttırmaya, diğer
bir yandan da daha ileri tekniklerin kullanılmasına yönelik yenilikler
getirilmiştir [resim 10-06].

Birinci evrenin polima
kabının yer aldığı 4 no.lu çukur doldurulmuş, yeni üç gözlü polima için
13, 14 ve 15 no.lu kuyular açılmıştır. 13 ve 14 no.lu kuyular dibe yakın
açılan bir delik ile birbirine bitiştirilmiştir [resim 10-07]. Bu
bileşik kaplar esasına dayanan modern bir tekniktir. Presten gelen yağ
ile karasu karışımı sıvı 13 no.lu kuyuya boşalmakta, bu kuyuda
zeytinyağı doğası gereği üste çıkmaktadır. Karasu ve tortu ise dibe
çökmekte, kuyu doldukça da dipteki delikten 14 no.lu kuyuya geçmektedir.
Böylece 13 no.lu kuyunun üstünde biriken zeytinyağı, uygun kepçe veya
taslarla 15 no.lu kuyuya aktarılmakta ve burada dinlenmeye
bırakılmaktadır. Bugün kullanılan birçok zeytinyağı işliğinde yağın
ayrıştırılması işlemi üç gözlü polima'larda yapılmaktadır. İsrail ve
Kıbrıs'ta yapılan kazılarda ve araştırmalarda belirlenen eski çağa ait
ve Klazomenai işliği ile çağdaş zeytinyağı üretim işliklerinde üç gözlü
polima'ya rastlanmamaktadır. Oralardaki işliklerde presden gelen sıvı,
pres tablasının altında yer alan basit ve tek gözden oluşan bir kuyuda
veya toprak bir kap içinde bekletilerek ayrıştırılmakta ve bu kuyu veya
kap doldukça, yağın alınması ve alt kesimde biriken karasu ile tortunun
boşaltılması için işleme ara vermek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.


Klazomenai işliğinde ise 13 ve 14 no.lu kuyuları dipten
birleştiren delik aracılığı ile 14 no.lu kuyuya geçen karasu ve tortu,
bu kuyudan boşaltılarak işleme ara vermeden sürekli çalışma olanağı
yaratılmıştır. Bu özellik, İonia'da doğanın yoğun gözlenmesi sonucu elde
edilen bilgi birikimi ve hidrolik biliminin ulaştığı düzeyi de
yansıtmaktadır. İonialı doğa araştırıcısı, geometri alanında ünlenmiş,
M.ö. 585 yılının 25 Mayıs günü meydana gelen güneş tutulmasını önceden
haber veren ve adı dünyanın yedi bilgesi arasında anılan, ancak
hemşehrileri tarafından günlük hayattaki beceriksizliği ile alay edilen
Miletoslu filozof Thales'in M.ö. 6. yüzyılın başlarındaki bir yılda
meteorolojik verilere ve zeytin ağaçlarına bakarak, o yıl ürünün çok bol
olacağını önceden belirlediği söylenmektedir. Bu belirleme üzerine
hasat zamanından önce yöresindeki bütün zeytinyağı işliklerini ucuz
fiyatlara kiraladığı ve hasat döneminde ortaya çıkan gereksinim
sırasında da işlikleri pahalı fiyatlara devrettiği anlatılmaktadır. Bu
öyküden, o günlerde İonia'da yaşayan araştırıcıların, elde ettikleri
teorik bilgileri uygulama alanlarına soktukları sonucu çıkmaktadır. Daha
eski bir örneğine rastlamadığımız, bileşik kaplar esasına göre
düzenlenmiş üç gözlü polima'nın M.ö. 6. yüzyılda Klazomenai'deki bir
işlikte birdenbire karşımıza çıkması da, o tarihlerdeki teorik bilgi
birikiminin uygulama alanına sokulmuş olması ile açıklanabilir.


2. evre işliğinde diğer bir yenilik de pres tesisinin
büyütülmesidir. İşliğin güney sınırına paralel olarak kazılmış 6 no.lu
çukura, baskı kolu ucunun dayandırıldığı ağaç dikmeler oturtulmuştur.
Çukurun oldukça geniş olması iki ağaç dikme arasının da geniş
tutulduğuna ve dolayısı ile de baskı kolu ucunun çatallı olduğuna işaret
etmektedir. Yuvarlak baskı tablası, 7, 8 ve 9 no.lu oyuklara
yerleştirilmiş geniş ağaç kütükler üzerine dengeli bir şekilde
oturtulmuş olmalıdır. Baskı tablasının altına denk gelecek şekilde
açılmış 10 ve 11 no.lu, kazana benzer iki kuyucuk, ahşap baskı
tablasından sızan yağı toplamak için açılmıştır. Kenarları yükseltilmiş
ahşap baskı tablası üzerine üstüste dizilen kıl torbalar içindeki zeytin
hamurundan süzülen yağ ve karasu, uzun bir oluk aracılığı ile
polima'ya, ayrıştırma işleminin başladığı 13 no.lu kuyuya
akıtılmaktaydı.

2. evrede, ucu çatallı ve yaklaşık on
metre uzunluğundaki baskı kolunu, zeytin hamuru doldurulmuş kıl
torbaların tabla üzerine istiflenmesi sırasında yukarıya kaldırmak,
baskı sırasında da aşağıya indirmek için, işliğe bir bucurgat
yerleştirilmiştir. Plan üzerinde 1 no. ile belirtilen değirmenin
doğusunda kayaya oyulmuş 12 no.lu dikdörtgen şekilli çukur, bu düzenek
için öngörülmüştür. Çukurun tabanı üzerindeki kare şekilli dört yuva ve
çukurun yan yüzlerine oyulmuş ve buraya yerleştirilen düzeneğin yerinden
çıkmamasını sağlayan oluklar iyi korunmuştur. Baskı kolunun tam altına
değil de, yan tarafa yerleştirilen, ikişerli olarak çapraz çakılmış dört
ayaktan ve bir ahşap tamburdan oluşan bucurgata bağlı halat, işliğin
tavanındaki bir kalasa bağlı ve baskı kolunun tam üzerine gelen bir
makara aracılığı ile kolu sağa sola kaydırmadan yukarıya kaldırıyor
olmalıdır [resim 10-08].Torbalar üzerine basınç uygulanmak istendiğinde
ise, baskı koluna bağlı halat yerde duran bir taş ağırlık üzerindeki ve
tavandaki makaralardan geçirilerek bucurgatın tamburuna bağlanmaktadır.
Bu durumda bucurgat döndürüldüğünde, gerilen ip tavandaki ve
ağırlığından dolayı taşın üzerindeki makaralardan kayarak baskı kolunu
aşağıya çekmekte, böylece de torbalar şıkışmakta ve yağ-su karışımı sıvı
baskı tablası üzerine süzülmektedir.

Klazomenai
zeytinyağı işliğinin her iki evresinde de kullanıldığı sanılan zeytin
kırma değirmeninin yapısı da zeytinyağı teknolojisinin eski çağdaki
gelişimi içinde bir yeniliktir. Bir mil etrafında dönen silindir şekilli
taşlardan oluşan zeytin kırma değirmenleri İsrail ve Kıbrıs'ta çok geç
tarihlerde ortaya çıkmıştır. Klazomenai örneği ise bu tür değirmenlerin
İyonya'da M.ö. 6. yüzyılda kullanılmakta olduğunu kanıtlamaktadır.


Alt yapısının anakayaya oyulduğu Klazomenai işliğinin çatısı için
iki seçenek vardır. M.ö. 6. yüzyıl yerleşmesindeki diğer yapılara ve
buluntulara bakıldığında, o tarihlerde çatı örtüsü olarak kiremitin
henüz kullanılmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda yaygın olan çatı
örtüsünün düz, toprak dam olması gerekmektedir. Ancak, M.ö. 6. yüzyılın
ilk yıllarına tarihlenen, ev şeklindeki bir pişmiş toprak lahitin sazdan
yapılmış kırma çatıyı taklit eden kapağına göre o yıllarda yapılarda
düz toprak damların yanı sıra saz örtülü kırma çatılar da
kullanılmaktaydı. İşliğin restorasyon tasarımlarını hazırlayan Ertan
İplikçi, her iki çatı tipi için birer restorasyon önerisi hazırlamıştır
[resim 10-09, 10-13].

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




Depolar

İşliğe kuzeyden bitişen 5 no.lu mekan her iki
evrede de depo olarak kullanılmıştır. İlk evrede yağın pithos adı
verilen büyük küplerde saklandığı, anakayadan oluşan taban içine
kazılmış çukura yerleştirilmiş ve yerli yerinde korunarak günümüze kadar
gelmiş bir örnekten dolayı kesinlik kazanmıştır [resim 10-10]. İkinci
evrede pithos'un ve çevresindeki taş döşemenin üzeri örtülmüş ve üzeri
kil ile sıvanarak yeni bir döşeme yaratılmıştır.

Bu
ikinci evre döşemesi üzerinde, depolama işinde pithos kullanıldığına
işaret edebilecek bir veri ele geçmemiştir. M.ö. 4. yüzyılda bu bölgede
inşa edilen anıtsal yapının avlusundaki büyük kuyunun açılması sırasında
deponun büyük bir bölümü yok olmuştur. İşliğin batısında anakaya
oyulmuş, 4 x 7,5 metre boyutlarında ve 1,8 metre derinliğinde, güneydeki
kayaya oyulmuş merdivenlerle içine inilen 17. no.lu mekan da depo
olarak kullanılmış olmalıdır [resim 10-11]. Dibine kadar kazılan küçük
bir bölümde, burada pithos türü depolama kaplarının kullanıldığına
işaret edecek veriler ele geçmemiştir. Bu mekanda hem depo hem de taşıma
kabı olarak kullanılan amphoraların istiflendiği düşünülebilir.
Klazomenai ve Zeytinyağı Ticareti
Klazomenai'de Hamdi Balaban
Tarlasında açığa çıkarılan ve geliştirilmiş 2. evresi M.ö. 6. yüzyıl
ikinci yarısına tarihlenen zeytinyağı işliğinden başka, yine aynı döneme
tarihlenen iki işlik daha belirlenmiştir. İleride yapılacak
araştırmalar ile bu sayı artacak gibi görünmektedir. Bu üç işlik,
Klazomenai'nin M.ö. 6. yüzyılın ikinci yarısında zeytinyağı üretiminde
büyük bir atılım yaptığını göstermektedir. İşliğin küçük kapasiteli 1.
evresinde üretim kentin ve yakın çevresinin gereksinimi karşılamaya
yönelik iken, 2. evrede dış satış önem kazanmış gibi görülmektedir.
Klazomenaililer sıvı ürünler için kendilerine özgü depo kabı olan kuşak
bezemeli amphoralar üretmişler ve bunları şarap ile zeytinyağının
depolanmasında ve taşınmasında kullanmışlardır. Klazomenai'de kazı
sonucu açığa çıkan amphoraların bir çoğunun boyun veya omuzlarında
zeytinyağı üretimini yapan kişiyi / firmayı ya da ihracatı yapan kişiyi /
firmayı tanıtan harfler, semboller bulunmaktadır [resim 10-12]. Marka
denebilecek bu tür işaretler M.ö. 5. ve 4. yüzyıllarda gelişmiş,
üretimin yapıldığı merkez, üreticinin ve hangi yönetici döneminde
yapıldığını belirleyen isimler ve resim şeklindeki armalar içermeye
başlamıştır.

Bu tür ambalaj kaplarının M.ö. 6. yüzyılın
ikinci yarısında hem Klazomenai'de hem de deniz aşırı ülkelerde çok
sayıda ele geçmesi, dış ticarete yönelik bu atılımın bir kanıtıdır.
Klazomenai, diğer İon kentleri ile birlikte Mısır'da Nil deltasında
Naukratis adlı bir ticaret merkezinin (emporion) kuruluşuna, ayrıca
Miletos ile birlikte Karadeniz'in tüm sahillerine yayılan İon
kolonilerinin kuruluşlarına katılmıştır. Klazomenai işliklerindeki
sürekli üretime yönelik teknolojik yenileştirme girişimlerine ve
Klazomenaililerin ilişki içinde oldukları merkezlerde bol sayıda ele
geçen Klazomenai'ye özgü depo amphoralarına bakıldığında, Klazomenai'nin
M.ö. 6. yüzyılın 2. yarısında zeytinyağı üretiminde ve dış satışında o
günkü dünya içinde önemli bir konuma ulaştığı anlaşılmaktadır.
M.Ö. 6. YÜZYIL DEMİRCİ İŞLİĞİ
M.Ö. 6. yüzyıl zeytinyağı işliği ve
işliğe bağlı depo yapısının kuzeyinde kalan alanın işlevini anlamak
amacıyla 1999 yılında bu bölgede yapılan çalışmalar, Klazomenai’de
arkaik döneme ait yeni bir işliğin varlığını ortaya koymuştur [resim
13-01]. Anakaya içine kazılmış çukurlar, şekillendirilmiş kısımlardan
elde edilen veriler ve küçük buluntular yardımıyla bu yapının zeytinyağı
üretim işliği ile çağdaş bir demirci işliği olduğu anlaşılmıştır.
İşlik, çifte kanal olarak adlandırılan atık su kanalının hemen güneyinde
ve ona bitişik olarak yer almaktadır. Çifte kanal, demirci işliğini
kuzeyde diagonal olarak sınırlandırmaktadır. Bu bakımdan işlik, düzgün
bir plana sahip değildir. Yapıya ait duvarlar kerpiçten inşa edilmiş,
üstü ise düz toprak dam ile örtülmüş olmalıdır.

Bu alanda
yapılan çalışmalarda, anakayaya içine oyulmuş iki derin çukur ile tekne
biçiminde sığ çukurlar ortaya çıkarılmıştır. Bu çukurların içinden yoğun
olarak, arkaik döneme ait günlük kullanım ve depolama kaplarının
parçaları ele geçmiştir. Bunun yanında, çukurların biri içinden demirden
imal edilmiş ve ucu tarak şeklinde biçimlendirilmiş parça, işlikteki
üretimin türü ile ilgili olmalıdır. Çukurların işlevlerini anlamak
mümkün olmamakla birlikte, su depolamak için kullanılmış olabilirler.


Tekne biçimindeki dikdörtgen planlı iki sığ çukurun birer kısa kenarı
ortada, ucu açık bir kanal şeklini almaktadır. Bu çukurlarda yapılan
çalışmalar sırasında kesitte görülen yoğun kil ve aradaki karbonlaşmış
odun kömürü parçaları, kül ve yanık kil tabakaları, bunların demirci
ocaklarının oturduğu zemin için hazırlanmış olduğunu ortaya koymaktadır.
Kısa kenarlarının ortasında bulunan kanalların ise, ocağa hava vermek
için kullanılan körüklere ait oldukları düşünülmektedir.

Ocak
çukurlarına yakın bir kesimde, ana kaya yüzeyinin çok iyi düzeltildiği
bir kısımda, “V” şeklinde kesite sahip 70 cm. uzunluğunda, 7 cm.
derinliğinde bir oluk bulunmuştur. Bu oluğun işlevi kesin olarak
anlaşılamamakla birlikte, işlikte üretilen bir tür malzemeye şekil
vermek amacıyla hazırlanmış olabilir.

1995 yılında G 26
kuyusunun (M.ö. 4. yüzyıl kuyusu) hemen kuzey kenarında dolgu içinde
yapılan kazı çalışması sırasında çifte kanal olarak adlandırılan bir
atık su kanalı sistemi ortaya çıkarılmıştır. Kanalların kesitine
bakıldığında, bunların üstlerinin taş levhalarla kapatılmış olduğu
anlaşılmaktadır. 1999 yılı çalışmalarında, 1995 yılında ortaya çıkarılan
çifte kanalın kuzey-batıya uzanan devamı açığa çıkarılmıştır. Bu
durumda, çifte kanalın hem batıya hem de doğuya doğru devam etmekte
olduğu belirlenmiştir. Açma içindeki dolgudan çok sayıda arkaik dönem
seramik parçaları ile birlikte demir cürufları da ele geçmiştir. Bazı
kesimlerde ise, yanık, küllü-killi toprak ve karbon parçaları yoğun
olarak gözlenmiştir.

Ana kaya üzerine işlenmiş çukur ve
oyukların dışında bu işliğin işlevini anlamaya yönelik, belki de en
anlamlı öğelerden biri, ocak çukurlarının yanında yer alan, üst ve yan
köşeleri yuvarlatılmış, 25 cm. yükseklikteki taş blok olmalıdır.
Anakayaya oyulmuş bir yuva içine oturtulmuş taşın cinsi ana kayaya göre
daha sert olmakla birlikte üzeri sürekli dövme işleminin etkisi ile
aşınmıştır. Eskiçağ metalurjisi uzmanı Doç.Dr. Ünsal Yalçın’ın verdiği
bilgiler ışığında, taş bloğunun içine yerleştirildiği anakayaya oyulmuş
yuvanın içi kazılmış ve çıkarılan toprak dolguda kalan küçük demir
kıymıkları ve tozları mıknatıs yardımıyla toplanmıştır. Yoğun olarak ele
geçen kıymıkların, demirin dövülmesi sırasında kopan ve çevreye
sıçrayan parçacıklar oldukları anlaşılmıştır. Bu bilgiler ışığında taş
bloğunun bir örs gibi kullanılmış olduğunu ortaya çıkmaktadır.


Tarım toprağından itibaren görülmeye başlayan, özellikle ana kaya
üzerinden ve çifte kanalın dolgusu içinden yoğunlaşarak gelen yoğun
demirci cüruflarıı, yine dolgu içinden gelen killi, karbon parçalı ve
yanık tabakalar, anakayaya oyunmuş bir yuva içine oturtulmuş örs işlevi
gören taş blok ve çevresinden toplanan demir kıymıkları, demirci
ocakları için açılmış sığ yuvalar, tabakadan gelen bir demir çivi ve
çukurlardan biri içinde ele geçen tarak şekilli demir alt parçası, bu
mekanın bir demirci işliğine ait olduğunu göstermektedir.


Zeytinyağı işliği ile depoları ve bunların hemen kuzey bitişiğinde
ortaya çıkarılan demirci işliği, bunların batısındaki M.ö. 6. yüzyıla
ait iki su kuyusu ve bu birimlerin kuzeyinden geçen kuzey-batı,
güney-doğu doğrultusundaki çifte kanal, M.ö. 6. yüzyılda organize
edilmiş bir sanayi mahallesi ve burada çalışan küçük, birbirine komşu,
değişik ürünler üreten işliklerin varlığını göstermektedir. Çifte
kanal, buradaki işliklerin atık sularını, işliklerin doğusundaki
güney-kuzey doğrultulu büyük kanala akıtmaya yönelik bir sistemdir.


Yine, işliklerin batısında, 1999 yılında yapılan çalışmalarda geniş
açık bir alan belirlenmiştir. Bu alan, arkaik dönem işlikleri arasında
ortak kullanım için bırakılmıştır ve büyük olasılıkla pazar yeri olarak
da kullanılmış olmalıdır.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




NEKROPOLİS ALANLARI
Klazomenai’nin çoğu geç geometrik ve arkaik
döneme tarihlenen nekropolis alanları belirlenmiştir. Nekropolislerin
kentin tüm çevresine dağılmış ve çoğu durumda eş zamanlı olarak
kullanılmış olmaları, dönemin soylara ayrılmış toplumunda, her soyun
ölülerini ayrı yerlere gömdüklerini düşündürmektedir. Doğuda Kalabak
mevkii ve DSİ Kanalı Nekropolis'leri, güneybatıda Yıldız Tepe
Nekropolisi ve Cankurtaran Tepe yakınlarındaki Monastirakia
Nekropolis'i, batıda ise Akpınar Nekropolis'i yer almaktadır [resim
01-06]. Ayrıca 20. yüzyıl başındaki kaynaklarda Urla-İskele yolu doğu
kısmında, ‘Kamani’ Mevkii'nde bulunan lahitlerden bahsedilmektedir (Urla
ilçesinin doğusunda yer alan Kamanlı mevkii, isim benzerliğine rağmen,
farklı konumdadır ve yüzey buluntuları burada bir nekropolis'e işaret
etmemektedir). Bunların dışında ise çevredeki bir çok tepe üzerinde yer
alan ve tahrip edilmiş tümülüslerin bulundukları noktalar da gömü
alanları olarak kullanılmıştır.
Akpınar Nekropolisi
1995 yılında 3. Derece Sit Alanında kontrollu
temel kazıları sırasında yeri tespit edilebilen ve kazısı sürmekte olan
Akpınar Nekropolis'i arkaik dönemde Klazomenai halkının ölü gömme
gelenekleri üzerine ayrıntılı bilgiler vermektedir. Nekropolis alanında
dağınık olarak ele geçen geometrik dönem seramiği, burasının aslında
erken bir dönemde de kullanıldığına işaret etmektedir. Ancak M.ö. 7.
yüzyıl ortalarında yapılan köklü düzenleme ve tesviyeler, erken
mezarlara ait izleri ortadan kaldırmıştır. Bu yıllarda tüm nekropolis
alanı, yakınından geçen derenin kumu kullanılarak düzeltilmiş ve yakın
aralıklarla kremasyon/yakma gömüler yapılmıştır [resim 11-07]. İthal
Korinth seramiğini de içeren buluntulara göre yaklaşık M.ö. 650-630
yılları arasındaki ilk kremasyonlar döneminde, yakma işlemi sonrasında
mezarlar dikdörtgen plan veren kuru taş duvarlarla sınırlandırılmış ve
üzerleri toprakla örtülmüştür. Böylece dikdörtgen planlı küçük birer
tümülüs haline gelen mezar bölmeleri arasında gezinme koridorları
(diadromos) bırakılmıştır [resim 11-02]. Kremasyon işlemleri hafifçe
çukurlaştırılmış alanlarda gerçekleştirilmiş, şimdiye kadar elde edilen
verilere göre “kremasyon kuyusu” kullanılmamıştır. Ölü gömme töreninde
kullanılan ve kısmen yanmış olarak ele geçen yerli üretim skyphoslar
[resim 11-03], oinokhoeler, mutfak kapları, Korinth üretimi ve yerli
taklitlerini içeren parfüm kapları, hayvan şekilli plastik vazolar
[resim 11-04], elektron ve bronzdan yapılmış süs eşyaları, aşık
kemikleri başlıca ölü hediyeleridir.

Akpınar
Nekropolis'inin erken gömülerinin işaret ettiği bir yenilik ise yaban
keçisi stilinde bezenmiş seramiğin Kuzey İonia’da da, tıpkı Güney
İonia’daki benzerleri gibi, M.ö. 7. yüzyıl ortalarından itibaren
üretilmeye başladığını göstermesidir [resim 11-05]. Yüzyıl ortalarına
tarihlenen mezarlarda ele geçen vazolar üzerinde, hem form, hem de
bezeme sistemleri açısından bu türün gelişmiş bir stil dönemi ile
karşılaşılmaktadır. Bu veriler Kuzey İonia seramik sanatında yaban
keçisi stilinin şimdiye dek kabul edilenden daha erken bir tarihte
ortaya çıktığını göstermektedir.

Mezarlığın en erken
gömüleri arasındaki bir terrakotta lahit, aynı zamanda Klazomenai’de
açığa çıkarılan en erken lahit olmasıyla da dikkati çekmektedir [resim
11-06]. Birbirlerine kenetlerle birleştirilmiş iki ayrı lahitin
parçalarından oluşan bu gömü, içinde ele geçen Korinth seramiğine göre
M.ö. 630 yılı dolaylarına tarihlenmektedir. Bu yıllarda yetişkin
insanlar için kullanılan tek gömü biçimi olan kremasyonların yanısıra
birden ortaya çıkmış gibi görülen bu lahitin tarihi, aynı yıllarda
Klazomenai’lilerin Mısır serüvenlerinin başlamasıyla çakışmaktadır. Bu
erken lahitin ahşap bir sandığı taklit eden formu daha sonraki
dönemlerin klasik Klazomenai lahitlerinden farklı olsa da, Klazomenai’de
terrakotta lahit geleneğinin, şimdiye kadar kabul edilen tarihten en az
70-80 yıl kadar daha erken başladığını göstermektedir.


Nekropolis'in genel düzeninin oluşturulduğu ilk gömülerin ardından çok
sayıda yeni gömü yapıldığı anlaşılmaktadır. Mezarlıkta, M.ö. 6. yüzyıl
başlarına ait tek kremasyon gömüye karşın, terrakotta lahit içine
gömüler, plaka taşlarla sınırları belirtilmiş bir sandık mezar [resim
11-09], dikdörtgen formlu taş bir lahit ve amphora ya da pithos içine
gömüler çoğunluktadır. Yaklaşık M.ö. 620/600 yıllarına kadar gömülerin,
ilk gömüler için inşa edilmiş taş duvarlı bölmelerin içine ve ilk
kremasyon gömüleri bozmamaya özen gösterilerek yapıldığı
anlaşılmaktadır. Belki de her bölmeyi, saygı duyulan atanın yanıbaşında
gelişen birer aile mezarı olarak kabul etmek gerekecektir. İskelet
buluntuları üzerinde sürdürülmekte olan antropolojik incelemelerinin,
bölme içi gömülerin genetik ilişkileri konusunda veriler sağlayacağı
umulmaktadır.

İçinde kremasyon gömüye rastlanmayan
bölmelerde açığa çıkarılan en erken gömülerin M.ö. 7. yüzyılın sonlarına
ait oldukları belirlenmiştir.

M.ö. 620-600 yılları
arasında giderek yoğunlaşan terrakotta lahitler içine gömüler [resim
11-15], bir süre kremasyonlarla yanyana kullanılmıştır. M.ö.6. yüzyıl
başlarından itibaren ise kremasyon geleneğinin bir örnek dışında
terkedildiği ve yetişkinlerin gömülerinde lahitlerin ve pithos'ların
kullanıldığı görülmektedir. Bu gelenek farklılaşmasının etnik bir
değişimden çok, özellikle Mısır’la ilişkilerin artmasıyla ortaya çıkan
etkiden kaynaklandığı sanılmaktadır. Özellikle bazı lahitlerin apsisli
formu [resim 11-10], Mısır kültürünün izlerini yansıtmaktadır. Erken
tarihli lahitlerin formlarında standartlaşma izlenmemektedir. Basit
dikdörtgen prizma [resim 11-12], apsisli, küvet, ahşap sandık [resim
11-13], hatta ev biçiminde değişik formlar kullanılmıştır. Pervazlar
vurgulanmamıştır. Çoğunlukla lahitlerin yan yüzlerine yapılan rezerve
stildeki bitkisel ve hayvansal motifler, dönemin bezeli seramiğiyle
yakın bir ilişki içindedir. M.ö. 7. yüzyıl son onluğuna tarihlenen ev
biçimli bir lahitin kapağı da sazdan yapılmış kırma çatıyı taklit
etmektedir [resim 11-14]. Kapağın geniş yüzeyi üzerindeki, bir arabada
taşınan ölünün başında ağlayan ve onu yelpazeleyen kadınların tasvir
edildiği ekphora sahnesi, örnekleri bugüne ulaşmamış duvar resmi
sanatını hatırlatmaktadır.

En sık karşılaşılan seramik,
zaman içinde form ve bezeme şemasında değişiklerin izlendiği
kuşlu/bandlı/rozetli skyphoslardır. Cenaze törenlerindeki ziyafetle de
ilişkilendirilebilecek bu içki kaplarının [resim 11-21] yanı sıra başka
ölü hediyeleri de vardır. Halka gövdeli askoslara [resim 11-16] yaklaşık
M.ö. 630 tarihlerinden itibaren sıklıkla bebek mezarlarında
rastlanması, bunların biberon olarak kullanılmış olabileceklerini akla
getirmektedir. Korinth üretimi parfüm kapları diğer bir önemli buluntu
grubudur. Yerli üretim parfüm kapları arasında plastik vazolar [resim
11-22] ve bukkhero alabastronlar bulunmaktadır. Ağız ve boyun kısmı bir
kadın başı şeklinde işlenmiş koyu renk hamurlu bir aryballos [resim
11-19] ince işçiliğiyle ve bezeme üslubuyla, örnekleri günümüze
ulaşmamış olan metal kapların taklidi olabileceğini akla getirmektedir.
İki ayrı mezarda bulunan ve çok sayıda pişmiş toprak küçük elemanlardan
oluşan takımlar damaya benzer bir oyuna ait olmalıdırlar. M.ö. 7.
yüzyılın son çeyreğine tarihlenen bir gömünün hediyesi olarak bırakılan
demir tekerlekler, küçük çapları ile ölünün taşındığı bir araba ya da
savaş arabasına ait olmamalıdır.

M.ö. 6. yüzyıl başından
itibaren bir örnek dışında kremasyon geleneğinin terkedildiği, diğer
gömü biçimlerinin ise sürdüğü görülmektedir. Yetişkinler için sıklıkla
kullanılan lahitlerin yanısıra, zaman zaman pithos içinde gömülere de
rastlanmaktadır. Çocuklar ise küçük lahitler ve amphoralar içinde
gömülmüşlerdir. Tarihlenebilir mezarlar M.ö. 580-570 yıllarına kadar
izlenebilmektedir. Lahitlerin dikdörtgenleşen formları, ağız
pervazlarındaki genişleme eğilimi ve buralara çizilen basit motifler,
arkadan gelen dönemin klasik tipteki lahitlerine geçişin
habericisidirler. Bu dönemde nekropolisdeki bölme sisteminin, duvarların
üzerine ve peristasislere yerleştirilen gömülerle bozulmaya başladığı
izlenmektedir. Tek bir örnek, bu bozulmanın daha erken bir tarihte, M.ö.
geç 7. yüzyılda başladığına işaret etmektedir.

Ölü
hediyelerinin lahit veya pithosların içine bırakılması geleneği M.ö. 6.
yüzyılın ikinci dörtlüğünden itibaren terkedilmiştir. Bu nedenle,
aralarında figür bezemeli klasik tip Klazomenai lahitlerinin de
bulunduğu geç mezarları, buluntuları aracılığı ile tarihlemek mümkün
olamamaktadır. Pers istilası ardından, M.ö. 546 - 530/525 tarihleri
arasında kentteki yerleşim alanları, endüstri alanları ve diğer
nekropolis alanlarında gözlenen boşluk, Akpınar Nekropolis'inde de
belirlenmiştir. Akpınar Nekropolis'inde bu tarihler arasına
verilebilecek malzemeye rastlanmamaktadır. M.ö. 6. yüzyılın son
dörtlüğünde tekrar kullanılmaya başlanan bu nekropoliste gömü parselleri
geleneğinin tamamen unutulduğu anlaşılmaktadır. Geç arkaik gömüler
arasında amphoralar ve küçük lahitler içindeki bebek gömüleri
çoğunluktadır. Ölü hediyeleri arasında küçük kaseler, askoslar ve oyun
aracı olarak kullanılan aşık kemikleri bulunmaktadır.

İonia
ayaklanması sonrasında, kentle birlikte terkedilen Akpınar Nekropolis'i
M.ö. 5. yüzyıl boyunca kullanılmamıştır. Ancak M.ö. 4. yüzyıl
başlarından itibaren tekrar yeni gömülere sahne olan bu nekropolis
alanının kullanımı Hellenistik dönem başlarına kadar sürmüştür. Arkaik
döneme özgü geleneklerin terk edilerek, yalnızca inhumasyon gömülerin
yapıldığı bu döneme ait 50 gömüden ikisinin çatı kiremitleri ile
örtüldüğü izlenmiştir. Dönemin en sık rastlanan ölü hediyeleri arasında
firnisli kaseler, unguentarium'lar ve bir bronz ayna sayılabilir.
Sİ Kanalı Nekropolisi
Kentin doğusundaki Çayır Mevkii'nde bir su
kanalı açılması sırasında ortaya çıkarılan ve sınırlı kazılan DSI
nekropolis'i de, Akpınar nekropolis'i ile çağdaş kremasyonlar ve
bölmeler [resim 11-26] içermesiyle dikkati çekmektedir. Ancak burada
bölme sistemi Akpınar Nekropolıs'i kadar sistemli değildir ve bölmeler
arasındaki özenli peristasisler de izlenmemektedir. Bu nekropoliste M.ö.
630-580 arasındaki gömüler Akpınar Nekropolis'inde olduğu kadar sık
değildir [resim 11-27]. Akpınar Nekropolis'inde ortaya çıkan erken
lahitlere DSİ Nekropolis'inde rastlanılmaması, iki nekropolis arasındaki
önemli bir fark olarak ortaya çıkmaktadır [resim 11-28].

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




Kalabak Nekropolisi
Kalabak Mevkii'nin genişçe bir alanda dağınık
gömüler içerdiği anlaşılmaktadır. 1970 yılında İzmir Müzesi adına M.
Baran tarafından yapılan kurtarma kazısında, aralarında klasik tipteki
Klazomenai lahitlerinin erken ressamlarından Borelli Ressamı tarafından
bezenmiş bir lahitin de olduğu bir grup mezar bulunmuştur. 1989
yılındaki bir temel kazısı sırasında da aynı sanatçının yeni bir lahiti
açığa çıkarılmıştır. Bu alanda 1981 yılında yapılan sondaj
çalışmalarında açığa çıkan rozetli ve lotoslu skyphoslar ile yaban
keçisi stilindeki seramiğe göre [resim 11-30] M.ö. 6. yüzyıl ilk
yarısına tarihlenebilecek kremasyon mezarlar ve bir taş lahit ele
geçmiştir. Bunlardan birisine ait derin kremasyon kuyusu, başka
merkezlerde tanınan, ancak Klazomenai’de diğer nekropolis alanlarında
rastlanmayan bir uygulama olarak dikkati çekmektedir. Taş lahit içinde
bulunan altın saç spiralinin yanısıra, sert bir taştan yapılmış implant
diş [resim 11-31], tıp tarihi açısından anlmalıdır. Buna benzer diğer
bir implant diş Akpınar nekropolisinde açığa çıkarılmıştır.

Yıldıztepe Nekropolisi
Kentin
güneybatısında yer alan Yıldıztepe'nin güney yamaçlarında bulunan ve
bir urne kabı olduğu anlaşılan Protogeometrik amphora [resim 02-06],
Klazomenai’nin erken dönem nekropolis'inin yerini işaret ediyor gibi
görünmektedir. Tepenin kuzeybatı yamacında ise Akpınar Nekropolis'indeki
gibi herhangi bir mezarla doğrudan ilişkilendirilemeyen geometrik
döneme ait dağınık seramik buluntuların yanısıra, 1982 yılında geç
geometrik döneme ait iki kremasyon gömü ortaya çıkarılmıştır [resim
11-32]. Bunun dışında tespit edilebilen en erken mezarlar ise anakaya
içine oyulmuş yataklara yerleştirilmiş, eğimli arazi nedeniyle kısa
destek duvarları yapılarak üzerlerine toprak yığılmış klasik tipteki,
figürlerle bezenmiş Klazomenai lahitleridir. Dikdörtgen ya da trapez
formlu bu ilk lahitlerin erken lahit ressamlarından Dennis, Hannover
ressamları ve erken Albertinum grubundan bir sanatçı [resim 11-35]
tarafından bezendiği anlaşılmaktadır. Bu lahitlerin içine ya da yanına
hediye bırakılmadığından kesin tarihleme yapılamamaktadır. Olasılıkla
mezar tümseğinin üzerine bırakılan hediyeler sonraki gömüler tarafından
dağıtılmıştır. Bir yandan, aralarında erken dönem lahit ressamlarından
olan Borelli ressamının bezediği bir pyksis ve yaban keçisi stilinde
bezenmiş seramik örnekleri içeren, mezarlarla ilişkilendirilemeyen
dağınık buluntular [resim 11-36], diğer yandan Akpınar Nekropolis'inde
elde edilen bulgular, Yıldıztepe Nekropolis alanının bu ilk gömülerinin,
M.ö. 570-546 arasına ait olduklarını düşündürmektedir.


M.ö. 546’daki Pers istilası sırasında kentle birlikte Yıldıztepe
Nekropolis'inin de terkedildiği ve tıpkı kentteki yerleşmeden izlendiği
gibi, yaklaşık M.ö. 525 tarihinde geniş çaplı bir tesviye işleminden
sonra tekrar kullanıma açıldığı anlaşılmaktadır [resim 11-43]. Bu ikinci
gömü evresinde gömülmüş figürlü bir lahitin yanısıra, klasik formda,
ancak dalgalı çizgilerle basitçe bezenmiş Monastirakia grubu
(Oikonomos’un kazısını yaptığı nekropolis alanına göre adlandırılmış)
lahitlerden çok sayıda ele geçmiştir [resim 11-37]. Buluntu durumları
itibariyle erken figürlü lahitlerin üzerlerini örten bu grubun [resim
11-38] şimdiye kadar kabul edilegelen, klasik tipteki Klazomenai
lahitlerinin öncüsü oldukları ve figürlü lahitlerden daha erken
üretildikleri düşüncesinin terk edilmesi gerekmektedir. Çocuklar için de
lahit kullanılırken, bebeklerin amphora içine gömüldükleri
görülmektedir. Amphoraların M.ö. 6. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen
formları ikinci gömü evresinin tarihlenmesinde yardımcı olmaktadırlar.
Diğer bir yandan, benzerleri Histria ve Olbia gibi merkezlerden tanınan
Yıldıztepe Nekropolisin'de açığa çıkan bandlı halka askoslar da formları
itibarıyla bu tarihi doğrulamaktadırlar [resim 11-40]. Yoğun gömülerin
belki de bir salgın hastalıkla açılanabileceği ikinci gömü evresinin,
İonia ayaklanması sonrasında, M.ö. 5. yüzyıl başında sona erdiği
anlaşılmaktadır [resim 11-44; 11-45].

İçine hediye olarak
bırakılan Attika üretimi, kırmızı figür tekniğindeki palmetli lekythosa
dayanarak M.ö. 5. yüzyıl sonuna tarihlenen trapez formlu figürlü lahit
ile çatı kiremitleri ile yapılmış iki gömü Yıldıztepe Nekropolis
alanındaki son gömü evresinin zamanı hakkında fikir vermektedir. Bu son
evrede mezarlık, M.ö. 5. yüzyılın sonunda kurulan Kyhton’daki yerleşimin
sakinlerine hizmet etmiş olmalıdır.








Tümülüsler
Kent çevresindeki Duba Tepe, Nalbant Tepe ve Değirmen Tepe
gibi yükseltiler üzerinde gruplar halinde gözlenen tümülüsler daha
önceleri kaçak kazılarla tahrip edilmiştir. Nalbant Tepe’deki
tümülüslerde açığa çıkarılan lahit parçaları ve yüzey malzemeleri
tümülüslerin M.ö. 6. yüzyıl için ait olduklarını göstermektedir.
Bunlardan birisinde Hannover Ressamı'nın bezediği bir lahit tahrip
edilmiş olarak bulunmuş [resim 11-46], bir diğerinde ise bir taş lahit
ele geçmiştir. Hannover Ressamının lahitinin bulunduğu tümülüsün toprak
dolgusu içine yerleştirilmiş daha geç tarihli bir gömüye ait zengin
bezenmiş klasik tipteki Klazomenai lahitinin parçaları açığa çıkmıştır.
Monastirakia Nekropolisi
1921-1922 yıllarında Yunan Arkeolog
Oikonomos tarafından kazılan ve çok sayıda basit motiflerle bezenmiş
klasik tipte Klazomenai lahitinin açığa çıkarıldığı nekropolis, adını
eski bir manastır kalıntısından almıştır. Söz konusu basit motiflerle
bezenmiş lahitlere de, yoğun olarak ele geçtikleri ilk merkez olmasından
dolayı Monastirakia sınıfı adı verilmiştir. Lahit formları ve
bezemeleri itibariyle Yıldıztepe Nekropolis'i ikinci gömü evresi ile
çağdaş olarak M.ö. 525-500 arasında kullanıldığı sanılmaktadır. Yeri
belirlenen, ancak tekrar kazı yapılmamış olan bu nekropolisde, yüzeyde
görülen M.ö. 7. yüzyıl sonlarına ait Korinth seramiği, burada daha eski
gömülerin de yer alabileceğini düşündürmektedir.

FGT sektörü gömüleri
FGT
sektöründe, M.ö. 4. yüzyıl yerleşmesinin terkedilmesinden sonra
yapıldığı anlaşılan çatı kiremiti ile örtülmüş gömüler, birisinde ele
geçen M.ö. 300 civarına tarihlenen sikkeye göre Erken Hellenistik döneme
ait olmalıdırlar.

Klazomenai lahitleri
Klazomenai
üretimi terrakotta lahitler anıtsal yapıları ve zengin bezemeleriyle 19.
yüzyıldan beri dikkatleri çekmiştir. Dikdörtgen formlu, sıklıkla köşe
içlerinde çıkıntısı olmayan, uzun ve kısa kenar pervazları yaklaşık eşit
genişlikte, dalgalı çizgiler, meander motifi ya da İon kymationu ile
basitçe bezenmiş lahitlere, Oikonomos’un kazılarından dolayı
Monastirakia sınıfı adı verilmiştir. Dikdörtgen ya da daha sık olarak
trapez formlu, köşe içlerinde çıkıntılarla desteklenmiş, ayak ve başucu
pervazları yan kenar pervazlarına göre daha geniş tutulmuş ve zengin bir
şekilde bezenmiş olan grup ise “kanonik” Klazomenai lahitleri olarak
adlandırılmaktadır. Lahit pervazları önce açık renkli bir astarla
boyanmıştır. Uzun kenarlar örgü motifi ile bezenmiş, örgü motifinin iki
ucuna ise metoplar içine bezemeler yapılmıştır. Baş ucu pervazı sıklıkla
siyah figür tekniğinde monomakhia, savaş ve mitolojik sahnelere
ayrılmıştır. Klazomenai siyah figürünü andıran, ancak kullanılan malzeme
gereği ayrıntıların kazıma çizgiler yerine, beyaz boyayla belirtildiği
bu sahnelerde ek kırmızı renk de kullanılmıştır. Ayak ucu pervazında ise
sıklıkla yaban keçisi stilindeki seramikten tanınan rezerve teknikte
hayvan figürleri çizilmiştir. Bazı örneklerde lahitin tümünün rezerve ya
da siyah figür tekniğiyle bezendiği görülmektedir. Ender olarak kırmızı
figür tekniği de denenmiştir.

Klazomenai kazıları
lahitlerle ilgili görüşlerin tekrar ele alınması gerektiğini
vurgulamaktadır. Yıldıztepe Nekropolis'indeki tabakalanma, Monastirakia
sınıfı lahitlerin kanonik lahitlerin öncüsü olmadığını göstermektedir
[resim 11-38]. Dolayısıyla Monastirakia sınıfına göre yapılan ve figürlü
“kanonik” lahitlerin bunlardan daha sonraya tarihlendirilmesiyle ortaya
çıkan kurgu üzerine tekrar düşünülmelidir. Hem Yıldıztepe, hem de
Akropolis güney yamacında yapılan kazılar yaban keçisi stilinde ve
figürlü lahitlerin ressamlarının elinden çıkmış seramik örneklerini
açığa çıkarmıştır. Bu da yaban keçisi stilinde bezenmiş figürlü
lahitlerin, bu stilin seramik üzerinde moda olduğu dönemde yapılmaya
başlandığının bir kanıtıdır.

Akpınar Nekropolis'i ise
Klazomenai’de terrakotta lahit üretimi geleneğinin M.ö. 630 yılı
dolayları gibi erken bir tarihte başladığını [resim 11-06], bir form
birliği olmasa da M.ö. 7. yüzyıl sonu – 6. yüzyıl başlarında yoğun
olarak kullanıldığını göstermektedir. Aynı nekropolis, lahitlerin
rezerve teknikte çizilmiş figürlerle bezenmesi geleneğinin de M.ö. 7.
yüzyıl sonlarından itibaren uygulanmaya başladığını ortaya çıkarmaktadır
[resim 11-12; 11-13]. Önceleri lahitlerin yan yüzlerinde yer alan bu
bezemeler belli bir dönemden itibaren kenar pervazlarının
kalınlaştırılmasıyla pervazların yüzeylerine taşınmış olmalıdır. Gene
Akpınar Nekropolis'i buluntuları içindeki M.ö. 580-570’e tarihlenebilen
lahit örneklerinde, pervazlardaki genişleme eğilimi ve bu kısımlara
basit motifler, dalgalı çizgilerle bezemelerin yapılmaya başlandığı
görülmektedir. Yıldıztepe Nekropolis'inin ilk gömü aşamasının M.ö 546
Pers istilası ile sona erdiği göz önüne alınırsa, bu gömü aşamasında ele
geçen figürlü lahitlerin de M.ö. 580/570 – 546 arasında bir tarihte
üretildiği, lahitlerin üretildiği dönemde yaban keçisi stilinde bezenmiş
seramiklerin de hala üretilmekte olduğu anlaşılmaktadır.


Yıldıztepe Nekropolis'indeki lahitli gömülerin buluntuları, figürlü
lahitlerin M.ö. 5. yüzyıl son dörtlüğüne kadar üretildiklerini
göstermektedir.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




Oniki İon kenti arasında anılan Klazomenai, Urla-Çeşme yarımadasının
kuzey kıyısında, İzmir Körfezi'nin ortalarında yer almaktadır. Tarih
yazarı Herodotos kitabında İonia'yı

Resim 01-01. İonia Bölgesi

"Panionia'da
toplanan İon'lar, kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel
gökyüzü ve en güzel iklimde kurmuşlardır. Ne daha kuzeydeki bölgeler, ne
de daha güneyde kalanlar İonia ile bir tutulabilir, hatta ne doğusu, ne
de batısı; kimisi soğuk ve ıslak, kimisi sıcak ve kurak olur. Dile
gelince, hepsi aynı ağzı kullanmazlar; dört değişik konuşmaları vardır.
Güneyden başlayarak ilk kentleri Miletos'tur; hemen sonra Myus ve Priene
gelir; Karia'da kurulmuş bu kentler, aynı bölge dilini konuşurlar.
Lydia'da Ephesos, Kolophon, Lebedos, Teos, Klazomenai, Phokaia vardır.
Bunların dili daha önce saydığımız kentlerin diline hiç uymaz, hepsi de
ortak bir bölge dili konuşurlar. Bunlardan başka üç İon kenti daha
vardır ki, ikisi Samos ve Khios adalarındadır, üçüncüsü Erythrai
anakaradadır. Bunlardan Khios ve Erythrai aynı bölge dilini konuşurlar,
Samosluların ise kendilerine özgü ayrı bir dilleri vardır. Böylece
birbirinden ayrı dört bölge çıkmış olur ortaya."

diyerek
tanımlamakta; özetle Lydia bölgesinde kurulmuş Ephesos, Kolophon,
Lebedos, Teos, Phokaia ve Klazomenai kentlerinde, diğer İonlardan
farklı, ortak bir dil konuşulduğunu, böylece de bu kentlerin dil
açısından bir bölge oluşturduklarını bildirmektedir. Herodotos'un dile
dayanarak belirlediği bu bölgesel özellik, maddi kültür ürünlerinde de
yer yer kendisini belli etmektedir.

Klazomenai'nin araştırma
merkezi olarak seçilmesi, kent alanının arkeolojik yapısı ile ilişkili
nedenlere dayanmaktadır. Yüzey araştırmaları, anakarada M.ö. 4. yüzyıl
sonrasına tarihlenebilecek bir yerleşimin var olmadığını göstermiştir.
Bunun sonucu olarak da, Hellenistik ve Roma dönemlerinin büyük
yapılarının geniş ve derinlere inen temelleri tarafından bozulmadan
korunmuş, daha eski dönemlere ait kültür katlarına, bugünkü tarla
yüzeylerinin hemen altında ulaşmak mümkün olabilmektedir.

Karadeniz,
Doğu Akdeniz ve Mısır'da yapılmış arkeolojik kazılarda elde edilen
malzeme, Klazomenai'nin İonların kolonizasyon girişimlerinde etkin bir
rol oynadığını ortaya koymaktadır. Bugün kentin adıyla anılan terrakotta
lahitlere ve yine kentin adı ile anılan siyah figürlü yerli seramiklere
bakıldığında, Klazomenai'nin kendi döneminde önemli bir seramik üretim
merkezi olduğu kabul edilmektedir. Aynı durum, Kuzey İonia kentlerinin
kendilerine özgü yaban keçisi stilindeki seramik için de geçerlidir. Tüm
bu özellikler, seramik başta olmak üzere Batı Anadolu'nun arkaik
dönemdeki kültürünün kapsamlı araştırılmasında ve özel olarak da,
Herodotos'un metninden de anlaşıldığı gibi, kendi içinde kapalı bir
bütün oluşturan Kuzey İonia kültür çevresinin kavranmasında
Klazomenai'nin küçük ancak önemli bir merkez olduğunu vurgulamaktadır.
Belirlenen nekropol alanlarındaki gömülerde, başka merkezlere ait
ürünlerin yerli ürünlerle birlikte açığa çıkması, bilgilerimizin kıt
olduğu alanların aydınlatılmasında önemli dayanak noktaları
oluşturmaktadır.

Resim 01-02. Yıldıztepe Nekropolis'inde açığa çıkan, Dennis ressamının bezediği bir lahit.


Resim
01-03. Siyah figür tekniğinde bezenmiş Klazomenai pyksisi parçası.
Sunak önünde diaulos çalan kadın. M.ö. 6. yüzyılın son üçlüğü.
Akropolis güney yamacından.


Kentin yaşadığı, tarihi
olayların maddi kültür ürünleri üzerindeki yansımalarını ve
Klazomenai'de elde edilen verilerden yola çıkarak Kuzey İonia'nın
geometrik ve arkaik dönemlerdeki kendine özgü kültürünün sınırlarını
belirleyebilmek, Ege Üniversitesi adına yürütülen kazının başlıca amacı
olarak gözönünde tutulmaktadır.

Araştırma tarihi

Resim 01-04. Piri Reis haritalarının İzmir Körfezini ve Karantina Adasını gösteren paftası. Yıl 1519.

Piri
Reis'in 1519 yılında Karantina Adası'nı karaya bağlayan yolu anmasından
sonra, Klazomenai antik kentindeki araştırmaların tarihi 18. yüzyıldaki
gezginlerin notlarına kadar geriye uzanmaktadır. 1764'de İngiliz gezgin
R.Chandler bölgeye gelerek Karantina Adası'nı incelemiş, adanın kuzey
tepesi eteğindeki tiyatroya, Pausanias’ın sözünü ettiği kutsal mağaraya
ve Makedonya Kralı Aleksandros tarafından ada ile anakara arasında
yaptırılan yola ait gözlemlerini aktarmıştır. 1867’de B.Randolph
Karantina Adası'nda gördüğü kalıntıları kısaca tartışmakta ve Droumousa
Adası'ndaki (Uzunada) bazı mermer blokları Roma dönemine ait bir tapınak
olarak yorumlamaktadır. 19. yüzyıl sonlarına doğru Klazomenai'de
üretilmiş figür bezemeli terrakotta lahitler, eskiçağ resim sanatının
ürünleri olarak Avrupa müzeleri ile kolleksiyoncularının dikkatini
çekmeye başlamıştır. 1883 yılında G.Dennis, köylüler tarafından
rastlantı sonucu bulunmuş iki Klazomenai lahdini yayınlamış, bu arada
kentin tarihini ve topografik sorunlarını tartışmıştır. Aynı yıllarda
S.Reinach da Klazomenai lahitleri üstüne yayın yapmıştır. Lahitlere
yönelik bu ilgi, kısa süre içinde bölgede kaçak kazıların başlamasına ve
buluntuların çeşitli müzelere dağılmasına yol açmıştır.

Dennis’den
yaklaşık 70 yıl sonra diğer bir İngiliz bilim adamı J.M.Cook Batı
Anadolu'daki İon merkezlerinin tarihi coğrafyalarıyla ilgilenerek
Klazomenai’deki ilk yoğun topografik araştırmaları yapmıştır. 1950’li
yıllarda E.Akurgal tarafından da anılan Liman Tepe'deki prehistorik
yerleşmeyi belirlemiş ve yüzey malzemesine dayanarak hem arkaik kenti
hem de Khyton mevkiindeki M.ö. 4. yüzyıl yerleşmesini lokalize etmeye
çalışmıştır. Yıldıztepe’nin kuzey-doğusundaki, bir surla kuşatılmış
küçük tepeyi Akropolis olarak tanımlamıştır. Bu tepenin kuzey ve
kuzeybatısında uzanan alanları ise M.ö. 6. yüzyıl kentinin ana yerleşim
alanları olarak vurgulamıştır.

Bu günkü çalışmalardan önce
Klazomenai’de yapılmış tek bilimsel kazı, 1921 ve 1922’de, Küçük Asya
Eski Eserler sorumlusu Yunan arkeolog G.P.Oikonomos tarafından
gerçekleştirilmiştir. Savaş koşullarında yarım kalan çalışmalarda elde
edilen buluntular, Atina Milli Müzesi'ne götürülen bir lahit ile bazı
seçilmiş seramikler dışında tamamen kaybolmuştur. Haber nitelikli iki
makale dışında buluntularının yayınlanmadığı kazılarda G.P.Oikonomos'un
çalışmaları, arkaik nekropolis ve Karantina Adası'ndaki Hellenistik/Roma
kenti kalıntıları üzerine yoğunlaşmıştır. Adanın batı kıyısında
kuzey-güney doğrultulu döşenmiş bir yolu ve doğuda, zeminleri mozaik
döşeli bazı Geç Roma yapılarını açığa çıkarmıştır. Anakaradaki
çalışmalarda Monastirakia adlı bölgedeki arkaik nekropolisde 80’den
fazla gömüyü incelemiştir. Amphora, lahit ve inhumasyonlardan oluşan bu
gömülerin, bu nekropolis alanının yoğun kullanılması sonucu, zaman
içinde üst üste geldiklerini ve bir tabakalaşma oluşturduklarını
gözlemiştir.
1970 yılında İzmir Müzesi uzmanı M.Baran tarafından
Kalabak Mevkii'nde bir kurtarma kazısı yapılarak, aralarında Borelli
Ressamı tarafından bezenmiş klasik tipteki bir Klazomenai lahitinin de
yer aldığı bir grup gömü açığa çıkarılmıştır. 1979 ve 1980 yıllarında
Kültür Bakanlığı'nın yaptığı çalışmalardan sonra, 1981 yılında Ege
Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Güven Bakır
başkanlığında Klazomenai kazısını üstlenmiştir. Ege Üniversitesi adına
yürütülen çalışmalar Kültür Bakanlığı, Ege Üniversitesi, Urla Belediyesi
tarafından, M.ö. 6. yüzyıla tarihlenen zeytinyağı işliği de Komili
Zeytinyağları ile Green Active Halkla İlişkiler ve Tanıtım firmaları
tarafından desteklenmektedir.

Antik kentin yer aldığı alanların
doğusunda, bugün Çayır olarak adlandırılan bölgede eskiçağda bir
körfezin bulunduğuna işaret eden veriler vardır. Doç.Dr. Ünsal Yalçın'ın
(Bochum) koordinatörlüğünde programlanan Klazomenai'deki arkeometrik
incelemeler arasında bu körfezin sınırlarını belirlemeye yönelik,
Prof.Dr. İlhan Kayan (Ege Universitesi), Prof.Dr. Gerth Schröder (Bochum
Üniversitesi), Dr. Harald Stümpel (Kiel Üniversitesi), Dr. Filiz
Demirel (Kiel Üniversitesi) tarafından yürütülen jeomorfoloji ve
jeofizik çalışmalar sürmektedir. Doç.Dr. Ünsal Yalçın, Klazomenai'de
açığa çıkarılan seramik ve lahitler üzerinde, bunların üretildikleri
merkezleri belirlemeye yönelik araştırmaları sürdürmektedir. Yerleşmenin
kuzey-doğusunda da denizin girinti yaparak küçük bir körfez oluşturduğu
anlaşılmaktadır. Bu fiziki yapıya bakıldığında, Klazomenai'de hem
prehistorik çağ, hem de klasik çağ yerleşmelerinin, diğer İon
kentlerinin birçoğunda olduğu gibi bir yarımada üzerinde yeraldığı
ortaya çıkmaktadır [resim 01-05].

Resim 01-05 Urla, İskele Mahallesi (Klazomenai) ve Karantina Adası (Nesos). Yıldıztepe'den kuzeye bakış (1980)

Kentin konumu
Klazomenai
kentinin kalıntıları bugün Urla ilçesinin İskele Mahallesi'nde, denize
komşu tarlalarda ve kıyıya yakın Karantina Adası üzerinde bulunmaktadır.
Yerleşmenin merkezini oluşturan ve harita üzerinde B, C, D harfleri ile
belirtilen kazı alanlarının isimlendirilmesinde, çalışmanın yapıldığı
tarla sahiplerinin adı kullanılmış, F harfinin belirlediği tepe için
J.M.Cook'un önerdiği Akropolis adı benimsenmiştir. Arazi sahibine göre
isimlendirilen Akpınar Nekropolis'i, Oikonomos'un isimlendirdiği
Monastirakia Nekropolis'i ve Devlet Su İşleri'nin açtığı bir drenaj
kanalı sırasında ortaya çıkarılan DSİ Nekropolis'i dışındaki nekropolis
alanları için (Yıldıztepe, Kalabak gibi) bugünkü yer adları
kullanılmıştır

Resim
01-06. Urla-İskele Mahallesi (Klazomenai) ve Karantina Adası (Nesos).
Yerleşme : A) Limantepe, B) MGT Sektörü, C) FGT Sektörü, D) HBT Sektörü,
E) Karantina Adası, F) Akropolis, G) Ada Yolu (khoma). Nekropolisler :
1) Monastirakia, 2) Yıldıztepe, 3) Kalabak, 4) DSI Kanalı, 5)
Tümülüsler, 6) Akpınar.


Antik çağda bir yarımada
üzerinde olduğu anlaşılan kent, bugün doğudaki ve batıdaki körfezlerin
dolması ile bu özelliğini kaybetmiştir. Hellenistik ve Roma dönemi
kentinin üzerinde yeraldığı ada, 18.-19. yüzyıllar boyunca İzmir'e gelen
gemilerin karantina amacıyla bekletildiği dönemden kalan adıyla
Karantina Adası olarak bilinmektedir. Eskiden Yolluca Ada ve H.İoannis
isimlerini de taşımış bu adada bugün Urla Devlet Hastanesi ve Sağlık
Bakanlığı'na ait yapılar bulunmaktadır.

Klazomenai arazisinin
(khora) doğuda Smyrna yakınlarına dek uzandığı sanılmaktadır. Balçova
yakınlarındaki Agamemnon Kaplıcaları'nın civarında yer aldığı bilinen
Apollon tapınağı kent arazisi içinde kabul edilmektedir. Kentin
doğusundaki Güzelbahçe'nin yakın zamana dek Kilizman olarak
adlandırılması da, kent alanının hiç değilse buraya kadar uzandığını
kanıtlamaktadır. Batıda Erythrai ile sınırının Hypokremnos (İçmeler)
civarında olduğu, olasılıkla Gülbahçe Köyü'nün Klazomenai'nin batı
sınırını oluşturduğu, güneyde de kent arazisinin Sığacık Körfezi'ne dek
uzandığı anlaşılmaktadır. Makedonya'lı Aleksandros'un Klazomenai
topraklarındaki bir noktada açılacak bir kanal ile yarımadayı adaya
dönüştürme düşüncesinden baksedilmektedir ve bunun için en uygun yer
İçmelerden güneye uzanan vadidir. Söz konusu alanda Aleksandros onuruna
Aleksandria oyunlarının düzenlendiği, antik kaynaklarca aktarılmaktadır.
Sığacık Körfezi yakınlarındaki, yüzey bulgularına göre Arkaik dönemden
itibaren iskan gördüğü anlaşılan Yaren Tepe'nin Klazomenai sınırları
içinde kaldığı ve belki de, Klazomenai'nin M.ö. geç 5. yüzyıl tarihinin
içinde rol almış Daphnous olduğu sanılmaktadır. İzmir Körfezi içindeki
adalardan sekizinin Klazomenaililerce tarım amaçlı kullanıldığını
Strabon aktarmaktadır. Bugün yalnızca altı ada bilinmektedir. Bunlardan
Drymoussa (Uzun Ada, Kösten Adası, Makronisi), Pele (Hekim Adası,
Kiliseli, İatronisi) ve Marathousa (Çiçek Adaları, Aprenisi) en önemli
olanlarıdır. Buralarda henüz ayrıntılı yüzey araştırmaları
yapılmamıştır. İzmir Körfezi'nin kuzey sahilinde, Klazomenaililerin
kolonize ettiği Leukai kenti alanındaki Üç Tepeler bölgesinin Kilazmanı
olarak anılması da antik dönemden günümüze kadar korunmuş bir miras
olarak kabul edilmelidir.

Klazomenai arazisinde yapılan yüzey
araştırmalarında farklı dönemlere ait küçük yerleşim merkezleri tespit
edilmiştir. Ancak, eskiçağ yazılı kaynaklarında anılan Polikhne,
Skyphia, Sidous, Lampsos, Konos ve Mamankia gibi köy ve bölgelerin
yerlerini belirlemek mümkün olamamıştır.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




GEOMETRİK DÖNEM KENTİ (M.ö. 900-650)


Geometrik dönem
kentinin sınırları kesin olarak belirlenememiştir. Ancak yerleşmenin
merkezinin üzerinde prehistorik yerleşmenin yer aldığı Limantepe ve
civarında bulunduğu söylenebilir. Geometrik dönem kentinin yayılma
alanı, mimari yapısı ve diğer maddi kültür izleri henüz yeterince
araştırılamamıştır. Bunun nedeni, söz konusu dönemlerle ilişkili
tabakaların bugünkü deniz seviyesinin ve taban suyunun altında yer
almasıdır.

Geometrik dönem kentinin Limantepe, FGT, MGT ve
HBT sektörleri boyunca yayıldığı anlaşılmaktadır. Akropolis’de yer
alması muhtemel kutsal alanın da M.ö. 8. yüzyıl sonlarından itibaren
etkin olduğu, güney yamaç kazılarında tepenin üstünden akan toprak
içindeki seramik buluntulardan yola çıkarak söylenebilmektedir.

Resim 03-01. Geç geometrik dinos parçası. Akropolis güney yamacı.


Limantepe ve hemen güneybatısındaki FGT sektöründe geometrik döneme
ait buluntular, doğrudan bir tabaka ile ilişkilendirilemeyecek şekilde
ve parçalar halinde ele geçmiştir. FGT sektöründe 1979 kazılarındaki
derin sondajda geç geometrik döneme ait izler herhangi bir mimari
yapıyla ilişkilendirilemeyen bir dolgu tabakasına işaret etmektedir. Bu
küçük sondajda düzgün bir döşeme ele geçmiştir.

FGT
sektöründe, M.ö. 4. yüzyıl evlerinin izin verdiği alanlarda 1989 ve 1998
yıllarında yapılan araştırmalarda kısmen ortaya çıkarılan apsis planlı F
yapısının en az iki evre içerdiği anlaşılmaktadır [resim 04-03].
Yapının kuruluş evresinde birbirini izleyen birden fazla yanık tabaka
belirlenmiştir ve kuruluş evresinin en üst tabakasında ele geçen
transisyonel stildeki Korinth seramiği bu ilk evre için terminus ante
quem oluşturmaktadır. Yanık tabakalar içinden gelen seramik, yapının
M.ö. 7. yüzyılın 3. çeyreği boyunca kullanıldığını, olasılıkla da bu
yüzyılın başlarında inşa edildiğini göstermektedir. Yapının kuruluş
evresine ait düzlemin altındaki düzlemlerin ve bitişiğindeki E avlusunun
en erken döşemesinin altındaki bulgular, herhangi bir mimari ile
ilişkileri kurulamayan iki ayrı tabakaya daha işaret etmektedirler.
Bunlardan altta bulunanı, MGT sektörü buluntuları arasında görülen askı
yarım daireli skyphoslar ve tek kulplu maşrapalarla M.ö. 8. yüzyıl ilk
yarısına, diğeri ise içi taralı meander ve kum saati motifi ile bezeli
bir kraterden yola çıkarak aynı yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. F
yapısının kuzeyindeki C ve J yapıları arasındaki peristhasis içinde
açığa çıkan ve tam profil veren tek kulplu bir maşrapa M.ö. 7. yüzyılın
ilk yarısına tarihlenebilen düzlemlere, altındaki yanık tabakanın
altından gelen seramik parçaları ise geç geometrik evreye işaret
etmektedirler. F yapısı altında bulunan düzgün taş döşeme de,
mimarisinin nasıl olduğu bilinmeyen geç geometrik bir yapı ile ilişkili
olmalıdır.

Resim 04-03. Arkaik yapılar: 'F' ve 'C' yapıları, 'E' avlusu. FGT Sektörü. M.ö. 7. yüzyılın ikinci yarısı - 6. yüzyılın başı.


MGT sektöründe ele geçen dikdörtgen planlı yapı konut niteliğinde
olmalıdır. Yapının M.ö. 7. yüzyıl başlarında yapıldığı, yüzyıl
ortalarında bir onarım evresi geçirerek yüzyılın sonuna kadar
kullanıldığı anlaşılmaktadır. Yapının altında ise doğrudan bir mimari
yapıyla ilişkilendirilemeyen, ancak dört ayrı tabaka halinde geometrik
evre düzlemleri izlenebilmiştir.

Resim 03-02. Geç geometrik seramik parçaları. MGT Sektörü.


HBT sektöründe de M.ö. 7. yüzyılın ilk yarısına ait tabakalanmalar
gözlenmiştir. Ele geçen subprotogeometrik karakterdeki dağınık malzeme
ise bu sektördeki yerleşmenin, doğudaki kent alanlarından biraz daha geç
bir dönemde başladığını düşündürmektedir.

Yıldıztepe ve
Akpınar nekropolislerinde açığa çıkan dağınık geometrik seramik, kentin
bu dönemdeki nekropolis alanlarının yerini işaret etmektedir.
Yıldıztepe’de ele geçen M.ö. 7. yüzyılın ilk yarısına tarihlenebilecek
iki kremasyon ise geometrik dönemden bilinen gömülerdir. Kremasyon
işleminin düz alanda yapıldığı anlaşılmaktadır.

Resim 11-32. Yıldıztepe Nekropolisi. Geç geometrik kremasyon gömüden ölü armağanları. M.ö. 7. yüzyılın ortaları


“Kroisos’un ortaya çıkışından önce bütün Yunanlılar özgürdüler, çünkü
Kimmerlerin açtıkları sefer, ki İonia üzerine yapılmıştır ve daha
eskidir, kentleri boyunduruk altına alamamış ve bir çapulcu akınından
öteye geçememişti." Herodotos’un andığı (I,6) Kimmer akınları M.ö. 7.
yüzyılın ilk yarısında Midas’ın Phrygia krallığının yıkılmasına yol
açmış, zamanla Batı Anadolu üzerine de yönelmiştir. Sardeis’de Gyges
döneminin sonlarına, M.ö. 7. yüzyılın ortalarına denk gelen yıkım
tabakalarının da bu saldırılarla ilişkili olması muhtemeldir. Ayrıca
Gyges’in de en azından Smyrna, Miletos ve Kolophon’a yönelik saldırıları
yazılı kaynaklardan bilinmektedir. FGT sektöründe ortaya çıkarılan ve
M.ö. 7. yüzyıl ilk yarısına tarihlenebilecek yanık seramiklerle kendini
gösteren tabakanın, Kimmer saldırıların yol açtığı bir yıkımla ilişkili
olabileceği düşünülmektedir.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




ERKEN ARKAİK DÖNEM KENTİ (M.ö. 650-546)


Klazomenai’de
arkaik yerleşme Pers işgaliyle birlikte M.ö. 546 civarında kesintiye
uğramıştır ve kent alanı 20-25 yıl terkedilmiştir. Yerleşmede arkeolojik
buluntularla izlenemeyen bu zamansal boşluktan önceki evre, erken
arkaik dönem olarak ele alınmaktadır.

Resim 04-19. Daidalos stilinde terrakotta figürin. Yıldıztepe Nekropolisi. M.ö. 7. yüzyılın ikinci yarısı.

Tarihi olaylar

M.ö. 7. yüzyılın ortaları Kuzey İonia seramik atölyelerinin
Orientalizan ya da sık kullanılan ana bezeme motifinden dolayı Yaban
Keçisi Stili olarak anılan yeni bir figürlü seramik stilini üretmeye
başladıkları bir dönemdir. Bu seramiğin üretimiyle birlikte, bir seramik
üslubu olan “geometrik” gelenek, belli formlarda varlığını korumakla
birlikte, sönmeye başlamıştır. Aynı yıllar İonialıların denizaşırı
yolculuklara da giderek yoğunlaşan bir şekilde çıktıkları, Karadeniz
kıyıları ve Doğu Akdeniz başta olmak üzere yaygın ticari ilişkiler
kurdukları yıllardır.

Kuzeyde Thrakia’da Nestos nehrinin
bereketli alüvyon ovasında, eski kaynaklara göre Klazomenai’nin M.ö. 650
civarında kurduğu Abdera, buna yakın bir tarihte Miletos’la birlikte
Thrakia Khersonesos’unda kurulan Kardia, kolonizasyon hareketinin
bilinen ilk örnekleridir. Miletos önderliğinde Marmara denizi ve
Karadeniz kıyılarında kurulan, sayıları 70’e ulaşan kolonilerin
birçoğunun kuruluşuna, diğer İonia kentleri yanısıra Klazomenai’nin de
katıldığı anlaşılmaktadır. M.ö. 7. yüzyılın sonlarından itibaren Olbia,
Berezan, Pantikapaion, Histria ve Keppoi gibi bir çok merkezde yoğun
Kuzey İonia malzemesinin görülmesi bunu doğrulamaktadır.


“Amasis Yunanlılarla dost olmuş, bunlardan bazılarına tanıdığı özel
yararlardan başka Mısır’da yerleşmek isteyen Yunanlılara Naukratis
kentini de vermiştir; gemileriyle Mısır’a uğrayan, ama orada yerleşmeyi
düşünmeyenlere, kendi tanrıları için tapınma yerleri yapabilsinler diye
yerler ayırmıştır. Bu tapınaklardan en büyüğü ve en çok rağbet göreni
Hellenion tapınağı adıyla anılanıdır; bunu şu siteler ortaklaşa
yaptırmışlardır: İonia’dan Khios, Teos, Phokaia, Klazomenai....."
Herodotos’un aktardığı (II, 178) Mısır’la ilişkiler M.ö. 7. yüzyıl
ortalarında, firavun Psammetikhos döneminde önce paralı asker olarak
başlamış, sonra tüccar olarak bu ülkenin yüksek uygarlığıyla
İonialıların karşılaşmasına neden olmuştur. Naukratis başta olmak üzere
Daphne (Tell Defenneh) ve diğer Mısır merkezlerinde bulunan Kuzey İonia
malzemesi bu ilişkilerin arkeolojik olarak da gözlenmesine olanak
sağlamaktadır. Sütunlu anıtsal taş mimari ve anıtsal heykeltraşlığın
yanısıra, özellikle Mısır’ın ölü gömme geleneklerinin Klazomenailileri
etkilediği anlaşılmaktadır. Klazomenai'de bu tarihlere kadar yetişkinler
yakılarak gömülürken, M.ö. 630 dolaylarından itibaren lahitlerin
kullanılmaya başlaması söz konusu etkilerle ilişkili olmalıdır.


“Ardys kırk dokuz yıl başta kaldı, yerine geçen oğlu Sadyattes on iki
yıl kaldı ve ondan sonra Alyattes geldi. Bu Med'lerden Deiokes soyundan
Kyarkses'e karşı savaş açtı, Kimmer'leri Asya'dan sürdü, Smyrna'yı ki
Kolophon oraya bir koloni göndermişti, ele geçirdi. Klazomenai'lilere
karşı asker yolladı. Ama uğradığı ağır bir bozgun yüzünden, onlardan
tatsız bir hatıra kaldı kendisine...[Herodotos, I, 16]". Lydia kralı
Alyattes’in Klazomenai seferini Herodotos böyle aktarmaktadır. Her ne
kadar Lydialılar için bir bozgunla sonuçlandığı belirtiliyorsa da, bu
sefer Klazomenaililer için de ciddi bir tehdit oluşturmuştur. Bu
yüzyılın ortalarındaki Pers işgaline kadar da kentin doğu kesiminin
büyük ölçüde yerleşim dışında kaldığını, şimdiye kadar gerçekleştirilen
kazılar göstermektedir.

“Lydialıların Perslere boyun
eğmesinden hemen sonra, İonlarla Aiollar Sardeis’e, Kyros’a elçiler
gönderdiler, Kroisos’a nasıl bağlı idilerse, kendisinin egemenliğini de
aynı koşullarda tanımaya hazır olduklarını bildirdiler [Herodotos, I,
141]". Herodotos’un Perslerin Sardeis’i işgal etmelerinin ardından İonia
kentleri ile ilişkilerini aktardığı bölümde, Pers kralının İonlardan
daha önce talep ettiği yardımın cevapsız kalmasından kaynaklanan
öfkesine de değinilir. Söz konusu öfke ve olasılıkla Pers ordusuyla
birlikte gelen çapulcuların bölgedeki istikrarı bozmaları,
Klazomenaililerin kentlerini terketmelerine yol açmış görünmektedir.
Yerleşmede, endüstri alanlarında ve nekropollerde, yüzyılın ortasından
itibaren başlayan boşluk, kentlilerin civar köylere ve belki de
yakındaki adalara kaçışıyla açıklanmalıdır.

Limantepe buluntuları

Höyüğün üst tabakalarının geç dönemlerde gördüğü yoğun tahrip, erken
arkaik katmanların incelenmesini olanaksızlaştırmaktadır. Ancak höyük
kazılarında dağınık olarak elde edilen erken arkaik seramikler arasında,
kentin diğer sektörlerindekilerle karşılaştırıldığında, itinalı
örneklerin yoğunluğu dikkati çekmektedir. Bu örneklerin, belki de
Limantepe’nin doğal yükseltisi üzerinde yer alan bir kutsal alana
bırakılmış adaklar olabilecekleri düşünülmektedir.

Resim 04-01. Limantepe. Klazomenai ürünü orientalizan stilde erken arkaik situla. M.ö. 7. yüzyılın ikinci yarısı.

FGT sektörü buluntuları

Resim 04-02. FGT Sektörü. M.ö. 4. yüzyıl yapılarının altındaki arkaik yapıların planı.


FGT sektöründe M.ö. 7. yüzyıl başlarına tarihlenen apsis planlı 'F'
yapısının ikinci kullanım evresiyle, bitişiğindeki 'E' avlusunun orta
döşemesinin çağdaş olduğu anlaşılmaktadır. In situ malzeme olmamakla
birlikte, bu düzlemlerde ele geçen en geç tarihli buluntular olan geç
tip kuşlu kaseler ve yaban keçisi stilindeki parçalar yaklaşık M.ö.
650-625 yıllarına aittirler. Avlu taşlarının gelip dayandığı apsisli
yapının güney duvarı boyunca, yapının iç yüzünde inşa edilen 0,40 m.
genişliğindeki seki de, söz konusu onarım evresiyle ilişkili olmalıdır.
Yapının erken evresine ait yanık tabakaların da seki taşları tarafından
bozulması, yüzyılın 3. dörtlüğündeki onarımın diğer bir kanıtıdır. M.ö.
7. yüzyıl sonları - 6. yüzyıl başlarında 'F' yapısı terkedilmiş ve
kısmen üzerine gelecek şekilde dikdörtgen planlı 'C' yapısı inşa
edilmiştir [resim 04-04]. Olasılıkla ocağa ait yanık bir düzleme de
sahip 'C' yapısının içinde, piramit formlu tezgah ağırlıkları, M.ö. geç
7. yüzyıl – erken 6. yüzyıla ait beyaz astarlı Khios amphorası, üç nokta
rozetli kase, erken tip İonia kasesi, meanderli küçük pyksis parçaları
ve geç yaban keçisi stilinde parçalar ele geçmiştir. 'E' avlusunun geç
evresi de, sağlıklı bir buluntu vermemesine karşın stratigrafisine ve
seviyesine bakıldığında, 'C' yapısı ile ilişkili olmalıdır. Batıda, 'C'
yapısı ile arasında dar bir peristhasis bırakan 'J' yapısı ise apsis
planlıdır. Yapının duvarından izlendiği kadarıyla iki ya da üç inşa
evresi geçirdiği anlaşılmaktadır [resim 04-06]. Son inşa evresinde
yapının apsisinin bozularak dikdörtgen plana dönüştürüldüğü
anlaşılmaktadır. Henüz yapı içinde kazı yapılmadığından, inşa evrelerine
ait stratigrafik gözlemler mümkün olamamıştır. Ancak dar bir alanda ele
geçen tek renkli ve tek kulplu küçük maşrapa ile benzerleri Bayraklı
Athena tapınağı depozitlerinden ve HBT sektöründen bilinen, M.ö. 7.
yüzyıl sonu – 6. yüzyıl başına ait olabilecek sub-geometrik karakterdeki
kandil, yapının en azından 'C' yapısı ile çağdaş olarak kullanıldığını
göstermektedir. Bu tarihlerde apsisli ve dikdörtgen planlı iki ayrı yapı
tipinin beraberce mi kullanıldığı, yoksa 'J' yapısının geç evresindeki
tadilatla dikdörtgen plana bu tarihte mi çevirildiği şimdilik
söylenememektedir. FGT sektöründe M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısına ait
belirgin tabakalara rastlanamaması, yukarıda anılan Alyattes seferi
sonrasında kentin bu bölümünün terkedilmesi ile ilişkili olmalıdır.

Resim 04-04. Arkaik yapılar: 'F' ve 'C' yapıları, 'E' avlusu. FGT Sektörü. M.ö. 7. yüzyılın ikinci yarısı - 6. yüzyılın başı.


Resim 04-05. 'E' avlusu evreleri. FGT Sektörü. M.ö. 7. yüzyılın ikinci yarısı - 6. yüzyılın başı (?).


Resim 04-06. 'J' ve 'C' yapıları. FGT Sektörü. M.ö. 7. yüzyılın ikinci yarısı - 6. yüzyılın başı.

MGT sektörü buluntuları

MGT sektöründe M.ö. geç 6. yüzyıl yapılarından 'A' odasının altında
izlenen mimari tabakalar M.ö. 600/590 öncesine tarihlenmektedir. M.ö. 7.
yüzyıl mimarisinin izlenebildiği tabakalarında, duvar işçiliğinde
kullanılan teknik farkı iki ayrı evreye işaret etmektedir. Bazıları
üçgen formlu büyük bloklarla yapılarak polygonal etkisi uyandıran kısım,
duvar önünde ele geçen malzemeden yola çıkılarak belirlenebildiğine
göre M.ö. 7. yüzyıl başlarında inşa edilmiş olmalıdır. Buradaki
buluntular arasındaki kuşlu kotyle, M.ö. 720-670 arasına
tarihlenebilmektedir.

Resim 05-26. MGT Sektörü. A ve E yapıları, D avlusu. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Duvarın temelsiz olarak yapılmış ve küçük dikdörtgen taşlarla örülmüş
kısmında ise tek in situ buluntu, sağlıklı tarihlemesinin pek mümkün
olamayacağı gri monokhrom oinokhoedir. Bu tabakada ele geçen
subgeometrik stildeki parçalar ve orta yaban keçişi stiline dahil
edilebilecek figürlü bir parça, yüzyılın sonlarına işaret etmektedir.
M.ö. 7. yüzyıla ait iki tabaka 0,05 m. kalınlığındaki yanık bir tabaka
ile birbirinden ayrılmaktadır. Her iki evre ile ilişkili yapının, eldeki
veriler ışığında dikdörtgen planlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu
nitelikleriyle FGT sektöründeki plan tipinden ayrılmaktadırlar.

Resim 04-08. İçinde on elektron stater bulunan olpe. MGT Sektörü. M.ö. 7. yüzyıl sonu.


Dış yüzü basit bandlarla bezenmiş küçük bir olpe içinde bulunan, on
elektron stater'den oluşan define de M.ö. geç 7. yüzyıl tabakası ile
bağlantılıdır. İçinde bu sikkelerin ele geçtiği olpe, Samos Heraion'u
kontekstlerine göre M.ö. 7. yüzyıl sonlarına tarihlenmelidir. Geç
geometrik tabakaları da kısmen bozacak derinlikteki gömünün yapıldığı
döneme ait tabakanın en geç buluntuları M.ö. 6. yüzyılın ilk yıllarına
aittir. Bu tarih, Alyattes’in Klazomenai seferi ile ilişkilendirilebilir
ve yukarda tartışıldığı gibi kentin doğu kısmının büyük ölçüde
terkedildiğini gösteren arkeolojik verilerle de uyum içersindedir. Bu
define, Ephesos örnekleri dışında, bilimsel kazılarla açığa çıkarılan
tek elektron sikke definesi olmasıyla önem taşımaktadır. Ayrıca, aynı
kalıptan çıkmış üç sikkede izlenen, ellerinde bir kantharos tutarak
tokalaşan karşılıklı iki çıplak erkek figürü de, Yunan sikkelerindeki en
eski insan betimi olarak kabul edilebilirler. E. Işık tarafından 1992
yılında yayınlanan “Elektronstatere aus Klazomenai” isimli çalışmada
ayrıntılı olarak ele alınan bu define, ilk sikke darbının başlangıcı
tartışmalarına önemli katkılar sağlayabilecektir.

Resim 04-09. Elektron stater. MGT Sektörü. M.ö. 650-620.


Üzerlerinde kantharos tutan karşılıklı çıplak erkeklerin betimlendiği
üç stater üzerindeki insan figürlerinin stil açısından en yakın
örneklerini Samos’da açığa çıkarılan ve bir müzik aletinin parçası
olarak kabul edilen fildişi erkek figürü ile Girit’de açığa çıkarılan
bronz eserler üzerinde bulmak mümkündür. Gerek bu paraler örnekler için
önerilen tarihlemeler, gerekse Klazomenai staterleri üzerindeki
figürlerin ellerinde tuttukları kantharosun formu M.ö. 650-620
tarihlerini düşündürmektedir. Benzer kompozisyonlu, karşılıklı iki
çıplak erkeğin betimlendiği dördüncü staterde, figürler ellerini
birbirlerinin yüzlerine doğru uzatmaktadırlar. Bu kompozisyonun en yakın
örnekleri Girit’de M.ö. 7. yüzyıl ikinci çeyreğinde görülmektedir.
Ancak Doğu Yunan sanatındaki paralelleri için yüzyılın sonları
önerilebilir. Diğer üç stater de tek bir kalıptan çıkmıştır. Bunlarda
sırt sırta duran aslan ve boğa protomları yer almaktadır. Lydia
sikkelerindeki benzer örneklerde hayvanlar karşılıklı olarak
betimlenmiştir. Smyrna buluntusu fildişi aslanla karşılaştırılmaları ve
kontekstin buluntu durumu göz önüne alındığında, bu üç sikke definenin
en geç darpedilmiş sikkeleri olarak kabul edilmeli ve M.ö. 7. yüzyılın
sonları - 6. yüzyılın başlarına ait oldukları düşünülmelidir. Sırt sırta
duran aslan ve boğa kompozisyonlu sekizinci staterin [resim 04-10]
stil özellikleri öncekilerden açık bir şekilde ayrılmaktadır.
Hayvanların kütlesel başları ve ayrıntıların çizgisel olarak belirtilmiş
olması, vazo sanatıyla daha rahat karşılaştırma olanağı vermektedir.
Samos'da açığa çıkmış ve M.ö. 7. yüzyılın ikinci çeyreğine tarihlenen
krater üzerindeki aslanla, aynı yüzyılın üçüncü dörtlüğüne
tarihlenebilecek Torino oinokhoesindeki aslan arasında bir yere,
olasılıkla yüzyıl ortalarına yerleştirilmelidir. Yüzyılın sonlarına ait,
Smyrna'da açığa çıkan ünlü oinokhoe üzerindeki aslan, stil açısından
çok daha gelişmiş özellikler göstermektedir. Antithetik olarak duran iki
griphonun betimlendiği dokuzuncu stater, İonia vazo sanatındaki
örneklerle karşılaştırıldığında M.ö. 660-630 tarihlerine; bir pegasosun
betimlendiği son stater ise Korinth vazo sanatındaki örneklerle
karşılaştırılırsa M.ö. 7. yüzyılın üçüncü dörtlüğü içine
yerleştirilmelidir. Staterlerin tümünün arka yüzlerinde farklı formlarda
quadratum incusum’lar yer almaktadır. Defineyi oluşturan sikkelerin
erken ve geç örnekleri arasında en az yarım yüzyıl zaman farkı
izlenmesi, buluntu durumlarının yalnızca bir terminus ante quem
verebileceğini göstermektedir. Sikkelerin uzun bir süre boyunca
biriktirildikleri düşünülmelidir. Bu önemli buluntu grubu, erken dönem
İonia plastiğine yeni bilgiler katmasının yanısıra, sikke darbının
Herodotos’un da belirttiği gibi M.ö. 7. yüzyıl ilk yarısında başladığını
göstermesiyle de numismatik alanında ayrıcalıklı bir yer kazanmaktadır.

Resim 04-10. Elektron stater. MGT Sektörü. M.ö. 7. yüzyılın ortası.

HBT sektörü buluntuları

Kentin FGT ve MGT sektörlerinde yer alan bölümlerinin M.ö. 6. yüzyıl
başlarında terkedildiğinin gözlenmesine karşın, HBT sektöründe bu
yüzyılın ilk yarısına ait önemli buluntuların ortaya çıkarılması, kentin
tamamıyla terkedilmediğini, batıdaki akropolis etrafındaki dar bir
alanı kaplayacak şekilde küçüldüğünü düşündürmektedir. Burada tümü
dikdörtgen planlı beş ayrı yapıya ait kalıntılar belirlenebilmiştir.
Tabakalanması en iyi gözlenebilen yapı 'B' yapısıdır. 'B' yapısının
inşasından önce bu alanın olasılıkla bir sel yatağı olduğu, suların
açtığı derin yarıkların M.ö. 6. yüzyılın ilk yıllarında doldurularak
alanın tesviye edilmesinden sonra imar faaliyetlerinin başladığı
anlaşılmaktadır. Sel yatağında, farklı derinliklerde ele geçen
malzemeden bazılarının kırık kırığa birleşmesi, bu doldurma işleminin
bir defada yapıldığını göstermektedir. Dolgunun altındaki buluntular
arasındaki yaban keçisi stilinde bezenmiş yonca ağızlı bir olpe üzerinde
karşılıklı duran geyik ve köpek betimlenmiştir. Formu itibarıyla güçlü
Korinth etkileri gösteren vazonun en yakın örneği Torino Müzesi'ndedir
ve M.ö. 7. yüzyıl üçüncü dörtlüğü sonlarına tarihlenmektedir. Gene yaban
keçisi stilindeki bir diğer oinokhoe de M.ö. 7. yüzyılın üçüncü
dörtlüğü içine yerleştirilmelidir. Buluntular arasındaki kuşlu
skyphoslar genel olarak benimsenmiş kronolojilerine göre M.ö. 7. yüzyıl
sonlarına tarihlenebilmektedir. Tüm veriler tesviye işleminin yüzyıl
sonlarında gerçekleştirildiğini ve dolayısıyla 'B' yapısının da bu
tarihlerde inşa edildiğini göstermektedir.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR






Resim 04-11. Arkaik yapılar. HBT-Kuzey Sektörü. M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısı.






Resim 04-12. Yaban keçisi stilinde olpe. HBT-Kuzey Sektörü. M.ö. 7. yüzyılın üçüncü dörtlüğü.





'B' yapısında iki ayrı yapı evresi izlenebilmektedir [resim 04-13].
İlk evre tabanındaki tek in situ buluntu yaban keçisi stilindeki miks
teknikli bir oinokhoedir. Kuzey İonia üretimi bu vazonun M.ö. 6.
yüzyılın ikinci dörtlüğünün başlarında üretildiği kabul edilebilir ve
yapının bu evresinin bitim tarihi için bir dayanak noktası
oluşturmaktadır. Beyaz astarlı Khios amphoraları, rozetli skyphoslar ve
İonia kandilleri de yüzyılın ilk dörtlüğü boyunca yapının kullanıldığını
göstermektedir. HBT sektöründeki çağdaş tabakalarda ele geçen, Attika
seramik ressamlarından, Gorgon ve "C" ressamlarına ait parçalar da aynı
tarihi doğrulamaktadırlar. 'C' alanındaki ilk evre buluntuları
arasındaki bir İonia kyliksi, bir Güney İonia ticari amphorası ve bir
lotuslu skyphos M.ö. 6. yüzyılın erken yıllarına işaret etmektedirler.

Resim 04-13. 'B' yapısı. HBT-Kuzey Sektörü. M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısı.






Resim 04-14. Lotoslu skyphos. HBT-Kuzey Sektörü. M.ö. 7. yüzyılın sonu - 6. yüzyılın başı.





İkinci yapı evresiyle çağdaş tabakalarda, C alanında ele geçen oturan
kadın figürü formundaki koku şisesinin [resim 04-15], belki de aynı
kalıptan çıkmış bir benzeri Taras nekropolünde geç Korinth I seramiği ve
siyah figürlü Attika kyliksleri ile birlikte bulunmuştur. Bu İonia
üretimi in situ buluntu, ikinci yapı evresinin M.ö. 6. yüzyılın ikinci
dörtlüğünden daha geçe tarihlenemeyeceğini düşündürmektedir. Bu yapı
evresinde yaban keçisi stilinde bezenmiş seramiğe hiç rastlanmamış
olması, araştırılan alanların sınırlı boyutları göz önüne alınarak, bu
türün kronolojisi için şimdilik bir dayanak noktası olarak kabul
edilmemelidir.

Resim 04-15. Oturan kadın biçiminde koku şişesi. HBT-Kuzey Sektörü. M.ö. 6. yüzyılın ikinci dörtlüğü.






HBT sektörü buluntuları, M.ö. 7. yüzyıl sonları – 6. yüzyıl başlarında
kentin doğusundaki alanların terkedildiği bir dönemde, yaşamın kentin
batı kısmında sürdüğünü ortaya koymaktadır. Gene bu sektörde yer alan
zeytinyağı işliğinin ilk evresi de M.ö. 6. yüzyıl ilk yarısında
kullanılmış olmalıdır. Yüzyıl ortalarındaki Pers işgaliyle birlikte,
yerleşmede, endüstri alanlarında ve nekropolis'lerde gözlenen hiatus, bu
sektörde de izlenmektedir.

Akropolis sektörü buluntuları


Yerleşmenin batısında yer alan tepecik, J.M.Cook tarafından arkaik
dönem akropolisi olarak kabul edilmektedir. Büyük taşlarla tepeyi
çevreleyen bir duvarın (sur ?) izleri görülebilmektedir. Tepe üstünde
kısmen izlenebilen düzeltilmiş kaya yüzeyi ile podyum duvarına ait
bölümlerden başka, buradaki tapınağa ait belirgin izler kalmamıştır. Bir
kaç mimari terrakotta parçası dışında, bu yapıya ait olabilecek özel
buluntu da ele geçmemiştir. Tepenin güney yamacında gerçekleştirilen
sondaj kazılarında, tümü arkaik döneme ait büyük kaplar ve kabartmalı
pithoslar bulunmuştur. Dağınık malzeme arasında ele geçen geç geometrik
ve aralarında Attika siyah figür seramiği ressamlarından Sophilos’a ait
bir parçanın da bulunduğu erken arkaik seramik parçaları, tepenin erken
dönemlerden itibaren kullanıldığını göstermektedir. Graffito'lu bazı
parçalar üzerinde korunabilmiş ..]eqeke[.. ve ..]neq[.. ibareleri,
akropolis tepesindeki yapının dini karakterine işaret etmektedirler.
Sondajlarda ele geçen pişmiş toprak adak kalkanları ise, yapının
Klazomenai’de varlığı bilinen Athena kültüyle ilişkili olabileceğini
düşündürmektedir. M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısında akropolis tepesi güney
yamacında seramik fırınlarının faaliyet gösterdiği belirlenmiştir.









Resim 04-16. Attika dinosu parçası. Ressam Sophilos'un yapıtı. Akropolis Güney Yamacı. M.ö. 580-570.

Yapı Teknikleri





Klazomenai’de inşaat tekniklerinin uzun süreler boyunca pek
değişmediği izlenmektedir. Geç geometrik dönemden itibaren izlenmeye
başlanan yapı tekniği, M.ö. 4. yüzyıl evlerinde de temel prensipleri
değişmeden kullanılmıştır. Yerel kireç taşı (Urla taşı) kullanılarak
yapılmış temeller üstünde, yatay bir düzlem oluşturmayı sağlayan
toikhobat levhaları yerleştirilmektedir. Bunun üzerinde 40-50 cm.
yüksekliğinde bir taş duvar yükselmektedir. Üst yapı kerpiçtendir. M.ö.
4. yüzyılda kullanılan alçı sıvalar (stucco) ve kireç harçlı tabanlar,
arkaik dönemde kullanılmamıştır. Keza arkaik dönem çatılarında, belki
bazı kamusal yapılar hariç, çatı kiremitleri de kullanılmamıştır.
Çatılarda sıkıştırılmış topraktan düz damlar kullanılmış olmalıdır.
Akpınar nekropolis'inde ele geçen ve bir ev şeklinde yapılmış lahitten
yola çıkarak [resim 11-14], bazı yapıların da kırma çatı şeklindeki saz
çatılarla örtüldüğü anlaşılmaktadır. Evler arasında dar koridorlar
şeklinde boşluklar (peristhasis) bırakılmaktadır. Ortaya çıkarılan taş
döşeli avluların tek bir eve mi ait olduğu, yoksa bir kaç evin ortak
kullanımına açık mekanlar mı olduğu şimdilik söylenememektedir. Gerek
evlerin, gerekse belirlenebilmiş sokakların yönlerinin, kentin tüm
sektörlerinde hemen hemen aynı yönde olması (kuzeydoğu-güneybatı ya da
kuzeybatı-güneydoğu), düzgün ızgara plan söz konusu olmasa da, düzenli
bir kentle karşı karşıya bulunulduğunu düşündürmektedir.

Erken arkaik dönem seramiği




Gerek Akpınar nekropolis'inin, gerekse HBT sektöründe sel yatağı
içindeki dolgu tabakasının gösterdiği gibi Klazomenai’de M.ö. 7. yüzyıl
ortalarından itibaren yaban keçisi stilinde seramik üretildiği
anlaşılmaktadır. Bu tarih şimdiye dek Kuzey İonia seramik atölyeleri
için düşünülen tarihten çok daha erkendir ve Güney İonia ile yaklaşık
aynı tarihlerde yaban keçisi stili seramik üretiminin başladığını
göstermektedir. Dönemin yaygın ve sevilen seramiği olan Korinth
vazolarının etkisiyle, vazoların dış yüzeylerinin beyaz ya da açık
renkli bir astar ile kaplandığı izlenmektedir. Şişkin oval gövdeli yonca
ağızlı oinokhoeler, gene yonca ağızlı ve Korinth etkili olpeler erken
dönemin en sık karşılaşılan vazo formlarıdır. Pyksis, krater, dinos,
skyphos, amphora ve stamnos da zaman içinde kullanılan diğer vazo
formlarını oluşturmaktadırlar. Bu tür seramiğe adını veren yaban keçisi
başta olmak üzere, kaz, köpek, tavşan, aslan, geyik, domuz ve boğa sık
kullanılan figürlerdir [resim 11-05]. Figürlerin dış hatlarının
belirtildiği ve koyu renk firnisle boyanan kısımlarda ayrıntıların astar
renginde rezerve bırakıldığı teknikte, çeşitli tipte rozetler doldurma
motifleri olarak kullanılmaktadır. Bazı örneklerde, vazonun omuzunda yer
alan ana motif, basit bitkisel bezemelerle sınırlandırılmıştır. Erken
örneklerde sıklıkla görülen gövde altındaki içi boş ışınlar, dönemin
sevilen kuşlu skyphosları üzerinde de sıklıkla görülmektedir. M.ö. 7.
yüzyılın son dörtlüğüne tarihlenebilecek örneklerde, insan figürlü
sahneler arasında kadınların birbirlerini bileklerinden tutarak
yaptıkları ritüel dans betimleri yer almaktadır. Kuzey İonia
atölyelerinde M.ö. 7. yüzyılın sonlarından başlayarak, rezerve tekniğin
yanısıra, Korinth etkisiyle ayrıntıların kazınarak belirtildiği siyah
figür tekniğinin de eklendiği miks teknikli vazolar üretilmeye
başlamıştır [resim 04-20]. Güney İonia atölyelerinin kullanmadığı bu
tekniğin M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısı boyunca kullanımda kaldığı
anlaşılmaktadır. Yaban keçisi stilinde bezenmiş seramiğin geleneksel
olarak, M.ö. 570 civarında üretimden kalktığı öne sürülegelmiştir. Her
ne kadar HBT sektöründe gerçekleştirilen kazılarda, M.ö. 570-550 arasına
tarihlenen ikinci yapı evresinde yaban keçisi stilinde seramiğe
rastlanmamışsa da, araştırılan alanların küçük boyutları bir sonuç
çıkarmak için yeterli görünmemektedir. Öte yandan M.ö. 546’daki Pers
işgaline kadar varlıklarını sürdürdüğü anlaşılan Yıldıztepe Nekropolis'i
ve Akropolis seramik atölyeleri kazıları yaban keçisi stili seramiğin
yüzyıl ortalarına kadar varlığını koruduğuna işaret etmektedirler.
Klasik tipteki Klazomenai lahitlerinin erken örnekleri üzerinde görülen
rezerve teknikteki bezemenin de [resim 04-17], doğrudan doğruya yaban
keçisi stili seramikten esinlendiği anlaşılmaktadır.

Resim 11-05. Akpınar nekropolisi. Orientalizan stilinde bezenmiş oinokhoe'den ayrıntı. M.ö. 7. yüzyılın ortası.






Resim 04-20. Yaban keçisi stilinde oinokhoe parçası. Kalabak Nekropolisi. M.ö. 6. yüzyılın ortası.





Resim
04-17. Erken Albertinum Grubundan bir ressamın bezediği Klazomenai
lahitinden ayrıntı. Yıldıztepe Nekropolisi. M.ö. 6. yüzyılın ortaları.






Geç geometrik dönemden itibaren kullanılan kuşlu skyphoslar [resim
11-03], M.ö. 7. yüzyıl ortalarında yeni bir akım olarak başlayan yaban
keçisi stili ile koşut olarak üretilmeye devam edilmiştir. Özellikle
M.ö. 7. yüzyıl ikinci yarısında, bu subgeometrik skyphoslarda farklı
kaide ve dudak formlarının yan yana kullanıldığı anlaşılmaktadır. Yaban
keçisi stilindeki seramikte de gözlenen gövde altındaki içi boş
ışınların, kuşlu skyphoslarda M.ö. 7. yüzyılın ortalarından başlayarak
kullanıldığı izlenmektedir. Yüzyılın ortalarından itibaren ince bandlı
skyphosların da, vazo bezeme repertuarına eklendiği görülmektedir.
Yüzyılın sonlarında kuşlu skyphoslar kullanımdan kalkarken, bandlı ve
rozetli skyphosların yanısıra lotuslu ve gözlü skyphoslar üretilmeye
başlanmıştır. Aynı formun yaban keçisi stilinde bezenmiş örnekleri
bilinmektedir [resim 11.21]. Klazomenai'nin diğer bezemeli seramik
grupları arasında kalın bandlı ve dalga çizgili seramikler yer
almaktadır.

Resim 11-03. Akpınar Nekropolisi. Kuşlu skyphos. M.ö. 7. yüzyılın üçüncü dörtlüğü.






Resim 11-21. Akpınar nekropolisi. Yaban keçisi stilinde bezenmiş skyphos. M.ö. 6. yüzyılın başı.





Klazomenaililerin M.ö. 7. yüzyıl ortalarında deniz aşırı merkezlerle
giriştiği yoğun ticari ilişkilerin göstergesi olan ticari amphoraların
form ve bezeme sistemlerinin geçirdiği değişikliklerin başlangıç aşaması
erken arkaik dönem boyunca izlenebilmektedir. Yüzyılın ortalarından
itibaren üretilmeye başlanan tipik Klazomenai amphoralarında klasik ağız
profili başta olmak üzere form özelliklerinin ancak M.ö. 7. yüzyıl son
dörtlüğünde özgünleştiği izlenmektedir. Öte yandan amphoraların kaide
profilleri başlangıçtan beri, göreceli olarak değişmeden kalmıştır. M.ö.
7. yüzyıl ikinci yarısına tarihlenen örneklerde, omuz, gövde ve
kulplardaki bandların yanısıra, omuzda yer alan bandlar üzerinde,
şimdiye kadar yalnızca Khios amphoralarından bilinen yatay “S”
motiflerine rastlanmıştır [resim 04-18]. M.ö. 6. yüzyıl içinde ise “S”
motifinin kaybolarak, salt yatay bandlı bezemenin sürdüğü
anlaşılmaktadır.

Resim 04-18. Erken tip Klazomenai amphorası. Akpınar Nekropolisi. M.ö. 7. yüzyılın ikinci yarısı.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




Tarihi olaylar
Pers istilası sonrasında
Klazomenaililerin kentlerini terkettikleri ve bir süre için civar
köylere ve adalara sığındıkları sanılmaktadır. M.ö. 546 sonrasına
tarihlenebilecek 20-25 yıllık bir döneme ait malzemeye ne yerleşmede, ne
endüstri alanlarında, ne de nekropolislerde rastlanmaktadır. Perslerin,
işgal ettikleri topraklarda sürdürdükleri ılımlı politikalar ve işgalin
beraberinde getirdiği çapulcu güçlerin denetim altına alınması, tüm
İonia’da olduğu gibi, zaman içinde Klazomenai’de de bir güven ortamı
yaratmış olmalıdır [resim 05-15]. Özellikle Attika malzemesinden yola
çıkılarak yapılabilecek bir tarihlemeyle M.ö. 525-520 civarında [resim
05-17] Klazomenaililerin eski kent alanlarına geri döndüğü, başlangıçta
geçici nitelikte inşa edilmiş yapılarla da olsa hayatın canlandığı ve
çok kısa bir süre içinde tüm kent alanlarında yaygın bir yerleşimin ve
endüstri faaliyetlerinin tekrar başladığı anlaşılmaktadır. Gerek antik
kaynaklardan edinilen bilgiler, gerekse deniz aşırı kolonilerde
yürütülen arkeolojik çalışmalar M.ö. 6. yüzyılın son çeyreğinin gelişkin
ticaretini ve yükselen refahını belgelemektedir. Klazomenai’de de hem
yerleşme alanlarındaki yaygınlığın ve yoğunluğun, hem de zeytinyağı
üretim işlikleri başta olmak üzere canlanan bir endüstrinin
gözlenebilmesi söz konusu zenginlik birikiminin kanıtları arasındadır.

Resim 05-15. Terrakotta figürin başı. FGT Sektörü. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Resim 05-17. HBT-Kuzey Sektörü, kanal kazısı. Leafless grubu Attika siyah figürlü kyliks. M.ö. 500 dolayları.


İonia kentlerinin, bu hızlı atılımın ardından kendilerine
güvenlerinin artması Pers hakimiyetine karşı isyan girişimi ile sona
ermiştir. M.ö. 499’da Pers satraplık merkezi Sardeis’in tahribiyle
başlayan isyan M.ö. 494’de sert bir şekilde bastırılmıştır. Klazomenai
ve Phokaia’nın, isyanın daha ilk yıllarında Perslerin eline geçtiği
Herodotos (V.123) tarafından aktarılmaktadır. Sardeis’in tahribinin
kızgınlığıyla Perslerin ılımlı politikaları ortadan kalkmış, gerek
doğrudan uygulanan şiddet, gerekse ağır vergiler İonia kentlerinin bir
daha eski güçlerine ulaşamayacakları bir süreci başlatmıştır.
Pausanias’ın “Pers korkusu yüzünden adaya geçerler" diyerek aktardığı
(VII.III.9), anakararadaki Klazomenai kentinin terkedilişi de İonia
ayaklanması sonrasında olmalıdır. Anakaradaki yerleşme alanlarında M.ö.
6. yüzyıl sonu – 5. yüzyıl başlarındaki tabakalarda yer yer görülen
yangın izleri Pers tahribi ile ilişkili olarak değerlendirilebilir. Her
ne kadar bu tahrip tüm alanları içine almıyorsa da, bir çok yapının söz
konusu yangından sonra tekrar imar görmemesi, en azından kaçış telaşıyla
gelişen yangınlara işaret etmelidir. Bu tarihten sonra, en azından yüz
yıllık bir süre boyunca, anakarada hiç bir arkeolojik kalıntıya
rastlanmamaktadır. Karantina adasındaki sondaj çalışmalarının da
gösterdiği gibi, Klazomenai artık bir ada kenti olarak yaşamını
sürdürecektir.

MGT sektörü buluntuları
Bu
alanda gerçekleştirilen kazı çalışmalarında, M.ö. 6. yüzyılın son
dörtlüğüne ait, sivil yerleşim alanı olarak kullanılmış yoğun bir iskan
gözlenmiştir. Geç arkaik dönem yerleşmesinin başlangıcı, Attika
seramiğinin genel kabul görmüş kronolojisi çerçevesinde M.ö. 530’dan
daha erken bir tarihe ait olmamalıdır. Giderek gelişen yapılaşmanın
yaygın bir yangın ya da yıkım izi göstermeksizin, ani bir şekilde sona
erdiği görülmektedir. Göreceli olarak bol miktarda ele geçen, Attika
üretimi siyah firnisli seramik, bu sona erişin M.ö. 500 dolaylarında
gerçekleştiğini ve kesin olarak M.ö. 480 öncesine tarihlenebileceğini
göstermektedir. Tarihi kaynaklarla bir arada ele alındığında, bu
terkedişin M.ö.499-498 sıralarında yaşandığı düşünülmelidir. Anakaradaki
yerleşmenin terkedilmesinden sonra, M.ö. 5. yüzyıl sonlarında
Khyton’daki yerleşme kuruluncaya kadar, bölgenin yaklaşık yüz yıl
boyunca boş kaldığı anlaşılmaktadır.

Duvar ilişkileri ve
taban depozitleri aracılığı ile gözlenebilen tabakalanma dizgesi, geç
arkaik yerleşmede en az üç yapı evresinin varlığını göstermektedir. Tümü
M.ö. 6. yüzyıl son dörtlüğü içine tarihlenen bu üç evrenin herbirisine
ayrı ayrı tarihler önermek konusunda, seramik buluntular yeterli
olamamaktadır.

M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü başlarında, 'K'
ve 'F' apsisli yapıları, alandaki bu dönemin ilk yapıları olarak birinci
yapı evresinin ürünleridir [resim 05-01]. 'K' yapısının ilk evresiyle
ilişkilendirilebilecek temellere ya da taş duvarlara ait izler
görülmemiştir. Bu nitelikleriyle, taştan alt yapısı olmayan, dayanıksız,
saz ve çamurla yapılmış bir yapı olmalıdır.

Resim 05-01. MGT Sektörü. 1. yapı evresi. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Diğer apsisli yapı olan 'F' mekanının ilk evresinin de, ikinci evrede
gözlenen taş mimariyle ilişkisiz, benzer karakterde bir yapı olduğu
anlaşılmaktadır. Bu yapının duvarlarındaki kavisin K yapısındaki kadar
belirgin olmaması [resim 05-02], köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen
planlı bir yapı da olabileceğini akla getirmektedir. Girişin yeri belli
değildir. Yapının ilk yapım evresine işaret eden tek kanıt bir ocaktır.

Resim 05-02. MGT Sektörü. 'K' ve 'F' apsisli yapıları. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Klazomenaililerin anakaradaki kente M.ö. 525 dolaylarında geriye
dönüşlerinde, henüz kendilerini yeterince güvencede hissetmeyip,
dalların örülmesi ve sıvanması ile elde edilen, üstleri saz ile kaplı
apsisli veya oval yapılarla yetindikleri izlenmektedir. Aynı evrenin
daha sonraki bir aşamasında, bu dayanıksız yapıların yerine aynı plan
korunarak, bu defa subasman kesimi taş duvarlarla inşa edilmiş yeni
apsisli yapıların inşa edildiği gözlenmiştir.

'F' yapısında
taş duvarlı mimariyle birlikte, eski ocağın yerine zemine gömülü yeni
bir ocak yapılmıştır. Ayrıca bu evrede 'F' yapısının iç duvarlarında ele
geçen sıvanın, çağdaşı diğer yapılarda da kullanıldığı düşünülmelidir.
Yapının ilk evresine ait tabandaki bir çukurdan gelen malzeme arasındaki
kaide kısmında ışınlar olan rozetli skyphoslar ve boyun kısmında dalga
çizgili bezeme olan hydria parçaları, yapının geç evresinden gelen
buluntularla karşılaştırıldığında, iki evre arasında kısa bir zaman
farkı olabileceğini göstermektedir.

'K' yapısı [resim 05-03]
içinde bir ocak ve tabana gömülü bir pithos açığa çıkmıştır. Ocağın
çevresindeki yanık alanın, yapının kuzey duvarı altında devam etmesi de,
taş mimarinin orjinal taban seviyesi üzerine daha geç bir tarihte inşa
edildiğini göstermektedir. İlk evrenin duvarlarının ve mimari yapısının
tam olarak nasıl bir plana sahip olduğu belirlenememiştir.. Ancak taş
duvarlı apsisin iç kısmında görülen kavisli çizgiler, dayanıksız
maddeden yapılan ilk yapıya ait izler olmalıdır. İçlerinde kömürleşmiş
parçalar, çakıl taşları, kum bulunan bu izler ile sıva parçaları, saz ve
çamurla inşa edilmiş yapının iskeletini oluşturan dal ve çalılara
yataklık etmek için oluşturulmuş olmalıdırlar. Bu geçici yapı, kısa süre
içinde taş alt yapılı ve kerpiç duvarlı kalıcı bir yapıya
dönüştürülmüştür. Alttaki tabandan kalın bir kum tabakası ile ayrılan
ikinci taban üzerinde de bir ocak yer almaktadır. Ele geçen malzeme
[resim 05-25], mekanın depolama, yiyecek hazırlama ve pişirme, ayrıca
yemek yeme ve içmek için kullanıldığına işaret etmektedir. Mekanın batı
kısmında topluca ele geçen çok sayıda tezgah ağırlığı ve ocak yanındaki
cam boncuklar da, kadınların yapının kullanımındaki ağırlığının
kanıtlarıdır. İlk yapı evresine ait bir Klazomenai amphorasının
parçaları ve bir bandlı skyphos M.ö. 6. yüzyıl son çeyreğine aittirler.
İkinci yapı evresinde ocağın yanında in situ bulunan Attika ürünü siyah
figürlü palmetli kyliksin yanısıra, farklı formlarda yine Attika ürünü
siyah firnisli ve siyah figürlü parçalar en erken M.ö. 6. yüzyılın son
çeyreği başına tarihlenebilmektedirler. Bu yoğun malzeme yerli seramiğin
tarihlenmesinde de belirleyici rol oynamaktadır.

Resim 05-03. MGT Sektörü. 'K' apsisli yapısı. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Resim 05-25. MGT Sektörü. Apsisli 'K' ve dörtgen planlı 'J' yapıları. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


'K' apsisli yapısının, geç arkaik tüm yapılardan farklı olarak
kuzeydoğu-güneybatı yönünde olmaması da dikkati çekmektedir. Apsisi
doğuda bulunan bu yapı doğu-batı doğrultuludur. Daha sonraları, FGT
sektöründeki yapılar da dahil olmak üzere, tüm geç arkaik kentin belli
bir plan dahilinde kurulduğunu gösteren ortak yönlenme, bu erken yapıda
henüz yoktur.

İkinci yapı evresinde, apsisli yapılar hala
kullanımda iken, 'A' mekanı ve 'E' yapısı gibi dikdörgen yapılar da inşa
edilmiştir [resim 05-04]. 'A' mekanının güneyindeki 'B' alanı da bu
yapım evresinde bir avlu olarak hizmet vermiş olmalıdır. Dikdörtgen
yapılar içinde birden fazla taban düzlemi gözlenmiş olması, bu dönem
içindeki alt evrelerin varlığına işaret etmektedir. Olasılıkla
inşalarından hemen sonra 'A' mekanı ve 'E' yapısında taban seviyeleri
yükseltilmiştir. 'E' yapısının ilk evresinde zemine gömülü olarak açığa
çıkan iki pithos'un yanısıra, ele geçen dikdörtgen planlı ocak, mekanın
günlük işlerde kullanıldığını kanıtlamaktadır.

Resim 05-04. MGT Sektörü. II. Yapı evresi, erken safha. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Resim 05-21. Kabartmalı perirrhanterion parçası. MGT Sektörü. Danseden kadınlar. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


'A' yapısının ilk evre tabanı altındaki seramik parçaları [resim
05-21] ve molozla yapılmış dolgunun, ahşap tabanı desteklemek amacıyla
kullanılmış olması muhtemeldir. Dolgu içindeki farklı kökenli taşıma
amphoraları, değişik formlardaki dalga çizgili seramikler, Attika
kökenli siyah firnisli C tipi kyliks parçaları ve Kuzey İonia siyah
figürlü amphora parçaları, bu yapı için M.ö. 6. yüzyılın son çeyreğini
terminus post quem olarak belirlemektedirler. İlk evre tabanında ele
geçen küçük tabak, dalga çizgiyle bezeli stamnos, meyve tabağı ve yonca
ağızlı hydria bu tarihle uyum içindedirler. İkinci evre tabanındaki in
situ malzeme arasında çok sayıda temsil edilen bandlı skyphosların
gösterdikleri form ve bezeme birliği, bunların takım halinde
üretildiklerini düşündürmektedir. Beraberlerindeki tek kulplu kaseler ve
boynunda dalga çizgi, omuzunda yatık S motifi olan amphora ile birlikte
bir grup oluşturmaktadırlar. Tüm buluntular, aralarında fazla zaman
farkları olmayan yapım evrelerine işaret etmektedirler.


Girişi güneyde olan 'A' mekanının doğu, batı ve güney duvarları da
yeniden yapılmış ya da kısmen onarım görmüştür. 'B' avlusunun [resim
05-05] taşlarla özenli bir şekilde döşenmesi ve güney-batısına iki küçük
mekanın ('H' ve 'I' mekanları) eklenmesi de 'A' yapısının geç alt
evresinde gerçekleşmiştir [resim 05-06]. Tüm bu eklemelerle 'A' mekanı
güzel bir avlu ve güneyindeki ikincil odalarla bir yapı kompleksinin
parçası haline gelmiştir [resim 05-07]. Daha güneydeki 'H' mekanının
depolama amaçlı kullanıldığı anlaşılmaktadır. Yapının tabanında ele
geçen Attika ürünü siyah firnisli Droop kyliksi M.ö. 6. yüzyılın son
dörtlüğüne tarihlenmektedir. Onun kuzeyinde kalan 'I' mekanı ise işlik
olarak kullanılmış olmalıdır. Her ikisinin de günlük yaşamda
kullanılmadığı hem küçük boyutlarından, hem de yaşam alanlarında sıkça
rastlanan ocağın yokluğundan yola çıkılarak söylenebilir.

Resim 05-05. MGT Sektörü. 'B' avlusu ve 'H' mekanı. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Resim 05-06. MGT Sektörü. II. Yapı evre, geç safha. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Resim 05-07. MGT Sektörü. 'K' yapısı, 'A', 'I', 'H' mekanları ve 'B' avlusu. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


M.ö. 6. yüzyıl sonlarına doğru 'F' ve 'K' apsisli yapılarının
şiddetli bir yangınla tahrip oldukları izlenmektedir. Yapılar içinde ele
geçen malzeme üzerindeki yanma izleri, yangının şiddetine işaret
etmektedir. Bu tahribin dış kaynaklı bir saldırısı sonucu oluşan genel
bir yıkımla ilişkilendirilemeyeceği, apsisli yapılarla yan yana duran
dikdörtgen planlı yapıların bu yangından etkilenmemelerinden
anlaşılmaktadır. Yangın sonrasında, apsidal yapıların yer aldıkları alan
diğer yapılar tarafından kullanılmıştır [resim 05-08]. 'K' yapısının
kalıntıları üstüne 'J' biriminin inşa edilmesi ve 'A' mekanının
kuzeyinin 'D' avlusu için açılması bu sırada gerçekleştirilmiştir [resim
05-26]. Araştırılan alanın sınırlarından dolayı 'F' apsisli yapısının
üstüne gelen iki duvarın, kompleksin bir uzantısı mı olduğu, yoksa
bağımsız bir birim mi oluşturduğu söylenememektedir. Ancak, bunların
'A', 'H' ve 'I' mekanları hala kullanımdayken inşa edildikleri kesindir.

Resim 05-08. MGT Sektörü. III. Yapı evresi. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Resim 05-26. MGT Sektörü. A ve E yapıları, D avlusu. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


'J' biriminde in situ ele geçen pişirme kapları ve çok sayıda taşıma
amphorası, yapının depolama amaçlı kullanıldığını düşündürmektedir.
Klazomenai, Khios ve kökeni bilinmeyen İonia amphoraları, özellikle
Khios örnekleri M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğüne işaret etmektedirler. En
yakın benzerleri Smyrna’dan tanınan İonia siyah figür stilinde bezenmiş
bir kapak ve el ele tutuşmuş kadınların ritüel dansını betimleyen
pyksis parçası yüzyılın son yıllarına tarihlenebilir.

'D'
avlusunda düzgün bir drenaj kanalı yer almaktadır. Avludaki kuyu ve bir
ocak, alanın günlük kullanıma yönelik olduğunu akla getirmektedir.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




FGT sektörü buluntuları
M.ö. 4. yüzyıl konut
mimarisinin izin verdiği kısıtlı alanlarda araştırılabilinen erken
dönemlere ait tabakalarda [resim 04-02], geç arkaik döneme ait 'H' ve
'D' apsisli yapıları açığa çıkarılmıştır. Aynı dönemde dikdörtgen planın
da, apsisli planla yan yana kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Resim 04-02. FGT Sektörü. M.ö. 4. yüzyıl yapılarının altındaki arkaik yapıların planı.


Kendi içinde dört alt evre içeren 'D' apsisli yapısı [resim 05-09]
şiddetli bir yangınla tahrip olmuştur. Diğer yapıların benzer tahripler
göstermemesinden yola çıkarak, bu yangının dış bir saldırıdan çok kaza
sonucu olduğu da düşünülebilir. Kerpiç duvarlara alt yapı oluşturan
düzensiz kireçtaşı bloklar, bir toikhobat üstüne oturmaktadırlar.
Yapının altında M.ö. 8. yüzyıl ortasına ve M.ö. 6. yüzyıl sonlarına ait
iki tabakanın daha varlığı gözlenmiştir. Söz konusu geç tabakanın
yapının inşası öncesi bir dolgu tabakası mı olduğu, yoksa henüz mimari
izleri açığa çıkarılamamış bir evreyle mi ilişkilendirileceği
bilinememektedir. Bu tabakadan ele geçen karışık malzeme içinde M.ö. 6.
yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenebilecek örnekler de vardır. Ancak
yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilecek bandlı skyphos ve amphoralar
yapının inşası için bir terminus post quem sağlamaktadır. Yapının
tahribine yol açan yoğun yangın tabakasında, kısmen yanmış olarak
bulunan Haimon sınıfından Attika siyah figürlü skyphos ise [resim 05-10]
yapının sona erişi için M.ö. 500-490 tarihlerinin önerilebilmesini
sağlamaktadır.

Resim
05-09. FGT Sektörü. Apsidal 'D' yapısı ve 'G' sokağı. 'D' yapısı içinde
zeytinyağı üretim işliği ve kesitte bir zeytin sepeti. M.ö. 6. yüzyılın
son dörtlüğü.



Resim 05-10. FGT Sektörü. D yapısının yıkımına neden olan yangından etkilenmiş Haimon sınıfı kyliks. M.ö. 500 dolayları.


'D' apsisli yapısının batısında yer alan 'A' yapısı da [resim 05-11]
aynı dönemde inşa edilmiştir. İki alt evresi vardır ve nitelikli
buluntuların çokluğu, komşusundan daha zengin bir sakini olduğuna işaret
etmektedir. Her iki alt evrede ele geçen farklı tekniklerdeki Attika
seramiği, evrelerin yaklaşık 25 yıllık bir zaman aralığı içinde
kullanıldığını göstermektedir. 'A' yapısı içinde 2,05 m. çapındaki
dairesel oluşum, bir tahıl depolama çukuru olarak yorumlanmalıdır. Dış
yüzü tek sıra taşla yapılırken, iç yüzü bej renkli bir sıva ile kaplanan
bu çukur içinde her iki evreyle ilişkili buluntular depolama, yemek
hazırlanması (mortarlar), yeme ve içme faaliyetlerine özgüdür.
Buluntuların korunma durumu yapının bir çatı ile örtüldüğünü akla
getirmektedir. Sonuç olarak yapının konut olarak kullanıldığı
anlaşılmaktadır. Yapı altından ele geçen malzeme M.ö. 8. yüzyıl
ortalarından M.ö. 6. yüzyıl sonlarına kadar dağılım göstermektedir.
Omuzunda dalga çizgili bezeme olan kapalı bir kap, tek kulplu bir kase
ve yerel taşıma amphoraları yapının inşası için M.ö. 6. yüzyılın son
çeyreğinin terminus post quem olarak alınmasını sağlamaktadır. İlk evre
tabanında bulunan Antimenes Ressamı çevresinden bir sanatçıya
verilebilecek Attika siyah figürlü boyunlu amphora da, bu evrenin M.ö.
6. yüzyıl son çeyreğine tarihlenmesini kolaylaştırmaktadır. Aynı evrenin
üst dolgularından gelen Attika siyah firnisli ayaklı tabak ve Attika
bilingual teknikli kyliks parçaları aynı tarihi doğrulamaktadır. İkinci
evreye ait Attika siyah firnisli C tipi kyliks ve Khios amphora
parçaları ise, bu evrenin de M.ö. 6. yüzyıl sonlarına tarihlenmesi
gerektiğini göstermektedir.

Resim 05-11. FGT Sektörü. 'A' yapısı, 'G' sokağı ve 'B' alanı. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Güneydeki 'B' alanı ve batıdaki taş döşeli 'E' avlusunun da 'A'
yapısı ile ilişkili olmaları muhtemeldir. Araştırılan alanların sınırlı
olması, üst üste üç evre içeren 'E' avlusunun [resim 05-12] son yapım
evresinin, kuzey-doğusundaki erken arkaik 'C' yapısıyla mı, yoksa geç
arkaik 'A' yapısı ile mi ilişkilendirilmesi gerektiğinin kesin olarak
söylenebilmesini engellemektedir. Tüm geç arkaik avlularda olduğu gibi,
'E' alanında da in situ malzemenin yokluğu sorunun çözümünü
güçleştirmektedir. Attika siyah firnisli C tipi kyliks parçaları ve
sirenlerle bezenmiş Klazomenai siyah firnisli bir kapak M.ö. 6. yüzyıl
son çeyreğine aittir. Ancak bu buluntular in situ değildir ve civardaki
başka bir geç arkaik yapıdan gelmiş olabilirler. Avlu içindeki
dikdörtgen planlı taş platform ve yanıbaşındaki drenaj kanalı, MGT
sektöründen bilinen geç arkaik dönem avluları ile yakın benzerlik
göstermektedir. Ancak Klazomenai’de inşa tekniklerinin uzun zaman
dilimleri içinde çok az değişiklikler gösterdiği de göz önünde
tutulmalıdır.
http://www.klazomeniaka.com/05-12.jpg
Resim 05-12. FGT Sektörü. 'E' avlusunun geç safhası. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


'B' alanının niteliği tam olarak anlaşılamamışsa da, batı ucunda
kısmen korunmuş olarak ele geçen yassı taş levhalar, burasının bir çeşit
açık alan olduğunu düşündürmektedir. Öte yandan günlük yaşam
faaliyetleriyle ilişkilendirebilecek lekane, mortar, büyük süzgeç ve
öğütme taşları gibi iyi durumdaki in situ buluntuların varlığı, alanın
üstünün örtülü de olabileceğini akla getirmektedir. 'B' alanının
doğusundaki arkaik yoldan ('G' alanı) nasıl ayrıldığı da
bilinmemektedir. Bu sınırlandırmanın kalıcı bir mimari yapı ile mi,
yoksa basit bir çit aracılığıyla mı olduğu henüz söylenememektedir. 'A'
yapısı ile stratigrafik ilişkileri göz önüne alındığında, 'B' alanını da
M.ö. 6. yüzyılın sonlarına tarihlemek uygun görünmektedir.


Apsis planlı 'H' yapısının [resim 05-13] taban seviyesinde ele geçen
yerel şarap amphoraları ve Attika siyah firnisli C tipi kyliks, yapının
M.ö. 6. yüzyılın sonlarında inşa edildiğini göstermektedir. 'H'
yapısının hemen yanında yer alan ve dikdörtgen plan gösterdiği anlaşılan
'I' yapısı da aynı döneme aittir. 'H' ve 'I' yapıları arasındaki
stratigrafik ilişki kesin değildir. Ancak duvarların konumundan, 'I'
yapısının apsis planlı 'H' yapısını desteklemek amacı ile yapıldığı ya
da planını dikdörtgene çeviren bir geç evreye ait olduğu sanılmaktadır.
Yapının bilinen tek duvarında iki farklı teknik gözlenmesi ve her ikisi
arasında yer alan ince toprak katmanı en az iki yapım evresi geçirdiğini
düşündürmektedir. Her iki yapının nasıl bir işleve sahip oldukları
şimdilik söylenememektedir. In situ olarak ele geçmemiş olan büyük
pithos parçaları, eğer 'H' yapısı ile ilişkili iseler, burası için
depolama amaçlı bir kullanım düşünülmelidir.

Resim 05-13. FGT Sektörü. Apsidal 'H' ve dörtgen 'Y' yapıları. M.ö. 6. yüzyılın son çeyreği.


'D' ve 'A' yapısı arasındaki boşluk geç arkaik dönemde bir yol olarak
işlev görmüş olmalıdır. Çok yoğun olarak yerleştirilmiş moloz tabakası
üstündeki yüzey yürüme alanı olarak kabul edilebilir. Söz konusu gezinme
düzleminden gelen dalga çizgilerle bezeli bir hydria ve Attika siyah
firnisli C tipi kyliks gibi buluntular, yolun M.ö. 6. yüzyıl sonlarına
tarihlenmesini mümkün kılmaktadır. Yolun gezinme düzlemi, 'A' yapısının
erken evresiyle ve 'D' yapısının en az bir evresiyle uyumludur. Bu
seviyenin üstündeki yassı taş levhalarla oluşturulmuş ikinci taban ise
'A' yapısı doğu duvarı ve 'D' yapısı batı duvarı ile birleşmektedir.
İkinci taban seviyesinde korunmuş in situ malzemenin yokluğu, inşa
tarihi için kesin bir öneride bulunmayı engellemektedir. Ancak her iki
yanındaki yapılarla ilişkisi, 'A' ve 'D' yapılarının son evresiyle
çağdaş olduğunu, dolayısıyla arkaik dönem sonlarına tarihlenebileceğini
ortaya koymaktadır.

Yapı teknikleri
Geç
arkaik dönemin taş/kerpiç mimarisinin, önceki dönemlerden pek farklı
olmadığı anlaşılmaktadır. Geç arkaik dönem başlarındaki güvensiz ortamda
yapıldığı anlaşılan dayanıksız, ve geçici saz/çamur yapılar istisna
teşkil etmektedir. Evlerden birinde gözlenen, mekanların iç
duvarlarındaki sıva izlerinin de, daha eskiden beri kullanılan bir
tekniğin devamı olduğu kabul edilmelidir. Ev zeminlerinde çok kısa zaman
aralıklarıyla yapılan yükseltmelerin, taban suyu probleminden
kaynaklanmış olabileceği düşünülebilir.

Araştırılmış başka
merkezlerde M.ö. 7. yüzyıl içinde terkedildiği bilinen apsisli ev
planının Klazomenai’de geç arkaik döneme kadar kullanılmış olması
dikkati çeken diğer bir noktadır. Erken arkaik dönem içinde dikdörtgen
planlı mimarinin yaygınlaşmasına rağmen, geç arkaik dönemde apsisli
planlı ev tipinin tekrar ortaya çıkması ilginçtir. Apsisli planın,
geçici saz/çamur yapıların dayanıklı malzemeyle onarımından
kaynaklandığı ve kısa süre içinde dikdörtgen planın tekrar revaçta
olduğu sanılmaktadır. Ancak bir süre her iki tip ev planının yan yana
kullanıldığı da açıktır. Bariz bir çatı enkazının gözlenmemesi, apsisli
yapılarda saz çatı kullanıldığını düşündürmektedir. Bu yapılarda
rastlanan yangın izleri de çatının bu niteliğini desteklemektedir.


MGT sektöründeki erken yapılar arasında 'K' yapısı hariç tüm ev, açık
alan ve yolların kuzeydoğu-güneybatı yerleşimi, belli bir kent planı
düşüncesini göstermektedir. Zengin buluntuların işaret ettiği gibi geç
arkaik dönem kenti doğuda Limantepe Höyüğü'nden itibaren başlamaktadır.
Geç dönem tahripleri bu alanda mimari yapıların gözlenebilmesini
olanaksızlaştırmıştır. Batıda Akropolis [resim 05-23] ve HBT
sektörlerinin endüstri alanları olarak kullanıldıkları anlaşılmaktadır.
HBT sektöründe bol olarak ele geçen geç arkaik malzemenin, ilişkili
olduğu mimari yapılar da M.ö. 4. yüzyılda burada gerçekleştirilen geniş
çaplı imar faaliyetleri nedeniyle tahrip olmuştur.

Resim
05-23. Triton ve araba yarışı sahneleri ile süslenmiş kabartmalı
seramik banyo teknesi parçası. Akropolis Güney Yamacı. M.ö. 6. yüzyılın
ortaları.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




Anakarada M.ö. 6. yüzyıl sonuna kadar izlenebilen yerleşim izleri, M.ö
5. yy. başında kesintiye uğramaktadır. Yerleşim izlerinin, FGT ve MGT
sektörlerinde, M.ö. 5. yüzyıl başında izlenen yangın tabakası ile son
bulması, anakaranın bu dönemde terk edildiğini göstermektedir.


Antik kaynaklardan Pausanias’ın (VII. 3.9), Klazomenaililerden “Pers
korkusu nedeniyle adaya geçerler" şeklindeki ifadesinde anılan
anakaradaki yerleşimden kaçış, M.ö. 499’da başlayan İonia ayaklanmasının
Persler tarafından sert bir şekilde bastırılması ile gerçekleşmiş
olmalıdır. Pers korkusuyla evlerinden kaçan halkın sığınabileceği en
uygun yer, karadan yaklaşık 500 m uzaklıktaki Karantina Adası'dır [resim
06-01]. Yerleşime oldukça uygun olan ada, anakaradaki tarım alanlarına
da yeterince yakındır.

Resim 06-01. Klazomenai, Limantepe ve Karantina Adası.


Adanın kuzey tepesinde yer alan “Athena Polias” tapınağı alanında ele
geçen geç arkaik figürinler M.ö. 5. yüzyıl başına aittirler. Halkın,
M.ö. 5. yüzyılda, gerçekten Karantina Adası’nda yaşayıp yaşamadığını
görmek amacıyla 1990 yılında adada küçük bir sondaj çalışması
yapılmıştır. 5.x.5 m boyutlarındaki bu sondaj adanın kuzey kesiminde,
kıyıdan 14 m içeridedir. Sondaj, mümkün olan en çok malzemeyi elde etmek
amacıyla, tepenin eteğinde açılmıştır.

Çalışma sırasında beş
ayrı tabakaya rastlanmıştır. En üstte geç Osmanlı dönemine ait tabaka
yer almaktadır. Bu tabakanın altında, sondajdaki tek mimari yapıkatı
olan, M.s. 5. yüzyıla ait Roma dönemi yer alır. M.ö. 4. yüzyılın ilk
yarısına ait olan üçüncü tabakanın malzemesi yoğun olarak M.ö. 4.
yüzyılın ikinci çeyreğine tarihlenmektedir. Son iki tabaka M.ö. 5.
yüzyıla aittir.

Adadaki çalışma sırasında, sondajın
boyutlarına oranla, oldukça fazla seramik bulguya rastlanmıştır. Bunun
nedeni, sondajın tepenin eteğinde yer alması ve tepeden akan malzemenin
bu noktada toplanmasıdır. Sondaj buluntularının çoğunluğunun M.ö. 5.
yüzyıl tabakalarına ait olması, bu dönemde adada yoğun yerleşim
olduğunun göstergesidir. Buna rağmen M.ö. 5. yüzyıla ait mimari yapı
katına rastlanmamıştır. Bu döneme ait iki tabakadan ilki bir taban,
ikincisi ise dolgu niteliğindedir.

M.ö. 5. yüzyıl
tabakalarından birincisi, beyaz yonga taşlarla oluşturulmuş bir
tabandır. Yaklaşık 4 cm kalınlığındaki tabanın mimarisi ele geçmemiştir.
Tabanda ele geçen malzeme mutbak kabı, bezemeli seramik ve siyah
firnisli seramik fragmanlarından oluşmaktadır. Siyah firnisli seramik
içerisinde Attika seramiği ve yerel seramik karışıktır. Taban, siyah
firnisli buluntuya göre, M.ö. 470/460-425/400 yıllarına
tarihlenmektedir.

Beyaz yonga taşlarla oluşturulmuş tabanın
altında yer alan koyu renkli toprak, bir dolgu tabakasıdır. Ortalama 57
cm kalınlığındaki bu tabaka içerisinden, yaklaşık M.ö. 500-400 yılları
arasına tarilenen siyah firnisli seramik, günlük kullanım kabı ve
dönemin dalgalı çizgilerle, bandlarla, bitkisel motiflerle bezeli
seramik parçaları ele geçmiştir [resim 06-03]. Buluntular arasında yerel
seramiğin dışında Attika seramiği de bol miktarda görülmektedir.

Resim 06-03. Karantina Adası. M.ö. 5. yüzyıl seramikleri.


Adada yapılan bu küçük sondaj ile Klazomenaililerin, M.ö. 5. yüzyıl
başlarında, buraya taşındıkları anlaşılmaktadır. Pers korkusu ile
anakaradan kaçan halkın yeni iskan yerleri Karantina Adası olmalıdır.
Sondajda ele geçen yoğun M.ö. 5. yüzyıl seramiği, ileriki yıllarda
yerleşime uygun alanlarda yapılacak kazılarla, bu döneme ait mimari yapı
katlarının da bulunacağına işaret etmektedir.

Kentin M.ö.
478/7’de kurulan Attika-Delos deniz birliğine düzenli olarak 1,5 talent
vergi ödemesi Atina ile olan ilişkisinin bir göstergesidir. Kentin bu
dönemde hem Fenike hem de Attik standartında gümüş sikke bastığı
bilinmektedir. Yüzyıl içinde Fenike standartının giderek terkedilmesi,
Klazomenai’nin siyasal alanda olduğu gibi ekonomik alanda da Atina’ya
artan bağımlılığının göstergesi kabul edilmelidir.

Atina’nın
M.ö. 413’deki Sicilya bozgunu sonrasında Klazomenaililerin Attika-Delos
deniz birliğinden ayrılma ve kentteki oligarkhların anakarada
Polikhne’yi tahkim etme girişimleri bastırılmış, ayaklanmanın önderleri
Daphnus isimli yerleşmeye kaçmışlardır. Adadan ayrılmak isteyen grubun,
M.ö. 405’de Spartalı komutan Lysandros’un Anadolu’da kurduğu egemenlik
sırasında girişimlerini tekrarlayarak Khyton adlı bölgede bir kent
kurdukları anlaşılmaktadır. Kuşkusuz bu dönemde adadaki yerleşim de
sürmektedir.
Yapı evreleri
Khyton’daki yapı evrelerinin
hiç birisi yıkımla son bulmamıştır. Nadir örnekler dışında ev
tabanlarında in situ malzeme çok sınırlıdır. Politik dengelerin değişimi
sonucu, Khyton sakinlerinin eşyalarını ve tekrardan kullanılabilir
malzemelerini yanlarına alarak yerleşimi terkettiği anlaşılmaktadır.
Onları anakarayı terke zorlayan adadaki demokratlar ise, evleri tekrar
kullanılmayacak ölçüde yıkmakla yetinmiş olmalıdırlar. Daha sonraki
dönüşlerde, eski kent alanı temizlenmemiş, kerpiç enkaz basitçe tesviye
edilmiş, sıklıkla eski duvarlar küçük onarım ve eklerle tekrar
kulanılmıştır.

Bilinen üç yapı evresinden ilki [resim
07-02] pek güçlü değildir ve bazı parsellerde yalnızca çok küçük
mekanlar kullanıma açılmıştır. Öte yandan incelenen evlerden ikisinin
özenli işçiliği, Khyton’daki en özenli mimari işçiliğin kuruluş
evresinde izlenebileceğini göstermektedir. İnsula'lardan birisinde iki
evi ayıran duvarın köşe toikhobatı yerleştirilmiş, ancak devamı
getirilmemiştir. Belki de bu ilk evre planlandığı şekliyle hayata
geçemeden terkedilmek zorunda kalınmıştır. İkinci yapı evresi [resim
07-03] ise çok daha gelişkindir. Bu evrede kent nüfusunun birden
arttığı, bazı evlerin arsalarının ikiye bölündüğü, hatta HBT sektörü
kuzeyinde yapılan sondajlarda izlendiği gibi, olasılıkla sur dışında,
düzensiz bölümlerin de geliştiği görülmektedir. Parsellerdeki bölünmenin
zaman zaman komşu parsele taşmalara ve bu anlamda planın bozulmasına
yol açtığı izlenimi edinilmiş, ancak bu durum henüz sağlıklı olarak
sınanmamıştır. Bu evre içinde bir çok mekanda taban yükseltmeleri
gözlenmiş, ev içi planlamalarda küçük değişiklikler yapıldığı
anlaşılmıştır. Bu gözlemler, ikinci yapı evresinde görece olarak uzun
bir süre yaşandığını düşündürmektedir. Son yapı evresi [resim 07-04] ise
ev planlarında bazı tadilatlar yapılmakla birlikte, önceki evrenin ev
planının devamı gibi görünmektedir. Bir çok örnekte bu evreye ait
subasman taşlarının özenle sökülerek götürüldüğünün gözlenmesi, bu
evrenin terkedilmesinin bir anda değil, tedrici olarak yapıldığını
düşündürmektedir

Resim 07-02. FGT Sektörü. Khyton'un kuruluş evresi (kırmızı evre) yapılarının planı. M.ö. 5. yüzyıl sonu - 4. yüzyıl başı.


Resim 07-03. FGT Sektörü. Khyton ikinci evre (mavi evre) yapılarının planı. M.ö. 4. yüzyılın ilk dörtlüğü.


Resim 07-04. FGT Sektörü. Khyton üçüncü evre (yeşil evre) yapılarının planı. M.ö. 4. yüzyılın ortaları.

Buluntular

M.ö. 4. yüzyılın Attika üretimi kırmızı figürlü ve siyah firnisli
seramiği [resim 07-17; 07-19] Khyton’daki yerleşmenin, tarihi olaylar ve
antik kaynaklarla uyumlu olarak, yüzyılın üçüncü çeyreği içinde sona
erdiğini göstermektedir. Yerleşmede açığa çıkan, aralarında Attika
taklidi siyah firnisli seramiklerin de bulunduğu yerli üretim
seramiklerin [resim 07-18], yapım evrelerine göre oluşturulacak
kronolojisi, göreceli olarak az tanınan M.ö. 4. yüzyıl seramiği için
sağlam dayanak noktaları oluşturabilecektir.

Resim 07-17. FGT Sektörü. Siyah firnisli kase. M.ö. 4. yüzyıl.


Resim 07-19. FGT Sektörü. Siyah firnisli balık tabağı. M.ö. 4. yüzyıl.


Resim 07-18. FGT Sektörü. Bezemesiz oinokhoe'ler. M.ö. 4. yüzyıl.


Klazomenai’nin sıklıkla koç protomlu ya da gövdeli M.ö. 4. yüzyıl
bronz sikkelerinin diğer yüzlerinde tanrıça Athena yer almaktadır. 1998
kazılarında evlerden birinde geç evre enkazının kaldırılması sırasında
küçük bir olpe içinde ele geçen 149 gümüş sikke [resim 07-20] dönemin
tarihine yeni bir ışık tutabilecek gibi görünmektedir. Buluntu kodu ve
olasılıkla seramik atölyesiyle çağdaş bir çatı kiremiti enkazının
altında ele geçmeleri, son yapı evresi ya da seramikçi atölyesinin terki
sırasında gömülmüş olabileceklerini düşündürmektedir. Bu definenin
içinde Atina tetradrakhmileri; denetleyici memurun adının da
belirtildiği kuğulu/Apollon tasvirli Klazomenai tetradrakhmileri [resim
07-22]; aynı şekilde düzenlenmiş Klazomenai drakhmileri; bir Khios
drakhmisi; gene Klazomenai üretimi, arkaik geleneği devam ettiren ön
yüzleri kanatlı domuz protomu tasvirli, arka yüzleri quadratum incisum
baskılı 11/2 obolosluk sikkeler yer almaktadır. Daha önceden
bilinmeyen, yeni memur isimlerinin de bulunması dikkat çekmektedir.
1960’lı yıllarda Kalabak mevkiinde bulunarak yurt dışına kaçırılmış
kuğulu/Apollon tasvirli tetradrakhmileri içeren defineyle birlikte, M.ö.
370-340 yıllarının kronolojisine yeni katkılar yapabilecekleri
düşünülmektedir.

Resim 07-20. FGT Sektörü. Gümüş sikke definesi. M.ö. 4. yüzyılın ilk yarısı.


Resim 07-22. FGT Sektörü. Gümüş sikkeler. M.ö. 4. yüzyılın ilk yarısı.

HBT sektöründeki büyük yapı

Tyran Python’un anakaradaki M.ö. 4. yüzyıl kentini zaptetmesiyle,
kentteki mekansal eşitlik bu zorba ile bozulmuş görünmektedir. HBT
sektöründe ele geçen ve başlangıçta sur olabileceği düşünülen düzgün
duvarların, M.ö. 4. yüzyıla tarihlenen bir sarayın istinat duvarları
olabileceği anlaşılmaktadır [resim 07-25]. Yapı kuzey-güney
doğrultusunda uzanan bir teras duvarı tarafından düzleştirilmiş bir alan
üzerinde inşa edilmiştir. Duvarın alt kısımlarındaki taşlar düzgün
kesilmiş, yerli olmayan kayaçlardan yontulmuş bloklarla yapılmıştır.
Duvarın üst kısımları ise düzgün, ancak daha küçük boyutlu ve yerel
kireç taşı kullanılarak inşa edilmiştir. Yapının doğu sınırını oluşturan
duvarın 1,30-1,40 m. genişlikteki toikhobat blokları çok özenlidir. Bu
boyutlarıyla yapının sıradan bir konut olmadığı anlaşılmaktadır. Doğu
duvarı ile teras duvarı arasında kalan 2,5 m.lik açıklık bir gezinme
alanı olarak bırakılmış olmalıdır. Yapının güney duvarı ise 0,95 m.
kalınlıkta ve dış yüzü düzgün kireçtaşı blokları, iç yüzü daha kaba
taşlarla yapılmış olarak ortaya çıkarılmıştır. Duvarın iç yüzünün sıva
ile kaplanmış olduğu düşünülmelidir. Kuyulardan ele geçen sarı, mavi,
kırmızı ve siyah renkli stuccoların yapının iç duvarlarıyla ilişkili
olması muhtemeldir. Kuzey ve batı sınırları bilinmeyen yapının iç
duvarları 0,70-1,00 m. arasında değişen kalınlıktadır ve bir kısmının
arkaik dönem zeytinyağı işliği üzerinde anakayaya oturtulduğu
gözlenmiştir. Bir kapıyla batıdaki avluya çıkıldığı izlenmektedir.
Düzgün plaka taşlarla kaplanmış avlunun ortasında 1,70 m. çaplı bir
kuyunun bulunduğu [resim 07-26] ve ele geçen dağınık malzemeye göre
avlunun etrafında bir drenaj sisteminin yer aldığı anlaşılmaktadır.
Hellenistik dönemde yaygınlaşacak olan basileia'ların öncülerinden
birisi olabilecek yapı, geniş mekanları ve avlularıyla, Klazomenai'de o
zamana kadar bilinenden farklı bir dünya anlayışını simgelemektedir.

HBT sektörü kuzeyi M.ö. 4. yüzyıl tabakaları

HBT sektörü kuzeyindeki açma alanında ortaya çıkarılan,
Khyton’daki düzenli kentin planıyla uyumsuz M.ö. 4. yüzyıl mahallesi,
zaman zaman iki ayrı yapım evresinin gözlenebildiği, “sur dışı” bir
yapılaşma olarak kabul edilmelidir. Ele geçen malzemeye göre Khyton’daki
yerleşimin ikinci yapım evresiyle çağdaş olan bu kısım, Kral Barışı
sonrasında oluşan güvenlik ortamında anakaraya artan talebin bir sonucu
olarak değerlendirilebilir.

Resim 07-25. HBT-Güney Sektörü. Büyük yapının teras duvarı. M.ö. 4. yüzyılın ortası.


Resim 07-26. HBT-Güney Sektörü. Büyük yapının avlusundaki kuyuda bulunan siyah firnisli skyphos ve kantharos. M.ö. 4. yüzyıl.

Leukai kolonizasyonu

M.ö. 4. yüzyıl Klazomenai tarihinin diğer bir yanı, İzmir Körfezi
kuzeyindeki, Gediz Nehir'inin eski deltası yakınındaki arazilerde küçük
bir kolonizasyon hareketine girişilmesidir. Günümüzde Üç Tepeler olarak
bilinen bölgenin, eski haritalarda Kilazmanı olarak tanımlanması da bu
kolonizasyonun anısı olmalıdır. Daha sonra Leukai isimli bağımsız bir
kent olacak bu topraklar Klazomenai ve Kyme kentleri arasında karşılıklı
hak iddialarına neden olmuş, Delphoi kahinlerinin önerisi üzerine
Knidos hakemliğinde bir yarışma ile sorun çözülmüştür. Kahinler her iki
kentten eş zamanlı olarak yola çıkan gruplardan, Leukai arazisine ilk
varacak olanın egemenlik hakkı olacağını belirtmişler, deniz yoluyla
hareket eden Klazomenaililer yarışmayı kazanmıştır. M.ö. 387 tarihli
Atina dekretinde de anılan, anakarayı Khyton’dakilerin ellerinde tutması
sonucu, adadaki demokratların tahıl sıkıntısı içine düşmeleri yeni
tarım arazileri arayışına yol açmış, Leukai kolonizasyonu da bunun
sonucunda doğmuş olmalıdır. Leukai’de kuzeye doğru genişleme eğiliminin
bir diğer göstergesi de, Hellenistik döneme tarihlenen ve Temnos kenti
ile toprak anlaşmazlığını yansıtan yazıttır. Klazomenai sikkelerinde
M.ö. 4. yüzyılda ortaya çıkan kuğu simgesinin de, Leukai yakınlarındaki
kuş cenneti ile ilişkilendirilebileceği düşünülebilir.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




Aleksandros’un M.ö. 334’deki Granikos savaşının arkasından Anadolu’daki
Pers egemenliğine son vermesi ile Klazomenaililerin de bir daha geri
dönmemek üzere anakarayı terkedip, yaşamlarını adada sürdürmeleri eş
zamanlı gibi görünmektedir [resim 06-01]. Aleksandros’un başka kentlerde
yaptığı gibi Klazomenai’de de imar faaliyeti planladığı, başta
Pausanias olmak üzere antik yazarlar tarafından vurgulanmıştır. Bu imar
projelerinden bazıları, örneğin Çeşme Yarımadası'nın iki tarafından
açılacak kanallarla Mimas’ı Erythrai ile birlikte adaya dönüştürme
fikri hayata geçirilememiştir. Ancak Klazomenai kentinin üzerinde yer
aldığı adanın bir yol ile (khoma) karaya bağlanması ve böylece kentin
bir yarımada haline getirilmesi, Aleksandros döneminde
uygulanabilmiştir. Kalıntıları çağdaş yolun batısında, kısmen su içinde
izlenebilen antik yol [resim 08-01], kentin hem karayla ulaşımını
rahatlatmış, hem de bir ada kenti olmasının sağladığı yararları
sürdürebilmesine olanak tanımıştır.

Resim 06-01. Klazomenai, Limantepe ve Karantina Adası.


Resim 08-01. Karantina Adası ve antik yolun (khoma) kalıntıları.


Adada yer alan Hellenistik kentin incelenmesine yönelik kazılar henüz
yapılmamış olmakla birlikte, yüzey seramiği kentin yerinin tartışılmaz
biçimde belirlenmesini sağlamaktadır. Adanın kuzey tepesindeki Athena
Polias tapınağı civarında ele geçen, kısmen arkaik geleneği sürdüren,
Hellenistik karakterdeki pişmiş toprak figürinler kayda değer
buluntulardır. Adanın eğimli arazisinin yapılaşmaya uygun hale
getirilmesi için teraslama çalışmalarının M.ö. 5. yüzyıldan itibaren
yapılageldiği anlaşılmaktadır. Kuzey tepesinin yamacındaki bir terasa
bitişik evin tabanından gelen malzeme, ortaya çıkarılan bir grup tezgah
ağırlığından yola çıkarak M.ö. 4-3. yüzyıllara verilebilir. Adadaki Roma
dönemine ait peristylli bir evin içinde yapılan sondajlarda, M.ö. 4.
yüzyıl ortalarına tarihlenen iki duvar arasındaki bir çukura özenle
saklanmış durumda bulunan bronz thymiaterion erken Hellenistik dönemin
önemli buluntuları arasındadır [resim 08-02]. Restorasyonu Ankara
Üniversitesi’nden H. Kökten tarafından gerçekleştirilen buhurdanlığın
gövdesi üç masif, bronz döküm ayak üzerine oturtulmuştur [resim 08-03].
Her bir ayak halka kaideler üzerinde aslan pençeleri ve kanatlı bir
siren figüründen oluşmaktadır. İçbükey bir silindirden meydana gelen
gövdenin alt kısmı lesbos kymationlu bir band ile bezenmiştir. Düz bir
çanak şeklindeki tütsü yakma yerinin dışa dönük dudaklarında ince bir
İon kymationu bandı yer alır. Bu kısma iki kulp yerleştirilmiştir.
Kapağın yan yüzleri ise geometrik şekiller oluşturan deliklerle
bezenmiştir.

Resim 08-02. Karantina Adası. Bronz thymiaterion. Hellenistik dönem.


Resim 08-03. Karantina Adası. Bronz thymiaterion'un Siren şekilli ayağı. Hellenistik dönem.


M.ö. 188 tarihli Apameia barışı sonrasında Klazomenai Romalılar
tarafından özgür bırakılan kentler arasında yer almaktadır ve Drymoussa
(Bugünkü Uzunada) adasının da kent topraklarına katılmasına izin
verilmiştir. M.ö. 85’deki Dardanos barışında da Sulla bu kısmi özgürlüğü
sürdürür ve M.ö. 43’de kent Brutus’un idaresine geçer. Kentin Augustus
dönemi sikkelerinde imparatora verilen kristes ünvanı, olasılıkla bir
depremle tahrip olan kentin yeniden imarı için imparatorun verdiği maddi
destekle ilişkilidir. Öte yandan aynı ünvanın Hadrianus’a da verilmesi,
bu döneme ait bir deprem bilinmediğine göre, imparatorun tüm Batı
Anadolu’da desteklediği imar faaliyetlerinden kaynaklanıyor olmalıdır.
İmparatorluk döneminde görece küçük bir kent olarak kalan Klazomenai’nin
sikkelerinde imparator portresi yanısıra hem eskiden beri kullanılan
kanatlı domuz ve koç figürleri, hem de Dionysos, Asklepios, Kybele, Zeus
ve filozof Anaksagoras gibi özgün figürler yer almaktadır.


M.s. 5. yüzyılda adadaki kentin terkedildiği anlaşılmaktadır. M.s.
451’deki Khalkedon konseyi, M.s. 530’daki Hierokles listeleri ve daha
sonraki bazı piskoposluk listelerinde adı anılan kentin bu dönemlerde,
bir kilise yıkıntısı ve Bizans çağı yazıtları saptanan Gülbahçe Köyü’nde
yer alması mümkün görünmektedir.

Kalıntıları günümüzde
Karantina Adası üzerinde yer alan Hellenistik ve Roma çağı
Klazomenai’sinin [resim 08-10] mimari dokusu, kalıntılarının yüzyıllarca
süren yapı taşı olarak kullanılmak üzere yağmalanması nedeniyle oldukça
zayıftır. Gezgin Chandler’in oturma sıralarından bir kısmını
görebildiği tiyatronun, bugün yalnızca kuzey tepesinin kuzey yamacındaki
yeri belirlenebilmektedir. Erken dönemlerden beri kullanıldığı
anlaşılan kuzey tepesi üstündeki tapınak alanında ilk kazıları Oikonomos
yapmıştır. Kayada düzleştirilmiş platform ve yapının tam konumunun
kavranmasına izin vermeyecek ölçüde izlenebilen temel oyukları dışında
kalıntı yoktur ve anakayanın yüzeyde olmasından dolayı tabakalanma
yoktur. Kaya platformları arasında çakıl taşından, siyah-beyaz opus
signinum mozaik izleri ve gene siyah-beyaz tessera'lı mozaik
ayırdedilebilmektedir. Yüzey buluntuları arasında, daha önce bahsedilen
ve adak sunuları olmaları muhtemel, çoğu oturan kadın şeklinde
betimlenmiş pişmiş toprak figürinlerin [resim 08-11] yanısıra siyah
firnisli seramik parçaları, megara kaselerine ait parçalar ve
terra-sigillata kap parçaları, alanın uzun bir süre boyunca
kullanıldığına işaret etmektedirler.

Resim 08-10. Karantina Adası. Kandil. Roma dönemi.


Oikonomos tarafından 1921 yılında kazılan büyük bir bina, kısmen
açığa çıkarılmıştır. Açığa çıkarılan iki odadan birinde izlenen taban
mozaiği M.s. 400 civarına tarihlenebilmektedir. Diğer odanın altında
daha eski bir yapının da yer aldığı anlaşılmaktadır.

1989 ve
1990 yılı çalışmalarında ortaya çıkarılan büyük bir peristylli villaya
ait mimari izler dikkat çekicidir. Peristylin güney ve doğu
koridorlarının bir kısmıyla, batı koridoru köşesi açığa
çıkarılabilmiştir [resim 08-05]. Güneyde peristyle açılan iki oda büyük
ölçüde araştırılmış, doğuda mozaik döşeli bir başka odanın izi
gözlenmiştir. Doğu-batı yönünde yaklaşık 6,5 m.ye ulaşan ve kuzey-güney
yönünde de en az bu kadar genişlikteki avlu ve odalardan birinin
yaklaşık 4 x 5,5 m.lik boyutları evin toplam büyüklüğü hakkında fikir
verebilmektedir. Ele geçen in situ seramiklerin çoğunun günlük kullanım
kapları olması, ayrıntılı tarihlendirmeyi zorlaştırmaktaysa da, evin
yaklaşık M.s. 200 civarında, herhangi bir yıkım izi gözlenmeden
terkedildiği anlaşılmaktadır. Ev içinde ele geçen ve M.ö. 4. yüzyıla
tarihlenen 11 sikke, aynı alanda erken yapıların da varlığına işaret
etmektedir.

Resim 08-05. Karantina Adası. Atriumlu ev. Roma dönemi.

Adanın doğu sahilinde, kısmen su içine gömülmüş, çoğunda mozaik ve fresko izleri görülen Roma yapıları izlenebilmektedir.


Kuzey-batı kıyısındaki kayaya oyulmuş seramik fırınlarının kesin
tarihlemesi şimdilik mümkün görünmemektedir. Bu fırınlarda,
Klazomenai’de M.ö. 4. yüzyıl ortalarına kadar kullanıldığı bilinen armut
şekilli planın yerine dikdörtgen bir plan kullanılmıştır. Adanın
batısında, orta kesimindeki girinti içinde, su altında antik limana ait
dalgakıran ve rıhtımın izleri görülebilmektedir.

Adada, içine
basamaklarla inilen bir mağarayı 17. yüzyılda gezgin B.Randolph da
görmüştür. Bu mağara Pausanias’ın andığı (VII.5.11) nympha mağarası
değildir. Çoban Pyrrhos'un annesi olan Nympha'nın mağarası, anakarada
kırsal bir alanda aranmalıdır.

Adayolunun karayla birleştiği
noktada, PTT telefon hattının döşenmesi sırasında Roma dönemine ait bir
yapının izlerine rastlanmıştır. Antik adayoluna ait büyük mimari
bloklara benzer malzeme, bu yapıda devşirme yapı taşı olarak tekrar
kullanılmıştır. Konstrüksiyonunda Urla taşı blokların da kullanıldığı
apsisli bir duvarı olan yapının pembemsi bir sıvayla kaplandığı,
tabanının üstüste iki sıra halinde döşeme tuğlalarıyla döşendiği
anlaşılmaktadır. Yapının duvarı ve tuğla döşemeler arasında ele geçen
yeşil sırlı kase ve imparator Gratianus dönemine ait 4 bronz sikke
yapının M.s. 4. yüzyıl sonlarına kadar kullanımda kaldığına işaret
etmektedir. Kısmen yapının tuğla tabanı üstünde yer alan dört duvarı
pembemsi sıvayla kaplı mezar içinde 30 yaşlarında bir kadının iskeleti
yanısıra pişmiş toprak bir aphrodite figürini [resim 08-08], bronz
iğneler ve tellerin eşkenar dörtgenler oluşturacak şekilde
düzenlenmesiyle oluşturulmuş bir süs bandı ele geçmiştir. Figürinden
yola çıkılarak bu mezar için M.s. 400 dolayları önerilebilmektedir.
Mezar içinde ikincil gömüler de vardır. Bunun yanısıra aynı alanda ele
geçen çatı kiremitleri ile yapılmış bir mezar ve tabanı kiremitleriyle
kaplı, tuğla ile inşa edilmiş diğer bir mezar, kentin bu kısmının Geç
Roma döneminde nekropolis alanı olarak kullanıldığına işaret etmektedir.

Resim 08-08. Limantepe'deki bir mezarda bulunan. Terrakotta Aphrodite figürini. Roma dönemi.


Anakarada, Limantepe’de bulunan bir sarnıç, FGT sektöründe açığa
çıkarılan dikdörtgen bir mekandan oluşan büyük bir yapı ve yanındaki
kare planlı su kuyusu, HBT sektöründe M.ö. 4. yüzyıl sarayının kısmen
üstüne gelen duvarları gözlenebilen diğer bir yapı ve arkaik zeytinyağı
işliğinin geç evre deposu içinde kurulmuş armut şekilli, merdivenli
sarnıç [resim 08-09] Roma/erken Bizans döneminde M.s. 7. yüzyıla kadar
bu alanların tarımsal amaçlarla kullanılmaya devam edildiğini ve
buralarda tarıma yönelik, arazide dağınık konuşlandırılmış “çiftlik”
yapılarının inşa edildiğini göstermektedirler.

Resim 08-09. HBT Sektörü. Arkaik dönem zeytinyağı işliğinin deposu içine inşa edilmiş sarnıç. Geç antik dönem.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

CANTAR




Seramik işlikleri


Klazomenai, endüstri alanları ile
ilgili verilerin çeşitliliği ile önem kazanmaktadır. HBT sektöründeki,
M.ö. 6. yüzyıl içinde iki ayrı kullanım evresi gösteren zeytinyağı
işliği ve aynı yüzyılın sonlarında etkinliklerini sürdüren diğer
zeytinyağı işlikleri, kentin bu dönemde artan denizaşırı isteği
karşılamaya yönelik girişimler içinde olduğunun bir kanıtıdır. Kentte
açığa çıkarılan seramik fırınları, kemik alet (ya da süs eşyası ?)
işliği ve demirci işliği ise diğer endüstri birimleri olarak dikkat
çekmektedirler.

Yunan uygarlığı üzerine bilimsel bulguların
sınırlı olduğu alanlardan birisi, endüstri alanları ve bunların
organizasyonu sorunudur. Antik metinlerde hem bu sorunun kendisi, hem de
ekonominin düzenlenmesi konularında ciddi bir sessizlik ya da eksiklik
mevcuttur. Öte yandan söz konusu alanlar ile ilgili maddi verilerin de
olağanüstü azlığı, soruna sağlıklı bir çözüm getirilmesini
zorlaştırmaktadır. Ege havzasında bu denli yoğunlaşan araştırmalara
rağmen, daha hala arkaik ve klasik dönemlerdeki endüstriyel yapıyı
bütünüyle değerlendirebilmek, üretime dönük faaliyetlerin ne zaman ve ne
şekilde, gerektiğinde yapılan işler olmaktan çıkıp, toplumsal işbölümü
içinde sürekli uğraşlar haline geldiklerini söyleyebilmek çok güçtür.
Antik Yunan dünyasında seramik üretiminin bağımsız bir endüstri olduğunu
kanıtlayan en önemli arkeolojik izler Korinth'te ele geçmiştir.
Yaklaşık M.ö.650-480 tarihleri arasında etkinlik gösterdiği belirlenen
ve Çömlekçiler Mahallesi olarak tanımlanan alanda çok sayıda fırın,
işlik, depo alanı ile burada üretilen vazolara ait binlerce parça açığa
çıkarılmıştır. Atina Agorası'nın kuzey-batısındaki bir noktanın ise
"çömlekçiler mahallesi" anlamına gelen "kerameikos" olarak
isimlendirilmesi, antik Yunan yerleşmelerinde çömlekçi atölyelerinin bir
arada oldukları konusunda destekleyici bilgiler sağlamaktadır. Ancak
bunun aksine, örneğin Miletos'ta, Kalabak Tepe'deki M.ö. erken 6.
yüzyıla tarihlenen bazı evlerin bahçelerinde açığa çıkarılan seramik
fırınları, söz konusu üretimin yarı-zamanlı bir iş olarak da
sürebildiğini düşündürmektedir.

Klazomenai, özellikle arkaik
dönemde ürettiği seramikler ile bilinmekte ve bu alanda Kuzey
İonia'daki en önemli merkez olarak tanınmaktadır [resim 09-01]. Kentte
yürütülen kazılarda da Klazomenai'nin bu alandaki konumunu doğrulayan
arkeolojik izler elde edilmiştir. Kentin arkaik dönem seramik
fırınlarının, yerleşme alanlarının dışında ve uzağında etkinlik
gösterdikleri anlaşılmaktadır. Seramik fırınların yerleşmenin
güney-batısında bulundukları, gerek yüzey araştırmalarında elde edilen
malzemelere ve gerekse de kazılan bir örneğe dayanılarak bilinmektedir.
Akropolis tepesinin güney eteklerinde [resim 09-02], ayrıca
İskele-Yıldıztepe arasında uzanan patika yolun doğusunda yüzeyden bol
miktarda toplanılan, üretim artığı olarak tanımlanabilecek kötü pişmiş
seramik parçaları ve cüruflaşmış örnekler de endüstriyel aktivitenin bu
alanlarda yoğunlaştığının bir başka kanıtı olmaktadırlar.

Resim 09-01. Akropolis güney yamacı. Siyah figürlü Klazomenai vazo parçası. Geyik. M.ö. 6. yüzyıl son dörtlüğü.


Resim
09-02. Akropolis güney yamacı. Siyah figürlü Klazomenai vazosu parçası.
Boksörler ve üç ayaklı kazan. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğü.


Klazomenai'de
arkaik dönem yerleşmesi esas olarak Limantepe höyüğünün güney ve
güney-batısında yer almaktadır. Bu kesimin esas olarak sivil iskana
yönelik olarak kullanıldığı, burada çeşitli noktalarda yürütülen
kazıların sonuçlarından anlaşılmaktadır. Sivil iskan için kullanılan
kesimden Yıldıztepe yönünde güneye doğru ilerlendiğinde, Oikonomos'un
ardından Klazomenai'deki ilk detaylı çalışmaları yürüten ve özellikle
kentin tarihsel topografyası üzerinde duran J.M. Cook'un Akropolis
Tepesi olarak tanımladığı alçak tepeye ulaşılır [resim 01-06]. Bu
tepenin kuzey-batı ve batısında uzanan ve İskele'den gelen patika yol,
Yıldıztepe'nin batı eteklerindeki arkaik dönem mezarlığına ve yine
arkaik dönemde kullanılan Monastirakia mezarlığına ulaşır. Bugün
Akropolis tepesinin batısındaki vadiden akan, Evrenkaya'nın eteklerinden
doğan küçük derenin, antik dönemde de benzer bir yatağa sahip olduğu
kabul edilmelidir. Çünkü Klazomenai'ye su sağlayan ana kaynakların
Yıldıztepe ve Evrenkaya çevresinde yer aldıkları, Yıldıztepe
mezarlığında açığa çıkarılan ve Roma dönemine ait taş duvarlarla inşa
edilmiş, üstü örtülü iki ayrı kanal şebekesi ile Hellenistik ve Roma
dönemlerine tarihlenen terrakotta su künkleri sayesinde bilinmektedir.
Akropolis tepesinin güney ve batı yamaçları M.ö. 6. yüzyılda endüstriyel
alan olarak kullanılmıştır. Su kaynaklarının seramik üretimi için en
gerekli unsurlardan birisi olması yanısıra, yer seçimini doğrudan
etkileyen başka önemli faktörler de vardır. En önemlisi söz konusu
alanların yerleşme yerinden uzak ve yerleşmenin güney-batısında yer
alıyor olmasıdır. Böylece, bölgede hakim olan kuzey rüzgarı aracılığı
ile, seramik işliklerinin yarattığı duman ve kokunun yerleşme üzerine
yayılmaması sağlanmıştır. Bu durumda, doğası gereği çevrede belli bir
kirlilik yaratan bu tür bir etkinlikten, günlük yaşam alanlarının
olumsuz etkilenmesinin önlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, üretim
noktaların hem kutsal alana hem de mezarlıklara yakın oluşu,
çömlekçilerin ortaya koydukları ve hem sunu hem de ölü hediyesi olarak
yoğun bir şekilde kullanılan bu seramik ürünlerinin pazarlamasını da
kolaylaştırmaktadır [resim 09-08].

Resim 01-06. Urla-İskele Mahallesi (Klazomenai) ve Karantina Adası (Nesos).

Yerleşme :
A) Limantepe,
B) MGT Sektörü,
C) FGT Sektörü,
D) HBT Sektörü,
E) Karantina Adası,
F) Akropolis,
G) Ada Yolu (khoma).

Nekropolisler :
1) Monastirakia,
2) Yıldıztepe,
3) Kalabak,
4) DSI Kanalı,
5) Tümülüsler,
6) Akpınar.


Resim 09-08. Akropolis güney yamacı. Küçük adak kandilleri. M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısı.

Akropolis
Güney Yamacı'nda 1982 yılında başlayan ve aralıklarla 1997 yılına kadar
devam eden çalışmalarda M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen biri
iyi korunmuş durumda olmak üzere çömlekçi fırınlarına ait izler açığa
çıkarılmıştır. Ayrıca 1998 yılında yürütülen jeomanyetik ölçümler
sonucunda aynı alanda, benzer şekilde çömlekçi fırınlarının varlığına
işaret eden bir dizi anomali saptanmıştır. Önümüzdeki yıllarda yapılacak
yeni analizler ile bu çömlekçi fırınlarının durumları, planları ve
birbirlerine göre konumları değerlendirilecek, bu veriler sonucunda aynı
alanda söz konusu endüstriyel birimlerin özellikleri daha geniş
boyutlarda araştırılacaktır.

Akropolis Güney Yamacı'nda
sürdürülen kazılar, alanda iki farklı yapı katının varlığını
göstermiştir. Bunlardan daha derinde, dolayısıyla daha erken tarihli
olanı çömlekçi fırınlarının ait olduğu evre ile bağlantılıdır ve elde
edilen buluntuların gösterdiğine göre M.ö. 6. yüzyılın ikinci dörtlüğüne
tarihlenmektedir. Bu evrenin üzerinde yer alan tabakada artık seramik
fırınlarının kullanımı söz konusu değildir. M.ö. 6. yüzyılın son
dörtlüğüne tarihlenebilecek ikinci evrede, alanda köklü ve kalıcı bir
mimarinin kurulmasına yönelik çabalar gözlenmektedir. Eldeki
buluntuların gösterdiğine göre, kemik eşyalar üreten birim ile bir
zeytinyağı üretim işliği seramik atölyelerinin yerini alan yeni endüstri
dallarıdır.

Akropolis Güney Yamacı, I. Evre (M.ö. 570-550)

Alanda, anakaya üzerinde gözlenen Geç Geometrik döneme kadar izlenen
malzeme [resim 03-01], tepenin üstündeki kutsal alan ile ilişkili olarak
kabul edilmelidir. Fırınların bulunduğu evrede ise, Akropolis Güney
Yamacı'nda yoğun bir yapılaşma ya da düzenli bir organizasyonun söz
konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Kazılan alan sınırlarında, Akropolis
Güney Yamacı'nda birisi devre dışı kalmış ve bozulmuş, bir diğeri çok az
bir bölümü ile açığa çıkarılabilmiş, sonuncusu ise tamamen kazılarak
değerlendirilmiş üç ayrı fırına ait izler saptanmıştır. 1987 yılındaki
kazılarda açığa çıkarılan seramik fırını doğrudan anakaya üzerine
yapılmıştır. Yaklaşık olarak kuzey-güney yönünde yerleştirilen bu
fırının ağız kısmı güneydoğuda yer almaktadır. Zemin planı, diğer
merkezlerden bilinen paralelleri gibi armut biçimindedir [resim 09-04].
Fırının üst yapısı sağlam olarak günümüze kalmamıştır. Ancak özellikle
Korinth yakınlarındaki Pentekouphisia'da bulunan pişmiş toprak
levhalardaki çizimlerin gösterdiğine göre bu kısım kubbe şeklinde
olmalıdır. Klazomenai örneğinde ateşin yandığı bölümün üzerinde
bulunması gereken ve vazoların yerleştirileceği, pişmiş topraktan
yapılan ızgara da sağlam olarak ele geçmemiştir. Bu ızgaraya ait
parçalar dağınık bir şekilde fırının içinde bulunmuşlardır.

Resim 03-01. Geç geometrik dinos parçası. Akropolis güney yamacı.

Resim 09-04. Akropolis güney yamacı. Seramik fırını. M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısı.


Kazı sırasında fırının içinde, özellikle ağız kısmı ve çevresinde
[resim 09-05] dağınık kerpiç ve ızgara parçaları ile birlikte
azımsanmayacak miktarda seramik buluntu ele geçmiştir. Elde edilen bu
seramiklerin hemen hepsi parçalar halindedir. Bu buluntular, ele
geçtikleri duruma bakıldıklarında kazısı yapılan fırının orjinal üretimi
olarak tanımlanmamalıdır. Anlaşıldığı kadarıyla kazısı yapılan bu
fırın, kullanımdan çıktıktan sonra komşu atölyelerin bozuk ürünlerinin
ve artıklarının yığıldığı çöplük işlevi görmüştür. Fırın içinden elde
edilen bütün bu seramiklerin de, bir başka fırının tek bir kerede hatalı
pişme sonucu bozulmuş artıkları olduğu anlaşılmaktadır. Fırının kazısı
sırasında elde edilen seramikler temelde iki ana gruba ayrılırlar.
Bunlardan ilki beyaz astar üzerine basit geometrik motifler taşıyan,
bazıları ise hayvan figürleri ile bezeli olan Orientalizan stildeki
örnekler; diğerleri ise siyah astarlı ve ek beyaz nokta dizileri ile
bezeli olan seramiklerdir. Özellikle ikinci grubu oluşturan seramikler
arasında kapalı formlar çoğunluktadır. Bunlarda sert konturlar, kaide ya
da kulplardan belirgin bir keskin profil ile ayrılan küresel gövdeler
oldukça dikkat çekicidir. Bu özellikleri ile madeni prototiplerin basit
kil taklidleri izlenimi vermektedirler. Beyaz boya ile yapılan
süslemeler de, genellikle boyun-omuz geçişine yerleştirilen basit nokta
dizileri, bazı durumlarda basit dalgalı çizgiler ve seyrek de olsa iri
noktalar ile yapılan rozetler ile sınırlıdır. Söz konusu bu seramikler
ile Lydia'nın başkenti Sardeis'te bulunan aynı stildeki örnekler
arasında benzerlikler vardır.

Resim 09-05. Akropolis, güney yamacı. Seramik fırını. M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısı.


Orientalizan stilde bezeli parçalar geç yaban keçisi stilindedir ve
kendilerine has bir üsluba sahiptir [resim 09-06]. İlginç olan nokta, bu
fırının kazısında açığa çıkarılan yaban keçisi stilindeki seramiklerin
benzer örneklerine kentin yerleşme alanlarında ya da nekropolis
alanlarında bugüne kadar rastlanmamış olmasıdır. Dolasıyla antik dönemin
endüstrisinin boyutlarını değerlendirirken ne denli temkinli olunması
gerektiği konusunda, kazısı yapılan bu seramik fırını iyi bir gösterge
olmaktadır.

Resim
09-06. Akropolis güney yamacı. Seramik fırını içinde ve çevresinde
bulunan orientalizan stilde seramik parçaları. M.ö. 6. yüzyılın ilk
yarısı.


Seramik fırını içinde elde edilen
parçalar arasında en önemli grubu, bazı parçalarının dikkatle delinmesi
sonucu elde edilen ve test parçası olarak isimlendirilen örnekler
oluşturur. Bunlardan yirmiye yakın örnek ele geçmiştir. Bu parçaların
yüzeyinde ya da delikleri arasına sızan ve siyah renk alan firnis,
bunların test amacı için kullanıldıklarını açık bir şekilde
kanıtlamaktadır. Söz konusu parçalar, fırının yanması sırasında
yerleştirilen seramiklerin ve bunların üzerlerine sürülen firnisin
istenilen rengi alıp almadığını tespite yarayan, gerekli olduğu anda
fırının yan yüzündeki küçük delikten içeriye sokulup çıkarılarak kontrol
edilen test örnekleridirler.

Bu seramik fırının
tarihlendirilmesi konusu doğrudan doğruya yaban keçisi seramik stili'nin
kronolojisi ve bu kronolojinin kendi özel problemleri ile ilişkilidir.
Fırın içinden elde edilen yaban keçisi stilindeki örneklerin hepsi doğal
olarak Klazomenai'nin de içinde bulunduğu Kuzey İonia seramik ekolüne
aittir ve bunların hepsinde rezerve teknik kullanılmıştır. Hiçbir
örnekte kazıma teknik söz konusu değildir. Açığa çıkarılan bir parçada,
özellikle Fikellura seramiğinden iyi bilinen, siyah figürlü Kuzey İonia
seramiğinde de izlenilen iç içe hilal motifi, söz konusu seramikler
üretildiğinde Klasik Fikellura seramiğinin piyasada var olduğunu, ve
dolayısıyla da bu seramikleri üreten atölyenin biraz da Fikellura
seramiğinin etkisinde kalarak bazı ürünler verdiğini düşündürmektedir.
Bu veriler ışığında seramik fırınının içinde elde edilen orientalizan
stildeki seramikler ve onlar ile birlikte elde edilen siyah astarlı,
beyaz boya ile yapılan nokta dizileri ile süslü olan örnekler yaklaşık
olarak M.ö. 6. yüzyılın ikinci çeyreğine tarihlendirilmelidir. Aynı
şekilde Sardeis'teki son kazılarda M.ö. 547 Pers tahribi ile bağlantılı
depositlerde siyah seramiklerin Lydia versiyonlarının bol miktarlarda
ele geçişi, Klazomenai fırını için önerilen bu tarihi desteklemektedir.


Seramik işliklerinin bulunduğu alanda yer alan kuyunun ilk beş
metrelik dolgusu içinde açığa çıkarılan kabartma bezekli büyük vazo
parçası [Resim 09-11] buradaki işliklerde üretilmiş olabilir. Bu seramik
fırınlarının çevresinde kalıpla yapılmış plastik vazolara ait kalıp
parçaları ele geçmiştir. Ancak, Klazomenai parçasının kalıbına benzer
ancak başka bir kalıpla yapılmış, yine Klazomenai'de ele geçmiş ve 1901
yılından beri Boston, Museum of Fine Arts'da bulunan bir parça için
Åke Åkerström M.ö. 525 tarihini önermektedir.



Resim
09-11. Kabartma bezekli vazo parçası. Triton ve araba yarışı. Akropolis
güney yamacındaki kuyuda bulunmuştur. M.ö. 6. yüzyılın ortaları.

Akropolis Güney yamacı, II. Evre (M.ö. 530/520 - 500)

Akropolis Güney Yamacı'nda I. Yapıkatı olarak adlandırılan ve
çömlekçi fırınını bağlayan süreç, yaklaşık olarak M.ö. 560-550'lerde
sona ermiş gözükmektedir. Alanda M.ö. 6. yüzyılın sonlarına tarihlenen
ikinci yapı katında köklü mimarinin oluşturulmasına dönük birtakım
girişimler söz konusudur. Bu evre, nispeten daha iyi tarihlenebilen
Attika seramiklerinin gösterdiğine göre M.ö.6. yüzyılın son çeyreğinden
daha erkene ait olmamalıdır. Bu evrede artık çömlekçi fırınları
faaliyetlerine devam etmemektedir. Onların yerini aynı açık alanlara
açılan dörtgen planlı odalar almıştır. Bu odaların tek bir yapı
kompleksinin elemanları olup olmadığı konusu henüz kesin olarak
söylenememektedir. Ancak kesin olan bir nokta, söz konusu bu birimlerin
güney yüzlerinin bir sokağa bakıyor olmasıdır.

Nispeten geniş
ölçekli bir yapılaşmanın izlendiği bu evre mimarisinde, alanda önemli
tesviyeler yapılmıştır. Arazinin kendi eğiminden kaynaklanan seviye
farklılıkları giderilmeye çalışılmış, seramik işlikleri evresinde ciddi
bir engel doğurmayan bu durumun düzeltilmesi için de, özellikle tam
seramik fırınının üzerine gelen ve 'C' ve 'H' alanları olarak
isimlendirilen bölümlerin bulunduğu kısımda farklı bir noktadan
getirilen toprak ile dolgu yapılmıştır. Bu evrede, doğuda kalan
birimlerde gezinme düzlemi 14.25-14.20 m. kodlarında bulunmaktadır.
Batıda kalan kesimde (M-N-O alanı) söz konusu evre ile ilgili taban
düzlemi nispeten daha aşağıda, 13.90-13.80 m. kodları civarında tespit
edilmiştir.

Kazılan alanın kuzey yarısında 'S' ve 'T' olarak
isimlendirilen yan yana iki oda mevcuttur. Toplam 2,60 m. x 5,10 m.
ebatlarında bir alanı kaplamaktadırlar. Kuzey duvarları kaya içine
oyularak yapılan bu odalar, dörtgen şekilli ve basamaklı, platform
benzeri bir düzeneğe açılırlar. Bu birimlerde taban düzleminde elde
edilen çeşitli malzemeler, bir kez daha yapılaşmanın M.ö. 6. yüzyılın
sonlarına ait olduğunu kanıtlamaktadır.

Bu yapı katında inşa
edilen birimler de muhtemelen konut olarak kullanılmamıştır. Örneğin
M.ö. geç 6. yüzyıl içinde iki farklı evresi bulunan 'S' alanında, bol
miktarda kesilmiş, işlenmeye hazır hale getirilmiş ve tamamlanmış kemik
nesneler ele geçmiştir. Çoğunun üzerinde, tornada çok düzgün olarak
yapılan dilimler şeklinde süsler mevcuttur. Söz konusu odada bu tür
kemik objeler, her iki evreye ait düzlemlerde de ele geçmişlerdir.
Mekanın içinde, her iki evrede de mevcut olan ve tabana doğrudan
yerleştirilen basit ocak, muhtemelen suda bekletilerek işlenmeye hazır
hale getirilmiş kemiklerin kesilmesi ve süslenmesi ardından ısı altında
sertleştirilmesi işleminde kullanılmış olmalıdır.

Anlaşıldığı
kadarıyla kuzeyde kalan bu birim, kemik obje yapım işliği olarak
kullanılmış olmalıdır. Yalnızca atölye olarak mı işlev gördüğü; yoksa
hem yaşanılan yer, hem de üretim yapılan bir işlik olarak mı
kullanıldığı sorusunun cevabı da tartışmaya açıktır. Mekanın kuzey
duvarının anakaya içine oyularak yerleştirilmesi ciddi bir rutubet
sorunu doğurmuş olmalıdır. Ancak bu problemin mekanın yaşam alanı olarak
kullanılmasında ne denli bir engel teşkil ettiğini, modern bakış
açısıyla tartmak da pek sağlıklı olmayabilir. Akropolis Güney Yamacı
kazılarında bu yapıkatına ait tabakalarda elde edilen seramik
malzemeler, normal yerleşim yeri depositlerinden tanınan örneklerle uyum
içindedir. Bu anlamda, seramik malzemeye bakıldığında Akropolis Güney
Yamacı'nın, M.ö. 6. yüzyılın sonlarında sivil iskana dönük olarak
kullanılmış olması da ihtimal dahilindedir. Tam zamanlı profesyonel bir
etkinlikten çok, yarı-zamanlı bir uğraş olarak kemik obje yapımının bazı
birimlerde gerçekleştirilmiş olması mümkün görünmektedir.


'S' mekanının batı komşusu olan 'T' alanının, 'R' alanıyla bir bütün
oluşturarak, 5,50 m. x 5 m. genişliğindeki bir zeytinyağı işletmesine
ait olduğu ortaya çıkarılmıştır. 'T' alanında da az miktarda ele geçen
işlenmiş kemik parçalarının komşu işlikten mi karıştığı, yoksa
zeytinyağı işliğinde yürütülen ek bir işe ait buluntular mı olduğu kesin
olarak söylenememektedir.

Aynı evrede, kazılan alanın
doğusunda kalan kesimde, toprak içine gömülmüş beş pithosun alt yarıları
açığa çıkarılmıştır. Pithosların hemen güneyinde, anakayaya oyularak
açılan bir su kuyusu da mevcuttur. Bu su kuyusunun, alanı güneyden
sınırlayan duvarın hemen dibinde yer alışı, kuyunun en azından bu duvar
ayaktayken açılamayacağını akla getirmektedir. Yaklaşık 1 m.lik bir çapa
sahip olan kuyunun, alandaki seramik fırınlarını bağlayan evrede
açılmış olması gerekir. Ancak kazısı sırasında üst dolgusu içinden elde
edilen örneklerin gösterdiğine göre de M.ö. geç 6.yüzyılda da
kullanımını sürdürmüş olmalıdır. Bu pithosların ait olduğu düzlem,
alanda 13.85-13.80m kodlarında yer almaktadır ve elde edilen
buluntuların gösterdiğine göre de M.ö. geç 6. yüzyıldan daha erken bir
tarihe ait olmamalıdır. Söz konusu pithosların sayıları ve büyüklükleri,
bunların sivil iskanda kullanılmadıklarına, endüstriyel bir faaliyette,
muhtemelen zeytinyağı depolama amacıyla yerleştirildiklerine işaret
etmektedirler.

http://gizlihazineler.turkforumpro.com

Sponsored content


Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz